I Am Unaware That I Am the Peerless Martial God – Bölüm 1511 / Bu İt de Nereden Çıktı?

Bu İt de Nereden Çıktı?

On bin yıl…

Denizler karaya dönmüş, her şey değişmişti. Hanedanlar bile bunun dışında değildi. Bir zamanların kudretli Doğu Ruhu Hanedanı sonunda yıkılmıştı.

On bin yıl boyunca gün yüzü görmeden yer altında hapsedilen Yi Feng, sonunda yeniden güneşi gördü.

Dayanılmaz bir sabırsızlıkla küçük dağ köyüne koştu.

Ama eski köy çoktan yok olmuştu. Geriye yalnızca tepede kımıldamadan durup uzaklara bakan bir heykel kalmıştı.

Ağlamadı.

Yüzünde tek bir duygu belirtisi bile yoktu.

Onu ne kadar özlediğine dair bir kelime dahi söylemedi.

Yalnızca kılıcını yanı başındaki toprağa sapladı, taş heykelin yanına sessizce oturdu. Ve yüz yıl boyunca orada kaldı.

Bu yüz yılda Doğu Ruhu Hanedanı’na ilk girdiği andan beri başına gelen her şeyi tek tek anlattı…

Sanki karşısında bir taş heykel değil, onu bekleyen, nefes alıp veren canlı bir insan vardı.

Baharlar geçti, sonbaharlar geldi.

Tek bir ayrıntıyı bile atlamadı.

Zekâsını kullanarak Parlak Ay Hanedanı için nasıl önemli bilgiler elde ettiğini anlatırken yüzünde övülmeyi bekleyen gururlu bir gülümseme beliriyordu. Biraz çocuksu görünüyordu.

Parlak Ay Hanedanı’na kin beslemiyordu.

O zamanlar bu yolu kendisi seçmişti.

Elde ettiği bilgilerin gerçekten işe yarayıp yaramadığını bilmiyordu. Ama Parlak Ay Hanedanı ile Doğu Ruhu Hanedanı arasındaki savaşın önlendiğini biliyordu.

Sonunda nasıl yakayı ele verdiğini de anlattı. Hatta zindanın dibinde yaşadığı komik olaylardan söz etti. Kardeş ilan ettiği bir fare bile vardı.

Ne yazık ki o fare yalnızca üç ay kardeşi olabilmiş, sonra bir fare kapanında feci şekilde can vermişti.

Bak, bahar yine geldi.

Uzaktaki sık ormanlar ve dağlar bahar kokularıyla dolmuş, yemyeşil bir canlılığa bürünmüştü.

Yi Feng ayağa kalktı. Yakındaki otları aralayıp dikenli bir daldan canlı renkli bir çiçek kopardı, onun kulağının arkasına iliştirdi.

Saçlarını usulca okşadı.

Çok güzelsin.

Yüzünde bir gülümseme belirdi.

Seni dostlarımla tanıştıracağıma söz vermiştim. Dünyanın dağlarını, nehirlerini göstereceğime de. Yi Feng şefkatle gülümsedi. Yürümek istemiyorsan seni sırtımda taşırım…

Öyle de yaptı.

Artık dünyada sırtında taş heykel taşıyan bir adam dolaşıyordu.

O nereye giderse heykel de oraya gidiyordu.

Bir adam, bir kılıç ve bir heykel… Dünyanın her köşesinde iz bıraktılar.

İçki kokularının yayıldığı kocaman bir şehir vardı.

Adı Sıcak İçki Şehri’ydi.

Şehirde herkes içkiyi severdi. Bazı üstatlar burada bir yudum içebilmek için binlerce mil yol gelirdi.

Sırtında taş heykel taşıyan adam, bir hanın ikinci katında oturdu. Pencereden baktığında uzaktaki açmış şeftali çiçekleri bütün güzelliğiyle görünüyordu.

İki takım kâse ve yemek çubuğu, iki sürahi içki istedi.

Bu tuhaflığı yüzünden kimse ona garip garip bakmadı.

Bu yetişim dünyasında, özellikle Sıcak İçki Şehri’nde her çeşit insan vardı. Böyle manzaralar artık yadırganmıyordu.

Afiyet olsun, efendim.

Garson içkiyle yemekleri getirdi.

Teşekkür ederim.

Yi Feng başını salladı. İçkiyi alıp doldururken mırıldandı…

Doğrusu onları biraz özledim. Acaba nasıllar?

O herif hâlâ eskisi gibi durmadan olay çıkarıyor mudur acaba?

Kiminle konuştuğunu, ne kadar daha konuşacağını kimse bilmiyordu…

Velet, bu ne cesaret? O sırada aşağıdaki caddeden gürültü yükseldi. Bir manga şehir muhafızı, bir genci götürüyor, bir yandan da azarlıyordu. Sıcak İçki Şehri’mize gelmişsin, İkinci Patronumuzun heykelinin dibinde durmuşsun. Birkaç kelime övgü bile etmemişsin! Eceline mi susadın sen!

Hadi, hadi, atın şu veledi dışarı. Bir daha ömrü boyunca Sıcak İçki Şehri’ne adım atamayacak!

Yi Feng başını eğip baktı.

Olanları şöyle bir seyretmekle yetindi.

Yine de içinden, şu İkinci Patron dedikleri herifin ne kadar arsız olduğunu düşünmeden edemedi.

Düşününce, bu iş biraz o adamın tarzını andırıyordu.

Aklını toparlayıp kadehini aldı, karşısındaki kadehe hafifçe dokundurdu.

Sıcak İçki Şehri’nin içkisini öve öve bitiremiyorlar. Hadi tadına bakalım, gerçekten nasılmış.

Böyle diyerek…

Kadehi başına dikti.

Ama…

İçki boğazından kaydığı anda Yi Feng’in gözleri parladı. Kadehine inanamayarak baktı.

Şaşkınlık içinde…

Bir kadeh daha doldurup yine tek dikişte içti.

Gerçekten de aynı tattı!

On bin yıl önce siyahlı gençle ilk tanıştığında, kadeh kaldırıp ayı da sofralarına çağırdıkları gecenin tadı.

İçkinin etkisi çok artmış, içimi de güzelleşmişti. Ama o tadı karıştırması mümkün değildi.

Yi Feng hem şaşırmış hem çok sevinmişti.

Tek kelime etmeden taş heykeli sırtına aldı, pencereden fırladı. Havaya adım atıp Sıcak İçki Şehri’nin tepesinde durdu. Üzerinden yayılan heybetli aura bütün şehri kapladı.

Bu hareketi bir anda şehrin dikkatini çekti.

Sonunda işin ardındaki kişi de onu fark etti.

Hangi sokak iti Sıcak İçki Şehri’ne gelip benim önümde kuduruyor bakalım…

Bu sözlerle birlikte kibirli bir siyahlı genç havada yürüyerek geldi…

Eşsiz Savaş Tanrısı Olduğumun Farkında Değilim

Eşsiz Savaş Tanrısı Olduğumun Farkında Değilim

Above Ten Thousand People (Manhua), I Am Unaware That I Am the Peerless Martial God
Puan 7.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2020 Anadil: Çince
Yi Feng bir gelişim dünyasına reenkarne oldu, ancak ne yazık ki ölümsüzlük yolunda ilerleme umudu yoktu ve yalnızca sıradan bir fani olarak yaşayabiliyordu. Tek isteği huzurlu bir yaşam sürmekti. Fakat bilmediği bir şey vardı— Sahiplendiği köpek, onun yemeklerini yediği için efsanevi bir iblis kralına dönüşmüş; öylesine dövdüğü mutfak bıçağı, sayısız uzmanın uğrunda ölesiye dövüştüğü eşsiz bir ilahi silah haline gelmiş; yanına aldığı genç mürit, Ye Feng'in öğrettiği teknikleri çalışarak bir çağa yön veren ölümsüz bir lorda dönüşmüştü. En çok küçümsediği iskelet bile sayısız dünyayı baskılayan uğursuz iblis kralıydı. Yıllar sonra, tek bir yumruğuyla parçalanan boşluğa bakan Ye Feng kendi kendine mırıldandı: "Meğer en başından beri o eşsiz kral benmişim..."

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla