Bu tanıdık sesi duyunca…
Yi Feng, tahmininin doğru çıktığını düşündü.
Az önce dünyada bu kadar çok yüzsüzün nasıl bulunabildiğini merak ediyordu.
Bir yandan başını eğip yana döndü, şefkatle konuştu. Seni dostlarımla tanıştıracağıma söz vermiştim. Sonunda onlarla tanışacaksın!
Ardından başını hafifçe kaldırıp gelene baktı.
Havada yürüyen siyahlı adam küfretmeye devam edecekken birden Yi Feng’le göz göze geldi.
Önce bir an afalladı.
Sonra tek kelime etmeden kılıcını Yi Feng’e savurdu.
Yi Feng hafifçe gülümseyip kendi uzun kılıcını çekti. Havada soğuk bir ışık parladı.
Çın!
Kulağa hoş gelen bir kılıç sesi yankılandı. Güçleri birbirine denkti. Aynı anda kılıçlarını kınına sokup birbirlerine baktılar.
Ölmeyeceğini biliyordum.
Siyahlı genç boğuk bir sesle konuştu.
On bin yıl sonra yeniden buluşmuşlardı. Siyahlı genç uzun uzun konuşmadı. Abartılı bir karşılama, hatta sarılma bile yoktu. Yalnızca bu basit cümle vardı.
Ama içine ne çok şey sığmıştı…
Yi Feng’in içini ise suçluluk ve acı kapladı.
Boşluk Kılıç Mezarlığı’ndan çıkar çıkmaz onları aramaya gelmeliydi.
Boş laf etme, duymak istemiyorum.
Uzun süredir hazırladığı sözleri, siyahlı adam bir el hareketiyle daha ağzından çıkmadan kesti.
Ne söyleyeceksen dönüp içki içerken söylersin.
Yi Feng derinden minnet duydu. İçindeki binlerce söz tek cümlede toplandı. Tamam, içelim!
İki dost art arda şehrin içlerine uçtu.
Çok geçmeden kale gibi devasa, ışıl ışıl bir yapı Yi Feng’in görüşüne girdi.
Binanın tamamı altın rengindeydi; her yanı altın yaldızla kaplıydı.
Gösterişli ve lükstü; parlaklığı insanı neredeyse kör edecekti.
İkisi yere iner inmez az giyinmiş onlarca kadın onları karşılamaya geldi. Siyahlı gencin çevresini sardılar.
Kocacığım.
Kocacığım, dönmüşsün.
Seni çok özledik.
Hahaha, ağabeyinize selam verin. Siyahlı genç kollarını açtı, gelişigüzel iki kadını kucakladı. Ana salona çalım satarak yürürken arkasındaki Yi Feng’i gösterip kadınlara seslendi.
Hoş geldiniz, ağabey.
Kadınlar hemen Yi Feng’in yanına gidip saygıyla eğildi.
Sağ olun, sağ olun…
Yi Feng biraz mahcup karşılık verip hemen siyahlı adamın peşine takıldı.
Böyle bir kavuşmanın hakkı ancak etli, içkili bir sofrada verilebilirdi.
Lüks salondaki masaya büyük bir ziyafet kurulmuştu. İki dost yan yana oturdu.
Önlerindeki alanda…
Yirmi genç kadın müzik çalıp dans ediyordu.
Çalmaya da dansa da devam, durmak yok! Yi Feng’le bir kadeh içen siyahlı adam elini sallayıp kadınlara seslendi.
Şu herif… Hiç değişmemiş…
Yi Feng başını sallayıp gülümsemeden edemedi.
Ama onu böyle mutlu görünce içten içe gerçekten sevindi.
Sonuçta bu uçsuz bucaksız yetişim dünyasında onun gibi özünü koruyup hep kendisi kalabilen insan muhtemelen çok azdı.
Derken aklına bir şey geldi. Yeni kaldırdığı kadehi ister istemez bıraktı.
Şu ikisini göremedim… Ömürleri…
Sorusunu yarıda kesti. Gerginlikle siyahlı adama baktı.
On bin yılı aşkın zaman pek çok şeyi değiştirebilirdi. Hanedanlar bile bunun karşısında bir hiçti. Dolayısıyla herkes on bin yılı aşamazdı.
Yi Feng onları bir daha görememekten çok korkuyordu.
Kim için endişelensen anlarım da onlar için hiç endişelenme. Siyahlı adam gözlerini devirdi. Herkes ölür, onlar ölmez. Alt tarafı bir kurbağayla kokuşmuş salyangoz! Ama ne halt içiyorlarsa yetişimleri coştukça coşuyor. Neredeyse bana yetişecekler.
Yi Feng daha sevinmeye fırsat bulamadan, iti an çomağı hazırla misali, sözünü ettikleri ikili çıkageldi.
Dik yürüyen bir kurbağa salına salına içeri girdi. Başına kırmızı bir kurdele bağlamış, gözlerine de koruyucu gözlük takmıştı. Bundan daha cafcaflı görünemezdi.
Yanında, canı çıkacakmış gibi duran bir salyangoz vardı.
Abi!
Kurbağa Yi Feng’i gördüğü anda bir sıçrayışta yanına varıp sımsıkı sarıldı.
Yi Feng bu sarılışta neredeyse nefes alamıyordu. Ama şu ikisini görmek içini büyük bir sevinçle doldurmuştu.
Dört dost sonunda yeniden bir aradaydı!
Hepiniz çıkabilirsiniz.
Siyahlı adam elini sallayıp kadınları gönderdi, salonu boşalttı.
Bundan sonrası yalnızca dostlara aitti.
On bin yıldan uzun süredir bizi bulmaya gelmedin. Hadi, önce şunları iç.
Siyahlı adam iki büyük küp içki getirip Yi Feng’in önündeki masaya pat diye bıraktı.
Tamam.
Yi Feng başka bir şey söylemedi. Başını geriye atıp içmeye başladı.
Dostlarının bunca yıldır onun ölü mü diri mi olduğunu düşünmekten kendilerini yiyip bitirdiğini biliyordu. Bunu tahmin etmesine bile gerek yoktu.
Bu süre içinde onları bulmaya gerçekten biraz vakit ayırmak isteseydi bunu yapabilirdi.
O yüzden bu içkiyi…
İçmek ona düşerdi.
Dostlarının suçluluğunu fark ettiğini de gayet iyi biliyordu. Anlamış ama yüzüne vurmamış, ona sonuna kadar anlayış göstermişlerdi.
Bu, onu derinden duygulandırdı.
Ama dostlar arasında teşekküre de göstermelik sözlere de gerek yoktu. Bu minneti kalbinde taşıması yeterdi.
Yi Feng iki küp içkiyi bitirdikten sonra alkolü bedeninden atmak için yetişim gücünü kullanmadı. Yüzü hemen biraz kızardı; hafifçe sarhoş görünüyordu.
Hahahaha.
Dostları alaycı gülümsemelerle kahkahayı bastı. On bin yıldır görüşmedik, iyice paslanmışsın!
Bu lafı duyan Yi Feng hemen köpürdü.
Bir küp daha kaptı. Hadi bakalım! Ben başlıyorum, siz de yetişin.
Bir küpü daha başına dikti. Bir turu bitirince kurbağayı yakalayıp önüne iki küp daha itti. Az önce en çok sen gülüyordun. Gel de benimle iç.
Senden korktuğumu mu sandın?
Kurbağa geri kalmadı. Bir bacağını tabureye dayadı, küpü kaldırıp içmeye başladı.
Bütün salon içki kokusuyla doldu.
Ara ara içten kahkahalar, takılmalar ve küfürler yükseliyordu…
Yere çarpıp kırılan içki küplerinin sesi hiç kesilmiyordu. Kırıklar küçük bir dağ gibi yığıldı.
Farkına varmadan dostların hepsi epey sarhoş olmuştu.
Kurbağa, içki küpüne sarılıp küçük küçük adımlar atıyor, göğsünü döverek son on bin yıldaki aşk maceralarını anlatıyordu.
Yanındaki salyangoz masaya yayılmıştı. Bir yandan kusuyor, bir yandan kurbağanın palavra sıktığını ortaya döküyordu.
Abi, sana söylüyorum… Övünmek gibi olmasın, sarhoşum diye de konuşmuyorum… Öbür tarafta siyahlı adam Yi Feng’e sarılmış, durmadan gevezelik ediyordu.
Kim bilir ne kadar zaman geçti…
Ortalık sonunda epey sakinleşti.
Salyangoz içmekten devrilmiş, gözünün önünde yıldızlar uçuşmaya başlamıştı.
Kurbağa dört ayağı havada sırtüstü yatıyordu. Karnı kocaman şişmişti.
Siyahlı adam masanın altına emeklemiş, Yi Feng’in bacağına sarılmıştı.
Yalnızca Yi Feng hâlâ taburede oturuyordu. Kadehini kaldırıp yanındaki boş kadehe dokundurdu.
Abi.
Hı?
O, yengemiz, değil mi?
Evet…
Şu geçen yıllarda neler yaşadığını anlatsana.
Olur!
Yi Feng’in sesi usulca yayıldı.
Boşluk Kılıç Mezarlığı’na ilk girişinden, küçük dağ köyünde kurtarılışına ve Bai Hanım’la tanışmasına kadar anlattı.
Sonra Doğu Ruhu Hanedanı’na gizli görevle girişini, en sonunda da açığa çıkmasını anlattı.
Tek tek, hiçbir şeyi atlamadan…
Dostları başından sonuna kadar sessizce dinledi.
Olaylar kritikleştiğinde gerildiler.
Bai Hanım’dan söz ettiğinde sessizleşip duyguyla iç çektiler.
Yi Feng’in yerin derinliklerinde on bin yıl boyunca gün yüzü görmeden hapsedildiğini duyunca öfkeden kudurdular. O zamanlar nerede olduğunu bilmedikleri için içlerinden kendilerine sövüyorlardı.
Şafaktan akşama kadar konuştular.
Akşamdan da yeniden şafağa kadar…
Yi Feng sonunda anlatacaklarını bitirince dostları hep birlikte kadeh kaldırdı.
Hadi kardeşler! Yengemizin Sıcak İçki Şehri’ne ilk gelişini kutlayalım.
İçkilerini bitirince kurbağa muzipçe sırıttı. Kadehini bu kez tek başına kaldırıp Yi Feng’in arkasında duran Bai Hanım’ın şerefine içti.
Siyahlı adam da aynı şeyi yaptı. Salyangoz da geri kalmadı.
Böylece Yi Feng kenarda unutuldu.
Tek başına içerken gözleri doldu. Gözyaşları durmadan süzülüyordu.
Doğu Ruhu Hanedanı’nın zindanından kurtulduğundan beri ilk kez ağlıyordu.
Belki de insanın içini parçalayan acı doruğa vardığında geriye gerçekten yalnızca sakinlik kalıyordu! O acı ancak doğru an geldiğinde dışarı akabiliyordu.
İyi ki dostlar vardı!
