Yi Feng yoğun kalabalığa bakıp yumuşakça gülümsedi.
Elini hafifçe kaldırdı. Nazik ama güçlü bir enerji, diz çöken herkesi ayağa kaldırdı.
Çevresine bakıp alçak bir sesle konuştu: Bunca yıldır hepiniz çok emek verdiniz.
Sesi çok hafifti. Ama tatlı bir esinti gibi akıp herkesin zihninde yankılandı.
Beklenmedik iltifat karşısında mahcup olan kalabalık hemen Yi Feng’in önünde toplandı.
Sağır edici sesler hep bir ağızdan yükseldi.
Yüce’ye seve seve hizmet ederiz! On bin kez ölmemiz gerekse tereddüt etmeyiz!
Yüce’ye seve seve hizmet ederiz! On bin kez ölmemiz gerekse tereddüt etmeyiz!
…
Dev ses dalgası binlerce mil boyunca yankılandı. Gök gürültüsü gibi yeri göğü sarstı.
O sırada…
Yi Feng’in çevresinde en ufak bir enerji dalgalanması yoktu.
Sıradan bir fani gibi görünüyordu. Ama çoktan bütün canlıların mutlak zirvesine çıkmıştı.
Sözlerini duyunca yüzünde memnun bir ifade belirdi.
Yun Yaoyao’ya bakıp sakince konuştu: Yaoyao, sen benimle gel.
Yun Yaoyao eğilip emri kabul etti.
Sonra Yi Feng kalabalığa döndü. Linglong Köşkü’ndeki herkes önce evine dönebilir!
Kalabalığın yüzünü bir kez daha sevinç kapladı. Gürültülü teşekkür sesleri ortalığı doldurdu.
Yüce için ölmekten korkmuyorlardı. Ama memleketlerini de özlemişlerdi.
Sonuçta herkesin yüreğindeki en sıcak liman eviydi.
Bu dünyada kaç yıldır kaldıkları belli değildi. Memleketlerine ve sevdiklerine duydukları özlem gün geçtikçe büyümüştü.
Yüce uyandığına göre artık gönül rahatlığıyla eve dönebilirlerdi.
Yi Feng de memleket özlemlerini hissediyordu.
Başka bir şey söylemeden, tek bir düşünceyle…
Linglong Köşkü’ndeki herkesi yeni bir dünyaya aldı.
Bu dünya, Yi Feng’in bilinç deniziydi.
Belli ki Linglong Köşkü mensuplarının büyük çoğunluğu onun bilinç denizinde doğmuş canlılardı.
Engin, gürültülü dünya bir anda sessizleşti.
Yi Feng elini gelişigüzel salladı. Bir enerji Yun Yaoyao’yu sardı.
Ardından bir adım atıp küçük gezegenden ayrıldı.
Onlar gittikten sonra…
Bu gezegen de hiç var olmamış gibi yıldızlı gökte yavaşça dağıldı.
Bir sonraki anda…
Yi Feng ile Yun Yaoyao küçük bir kasabada belirdi.
Kasaba büyük değildi ama epey hareketliydi.
Karanlık bütün toprakları kaplamıştı. Yine de kasabanın huzurunu bozmuyordu.
Yi Feng, canlı renklerde tüylü bir elbise giymiş Yun Yaoyao’ya bakıp sakince konuştu: Gidip kasabada bana bir ev kirala.
Emredersiniz, Yüce.
Yun Yaoyao iş bitiriciydi. Kısa sürede boş, avlulu küçük bir ev buldu.
Evin avlusu oldukça zarifti.
Doğuda ve batıda odalar, bir de mutfak vardı. Avluya türlü çiçekler ve ağaçlar dikilmişti.
Ama çiçeklerle ağaçların hepsi kurumuştu.
Belli ki burada uzun zamandır kimse yaşamıyordu.
Yine de ev sahibi sık sık dönüp temizlik yapıyordu.
Bu yüzden ev gayet derli topluydu. Hemen taşınabilirlerdi.
Yun Yaoyao her şeyi halledince kasabanın girişine gidip Yi Feng’i buldu.
Yol boyunca uzun kılıcını taşıyıp bir hizmetkâr gibi onun hemen arkasından yürüdü.
Sokaklardan, ara yollardan geçip avlulu eve yöneldiler.
Yol boyunca gördükleri insanların hepsi faniydi.
Kasabayı karanlık kaplasa da halk huzur içinde yaşıyor, işine gücüne bakıyordu.
Pek etkilenmiş gibi görünmüyorlardı.
Yi Feng başını kaldırıp hafifçe gülümsedi.
Bunu gören Yun Yaoyao alçak sesle açıkladı: Bu bölgeyi bir formasyon kaplıyor. Formasyonun kapladığı, on bin mil yarıçapındaki alanda yaşayanlar pek etkilenmiyor. Formasyonu yakındaki bir tarikat kurmuş olmalı.
Yi Feng hafifçe başını salladı. Fazla bir şey söylemedi.
Çok geçmeden eve varıp geçici olarak yerleştiler.
Yi Feng gelince avludaki kurumuş çiçekler ve ağaçlar yeniden canlandı.
Kuru dallarda taze filizler büyüdü. Bitkiler tomurcuklandı.
Günleri son derece huzurlu geçiyordu.
Fani yiyeceklerine ihtiyaç duymayalı çok olmuştu. Yine de Yun Yaoyao, Yi Feng’e her gün yemekler ve atıştırmalıklar hazırlıyordu.
Yi Feng de boş vakitlerinde mutfağa giriyor, Yun Yaoyao’yla yemek yarışına tutuşuyordu.
Onun yaptığı lezzetleri bizzat tadabilmek, Yun Yaoyao’yu elbette çok sevindiriyordu.
Ama yalnızca hafifçe gülümsüyor, heyecanını dışa vurmuyordu.
Bir gün…
Yun Yaoyao erzak almaya çıkacakken Yi Feng onu durdurdu.
Yaoyao, dönerken fırça, mürekkep, kâğıt ve mürekkep taşı da al.
Yun Yaoyao alçak sesle kabul etti.
Bir süre sonra et, sebze ve yazı malzemeleriyle döndü.
Yi Feng pirinç kâğıdını avludaki taş masaya serdi.
Yun Yaoyao yanında mürekkebi ezip hazırladı.
Yi Feng bir an düşündü, sonra fırçasını kaldırdı.
Fırçanın ucu yüzen bir ejderha gibi hareket ediyordu. Akan su, süzülen bulut gibi pürüzsüzce ve durmadan pirinç kâğıdının üzerinde ilerledi.
“Batan geminin yanından bin yelken geçer; hasta ağacın ötesinde on bin fidan yeşerir.”
Yi Feng’in yazısı güçlü ve canlıydı. Çizgilerinde demirin sağlamlığı, kıvrımlarında gümüşün parıltısı vardı.
Yazısını inceledi. Gayet memnundu.
Başını kaldırmadan, gözleri iki dizede gezinirken sakince sordu: Nasıl olmuş sence?
Yun Yaoyao güçlü, serbestçe akmış harflere hayranlıkla baktı. İçtenlikle cevap verdi: Sizin yazdığınız elbette güzel olur, Efendim.
Kara Gölge Adası’nda savaş hâlâ sürüyor. Her gün bir sürü insan ölüyor. Gökteki Kanlı Ay da hâlâ orada. Merak etmiyor musun? Bütün bunlar olurken benim burada nasıl keyifle yazı yazabildiğimi hiç düşünmüyor musun?
Yi Feng, Yun Yaoyao’ya bakıp sakince sordu.
Yun Yaoyao sakinliğini korudu. Ne yaparsanız yapın, nasıl yaparsanız yapın, mutlaka bir sebebiniz vardır, Efendim.
İçinde hiç soru yok değildi. Ama Yi Feng’e güveniyordu.
Yi Feng anlatmazsa kendisi de daha fazlasını sormazdı.
Nasıl olsa onun yanında olmak yeterdi.
Efendisinin bütün sorunları çözebileceğine inanıyordu.
Yi Feng hafifçe gülümsedi. Yun Yaoyao’nun sakinliğine pek takılmadı.
Hadi, yemeği hazırla. Bugün ne yapacaksın?
Ağır ateşte pişmiş domuz eti ve wonton.
Güzel. Bir de şu kılıcı hep sırtında taşıma. Öyle çıkarsan insanları korkutursun. Biraz daha sıradan giyin.
Emredersiniz, Efendim. Başka bir isteğiniz var mı?
Yok. Sen işine bak.
Yun Yaoyao usulca başını salladı. İnce beli salınarak mutfağa girdi.
Altın bir anka gibiydi. Mutfakta bambaşka bir dünyadan gelmiş gibi duruyordu.
Ama yemek işlerinde gayet becerikli ve eli çabuktu.
Yi Feng’e yemek yapabilmekten büyük bir onur duyuyordu.
Ölümün eşiğindeyken onu geri çekip yeni, yüce bir zirveye götüren kişiyi asla unutmayacaktı.
Yine de düşüncelerini hiçbir zaman dışa vurmazdı.
Kendini yalnızca Yi Feng’in hizmetkârı sayıyordu.
