Gökyüzünden ince bir yağmur yağıyor, usul usul pıtırdıyordu.
Vadiyi puslu bir sis sarmıştı. Uzakta bir ak balıkçıl sürüsü dağların önünden geçiyor, ortaya tablo gibi bir manzara çıkıyordu.
Beyaz sisin içinde devasa bir köşkün silueti seçiliyordu. Üstündeki zarif yazının iki büyük karakteri belli belirsiz görünüyordu: Saklı Kılıç.
Köşk sıkı korunuyordu. İçeriden zaman zaman birileri kılıçlarına binip havalanıyor, gökte uçuyordu.
Ara sıra gür kılıç uğultuları yükseliyordu.
Köşkün aşağısındaki engebeli patikada beyazlar giymiş biri yürüyordu.
Elinde yağlı kâğıttan bir şemsiye tutuyor, derin bakışlarla önündeki köşke bakıyordu.
Ayakları yere değiyor ama çamurlanmıyordu. Yağmurun içinden geçiyor ama ne sisten ne de nemden etkileniyordu.
Her adımda otuz fit ilerliyordu. Fani dünyaya inmiş, gökten sürülmüş bir ölümsüz gibiydi.
Yeniden göründüğünde dağ kapısının önündeki taş basamakları ağır ağır çıkıyordu.
Çok geçmeden köşkün içine girdi.
Bunca sıkı önleme rağmen kimse aralarına beyazlar içinde birinin daha katıldığını fark etmemişti.
Daha da ilerledi.
Dövüş alanından geçerken kılıç talimi yapan sayısız öğrenci gördü. Ama adımını bir an bile yavaşlatmadı.
Ana salonda Dao üzerine konuşan üstatlar vardı. Onlara dönüp bakmadı bile.
Hayat bir rüyadan ibaretti.
Çevresinde olup biten hiçbir şey onu ilgilendirmiyormuş gibiydi.
Havanın kendisini andırıyordu. Varlığı gerçekti ama ele gelmiyor, bir biçime bürünmüyor, iz bırakmıyordu.
Bu dünyada dikkatini çekebilecek, ilgisini uyandırabilecek hiçbir şey yok gibiydi.
Koridorları ve avluları geçip köşkün arkasındaki dağa ulaştı.
Arka dağın girişinde bir dikilitaş vardı.
Üzerine parlak kırmızı iki karakter oyulmuştu: Yasak Bölge.
Büyük yazının altında daha küçük bir satır bulunuyordu: İzinsiz giren ölür.
Arka dağ, köşkün kendisinden bile daha sıkı korunuyordu. Yine de beyazlar içindeki adamın gelişini kimse fark etmedi.
Kendi avlusunda gezintiye çıkmış gibi, nöbetçilerin gözünün önünden sessizce geçti. Sonunda yüksek ve dimdik bir uçurumun yanına vardı.
Kaya yüzeyinde bembeyaz bir iskelet asılıydı. Keskin bir kılıçla kayaya çivilenmişti.
Kılıç ışıldıyordu; beyaz kemikler insanın içine ürperti salıyordu.
Çevredeki yeşil dağların ve duru suların ortasında bu görüntü büsbütün yabancı duruyordu.
Beyazlar içindeki adam yağlı kâğıt şemsiyesini kapattı. Yakışıklı yüzü ortaya çıktı.
Bu kişi Yi Feng’di.
Yi Feng havaya adım atıp yükseldi ve iskeletin yanında boşlukta oturdu.
Bembeyaz kemiklere baktı. Eski bir dostuyla buluşmuş gibi yumuşakça gülümsedi.
Tablo gibi çevreyi süzerken bir çay takımı çıkardı ve konuştu.
Burası güzelmiş. Göklerin özenle yarattığı, bereketli bir cennet köşesi desek yeridir.
Beyaz yeşimden iki fincanı havaya yerleştirdi.
Sonra demliği kaldırıp ikisine de kehribar gibi altın renkli çay doldurdu.
Kıvrıla kıvrıla buhar yükselirken hafifçe iç çekti.
Ama seni bilirim. Burada bunca zaman tek başına kalınca çok yalnız hissetmişsindir.
Bunu söylerken bakışlarını fincandan beyaz kemiklere çevirdi.
Bugün seninle hasret gidermeye geldim. Birlikte biraz çay içeriz.
Hafif bir esinti geçti. Sanki Yi Feng’e karşılık veriyordu.
Yi Feng fincanını kaldırıp bir dikişte içti. Ağzına dolan ılık, tatlı çay içini huzurla doldurdu.
Huzur buldukça geçmişi daha çok özlüyordu.
Birden zihninde zarif, güzel bir yüz belirdi.
O masum ve neşeli genç kızı yeniden görüyor gibiydi.
Gümüş çanları andıran sesi yine kulaklarında çınlıyordu sanki.
Ama yüreğini açarken neler söylediğini Yi Feng bir türlü tam duyamıyordu.
Yi Feng ılık çayı yutarken yüreğinde de yavaş yavaş bir sıcaklık yükseldi.
Gülümsemesi ağır ağır silindi. Bakışları derinleşip uzaklara daldı; düşünceleri çok ama çok eski bir zamana sürüklendi.
Orada, harap olmuş bir gezegen vardı.
Şiddetli bir çarpışmanın ardından gökteki bulutlar buharlaşmış, sayısız derin çukur yakıcı güneşin altında kalmıştı.
Her yanı barut dumanı kaplıyordu. Cesetler, büyülü eserler, silahlar, türlü parçalar ve enkaz toprağa saçılmıştı.
Kan kızılı güneş ışıkları eğik açıyla yere vuruyor ama buraya en ufak bir canlılık getirmiyordu.
Tersine, gezegeni daha da ıssız ve kanlı gösteriyordu.
Bir birlik, enkazın üzerinden bitkin adımlarla ilerliyordu.
Acımasız bir savaştan yeni sağ çıkmışlardı. Herkes az ya da çok yaralı, perişan hâldeydi.
Aralarında savaş zırhı kuşanmış genç bir kız da vardı.
Kocaman bir kayanın arkasına gizlenip çömelmişti. Bir kan birikintisindeki yansımasına bakarak makyajını ve saç süslerini düzeltiyordu.
Kanın içindeki yansımasında güzel yüzü aynıydı; yalnızca üzerine epey kan bulaşmıştı.
O kanın kendisine mi yoksa başkasına mı ait olduğu belli değildi.
Genç kız artık acıyı hissetmez olmuştu.
Şu anda tek istediği, eskiden ayna karşısında süslenirken duyduğu o genç kız heyecanını yeniden yaşamaktı. Güzel ve zarif görünmek için elinden geleni yapıyordu.
Güzel bir genç kız kendine böyle özen göstermeliydi. Bu, onun isteklerinden de biriydi.
Sonu gelmeyen savaşların ardından, sağ kalacağına dair hiçbir güveni kalmamıştı.
Son hâlinin biraz daha güzel olmasını istiyordu. Elinde kalan son inat kırıntısı buydu.
Üstünü başını düzelttikten sonra kalkıp kayanın arkasından çıktı. Birden, küçücük ve bembeyaz bir çiçek gördü.
Beyaz çiçek rüzgârda sallanıyordu. Her yanı kaplayan kanın ortasında olağanüstü saf ve güzel görünüyordu.
Makyajını yeni tazelemişken böylesi güzel bir şey görmek kızın içini bir anda açtı.
Kış güneşi kadar sıcak, tatlı bir gülümseme yayıldı yüzüne.
Yanına gidip çömeldi. Hayata dirençle tutunan o küçük beyaz çiçeği dikkatle kopardı.
Çiçeği kokladı. Hafif, ferahlatıcı kokusu burnuna doldu; zihnini ve ruhunu dinlendirdi.
Uzun zamandır hissetmediği bir duyguydu bu. İçi yenilenmiş gibiydi.
Çiçek gibi gülümseyerek o küçük beyaz çiçeği saçına takışını gören diğerleri de gülümsedi.
Manzara gerçek olamayacak kadar güzeldi. Onlar da gözlerinin önündeki bu güzelliğin kıymetini daha çok biliyordu.
Kardeşim, savaş biter bitmez yine süslenmeye başlamışsın. Güzel görünme sevdan hiç değişmiyor.
Bizim kız işte, her zamanki gibi.
…
Şakalaşıp gülüşüyorlardı. Sanki bir savaş alanında değillerdi.
Genç kız ellerini beline koydu. Güzel gözlerini büyütüp onları küçümser gibi yaptı.
Hıh! Siz odunlar ne anlarsınız? Güzel şeyleri görmeyi bile bilmiyorsunuz. Zerre kadar zevkiniz yok!
Haklısın, haklısın. Oduna güzellik anlatılır mı hiç? Biz kaba saba adamlarız, seninle bir tutulur muyuz?
Kız keyiflenmişti ama şakacı, burnu havada tavrını sürdürdü.
Gözlerini yukarı çevirdi. Parlak bakışlarla konuştu. Hıh, bilmeniz yeter!
Bir gün kazanırsak bu dünyadaki bütün güzel yerleri görmek istiyorum. Ne kadar eğlenceli şey varsa hepsiyle oynayacağım. Bütün gezegenlerdeki nefis yemekleri yiyeceğim. Bir sürü, bir sürü güzel yeşim toka ve kıyafet alacağım.
Kız kendi kendine anlatırken diğerleri de hayaline kapılıp kahkahalarla güldü.
Birden, kızın gözlerinde berrak bir damla yaş sessizce parladı.
Onlara baktı. Zorla gülümseyerek konuştu. Ama ölürsem küllerimi okyanusa savurmayı unutmayın. Dalgalarla sürükleneyim, bütün kıyıların güzelliklerini göreyim.
Bir de çiçeklerle dolu bir kırın üzerine savurun. Toprağı besleyeyim, çiçeklerle birlikte açayım.
Yok, yalnızca bunlar değil. Küllerimi yıldız nehrine de savurmalısınız. Galaksiyle birlikte akayım, evrendeki bütün harikaları göreyim. Yıldızlı göğün her karışını gezeyim, ben de oradaki yıldızlardan biri olayım.
Böyle olursa… Sanırım gözüm arkada kalmaz.
