Şu ana kadar olanları kısaca özetlememe izin verin.
İnsan-Tanrı’nın başından beri beni kandırdığını öğrendikten sonra dibe vurmuştum. Bir dizi olay yaşandı ve sonunda Orsted ile karşı karşıya geldik; bu da nihayetinde onun emrine girmemle sonuçlandı.
Evet, doğru duydunuz, kendime bir patron buldum!
Bu yetmezmiş gibi bir de Eris’le yeniden kavuştuk ve onunla evlendim.
Ah, sanki bahar güneşinin sıcacık ışınları üzerime yağıyor! Hayatım zirve noktasına ulaşmış gibi!
Bahar yeni başlangıçların mevsimiydi ve Eris ile evlenmemle birlikte taze bir yaşama sevinciyle dolup taşıyordum. Şu an mevsim yaz olabilir ama kalbimin derinliklerinde hâlâ bahar yaşanıyordu!
İşe doğru giderken adeta bulutların üzerinde süzülüyordum—ki iş yerim de Orsted’in şu anda ikamet ettiği yerdi. Bu kez yalnızdım, işe giden bir adama da bu yakışırdı zaten. Dürüst olmak gerekirse, bizim evde kadınların da çalışması oldukça normaldi, yani yanımda birini getirmemde bir sakınca yoktu. Fakat Orsted’in laneti yüzünden ona karşı sadece düşmanlık besleyeceklerdi, bu yüzden yolculuğu tek başıma yapmam en iyisiydi.
“Hm?”
Kulübeye vardığımda yerde birinin yere serilmiş olduğunu fark ettim. Dünyada kim buraya yığılıp kalırdı ki?
“Ah?!”
Zanoba… Zanoba bu! Ölmüş!
Üç metre boyunda devasa bir metal yığınının önüne sırtüstü devrilmiş yatıyordu.
“Böyle bir şey olamaz…” Hemen yanına koşup ellerimi omuzlarına koydum ve onu sarsmaya başladım. “Yapma ama, bu gerçek olamaz. Zanoba, konuş benimle!”
Nabzı atıyordu. Göz bebekleri hareket ediyordu ve… nefes alıyordu. Vücudu da hâlâ sıcacıktı. Tamam, evet, kesinlikle hâlâ yaşıyordu!
Yanlış bir sonuca vardım sanırım. Ölmemiş. Sadece uyuyordu.
“Ödümü kopardın…”
Avazım çıktığı kadar “Hay Tanrım” diye bağırmama ramak kalmıştı. Her neyse, burada uyuyakalmış ne yapıyordu ki? O bir soyluydu. Yumuşacık, güzel bir yatakta falan olması gerekmez miydi? Buralarda sefil olacak yaşı çoktan geçmişti.
Ben derin bir nefes alıp rahatlarken kulübenin kapısı aralandı ve dışarı Orsted çıktı.
“Rudeus… Demek geldin.”
“Ah, şey, evet. Geldim.”
Bize dik dik baktı. “Dün gece Zanoba Shirone o şeyi buraya taşıdı.”
“Hangi şeyi?”
“Daha önce savaşta kullandığın zırhı.” Zanoba’nın yaslandığı metal yığınına baktı.
Daha yakından bakınca bunun gerçekten de benim Büyülü Zırh’ım olduğunu anladım. Parçalanmış olduğu için tanıyamamıştım. Düşününce, savaşta mahvolduğunu, geride bıraktığımı ve yakında gidip onu almam gerektiğini söylemiştim.
“Bu esnada denk gelip dövüştünüz mü yani?” diye sordum.
“Evet.”
Zanoba, Orsted’in tam da burada olabileceğini aklının ucundan bile geçirmemiştir muhtemelen. Ona daha önce söylemeliydim ama bir türlü fırsatım olmamıştı. En azından ciddi bir yarası var gibi görünmüyordu. Orsted ona müsamaha göstermiş olmalıydı.
“Dövüşümüzün sonunda bu zırhı elime geçirmeme izin vermeyeceğine dair yemin etti. Sana ulaştırması gerektiğini söyledi. Bu yüzden zırha kadar sürünerek gitti. Senden gerçekten çok hoşlanıyor olmalı.”
“Ah, Zanoba!” Hemen üzerine eğilip iyileştirme büyümü kullandım. Harici bir yarası olmadığı için pek bir işe yaramadı ama en azından huzurla uyumasını istedim.
Aslında düşününce, Orsted adam yere yığıldıktan sonra onu öylece açıkta mı bıraktı yani? Belki de düşündüğümden daha merhametsizdir.
“Şey, yani eninde sonunda uyanacak, değil mi?”
“Onu Nuka Kabilesi’nden kalma hipnoz büyüsüyle uyuttum. Birkaç saate uyanır.”
Ah, demek Zanoba’nın üzerinde kullandığı şey buydu. Tam olarak nasıl bir büyü acaba… Çok ilgi çekici. Bu hipnoz büyüsü kullanıcının bir insanın eylemlerini yönlendirmesine de olanak tanır mıydı acaba? Mesela Sylphie’nin üzerinde kullansam ve eteğini kaldırmasını emretsem yapar mıydı?
Gerçi bunun için hipnoz büyüsüne ihtiyacım yok ki. İstesem zaten yapardı.
Hatta böyle bir şey istiyorsam, önce ona bir etek almam gerekiyordu. En iyisi bir minietek olurdu. Fırfırlı, peri gibi gösteren modellerden biri kesinlikle ona çok yakışırdı.
Ayrıca hipnoz büyüsü o kadar güçlü olsaydı, Orsted büyük ihtimalle onu çok daha sık kullanırdı. Birini uyutmak muhtemelen bu büyünün faydasının sınırıydı.
“İçeri gel. Dünkü konuşmamıza devam edelim,” diyen Orsted yeniden kulübenin içinde gözden kayboldu.
Ceketimi çıkarıp Zanoba’nın üzerine örttüm. Ardından onu korumak adına büyümle topraktan bir çatı oluşturdum ve Orsted’in peşinden gittim. Buradaki işim bitince Zanoba’yı alıp Ginger’ın yanına götürecektim.
***
Yerlerimize oturduğumuzda Orsted, “Lafı uzatmayayım,” dedi. Cebinden günlük kitabımı çıkarıp aramızdaki masanın üzerine fırlattı. “Epey ilgi çekici bir okumaydı. Gelecekteki halinin bahsettiği zaman yolculuğu büyüsüne biraz ilgim var fakat onu kendimiz kopyalayacak bilgiye sahip olmadığımızdan şimdilik bunu bir kenara bırakacağız.”
“Anlaşıldı.”
“İlgimi çeken bir dizi şey oldu ancak bu günlüğün içeriğini tartışmadan önce seninle İnsan-Tanrı’nın geçmişte ne hakkında konuştuğunuzu bilmek istiyorum. Bana her şeyi anlat. Hiçbir detayı atlama.”
“Evet, tabii ki.”
Hatırlayabildiğim her şeyi anlattım. İlk karşılaşmamız Metastaz Olayı’nın hemen ardından gerçekleşmişti. Ondan sonra onu tekrar Rikarisu Şehri’nde, ardından Rüzgâr Limanı’nda, Doğu Limanı’nda ve son olarak da Orsted beni neredeyse öldürdükten hemen sonra görmüştüm. Sonrasında, Büyü Akademisi’ne kaydolduğumda, ardından Begaritt’e gitmeden hemen önce, sonra gelecekteki halim beni ziyarete gelmeden hemen önce ve geldikten hemen sonra onu tekrar görmüştüm. Ayrıca Orsted ile yüzleşmeye hazırlandığım sırada da karşılaşmıştık. Toplamda on kez.
İnsan-Tanrı’nın bana ne yapmamı emrettiği ve talimatlarının nasıl sonuçlandığı da dâhil olmak üzere, her bir konuşmadan hatırlayabildiğim kadar çok detayı Orsted’e aktardım.
Metastaz Olayı’ndan sonra bana Ruijerd’e güvenmemi söylemişti. Bunun sonucunda bir maceracı olmuştum. Rikarisu Şehri’nde bana birinin kayıp evcil hayvanını arama görevini almamı tembihlemişti. Bu da Jalil ve Vizquel ile tanışmama vesile olmuş, nihayetinde de şehirden sürülmemizle son bulmuştu. Rüzgâr Limanı’nda bana yanıma biraz yiyecek alıp arka sokaklarda dolaşmamı söylemişti. İblis Dünyasının Büyük İmparatoriçesi’ni bu sayede bulmuş ve onun İblis Gözleri’nden birini elde etmiştim.
Doğu Limanı’nda bana bir kehanet gösterip Shirone’ye gitmemi emretmişti. Orada Zanoba ile tanışmış, Aisha ve Lilia’yı kurtarmıştım. Orsted’in beni neredeyse öldürdüğü olaydan sonra bana dişe dokunur bir tavsiye vermemişti. Ancak akademiye kaydolmamı ve Metastaz Olayı’nı araştırmamı söylemişti. Bu sayede Sylphie ile yeniden kavuşmuş ve evlenmiştik.
İnsan-Tanrı beni Begaritt’e gitmemem konusunda uyarmıştı. Onu dinlememiştim; bu da Paul’un ölümüne ve Zenith’in neredeyse boş bir kabuğa dönüşmesine yol açmıştı ama en azından her şey olumsuz bitmemişti—sonucunda Roxy ile evlenmiştim. Gerçi İnsan-Tanrı, gitmeseydim Paul’un yaşayacağını iddia etmişti.
İnsan-Tanrı, gelecekteki halim ziyarete gelmeden önce benimle tekrar konuşmuş ve bodrumumu kontrol etmemi söylemişti. Tavsiyesine uyup sandalyemden kalktığım anda gelecekteki halim ortaya çıkmış ve gerçekleşmek üzere olan her şeyi bana anlatmıştı. Ve onun uyardığı gibi, orada gerçekten de bir fare vardı.
Tüm bunlarla ilgilendikten sonra İnsan-Tanrı hoşnutsuz bir şekilde yeniden belirmişti. Orsted’i öldürmemi işte o zaman söylemişti. Ailemi korumak için başka çarem olmadığından itaat etmiş ve savaşımız için hazırlanmaya başlamıştım. İşte o süreçte beni tekrar ziyaret edip her türlü tavsiyeyi vermişti. Büyülü Zırh’ı bu kadar hızlı bitirmeyi onun sayesinde başarmıştık.
Ben konuşurken Orsted sessizce dinledi. Ne bir mırıltı çıkardı ne başını salladı, tek bir soru bile sormadı. Ben lafımı bitirene kadar tamamen sessiz kaldı.
“Hepsı bu kadar,” dedim. “Tüm bunlardan bir şey çıkarabildiniz mi?”
“Evet. Seni tam olarak nasıl kullandığını şimdi anladım.”
Hadi ya, ciddi mi? Şaşırmamam gerek sanırım—sonuçta karşımdaki Orsted.
“Tarihin akışını değiştirmek için seni kullandı,” dedi Orsted.
“Tarih mi dediniz?”
“Evet. Normalde kaderin eli o kadar güçlüdür ki bazı şeylerin değiştirilemez olması gerekir ama seni kullanarak bunun etrafından dolanmanın bir yolunu bulmuş.”
“Kendi kaderim çok güçlü olduğu için mi?”
“Kesinlikle.”
Vay be. Demek kaderim tarihin akışını değiştirecek kadar güçlü ha?
“Fakat Orsted-sama, isterseniz siz de aynı şeyi yapabilirsiniz, değil mi?”
“Yapabilirim.” Günlüğün kapağına hafifçe vurarak başıyla onayladı. “Ancak tarihi bu kadar değiştirmekteki amacının ne olduğunu kavrayamıyorum.”
“Öldürülmekten kaçınmak için değil mi?” diye sordum.
“Sözlerini olduğu gibi kabul etme.”
“Ah, doğru ya.”
Tüm bunlarda yalan söylüyor olma ihtimali var demek ki.
“Her neyse, kesin olarak bildiğim tek bir şey var,” dedi Orsted.
“Nedir o?”
“Değiştirilen bu tarihin sonunda her ne yatıyorsa, onun çıkarına hizmet eden bir şey.”
“Mantıklı.”
Kısa bir duraksamanın ardından Orsted devam etti. “Geleceği benim için daha kazançlı bir yola sevk etmek adına, onun şu anki gidişatını değiştireceksin.”
Tarihi “düzeltmemi” değil, “değiştirmemi” istiyor demek ki, ha? Düşünce mantıklı geliyor. Tam olarak konuşmak gerekirse, teknik olarak henüz yaşanmadığı için bu tam anlamıyla bir tarih sayılmaz. Sonuçta tarih, geçmişte kalan ve senin şekillendirdiğin şeydir.
“Lafı amma dolandırıyorsunuz,” dedim.
“Ben zaten yüz yıl sonrası için planlar yapıyorum. Şimdiye kadar olan—ve bundan sonra olacak—her şey sadece bir zemin hazırlığı. Fakat senin ve Nanahoshi’nin sayesinde bu planların büyük bir kısmı rayından çıktı.”
Yüz yıl sonrası mı? Yani, adam ne zamandır hazırlık yaptığı için planlarını pat diye değiştiremiyor tabii.
“Netleştirmek için soruyorum, ikimiz öylece İnsan-Tanrı’nın olduğu yere gidip kıçını tekmeleyemiyoruz yani, öyle mi?”
Orsted başını iki yana salladı. “Gizli hazineleri toplamadan onun bulunduğu yere ulaşmamız imkânsız.”
“Ve tahminime göre onları şıp diye toplayamıyoruz, değil mi?”
“Dördünü elde etmek kolay fakat son parçayı Laplace elinde tutuyor. Bir seksen yıl daha dirilmeyecek. Bu hazineleri toplayacak olan kişi benim. Kendi başına hareket etmesen iyi edersin, anlaşıldı mı?”
Kendi başıma hareket etmek mi? Zaten en başından beri bu hazinelerin nerede olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Günlüğümde bunlara Beş Ejder Generali’nin sahip olduğu yazıyordu ama ben sadece bir tanesinin, Perugius’un nerede olduğunu biliyordum.
Bir saniye durun bakalım. Chaos—yani Çılgın Ejderha Kralı—ölmüştü, değil mi? Bu biraz sorun teşkil etmiyor mu?
“Lord Chaos’un vefat ettiğini duymuştum. O işi nasıl halledeceksiniz?”
“Onun elindeki hazineyi çoktan ele geçirdim.”
Ha, tamam o zaman. Onu çoktan halletmiş demek ki.
“Ama bir dakika,” dedim. “Ya İnsan-Tanrı benim geleceği değiştirmeye çalışacağımı çoktan öngördüyse?”
“Hm?”
“Yani, harekete geçerek sadece kendi mezarımızı mı kazmış olacağım? Veya en azından benimkini?”
“Hayır. Geleceği görme güçlerinin yanı sıra, bu dünyadaki tüm canlıların kendisine koşulsuzca güvenmesini sağlayan özel bir niteliğe sahip olması da oldukça muhtemel. Bu durum da onu beklenmedik durumlarla başa çıkma konusunda hazırlıksız bırakıyor.”
Ha, bunu hiç fark etmemiştim. İnsan-Tanrı’nın da kendine has bir laneti var denebilir sanırım.
Bir dakika. İnsanların ona koşulsuz güvendiğini söylemek biraz abartıydı. Bir kere ben ona hiçbir zaman güvenmemiştim.
Ama öte yandan, Orsted’in laneti de bana işlemiyordu. Belki de bu, İnsan-Tanrı’nın lanetinin de bana işlemediği anlamına geliyordu. Benim o bitmek bilmeyen şüpheciliğimle baş etmeye çalışırken zorlandığı hisse kapılmıştım zaten. Gerçi eninde sonunda ona güvenmiştim ama…
Belki de laneti tamamen etkisiz değildi neticede. Ve kim bilir—belki Orsted’in lanetine olan direncim de zamanla kaybolur ve ben de ondan korkmaya başlarım.
Yok ya, Orsted’in verdiği bilgilerin güvenilir olduğunun bir garantisi yok ki. İnsan-Tanrı’nın lanetinin doğası hakkındaki varsayımları tamamen doğru olmayabilir.
Bu olasılığı düşünmeye başladığım anda her şeyden şüphe duymaya başladım. En iyisi bu konuyu tamamen kapatmak diye karar verdim.
“Ben ‘rakibin ne planladığını tahmin etme’ işinde pek iyi değilimdir,” dedim. “Gerçekten bu savaşı kazanabileceğimizi düşünüyor musunuz?”
“Düşünüyorum,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Düşmanımız yenilmez değil. İşini bitirmeme sadece tek bir adım kaldı.”
Benden ziyade kendini rahatlatmaya çalışıyor gibi bir hali vardı. Her halükarda kazanmaya kararlıydı. Bu süreçte zayıf taraf biz olsak bile eninde sonunda zafere ulaşmaya kararlıydı. İşte bu kısım bana gerçekten umut verdi.
“Bu yüzden yakın geleceğin gidişatını değiştireceğiz,” dedi Orsted.
“Yakın geleceğin mi?”
“Evet.” Duraksadı ve devam etti, “İkinci Prenses Ariel Anemoi Asura’yı Asura Krallığı’nın kralı yapacağız.”
“Peki.”
Yani ağırlığımızı onun arkasına mı koyacaktık? Harika. Zaten içimden bir şekilde ona yardım etmek geçiyordu. Eğer ilk görevim buysa, seve seve kabul ederdim.
Bu şirkette işe girmekle ne kadar da doğru bir karar vermişim!
“Duruma göre onu bir kukla olarak kullanabilirim.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Ha…?”
Bir kukla mı? Şey, bu kulağa kesinlikle biraz tekinsiz geliyordu. Onu desteklemekten ziyade iplerini elimizde tutacakmışız gibi görünüyordu. Evet, kesinlikle bayağı tekinsizdi.
Anlaşılan işe girdiğim şirket aslında son derece şaibeli bir yerdi.
“Prenses Ariel gibi birinin gerçekten bu kadar kolay manipüle edilip edilemeyeceğini merak etmiyor değilim,” diye mırıldandım.
“Kukla diyorum ama onu manipüle etmek gibi uç bir şey yapmayacağım. Gelecekte Asura Krallığı ile bağ kurabilmemiz yeterli olacaktır.”
“Peki, öyle olsun.”

Muhtemelen yüz yıl sonrasını düşünüyordu. Attığımız her küçük adım birikecek, bu süreçte tarihin akışını değiştirecekti. Sonuç olarak, dünya bir asır sonra çok farklı bir yer haline gelecekti. Örneğin prensesi büyü araştırmalarına veya askeri gücü artırmaya odaklanması için ikna edebilirdik. İsteseydik tüm krallığı içten içe çökertmek için gereken temelleri bile atabilirdik.
“Şey, bunu yapmak gerçekten sorun olmaz mı?” Aklımdan geçen son düşüncenin huzursuzluğuyla sordum.
“Elbette. Benim bildiğim tarihte zaten en başından beri kral olan kişi Ariel’di.”
“Ha? Sakıncası yoksa bu tarih hakkında daha fazlasını duymak isterim.”
“Pekala.”
Başını salladı.
“Aslında Ariel Anemoi Asura’nın kral olması gerekiyordu. İzlediği yol, sanki önceden belirlenmişçesine güçlü bir kaderle korunuyordu.”
“Şu anki halini görünce buna inanmak benim için biraz zor,” dedim.
“Eminim öyledir.”
Ariel’in durumu son zamanlarda sadece daha da kötüye gitmişti. Benim durduğum noktadan bakılınca, Perugius konusunda tamamen çuvallayacak gibi görünüyordu. Sylphie’nin sürekli oradan oraya koşturup durmasının sebebi de buydu. Ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı ama bu çetin bir mücadeleydi.
“Ariel’in kral olabilmesi için üç kişinin desteğine ihtiyacı var,” diye açıkladı Orsted. “Bunlardan ilki koruyucu büyücü Derrick Redbat.”
Hatırladığım kadarıyla bu, Sylphie’den önce Ariel’in korumalığını yapmış olan adamın adıydı. Metastaz Olayı sırasında hayatını kaybettiğinden oldukça emindim.
“Derrick son derece zeki ve bir o kadar da hırslı biriydi. Metastaz Olayı olmasaydı bile Ariel’in kaderinde bir gün Perugius ile karşılaşmak vardı. Ve Perugius’u onun tarafına geçmeye ikna eden de Derrick’ti.”
Yani kısacası, Derrick hayatta olsaydı kız şu an içinde bulunduğu bu berbat durumda olmazdı.
“Derrick bundan sonra da ona danışmanlık yapmaya devam etti ve en nihayetinde başbakanlık makamına getirildi.”
Başbakan ha? Vay be, bu oldukça önemli bir makam.
Başımı salladım. “Yani Metastaz Olayı’nın bu kadar kilit birinin canını aldığını mı söylüyorsunuz?”
“Kesinlikle. Kendi güçlü kaderi tarafından korunuyor olması gerekiyordu… ama öldü.”
Bu da birinin kaderinin mutlak olmadığı anlamına geliyordu. Sözde beni de ölümden koruyan bir kader vardı ama Derrick’in kanlı sonu bir göstergeyse, bunu fazla gaza gelmemek için bir uyarı olarak almalıydım.
“Yani söylemeye çalıştığınız şey, onun yerini alacak birini bulmamız gerektiği mi?” diye sordum.
“Hayır. Eğer onu kuklamız yapacaksak, bir başbakan sadece işimize çomak sokar. Buna ihtiyacımız yok.”
“Tek başına ülkeyi yönetebileceğinden emin misiniz?”
“Büyü Şehri Sharia’ya gelmek bir birey olarak büyümesine ve değişmesine yardımcı oldu. Sorun olmayacaktır.”
Siz öyle diyorsanız.
Çok aşırı rahat davranırsak dönüp dolaşıp başımızı yakmasından korkuyordum. En azından bana işin başına geçip başbakan olmamı söylemiyordu. Derrick gibi dahi bir beyin değildim ben.
“Diğer kilit isim ise Eris Boreas Greyrat.”
“Eris mi?” Gözlerim büyüdü. Onun tüm bunlarla ne ilgisi vardı ki? Gerçi Asura soylularındandı ama bildiğim kadarıyla Ariel ile hiçbir bağı yoktu.
“Aslında Asura muhafızları onu kılıçtaki becerisi yüzünden seçmişti. Onların saflarına katıldı ve Luke ile bu şekilde tanıştı. İkisinin evlenmesi gerekiyordu.”
Göğsümde bir şey sızladı.
“İkisinin evlendiğini pek gözümün önüne getiremiyorum,” diye mırıldandım.
“Luke ilk görüşte aşık olmuştu.”
“Hadi ya?”
Luke tam olarak neydi ki? Bir kahramanın torunu falan mı? Yine de Eris’e aşık olmasını tamamen anlayabiliyordum. Güzel bir yüzü ve kocaman göğüsleri vardı. Görünüşüne aldanan kimseyi suçlayamazdım.
Orsted devam etti: “Eris onu kaç kez yumruklarsa yumruklasın peşini bırakmadı ve bu da Eris’in kalbini yumuşattı. Evlendikten sonra birbirlerine son derece düşkün bir çift oldular.”
Birbirine düşkün bir çift, ha? Hm… Bir kez kalbine girmeyi başardın mı o sevimli tarafını göstermeye başladığı doğruydu tabii. Ama bütün bu konuşma bana bir şekilde aldatılmışım gibi hissettiriyordu. Bu kadarı yeter. Eve döndüğümde Eris’e arkasından gizlice yaklaşıp onu mıncıklamam gerekecek. Bunun karşılığında beni yumruklayacağından eminim ama ödemeye razı olduğum bir bedel bu. Göğsüne dokunabileceksem, onun kum torbası olmaya razıyım.
“Pekâlâ, eminim bu sana hiç de komik gelmeyen bir hikâyedir,” dedi Orsted.
“Dürüst olmak gerekirse, evet, gelmiyor.”
“Pekâlâ, o zaman özetimi kısa tutacağım.”
Tarihin farklı bir şekilde nasıl gelişebileceği hiç de umurumda değildi. Bu zaman çizgisinde Luke ile Eris birlikte değildi.
Bizim güzel leydimizin sevgisini lütfettiği tek kişi benim! Leydi Eris sadece ve sadece bana ait!
“Benim tanıdığım Eris Boreas Greyrat becerikli bir kılıç ustasıydı —şu anki hali kadar olmasa da— ama yine de en nihayetinde Kılıç Azizi rütbesine ulaşmıştı. Güzel görünüşüne ve etkileyici konumuna rağmen, ateşli kişiliği ona Kızıl Aslan unvanını kazandırmıştı.”
Kızıl Aslan, ha? Çok eskiden insanlar onu vahşi bir maymuna benzetirdi. Buna kıyasla bir aslan olmak devasa bir gelişmeydi. Şu anda ise Çılgın Köpek olarak biliniyordu.
En nihayetinde hâlâ bir vahşi hayvan demek ki.
“Eris ve Luke, Ariel’i suikastlardan defalarca korumak ve krallık yolunda ona siper olmak için birlikte çalıştılar.”
“Yani bir başka deyişle, Sylphie aslında Eris’in üstlenmesi gereken rolü üstlenmiş oldu.”
“Doğru.”
“Peki bu alternatif zaman çizgisinde Sylphie’ye ne oldu?” Muhtemelen asıl konuyla hiçbir ilgisi olmadığını bilsem de sormaktan kendimi alamadım.
“Sylphiette, Roxy Migurdia’nın çırağı oldu ve daha sonra bir maceracı haline geldi. Yeşil saçları yüzünden insanlar ondan nefret etmeye meyilliydi ama en nihayetinde tanınmış birkaç zindanı fethetti ve dünyanın önde gelen zindan kâşiflerinden biri olarak adını duyurdu.”
“Vay be.”
Etkileyici, Sylphie! Karımdan da daha azı beklenmezdi zaten. Eve dönünce kulağını iyice bir yalamam gerekecek.
“Eee? Sonunda kiminle birlikte oldu?”
“Seninle bu konuşmayı sırf merakını gidermek için yapmıyorum,” diye hırladı Orsted.
Tüh. Kusura bakmayın. Omuzlarım çöktü.
Orsted, açıkça bıkkın bir halde devam etmeden önce iç çekti. “Bildiğim kadarıyla ne Sylphiette ne de Roxy Migurdia kimseyle evlenmedi. Tüm hayatlarını bekar kadınlar olarak geçirdiler.”
“İlginç. Bunu bana söylediğiniz için teşekkür ederim.”
Ha, demek işler öyle gelişmişti. Roxy ve Sylphie başka hiç kimseyle birlikte olmamıştı. Sanırım bu, ikisinin de gerçekten sadece ve sadece bana ait olduğu anlamına geliyor. Bu gerçekten içimi ısıtıyor. Özellikle Eris’in Luke ile evlendiğini duyduktan sonra. Bir erkeğin sahiplenici olması derken kastettikleri şey bu olsa gerek. O iki kız benim! Başka kimsenin onları almasına izin vermeyeceğim.
“Ailenin geri kalanı hakkında da bilgi almak ister misin?”
“Hayır, konumuza dönelim,” dedim.
Ne kadar sormak istesem de, bahsettiği zaman çizgisi benim hiç var olmadığım bir zamandı. Orada ne olduğunu bilmek şu anki durum hakkında hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Gerekli bilgilere bağlı kalmak daha iyiydi. Merakımı gidermeye yetecek kadarını duymuştum zaten.
“Peki, Sylphie Eris’in konumunu devraldığına göre, orada bir sorun yok demek ki, değil mi?”
“Öyle. Ariel’in hâlâ hayatta olması bunun bir kanıtı. Yine de Eris’in yanında olması, Ariel’in Philip Boreas Greyrat ve Sauros Boreas Greyrat’ın da desteğine sahip olduğu anlamına geliyordu.”
Onlar da Metastaz Olayı’nın kurbanlarıydı. Onların yokluğu durumumuzu daha da vahim bir hale getiriyordu.
“Peki, ama üç kişi olduğunu söylemiştiniz. Sonuncu kişi kim?”
“Tristina Purplehorse.”
Tristina Purpa-ne? Kesinlikle daha önce duyduğum bir isim değildi.
“Üst düzey bir soylu ailesinin —Purplehorse Hanesi’nin— kızı. Sekiz yaşındayken kaçırıldı. Yüksek Bakan Darius Silva Ganius onu seks kölesi olarak tutuyordu.”
Bu isim bir yerlerden tanıdık geliyordu. Doğru hatırlıyorsam, şu anda krallıkta desteğini ve nüfuzunu gittikçe artırıyordu. Bütün ağırlığını Birinci Prens’in arkasına koyduğundan oldukça emindim. Ama sekiz yaşında bir seks kölesi, ha? Ne aşağılık herif ama.
“Tristina gizlice ortadan kaldırılacaktı ama şans eseri Ariel onu kurtarmayı başardı. Darius, konumuna rağmen Purplehorse Hanesi’nin bir kızını yıllarca alıkoyduğu için kınanmaktan kaçamadı. Bu skandal sonucunda makamını kaybetti ve bu da Birinci Prens Grabel’in çöküşünün başlangıcı oldu.”
Demek Birinci Prens’in adı Grabel. Tamamdır, anlaşıldı!
“Pekala,” dedim. “Peki bu Tristina denilen kişi bu zaman çizgisinde nerede?”
“Kayıp.”
“Ölmediğinden emin misiniz?”
“Emin değilim.” Darius ne zaman bir olay yaşansa etrafındaki her şeyi anında temizleme gibi bir alışkanlığa sahiptir. Buna köleleri ortadan kaldırmak da dahil, yani öldürülmüş olma ihtimali son derece yüksek.”
“O halde artık aramızda olmadığını varsaysak daha iyi olacak sanırım.”
“Şöyle ki, Darius için bu köleleri eğiten ve denetleyen kişi, kâr elde etmek amacıyla genellikle imha edilmesi istenen köleleri satıp elden çıkarır. Tristina’nın da başına aynısının geldiğini farz edersek, büyük ihtimalle hâlâ bir köle, sadece yeni bir efendisi var. Ya da belki, eğer hâlâ yeterince gençse, sokaklarda hırsızlık yapacak kadar beceri öğrenmiştir.” Orsted masadaki günlüğüme hafifçe vurdu. “Günlüğünde adı geçen ‘Triss’ adlı kadın hırsız geliyor aklıma.”
Triss… Doğru ya, gelecekteki benliğimin Asura Krallığı’na sızmasına yardım eden bir kadın hırsız vardı. Ama onun hakkında pek fazla detay yoktu.
“Evet,” dedim, “ama ‘Triss’ ismi Asura’da öyle nadir bulunan bir isim sayılmaz.” Asuralıların ister Eris ister Triss olsun, içinde ‘ris’ geçen isimlere karşı özel bir takıntıları var gibiydi.
“Doğru, ancak bildiğim kadarıyla o bölgede Triss adında başka bir kadın hırsız yoktu. Üstelik Tristina’nın, günlüğünde tarif edilen kadınla uyuşan birtakım ayırt edici özellikleri var.”
Ha, bu mantıklı işte.
Orsted zaman çizgisinin aslen nasıl olması gerektiğini bildiğinden, günlüğümde yersiz bir şekilde beliren ve üstelik benzer bir isme sahip olan birini doğal olarak fark etmişti. Belki de gerçekten aynı kişiydiler. Ama Tristina adında biri ismini gerçekten Triss diye kısaltır mıydı ki? Bu durum bana Ruhların Kaçışı havası veriyordu.
“Anladım, yani elimize geçirirsek yüksek bakanı devirebileceğimizi söylüyorsunuz.”
“Evet, çünkü o işlediği suçların canlı bir tanığı.”
Başka bir deyişle, Ariel’i kral yapma konusunda herhangi bir başarı elde etmek istiyorsak, bu Triss denilen kişiyi bulmamız gerekiyordu.
“Neden sadece evine dönmüyor ki?” diye sordum.
“Kaçırılma olayı sadece bir kılıftı. İşin aslı, ailesi onu bizzat sattı.”
“Yani ailesi onu kasten satmış olsa bile, bir seks kölesi olarak tutulduğu haberinin Darius’un makamını kaybetmesine yol açacağını mı düşünüyorsunuz?”
“Öyle düşünüyorum. Halkın bildiği kadarıyla o gerçekten kaçırıldı. Ayrıca gerçekler, Darius’u indirmek için yalnızca bir bahaneden ibaret.”
Anlıyorum.
Darius’un pek çok düşmanı vardı ve skandalın detayları umurlarında bile değildi. Tek istedikleri ondan kurtulmak için bir bahaneydi. Halka yüksek rütbeli bir aristokratın kızını zorla kaçırdığını söyleyebildikleri sürece, bu onu unvanından mahrum etmeye yeter de artardı bile.
“Öf, bu ülke de tam bir baş belası,” diye sızlandım.
“Katılıyorum. Ancak Asura’nın dünyadaki en büyük güce sahip olmasının sebebi tam da bünyesinde böyle sinsi insanların barınmasıdır. Üzerinde yaşadıkları topraklar bu kadar bereketli olmasaydı bile bu durum değişmezdi.”
Mantıklı gelmişti. Tahminime göre, kendi aralarında böyle çekişip duran kişilerin müzakere becerileri daha çok gelişiyor ve bu da diplomasi gerektiğinde işlerine yarıyordu. Ama belki de benim bakış açım biraz taraflıydı.
“Her neyse,” diye devam etti, “Tristina elimizde olduğu sürece Yüksek Bakan Darius’u görevden alabiliriz. O aradan çekilince muhalefetin geri kalanıyla hiç zorlanmayız.”
“Gerçekten o kadar nüfuzlu bir figür mü?”
Orsted başını salladı. “Öyle. Şu anki kralın Darius olmadan tahtını koruyamayacağını söylemek hiç de mübalağa olmaz.”
Vay be, o kadar mı önemliydi? Sanırım kral yapan adamlardandı —altınları toplayan ve bütün zemin hazırlığını yapan türden biri.
“Eğer Ariel bir şekilde onu mevcut makamından indirmeyi başaramazsa, o zaman onu öldürmek sana düşecek.”
“Ne?” Ağzım açık kaldı. “Bunu benim yapmamı mı istiyorsunuz?”
“Evet. Senin de kendine ait güçlü bir kaderin var. Onu ortadan kaldırmak senin için işten bile olmamalı.”
Kaderimin birini öldürebilip öldürememekle gerçekten bir ilgisi var mıydı ki? Düşününce, İnsan-Tanrı da başkalarının başarısız olacağı yerde benim Orsted’i öldürebileceğime dair bir şeyler söylemişti.
Uzun bir duraksamanın ardından nihayet, “Pekala. Anladım,” dedim.
Birini öldürme fikri hoşuma gitmiyordu ama ailemin hayatını korumak anlamına geliyorsa elbette elimden gelenin en iyisini yapardım. Zaten hedefim kötü bir bakandı. Böyle birinin icabına bakabilirdim herhalde. Rakibim o kadar sinsi biriyse —temelde sıradan bir Zaku Gundam gibiyse— zaten en başından beri insan bile sayılmazdı.
“Ama duyduğum her şeye bakılırsa, bir de İkinci Prens ve onun takipçi grubu olması gerekmiyor mu? Onlarla ilgilenmemiz gerekmediğinden emin misiniz?”
“İkinci Prens Halfaust’tan mı bahsediyorsun? Onun kral olma şansı hiçbir zaman yoktu. Bunu başaracak kumaşa sahip değil, üstelik tahta oturabileceğine dürüstçe inanan kişi sayısı da oldukça az.”
Haa, demek İkinci Prens’in adı Halfaust’tu. Nasıl göründüğü ya da nasıl biri olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu ama taht adayı olarak değerlendirildiğine göre en azından biraz yetenekli olması gerektiğini varsayıyordum. İşi sıkı tutmakta fayda var gibi görünüyordu —ne olacağı hiçbir zaman belli olmazdı.
“Endişelenecek bir şey yok,” diyerek güvence verdi Orsted. “Başarısız olsak bile her zaman bir dahaki sefere şansımız olacak.”
“Dahaki sefer mi? Bir sonraki hamlemiz manasında mı?”
“Ah… Evet, tam olarak onu kastettim.”
“Peki başarısız olursak Ariel’e ne olacak?”
“Ölecektir, eminim.”
Belki de iki bin yıllık bir yaşam onu başarısızlığa karşı duyarsızlaştırmıştı. Yıllar süren bir hazırlık sürecine sahip bir planın kendi payına düşen aksilikleri olacaktı elbet. Her zaman istediğinizi elde edemezdiniz ve eğer tam bir asır öncesinden uzun vadeli bir oyun oynuyorsa, yol boyunca birkaç yanlış adımın atılması muhtemelen onun için önemsizdi.
Ama yine de…
“Şansa bırakmayalım. Böyle ciddiyetsiz konuşmak sadece İnsan-Tanrı’nın yüzünü güldürür.”
Orsted’in avurtları öfkeyle kızardı, bu da ödümü kopardı.
Aceleyle devam ettim. “Şimdi kendimizi tamamen vermezsek bizi bekleyen başka başarısızlıklar da olabilir. Bu başarısızlıklar birikir. Ve en nihayetinde zafere ulaşıp ulaşamayacağınızı etkileyebilir.”
Ulaşılacak yoldan ziyade kazanmaya odaklanmış olması umrumda değildi ama Ariel ölürse, Sylphie’nin de bu işe kurban gitme ihtimali yüksekti. Ayrıca Ghislaine’i Ariel ile tanıştıracağıma dair söz vermiştim. Yakınlarımdakiler acı çekerse ben de çekerdim. Ve kesinlikle acı çekmek istemiyordum.
“Bunun yerine her adımı dikkatlice planlamalıyız. Tetikte olalım ve onunla her karşı karşıya gelişimizde galip geldiğimizden emin olalım.”
“Söylemeye bile gerek yok.” Orsted hâlâ tehditkar bir şekilde çatık kaşlarla bakıyordu ama onaylarcasına başını salladı.
“Şimdi,” dedim, “bunu aradan çıkardığımıza göre, ilk işimiz Prenses Ariel’i tahta oturtmak olacak. Siz emirlerinizi vereceksiniz, ben de yerine getireceğim. Uygun mudur?”
“Evet.”
Sanki kendime bir sponsor bulmuştum. Sanki meşhur Ejderha Tanrısı Cemiyeti’nden Sir Orsted artık arkamdaydı! Üstüme yıktığı işler tek olumsuz yanıydı, o da biraz dertti işte.
“Pekala,” dedim. “O halde İkinci Prens Halfaust’un icabına bakmak için bir plan yapalım!”
“Bunu kendim halledebilirim. Onu destekleyen başlıca soyluları devirmem yeterli. Zaten en başından beri tahtta gözü olmadığı için, bu onu mücadele etmekten vazgeçirmeye fazlasıyla yetecektir.”
Orsted’i dinlerken bir şey dank etti. Onun bakış açısından kimin kral olduğunun pek bir önemi yoktu muhtemelen. Halfaust bir şekilde tahta geçse bile, beni onun yakın çevresine sızdırması yeterli olurdu.
“Yaklaşık bir ay içinde mevcut kralın hastalandığı haberi gelecektir. O zamandan önce yapmamız gereken bir şey var,” dedi Orsted.
“Nedir o?” diye sordum.
İfadesi vahimdi, hata kabul etmeyeceğini açıkça ortaya koyuyordu. Pekala, bu ürkütücüydü. Ciddi olduğunda muhtemelen hep böyle görünüyordu ama bu durumun korkutuculuğunu hiç azaltmıyordu. Bakışlar öldürebilseydi şu an yerde serilip kalmış olurdum.
“Perugius Dola’yı Ariel’in tarafına çekmemiz gerekiyor. Tahta çıkması isteniyorsa onun desteği kritik öneme sahip.”
Sözlerinin yarattığı kaygıya rağmen, bunu az çok tahmin etmiştim. Derrick Redbat’in kaderinde Perugius’u Ariel’in tarafına geçmeye ikna etmek vardı ama o burada değildi. Yine de Perugius hâlâ gerekli bir kozdu. Derrick’in rolünü üstlenip onu kendi tarafımıza çekmenin bir yolunu bulmam gerekecekti.
“Yani temel olarak önümüzdeki ayı Ariel ve Luke ile yakınlaşarak geçirmem, aynı zamanda Perugius’u onun tarafına katılmaya ikna etmeye çalışmam gerekecek. Doğru mu?”
“Evet.”
“Pekala o halde.”
En azından mevcut çıkmazımızı çözmek için somut bir plan yapmıştık. Yüz yıl sonrasındaki geleceğin gidişatını değiştirme umuduyla bugünü değiştirecektik. Bu amaçla Ariel’i kral yapmamız gerekiyordu.
İlk strateji toplantımız için bu kadarı yeterli olmalıydı.
Ben bunları düşünürken Orsted, “Bunu al,” dedi. Cebinden bir şey —bir parşömen— çıkarıp bana uzattı. Açtığımda üzerinde bir büyü çemberi çizilmiş olduğunu gördüm.
“Bu nedir?”
“Bir Koruyucu Canavar çağırma çemberi,” dedi.
“Ooo!”
Dün bana bahsettiği şeyin ta kendisiydi bu! Sözünü verdikten hemen sonra tutmuş olmasına hayran kalmıştım. Muhtemelen önce günlüğümü okumaya öncelik vereceğinden bunun biraz zaman alacağını düşünmüştüm.
“Mananı içine aktar ve zihninde aileni koruyacak bir şey canlandır. Tek bir kelime bile olabilir. İhtiyacın olan şeyi çağırmak için bu kadarı yeterli olacaktır.”
“Bu kadar muğlak bir imge gerçekten yeterli olacak mı?” diye sordum.
“Mana havuzun muazzam. Özel olarak belirli bir şeyi çağırmaya çalışmaktansa bu şekilde daha iyi bir ortak kazanırsın.”
Tam olarak ikna olmamıştım ama o öyle diyorsa denemeye değerdi.
“Umarım garip bir şey çağırmam. Bilirsiniz işte, unvanı İblis ile başlayıp İmparatoriçesi ile biten çocuksu bir kız gibi.”
“Neyi çağıracağın tamamen sana bağlı. Yine de Kishirika Kishirisu muazzam miktarda güce sahiptir. Bu kadar küçük bir çağırma çemberi onu sana getiremez.”
Yani tek sorun boyutu mu? Yani daha büyük bir çağırma çemberi yaparsak teorik olarak onu buraya çağırabileceğimi mi söylüyorsun?
Gerçi bunu gerçekten yapmak istediğimden değil. Çok sinir bozucuydu. “Her neyse,” dedim, “yarın bu Koruyucu Canavarı mutlaka çağıracağım.”
“Pekala.”
Kalbim heyecandan küt küt atıyordu. Nasıl bir yaratık çağıracaktım acaba? Havalı, karizma bir şey olmasını umuyordum. Yanımda durduğunda şimdikinden iki kat daha havalı görünecektim; Sylphie ve Roxy’yi kendime yeniden aşık etmeye yeter de artardı bile.
Ah, doğru ya. Ona sormayı unuttuğum önemli bir konu daha vardı.
“Doğru ya. Gelecekte soyumdan gelenlerden birinin sana yardım edeceği söyleniyor. Bu durumda işi garantiye almak için sürüyle çocuk yapmam gerektiği anlamına mı geliyor? Yoksa çocuklardan birinin ileride Laplace’ı doğurma riski var mı?”
Bana sessizce dik dik baktıktan sonra sonunda, “Çocuklarının hiçbiri Laplace’ı doğurmayacak. Nasıl istiyorsan öyle yap,” dedi.
“Anlaşıldı. Ben de aynen öyle yapacağım o zaman.”
Yani çocuk yapma konusunda tamamen özgürüm! Şüphesiz Orsted da çok sayıda müttefiki olmasından memnuniyet duyacaktır.
“O halde izninizi isteyeyim. Bana verdiğiniz bu çağırma çemberinin nasıl işleyeceğine bakmam gerek.”
“Tamam.”
“Birkaç gün sonra tekrar görüşürüz. Bu sırada bir şey olursa lütfen evime yine mektup gönderin.” Tam ayağa kalkarken bir şey daha hatırladım. “Bu arada Efendim, Nanahoshi’yi ziyaret ettiniz mi?”
“Hayır, henüz değil.”
“Haddim değil biliyorum ama size tuzak kurmamda bana yardım ettiği için ona kırgınsanız, umarım onu affedecek yüceliği gösterirsiniz. Zira uyum sağlaması için ona bir nevi şantaj yapmıştım.”
Dudaklarını ince bir çizgi halinde birleştirerek hiçbir şey söylemedi. Benim yüzümden aralarının bozulmasını istemiyordum.
“Nanahoshi sizinle savaşmama her zaman karşıydı,” diye devam ettim. “Onun için çok şey yaptığınızı söylemişti.”
Orsted sessizliğini korudu.
“Hatta bana yardım etmeyi kabul ettiği için hâlâ suçluluk duyuyor gibi görünüyor. Eğer onu affetmeyi büyüklüğünüze sığdırabilirseniz, en azından onunla buluşup özür dilemesine bir fırsat verirsiniz diye umuyorum.”
“Pekala. Tavsiye ettiğin gibi yapacağım. Nanahoshi… tüm kusurlarına rağmen kullanışlı bir kadın.”
Doğru ya! Kesinlikle öyle. Çok kullanışlı hem de!
“Ah, bir şey daha var,” dedi Orsted. “Ben istediğim zaman seninle iletişime geçebiliyorum ama acil bir durumda senin bana ulaşamaman sıkıntı yaratır. Bunu yanına al.” Göğüs cebinden bir yüzük çıkarıp masanın üzerine koydu.
Buna benzer bir şeyi daha önce görmüştüm, hem de çok yakın zamanda. Aslında bu, Nanahoshi’nin önceden sahip olduğu yüzüğün ta kendisiydi; Orsted’i tuzağıma çekmek için kullandığı yüzük.
“Gerekirse beni çağırmak için bunu kullan.”
Kullanıldığında yüzük, bir mıknatıs gibi hareket ederek eş yüzüğü bulunduğu konuma yönlendiren bir büyü gücü yayıyordu. Sıradan bir büyülü araç olsaydı onu radar gibi bir şeye dönüştürebilirdik belki, fakat ne yazık ki sihirli eşyaların etkisini taklit etmek inanılmaz derecede zordu. Neredeyse bu tür hiçbir kopyalanmış eşya mevcut değildi.
Orsted’in bunu bana geri vermesi, ona karşı gizli bir saldırı daha başlatsam bile beni yine etkisiz hale getirebileceğine dair kendine olan güvenini gösteriyordu. Ya da belki de bunu bir daha denemeyeceğime dair bana güvendiğinin bir kanıtıydı.
Ben ikinci seçeneğe inanmayı tercih ediyordum.
Orsted’in gerçek gücünü ikinci ya da üçüncü kez serbest bırakarak o değerli manasını bir kez daha tüketmek istemediği kesindi. Eğer bu konuda bana güveniyorsa, onu hayal kırıklığına uğratmamak benim elimdeydi.
“Pekala. Sonra tekrar görüşürüz.”
Yüzüğü cebime atıp evin yolunu tuttum. Tabii çıkarken Zanoba’yı da yanıma almayı unutmadım.
