Overlord Cilt 3 – Bölüm 7 / Hakiki Vampir (3. Kısım)

Hakiki Vampir (3. Kısım)

Barikattaki boşluklardan salona dolan soğuk hava, hayatta kalan kırk iki Ölüm Ekicisinin bedenlerine çarpıyordu.

Bu salon normalde yemek yemek için kullanılırdı. Bunun nedeni, mağaranın en geniş yeri olmasıydı. Fakat şimdi derme çatma bir kaleye dönüştürülmüştü.

Paralı askerlerin sığınağı olan mağaranın en arkasında uzun, dar ve açık bir alan vardı; daha küçük mağaralar buradan her yöne uzanıyordu. Bunlar özel oda, silah deposu ve yiyecek mahzeni gibi amaçlarla kullanılırdı. Adamlar bir baskında burayı her zaman son savunma hattı yapardı. Çünkü bu alanı tutabilirlerse düşmanlarını denetimli şekilde karşılarına alabilirlerdi.

Elbette tahkimatı özel malzemelerle kurmamışlardı. Önce sıradan bir masayı yan yatırıp önüne ahşap kasalar yığarak basit bir barikat yaptılar. Ardından barikatla salonun girişi arasına, bir insanın karın hizasına gelecek şekilde birkaç ip gerdiler. Böylece düşmanın üzerlerine hücum etmesini zorlaştırıyor, saldırganların barikata kadar sokulmasını engelliyorlardı.

Bu savunma mevzisinin arkasında neredeyse herkes arbaletiyle hazır bekliyordu. Merkez, sağ ve sol kanat olmak üzere üçe ayrılmışlardı.

Çatışma menzilli silahlarla yapılsa bile girişin genişliği salonun büyüklüğüyle karşılaştırıldığında içeridekiler ezici bir üstünlüğe sahipti. Ölüm Ekicileri yelpaze gibi yayıldığı için düşman nereden saldırırsa saldırsın ateş altında kalacaktı. Alan etkili bir saldırı bile pek işe yaramazdı. Birbirini destekleyen savunma noktaları ilkesine dayanan çapraz ateş taktiğini kullanıyorlardı.

Her şey bu kadar basitti. Yine de sayıca az olsalar bile eşit şartlarda savaşabilecekleri bu mevzide adamların yüzünde endişeli bir ifade vardı.

Titremeleri yüzünden zincir gömleklerinin halkaları şıngırdıyordu. Mağara sıcak sayılmazdı—hatta yazın oldukça rahat olurdu—ama şimdi onları saran ürperti bambaşkaydı.

Mağaranın ön tarafından gelen kahkaha duvarlarda yankılanmış, gülenin kadın mı erkek mi olduğunu bile anlaşılmaz hâle getirmişti. Bu ses adamların iliklerine kadar işliyordu.

Brain Unglaus, Ölüm Ekicilerinin en güçlü üyesiydi. Bazıları Brain dışarıda düşmanı karşıladığı sürece barikata bile gerek olmadığını söylemişti, fakat o kahkaha bütün bu düşünceleri silip süpürdü.

Brain’i yenebilecek bir rakip. Böyle biri yoktu. Şimdiye kadar buna inanmışlardı.

Brain’in gücü bambaşka bir seviyedeydi. Ne İmparatorluğun şövalyeleri ne de canavarlar onunla boy ölçüşebilirdi. Ogreleri tek darbede öldürür, bir goblin sürüsünün arasına tek başına atlayıp hepsini biçerdi. Diğer bütün Ölüm Ekicilerinin başını tek başına alabilecek kadar güçlü bir adama en güçlü demeyeceklerse ne diyeceklerdi?

Şimdi ise o kaybetmişti. Bu ne anlama geliyordu?

Birinin Brain’le dövüşürken kahkaha atabilmesi yalnızca tek bir anlama gelebilirdi. Herkes bunun ne olduğunu biliyor, fakat hiçbiri dile getiremiyordu. Sessizce birbirlerinin yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamadılar.

Oradaki herkes salonun girişine—mağaranın ağzına—sessizce baktı. Gerginlikleri gittikçe arttı. Ardından—

Koşan birinin sesi duyuldu. Ses giderek yaklaşıyordu.

Birinin gürültüyle yutkunduğu duyuldu.

Kurulan arbaletlerin üst üste binen sesleri dışında salonda mutlak bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Paralı askerlerin gözleri önünde girişten içeri dalan kişi, nefes nefese kalmış bir adamdı. Ona tek bir okun bile fırlatılmaması mucizeydi.

“Brain!” diye bağırdı paralı asker çetesinin lideri. Bir saniye sonra salon tezahüratla doldu; saldırganın yenildiğine inanan adamlar sevinçle haykırıyordu.

Yanlarındakilerin omuzlarına vuruyor, Brain’i öven sesleri salonda yankılanıyordu.

Adını tekrar tekrar haykırdılar. Alkışların ortasında Brain, kılıcı bir elinde gevşekçe asılı hâlde girişte duruyor ve yüzlerine sessizce bakıyordu.

Hayır, bir terslik vardı. Başka bir şey arıyordu.

Brain’in alışılmadık tavrıyla bastırılan tezahüratlar yavaş yavaş kesildi.

Brain barikata doğru koştu.

“Hey! Bir saniye bekle! Biz çekeriz!”

Sesi duymazdan gelip kendini zorla aradan geçirdi. İçeri girer girmez, kaybedecek tek anı yokmuş gibi tek kelime etmeden yeniden koşmaya başladı.

Haydutlar şaşkınlık içinde bakarken depo olarak kullanılan mağaranın kapısını açıp içeri atladı.

“Ha? İçeride unuttuğu bir şey mi var?”

“Kim bilir? Bir tuhaf görünüyordu ama… ağlamıyordu… değil mi?!”

Ardından büyük bir gürültüyle kapanan kapıya bakarken bile az önce tanık oldukları garip olaylara anlam veremiyorlardı.

Aralarında yüzü acıyla buruşan tek bir adam vardı: çetenin lideri. Çünkü gerçeği yalnızca o—hayır, yalnızca o ve Brain—biliyordu. Fakat düşündüğünün doğru olup olmadığını sınayacak zamanı yoktu.

Takırtıyla birlikte salonun girişinde başka biri belirdi. Onu elbette tanımıyorlardı. Çetedeki hiç kimse bu kadını tanımadığına göre bunca soruna yol açan saldırgan o olmalıydı. Aralarındaki uğultu bir anda kesildi.

Bu olamazdı. Böyleyse Brain’in buraya gelişinin anlamı değişirdi. Saldırgan hâlâ yaşıyorsa Brain kaçmış demekti.

Saldırgan yalnızdı. Garip şekilde kambur duruyordu. Bedeni iri değildi; küçük bir kızı andırıyordu. Kolları iki yanında gevşekçe sarkıyor, başı öne eğildiği için yüzü tamamen gizleniyordu. Asıl tuhaf olan, başıyla omuzlarının konumuna bakılırsa boynunun sıradan bir insanınkinden üç kat uzun görünmesiydi.

Uzun gümüş saçlarının yerde sürüklenmesine aldırmadan salona ağır ağır girdi. Özenle dikilmiş elbisesi o kadar siyahtı ki karanlığa bürünmüş gibi görünüyordu.

Kimse tek kelime etmedi. Görünüşü fazlasıyla tuhaftı ve havadaki soğukluk kalplerini durduracak gibiydi.

Başı yavaşça hareket etti. Yüzünü ince gümüş saçları tamamen kapatıyordu, fakat saçların ardında iki kızıl ışık yanıyordu. Bu ışıklar ağır ağır incelip iğne gibi birer çizgiye dönüştü.

Ne yazık ki herkes onun gülümsediğini anladı.

Dehşet verici kız ani bir hareketle başını kaldırdı. Yüz hatları güzeldi, ama az önceki hâlini gören biri için bundan daha ürkütücü bir şey olamazdı. Yüzü o kadar kusursuz ve düzenliydi ki çok yetenekli, üst sınıf bir sanatçının yaptığı maskeyi andırıyordu.

“İyi akşamlar. Benim adım Shalltear Bloodfallen. Yolun sonuna mı geldik? Ebelemece bitti mi?”

Anlamadıkları şeyler söyleyen kız—Shalltear—odayı gözden geçirdi. Aradığı kişiyi bulamadığı için olsa gerek güzel yüzü asıldı. Kimse konuşmaya cesaret edemedi ve kızın sesi salonda bir kez daha yankılandı.

“Bu kez saklambaç mı oynuyoruuuuuz?” Kıkırdadı. Bunu çok komik bulmuş olmalıydı; gözlerini yere indirip gülmeyi sürdürdü. Uzun gümüş saçları yüzünü gizliyordu.

Paralı askerler bu garip durum karşısında ne yapacaklarını bilemeden nefeslerini tutarken Shalltear’ın kahkahası gittikçe yükseldi.

“Ah-ha-ha-ha! Ah-ha-ha-ha! Ha! Ha! Ahhhh-ha-ha-ha-haaa! Ahhhh-ha-ha-ha!” Gülerken başını yavaşça kaldırdı.

Yüzünü gören haydutlar, kalpleri sıkılıyormuş gibi sarsıldı; damarlarına buz enjekte edilmiş gibiydi.

Güzelliğinden eser kalmamıştı. İrislerinden sızan renk gözlerini tamamen kan kırmızısına boyamıştı. Bir zamanlar düzgün beyaz dişlerle çevrili olan ağzında şimdi şırıngaları andıran, uzun ve beyaz sayısız diş köpekbalığınınki gibi sıra sıra dizilmişti. Rahatsız edici bir pembe renkteki ağız boşluğu ıslak ıslak parlıyor, ağzının kenarlarından berrak salyalar akıyordu.

“Ah-ha! Ha-hah! Haaaaaa-ha-ha-ha!” Ağzı kulaktan kulağa yüzünü yaracak kadar açılmış hâlde, durmadan çalan akortsuz bir çanın sesiyle güldü.

Hava, titreşen gerginlik yüzünden neredeyse çığlık atıyordu. Bir mağarada oldukları hesaba katılsa bile bu yankı doğal değildi. Sanki atmosfer onun kahkahasına dayanamayarak eşlik etmek zorunda kalmıştı.

Bir kız mı?

Bir canavar mı?

Bir yaratık mı?

Hepsi yanlıştı.

O, korkunun vücut bulmuş hâliydi.

Nefesindeki kan kokusu o kadar yoğundu ki uzaktan bile alabiliyorlardı. Hava dahi kızıla dönüyor gibiydi.

“Vaaaaah!” Bir çığlık koptu ve korkuya yenilen paralı askerlerden biri arbaletini ateşledi.

Ok havayı yararak Shalltear’ın göğsüne saplandı. Darbenin etkisiyle hafifçe sendeledi.

“Ateş!”

Liderlerinin sesini duyan paralı askerler kendilerine geldi. Korkuyu reddetmek istercesine arbaletlerini hep birlikte ateşlediler. Hedefe doğru uçan okların sesi yağmuru andırıyor, ardından oklar Shalltear’ın bedenine saplanıyordu.

Toplam kırk arbalet oku atılmış, bunların otuz biri hedefe isabet etmişti. Bu mesafeden metal zırhı bile delebilecekleri düşünüldüğünde her birinin bedenine derinlemesine saplanması normaldi. Dört tanesi başına girmişti. İnsan olsaydı bu yaralar ölümcül olurdu.

“Başardık…” diye fısıldadı biri; hepsinin tutunduğu umudu açığa vurmuştu. Hâlâ ayaktaydı, fakat bedeni arbalet oklarıyla bir iğneliğe dönmüştü. Sağduyu, ölmüş olması gerektiğini söylüyordu. Yine de mantıkları bunu kabul etse bile korku denen kıvılcım zihinlerinin bir köşesinde sönmeden kalmıştı.

Hayvani bir içgüdünün dürtüsüyle paralı askerler yeni bir ok yağmuru için silahlarını doldurdu.

O sırada Shalltear hareket etti.

Orkestra şefi değneğini kaldırıyormuş gibi iki kolunu havaya kaldırdı, ardından ağır ağır iki yana açtı. Bedenine saplanmış oklar yavaşça kıpırdamaya başladı; sonra vücudundan dışarı atılıp toprağa düştü. Üzerlerinde tek damla kan yoktu. Ok uçlarında en ufak bir aşınma da görülmüyordu. Sanki hiç kullanılmamışlardı.

Gülümsedi; çirkin, hatta küçümseyen bir sırıtış denebilecek bir gülümsemeydi bu.

Oradan buradan korku çığlıkları yükseldi. Sanki gereken son itici güç buymuş gibi sayısız ok bir kez daha havayı yararak Shalltear’a doğru ilerledi.

Bir oku gözüne saplandı, biri boynunu delip geçti, karnı deşildi ve omzu parçalandı. Bütün bunların ortasında hafif bir yağmur altında kalmış kadar bile rahatsız görünmüyordu.

“Çooook uğraşıyorsunuuuuuz ama bunlar bende işe yaramııııııyor.”

Bir adım attı ve ardından sıçradı.

Tavan yaklaşık beş metre yüksekliğindeydi. Tavana rahatça dokunabilecek kadar yükseldikten sonra zarifçe süzülerek barikatın öteki tarafına indi. Yüksek topukları zeminde takırdadı. Ardından bedenindeki bütün oklar yere düştü. Başını çevirirken boynundan gıcırdayan bir ses geldi ve arkasında arbaletlerini dolduran paralı askerlere baktı.

Üzerlerine atılıp bir yumruk savurdu. Kalçasından bile güç almamış, yalnızca elini ileri uzatmış gibiydi. Buna rağmen hızı bambaşka bir seviyede, yıkıcı gücü ise başka bir boyuttaydı.

Yumruğu paralı askerin bedenini hiç zorlanmadan delip barikata çarptı. Patlamayı andıran bir gürültüyle odunlar parçalandı, kıymıklar her yöne saçıldı.

Çöken ağır sessizliğin içinde yere düşen odun parçalarının sesi salon boyunca yankılandı.

Şaşkına dönen paralı askerler arbaletlerini doldurmayı bırakıp Shalltear’a baktı.

Shalltear başının üzerinde süzülen kan kümesine bir parmağını soktu. Parmağını çektiğinde kan da iplik gibi uzanarak onu takip etti ve önünde bir harf oluşturdu. Büyülü harf denen bu şekil Sanskritçeye ya da bir rüne benziyordu.

Bu, Kan İçici sınıfından kazandığı [Kan Havuzu] adlı bir yetenekti. Öldürülen düşmanların kanını kötü niyetli bir büyü kümesi hâlinde biriktiriyor, ardından bunu çeşitli amaçlarla kullanmasına imkân veriyordu. Kümedeki enerjiyi emerek de ek MP harcamadan büyü güçlendiren büyüler yapabiliyordu.

“[Nüfuz Etme Büyüsü: İçe Patlama]!”

Shalltear büyünün en yüksek kademesi olan Onuncu Kademe bir büyü yaptı ve on paralı askerin bedeni şişmeye başladı. Çığlık atacak zamanları bile olmadı. Yalnızca bedenlerine bakıp garip bir şeyler olduğunu anlayabildiler; yüzleri dehşetle buruştu. Bir sonraki anda, bir balonun hafif patlama sesiyle infilak ettiler.

“Ah-ha-ha! Haaaa-ha-ha-haaaa-ha-ha! Havai fişekleeeeer! Ne kadar güzeeeel!” Saçılan kanları işaret edip yüzündeki çirkin sırıtışla ellerini çırptı.

“Uvaaah!” Haykırışla aynı anda ileri atılan estok Shalltear’ın göğsünü delip sırtından çıktı; saplandığı yer yaklaşık olarak kalbinin bulunduğu noktaydı. Ardından yarayı genişletmek için yukarı aşağı oynatıldı.

“Cehenneme git!” Sonra geniş ağızlı bir kılıç başına indirildi. Kafasını ikiye yaran bıçak sol gözünden dışarı çıkmış hâlde durdu.

“Devam edin!” Çığlıklarla ulumalara karışan savaş naraları yükseldi ve üç paralı asker silahlarını ona savurdu.

Kılıçları tekrar tekrar, durmaksızın salladılar. Fakat yüzüne saplanmış geniş ağızlı kılıca rağmen Shalltear hiç etkilenmedi. En ufak acı çekmiyor gibiydi; o iğrenç gülümseme yüzünde, olduğu yerde duruyordu.

Art arda saldırmaktan bitkin düşen paralı askerler kılıçlarını bıraktı; yüzlerinden yaşlar akarken ona yumruk ve tekmelerle vurmaya devam ettiler. Shalltear’dan daha iri olmalarına rağmen onu bir santim bile oynatamıyor, dev bir kayayı dövüyorlarmış gibi hissediyorlardı.

Shalltear başını yana eğip onları süzdü ve düşünmeye başladı. Sonra aklına iyi bir fikir gelmiş gibi ellerini birbirine vurdu. “Haaaaaahhhhhahhhhhhh!” İçinde biriken ısıyı dışarı atarcasına nefes verdi. Boğucu yoğunluktaki kan kokusu çevrede dönüp durdu.

Başındaki geniş ağızlı kılıcı sakince çekip çıkardı. Elbette kılıç çıktıktan sonra geride ne bir yara ne de başka bir iz kaldı. Silahı kullanmak üzereyken durdu. Kılıcı pas kapladı ve metal parçalanmaya başladı. Kana susamış zihninde bunun, sınıflarından biri olan Lanetli Şövalye’nin cezası olduğunu hatırlayıp hayal kırıklığıyla kılıcı attı. Sonra ince elini kayıtsızca savurdu.

Üç baş toprağın üzerinde yuvarlandı.

“Kaçın! Kaçın buradan! Çabuk!”

“O canavarı yenmemize imkân yok!”

Birkaç paralı asker çığlık attı ve hepsi kaçmaya çalıştı.

Shalltear, savaşma iradesi tamamen kırılmış hâlde kaçmaya çalışan birinin başını kavradı ve tek hamlede bütün gücüyle ezdi. Kabuğu zorla koparılan bir kabuklunun çıkardığı sesi andıran çatırtıyla adamın başı parçalandı, beyni etrafa sıçradı.

“Ah-ha! Ha! Haaaaa-ha-ha-ha! O yüzünün hâli neeeee?! Korktuuuuun mu?! Ah-ha-ha! Ha-ha! Haaaa-ha-ha! Bekleyin! Ebelemece daha bitmedi!”

Kana susamış kâbuslar kraliçesi, tuhaf sesi merak edip arkalarına döndüklerinde mide bulandırıcı manzaraya tanık olan adamlara “Kaçamazsınız,” dercesine güldü. Ardından saldırıya geçti.

Kaçmaya çalışırken ayakları birbirine dolanan paralı askerlerden biri Shalltear’ın önüne kapaklandı. “Lütfen canımı bağışlayın! Size yalvarıyorum! Bir daha asla kötülük yapmayacağım!” Ağlayarak ayaklarına sarıldı. Shalltear’ın yüzünde çatlak gibi bir gülümseme belirdi. Adam bunun ne anlama geldiğini anında kavradı ve solgun yüzü kâğıt gibi bembeyaz oldu.

“Haydi yukarıııııııı!”

“Yapma! Lütfen yapmaaaaa!” Adam çaresizce ayaklarına tutundu, ama Shalltear sırtından kavrayıp onu hafifçe tavana doğru fırlattı.

Gücüne karşı koyamayan paralı asker tutuşunu kaybetti ve sımsıkı kapadığı gözleriyle birkaç saniyeliğine ağırlıksız kaldığını hissetti. Sonra yer çekimi etkisini gösterdi, elleri yere çarptı ve kollarına keskin bir acı yayıldı. “Ngyaaa!”

Acı, hayatta olduğunun kanıtıydı. Buna şükreden paralı asker gözlerini araladı ve sevindiğine hemen pişman oldu. Shalltear onu ince kollarıyla nazikçe yakalamıştı; bütün bedeninin zemine çarpmamasının nedeni buydu. Hâlâ ondan kurtulamamıştı.

Fakat bundan daha önemlisi, gözlerinin önünde dev bir ağız açılmıştı. Hayatında bu kadar kötü bir koku almamıştı; pıhtılaşmış kan kümesi gibiydi.

“Ah-ha-ha-ha! Ha-haaaa! Bu çooook eğlenceliiiiii! Ölmene izin vereceğimi mi sandıııın? Yalayalım bakalım!”

“Y-yardım…”

“Ooooooolmaz! Çok uzun zamandır kan içmediiiiiiim!” Ağzı bir patlama sesiyle kulaklarının ötesine kadar yırtılarak, bir insanın başını bütün hâlde yutabilecek kadar açıldı.

Oradakilerin hiçbiri DMMO Yggdrasil’deki Hakiki Vampirin ne kadar tehlikeli bir canavar olduğunu bilmiyordu.

Olağanüstü geniş ağzı büyük bir yarım daire oluşturmuş, üst çenesindeki iki köpek dişi çenesini aşacak kadar uzamıştı. Kızıl gözleri ışıldıyor, kurumuş gibi görünen kollarıyla bacaklarının uçlarında birkaç santimetre uzunluğunda keskin tırnaklar bulunuyordu. Neredeyse iki büklüm hâlde hareket edip saldırmak üzere atıldı.

Sıradan bir vampir, insanla yarasanın karışımını andıran bir canavardı. Asıl vampirlerin seçkin ırkı ise canavara daha da çok benziyordu. Güzel sayılabilecek yegâne vampirler, Shalltear’ın cariyeleri gibi Vampir Gelinlerdi. Hakiki Vampir Shalltear’ın güzel olmasının tek nedeni, onu tasarlayan lonca üyesinin çizimde usta olması ve üç boyutlu modellemenin de iyi sonuç vermesiydi.

Bu onun gerçek biçimiydi; normal görünüşü yalnızca bir maskeydi.

Yapışkan lastik oyuncaklardan biri ya da iğrenç derecede şişman bir sülük gibi paralı askerin boynuna yapıştı.

Adam boynuna sayısız iğnenin saplandığını hissettiği anda mı, yoksa bütün kanının içildiğini belli eden kaba sesi duyduğu anda mı olduğu anlaşılmadan, benliğinin hızla bedeninden emildiğini ürpererek fark etti. Daha önce yaşadığı hiçbir şeye benzemeyen, dehşet verici bir histi.

Çırpınmaya çalışsa bile kollarıyla bacakları ağırlaşmıştı. Görüşü hızla karardı.

Sonunda Shalltear yeterince kan içti. Kuruyup kalmış cesedi bir kenara attı ve uzun, kaygan diliyle ağzının kenarlarındaki taze kanı yaladı. Ardından kaçışan paralı askerlere genişçe sırıttı.

“Dahaaaaa çooooook kişiiiiii kaldıııııııı!”

Sayısız çığlık, öfke dolu haykırış ve çaresiz feryat salon boyunca yankılandı.

Artık hiçbir şeyin kıpırdamadığı salona sessizlik çökmüştü. Shalltear orada duruyor, sırıtıyordu. Başının üzerinde süzülen kan kümesi oldukça büyümüş, şimdi onun başından yalnızca biraz küçük hâle gelmişti.

“Çooook eğlenceliydiiiiii!”

Kimsenin salonun girişinden kaçmasını önlemekle görevlendirilen Vampir Gelinler, Shalltear’ın sevinç çığlığına karşılık başlarını eğdi. “Siz eğleniyorsanız bundan daha önemli bir şey yoktur, Yüce Hanımımız.”

“Anaaaaaa yemeğiiiiim!”

Shalltear bütün gücünü kullanarak Brain’in kaçtığı kapıyı çekip açtı. Kilit yerinden fırladı ve kapı menteşeleriyle birlikte elinde kaldı.

Oda küçüktü, fakat içeride çok sayıda çuval ve ahşap kasa vardı. Bir de hiç beklemediği bir şey bulunuyordu. Tozun arasından taze hava kokusu geliyor, dışarıdan hafif bir esinti içeri sızıyordu. Aynı anda giderek uzaklaşan bir insanın varlığını hissetti. [Kan Çılgınlığı] içinde kendini kaybetmiş olsa bile Shalltear emirlerini belli belirsiz hatırlıyordu.

“Kvaaaa!” Öfke ya da savaş narası sayılabilecek bir haykırışla çuvalları ve kasaları önünden savurup bu varlığın peşine düştü.

Bütün eşyaların arkasında bir delik vardı. Bir metre bile ilerlemeden toprak ve kumla doldurulmuştu, fakat küçük bir aralıktan temiz hava akıyordu.

“Bir kaaaaaçış yoooooolu mu?!”

Alt düzey vampir yalan söylememişti. Yalnızca bu kaçış yolundan haberi yoktu.

Sıkça yanlış anlaşılan bir gerçek vardı: Bir hedef [Cazibe] etkisi altındayken bile yalnızca bildiği şeyleri anlatabilirdi. Bilmediği bir şeyi söyleyemezdi; doğru olmayan bir şeye doğru diye inanıyorsa onu cezbeden kişi yanlış bilgi edinirdi.

Shalltear’da, Mare’nin aksine toprağı kenara çekebilecek bir büyü yoktu. Bir şok dalgası kullanırsa tavanın çökme ihtimali vardı.

Kaçtı. Bu sözler zihninden geçtiğinde görevinin bir kısmında başarısız olduğunu belirsiz de olsa anladı.

Öfkeden yüzünü buruşturdu. Değersiz insanlar neden Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nın bir Muhafızı olan onun istediği gibi davranmıyordu? Shalltear, adamın anlamsız yaşamını Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nın yüce amaçlarına hizmet ettirmek istiyordu. Öyleyse neden bunu anlayıp sevinmiyordu? Dişlerini gürültüyle gıcırdatırken mağaranın dışında bekleyen Vampir Gelinlerden birinin sesini duydu.

“Shalltear-sama!”

Shalltear’ın görüşü öfkeden bir anlığına kızıla döndü. Yerini bile koruyamayan Vampir Gelini yok etse belki daha iyi olurdu, ama bu öfkeyi telaşla bastırdı. Söyleyecek önemli bir şeyi varsa canını bağışlayabilirdi.

“Neeeeee vaaaaaaar?”

“Birkaç kişi buraya doğru geliyor.”

“Hmmm? Hayatta kalmış birileeeeri mi? Öyleyse karşılamaya çıkalııııım mıııı? Ah-ha-ha! Ah-ha-ha-haaaaaa-ha-haaaaa!”

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla