Zaman hızla akıyor, günler birbirini kovalıyordu.
Uzun ayrılıktan sonra kavuşan dört dost çok mutluydu.
Aralarındaki içten bağ, geçen zamanla zayıflamamış, daha da güçlenmişti.
Genellikle Sıcak İçki Şehri’nde içiyor, atıp tutuyor, dansçıları izliyorlardı.
Boş zamanlarında da gizli diyarlara birlikte gidip fırsat peşinde koşuyor, kendilerini geliştiriyorlardı.
Evet, asıl işleri içki içmek, atıp tutmak ve dansçı izlemekti. En azından siyahlı genç, kurbağa ve salyangoz böyle düşünüyordu.
Günlerini içki ve kadınlarla geçirseler de dördünün gücü şaşırtıcı bir hızla artıyordu.
Birkaç yüzyıl daha geçince kıtanın en güçlü varlıkları arasına girmişlerdi.
Dördünün korkunç gücü ve kendilerine has tarzları sayesinde…
Sıcak İçki Şehri de kıtada eşi benzeri olmayan bir yere dönüşmüştü.
İster bir kutsal toprağın efendisi olsun, ister tarikat lideri…
Buraya gelen herkes dört dostun koyduğu kurallara uslu uslu uyuyordu. İstisnası yoktu.
Bir gün…
Yi Feng şaşırtıcı bir şey keşfetti: Bilinç denizindeki alan epey büyümüştü.
İçerideki kuyu ile yaşlı sofora ağacı aynı duruyordu. Bu durum onu düşündürdü.
Biraz kafa yorduktan sonra bir sonuca vardı.
Bu alan, zaman geçtikçe ve yetişimi ilerledikçe genişliyordu.
Sonunda ne kadar büyüyebileceğini merak etti.
Şimdiden…
On binlerce mile yayılıyordu. Büyüklüğü Yi Feng’i bile hayrete düşürmüştü.
Ama bütün alanda, o kuyu ve yaşlı sofora ağacı dışında kalan her yer çoraktı.
İçeride ne hava vardı ne de hayat.
Zaman ilerledikçe ya da yetişimi geliştikçe bunun değişip değişmeyeceğini merak ediyordu.
Yi Feng bunun gerçekleşmesini heyecanla bekliyordu.
Yine de içinde büyük bir eksiklik vardı. Dostları sık sık yanında olsa da yalnız hissediyordu.
On bin yıldır yaşamla ölüm ayırır bizi; aklıma getirmesem de nasıl unuturum seni?
Yi Feng boş vakitlerinde odasında kalır, sevdiği kadınla konuşurdu.
O hiç cevap vermese de…
Son zamanlarda başına gelen bütün komik olayları ayrıntılarıyla anlatırdı.
Mesela gösteriş meraklısı kurbağanın gözlüğü saklanınca nasıl telaşla hoplayıp durduğunu…
Ya da salyangozun içerken kusup kusarken içtiğini… Kendi kusmuğunu mu içiyor diye düşünmüşlerdi.
Bir de siyahlı genç vardı…
Onun hakkında anlatılacak pek bir şey yoktu. Yaptıklarının çoğu ne bakılacak ne de anlatılacak cinstendi.
Yi Feng küçük dağ köyündeki sakin hayatını sık sık hatırlıyordu. Ama dostlarıyla geçirdiği bu günlerin de kıymetini çok iyi biliyordu.
Keşke sevdiği kadın da yanında olsa, şu uslu duramayan dostlarıyla birlikte içip neşeyle sohbet etseydi.
…
Zaman durmadan ilerliyordu.
Kıtada dengeler değişiyor, kahramanlar birbiri ardına ortaya çıkıyordu.
Gizemli bir güç, kıtada birden yükselişe geçti.
Yükselişinin hızı akılalmazdı. İnsanı dehşete düşürüyordu.
Kısacık bir sürede…
Kıtadaki pek çok topluluk ve kutsal toprak bütünüyle onların kontrolüne girmiş, onlar için çalışmaya başlamıştı.
Sahip oldukları güç ortadaydı.
Yeni ortaya çıkan bu gizemli gücün adı Çoraklık Sarayı’ydı.
Bu haber elbette dört dostun da kulağına ulaştı.
O gün…
Salonda oturmuş, içip neşeyle sohbet ediyorlardı.
Salon, dört dostun kahkahalarıyla, telli ve üflemeli çalgıların sesleriyle doluydu.
Böyle toplantılarda şarkıcılar ve dansçılar da eğlenceyi artırırdı. Dört dost buna çoktan alışmıştı.
Coşkulu şarkılar ve hararetli danslardan sonra hepsi keyifli bir sarhoşluğa kapılmıştı.
Kurbağa birden elini salladı, koca ağzıyla sırıtıp konuştu. Şarkıya dansa biraz ara verin de biz kardeş kardeş sohbet edelim.
Genç kadınlar usulca kenarlara çekildi.
Yi Feng ile diğer iki dostu kurbağaya baktı. Ağzından bu kez nasıl bir saçmalık çıkacağını bekliyorlardı.
Duydunuz mu? Son zamanlarda çok hızlı yükselen yeni bir topluluk varmış. Çapkınlık Sarayı mı neymiş adı. Merak ettim, ne kadar çapkınlar acaba?
Siyahlı adamın gözleri ışıl ışıl oldu. Heyecanla konuştu. Kulağa güzel geliyor! O zaman hep birlikte gidip bir bakalım. Orası güzellerle doludur!
Rüyanda görürsün! Adı Çoraklık Sarayı. Çapkınlık Sarayı da neymiş? Kurbağa, boyundan büyük sevdalara düşmekten iyice kafayı sıyırdın! Salyangoz tembelce başını kaldırıp laf sokmadan edemedi.
Yürü git be yumuşakça! Her şeyi de sen bilirsin zaten! Kurbağa karşılık verdi.
Sen işi hakarete mi döküyorsun şimdi?
Kenardaki genç kadınlar elleriyle ağızlarını kapatıp gülmemeye çalıştı.
Siyahlı adamın yeni kabaran hevesi anında söndü. Burun kıvırdı. Cık, Çapkınlık Sarayı değilse bir eğlencesi yok. Sıradan yeni bir topluluk işte. Siz nasıl bakıyorsunuz bu işe?
Ben sandalyemden bakıyorum! Kurbağa güldü.
Çok havalısın ya… Salyangoz küçümseyerek mırıldandı, sonra ekledi. Ben de yattığım yerden bakıyorum.
Cık!
Hiç komik değil.
Abi, sen ne düşünüyorsun? Kurbağa Yi Feng’e dönüp sordu.
Yi Feng biraz düşünüp cevap verdi. Onlarla niye uğraşalım? Dördümüzün de öyle büyük hırsları yok. Bütün kıtayı ele geçirmek de istemiyoruz. Yollarımız kesişmedikçe kafaya takmaya gerek yok.
Herkes Yi Feng’i dinleyip başını salladı.
Dört dost şimdiki hayatlarından çok memnundu. Büyük idealleri yoktu.
Birlikte içiyor, boş vakitlerinde ya yetişim yapıyor ya da gizli diyarlara gidiyorlardı.
Hayatları zaten dolu doluydu. Gereksiz işlere bulaşmanın anlamı yoktu.
Hadi, hadi, düşünmeyin bu kadar! Güzellerim, müziğe de dansa da devam! Kardeşler, içelim! Siyahlı adam neşeyle seslendi.
Ellerini yanındaki güzelin belinde gezdirip duruyordu. Kadın da ara ara ona sokuluyordu.
Herkes bu manzaraya çoktan alışmıştı.
Çok geçmeden yere çarpıp kırılan içki küplerinin sesi yeniden duyuldu. Kırıklar bir kez daha küçük bir dağ gibi yığıldı.
…
Zevk ve sefa içinde geçen günler her zaman çok hızlı akardı.
Bir gün Sıcak İçki Şehri’ne bir ziyaretçi geldi.
Dört dost salonda oturup gelen kişiyi karşıladı.
Adamın üzerinde bulut desenleri işlenmiş koyu renkli bir pelerin vardı. Gözleri üçgen biçiminde, yüzü kasvetliydi.
Uzun boylu, sıska ve biraz kamburdu. Ne sakalı vardı ne kaşı ne de saçı. İhtiyar, kılsızlıkta üçte üç yapmıştı.
Gelen, Çoraklık Sarayı’nın Üçüncü Kıdemlisi Wu Tian’dı.
Az giyinmiş genç bir kadın onu yan taraftaki koltuğa götürüp oturttu.
Wu Tian belli etmeden kadının bembeyaz göğüs çatalına göz attı. İçi hafifçe kıpırdadı.
Sıcak İçki Şehri’nin gerçekten de anlatıldığı gibi olduğunu düşündü.
Ama karşısındaki dört kişinin gücü de söylentilerdeki kadar korkunçtu.
Siyahlı adam bu bakışı görünce biraz bozuldu.
Bu güzeller Sıcak İçki Şehri’ne aitti. Dışarıdan gelenler nasıl göz koyabilirdi? Ters bir sesle sordu. Çoraklık Sarayı seni Sıcak İçki Şehri’ne ne için gönderdi acaba? Sırf güzelleri kesmeye gelmedin herhâlde?
Kurbağa da ziyaretçiye soğukça sırıttı.
Salyangoz hiç umursamıyormuş gibi duruyordu.
Yi Feng ise yalnızca adamı izliyordu.
Wu Tian dört dostun düşmanca tavrını hissetti ama zayıflık göstermedi.
Ellerini kavuşturup soğukça konuştu. Açık konuşayım. Dördünüzün ünü her yere yayılmış. Çoraklık Sarayımız gücünüzü beğendi. Sancağımızın altına girip bize hizmet etmenizi istiyoruz.
Wu Tian doğrudan konuya girmişti.
Çoraklık Sarayı şu anda gücünün doruğundaydı. Biraz aklı olan herkes onlara katılmanın faydalarını bilirdi.
Öte yandan…
Reddetmenin sonuçlarını da bilirdi.
Ama…
Dostlar düşünmek için duraksamadı bile. Hiç beklemediği bir cevap verdiler.
Bizim yolumuz ayrı, birlikte çalışamayız. Lütfen gidin. Önderleri Yi Feng kayıtsızca konuştu.
Ama yanındaki siyahlı adamla kurbağa o kadar kibar değildi.
Kapıdan çık, sola dön, kendi yoluna yalnız devam et. Yavaş git de ihtiyar belini incitme.
Kel ihtiyar, kılın yok diye kuralın da mı yok sandın? Kapımıza gelip bize kafa mı tutuyorsun? Seni tekmeyle dosdoğru yeniden doğuşa yollarım, inanmazsan dene!
