Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 21 – Bölüm 5 / Ebeveyn ve Evlat

Ebeveyn ve Evlat

Vega, zindanı çürüte çürüte ilerlerken kahkahalar atıyor, tüm gücüyle yükleniyordu. Bulunduğu izole katın içine Ramiris tarafından hapsedildiğinin farkında bile değildi.

İçgüdüleri, çok geçmeden bu katın kendisine ait olacağını fısıldıyordu. Özümseme oranı %90’ı çoktan aşmıştı.

“Kahretsin, amma da kolay bir zafer olacak,” diye mırıldandı.

Yoldaşları bu zindanın ne kadar korkunç olduğu konusunda ona sürekli ders verip durmuştu ama günün sonunda pek de abartılacak bir şey değildi. Nihai Yeteneği Karanlık Ejderha Kralı Azhdahak karşısında Ramiris’in zindanı bile fazla direnç gösteremiyordu. Her yeri yağmalayıp kasıp kavuruyordu ve ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.

“Heh-heh-heh… Doğrudan zindanın kendisine saldırılacağını bir an bile akıllarına getirmediler. Sanırım bu sefer onları kurnazlığımla alt ettim, ha?”

Kendi kendini övmekten alamıyordu kendini. Zindandaki düşmanlar ölümsüzlüğün tadını çıkarabiliyorsa, kendisinin de bunu taklit edememesi için hiçbir sebep yoktu. Ele geçirdiği bir katta bulunuyorsa, birebir aynı şeyi elde edebilirdi. Henüz zindanın tamamını etkisi altına alamıyordu ama çürütmeyi sürdürürse çok geçmeden her şey Vega’nın olacaktı.

Devran her zaman işte böyle anlarda dönerdi. Düşman, aşılamaz bir avantaja sahip olduğunu sanıp zafer sarhoşluğuna kapılır ve tam o anda bütün umutlarını bağladığı sığınağını kaybetmek üzere olduğunu fark eder. Ah, ellerinden nihayet çekip aldığında yüzlerinin alacağı o hal! Sadece bunu hayal etmek bile Vega’nın içini kıpır kıpır etmeye yetiyordu. Sağda solda koşturan, kendi kendilerine saçmalayan tüm o aptalları gözünün önüne getirebiliyordu. Güçleri ellerinden alınmış o yüzsüz kalabalık… Ve ardından hepsini tek kalemde silip süpürecekti.

Kendimi tebrik etmem lazım. Kusursuz bir stratejiydi…

Vega gülümsedi. Bugüne kadar kendisini küçük gören herkese bir ders vermek üzereydi. Feldway bile ona farklı bir gözle bakacaktı artık. Vega’yı şüphesiz Üç Yıldız Lideri‘nin başı yapardı. Feldway ne Fenn’i severdi, ne Zarario’yu, ne Jahil’i ne de o tiplerden herhangi birini… Sadece Vega, Feldway ile omuz omuza durabilecek en büyük adam olmaya layıktı. Ve bu gerçekliğe ulaşmasına sadece birkaç adım kalmıştı.

“Heh-heh! Hadi yapalım şu işi! Bu zindanı silip süpüreceğim ve oradaki en güçlü kişinin ben olduğumu kanıtlayacağım!”

Bunu yüksek sesle söylemekten kendini alamadı. Bir yanıt beklemiyordu ama:

“Kendini kandırma. Şunu bil ki senin gibiler bu zindanı asla yıkamaz.”

Bilinmeyen bir yerden soğuk bir ses yankılandı. Ya da belki de o kadar bilinmeyen bir yer değildi. Vega’nın görüş alanında olmaması gereken bir şey dikkatini çekti. Havada süzülen, ışık saçan ve gökkuşağı renklerinde muazzam kanatlara sahip yalnız bir kelebekti bu.

“Hağğ?”

O, şüpheyle kelebeğe bakarken kelebeğin hatları dalgalanmaya başladı. Bir de baktı ki insan formuna bürünmüştü; kapkara bir adamantin dış iskeletle kaplı bir savaşçı formuna. Uzuvlarını kaplayan silaha dönüştürülmüş zırh parçaları ve alnındaki tek boynuz, kızılaşılın o kendine has çok renkli ışıltısını taşıyordu.

Bu savaşçının adına gelince…

“…?! Sen de kimsin?”

“Adım Zegion,” diye vakur bir edayla yanıt verdi yeni gelen. “Yüce İblis Kralı Rimuru’nun sadık hizmetkarı ve ‘Sis Lordu’ unvanının taşıyıcısı.”

Bu, Deeno’nun gördüğü illüzyon değildi. Gerçek Zegion buradaydı. O; heybetli bir tayf, zindanın en güçlü muhafızıydı ve şu anda doğrudan Vega’ya bakıyordu.

Normalde, Zegion’un arz ettiği tehlike tek bir bakışta anlaşılırdı. Ancak Vega hâlâ zafer sarhoşluğuna kapılmış durumdaydı. Yeteneği için yeni bir kullanım şekli keşfetmişti ve zindanı kendi mülkü haline getirdiğine dair yanlış inancı, ona kendisini gerçekten yenilmez hissettiriyordu. Üstelik şu an bulunduğu alan üzerinde tam bir hakimiyete sahip olduğundan, Zegion’un gücünü en azından hayal meyal kavrayabiliyordu. Fark neredeyse dörde birdi. Vega’nın Varlık Puanı Zegion’unkinin yaklaşık dört katına fırlamıştı ve bu da Vega’ya kolayca kazanabileceğini fısıldıyordu.

“Zegion mı? Adını bile duymadım,” diye tükürürcesine konuştu. Oysa duymamış olmasına imkân yoktu. Deeno bu adam hakkında çenesini yormuş, arkasındaki her küçük detayı en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı. Vega ilgisini çekmediği için bunu çoğunlukla kulak ardı etmişti. Onu bir tehdit olarak görmediğinden neredeyse hiç dikkat etmemişti.

“Hükmettiğim bu alana ne zamandan beri sızdın sen?” diye hesap sordu Vega.

Vega bir an durup düşünseydi, Zegion’un kendisi fark etmeden bu bölgeye sızmış olması onu daha tedbirli olmaya sevk etmeliydi. Ancak o, böyle şeyleri umursayacak biri değildi. Varlığını şu ana kadar hiç fark edememiş olması biraz şaşırtıcıydı ama bunu büyük bir sorun olarak görmüyordu. Asıl önemli olan dövüş yeteneğiydi. Sonuçta gölgelerde saklanıp sinsice dolanmak düşmanı yenmeyi sağlamazdı; Vega bunu ömrü boyunca kaçıp saklandıktan sonra öğrenmiş bir gerçekti.

“Basit,” diye yanıtladı Zegion, sorudan hiç rahatsız olmadan. “En başından beri buradaydım. Hepsi bu.”

“… Ha. Sanırım bu benim kör noktamdı.”

Bu mantıklı gelmişti Vega’ya. İçeri birinin sızdığını neden hissetmediğini açıklıyordu. Zindan zeminine yaydığı köklere basan uygunsuz hiçbir şeyi fark etmediği kesindi. Sebebini bildiğine göre artık ondan korkmasına gerek kalmamıştı.

“Pekâlâ, pek de zeki olduğunu söyleyemem.” Zegion’a küçümseyici bir tebessüm yöneltti. “Kendini gizlemeye devam etseydin seni asla fark edemezdim.”

Bu ezik herif zamanında bu alandan çıkamamış, ardından sonsuza dek kapana kısıldığını fark etmiş olmalıydı. Bu yüzden panikleyip ortaya fırladı ve işte buradayız, diye düşündü Vega.

Zegion’un söylediklerinin yarısına bile zar zor dikkat eden Vega için bu gayet mantıklıydı. ‘Sis Lordu’ unvanı da kafasının üstünden teğet geçmişti; Zegion’un ona söylediği hiçbir şeyin pek bir anlamı yoktu.

“Evet, şansın kesinlikle yaver gitmedi, ha? Yine de onur duymalısın. Öyle ya da böyle zaten olacaktı ama şimdi ölüp bana besin kaynağı olacaksın.”

Başka bir uyarıda bulunmaksızın, Vega dört ejder canavarı yarattı ve onlara bu can sıkıcı böceği ortadan kaldırmalarını emretti.

Her biri Hinata’nın grubuyla yapılan savaş takindekinden daha güçlüydü. Varlık Puanları her birinin dört milyonu aşmıştı ve savaşta istikrarlı bir şekilde deneyim kazanıyorlardı. Vega’nın tek seferde devasa bir sürü yaratacak kaynağından yoksun olması üzücüydü ama zindan bir kez tüketildiğinde faydalanacağı sonsuz bir stoka sahip olacaktı.

Vega’nın bakış açısına göre Zegion ve ejder canavarları aşağı yukarı eşitti. O yaratıklardan tek biri ona karşı zorlanabilirdi ama dördü hiç sorun yaşamayacaktı. Ancak bir sonraki an, dört ejder canavarı birden avlarına doğru atıldı; ardından, göz alıcı bir ışık çizgisiyle hepsi incecik parçalara bölünüp havada kayboldu. O kadar hızlı gerçekleşti ki Vega ne olduğunu göremedi bile.

“Ha? Ejder canavarlarımı bu kadar kolay mı yendin? Ne biçim bir numara kullandın ulan sen, pislik?”

Vega, kendisine Zegion diyen bu büyü doğumluya saldırmak için parmağını bile kıpırdatmadı. Zindanı ele geçirmekle fazla meşguldü; esasen Zegion’dan zerre kadar korkmuyordu. Hâlâ onu aşağılıyor, ‘aklı sıra dalga geçecekse bunu benim için çok daha önce yapabilirdi’ kafasında düşünüyordu.

Vega’nın gözleri önünde sergilenen gerçek onun umurunda değildi. Tek önemli olan ne düşündüğü ve ne hissettiğiydi; gerçek tehdidi fark edememesine sebep olan da bu muhakeme hatasıydı.

Fakat bu, Zegion’un sorunu değildi. Vega’ya henüz saldırmamış olmasının tek nedeni, Ramiris’in zindanın bu bölümünü tamamen mühürlemesini beklemesiydi. Aksi takdirde bu saygısızlığın karşılıksız kalmasına asla izin vermezdi. Burası 80. Kat değildi, bu yüzden normalde en başta bu alanı kendisi yönetmiyor olurdu ama bu acil durum sırasında diğer kat muhafızları savaşa katılmak üzere yüzeye çağrılmıştı. Onların yerine kaleyi koruyordu ve bu ciddi bir sorumluluktu. Bu zindan korumaları gereken bir şeydi ve burayı mahvetmeye kalkan hiç kimse cezadan kaçamayacaktı. Vega gibi bir çöp parçasının burada dilediği gibi at koşturması normalde düşünülemez bir şeydi.

Zegion’un gerçekten tepesinin attığı o son derece nadir anlardan biriydi bu. Fakat Vega fark etmedi. Aksine, ateşe körükle gitmeye devam etti.

“Heh-heh-heh! Birkaç hizmetkarımı yendin diye bana karşı havalara girme sakın. Bu zindanın tamamı artık benim.”

“…”

“Ayrıca evet, seni tanıyorum. İblis Kralı Rimuru’ya hizmet eden birkaç ünlü adamı var, değil mi? Hem neydi o? Sis Lordu mu dedin kendine? Belki de onlardan biri olduğunu söylemek istiyorsundur ama bu zerre kadar umurumda değil.”

Zegion yumruğunu sıktı.

“Şimdi, asıl dikkat etmem gereken kişi daha önce dövüştüğüm o kız. Yine de… onu biraz bilerek bıraktım sayılır. Bir dahakine kesinlikle mideye indireceğim onu—”

Vega, Testarossa duysa onu çileden çıkarmaktan çok daha fazlasını yapacak şeyleri rahat rahat söylüyordu. Ve lafını bitirmemişti.

“… Başka kim vardı orada? Benimaru da vardı, değil mi? Sanırım birkaç kişi daha vardı ama her neyse. Hiç önemi yok nasıl olsa—hepsi benim gözümde çoluk çocuktan farksız!”

Kendisiyle gurur duyduğu kesindi.

Ve bu sözleriyle Vega, kendi ölüm fermanını kendi elleriyle imzalıyordu. Ezici üstünlüğünden tam anlamıyla emindi, bir an bile şüphe duymuyordu—ancak ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğunu anlaması çok sürmeyecekti.

“Gülünç,” diye alay etti Zegion. “Düşmanın tam karşında duruyor. En azından onlara bakıp kendin bir yargıya varabilirsin.”

“Heh! Şimdiye kadar ortaya çıkmaya bile cesaret edemeyen korkak bir hamam böceğinden ders alacak değilim!”

“Yine söylüyorum, bunu kendin görmek zorunda kalacaksın.”

Vega, Zegion’un bu yanıtına burun kıvırdı. Ardından dövüş pozisyonu alarak yaydığı baskının dozunu artırdı.

“Pekala. O zaman sana bir şey göstereyim. Şu sıkıcı dövüşü bir an önce bitirmek istiyorum, tamam mı? Fethedeceğim koskoca bir dünya var orada.”

Bütün bu süre boyunca Zegion’a tepeden bakmaya devam etti. Zegion ise her zamanki soğukkanlı tavrıyla karşılık verdi.

“… Sanırım tek bir konuda haklısın. Bu dövüş hiç hoşuna gitmeyecek.”

Gayet sakin bir şekilde kendini hazırladı. Vega neredeyse onun için üzülecekti.

“Vay be. Acınası. Hâlâ ölmeyeceğini sanıyorsun, ha? Pekala, yanılıyorsun dostum. Bu zindanın tamamı artık benim kontrolüm altında!”

Burada acınası olan tek kişi Vega’ydı. Ramiris’in kendisine ne yaptığından habersiz, kendi kendine böbürlenen çıplak kralın tekiydi.

“Ölsen bile dirilebileceğini sanıyorsun, değil mi? İşte bu yüzden benim gibi katbekat üstün birine meydan okumaya cüret ediyorsun. Oysa sen küçük bir böcekten başka bir şey— Brphhh?!”

Vega’nın ağzından çıkabilen tek şey bu oldu. Esasen anlatmak istediği şey (son derece yanlış bilgisiyle), Zegion’un ona denk olmasa bile şansını denemeye devam edebileceğiydi. Ancak bu lafını tamamlayamadı. Zindanın sunduğu ölümsüzlüğü elinden aldığını söylemek, böylece düşmanının gözünü korkutup onu sonsuz ölüme mahkûm etmek istiyordu. Fakat Zegion, o lafını bitiremeden hamlesini yapmıştı bile.

Gerçekten de çok fazla çene çalmıştı. Zegion’un zihniyetine göre, rakibin gardını aldıktan sonra hâlâ gevezelik etmeye devam etmek akılalmaz bir palyaçalıktı. Daha da kötüsü, sabrı sınırına ulaşmıştı. Zindanı kirletmeye cüret eden herkes ölecektir—bu, Rimuru’nun ona verdiği emirdi ve uğruna yaşadığı ilkeydi. Vega’nın zindandan bir parça almasına izin verme stratejisi konusunda Benimaru tarafından bilgilendirilmiş ve Ramiris’in onayladığı bu planı kabul etmişti—yine de sakinliğini korumakta zorlanıyordu. Burayı kirletmek, Zegion’un kontrolsüz bir öfkeye kapılmasını garanti edecek tek şeydi.

Artık Ramiris işini bitirdiğine ve bu kat tamamen karantinaya alındığına göre, kendini tutmasına gerek kalmamıştı. Vega’yı dinlemek sadece bir merhamet göstergesiydi—ama şimdi öfkesini serbest bırakıyor, Vega’yı cümlesinin ortasında susturuyordu.

“S-sen…?!”

Vega, kanayan burnunu tutarken Zegion’a dik dik baktı.

Dur, dur, bu çok saçma! Zindanı tükettim. Ölümsüz olmam gerekirdi!

Ah, bir dakika, zaten ölmedim ki…

En sonunda Vega durumun farkına vardı. Ölümsüz olup olmaması şu an için önemli değildi—şimdi anladığı üzere, gücü öncekine kıyasla zerre kadar değişmemişti. Kendisine tükenmez bir enerji kaynağı sağladığını sanıyordu… ama bu, anlık saldırı gücünü artırdığı anlamına gelmiyordu. Birinin Varlık Puanı doğrudan savaş gücüyle doğru orantılı değildi; eğer kaynaklarınızı savaşla ilgili olmayan şeylere ayırıyorsanız, toplam puanınız o kadar da kullanışlı bir ölçüt sayılmazdı. Birini büyü zerrecikleri sayısına göre değerlendirmek daha gerçekçi bir yaklaşımdı ve bu anlamda Vega’nın Zegion’a karşı dört katlık Varlık Puanı avantajı, kazanmayı garantilediği anlamına gelmiyordu.

Zegion sessizce onu takip etti. Az önce ne olduğunu hâlâ anlayamayan Vega’nın görüşü bulanıklaşmaya başladı.

Bütün bunlar Zegion’un tek bir tekmesinin eseriydi. Vega aralarındaki mesafeyi ne zaman kapattığını görmemişti ama bacağının havada yukarı doğru kalkmış olması, kendisine nasıl bir saldırı yapıldığını açıkça ortaya koyuyordu.

Yavaşça bacağını indiren Zegion, gözlerini Vega’dan ayırmadı. “Bayağı dayanıklısın. Bir dahakine biraz daha sert olacağım.”

Ve ardından gözden kayboldu. Bu, Zegion’un İlahi Hareket Yeteneği‘ydi ve Vega’nın takip edebileceğinin çok ötesindeydi. Büyü Algısı veya Mekân Hâkimiyeti yeteneklerini ne kadar kullanırsa kullansın, neler olup bittiğini anlamak için Düşünce Hızlandırma‘ya ne kadar yüklenirse yüklensin, Vega’nın hareket halindeki Zegion’u yakalaması imkânsızdı.

Nedeni basitti. Zegion sadece hızlı değildi—gerçeklik ile illüzyonun, hakikat ile yalanın harmanlandığı bir düzlemde var oluyordu.

………

……

Zindandaki saha deneyimleri sayesinde Zegion’un savaşa yaklaşımı her geçen gün evrimleşiyordu. Zindanın en güçlüsü olarak, bu konuda bir nevi öncü sayılırdı.

Apito ile ruhları birbirine bağlı olduğundan, her biri diğerinin güçlerini belirli bir dereceye kadar taklit edebiliyordu. Bu sayede Zegion, şu anda gerçekten korkunç bir evrim geçiriyordu. Doğası gereği çalışkandı; her türlü yeteneği inceliyor ve araştırıyordu. Nihai Yeteneği İllüzyon Kralı Mephisto‘nun yarattığı Düşsel Dünya içinde, var olan her türlü yeteneğin saha testini yapmıştı. Özellikle Boyut Kontrolü üzerine odaklanmış, Veldora Tarzı Öldürücü Duruş’u geliştirmek adına buna kendi yorumunu katmıştı.

………

……

Bu yüzden Zegion gibi birinin hareketlerini ilk bakışta kavrayabilmek son derece zor bir işti. Vega gibi birinin bunu başarmasına imkân yoktu—ancak hızlı düşünme yeteneği sayesinde bu ilk salvodan sağ kurtuldu. Orlia’yı tükettikten sonra elde ettiği nihai efsun Çoklu Silah işini iyi yapıyordu; artık büyü doğumlu formunda olan Vega’nın tüm vücudu, yabansı görünümlü, Tanrı Sınıfı bir zırh takımıyla korunuyordu. Sıradan bir büyü doğumlu bu zırhı asla kıramazdı; iblis kralları bile bunu başarmakta epey zorlanırdı.

Ve işte soru şuydu—Vega gibi biri görünüşünü umursamayı bırakıp tamamen kendini savunmaya odaklansa ne olurdu?

Bütün gücünü ortaya koyarken tüm vücudu tekinsiz bir parıltı yaydı. İki kolunu da öne doğru savurdu ve önünde, kenarları badem gibi yuvarlatılmış uçurtma şeklinde üç katmanlı bir kalkan belirdi.

Fakat bu abartılı savunma hamlesine rağmen Zegion, basit bir yumrukla karşılık verdi. Kolları kızılaşıl ile kaplıydı, bu yüzden bu darbenin gücü ölçülemez boyuttaydı. Yumruk, üç kalkan katmanından ikisini anında parçaladı, hatta sonuncusunu bile çatlattı.

Bu başarı, Vega’nın durum değerlendirmesini değiştirmesine fazlasıyla yetti.

Bu adam bir canavar! Öf… Hâlâ böyle birinin kaldığını düşünmemiştim. Belki de İblis Kralı Rimuru’yu küüüüüçücük bir hafife almış olabilirim…

Evet, Vega şimdi Zegion’u küçük gördüğüne pişman olmuştu. Düşmanını “küçücük” falan değil, tamamen hafife almıştı ama yine de Vega’nın standartlarına göre bu kadarı bile büyük bir kabullenmeydi. Yanlış giden şeyler için pişmanlık duymamak onun kötü bir huyu olsa da, şansına dair her zaman olumlu bakabilmesi muhtemelen en iyi özelliklerinden biriydi.

Zegion’un ne kadar büyük bir tehdit olduğunu gören Vega, onu yeniden analiz etmeye başladı.

Ezici dövüş sezgilerine ve yıkıcı gücüne bakılırsa, yakın dövüş konusunda Vega’dan üstün görünüyordu. Fizik kurallarını aşıyor gibi görünen hareketlerinden yola çıkan Vega, onun ruhani varlığa yakın bir şey olduğuna ikna olmuştu.

“Heh-heh!” “Ama yine de onu yeneceğim!”

O Tanrı sınıfı uçurtma kalkanlar zahmetsizce parçalanmıştı ama bunun tek sebebi Vega’nın ürettiği alt seviye ekipmanlar olmalarıydı. İstediği an onları yeniden üretebilirdi, bu yüzden pek bir kayıp sayılmazdı. Hâlâ sahip olduğu tüm o enerjiyle, şimdiye kadarki kayıplarını kolayca telafi edebilirdi.

“Meseleye tersinden bakmam lazım.” “Kırdığı şey koskoca iki kalkan değildi.” “Sadece iki tanecik kırabildi!”

İyimserliği onun en büyük kozlarından biriydi ve burada da işine oldukça yaradı. Üç katmanlı kalkanların bir işe yaramayacağını anladığı anda bağırdı:

“Koru beni…” “Yenilmezlik Halkası!”

Komut üzerine havada her biri yaklaşık bir metre çapında dört halka belirdi. Her biri Tanrı sınıfı savunma sunuyordu ve şimdi otomatik olarak Vega’yı koruma altına almışlardı. Üç tanesi yetmiyorsa, onun yerine dört tane yapardı olur biterdi.

Vega için bu gerçekten de yenilmez türden bir savunmaydı. Yaklaşan bir saldırıyı fark edemese bile, Yenilmezlik Halkası’nın otomatik savunması onu tamamen güvende tutuyordu. Her açıdan gelebilecek her türlü saldırıyı savuşturabilir, efendisini her daim kusursuzca koruyabilirdi; üstelik bir şekilde parçalansalar bile anında onun için yeniden oluşabilirlerdi. Tüm bunları aklında tutan Vega, bugün yenilginin söz konusu bile olamayacağından emindi.

Soğukkanlılığını tamamen kazanan Vega, düşmanına pişkince sırıttı. “Hey…” “Beni yendiğini mi sanıyorsun, ha?” “Çoktan kazandığını mı düşünüyorsun?” “Valla sana kötü bir haberim var.” “Daha ciddileşmeye başlamadım bile.”

“…”

“Beni görmezden gelme be adam!” “Benden üstün olduğunu mu sanıyorsun—?” “İk?!”

Üst üste binen iki halka tek seferde parçalanarak Vega’nın korkuyla sözlerini yutmasına neden oldu. Zegion bunu hiç umursamadan sakince saldırmaya devam etti. Halkalar parçalanıyor, sonra yeniden oluşuyor ve bu böyle sonu gelmez bir döngüde devam ediyordu. Vega ilk başta bundan korkmuştu ama saldırıların hiçbirinin kendisine ulaşmadığını fark edince özgüvenini çabucak geri kazandı.

“Ah-ha-ha-ha-ha!” “Nasıl ama, beğendin mi Yenilmezlik Halkası’nı?” “Bayağı havalı, değil mi?” “Çoğu kişiden biraz daha iyisin ama hâlâ ezik birisin.” “Bana rakip olmanın yanından bile geçemezsin!”

Vega kendini tutamıyordu. Kendi gücüne o kadar aşırı güveniyordu ki Zegion’un varını yoğunu ortaya koyduğundan zerre kadar şüphe duymuyordu.

“Tam da düşündüğüm gibi.” “Fena bir kavgacı ama hepsi bu kadar.” “Kalkanımı kıracak bir yolu yoksa korkmam için hiçbir neden yokmuş.”

En başta korkmuş olması bile bir şeylerin göstergesiydi aslında ama Vega bunu umursamadı. Onun gözünde Zegion, yararsız saldırılarını körü körüne tekrarlayıp duran birinden ibaretti. İyimserliği tehlikeli bir şekilde aptallığa yaklaşıyordu.

“Şey, oldukça şık bir gösteriydi.” “Hakkını teslim edeyim ve sana asıl neler yapabileceğimi göstereyim!”

Vega kollarını Zegion’a doğru uzattı. Kolları birleşerek bir silah namlusuna benzer bir şekil aldı.

“Geberme vakti!” “Sonsuz Yutucu!”

Bu, Vega’nın arkasındaki sarsılmaz bir güvenle savurduğu en güçlü saldırısıydı. Moss, Englesia başkentindeki savaşta bunu büyük bir etkiyle kullanmıştı ve Vega bunu bir ejderha canavarının gözlerinden öğrenmişti. Şaşırtıcı bir şekilde Vega’ya çok uygundu; Moss emdiği enerjiyi tamamen yüceleştirene kadar yeniden kullanamıyordu ama Azhdahak’a sahip olması sayesinde bu durum Vega için önemsizdi. Başka bir deyişle, bunu seri atan otomatik bir silah gibi kullanabiliyordu. Tüm maddeleri yutup toz haline getirme yeteneğine sahip büyü bakterileri, bu yetenek sayesinde düşmanlarını yarıp geçen bir imha dalgasına dönüştü. Enerjinin aktığı tüm dalga boylarını—frekansları—sıfıra indirgeyebiliyor, bu da onu hiçbir şeyin savunamayacağı yıkıcı bir güce dönüştürüyordu.

Bir düşmanın varlık puanı kendisininkinden düşükse, onu pek bir dirençle karşılaşmadan yiyip bitirebilirdi. İnanılmaz bir güç gösterisiydi ancak onu bu kadar son derece etkili kılan şey basitliğiydi. Bu durum canlı maddeler için de geçerliydi; melekler ve iblisler gibi ruhani varlıklar da bir istisna değildi. Hatta bir bedende ne kadar çok enerji varsa o kadar saf oluyordu, bu da onu onun için mükemmel bir av haline getiriyordu.

Vega bu teknikte ustalaştıktan sonra yenilmez biri haline gelmişti. Şu anki varlık puanı yirmi milyona yakındı; bu da onu Yedi Göksel General’in en güçlüsü yapıyor, Üç Yıldız Lideri’nden Zarario ve Jahil ile aynı seviyeye çıkarıyordu. Zegion ise diğer yandan beş milyonun altındaydı. Aralarında muazzam, umutsuz bir uçurum vardı.

Fakat tüm gücüyle savrulan Sonsuz Yutucu’nun gazabıyla karşı karşıya kaldığında bile:

“Faydasız.” “O hamle hakkındaki her şeyi biliyorum—bu yüzden üzerimde işe yaramayacak.”

Bedeninin her yeri bu gaddar, yıkıcı enerjiyle bombardımana tutulmasına rağmen Zegion, sanki rüzgarsız bir alanda duruyormuşçasına milim kıpırdamadı. Ezici derecede güçlü birinin edasını yansıtıyor, çabasının ne kadar yararsız olduğunu bildirirken adeta Vega’yı azarlıyordu. Vega bunu tahmin etmemiş olabilir ama çatışmaya girmek için yanlış kişiyi seçmişti.

Zegion, Moss ile uzun bir simülasyon savaşı serisine girişmişti. Onun teknikleri konusunda deneyimliydi. Varlık puanı farkı Zegion’un savaşı her halükarda kazanması anlamına gelse de, bu saldırıyı ilk yediğinde çok fazla hasar almıştı. Kendisi bile bu tekniğin ne kadar tehlikeli olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı—ve bunu çözümsüz bırakacak değildi. Bu yeteneğin doğasını dikkatlice değerlendirdikten sonra bir karşı önlem geliştirmişti—uzun zaman önce icat ettiği bir şeydi bu.

Sonsuz Yutucu’nun özü dalga formunda yatıyordu. Enerjinin dalga boyunu sıfıra indirdikten sonra onu kendi enerjisi olarak bünyesine katar—başka bir deyişle tüketirdi. Vega bunun gerçekleşmesini istemiyorsa yapması gereken tek şey, ona zıt fazda bir dalga formuyla karşılık vermekti. Dahası, Vega’nın bu teknikteki becerisi hâlâ Moss’unkinden düşüktü. Güçleri oldukça yakın bir taklit yapmasını sağlasa da bu konuda yanına bile yaklaşamazdı ve onun ellerinde inanılmaz derecede verimsiz bir enerji kullanımıydı. Zegion için bunu alt etmek çocuk oyuncağıydı.

“Ş-şaka yapıyor olmalısın! İmkânsız bu! Sonsuz Yutucu’yu yedikten sonra nasıl hiçbir şey olmamış gibi durabilirsin?!”

Vega bu duruma bayağı bozulmuştu ama gösterdiği tepkide garip bir taraf yoktu. Zegion tekniğini çözdüğünde Moss bile neye uğradığını şaşırmıştı—ve şimdi Zegion, o zaman Moss’a söylediği şeyleri Vega’ya söylüyordu.

“Saçmalık,” diye alay etti Zegion. “Bir dalgayı nötralize etmek için en mükemmel şey başka bir dalgadır. İşin püf noktasını kaptıktan sonra tek yapman gereken onu kendi dalganla sarmalamaktır. Direnç göstermeye çalışmak yerine akışa teslim olmalısın—evrenin düzeni böyledir. Hülyalarım hayal aleminde kaybolup giderken, senin dalgalarının arkasını görmek benim için fazlasıyla kolay.”

Kulağa basitmiş gibi anlatıyordu ama böylesi bir başarı normalde imkânsızdı—ya da en azından öyle olması gerekiyordu. En azından rakibinizin hesaplama gücünü tamamen geride bırakacak bir yeteneğe ihtiyacınız olurdu… ancak Zegion, Vega’nın sınırlarını çoktan çözmüştü.

“Bu hiç mantıklı değil!” diye çıkıştı Vega. Kabul etmeyi reddettiği gerçekten kaçmaya çalışıyordu. Tüm mekânı imha dalgalarıyla dolduran bu saldırının Zegion’u öldürmesi gerekiyordu—ama o hiçbir zarar görmeden tam karşısında dikiliyordu. Ve şimdi Vega, üstün varlık puanının hiçbir anlam ifade etmediğini anlamıştı.

Korku yüreğini sarmaya başladı.

“Ne kadar da aptalca,” dedi Zegion. “Bana asla rakip olamazdın—”

“Dur! Uzak dur benden!”

“Bil ki Lord Veldora ve Lord Rimuru için bir toz tanesinden fazlası değilsin.”

Zegion, dehşete düşmüş olan Vega’ya doğru acele etmeden yürüdü. Sis Lordu bu karantinaya alınmış mekânın kontrolünü çoktan ele geçirmişti. En başından beri her şey Zegion’un otoritesiyle—nihai yetenek Mephisto‘dan aldığı Fantezi Dünyası yeteneğiyle yönetiliyordu. Zamanın akışının bile Zegion’un arzuladığı gibi bükülebildiği, her şeyin tam da onun istediği şekilde kararlaştırıldığı bir dünyadaydılar. Vega ne kadar çırpınırsa çırpınsın, hepsi boşunaydı.

“Lanet olsun! Benden daha iyi falan değilsin! Bir saldırıyı engelleyebilmen, seninkinin bana ulaşacağı anlamına gelmez!”

Zegion’dan kaçarken Vega, labirenti aşındırmanın ilk önceliği olması gerektiğine karar verdi. Eğer kontrolü ele geçirip kendi ölümsüzlüğünü güvenceye alabilirse Zegion onun için artık bir tehdit oluşturmayacaktı. Hemen gerçekleşmeyebilirdi ama Vega eninde sonunda kazanacağından emindi. O zamana kadar tek yapması gerekenin dayanmak olduğunu saflıkla düşünüyordu.

Fakat Zegion buna asla izin vermezdi.

“Bu müsamereyi bitirme vakti geldi. Şimdi halledelim.”

Vega ne isterse istesin, Zegion yalnızca kendi duygularıyla hareket ediyordu. Ve şimdi bu duygular, bir öfke patlamasıyla yumruğunu halkalara geçirmesine yol açtı.

“Bu işe yaramaz—”

“Bende” diyecekti ki nutku tutuldu.

Zegion’un yumruğu, kağıttan yapılmışçasına halkayı parçaladı. Üst üste binen dört halka bir milyon küçük parçaya ayrıldı.

Panik içindeki Vega, aynı anda konumlandırabileceği azami sayıda halka oluşturdu. Fakat Zegion onları tek tek, zahmetsizce yok etti. Vega neye uğradığını şaşırdı. Ne yaparsa yapsın nafileydi. Yenilmezlik Halkası kırılmıştı.

“Ah, ahhh…?!”

Vega zavallı bir halde kıç üstü yere düştü. Artık kendisi bile bunu kabul etmek zorundaydı—ne kadar çabalarsa çabalasın Zegion’u asla yenemezdi.

“… Yeteneklerin fiziksel dünyada sana mutlak bir güç veriyor olabilir. Ruhani dünyada ise zayıftır. İşte sonuç da bu.”

“Dur! Bir saniye beni dinle!”

Artık dışarıdan nasıl göründüğünü umursamayan Vega, Zegion’a yalvardı ama nafileydi. Tehlikeyi sezerek bir miktar geriye doğru emekledi ve Yenilmezlik Halkası’nı çağırdı. Bunları çıkarmaya devam ettiği sürece hiçbir saldırı ona ulaşamazdı—ve güvende olduğu sürece her şey yolundaydı.

Zegion’un sol eli parıldamaya başladı. Elinden boyutlar arası seviyede kesici bir dalga fırladı ve bir sonraki an Vega’yı koruyan tüm halkalar dilim dilim edildi. Ve aynı anda:

B-bir sonrakini! Bir sonrakini hazırlamalıyım—

Panik içindeki Vega, kızıl çeliğin o kendine has ışıltısının karnına saplandığını fark etti.

“Hrrrghhh!!”

Bu sadece geride kalan bir parıltıydı. Zegion’un şimşek hızında savurduğu ters taklalı tekme ona çarpmıştı. Parıltı yavaşça söndü ve geriye sadece yüzü gözü gözyaşı, sümük ve kusuk içinde kalmış Vega çıktı. Elleri karnında büzüldü ve Zegion’a yalvardı.

“D-dur artık! “Yar-yardım edin banaaa!”

Şaşkınlıktan gözleri yuvalarından fırlatacak türden bir yardım çığlığıydı bu. İkisi arasında kapatılması imkânsız bir yetenek uçurumu vardı. Saf güç—varlık puanıyla ölçülemeyecek bir şey—zaferi kazanmıştı. Zegion bu an için sıkı bir şekilde eğitilmişti ve artık Vega’nın onu yenmesine imkân yoktu. Gerçek buydu, mutlak hakikat buydu.

Zegion’un sol yumruğu donuk bir şekilde parıldamaya başladı.

“D-dur—!”

Vega’nın çığlığı göğü yardı—ve tam o anda, labirentte beklenmedik bir şey gerçekleşti.

Kontrol Odası’ndaki herkes nutku tutulmuş hâldeydi.

(Hedef köşeye sıkıştırıldı.)

Zegion bunu Düşünce İletişimi vasıtasıyla Benimaru’ya bildirdi. Onu durdurmak için hiçbir neden yoktu, bu yüzden Benimaru gerekli izni verdi—oysa Zegion’un sahaya sürülmesinin üzerinden beş dakika bile geçmemişti. Anlaşılan Vega hiç zorlanmadan etkisiz hale getirilmişti. Labirentin karantinaya alınmış bir bölümündeydi, bu yüzden orada neler olup bittiğini görsel olarak göremiyorlardı. Nasıl bir savaş yaşandığını ancak hayal edebiliyorlardı ama her halükarda inanılmaz derecede tek taraflı geçmiş olmalıydı.

“Vay be…” Ramiris dona kalmıştı. “Zegion da fazla mı güçlü ne, değil mi?”

“Hakkını teslim etmem gerek,” dedi Benimaru başıyla onaylayarak. “İşi çocuk oyuncağı gibi halletmiş olmalı.”

Hiç kimse buna itiraz edemezdi. Labirentteki en güçlü savaşçının kim olduğu ayan beyan ortadaydı. Herkes onaylayarak başını sallıyordu.

“Şunu söylemeliyim ki,” diye ekledi Benimaru rahat bir nefes vererek, “Zegion’un sesi gerçekten çok öfkeli geliyordu. Plana sadık kaldığına sevindim.”

Vega’yı bertaraf etmeleri gerekiyordu ve bu da onun kaçmasını engellemek anlamına geliyordu. Bu tecrit odaklı yaklaşımı bu şekilde akıl etmişlerdi ancak fikir labirent yöneticilerinden çıkmamıştı. Zegion teknik olarak Benimaru’nun emri altında değildi ama yine de emirlerine uyuyordu; muhtemelen bunun mantıklı yol olduğuna ikna olduğu içindi bu. Rimuru yokken saflarda bir bölünme yaşanmasını göze alamazlardı. Herkes bunu anlıyordu ve Benimaru’yu komutanları olarak seve seve kabul etmelerinin sebebi de buydu.

“Şey, senin aksine sakince düşünebiliyor da ondan.”

“Ben de sakince düşünebiliyorum, Komutan Hanım!”

“Hadi ya, tabii tabii! Böyle bir durumda bu kadar iyi bir oyunculuk sergileyebilmene hayran kaldım doğrusu!”

“Övgünüzle onur duydum, Leydi Ramiris.”

Benimaru ve Ramiris karşılıklı baş salladılar. Görev neredeyse doruk noktasına ulaşmıştı ve odadaki herkesin yüzü gülüyordu. Vega’nın işi yakında bitirilecekti ve dövüş arenası tarafındaki işler de tamamlanmak üzereydi.

Her şey yolunda gidecek, Lord Rimuru. Canım pahasına labirenti korumak için buradayım!

Rimuru orada olmadığına göre, en yüksek yetkili sorumlu Benimaru’ydu. Ramiris’in iş birliği takdire şayandı fakat tedbiri elden bırakmak için henüz çok erkendi. Bu yüzden Benimaru kararlılığını geleceğe yöneltti. Asıl iş yeni başlıyordu.

Zegion, Vega ile ölümcül bir dövüşe tutuşmuşken Ramiris büyük ekranda görünen arkadaşına endişeli gözlerle bakıyordu.

Deeno tam bir aptal. Ne yapıyor bu böyle? Tam da zamanı yani…

Operasyon son aşamasına gelmişti. En geç Vega’nın icabına bakıldığında, Deeno ve ekibine gerçeği açıklamak istiyordu. Ondan sonra bir karar vermesi gerekecekti. Feldway’in kuklası olmaya devam mı edeceklerdi, yoksa özgürlüklerini tamamen geri kazanıp Ramiris’in tarafına mı katılacaklardı?

Deeno ve arkadaşları bu teklifi reddederse yapabileceği pek bir şey kalmazdı. Arkadaşını öldürmek istemiyordu; bu yüzden onu zindanın sırf bu amaçla yeniden tasarladığı bir bölümü olan Zindan Hapishanesi’ne atmayı planlamıştı. Rimuru’nun oradan buradan edindiği “sonsuz koridorun sırrı” bilgisini esas almıştı; mekânsal koordinatları sürekli değiştirerek her türlü kaçışı imkânsız kılıyordu. Son zamanlarda zindan biraz kontrolden çıkmıştı; içeri girip ortalığı altüst eden aptalların sayısı arttığı için Ramiris onları cezalandıracak bir iki yol istemişti. Görünüşe göre bu yöntemleri çok yakında test etme imkânı bulacaktı. Kaçışı önlemek için koordinatları sürekli yeniden hesaplamak biraz sinir bozucuydu ama Deeno ve arkadaşlarını öldürmekten yine de iyiydi.

Fakat Ramiris’in asıl arzuladığı şey bu kadar önemsiz bir şey değildi.

Hadi ama Deeno. Yine aptallar gibi takılıp birlikte yeni deneyler yapmaya devam edelim. Olmaz mı?

Bütün umudu buydu. Rimuru’nun hazırladığı stratejiye inanıyordu ve Deeno’nun yeniden arkadaşı olabilmesi için dua ediyordu. Bu duygular ortamdaki herkesin yüreğine ulaştı—ve şimdi de Shuna’yı harekete geçiriyordu.

“Deeno’nun ekibini ikna etmeyi denememin bir mahzuru var mı?” diye sordu Shuna, Ramiris’e nazikçe gülümseyerek.

“Ha?”

Ramiris ona dikkatle baktı. Shuna, bünyesindeki zindanla birlikte bu canavarlar ulusunun gerçek lideriydi. Rimuru bile onun bir ricasını geri çeviremezdi. Yardıma ihtiyacınız olduğunda her zaman yanınızdaydı—ve en önemlisi, harçlığınızı korumak (ve mutfaktan beslenebilmek) istiyorsanız her ikisi de onun yetki alanındaydı.

“Emin misin Shuna?”

Hem Ramiris hem de Benimaru ona endişeli gözlerle baktı. Ama Shuna sadece tebessüm etti ve başıyla onayladı.

Deeno tükenmiş durumdaydı.

Şu anda kısa bir mola veriyorlardı. Zaten dört kez öldürülmüştü ve bu deneyim onu iyice yıpratıyordu.

“Devamı da var,” dedi ona bir Diriliş Bilekliği uzatan Beretta. Maskesinin altında şeytani bir gülümseme olduğuna hiç şüphe yoktu.

Ne de olsa o bir iblis, diye düşündü Deeno, gözlerini gökyüzüne çevirerek.

………

……

Bu kadar çok öldükten sonra artık duruma alışmaya başlıyordu. İçinde bulunduğu durumu kabullenmeye başlamıştı—hatta hayal gücünün bir oyunu olduğunu varsaysa da, bu durum gitgide daha da keyifli hissettirmeye başlamıştı.

Ramiris bunu neden yapıyordu ki? Sadece intikam için olsaydı bu kadar ileri gitmezdi. Evet, kin tutan bir tipti ama aynı zamanda hafızası kalbur gibiydi, bu yüzden normalde asla bu kadar ısrarcı olmazdı.

Yok ya, aslında hiç de şaşırtıcı değil, değil mi? Her zamanki hali işte.

Deeno kendine hafifçe kızdı.

Ama yani, evet. Ramiris kızgın çünkü ben Feldway ne derse onu yapıyorum. Ama elden ne gelir ki? Böyle bir meleksi güce sahip olduğum sürece onun emirlerini yerine getirmek zorundayım…

Nihai Hakimiyet varken itiraz etmeye asla yer yoktu. Şansına Deeno’yu özgür iradesinden yoksun bırakmamıştı ama bunun tek sebebi onun duruma ayak uyduruyor olmasıydı. Feldway’i zaten sinir ettiği noktadan daha fazla kışkırtırsa işler hızla çok daha kötüye gidebilirdi.

Şu anki durumuyla, onun iradesine sadece birer anlığına karşı koyabiliyordu. Bu sayede, tam doğru anda Feldway’e sırtını dönebilirse gerekirse Rimuru ve Ramiris’e yardım edebilmeliydi. Vega’nın asla fark etmediğinden emin olarak Ramiris ve diğerlerine çoktan bilgi sızdırmaya başlamıştı bile. Bayağı değerli bir muhbir haline geldiğini ve bundan biraz daha iyi muameleyi hak ettiğini hissediyordu.

Yani, bu yaptığı sadece ölmenin bu güç üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu görmeye çalışmak, değil mi? Ama Nihai Hakimiyet o kadar basit bir şey değil ki…

Kaldırılabilseydi zaten çoktan kendisi kaldırırdı.

Ölüm anında kendi durumunu inceledikten sonra Feldway’in gücünün ruhuna sıkı sıkıya bağlı olduğunu fark etmişti. Daha kesin konuşmak gerekirse, nihai yetenek Astarte, Yüce Göklerin Kralı ruhuna kök salmış, bedeninin dahili komuta merkezini ele geçirmişti. Bunu kırmanın tek yolu, kökteki yetkiyi tamamen silmekti—yani ölmekti. Ya da bunu başka bir yetenekle baskılayıp üzerine yazmaktı.

Ama bu imkânsız ki…

Deeno’nun başka bir yeteneği daha vardı. Tam olarak söylemek gerekirse benzersiz yetenek Tembellik—her ne kadar o zamandan beri nihai yetenek Belphegor, Tembellik Kralına evrilmiş olsa da. Bu güç, Deeno’nun kendi özünü simgeliyor gibiydi. Eğer bunu Astarte’nin üzerine salabilirse Nihai Hakimiyet’i bozması belki mümkün olabilirdi… Ama bunu denemekte tereddüt ediyordu.

Şöyle ki… Gerçekten işe yararsa Feldway bunu kesinlikle anlayacak, yani…

Anladığında da Deeno’nun arkadaşları Pico ve Garasha’nın özgür iradeleri elinden alınacak ve birer kuklaya dönüşeceklerdi. Deeno’yu yakalamaya çalışacaklardı ve o zaman bir dövüşten kaçınmak imkânsız olacaktı. Mai ile o kadar yakın değildi ama onu öylece yüzüstü bırakmak da istemiyordu. Yoldaşlarına göz kulak oluyordu, bu kadarı şimdiye kadar netleşmişti ve Deeno onun yanındayken kendini bir nebze huzurlu hissediyordu. En azından düşman olmasındansa dost olması daha iyiydi.

Deeno her şeye rağmen böyle bir nazikliğe sahipti. Arkadaşlarının zarar gördüğünü görmek istemiyordu ve zarar veren kişinin kendisi olmasını kesinlikle istemiyordu.

……

Yumruğunu sıktı ve var gücüyle yanağına bir yumruk indirdi. Acı hissetmedi ama yine de zihnini açan bir histi. Beynini uyuşturan ciddi miktarda hasar almıştı almasına ama içini kemirip duran tüm kaygılar uçup gitmişti.

“Tamam millet! Kararımı verdim. Böyle yarım yamalak yaşayacağıma şansımı deneyip özgürlüğümü kazanırım daha iyi!”

Bu yüksek sesli beyan, Pico ve Garasha’nın soğuk bakışlarıyla karşılandı.

“Sonunda be,” diye çıkıştı Garasha.

“O kadar yavaşsın ki bunu akıl etmen için dört kez ölmen mi gerekti?” diye ekledi Pico.

“Evet ya, bir de bize enerjimizi saklamamızı falan söyleyip duruyordun. Bunca zamandır ne yapıyordun sen?”

“Ayrıca o kadar perişan haldesin ki istesen bile buradan kaçamazsın.”

Sözlü mermiler Deeno’ya doğru bodoslama yağdı. Onların güvenini istemek üzereydi ama tüm bu suçlamalar neredeyse onu gözyaşlarına boğacaktı.

“Demek sonunda karar verdin,” dedi Mai, son darbeyi indirerek. “Tanıdığım en kararsız adamsın, bunun farkında mısın?”

Bunlar Deeno’nun kalbini yaralasa da kızın gerçek duygularıydı. Ancak onun için bunlar bir iltifattan farksızdı.

“Yani, şey, sonuna kadar bir şeylere bu kadar heves duymayan başka birini bulamazsın, biliyorsun değil mi?”

Bu kasıntı cevaba oldukça soğuk bir tepki geldi.

“Sana iltifat etmiyordum,” dedi Mai ona.

“Ne kadar bencil olduğuna inanamıyorum,” dedi Garasha.

“Eh,” diye ekledi Pico, “en azından tam da senden beklenecek bir hareket, değil mi?”

Yine de Pico ve Garasha’nın sözlerinin arkasında bariz bir güven vardı. Deeno şaşkınlığını gizleyemedi. Onların kendisine güvenmesini gerçekten beklemiyordu; aksine, onları kendi fikrine ikna etmek için epeyce zamana ihtiyacı olacağını düşünüyor, Mai’nin ise dinlemeye bile tenezzül etmeyeceğinden endişeleniyordu.

“Şey, yani bu sizin için tamam mı? Daha planımdan bile bahsetmedim ki…”

Fakat aldığı tek karşılık cesaret verici sözler oldu.

“Yap gitsin işte adamım.”

“Eğer eline yüzüne bulaştırırsan seni gebertirim.”

“Sanırım ona güvenmekten başka çaremiz yok, ha? Biraz kumar gibi geliyor ama…”

Böylece Garasha, Pico ve Mai (sırasıyla) Deeno’ya olan güvenlerini beyan etmiş oldular.

Deeno, cesur bir tebessümle Beretta’ya döndü.

“Pekala, öncelikle belime kadar sertleşen şu metale bir el atın bakalım!”

“…”

Beretta, tek bir kelime dahi etmeden onu serbest bıraktı.

Deeno ayağa kalkarak, “Güzel,” dedi. “Sizi biraz beklettiysem kusura bakmayın çocuklar.” Kollarını iki yana açıp esnedi ve arkadaşlarına tazelenmiş bir gülümseme sundu. Ardından bakışlarını sırayla herkeste gezdirdi, yüz ifadesi ciddileşti.

“Pekala. Bir değişiklik yapıp işi ciddiye alma vakti geldi.”

Her daim yarı kapalı ve uykulu duran gözleri ardına kadar açıldı. Bu işi yapmak aslında yeterince kolay olurdu—en azından sadece kendisi için olsaydı.

“Bakın, Feldway’e karşı çıkamamamızın sebebi, melek serisi Nihai Yeteneklerin içine inşa edilmiş olan geçersiz kılma devresi.”

Herkes ciddileşen yüz ifadeleriyle dinlemeye devam etti.

“İşte bu yüzden daha üst bir otoriteye boyun eğmek zorunda bırakılıyoruz, ama—”

“Ama Obela’nın yaptığı gibi bunu silmek için yönetici yetkilerimiz olsaydı paçayı kurtarabilirdik, değil mi?” Garasha acı bir edayla araya girdi.

Pico başıyla onaylayarak, “Evet,” dedi, “yaptığı şey oldukça cesurcaydı. Ne yazık ki artık bunu biz yapamayız.”

Mai ayrı bir konuydu fakat Deeno ve iki arkadaşının elinin altında bu yetkiler vardı. Veldanava tarafından kendilerine bahşedilen bir yeteneği kaybetmek yazık olurdu ama Feldway’e boyun eğmek zorunda kalmaktansa her şey daha iyiydi. Yeteneği basitçe silmeleri mümkündü, ya da eskiden öyleydi—ama ne yazık ki bu hamle artık yasaklanmıştı.

Eğer Obela kendi kafasına göre hareket etmemiş olsaydı, yapılması gereken hamle o yeteneği silmek olacaktı. Bunu yapmadan önce kendilerine danışmadığı için ona içerlemekte haklıydılar. Acelesi olduğu doğruydu ama yine de bu konunun daha çok tartışılması gerekiyordu.

Yine de artık bundan şikayet etmenin pek bir anlamı yoktu, bu yüzden Deeno asıl konuya döndü.

“Hey, bir dakika dinleyin. Demek istediğim, o geçersiz kılma devresinden kurtulabilirsek bu durumdan yırtabiliriz.”

“Ama nasıl?” diye sordu Pico.

Garasha, “Bunu yapabilseydik zaten bu pisliğin içinde olmazdık,” diye belirtti.

“… Bu yönetici yetkilerine sahip olmayı gerektirmeyen bir yol mu? Çünkü bende o yetkilerden yok,” dedi Mai.

Dinleyici konumundaki üç kişinin de bu konuda kendi fikirleri vardı.

“Şey, aslında evet. Tam olarak öyle. Sorun, bunu ne zaman yapacağımız.”

Ardından detaylara giren Deeno, geçersiz kılma devresini kaldırmak için Yetenek Evrimini kullanabileceğini düşünüyordu. Bunu yapmaya yalnızca kendisi muktedirdi ama bunun yarattığı ivmeyi kullanarak diğer herkesin sistemine zorla müdahale edebileceğini düşünüyordu. İlk kumar buydu—daha önce hiç böyle bir şey denememişti, bu yüzden güvenlik ağı olmadan tehlikeye atılacaklardı. İşe yarasa bile, Feldway’in bunu fark edip işi bitirmelerine fırsat kalmadan müdahale etme ihtimali yüksekti.

Mai pişmanlık dolu bir edayla, “Kulağa epey derme çatma bir plan gibi geliyor,” dedi. Bu bir kumardı—onun açısından bakıldığında büyük bir kumar. Fakat bu kararlarını en ufak bir şekilde değiştirmedi. Bocalama safhasını geride bırakıp gözünü karartmaya karar vermişti ve artık geri dönüş yoktu… Gruba mensup en ciddi kişinin tepkisi böyle olunca, Pico ve Garasha da onun izinden gitmeye hazırdı.

Pico, “O fark etmeden önce yap yapacağını,” dedi.

Garasha da ekledi: “Sonradan ‘yapamıyorum’ dersen seni gebertirim.”

Deeno’nun onları hayal kırıklığına uğratmasının imkansız olduğuna emin bir şekilde, bir an önce başlamasını istiyorlardı.

Doğru ya, diye düşündü Deeno, başıyla onaylayarak. Ama tam o sırada:

“İzin verin ben de size yardım edeyim.”

Shuna gülümseyerek onlara doğru yürüyordu.

“Şey…?”

Bu durum karşısında şaşkına dönen Deeno, Shuna’nın ne peşinde olduğunu anlamaya çalıştı.

“Bu konuda size destek olacağım Lord Deeno. Sizin müdahalenizi taklit edip aynı işlemi diğer üçü üzerinde uygulayacağım. Bu yüzden endişelenmeyin.”

Bu özgüven ve gülümseme Deeno’nun kafasını ciddi şekilde karıştırdı. Şey? Ciddi bu… değil mi? Böyle bir numarayı gerçekten yapabilir mi ki?

Yapabiliyorsa, bu onun neredeyse tanrısal bir güce sahip olduğu anlamına gelirdi. Deeno’nun bahsettiği türden bir yetenek evrimi, mevcut şartlar altında imkansıza oldukça yakındı; ama Shuna bunu deşifre edecek, kendine mal edecek ve aynı anda diğerlerinin üzerinde mi kullanacaktı? Bu durum, ihtimaller dahilinin büsbütün ötesinde görünüyordu.

Ah, ama Rimuru aslında bunu başarabilecek kadar çılgın biriydi.

Shuna, belki de Deeno’nin zihnini okuyarak, “Sanırım Efendi Rimuru tüm bunların yaşanacağını önceden öngörmüştü,” dedi. “Bize katılacağınızdan en başından beri emindi.”

“Evet,” diye yankılandı Ramiris’in sesi, “ben de öyle düşünüyordum! Bu yüzden dinle Deeno, eğer bunu başarırsan her şey affedilecek, tamam mı? Sadece Shuna’ya güven ve bir an önce eski haline dön artık!”

“Şey, pekala.”

Deeno’nin yapabildiği tek şey başıyla onaylamak oldu. Zaten bu işi bilek gücüyle halletmeye niyetliydi ve eğer bu durum başarı şansını artıracaksa bundan daha iyi bir teklif isteyemezdi. Reddetmek için hiçbir nedeni yoktu.

“Çok güzel. O zaman yapıyorum.”

“Evet, lütfen devam edin.”

Shuna, Deeno’nin gözlerinin içine bakarak başını salladı.

Rimuru’nun bu anı öngörüp öngörmediği biraz şüpheliydi ama Shuna durumdan en ufak bir korku duymuyordu. Ruhunun derinliklerinde, Rimuru ile arasındaki o belirgin bağı hâlâ hissedebiliyordu.

Henüz yeni kazandığı Nihai Yetenek Yol Gösteren İlahlar, bunun en büyük kanıtıydı. Rimuru’nun toplayıp tahlil ettiği tüm yeteneklerin bir doruk noktası, diğer tüm yeteneklerin bir harmanıydı. Aslında bu yetenek, Rimuru’nun kendi Nihai Yetenek’i Bereket Kralı Shub-Niggurath’ın gökten inme bir meyvesiydi; dolayısıyla başarısız olma ihtimali yoktu.

Deeno yeteneğini aktifleştirdi, Astarte’ye karşı koyması için Belphegor’u çağırdı. Bu hamle geçersiz kılma devresini geçici olarak devre dışı bıraktı ve o anda üzerine başka bir yetenek uyguladı.

“… Evrim.”

Feldway’in gözünü boyamayı başarabilecek miydi? Bu bir kumardı… ama karşılığını verdi. Bir sonraki an, Belphegor ve Astarte çakıştı, ardından birbiriyle birleşti. Böylece Nihai Yetenek Düşmüşlerin Kralı Astaroth’u elde etti—Veldanava’nın sevgili Astarte’sinin yaratıcılık ve yıkıcı gücü ile Belphegor’un sağladığı mutlak zihinsel üstünlüğü birleştiren inanılmaz derecede güçlü bir yetenekti bu.

………

……

Geçmişin bir döneminde Deeno, Yıldız Ejderha Kralı Veldanava’nın güvenilir bir hizmetkârıydı. Her zaman onun yanında durur, Veldanava’nın savaşta kullandığı kılıcı olarak hareket ederdi. Bu geçmişte kalmıştı fakat şimdi bile var olmuş en güçlü kılıç ustası ünvanının tadını çıkarıyordu.

Zamanla dünya durulmuş, çatışmalar topraklardan silinmişti. Bu noktadan itibaren Veldanava tarafından gezegenin “koruyucusu” olarak tayin edilmiş ve dünya çapındaki yolculuğu o zaman başlamıştı. Fakat sonra Veldanava, sanki Deeno’nin uzakta olduğu o tam anı bekliyormuşçasına hayata gözlerini yumdu. O ve sevgili eşi Lushia.

Yüce Göklerin Kralı Astarte’nin yaratıcı güçleri, kıyaslanamayacak kadar güçlü bir yıkım gücüne de dönüşebilirdi. Deeno’nin şiddetli öfkesi ve nefreti, onu diyarlar boyunca vahşice koşturmaya, zengin ve güçlü ulusları en acımasız, en merhametsiz şekilde yok etmeye sürükledi. Ancak bu da onu yatıştırmadı.

İntikamını tamamladıktan sonra aklını başına topladı ama artık hiçbir şeyin onun için bir önemi kalmamıştı. Dünyanın kendisini yok etmeyi bile düşündü ancak bunun da her şeyi tamamen anlamsız kılacağını anladı. Deeno öteden beri böyle isteksiz, yarım gönüllü biriydi. Öfkesinin uzun sürmesini engelleyecek kadar rasyoneldi ama dünyaya karşı olumlu bir bakış açısı da koruyamıyordu. Yaptığı her şey için net bir nedene ihtiyacı vardı ve eğer bir tane bulamazsa, yapabileceklerine bilinçaltında sınırlar koyardı. Kendi gücü olan Astarte, öfkesi sırasında sebep olduğu tüm o yıkımdan kendini sorumlu hissettiği için mühürlenmişti.

Ardından Deeno, hayatın anlamını gözden kaybetti. Gerçek anlamda bir düşmüşe dönüştüğü nokta burasıydı. En azından meslektaşları Pico ve Garasha’nın yanında kalması onun şansıydı. Sadece kendisi olsaydı, iz bırakmadan ortadan kaybolabilirdi.

Birkaç bin yıl sonra Deeno, dünyanın koruyucusu olarak görevlerini yerine getirmeye devam etti ama hâlâ hayatına bir anlam bulamamıştı. Bu süreçte Veldanava ve Lushia’nın yetim çocuğu Milim’i keşfetti. Onun hizmetkârı olmaya hiç niyeti yoktu, bu yüzden onu sadece gizli saklı yerlerden gözlemledi ama en azından kız onun sıkıntısını gidermeye yardımcı oluyordu. Bu noktada tembel yaşam tarzına iyice kurulmuştu ama yine de Pico ve Garasha’ya kendisi için bilgi toplatıyordu.

Bir yerlerde Deeno bir İblis Kralı haline gelmişti.

Milim bir noktada kontrolden çıkıp çıldırdı; Guy ve Ramiris onu durdurdu. Deeno o zamanlar da gölgelerden yardım etmişti; böylesine tehlikeli birini denetimsiz bırakmayı çok riskli görüyordu. Bir dahaki sefere kontrolden çıktığında tüm dünyayı yok edebilirdi ve Deeno bunu önlemenin kendi rolü olduğunu hissetti. Bu sayede Deeno hayatına yeni bir anlam buldu.

İblis Kralı statüsüne ulaştıktan sonra bile günlük hayatı her zamanki gibi uzayıp gitti. Değişimin ilk işareti, Rimuru’nun saflarına katıldığı Walpurgis Konseyi’nde geldi. Kendine İblis Kralı demeye bin şahit gereken küçük bir mahluk olan Clayman, Milim’e bir yumruk savurdu. Deeno ne kadar uyuşuk olursa olsun, bu öyle büyük bir şoktu ki Milim’in çıldırmasından korkarak bir anda kendine geldi. Ancak Milim’in numara yaptığı ortaya çıktı ve bunun nedenini araştırdığında sebebin yeni çocuk Rimuru olduğunu öğrendi.

O andan itibaren bu İblis Kralına ilgi duymaya başladı. Ve onun gerçek doğasıyla temas ettiğinde—ister tesadüf ister kader olsun—Deeno bir kez daha uğruna yaşayacak bir şey buldu.

………

……

“Dostum, harika mıyım neyim? Gerçekten de geçersiz kılma devresini kaldırdım.”

Deeno bununla böbürlenmeye hazırlanıyordu ki etrafında olanları görünce nutku tutularak duraksadı. Shuna ondan bile daha harikaydı.

“… Taklit.”

Shuna az önce Deeno’yu kopyalamıştı.

Normalde bu, fikri ilk akıl eden kişi olduğu için harika olanın hâlâ Deeno olduğu anlamına gelirdi. Ama burada öyle olmadı. Shuna, Deeno’nun ne yaptığını anlamak için Tahlil ve Değerlendirme kullanmış, bundan kilit noktaları çıkarmış ve bunları bir anda kendisi tezahür ettirmişti. Ayrıca hedef aldığı her bir kişinin birbirinden farklı ve çeşitli güçlerini aynı anda okuyup yorumluyordu. Deeno yalnızca zaten sahip olduğu güçlerle çalışıyordu—bu yapılan ise ondan katbekat daha zordu. Birinin yeteneklerini bir anda tamamen kavramak mı? İnanması çok zordu ama bunu ne kadar zahmetsizce başardığı, Shuna’nın ne kadar muazzam biri olduğunu net bir şekilde gözler önüne seriyordu.

“Yok artık,” diye mırıldandı kendi kendine.

Pico, Garasha ve Mai’nin güçleri gözlerinin önünde anında yeniden yazılırken gözlerine inanamıyordu. Pico’nun Nihai Yetenek‘i Katılık Kralı Jibril, daha fazla özgürlüğe imkan tanıyan üst bir sürüm olan Aşırılık Kralı Jibril olarak yeniden biçimlendi. Garasha’nın Nihai Yetenek‘i Görkem Kralı Haniel, başkaları tarafından etkilenemeyecek bir sürüm olan İhtişam Kralı Hamiel‘e dönüştü. Son olarak Mai Furuki’nin Nihai Büyüleşme‘si Dünya Haritası, Mai’nin kendi arzularını çok daha yakından yansıtan bir yeteneğe, Nihai Yetenek Yıldızlı Göklerin Kralı Tera Mater‘a evrimleşti.

Tüm bunlar sadece Shuna’nın kendi gücüyle gerçekleşmişti; inanılması imkansız bir başarıydı bu. Ve bunu mümkün kılabilecek tek bir kişi vardı…

“Evet. Tam da tahmin ettiğim gibi, o piç Rimuru tüm bunların olacağını önceden görmüştü…”

Deeno’nun zihninde o pişkin Rimuru’nun görüntüsü belirdi. Böylesine imkansız işlerin üstesinden gelip bunu çocuk oyuncağı gibi gösterebilecek tanıdığı tek kişi oydu—ve muhtemelen az önce yine aynısını yapmıştı. Muhtemelen orada değildi ama yeteneklerini kendi hizmetkârlarının gözleri ve elleri aracılığıyla sergiliyor gibiydi.

Shuna da bunu inkar etmiyordu zaten.

“… Şey, evet, eminim Lord Deeno. Tahmin ettiğiniz gibi, bu tamamen benim kendi gücüm değildi.”

Doğrudan Rimuru’nun bizzat müdahale ettiğini düşünmüyordu ama en azından işin içinde onun gücü olduğu kesindi. Taklit yeteneği, tam da ihtiyaç duyulduğu anda işe yaramıştı çünkü birisi arkadan bunun gerçekleşmesini sağlıyordu. Eğer şu anda bunu tekrar yapması istenseydi muhtemelen başaramazdı. Muhtemelen bu ancak doğru zamanda doğru verileri alabildiği için mümkün olmuştu… bir yerlerden.

Verileri kim göndermişti…? Bunu düşünmemeyi tercih etti. Şimdilik herkesin Feldway’in kontrolünden kurtulmuş olmasına sevinmeliydi…

ancak tam Shuna bunu düşünürken işlerin seyri değişmeye başladı.

Zindanın dört bir yanında bir gümbürtü yankılandı. Bunun olmaması gerekiyordu. Herkes bir tür anormalliğin meydana geldiğini anında kavradı. Tam da o anda Zegion, Vega’ya son darbeyi indirmeye hazırlanıyordu.

“… Bu da ne?” diye sordu şaşkınlık içindeki Shuna. Hissiyat, tıpkı zindanın katlarının yıkıldığı zamankiyle aynıydı. Tempest’in üst düzey yöneticileri arasında bile böylesi bir şeyi yapabilecek çok az kişi vardı. Üstelik bu sarsıntı, daha önce bizzat Velgrynd’in kıyamet kopardığı zamankinden bile daha büyüktü.

“… Yok artık. Bana Vega’nın gerçekten burayı yutmaya çalıştığını söylemeyin?”

“Hadi oradan.”

“Ama bu sarsıntı…”

“Vega’nın böyle bir şey yapabileceğinden şüpheliyim. Yapabilseydi zaten en başında yapardı.”

Bu mantık oradaki herkesin aklına yattı. O halde ne olmuştu? Bu beklenmedik ve tatsız olay karşısında şaşkına dönerek birbirlerine baktılar.

Kontrol Merkezi de en az onlar kadar şaşkındı ancak hepsi arasında en büyük şoku yaşayan kişi zindanın yaratıcısı olan Ramiris’ti.

“Hadi ama ya! Onu karantinaya falan almıştım… ama off, kimin umurunda ki bu? Şimdi başımızda çok daha büyük bir dert var!”

Vega’nın tutulduğu kat tamamen havaya uçurulmuştu. Bu elbette şaşırtıcıydı fakat Ramiris’i daha da şoke eden şey, zindana EP’si tavan yapmış başka bir düşman varlığın sızmış olmasıydı.

“Sızan varlığın varlık puanı ölçüldü. Kimliğinin Böcek Kralı Zeranus olduğu doğrulandı ve kendisinin EP’si yüz on dört milyon…”

Operatör sessizliğe büründü. Yüz on dört milyon puan. Çağ devirecek türden bir canavar. Ramiris bir yana, Milim ve Guy bile böyle bir rakip karşısında ecel terleri dökerdi.

“… Epey zorlu.”

Benimaru’nun da hiç şansı yoktu.

“Buna direkt imkansız da diyebilirdin biliyorsun,” diye şaka yaptı Ramiris ama sesinde pek mecal yoktu.

En azından izinsiz girişi tespit edebildikleri için şanslıydılar. Zeranus kadar güçlü biri onları hazırlıksız yakalasaydı, çaresizce yenilgiye uğrarlardı. Zegion’un bir anda yenildiğini görmek, bunun yeterli bir kanıtıydı.

Fakat odadaki çaresiz havaya rağmen hâlâ gülümseyen biri vardı. O kişi Diablo’ydu.

“Keh-heh-heh-heh-heh… Demek Zegion’u yendi, ha? İlginç. Buna ben bakayım mı?” diye teklif etti, kendine olan güveni gözlerinden okunuyordu.

“Olmaz,” dedi Benimaru.

“Evet,” diye ekledi Ramiris, “bu havalı numarayı zorlamak için hiç sırası değil.”

Eğer Beretta orada olsaydı, “Noir’ı kimse durduramaz” diye övünüp kesinlikle bu fikri desteklerdi—ama burada değildi, bu yüzden ‘hayır’ diyenlerin dediği oldu.

“Yine de denemeden bilemezsiniz,” diye karşılık verdi Diablo, biraz bozulmuş görünerek.

Ortam daha da gerilmeden önce Treyni araya girdi. “Aslına bakarsanız, Benimaru da dahil hiçbirimizin şu anda en iyi durumda olmadığını biliyorum. Onunla kapışabilecek tek kişi Diablo gibi görünüyor. Bu işi ona bıraksak nasıl olur?”

Doğruyu söylüyordu. Kimse ona itiraz edemedi. Gabil ağır yaralıydı, Ranga ise Geld’in yaralarını kendi üstüne aldıktan sonra büyü gücü bakımından ciddi şekilde tükenmişti. Gobta, Rigurd ve geri kalanlar savaş dışı kalmıştı. Zegion ve Apito görevdeydi, tıpkı Kumara ve Geld gibi. Geriye kalan tek üye Diablo’ydu. Ramiris’in koruyucusu Charys de Treyni’nin soydaşları ve dört Ejderha Lordu ile birlikte bir savaş gücü olarak hesaba katılabilirdi. Ama bu son çareydi ve en başında zaten hiçbiri Zeranus’a karşı durabilecek güçte değildi. Zegion’a her zaman güvenilebilirdi ama, şey…

Böylece başka bir itiraz olmadan, Zeranus’un icabına Diablo’nun bakmasına karar verildi.

Zindan bir kez daha şiddetle sarsıldı. Sarsıntıların kaynağı, Deeno ve ekibinin bulunduğu kata hızla yaklaşıyordu.

“İçimde çok kötü bir his var…”

“Ne tesadüf, Pico. Benim de öyle.”

Pico ve Garasha’nın sesinde endişe hâkimdi ve korkuları çok geçmeden gerçek olacak gibi görünüyordu.

Zindanın tavanı, her kat hayal gücünün ötesinde bir güçle delinip geçildikçe çatlıyordu. Zindanın iç yapısı her kat için farklı boyut katmanları kullandığından bu durum normalde imkânsızdı; fakat akıl mantık tanımayan bu tür bir güç karşısında kurallar işlevini yitiriyordu. Aslına bakılırsa Tempest sakinleri arasında bunu yapabilecek sınırsız güce erişebilen birkaç kişi vardı.

Ancak bu farklı bir fenomendi. Deeno’ya göre davetsiz misafir, boyutları kaba kuvvetle boydan boya yarıp geçiyor gibiydi.

“Bu durum kötü, değil mi?”

“Hem de nasıl. Yani, gerçek hayatta böyle şeyler yapmak mümkün mü ki…?”

Ramiris’in zindanından kaçmak kolaydı fakat içeri zorla girmek son derece zordu. Büyü Algısı birkaç kattan daha uzak bir mesafede iyi çalışmadığından, belirli bir kişinin bulunduğu konuma ışınlanmak gibi bir şey mümkün değildi. Fakat öfkeli bir aurayı etrafa yayan ve bunu gizlemeye bile çalışmayan bu varlık, doğrudan Deeno ve arkadaşlarının bulunduğu arenaya doğru ilerliyordu. İçeriden biri, belirli bir anda kimin nerede olduğunu biliyor olabilirdi… Fakat Deeno bu içerideki kişinin kim olabileceğini tahmin edemiyordu.

Yine de bu kişinin zindanın katlarını birer birer yerle bir ediyor olması, aday listesini oldukça hızlı bir şekilde daraltıyordu.

Bu da kim böyle? Daggrull şu anda Luminus ile dövüşüyor. Feldway mi yoksa Zeranus mu? Yoksa başka biri mi?

Bunu çözmeye çalıştı ama yakında buna gerek bile kalmayabilirdi. Adam ortaya çıktığında direkt ona sormak muhtemelen daha hızlı olacaktı. Bunu kabullenmeyi hiç istemese de hedefte Deeno’nun olduğu açıkça belliydi.

“Hey! Ramiris! Neler oluyor orada?!” diye bağırdı Deeno.

“Şey,” diye yanıtladı panik içindeki Ramiris, “kısacası gerçekten çok kötü şeyler oluyor! Meşgulüm, sonra konuşuruz!”

“Vay! Bekle! Saldıran kim—?”

Fakat artık sormasına gerek kalmamıştı, çünkü tuhaf görünüşlü bir figür tavandaki yarıktan sakince aşağı süzülmüştü.

“Zeranus…?”

Tek bir bakış bile ne kadar güçlü olduğunu anlamaya yetiyordu. Ancak daha da korkunç olanı, Zeranus’un sol elinde tuttuğu kişiydi—zindanın en güçlü savaşçısı.

“Olamaz, Zegion kaybetti mi?!”

Yenilebileceği hayal bile edilemeyen Zegion, bilinci kapalı bir şekilde sürükleniyordu.

Bu noktada grup, sakin kalanlar ve paniğe kapılanlar olarak ikiye bölündü. Shuna, Geld ve Beretta soğukkanlılıklarını korudu. Apito ise koruyamadı.

“Zegion!!”

Ona doğru uçmak üzereydi ki Geld onu durdurdu.

Kumara ve diğerleri konuşamayacak kadar dona kalmıştı. Zegion’un ne kadar güçlü olduğunu biliyorlardı ve bunun gerçek olduğunu kabullenemiyorlardı.

“Şimdi öylece durmanın sırası değil!”

Geri çekilme emrini veren nihayetinde Shuna oldu. Her ihtimale karşı Diriliş Bileklikleri takıyorlardı ama Shuna tetikte kalıp rehin düşmekten kaçınmanın daha akıllıca olacağını düşündü.

Beretta kaçış yolunu emniyete alarak herkesin güvenle dışarı çıkmasını sağladı. Şimdilik plan Kontrol Merkezi’ne sığınmaktı; düşmanın gücü hakkında daha iyi bir fikir edindiklerinde Zegion’u kurtaracaklardı. Plan yapmadan bodoslama dalarlarsa bunun bedelini çabucak ödeyeceklerini biliyorlardı.

Böylece hepsi harekete geçti, ancak…

“Hiçbir yere gidemezsiniz.”

Zeranus kimsenin takip edemeyeceği kadar hızlı hareket etti. Hedefinde tek bir kişi vardı—yere indiği anda, Geld’in hâlâ zapt etmeye çalıştığı Apito’yu gözüne kestirdi.

“Nıhh?!”

Geld onu korumak için öne atıldı ama nafileydi. Zeranus’un ikinci çift ince kollarından biriyle öylece kenara savruldu. Savunma konusunda Geld ile yarışabilecek kimse yoktu; fakat Zeranus’un sıradan bir tokatı bile onu saf dışı bırakmaya yetti. Bu yeterince inanılmaz bir şeydi fakat Zegion’un yenilgisinin yarattığı şoktan sonra kimse buna pek şaşırmadı. Şu anda bir numaralı görev, olabildiğince uzağa kaçmaktı.

“Endişelenmeyin!” diye yankılandı Ramiris’in sesi. “Yeniden doğma noktasını değiştirdim!”

Bunu kanıtlarcasına, herkesin bileğindeki Diriliş Bileklikleri parıldıyordu. Tüm bu kaosun ortasında bile Ramiris gerekli önlemleri alıyordu.

Daha bir an öncesine kadar düşmandık. Bize bu kadar kolay güvenmesi gerçekten sorun değil mi?

Deeno, diğerleriyle birlikte öylece kaçmanın herkesin güvenini kazanmak için pek bir işe yaramayacağını hissetti. Feldway’e karşı gelmek mümkün değildi; fakat sanki yeniden can ciğer kuzu sarması olmuş gibi davranırlarsa bunun tepkisini çekebilirlerdi.

“Pico, Garasha, bana katılıyor musunuz?”

“Tabii ki!”

“Ah, böyle diyeceğinizi biliyordum.”

Deeno’nun düşünceleri, iki kadim dostu tarafından kolayca okunabiliyordu. Pico ve Garasha silahlarını çekip onun yanında durdular. “Ben de buradayım,” dedi Mai, oku ve yayı hazır bir şekilde arkalarında durarak.

Zeranus gruba kısa bir bakış attı. “Heh. Siz de Feldway’in ordusundandınız, değil mi? Yani ona ihanet mi ettiniz?”

“Hayır, bize ihanet eden Feldway’di,” dedi Deeno ona.

“Kesinlikle,” dedi Pico. “Zihinlerimizi o şekilde ele geçirmesi… Tam anlamıyla berbattı.”

“Hım-hım. Bu yüzden bizimle dövüşeceksen hazırlıklı olsan iyi edersin Zeranus,” diye ekledi Garasha.

Hepsi birer caka satmaktan ibaretti fakat şu anda üçünün de başka seçeneği yoktu. Her ne kadar onun belki geri adım atacağına dair zayıf bir umut besleseler de kazanma şanslarının olduğunu hiç hissetmiyorlardı.

Fakat doğal olarak Zeranus bu numarayı yemedi.

“Ha. O kadını bana verin, gitmenize izin vereyim.”

Apito’dan bahsediyordu. Deeno, Zeranus’un kendi ırkından olduğu için Apito’ya ihtiyaç duyduğu çıkarımını yaptı. Düşününce Zegion da hâlâ hayattaydı. Zeranus onu öldüremediğinden değil—onu oradan dışarı çıkarmak istiyordu. Onu zindanda öldürmenin sadece yeniden doğmasını sağlayacağının farkındaydı. Diğer yandan, buranın dışında onu istediği gibi öldürebilirdi. Onları kendi saflarına katmak da istiyor olabilirdi ama her halükarda bu iyi bir haber değildi.

Onları öldürecek mi yoksa saflarına mı katacak, fark etmez. Onları zindandan dışarı çıkarırsa kaybederiz.

Deeno böyle düşünmekte haklıydı. Zeranus bu iki olasılıktan hangisinin gerçekleşeceğini pek umursamıyordu. Zegion ve Apito, Zeranus’un sahip olduğu nihai yetenek olan Yaşam Kralı Sefirot‘a zaten dâhil edilmişti. Onları öldürmek güçlerini elde etmesini sağlayacak, saflarına katmak ise bu güçlerin daha da gelişmesi için zaman kazandıracaktı. Her iki durumda da birisi yoluna çıkacak olursa onu anında ortadan kaldırmaya hazırdı. Bunu yapacak kadar güce kesinlikle sahipti.

Bu yüzden kimse ona meydan okumaya cesaret edemiyordu—

“Kuk-kuk-kuk-kuk-kuk. O kadar hızlı değil, böceklerin kralı.”

Fakat yolunda tek bir engel kalmıştı.

“Diabloooooo!”

Deeno’nun yüzünde gözle görülür bir sevinç belirdi. Diablo, düşman olunabilecek en kötü kişiydi; fakat kendi tarafında dövüşmesini isteyeceği başka kimse de olamazdı. Zeranus hepsini ne kadar derin bir çaresizliğe sürüklemiş olursa olsun, Diablo’nun bir yolunu bulup bu işi halledeceğine dair sarsılmaz bir inanç vardı.

Diablo soğuk gözleriyle Deeno’yu süzdü. “Garip davranmayı kes Deeno. Herkesi derhal güvenli bir yere götür.”

Bunları söyledikten sonra Zeranus’un önüne doğru yürüdü—ve böylece karanlık lord ile böcek lordu arasındaki savaş başladı.

Zeranus, Diablo’nun karşısında yerde durdu. Sanki sadece ayak bağı oluyormuş gibi Zegion’u bir kenara fırlattı.

Özünde bir korkak olduğundan, zindandaki en tehlikeli kişilerin kokusunu çoktan almıştı. Başta o kişilerden hiçbiri orada değildi; fakat Diablo’yu yakından gördüğü anda içinde ani bir ürperti hissetti—tıpkı İblis Kralı Milim ile yüzleştiğinde hissettiği o tehlike sinyalinin aynısıydı.

Bu rakip küçük bir varlık gibi görünüyordu ancak yine de hafife alınacak biri değildi. Sırf bunu idrak edebilmiş olması bile Zeranus’un diğer birçok rakibinden daha zeki olduğu anlamına geliyordu.

“Böcek Lordu Zeranus… yeteneklerini test etme vakti geldi.”

“Çok zeki olduğunu sanıyorsun, iblis.”

Zeranus harekete geçtiği anda konuşma derhal sona erdi. Hava direncini tamamen delip geçerek Diablo’nun arkasına dolandı ve ardından döner bir arka tekme savurdu. Hedefinde Diablo’nun kafasının korumasız arka kısmı vardı fakat Diablo bunu önceden görmüşçesine tepki verdi. Öne doğru eğildi ve ardından kendisi de geriye doğru bir tekme savurarak Zeranus’un hamlesini engelledi. Böcek lordu Diablo’dan bir nebze daha kalıplıydı ve o tekmenin arkasında tarif edilemez bir güç vardı ancak Diablo bu hamleyi başarıyla savuşturdu.

Saf güç, Carrera’nın kollarını kıran darbeden bile daha büyüktü fakat Diablo soğukkanlılığını korudu. İkisi aralarındaki mesafeyi korudular; Zeranus’un tüm vücudunu kaplayan dış iskelet gökkuşağı renklerinde parıldıyordu.

“Vay vay. Şu kızıl çelik mi? Bunu kırmak epey zor olacak.”

Diablo büyü gücünü dönüştürerek göz alıcı bir ışıltıya sahip beş bıçaktan oluşan iblis makasını ortaya çıkardı—bu, Tanrı sınıfı bir silahın alametiydi.

“Ha. Bunu yapabileceğini aklından bile geçirme.”

Zeranus, sanki nefes alıp veriyormuşçasına gücü tüm vücuduna yaydı. Alnından sırtına doğru süzülen gümüşi sililler dikleşti ve zindandan yansıyan ışıkla parıldıyor gibi göründü. Sırtındaki ve belindeki iki çift kanat genişçe açılmıştı ve sanki tehditkâr bir duruş sergiliyormuşçasına kırmızı renkte parıldıyordu.

Üç çift kolunu birbirinden ayırarak dövüş pozisyonunu aldı. Alt kolları büyü yapmaya hazırlanırken, daha ince olan üst çift titreşerek bıçak gibi bir hal aldı; buna çıplak elle karşı koymak kendini paramparça ettirmek istemek gibi bir şeydi. Orta kollar ise Diablo’nun ona yönelteceği her türlü saldırıyı emmeye hazır vaziyette duruyordu.

Hiçbir zayıf noktası yoktu; her türlü durumla kusursuz bir şekilde başa çıkabilirdi. Zayıf bir saldırısı da yoktu; hamleleri uzun, orta veya yakın menzil fark etmeksizin her türlü hedefi alt edebilecek nitelikteydi.

Bir kişinin varlık reytingi, savaşla doğrudan ilgili olmayan belirli değerleri de kapsar. Genellikle fazla kullanılmayan güçleri de içerebilir, bu da birinin zaman zaman EP değerinin altında performans gösterebileceği anlamına gelir. Ancak Zeranus söz konusu olduğunda, toplam puanının neredeyse tamamı savaşta fiilen yapabileceklerini yansıtıyordu. Eğer nihai savaş canlısı diye bir şey varsa, o kesinlikle Zeranus’tu.

Fakat Diablo’nun istifini bozduğu yoktu. Zeranus’u yenme şansı hiç olmayabilirdi ancak kendisinden bu derece ezici bir şekilde üstün olan bir rakibe karşı savaştığı her saniyenin tadını çıkarıyordu.

………

……

Birinin “büyü gücünün”—yani anlık maksimum büyü çıkış kapasitesinin—sadece büyük miktarda büyü zerreciği (magicules) depolamaktan daha önemli olduğu herkesçe bilinen bir gerçekti. Bu doğrultuda Diablo, özellikle büyü gücü konusunda uzmanlaşmıştı. Eğer büyü zerrecikleriniz yetersizse, onları etraftaki havadan her zaman takviye edebilirdiniz. İşte bu yüzden Diablo kendisini sayılara ve diğer saçma şeylere kandırmıyordu. Aradığı şey saf güçtü.

İnsanlar, Diablo için can sıkıntısını gidermenin son derece elverişli bir yoluydu. Çoğu hiç eğlenceli değildi fakat bazılarının benzersiz bir güzellikle parıldayan ruhları vardı.

O kadın, Shizue Izawa da onlardan biriydi. Kesinlikle kazanacak bir rakibe meydan okuma cesaretine sahipti; bu, Diablo’nun her zaman ilgisini çeken bir unsurdu. Ne kadar beceriksiz görünürse görünsün, kaderine karşı çaresizce mücadele ediş biçimi ona büyüleyici geliyordu. Bu yüzden Diablo, böylesine iyi bir savaşçı olmasına rağmen dövüşme şekline de son derece özen gösterirdi. Sadece kazanmak istemiyordu—her ne durumda olursa olsun kazanabilecek türden baskın bir güç olmaya çabalıyordu.

Bu tecrübe, Zeranus’a karşı yaptığı bu dövüşte epey işine yarayacaktı.

Bu seviyede yapılan dövüşlerin çoğu ya bir anda biter ya da uzun süreler boyunca uzayıp giderdi. Diablo bunun gayet farkındaydı ve işleri aceleye getirmeye gerek görmüyordu. Diablo’nun yetenekli olduğunu bildiği bir savaşçı olan Zegion bile yenildiyse, Zeranus’un gücünden şüphe etmeye gerek yoktu. Böylesi bir rakibi aceleyle yenmeye çalışmak dönüp dolaşıp kendi başını yakardı.

Zeranus’a karşı etkili olabilecek neredeyse hiçbir teknik yoktu. Kazanma şansı varsa bile, bu ancak Zeranus’un gardını düşürdüğü tam o anda en güçlü hamlesiyle doğrudan bir darbe indirmekle mümkün olabilirdi. O an gelene kadar Diablo’nun tek yapabileceği dayanmaktı—yine de tüm bunlardan kalbinin en derinliklerinden keyif alıyor gibi görünüyordu.

………

……

“Aramızdaki güç farkını kavrayamıyor musun?”

“Kuk-kuk-kuk-kuk-kuk. Madem öyle diyorsun, neden beni hemen yenmiyorsun? Yenemiyorsun, değil mi? Bu da sandığın kadar yüce bir varlık olmadığını kanıtlar.”

Kendi boyunu aşan bir işle uğraşıyordu ama Diablo formunun zirvesinde dövüşüyordu. En azından sözlü atışmayı kesinlikle kazanıyordu.

Zeranus buna pek eğlenmiş sayılmazdı ama bu durum kaytardığı anlamına da gelmiyordu. Son derece temkinli biri olarak, düşmanın sözlerinin kendisini yanıltmasına asla izin vermezdi. Diablo bu noktada onu takdir etmek zorundaydı. Düşmanı daha zayıf iradeli biri olsaydı, onu çoktan yenmiş olurdu.

Bunun yerine Diablo, Zeranus’un aşırı temkinli tutumundan ötürü rahatsızlık duyuyordu. Adam asla büyük ve gösterişli hamlelere kalkışmıyordu. Sadece devasa miktarda enerji yayıyordu, öyle ki Diablo’yu istediği an yok edebileceğini düşündürecek kadar… ve yine de hiçbir enerji salınım tekniğine başvurmuyordu. Şimdiye kadar kesin bir şekilde dövüş sanatlarına bağlı kalmıştı; etrafta sıkıştırılmış hava patlamaları meydana geliyordu ama bunlar sadece aurasının salınmasının artçı etkileriydi.

Sadece bedenini bir silah olarak kullanarak Diablo’yu baskı altına alıyordu—ama Diablo da geri kalmıyordu. Nakavt edici bir darbeyi kafadan yiyebilirdi ama o darbeyi savuşturabildiği sürece sorun yoktu. Zihni adeta bir süper bilgisayar gibi çalışıyor, Zeranus’u ustalıkla parmağında oynatıyordu.

“Hadsiz…”

Tam anlamıyla bir panik değildi ama Zeranus’un içinde hafif bir duygu dalgalanması belirdi. Sinirlenmişti.

Milim’in aksine, Diablo’ya asla yenilmeyeceğinden emindi. Bu yüzden pes etmeye hiç niyeti yoktu. Fakat ilk defa bu kadar inatçı ve yapışkan bir düşmanla karşılaşıyordu ve bu durum aşırı derecede can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Bu düşmanın onun hakimiyetine engel olabilmesine imkan yoktu—yine de durmaksızın tam olarak bunu yapıyordu.

“Keh-heh-heh-heh-heh, ne oldu? Şimdiden yoruldun mu?”

Diablo umursamaz bir tavırla Zeranus’a takıldı. Bu sadece onu daha da öfkelendirdi. Aklının bir köşesinden, Bu önemsiz mahluk, tüm yaratılışın müstakbel tanrısı olan benim, Zeranus’un karşısında durmaya nasıl cüret eder gibisinden düşünceler geçiyordu. Yine de Zeranus bu tür durumlar yüzünden paniğe kapılacak biri değildi. Diablo gibisine karşı en bitirici yeteneklerini sergileyecek değildi—ne de olsa karşısındaki Milim değildi.

Aşkın iki savaşçı arasındaki bir mücadelede kilit nokta, rakibi ne kadar iyi yıpratabildiğinde yatıyordu. Ve Zeranus mevcut dövüş tarzını sürdürdüğü sürece kaybetmesine imkan yoktu.

Tam anlamıyla kendi çöplüğünde olan Diablo, o sırada hareketsiz duran Zeranus’u süzüp ona hayranlık duyuyordu.

Düşündüğümden de belalı biri çıktı…

Kendisi bile karşısındakinin ne kadar korkutucu olduğunu kabul etmek zorundaydı. Zeranus’la yalnızca yakın dövüş tekniklerine bağlı kaldığı sürece baş edebiliyordu. Bu onun için bir bakıma iyi haberdi fakat aynı zamanda Zeranus’un asla, ama asla açık vermeyeceği ve saldırıya açık kalmayacağı anlamına geliyordu. Durumu onun aleyhine çevirmenin hiçbir yolu yoktu.

Bu yüzden soğukkanlılığını bozmak adına onu kışkırtmaya çalışmıştı ama Zeranus öyle kolayca istifini bozacak biri değildi. Sadece hafif bir tahammülsüzlük belirtisi göstermişti. Gösterdiği cüret ve zihinsel dayanıklılık muazzamdı. Ne de olsa Diablo’nun kendisi de bir dövüş sırasında ezik birinin lafla ona laf atmasından hoşlanmazdı—ki bu tarz tipleri böcek gibi ezdiği günlerin sayısını unutmuştu. Fakat Zeranus, en başta kendisi için çizdiği zafer yolundan sapacağına dair hiçbir belirti göstermiyordu.

Bu gidişle Diablo’nun tek seçeneği işleri biraz hareketlendirmek olacaktı…

Ama bu iyi bir hamle değil. Dikkatli olmazsam bu intihar olur.

Başka bir deyişle, mevcut durumu korumak onun en iyi seçeneğiydi. Zeranus’u alt edemese bile Benimaru kenarda hazır bekliyordu. Zegion’un da yakında geri dönmesi muhtemeldi ve Tempest’ın kalan en iyileri de iyileşmekteydi. Kontrol Odası bu dövüşün her anını kaydediyordu, böylece bir sonraki sefer için bu kayıtları inceleyebileceklerdi. Olayları bu şekilde tabloya dökmek kesinlikle seçeneklerden biriydi… Fakat öyle olsa bile, Diablo önlerinde engebeli bir yol görüyordu.

Zeranus’un gücü tek kelimeyle anormaldi. Neredeyse tanrısal bir seviyeye adım atmak üzereydi. Topyatun bir savaşa girişselerdi onu yenmek mümkün olabilirdi ancak savaşı sürdürmek için yüzeye çıkarlarsa bu durum korkunç kayıplara yol açardı. Yine de başka seçenekleri kalmayabilirdi—çünkü zindan üzerlerine çökecek gibi görünüyordu. Eğer bu gerçekleşirse, hasarın boyutu ölçülemez olurdu. Rimuru döndüğünde çok büyük bir hayal kırıklığına uğrardı.

Ve buna kesinlikle izin veremem, diye düşündü Diablo dövüşmeye devam ederken.

Zeranus’un Zegion ve Apito’yu hedef aldığı açıktı. Diablo yenilirse onların kaderi mühürlenmiş olacak ve Zeranus daha da güçlenecekti. Öyleyse onları korumak en iyi seçenek miydi? Diablo ne yazık ki bu fikirle aynı fikirde olamıyordu. Zeranus, Zegion ve Apito’yu bulmak için zindanın katlarca katmanını yarıp geçmişti—ki bu da onların yerini noktalayarak tespit etmesini sağlayan süper bir duyuya sahip olduğu anlamına geliyordu. Onları korumak, etraflarındaki herkesi tehlikeye atmakla sonuçlanabilirdi.

Bu açıdan bakıldığında, zindanda dövüşmeye devam etmenin de aynı derecede tehlikeli olduğu sonucuna varılabilirdi. Ancak zindandan çıkmak, savaşçıları Ramiris’in diriltme yeteneklerinden mahrum bırakacak ve Zeranus’u yenmek o zaman daha da zorlaşacaktı.

Belki biz hayatta kalırız ama halkımızın çoğu başaramaz…

On İki Muhafız Lord‘un yarısından fazlası kendi kendini diriltme yeteneğinden yoksundu. Tam teşekküllü bir ruhani yaşam formu olmak gerekiyordu, aksi takdirde bir kez öldün mü her şey biterdi.

Her halükarda paniğe kapılmak bir seçenek değildi. Diablo’nun yapabileceği en iyi şey bilgi toplamaya devam etmekti. Zeranus’un zayıf noktalarını arayabilir ve karar anı geldiğinde topyekün bir saldırıya geçebilirdi. Tek bir hata bile yapmadan Zeranus’un saldırılarını savuşturmaya devam edebileceği varsayımıyla zihninde defalarca yürüttüğü simülasyon buydu—normalde imkansız bir şeydi ama Diablo hiç endişelenmiyordu. Asla hata yapmazdı, son derece emin olduğu kesin bir inançtı bu.

Ne yazık ki acı gerçek şuydu ki bu dünyada “kesinlik” diye bir şey yoktu.

Zeranus alaycı bir şekilde sırıttı. “Heh. Basit hilelerden başka bir şeye başvurayamayan önemsiz bir yaratıksın. Hizmet ettiğin o aşağılık slime için biçilmiş kaftansın, hiç şüphe yok.”

Şimdi Diablo’yu kışkırtan taraf oydu. Ne derse desin Diablo’nun duygularını sarsmanın hiçbir yolu yoktu. Biraz sinirlenebilirdi ama bunu kolayca üstünden atabilirdi.

Ancak bu sefer durum farklıydı. Zeranus’un sözleri tam anlamıyla bir tabuydu. En azından bu sözleri asla Ramiris’in zindanının içinde sarf etmemeliydi.

“… Ne dedin?”

Diablo’nun gözlerindeki ışık kayboldu. O karanlığın ikiz dipsiz kuyuları Zeranus’un ruhuna dikildi. Zeranus farkında olmadan yasak bir konuya dokunmuştu.

Deeno ve Diablo’nun dövüşünü izleyen diğer herkes, savaşın şiddeti karşısında donakalmıştı.

Diablo bölgeyi tahliye etmelerini emretmişti fakat onu görmezden gelmişlerdi. Onun isteklerine kulak asmak için hiçbir sebep görmemişlerdi, üstelik zaten dövüşü izlemek istiyorlardı. Şimdiyse buna pişman olmuşlardı—ve kaçma şanslarını kaybettiklerinden korkuyorlardı.

Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, seyircilerin burada bir dövüşün gerçekleştiğini fark edebilmeleri için bile Düşünce Hızlandırma‘yı son raddeye getirmeleri gerekiyordu. Her yerde şiddetli patlamalar meydana geliyordu ama bunlar sadece artçı etkilerdi—asıl saldırılar yalın bir yakın dövüşten ibaretti.

Diablo, iblis makasıyla Zeranus’un bıçağını savuşturuyordu. Zeranus gümüş kirpiksi uzantılarını kullanarak Diablo’nun bir uzvunu koparmaya çalıştı; Diablo ise büyüsünü zarifçe işleyip kendi sahte kopyalarını oluşturarak karşılık verdi. Ne zaman bir açık görse karşı saldırıya geçmeye çalışıyordu ancak Zeranus’un sarsılmaz savunması onu her defasında engellediğinden, hızlıca bundan vazgeçip bir sonraki saldırı dalgasına hazırlanıyordu.

Sanki Diablo, üst seviyedeki biriyle nasıl dövüşüleceğinin kitabını yazmış gibi tam bir mücadele örneği sergiliyordu.

“Hey… Siz böyle dövüşebilir misiniz?” Deeno; Pico, Garasha ve Mai’ye sormadan edemedi.

“İmkanı yok.”

“Aptal aptal sorular sormayı kes, gerizekalı.”

“Nasıl bir cevap bekliyordun ki, ha?”

Ancak üç yoldaşı ona pek de nazik davranmamıştı. Nasıl bir cevap bekliyordu ki? Deeno da bilmiyordu, bu durum canını sıkmıştı.

Mai ise bu savaşı hiçbir şekilde algılayamıyordu. Bu iki adam rastgele belirip kayboluyorlardı ve arada sırada patlamalar oluyordu; görebildiği tek şey bundan ibaretti. Tek istediği bir an önce oradan uzaklaşmaktı, çünkü araya girmek için gereken şeylere kesinlikle sahip değildi.

Yalnız da sayılmazdı. Bütün hızıyla Apito dövüşü gayet iyi algılayabiliyordu ancak araya girecek olursa bir anda parça pürçük olacağını tahmin ediyordu. Dövüş başladığında Diablo tamamen bambaşka birine dönüşüyordu.

“Dürüst olmak gerekirse araya girip havalı bir şekilde dövüşecektim ama varımı yoğumu ortaya koysam bile yine de dayağı yerdim.”

“Evet. Birkaç dakika bile hayatta kalabilirsen şanslı sayılırsın.”

“Sen muhtemelen daha uzun dayanabilirsin Deeno ama ben kesinlikle dayanamam. O adamlardan gelecek tek bir darbe beni ortadan ikiye bölebilir.”

Dövüşü göremeyen Mai bile bir fikir yürütmekten kaçındı. İşler bu şekilde yürümezse bunun hepsi için intihar gibi bir dövüş olacağını fark etti ve bu düşünce ürpermesine neden oldu.

Apito, muhtemelen Zegion için endişelendiğinden oradan ayrılmıyordu. Pico ve Garasha onu iyileştirmeye çalışıyordu fakat bu konuda pek de iyi sayılmazlardı, bu yüzden Zegion henüz uyanmamıştı. Mai teyakkuzda bekliyor, her an kaçmaya hazır duruyordu ama sadece kendini kandırdığını biliyordu. Farkına varmaya vakit bulamadan saldırıya uğrarsa, tepki veremeden ölmüş olurdu.

Güvenebileceği tek şey, Ramiris’in onlar için dirilme noktasını değiştireceğine dair yaptığı duyuruydu. Yapabilecekleri tek diğer şey ise Diablo’nun kazanması için dua etmekti.

Bütün bu seyircilerin aksine, Shuna hızlıca Kontrol Merkezi’ne tahliye edilmişti. Beretta, Geld ve Kumara da onunla birlikteydi; Beretta, Geld ile Shuna’yı taşıyor, Kumara ise destek sağlıyordu.

Bu savaşta hiçbirinin yapabileceği bir şey yoktu. Tekrar tekrar öldürülüp diriltilmek sadece Ramiris’in üzerindeki yükü artırırdı. Zaten Shuna en başından beri savaşa yönelik bir yetenek kullanıcısı değildi. Diğer insanların kendisini korumak zorunda hissetmeleri onu sadece bir ayak bağı yapardı, bu yüzden akıllıca bir kararla ayak altından çekilmeyi seçmişti. Geld elbette tek bir darbeyle yere serilmişti; Shuna ve Kumara da ondan daha iyi dövüşebilecek durumda değildi.

“Hoş geldiniz!” diye karşıladı onları Ramiris.

“Teşekkür ederim,” dedi Shuna hafifçe eğilerek. Ancak bundan sonradır ki Geld’i tedavi etmeye başladı.

Büyük ekrana baktığında, gözlerinin önüne serilen savaşın şiddeti karşısında donakaldı.

“Diablo Bey olmasaydı hepimizin kökü kazınmıştı, değil mi?”

“Öyle görünüyor…”

“Bunu inkâr edemem.”

Ramiris ile Benimaru onu onayladı.

Beretta da benzer bir şaşkınlıkla savaşı izliyordu.

“Tam da Diablo Bey’den bekleyeceğim gibi…” diye mırıldandı.

Sesi ona hayran kalmış gibiydi ama kendisi bile bu saldırı bombardımanına karşı birkaç saniyeden fazla dayanamazdı.

“Dürüst olmak gerekirse, ne olduğuna dair pek bir şey anladığımı söyleyemem,” diye belirtti Gabil.

“Topyekün bir savaş ama ikisi de büyük ölçekli hamleler yapmıyor,” diye açıkladı Charys. “Bir taraf biraz açık verse bile, ikisi de güçlerini fazla tüketmemek için büyük çaba harcıyor. İlk bakışta oldukça sıradan görünüyor ama ikisinin de ne kadar yetenekli olduğu benim için çok açık.”

“Vay be, bunu unut gitsin. Sahip olduğum tüm sezgileri kullansam bile yine de asla kazanamazdım.”

“Bunun için tasalanma Gobta. Ben de çaresiz kalırdım.”

Bu Ranga’dan gelebilecek en yüreklendirici yanıt değildi ama Gobta bunu dert etmedi. Daha doğrusu bunu dert etmek anlamsızdı, çünkü zaten kazanma şansları yok gibi bir şeydi.

Gobta ile Ranga ikilisi Diablo ve Zeranus’un hamlelerine yetişmekte zorlanıyordu. Ranga’nın ona biraz yardımcı olan Keskin Koku yeteneği vardı ama bu kadar hızlı hareket ederlerken onları takip etmek imkansızdı. Savaş zaten ikisinin kazanmasının imkansız olduğu bir seviyedeydi; destek vermek için araya girmek ölmek için iyi bir yol olurdu.

Kumara da aynı durumdaydı. Ranga’nın elinden bir şey gelmiyorsa onun da elinden bir şey gelmezdi. Neler olduğunu anlayamıyordu bile, bu yüzden ne olup bittiğini kavrayamadan orada öldürülmüş olurdu. Bu savaş onlarınkinden çok uzak bir dünyadaydı.

“Korkarım ki Apito’yu geride bıraktık…” dedi.

“Bunu dert etme,” dedi Benimaru ona. “Doğru olanı yaptın. Zeranus bizi değil, onu ve Zegion’u hedef alıyor.”

“Evet, aynen öyle,” dedi Ramiris. “Ve bu konuda pek iyi hissetmiyorum ama Apito ile Zegion’un dirilme noktasını Zindan Hapishanesi olarak ayarladım. Bizi de kendileriyle birlikte dibe çekmelerinden iyidir, bilirsin ya?”

“Elbette… ama sanırım o Diriliş Bileklikleri şimdi pek bir işe yaramayacak.”

Benimaru da Deeno ile aynı sonuca varmıştı. Zeranus, Apito ile Zegion’u öldürmek istiyorsa bunu zindanın dışında yapmak zorunda kalacaktı, bu yüzden onlar için özel bir dirilme noktası ayarlamanın pek bir anlamı yoktu. Bu sadece ikisinin kendilerini yem olarak feda etmesi veya benzeri bir durum ihtimaline karşı alınmış bir tedbirdi.

Kulağa soğuk gelebilirdi ama bu, Ramiris ve yoldaşlarının almak zorunda kaldığı acı bir karardı. O da Benimaru da Rimuru falan değildi—herkesi tam zamanında kurtarmak için ceplerinden bir mucize çıkaramazlardı. Yapabilecekleri tek şey Diablo’nun nihai zaferine inanmaktı.

Ama tam o sırada:

“Heh. Basit hilelerden başka bir şeye başvurayamayan önemsiz bir yaratıksın. Hizmet ettiğin o aşağılık slime için biçilmiş kaftansın, hiç şüphe yok.”

Zeranus’un bu sözleri Kontrol Merkezi’ne kadar ulaştı. Diablo’yu biraz kışkırtabilmek için savaşı bilerek kesmişti.

“Ah…”

Bunu duyduklarında biri kendi kendine inledi, muhtemelen Ramiris ya da Treyni’ydi.

Bu yasak bölgeydi. Bu durum Benimaru’nun yumruğunu masasına vurarak onu kırmasına neden oldu.

“Şey, o biraz pahalıydı…” diye şikayet etti Ramiris, her ne kadar meşru müdafaa içgüdüsüyle bunu alçak bir fısıltıyla yapmış olsa da.

Kontrol Merkezi şimdi öldürme arzusu dolu bir öfkeyle dolup taşmıştı. Fakat oradaki kimsenin bunda oynayacak bir rolü yoktu. Olay yerindeki başka biri en az onlar kadar, hatta belki daha da öfkeliydi.

Savaşçı uyandı. Bedeninin her bir hücresini küle çevirecek kadar sıcak yanan o hiddet, o öfke Zegion’u ölümün eşiğinden geri döndürmüştü.

Bu öylesine bir tesadüf müydü, yoksa kaçınılmaz mıydı?

Söylenen o tamamen lüzumsuz sözler, kaderi çizildiği rotadan henüz saptırmıştı.

“Ha. Dino demek? Sana bir borcum var gibi,” dedi Zegion ve sakince ayağa kalktı.

“Vay vay, sakın aptalca bir şey yapmaya kalkışma.”

“Evet, henüz tamamen iyileşmedin.”

Garasha ve Pico onu durdurmaya çalıştı ancak Zegion oralı bile olmadı. Bakışları, görevini tamamlamak üzere harekete geçerken Böcek Lordu Zeranus’a kilitlenmişti.

“Diablo’nun onun karşısında ne halde olduğunu görüyorsun,” diye söze girdi Dino. “Senin için de zor olacak, değil mi?”

Zegion sadece hafifçe gülümsedi. “Apito’ya benim için göz kulak ol,” dedi ve öne doğru yürürken Dino’yu kenara itti.

“… Onu yenebilecek misin, Zegion?”

“Elbette.”

Bu sarsılmaz cevap Dino’yu kıkırdatmıştı. Sadece biraz zorlanacağını düşünmüyordu; Zegion’un hiç şansı olmadığına cidden inanıyordu. Ama şimdi Zegion, sanki dünyadaki en doğal şeymiş gibi zafer ilan ediyordu. Bu özgüven komik olsa da Dino’nun neşesini bir hayli yerine getirmişti; bu yüzden elinde tuttuğu büyük kılıcı düşünmeden ona uzattı. Bu, çok sevdiği Tanrı sınıfı enli kılıç Fangsmasher’dı.

“Al bakalım. Gidip kıçını tekmele de benim işimi kolaylaştır.”

“Daha bir şey yapmadın ki!”

Dino, uzak bir yerden bir sesin böyle söylediğini duyar gibi oldu ama görmezden geldi.

“Pekala,” dedi Zegion kılıcı kabul ederken.

Sonra başıyla onaylayarak kılıcı tek eliyle aldı ve sırtına yerleştirdi. O anda Fangsmasher göz alıcı bir ışıkla parıldadı—ve ışık yatıştığında Zegion’un sırtında bir çift parlayan kanat belirdi. Bu, Zegion ile birleştikten sonra Fangsmasher’ın yeniden doğmuş haliydi ve onun yeni gücü olan Wingsmasher’ın doğuşunu simgeliyordu.

“… Fangsmasher seni kabul etmekte hiç vakit kaybetmedi, ha?” diye mırıldandı Dino. “Beni efendisi olarak kabul bile etmemişti…”

Zegion, Dino’ya aldırış etmeden savaş alanına doğru ilerlemeye devam etti.

Zegion sessizce Diablo’nun yanında durdu.

“Sırayı bana devret.”

Tam da öfkeden gözü dönmüş Diablo’nun Zeranus’a bir darbe indirmeye çalıştığı andı, fakat Zegion’un bu sakin ve etkilenmemiş sesi Diablo’nun soğukkanlılığını yeniden kazanmasını sağladı.

“… Lord Rimuru’ya hakaret ettiğinin farkındasın, değil mi? Bunun yanına kalmasına izin veremeyiz.”

“Elbette veremeyiz. Onu ortadan kaldıracağım, söz veriyorum.”

Zegion tutamayacağı sözleri asla vermezdi. Bunun tamamen farkında olan Diablo, hızlıca başını salladı.

“Pekala öyleyse. Meydan senin.”

“Teşekkür ederim.”

Böylece Zegion, Diablo ile yer değiştirdi. Bu artık yüzyılın baba-oğul savaşıydı.

Zeranus ağırbaşlı bir edayla pozisyonunu aldı. Zegion’u zaten bir kez yenmiş olduğu için havası pek de gergin değildi. Diablo ona yardım ederse işler çetrefilleşebilirdi ama her iki durumda da zaferin kendisinin olacağından emindi. Ve şimdi Zegion’un tek başına savaşmaya niyetli olduğunu bildiğinden, içten içe onun bir aptal olduğunu söyleyerek gülüyordu.

Onu zindanın içinde öldürmek anlamsızdı, nasıl olsa yeniden diriltilecekti. Fakat ya onu henüz canlıyken Devastator Virüsü ile tüketseydi? Ruhu kaçarsa büyük ihtimalle yine dirilirdi, ama bu şekilde Zegion’un gücüne bir sınır koyabilir miydi?

Ramiris ve diğerleri tam da böyle bir yaklaşımdan korkmuşlardı. Zindanda canlı canlı yenen kişilerin dirilip dirilmeyeceğini test etmemişlerdi, bu yüzden bu durum hâlâ bir meçhuldü ve bunu gerçekten denemek istemiyorlardı. En iyisi en başından böyle bir durumdan kaçınmaktı.

Fakat Zeranus’un aklından geçen de tam olarak buydu. Zegion onun oğluydu ve elinden gelirse onu zindandan çıkarıp tekrar kendi soyuna katmak istiyordu. Ona bir kez daha kendisine sadakat yemini ettirmek, ardından onu yeni yaratılış tanrısı olarak takdim etmek istiyordu… ama düşmanca davranırsa, o zaman işler değişirdi. Zegion’u hayatta tutmaya o kadar da kararlı değildi; ne de olsa her zaman Apito da vardı.

Klanımın yeni üyelerini yaratmak oldukça zorlu bir mücadele olacak, ama o kız Apito’yu anne olarak kullanırsam bana çok güçlü oğullar kazandıracaktır.

Ardından Zeranus o oğulları birbirine düşürecek ve onların gücünü kendi bünyesine katacaktı. Kendini güçlendirmek için mümkün olan her önlemi almaktan çekinmiyordu.

“Oğlum, sana tek bir şans vereceğim. Bana sadakat yemini et ve benim için çalış. Bunu yap, sana bir sonraki yaratılış tanrısı makamını vaat edeyim—”

“Reddediyorum. Benim zaten bir tanrım var.”

Zeranus’un toplayabildiği tüm merhametle sunduğu teklif derhal geri çevrilmişti.

“Öyleyse öl!”

Diablo’ya karşı kendini açıkta bırakmamak adına büyük çaplı saldırılardan kaçınmıştı. Ama dövüştüğü kişi sadece Zegion ise…

“… Devastator Virüsü!!”

Artık tedbirli olmaya gerek duymayan Zeranus saldırıya geçti.

Bir yumruk gibi görünen bir hamleyle başladı, fakat ardından kolu Zegion’a sıkıca yapışan siyah bir sis bulutuna dönüştü. Yolundaki her şeyi yutup atan karanlık, açgözlü bir canavardı bu; kemiklerini iliklerine kadar emerken Zegion’un karşı koymasının hiçbir yolu yoktu… ya da en azından öyle olması gerekiyordu. Bunun yerine, Zegion’un tüm bedenini kaplayan aura, sise temas ettiği anda Devastator Virüsü‘nü tamamen yok etti.

“Ne—?!”

Zeranus, Diablo ile savaşı sırasında gücünü sakınmıştı fakat az önce korkunç bir hata yapmıştı. Yine de buna kafa yormak yerine, Zegion’un az önce kendisine tam olarak ne yaptığını merak etti.

Zegion’un tüm bedeni, Zeranus’ta da bulunan o karakteristik kızıl çelik parıltısıyla—göz alıcı bir renk cümbüşü içinde parıldıyordu. Varlığı gittikçe büyüdü; öyle güçlü bir varlıktı ki Zeranus bile bunu görmezden gelemezdi.

“Keh-heh-heh-heh-heh… Aferin Zegion. Görüyorum ki sen de ‘kapıyı’ açmışsın,” dedi Diablo.

“Elbette. Tanrımız, sevgisini önemsiz kullarının üzerinden asla eksik etmedi.”

“Kesinlikle öyle. Ancak—”

“Endişelenme Diablo. Kendimi bu güçte boğduracak kadar aptal değilim.”

Bunun üzerine Zegion öne doğru bir adım attı. Oluşan muazzam baskı yerin sarsılmasına neden oldu. Zindan gürledi.

“Cidden, ne bu böyle?” diye sordu Deeno’nun yanında savaşı izleyen Pico. O bile bilmiyorken Deeno’nun bilmesine imkân yoktu.

“Bana sorma. Hey Diablo, onun yerine sen açıklasana!”

Yanlarına çekilmiş olan Diablo’ya döndü, ancak bu isteğe soğuk bir terslemeyle karşılık verildi.

“Aptal budala. Sadece çeneni kapat ve izle.”

“… Peki.”

Diablo’nun onunla uğraşmaya hiç niyeti yoktu. Deeno’nun geri adım atmaktan başka çaresi kalmamıştı.

“Tııırt.”

“Daha ne kadar rezil olabilirsin ki?”

“… Off.”

Deeno’nun arkadaşları da hiç destek olmuyordu.

Dostluk ne kadar da gelip geçici bir şey, değil mi? diye düşündü yalnız Deeno; her ne kadar en başından beri ortada bir dostluk var mıydı ondan bile emin olamasa da.

Dev ekranda, Zeranus’a karşı üstünlüğü elinde tutan Zegion’un o heybetli duruşu yansıyordu.

“Bütün bunlar da ne böyle, ha?” dedi Ramiris.

Sayısal veriler bunun mümkün bile olmaması gerektiğini gösteriyordu. Fangsmasher’ı eline aldıktan sonra Zegion’un Varlık Puanı sekiz milyonun hemen altına kadar fırlamıştı. Tam da Deeno’nun dediği gibi kılıç yeni efendisini tamamen tanımış, tüm bu gücü onun için harekete geçirmişti.

Yine de Zeranus’un yanında bu sönük kalıyordu. Fakat Zegion bir adım bile geri atmıyordu. Dahası, onu yavaş yavaş, gıdım gıdım baskı altına almaya başlamıştı.

“Aah. Demek Zegion da o güce sahip.”

“Bunun ne olduğunu biliyor musun Benimaru?” diye sordu Ramiris. “O zaman söylesene bize!”

Ama Benimaru tereddütlüydü. Açıklaması zor bir güçtü bu.

Bu muhtemelen Rimuru Efendi’nin bana ödünç verdiği güçle aynı…

Onun da bu konuda söyleyebileceği tek şey aşağı yukarı buydu.

Aslında Benimaru, Rimuru’nun içinde Ciel adını taşıyan başka bir varlığın bulunduğunu en azından hayal meyal da olsa fark etmişti. Bir şey onu bu yeni güce yönlendirmişti ve bu sayede Milim’e savurduğu Prominence Acceleration arkasında o inanılmaz gücü barındırıyordu. Ancak bunun bir sonucu olarak şu anda feci şekilde hırpalanmış ve yaralanmıştı. Rimuru’nun bile tam olarak kontrol edemediği bir yetenek olan Void Collapse‘ı kullanmanın bedeli düşündüğünden de ağırdı. Bu durum ona iksirlerle ya da büyüyle iyileştirilemeyecek bir hasar vermişti ve şimdilik savaş dışı kalmıştı.

Rimuru Efendi ayrı konu ama bu güç bizim için fazla tehlikeli. Bu gücün kendi içinde barınmasına izin vermek… Zegion fazla gözü kara davranıyor…

Benimaru’nun yaptığı gibi ona sadece bir anlığına başvurulsa bile artçı etkileri devasaydı. Onu uzun süre kullanırsanız ödeyeceğiniz bedel gerçekten çok ağır olurdu.

Bu açıdan düşünüldüğünde Zegion’un onu kullanmayı derhal bırakması gerekiyordu. Fakat durursa bu, Zeranus’u yenmeye yetmeyecekti. Bu yüzden Benimaru, Zegion’un zaferine inanarak sessizliğini korudu.

Zeranus derinden sarsılmıştı.

Öz oğlu olan Zegion, ona hiç beklemediği bir güç sergilemişti. Zeth’in yapabileceklerinin çok ötesinde, Zeranus’un bile görmezden gelemeyeceği bir seviyeye ulaşmıştı. Diablo ile yüzleşirken hissettiği o ürperti, şimdi onu yeniden esir almak için geri dönmüştü.

O çocuk beklentilerimi aştı… “Hayır!” “Dur bir dakika!” “Bu kadarı henüz benim için bir tehdit değil!”

Zeranus temkinliydi. Onu kandırmak kolay değildi; üstelik düşmanını gözünde büyüttü diye kaybetme hatasına asla düşmezdi. Zegion’un bu anormal yeni gücünün arkasında bir hile olduğundan şüpheleniyordu; başka türlü açıklanamazdı. Eğer Zegion bu seviyedeki bir güçlenmeyi uzun süre sürdürmek istiyorsa, üzerindeki yük tarif edilemez boyutta olmalıydı.

Dolayısıyla Zeranus’un tek yapması gereken, tıpkı Diablo’ya karşı yaptığı gibi enerjisini tüketmeden savaşmaktı. Bunu yaptığı takdirde makul derecede kısa bir süre içinde zaferi garantileyecek, ardından Zegion’un bu yeni gücünün sırrını derinlemesine incelemek için bolca vakti olacaktı.

Bunu akılda tutan Zeranus sakinliğini korudu ve saldırıları monoton bir düzene girdi. Zegion da hiç zorlanmadan bunlarla başa çıktı ve bu karşılıklı hamleler bir süre devam etti. İki taraf da gardını indirmedi ve hiçbir taraf kayda değer büyük bir saldırı savurmadı. Savaş, adeta sonsuza kadar sürecekmiş gibi duran mekanik bir sürece, sürekli bir tekrara dönüştü.

Şüphesiz Zeranus’un pişmanlıkları vardı. Zegion’u Devastator Virus ile hiçbir uyarı vermeden tüketmeye çalışmıştı ama şimdi bu bir muhakeme hatası gibi görünüyordu. Kesin öldürücü vuruşu yapmadan önce Zegion’u biraz yumuşatmalıydı.

Benzer hataları tekrarlamama kararlılığıyla Zeranus, Zegion’u köşeye sıkıştırmaya çalıştı. Fakat gümüş renkli silleri dalgalanıp düşmanını parça parça etmek için yaklaştığında, Zegion’un yeni Wingsmasher‘ı hiçbir darbenin hedefine ulaşmasına izin vermedi. Silleri ona temas bile etmişti ama parçalanacak kadar zayıf değillerdi, sadece geri püskürtüldüler. Yine de bu, Zegion’un Zeranus’un kendisine saldırmasına izin vermeyeceği anlamına geliyordu.

Bir an için Zeranus’un yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. Bu açığı kaçırmaya niyeti olmayan Zegion, saldırısını sürdürmek için yumruğunu savurdu. Zeranus elbette bunu doğrudan almaktan kaçındı. Yumruk onu hafifçe teğet geçti ama bu, onun kızıl çelik dış iskeletini çizmeye bile yetmezdi.

“Cüretkârca,” dedi Zeranus.

“Ha. Beni bu saçma tekniklerle yenmeye çalışmak… Tüm yaptığın kendi ömrünü kısaltmaktan ibaret.”

“Ne dedin—?”

Cümlesini tamamlayamadan, böğründe keskin bir acı hisseden Zeranus geriye doğru sıçradı.

“Veldora Tarzı Ölüm Duruşu — Boş Gökyüzü Yumruğu.”

Zegion’un Zeranus’a tam olarak ne yaptığını açıklayan yanıtı buydu. Bu öldürücü hamle, enerjiyi yumruğunun içinde son sınırına kadar sıkıştırarak içinde ölümcül bir güç barındıran tek bir darbe oluşturuyordu. Düşmanı kaçınsa bile, teğet geçen bir darbeyle dahi öldürmek hedefleniyordu — en azından Zegion’a öğretilen buydu. Böyle bir teknik elbette imkânsız bir hayaldi; ancak Boyut Kontrolü (Zegion’un sahip olduğu diğer yeteneklerden bahsetmeye gerek bile yok) sayesinde aniden bir ham hayal olmaktan çıkmıştı.

Zegion’un bedeninin Zeranus’unkine sadece temas etmesi bile bu enerjiyi ona aktarmasına yetmişti — ve vuran yumruğunda depolanan Void Collapse‘ın yıkıcı enerjisiyle, Zeranus saldırıdan kaçındığını sandığı anda bile darbeyi tam hedeften yemişti.

Enerji bir dalga gibi Zeranus’un bedenine yayıldı. Kızıl çelik dış iskelet bu yıkıcı güç karşısında hiçbir koruma sağlamadı ve darbeyi aldığı taraftan yayılan dehşet verici bir acı bedenini kavurdu.

Zeranus haykırdı, gözleri öfkeyle kızardı. Bu, resmen bir hakaretti. Bir zamanlar gerçekten önemsiz gördüğü öz oğlu tarafından alt edilmişti. Yüzleşmesi inanılmaz bir gerçeklikti bu ve Zeranus’u içini dökebileceği hiçbir kanalı olmayan bir öfkeyle kavuruyordu.

“Savaş alanında duygusallaşmak mı,” diye kendi kendine soğukkanlılıkla belirtti. “Sanırım düşündüğümden de hamım.”

Bu, bu savaşta dengelerin henüz değiştiğinin bir ilanı niteliğindeydi. Ve o andan itibaren, Zegion’un şiddetli karşı saldırısı başladı.

Açıkça görülüyordu ki Zegion, eskisinden çok daha büyük bir gücün tadını çıkarıyordu. Bütün bedeni gökkuşağı renkleriyle parıldıyordu; bu da bedenini kaplayan dış iskeletin neredeyse tamamının kızıl çeliğe evrimleştiğini gösteriyordu. Yumruklarındaki güç eziciydi; daha önce sergilediği her şeyin çok ötesindeydi. Hızı, Apito’nun ilahi süratinin bile ulaşabileceği seviyelerin üzerine çıkmaya devam ederken; yumrukları göğü yarıyor, yeryüzünü kavuruyordu.

Zeranus’un bununla başa çıkabilme yeteneği başlı başına muazzamdı ama Zegion’un amansız saldırısı kıyas kabul etmez bir boyuttaydı. Bunun geçerli bir sebebi de vardı; Void Collapse‘ın enerjisini bedeni içinde kan gibi dolaştırıyordu. Damarlarında akan bu güç o kadar tehlikeliydi ki, kontrolündeki tek bir hata tüm dünyayı pekâlâ yok edebilirdi. Ortaya çıkardığı o saf güç, başlı başına bir dehşetti. Zeranus’un tepki hızı buna yetişemiyordu.

Gıdım gıdım — yumruk üstüne yumruk, tekme üstüne tekme — hepsi onu bulmaya başladı. Derken bir anda denge tamamen bozuldu.

Zegion bir yumruk savurdu.

Zegion bir tekme attı.

Zegion rakibini kırdı geçti.

Zegion onu deşti.

Zegion onu fırlatıp attı.

Zegion onu yere çarptı.

Karşı saldırıya zerre izin yoktu. Saf, tek taraflı bir şiddetten ibaretti. Zegion, ezici bir gücü hükmü altına alan bir yıkım lorduna dönüşmüştü. Zeranus’un kendi gücü de sahte değildi; Böcek Lordu olarak neredeyse sonsuzluk boyunca hüküm sürmüştü — yine de Zegion’a rakip olamıyordu.

“Hayır…”

Bir türlü anlayamıyordu. Bilinci tam bir karmaşa içindeydi, başına gelenleri kavrayamıyordu.

Derken Zegion durdu.

“Hrrkkh?!”

Zeranus kan öksürerek yere çöktü. Zegion soğuk gözlerle ona tepeden baktı. Sırf öz babası diye işini bitirmekte tereddüt edecek kadar toy değildi. Yolda Apito’yu koruyarak bu kilit dünyaya kaçmıştı, çünkü Zeranus ona ve onun gibilere harcanabilir birer piyon muamelesi yapıyordu. Ondan intikam almak gibi bir niyeti hiç olmamıştı ama işler bu noktaya geldiğine göre, bu tamamen kaderin tecellisiydi.

Zeranus’u bu kadar yaralamak bile onun için henüz ölümcül değildi. Yeterli zamanla kendini yeniden canlandırabilirdi. Zegion bunu bildiğinden, işi kökten bitirmek adına tüm gücünü serbest bırakmaya yeltendi. Şimdiki hedefi: var olan her şeyi hiçliğe dönüştürebilecek bir güç olan Dimension Storm‘u serbest bırakmaktı. Zeranus bunu durdurmaktan acizdi.

“Dur…”

Zeranus bu kelimeyi sanki üstün bir çaba gerektiriyormuşçasına dillendirdi. Ve belki de gerçekten öyleydi. Bütün dış iskeleti parçalanıp yarılmış, uzuvları didik didik edilmişti. Bu, Zegion’u vazgeçirmeye yetmedi.

“Canın için yalvarman anlamsız.”

“Hayır… Oğlum, beni yendin. Bunu kabul edeceğim… ve sana bunu bahşedeceğim…”

Ona bir bakıma Zeranus’un her şeyi olan Yaşam Kralı Sefirot‘u emanet etmek istiyordu. Tersi de mümkündü, zira tabiilerinin güçlerini kendinin kılabilirdi; ancak bu durum kesinlikle kendi ölümü ya da yok oluş anıyla sınırlıydı. Zeranus için bu an — yenilgiyi kabul ettiği o an — krallık yetkisini bir başkasına devredebileceği andı.

Yeni bir yaratılış tanrısının taç giyme töreni gibiydi.

“Saçmalık. Ben hayatımı tanrım Rimuru Efendi’ye adadım. Tahta geçmeye hiç niyetim yok. Hırsların tam da burada, hemen şimdi ezilmeye mahkûm.”

Zegion bu konuda tamamen ilgisiz görünüyordu. Fakat Zeranus ona mutlulukla gülümsedi.

“Sorun değil. Dilediğin gibi yaşayabilirsin oğlum… Ben bundan hoşnudum. Bütün ömrümce umduğum gibi babamı asla geçemedim… ama şimdi oğlum beni geçtiyse… dileğim gerçekleşmiş demektir.”

Böcek Lordu Zeranus’un son sözleri bunlar oldu. Varlığını sürdürmek için nihai yeteneğinin gücünü kullanıyordu ve şimdi “laneti” kendi elleriyle kesip atarak, bu ömürlük arzunun nesiller boyu üzerine yüklediği boyunduruğa son vermişti.

“… Çok aptalca. Huzur içinde yat, Baba.”

Ölmek tüm günahların affedildiği anlamına gelmeyebilirdi ama yine de Zegion, Zeranus’u affetti. Yanında duran Apito sessizce dua etti — ve böylece baba ile oğul arasındaki karmik olaylar zinciri nihayet kırıldı.

Kontrol Merkezi’ndeki herkesin dili tutulmuştu. Henüz yeni uyanmış olan Geld bile dona kalmıştı. Bu sırada Gabil’in ağzı bir karış açık kalmıştı. Gobta her zamanki gibi kaygısızca Zegion’a tezahürat yapıyordu ama dövüşün ortalarına doğru, hemen yanında bacaklarının arasına kuyruğunu sıkıştırmış yumak gibi kıvrılan Ranga’yla birlikte tek diyebildiği “Oooo, dostum, bu gerçekten çılgınca,” olmuştu.

Görünce insanı bu denli şoke eden bir manzaraydı. Sonuçta, Böcek Lordu Zeranus dünyadaki en korkunç çaresizlik timsaliydi…

“…” “Zegion beni biraz korkutuyor.”

Benimaru, Ramiris’in bu fısıltılı değerlendirmesini başıyla çabucak onayladı.

Ne tür bir varlıktı bu böyle? O gücü kullanmak zorunda kaldığını biliyordu. Öyleyse nasıl oluyor da şu an bu kadar sakin ve soğukkanlı kalabiliyordu?!

Gerçek anlamda nutku tutulmuştu. İçinde akan bu kadar muazzam bir güce dayanabilmesine imkân yoktu—ya da en azından öyle sanıyordu. Zegion’un olağanüstü bir savaşçı olduğunu herkes biliyordu fakat az önce sona eren savaş gerçekliğin o kadar ötesindeydi ki, bunu sadece “güç” kelimesiyle açıklamak imkânsızdı. Böcek Lordu’nu gerçekten yenmek bir mucizeden farksızdı—fakat o kadar ezici ve tek taraflı bir zaferdi ki, sanki tüm bunlar başından beri kaderlerinde yazılıymış gibi hissettiriyordu.

“Onu yenebilir miydin, Benimaru?”

“Bunu gerçekten sorman gerekiyor mu?” diye mırıldandı Ramiris’e karşılık vererek. Ramiris gibi sembolik bir lider değil, Rimuru tarafından Tempest’ın askeri işlerini yürütmek üzere seçilmiş gerçek komutan olarak aşağı kalır yanı olduğunu bu kadar kolay kabullenmek istemiyordu ama…

“En azından şu anki hâlimle Zegion’u yenebileceğimi sanmıyorum.”

Yine de gerçeği itiraf etmek zorundaydı.

Bu arada varlık puanlarını bildirmekte olan görevli, yaşadığı şoktan ötürü tek kelime edemiyor, ağzını balık gibi açıp kapatmakla yetiniyordu. Ancak diğer herkes kendi düşüncelerine daldığı için bunu fark edemeyecek kadar meşguldü.

İsim: Zegion (EP: 68.889.143)

Irk: Mikro-Tanrı; en üst seviye kaos elementali Ruh Böceği

Himaye: Rimuru’nun himayesi

Unvan: Sis Lordu

Büyü: Su Ruhu Büyüsü

Yetenekler: Nihai Yetenek Yanılsama Kralı (Mephisto); Düşünce Hızlandırma, Evrensel Algı, Lord Hırsı, Su ve Yıldırıma Hükmetme, Boyutlara Hükmetme, Çok Boyutlu Bariyer, Bütün Varlıklar, Ruhani Hükmetme, Hayal Dünyası, Yaşama Hükmetme (Sefirot)

Dirençler: Yakın Dövüş Saldırılarını Geçersiz Kılma, Durum Etkilerini Geçersiz Kılma, Ruhani Saldırıları Geçersiz Kılma, Doğal Elemental Saldırıları Geçersiz Kılma, Kaos Saldırısına Direnç

Deeno’nun grubu da ortaya çıkan sonuç karşısında en az diğerleri kadar dona kalmıştı.

“Ayy! Neden yanağımı çimdikliyorsun?”

“Öylesine. Bunun bir rüya olup olmadığını merak ediyordum.”

“Evet. Ben de bunun bir kâbus olduğunu sanmıştım ama görünüşe göre gerçekmiş.”

“Hayır! Beni dinleyin! Bu cidden acıtıyor, biliyor musun!”

Pico, bunun bir rüya olup olmadığını anlamak için Deeno’nun yanağını çimdikliyordu. Bu durumdan şikâyet eden tek kişi ise Deeno’ydu.

“Şakalaşmayı kesip,” diye sordu Mai, “az önce ne olduğunu açıklayabilir misiniz?”

Muazzam bir şeyin gerçekleştiğini anlayabiliyordu ama tam olarak ne olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Böcek Lordu Zeranus’un yerde bir yığın hâlinde yattığını görmek kelimenin tam anlamıyla inanılmazdı. Böyle bir şey nasıl gerçekleşebilirdi ki? Evet, Zegion kesinlikle korkunç bir savaşçıydı fakat aralarında kapanması imkânsız bir uçurum olduğunu sanıyordu.

“Şey, kem küm…”

Deeno da aslında durumu pek anlayabilmiş değildi. Zegion aniden muazzam miktarda güç kazanmıştı ve bunun sebebine dair aklına hiçbir şey gelmiyordu.

Sadece silah yüzünden miydi? … İmkânı yoktu. Bizzat kendisinin yaptığı bir şey olmalıydı…

Açıklanamayan bir durum varsa ihale Rimuru’ya kesilirdi. Bu, hemen hemen her şey için yeterli bir açıklamaydı. Olaylara bu şekilde yaklaşıldığında ise—şey, bu sadece o balçığın ne kadar çılgınca bir şey olduğunu gösteriyordu. Diablo’nun yüzündeki kendinden geçmiş ifadeden de bu durum net bir şekilde anlaşılıyordu.

“Ahh, Lord Rimuru tam da düşündüğüm gibi muhteşem biri! Zegion ile tanıştığım ilk andan itibaren bunun olacağını tahmin etmiştim!”

Tüm bunlar Deeno için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Söylediklerini tekrarlatması mı yoksa onu konuşturmayı kesmesi mi gerektiğinden emin olamıyordu. Diablo bir kez “yaşasın Lord Rimuru” moduna girdi mi bunun sonu gelmiyordu. Fakat en azından bir şeyler biliyor gibiydi ve bu da Deeno’nun merakını uyandırmıştı.

“Şey, bana da açıklayabilir misin acaba?” diye sormaya karar verdi. Ancak Diablo ona sadece soğuk bir bakış fırlattı.

“Ha? Aptal olmayı kes. Bu heyecanı seninle paylaşmak gibi bir mecburiyetim neden olsun ki?”

Deeno dilini yutmuş gibi kalakalmıştı. Fakat Diablo’nun bu reddedişinin arkasındaki asıl sebep, o “gücün” arkasındaki sırrın dışarı sızmasını engellemekti.

………

……

Sonuçta işin içinde Rimuru’nun Boşluk Yıkımı enerjisi vardı.

Yalnızca ruh koridoru aracılığıyla Rimuru’ya bağlı olan ve “kapıyı” açabilen kişiler bu gücü ödünç alma hakkına sahipti. Ancak bu, en ufak bir hatada insanı yok edebilecek türden felaket getiren bir güçtü. Şu an Rimuru yanlarında yokken bu gücü rastgele çekmek intihardan farksızdı.

Zegion bu Boşluk Yıkımı enerjisini bedeninde dolaştırmaya başladığında, Diablo onun aklını kaçırıp kaçırmadığını düşünmeye başlamıştı. Ama aynı zamanda kafasında bir soru belirdi: Zegion nasıl oluyordu da zarar görmüyordu? Böyle bir şey yapmak onu bir anda kül edip yok etmeliydi.

Bunu düşünen Diablo olası tek bir cevaba ulaştı—Zegion’un bedeninin belli bir yüzdesinin Rimuru’nun hücrelerinden oluştuğu gerçeği. Diablo, Rimuru’nun böyle bir durumu öngördüğü için kendi hücrelerinin bir kısmını Zegion’a verip vermediğini merak etti. Eğer bu doğruysa, geri kalan her şey mantıklı bir zemine oturuyordu. Böylece geriye kalan tek şey Rimuru’yu övmek gibi basit bir görevdi.

Tabii ki Rimuru bunların hiçbirini öngörmüş değildi. Az önce Zegion’u istemeden, tamamen tesadüfen kurtarmıştı. Hatta bu bakımdan, Rimuru’nun hücreleri Apito’nun bedeninde de kullanılmıştı. Bu, Diablo’nun oldukça tembelce bir alışkanlığıydı—olaylar hakkında işine gelen varsayımlarda bulunur ve bunları kendi doğrusuyla bağdaştırmaya çalışırdı. İşin içine Rimuru girdiğinde Diablo’nun sağlıklı düşünme yetisi her zaman bulanıklaşırdı.

Yine de kısmen haklı sayılırdı—ve hedefi tamamen ıskalamamış olması, Diablo’nun kendisini bu kadar başarılı bir şekilde kandırabilmesinin nedenlerinden biriydi.

Gerçekte Zegion’un güvende olmasının sebebi, içindeki çok amaçlı hücrelerin—Rimuru hücreleri ya da balçık hücreleri olarak da bilinir—Boşluk Yıkımı enerjisine tepki olarak değişime uğramasıydı.

Tıpkı Diablo gibi Zegion da Rimuru’ya fazlasıyla pay çıkarıyordu. Rimuru’nun kendisine bahşettiği bu bedenin, ne yapmaya çalışırsa çalışsın dayanacağına yürekten inanıyordu. Ama bunun hiçbir dayanağı yoktu. Zegion’un iyi olmasının tek sebebi şansının yaver gitmesiydi.

Yine de asıl önemli olan sonuçlardı ve Diablo bu konuda çenesini kapatınca tüm mesele karanlığa gömüldü.

………

……

Tüm bunlardan habersiz olan Deeno, yediği retle şaşkına dönmüştü. Sinir bozucu Rimuru övgülerinden daha fazlasını dinlemeye hazırdı ama bunun yerine kestirilip atılmıştı.

“Vay be, ne acımasız…”

“Şey, Diablo’nun nasıl biri olduğunu bilirsin…”

“Seni yumruklamadığı için şanslısın, değil mi?”

“Değil mi? Ha-ha-ha!”

Deeno arkadaşlarından teselli bekliyordu ama sıfır çekerek ağır bir başarısızlığa uğradı. Zavallı Deeno’yu bu hâlde gören Mai derin bir iç çekti.

Zindana rahat bir nefes, huzurlu bir hava çökmeye başlamıştı. Artık Böcek Lordu Zeranus bertaraf edildiğine göre, herkes kendini çok daha güvende hissediyordu.

Fakat kriz henüz bitmiş değildi. Zindanda hâlâ hayatta kalan biri vardı—kötülüğün ete kemiğe bürünmüş hâli.

“Sizi gidi pislikler… Tepeden bakıyorsunuz değil mi bana… Bana bir pislik parçasıymışım gibi davranıyorsunuz… Allah hepinizin belasını versin!!”

Bir ayağı çukura girmiş gibi görünen Vega, zindanın tavanına yapışmış, dünyadaki her şeye sövüp sayıyor, kendisini bu şekilde aşağılayan herkesin belasını okuyordu.

Her şeye rağmen, şansı hâlâ inanılmaz bir şekilde yaver gidiyordu. Tam Zegion onu öldürmek üzereyken, Zeranus araya girip kellesini kurtarmıştı. İşte bu yüzden şimdi tavana sığınmış, bedeninin iyileşmesini beklerken kendini tutuyordu.

Gizlice, Nihai Yetenek Karanlık Ejderhalar Kralı (Azhdahak) gücünü devreye sokmuş, köklerini zindanın dört bir yanına yayarak zindanın gücünü dilediğince emiyordu. Bulunduğu kat Ramiris tarafından tecrit edilmişti fakat Zeranus’un ortaya çıkışı alt katlara giden bir bağlantı açmıştı—ve Vega oradan kaçışını gerçekleştirerek zindanın kendisine kenetlenmişti.

Bu anormalliğin derhal fark edilmesi gerekirdi fakat Vega bir kez daha farkında olmadan inanılmaz bir şans yakalamıştı. Zindandaki tüm gözetleme, Zeranus tehdidiyle başa çıkmaya odaklanmıştı; bu da diğer alanların daha az korunmasına yol açmıştı. Bu Ramiris’in suçu değildi; ne de olsa Zeranus muazzam bir tehditti. Ancak bunun sonucunda Vega, son zamanlarda defalarca yaptığı gibi, ölümden kıl payı kurtulmayı başarmıştı.

Ve şu anda, ayaklarının altında her zamankinden daha mükemmel bir ziyafet yatıyordu. Zegion tarafından mağlup edilen Böcek Lordu’nun cesediydi bu. Üstelik kimse Vega’nın hayatta olduğunu, hatta burada bulunduğunu bile fark etmemişti. Bölgedeki büyü zerrecikleri (magicules) büyük bir karmaşa içindeyken, sadece Büyü Algısı onu tespit etmeye yetmezdi.

Zegion ve Apito, bu leziz ziyafeti merkezde bırakıp bölgeden ayrılmışlardı. Bu bir tuzak mıydı? Vega’nın aklına alışılmadık derecede temkinli bir düşünce geldi ama bunu görmezden gelmeyi seçti. O gücü—Zeranus’un o ezici gücünü—elde ettiği sürece Zegion bile ona rakip olamazdı.

Sonuçta Zegion büsbütün tükenmiş görünüyordu. Hiç canlılığı kalmamıştı—şüphesiz Zeranus’a karşı o kadar büyük bir güç harcamanın artçı etkisiydi bu. Kararsızlığın sırası değildi. Tam da şu anda Vega, hayatının en büyük fırsatına sahipti.

“Pekala ejder canavarları, ortalığı kasıp kavurmaya başlayın!”

Bu haykırışla Vega, tek seferde üretebileceği en yüksek sayı olan dört ejder canavarı yarattı ve onlara diledikleri gibi terör estirmelerini emretti. Deeno ve tayfası oradaydı fakat Vega’nın bakış açısına göre onlar özünde davaya ihanet etmiş hainlerdi. Zayıflamış Zegion’a saldırmayı denememişlerdi bile—hatta birbirleriyle dostça ilişkiler kuruyor gibi görünüyorlardı.

Pekala, hepinizi ben de yiyeceğim, tamam mı? Bunun için benden nefret etmeyin.

Böylece Vega, sadece kendi işine gelen şeyleri düşünerek durumun gelişmesini izledi. Sonra günün en büyük şans patlamasıyla kutsandı. Her şey tam da onun işine en çok yarayacak şekilde ilerledi.

Canavarlardan biri aptalca doğruca Diablo’ya yöneldi ve anında yok edildi. Biri bir yerlere gitti ve zindan katından tamamen ayrıldı. Diğer ikisi ise bu katta terör estirmeye başladı. Tam bir kaos hakimdi ve Vega fırsat penceresini kaçırmayacaktı. Hiçbir sonucu düşünmeden, doğruca Zeranus’a atıldı.

Ve ardından:

“Sonsuz Yiyici!!”

Zeranus’un cesedini başarıyla yuttu.

Kötülük dişlerini göstermeye başlamıştı.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla