I Am Unaware That I Am the Peerless Martial God – Bölüm 1548 / Başka Bir Biçimde Var Olmak

Başka Bir Biçimde Var Olmak

Yorgun siluetler uzaklarda yavaşça kayboldu. Kahkahaları ve şakalaşmaları da onlarla birlikte silikleşti.

Yi Feng kendi görüşünün de biraz bulanıklaştığını fark etti. Gözleri nemlenmişti.

Fincanını kaldırıp çayından bir yudum aldı. İçinde kabaran acıyı yutarak düşüncelerini yavaşça bugüne döndürdü.

Bu dimdik uçurumda, ürkütücü beyaz kemiklerin yanında iki üç beyaz çiçek açmıştı.

Anılarındaki genç kızın saçına taktığı çiçeklerin aynısıydılar.

Dirençli ve tertemizdiler; yine de biraz yalnız, biraz kimsesiz görünüyorlardı.

Yi Feng birini koparıp burnuna götürdü.

Sanki genç kızın bir zamanlar elinde tuttuğu çiçeğin kokusunu alıyordu.

Bu hafif, zarif koku içine elektrik gibi işledi. Kısacık bir an dalıp gitti.

Ah…

Farkına varmadan bir içki testisi çıkardı. Tek başına içip kendi kendine konuşmaya başladı.

Sanki yanındaki o ürkütücü beyaz kemikler canlıydı. Sanki güzel, sevimli genç kız tam yanında oturuyordu.

Eskiden olduğu gibi, onu can kulağıyla dinliyordu.

O anda rüzgâr dindi, bulutlar durdu. Zaman akmayı bırakmış, geçmişe dönmüş gibiydi.

Birkaç yıl önce güneyde bir ada gördüm. Dört bir yanı denizdi. Hafif hafif esiyor, güneş pırıl pırıl parlıyordu.

Kıyıdaki kumlar kaşmir battaniye kadar yumuşaktı. Deniz suyu cam gibi berraktı, yüzeyi de sessiz ve sakindi.

Üstelik adada yaşayanların hepsi köklü bir aileden geliyordu. Bana bir sürü hikâye anlattılar. Epey tarih de öğrendim.

Adanın hem kültürü hem manzarası çok güzeldi. Yemekleri de bir harikaydı. Gerçi arada biraz tuhaf şeyler de vardı.

Ha, bir de ağustosböceğine benzeyen bir tür ateşböceği vardı.

Adanın kuzeyinde yaşıyorlardı. Orada gökyüzü yıl boyu kutup ışıklarıyla doluydu. O ateşböcekleri de kutup ışıkları adanın üzerine saçılmış gibi görünüyordu.

Tuzlu, ılık deniz havasını içine çekiyorsun. Dalgaların ve böceklerin sesini dinleyip yıldızlarla dolu göğe bakıyorsun… Ancak göklerde olur sanacağın bir masal diyarıydı.

O adanın yakınlarında, çeşit çeşit taze çiçeklerle kaplı, hareket eden bir kara parçası gördüm. Meğer kara değil, dev bir deniz kaplumbağasının kabuğuymuş.

Üzerine bir sürü deniz kuşu ve kelebek konmuştu. Capcanlı, rengârenkti. Çiçeklerin kokusu o kadar yoğundu ki on deniz mili öteden alınıyordu.

Dev kaplumbağa mevsimlere göre yer değiştiriyordu. Böylece sırtındaki adanın çiçekleri ve bitkileri yıl boyunca yeşil kalıyordu.

Bir de kuzeydeki o gezegende yaşayan yerliler vardı. Zehirli mantarları çok tuhaf bir yöntemle yiyorlardı. Önce mantarları bir bitkiye aşılıyorlardı. O bitki mantarın zehrini gideriyordu. Sonra mantarları, bitkinin yapraklarıyla birlikte çiğ çiğ yiyorlardı.

Hafif bir acılığı vardı ama daha çok ferahlatıcı, tatlı ekşi bir tadı geliyordu. Ağzında bıraktığı his de harikaydı. Hem yapraklar hem mantarlar çok sertti, çiğnemesi zordu. Mantarlardan sürekli tatlı bir lezzet çıkıyordu; yapraklar ise limonlu su gibiydi.

Sonunda yapraklarla mantarlar birbirine yapışıyordu. Sanki taze yapılmış moçi çiğniyordun. Ya da gökteki yumuşacık bulutları…

O anlatırken vakit ilerledi, alacakaranlık koyulaştı.

İnce ince yağan yağmurun ne zaman kesildiği belli değildi. Gece burada olağanüstü sakindi.

Yi Feng testisini kaldırıp bir yudum aldı.

Gülümsedi. Az önce anlattığım yerleri çok severdin. Ne dersin, gidip görmek ister misin?

Ardından testideki bütün içkiyi bir dikişte bitirdi.

Cevap vermiyorsan kabul ettin sayarım. Öyleyse git, dünyayı gör.

Yi Feng ayağa kalkıp iskelete parmağıyla hafifçe dokundu.

Bir anda o ürkütücü beyaz kemikler, uçsuz bucaksız göğe dağılan rengârenk yıldız zerrelerine dönüştü.

Gökkuşağı kadar parlak, hatta ondan da göz alıcıydılar.

Kutup ışıkları kadar uçucu, ama onlardan bile özgürdüler.

Solgun gökyüzü bir anda bu yıldız zerreleriyle aydınlandı. Gökteki sayısız yıldız, bu parlaklıkla yarışamayıp derin boşluğa saklandı.

Titreşen yıldız ışıklarının arasında genç kızın yüzü capcanlı belirir gibi oldu.

Öylesine tatlı gülümsüyordu ki insan bakıp da büyülenmeden edemezdi.

Yıldız zerreleri, kutup ışıklarını andıran bir ışık perdesinde birleşiyor gibiydi.

O perdenin içinde, kutup ışıklarının altındaki adada genç kız yıldız ışığına dönüşmüş, ateşböcekleriyle zarifçe dans ediyordu.

Okyanusu dolaşan dev kaplumbağanın sırtında bir kelebeğe dönüşmüş, çiçek denizinde geziniyordu.

Kuzeydeki o gezegende bir geyik olmuş, yaprakları ve mantarları kemiriyordu.

Işık perdesindeki genç kız, bu dünyanın en özgür ruhu gibiydi.

Neşeli ve kıpır kıpırdı; her yerde ışıldıyordu.

Nehirleri izleyip denize akıyor, her köşeyi dolaşıyordu.

Toprağa besin oluyor, çiçeklerle birlikte açıyordu.

Yıldız denizine karışıp sayısız âlemi yukarıdan seyrediyordu.

Özgürdü, mutluydu ve her yerdeydi.

Yi Feng havada sessizce durdu. Bu anın güzelliğini ve hüznünü seyretti.

Genç kız ölmemişti; yalnızca başka bir biçimde var oluyordu. Artık yıldızlı gökleri ve sayısız âlemi geziyordu.

Yi Feng’in içinde bir eksiklik vardı. Ama aynı zamanda ferahlık ve huzur da hissediyordu.

Tam o sırada…

Yasak bölgede devriye gezen köşk öğrencilerinden oluşan bir ekip oradan geçti.

Gökteki olağanüstü manzarayı fark ettiler. Aynı anda, havada durup yıldızlara bakan Yi Feng’i de gördüler.

Kim var orada?

Devriyedeki öğrencilerden biri sertçe bağırdı.

Burası Saklı Kılıç Köşkü’nün yasak bölgesiydi. Bu adamın buraya nasıl izinsiz girdiği anlaşılmıyordu.

Hemen koşup Yi Feng’i çevrelediler.

Ama düşüncesizce saldırmaya cesaret edemediler. Şaşılacak şekilde, Yi Feng’in gücünü hiç çözemiyor, ondan en ufak bir enerji dalgalanması bile hissedemiyorlardı.

Yine de tarikatın yöneticilerine çoktan gizlice haber vermişlerdi.

Tam o anda, devriyedeki öğrencilerden birinin yüzü allak bullak oldu. Uçurumdaki uzun kılıcı gösterip ekip başına seslendi. Yok! Atamızın kalıntıları yok!

Orta yaşlı ekip başının yüzü korkudan bembeyaz kesildi. Delici bakışlarını Yi Feng’e dikti.

Sen de kimsin? Konuş! Atamızın kalıntılarını hangi hileyle yok ettin?

Yüzüne düşmanca bir ifade yerleşti. Elini kaldırıp ileri doğru sallayınca devriyedeki diğer öğrenciler bir adım atarak silahlarını çekti.

Ataları, inançlarının temeliydi. Bu yabancı ne kadar güçlü olursa olsun, canları pahasına bile olsa ona saygısızlık edilmesine izin vermezlerdi.

Gerginlik tam kopma noktasına gelmişti ki Saklı Kılıç Köşkü’nün yöneticileri sayısız ışık çizgisine dönüşüp tüm hızlarıyla oraya yetişti.

Bir anda köşkün dört bir yanında kılıç ışıkları kesişti. Gür uğultular yankılandı.

Kısacık bir an içinde…

Tarikatın bütün üstatları uçuruma gelmiş, Yi Feng’i çepeçevre sarmıştı.

Yöneticilerin geldiğini gören devriye başı hemen öne çıktı. Köşk Efendimiz, Kıdemliler! Atamızın kalıntıları kayboldu.

Ne?

Bunu duyan herkesin rengi attı.

Başlarını çevirip baktılar. Gerçekten de kaya yüzeyi bomboştu. Kalıntılar iz bırakmadan yok olmuştu.

Eşsiz Savaş Tanrısı Olduğumun Farkında Değilim

Eşsiz Savaş Tanrısı Olduğumun Farkında Değilim

Above Ten Thousand People (Manhua), I Am Unaware That I Am the Peerless Martial God
Puan 7.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2020 Anadil: Çince
Yi Feng bir gelişim dünyasına reenkarne oldu, ancak ne yazık ki ölümsüzlük yolunda ilerleme umudu yoktu ve yalnızca sıradan bir fani olarak yaşayabiliyordu. Tek isteği huzurlu bir yaşam sürmekti. Fakat bilmediği bir şey vardı— Sahiplendiği köpek, onun yemeklerini yediği için efsanevi bir iblis kralına dönüşmüş; öylesine dövdüğü mutfak bıçağı, sayısız uzmanın uğrunda ölesiye dövüştüğü eşsiz bir ilahi silah haline gelmiş; yanına aldığı genç mürit, Ye Feng'in öğrettiği teknikleri çalışarak bir çağa yön veren ölümsüz bir lorda dönüşmüştü. En çok küçümsediği iskelet bile sayısız dünyayı baskılayan uğursuz iblis kralıydı. Yıllar sonra, tek bir yumruğuyla parçalanan boşluğa bakan Ye Feng kendi kendine mırıldandı: "Meğer en başından beri o eşsiz kral benmişim..."

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla