Cliff ile Elinalise’in evlenmesinden yaklaşık iki hafta sonra, BİR GÜN hem Sylphie hem de Roxy’yi yanıma alıp şehre indim.
O günkü amacımız Norn ve Aisha için doğum günü hediyeleri almaktı. Partilerini sürpriz yapmaya karar vermiştim; bu da tüm hazırlıkları olabildiğince gizli yürütmemiz gerektiği anlamına geliyordu.
İki eşimi de bu geziye peşimden sürüklememin başka bir sebebi daha vardı ama ona daha sonra geleceğiz.
Artık hasat mevsiminin tam ortasındaydık ve şehir cıvıl cıvıldı. At arabaları sokaklarda dört bir yana gürültüyle ilerliyor, meyve sebze satan tezgâhtarların yüzünden gülücük eksik olmuyordu. Yılın bu zamanında yiyecekler hem daha ucuz hem de daha taze ve lezzetli olurdu.
Şehrin merkez meydanına kurulan devasa ahşap sahneden de anlaşılacağı üzere, hasat festivali de yaklaşıyordu.
Bu öyle pek cafcaflı bir etkinlik sayılmazdı. Sokaklarda yakılan kamp ateşleri, içine her türlü malzemenin girdiği koca güveç kazanları ve bolca ucuz içkiden ibaretti. İnsanlar ateşlerin etrafında toplanıp yer, içer ve toprağın bereketine şükranlarını sunarlardı. Bildiğim kadarıyla başka da öyle büyük bir etkinlik olmazdı. Şarkı söylemek ya da dans etmek bile yoktu üstelik.
Yine de kendi tencerenizi getirdiğiniz sürece, o güveçten koca bir porsiyonu bedavaya alabiliyordunuz. Görünüşe göre Aisha geçen yıl ben yokken bundan faydalanmıştı. Fakat pek de etkilenmemişti. Malzemeleri içine öyle rastgele attıkları için lezzeti pek de övülecek gibi değildi.
Umarım bu yıl kendim tatma fırsatı bulabilirdim. Tadı iğrenç çıksa bile bu da kendi içinde ayrı bir eğlence olurdu.
“Bu günlerde ortalık kesinlikle pek bir canlı,” dedi Roxy merakla etrafına bakınarak.
“Evet, hep böyledir,” dedi Sylphie. “Yılın bu zamanında şehre çok insan gelir.”
Dört bir yana koşturan tüccarların yanı sıra, sokaklarda tezgâhlara ve stantlara göz gezdiren bir sürü öğrenci vardı. Bazen sebze dolu el arabalarını iten köylülerin, bazen de kimin kime omuz attığı konusunda ağız dalaşına giren maceracıların yanından geçiyorduk. Sharia bu bölgedeki en büyük şehirdi fakat sadece yılın bu zamanlarında bu denli gürültülü olurdu.
Ayrıca sokaklarda alışılmadık sayıda canavar ırkından insan dikkatimi çekiyordu. Çoğu, pala benzeri geniş kılıçlar taşıyan, sert görünümlü tiplerdi. Tam da bu sıralarda onların da kendilerine has bir “festival”i vardı aslında. Linia ile Pursena neredeyse aynı dönemde kızışma dönemine girdikleri için, dünyanın dört bir yanından en cesur genç savaşçılar onlar için yarışmak üzere buraya akın etmişti. Bu yıl, Linia ve Pursena onların karşısına bizzat dikilecekti. Sanırım artık kendilerine birer koca bulma vaktinin geldiğini düşünmüşlerdi.
Ancak canavar ırkı geleneklerinin dışına çıkarak, eşlerini kendilerini alt edenlerin arasından bizzat seçeceklerini ilan etmişlerdi. Asgari şart olarak bir Kılıç Azizi, İleri derece büyücü ya da A-seviye bir maceracı istiyorlardı. Üstelik kürkünün parlak, kulaklarının dik ve kuyruğunun dimdik olması gerekiyordu. Ha, bir de hem vahşi bir savaşçı hem de düşünceli bir beyefendi olmalıydı. Dürüst olmak gerekirse standartları bana biraz gerçek dışı geliyordu.
Umarım iyi birini bulurlardı… tıpkı benim gibi birini.
Sağımda Sylphie vardı. Solumda ise Roxy. İki yanımda birer kadın; her erkeğin hayali!
“Hey, Sylphiette Hanım, Roxy Hanım. Size bir teklifim var.”
“Neymiş o bakalım, Rudeus Bey?”
“Buyur, dinliyorum.”
“Kollarıma girip yürümeye ne dersiniz?”
Fikir bir anda aklıma gelmişti ama az önceki düşüncemin bir devamı sayılırdı. Asıl “hayal”, kollarına yapışmış iki kadınla böbürlenerek yürümek ve ne kadar popüler olduğunu cümle âleme sergilemekti.
Önceki hayatımda böyle birkaç adam görmüştüm ve bu durum her zaman midemi bulandırırdı. Ama içten içe ben de onlardan biri olmak istiyordum. Onların yapabildiğini ben de yapmak istiyordum!
“Olur.”
“… Pekâlâ.”
Sylphie hemen sağ koluma yapıştı. Roxy ise hafifçe tereddüt ettikten sonra sol koluma girdi.
Sonunda o gün gelmişti. Zirveye ulaşmıştım! Şimdi insanların kıskanç bakışlarına maruz kalma sırası bendeydi. Ve ne kadar da muazzam hissettiriyordu!
Fakat etrafa bakındığımda, tüccarların kendi işleriyle meşgul olduğunu, canavar ırkı savaşçılarınınsa aceleyle Üniversite’ye doğru koşturduğunu fark ettim. Kalabalıktaki bazı öğrenciler bizim tarafımıza bakıyordu ama hemen gözlerini kaçırıyorlardı. Bir meyhanede falan olsaydık yerel maceracılardan birkaç laf yiyebilirdim belki ama onların bile sokak ortasında bana sataşacak kadar canı sıkılmış görünmüyordu. Genel olarak beklediğimden çok daha az ilgi görüyordum.
Yine de bu deneyimden son derece tatmin olmuştum.
Neden diye sorabilirsiniz tabii. Çünkü sağ kolum şu an son derece hoş hisler tecrübe ediyordu. Sylphie daha önce yapamadığı bir şekilde, o malum şeyini koluma bastırıyordu. Lafı dolandırmaya gerek yok, değil mi? Göğüslerinden bahsediyorum.
Ben, Rudeus Greyrat, koluma bir kadının göğüsleri yaslanmış halde şehrin ortasında yürüyordum. Bu yalın gerçek bile içimi neşeyle doldurmaya yetiyordu. Sefil bir ergenliğin kurutup çölleştirdiği kalbimin bir zamanlar çorak olan toprakları, şimdi hayatla yeşeriyordu!
Bu vahada sonsuza dek kalamazdım. Çok geçmeden, bu yastık gibi zevk bulutları hak ettikleri o daha mütevazı boyutlarına geri dönecekti. Fakat bu durum, onların şu anki gerçekliğini zerre azaltmıyordu. Onlar efsanevi hazine adalarıydı ve ben onları bulmuştum!
Üstelik bana bu sevinci sunan sadece Sylphie de değildi. Solumdaki Roxy de o mütevazı göğsünü bana yaslıyordu. Göğüsleri küçüktü ama oradaydılar işte. Kolumun kaslarına temas eden o belirgin yumuşaklıklarını hissedebiliyordum. Yeryüzünün varisi olacak kadar masum ve mütevazıydılar!
Bu gerçekten muazzamdı. Kendi kol kaslarıma içimden bir teşekkür borcu ödedim; zira onların sertliği olmasaydı, bu yumuşaklığın tadına bu kadar derinden varamazdım.
Haha, kıskanma bakalım, Pazu Herkülüm benim! Sen de gerçekten harikasın!
“Hıh hıh hıh.”
Hımm. Öyle gülmek niyetinde değildim ama bir kere ağzımdan kaçmıştı işte.
Daha önce de belirttiğim gibi, bugünkü gezimizin amacı sevgili küçük kız kardeşlerime hediye seçmekti. Ancak tek hedefim bu değildi.
Daha geçen gün Elinalise, nihayet duymayı beklediğim o haberi vermişti.
“İkisinin de aklını çeldim senin için, Rudeus. Sen sadece ikisini de randevuya çıkar, güzel bir hava yakala, sonra da şık bir hana götür.”
Aynen öyle, dostlarım. Bugün o gündü. İki eşimle birden aynı anda yatacaktım!
Heyecandan içim içime sığmıyordu. İkisini birden tatmin edebilecek miydim acaba? Denemek için sabırsızlanıyordum!
“Rudy? Şey, Rudy?”
Sylphie’nin sesi beni gerçekliğe döndürdü.
Hay aksi. Sanırım biraz dalıp gitmiştim…
“Ağzının suyu akıyor,” dedi Roxy, bir mendille yüzümü silerek. “Şimdiden acıktın mı yoksa?”
Kesinlikle biraz daha dikkatli olmam gerekiyordu. Bugünün bir üçlüyle bitmesini umuyordum, evet ama randevunun kendisini baştan savma geçirecek de değildim.
Norn ile Aisha’nın hediyelerini özenle seçecektik. Ve sonrasında, ikisinin de bu gezintiden keyif aldığından emin olacaktım.
Bunların hepsi aynı derecede önemliydi.
“Kusura bakmayın,” dedim gülümseyerek ve dikkatimi yeniden yapmamız gereken işe verdim. “Düşüncelere dalmışım biraz.”
Hediyeleri seçmek günün ana etkinliğiydi. Şehrin dört bir yanına bakmaya ve karar verirken acele etmemeye karar verdik.
Arayışımız Atölye Bölgesi’nde başladı. Şehrin bu kısmında her türlü büyülü alet ve eşyayı bulabilirdiniz. Tabii ki Ticaret Bölgesi’nde de satılık pek çok efsunlu eşya vardı ama onlar çoğunlukla test edilmiş, kusursuzlaştırılmış ve çok yüksek fiyatlara satılan ürünlerdi. Atölye Bölgesi’nde ise acemi zanaatkârlar tarafından üretilmiş prototipler ve deneyler de dâhil olmak üzere daha karmaşık, çeşitli bir yelpaze bulabiliyordunuz.
Çoğunun etkileri pek de kayda değer değildi; daha çok oyuncaktan farksızdılar. Fakat bazen bir çöp yığınını karıştırırken yakında meşhur olacak bir mucidin elinden çıkma bir başyapıt bulabilirdiniz.
Ya da en azından Roxy bana öyle söylemişti. Üniversiteden eski bir sınıf arkadaşı buradaki atölyelerden birine çırak olarak girdiği için bölge hakkında biraz bilgi sahibiydi. Ne yazık ki o arkadaşı bir noktada başka bir şehre taşınmıştı.
Roxy görevimiz konusunda pek de umutlu görünmüyordu. “Dürüst olmak gerekirse, o ikisinin hoşuna gidecek bir şeyi burada bulabileceğimizi sanmıyorum,” demişti ama sergilenen büyülü eşyalara büyük bir ilgiyle göz gezdiriyordu.
Doğal olarak ben de Norn ya da Aisha için uygun bir hediye bulmayı beklemiyordum. Bizi buraya getirmemin asıl sebebi Roxy’ye bir hediye bulmaktı.
Resmen evli olsak da bunu onunla doğru dürüst hiç kutlayamamıştım. Düğün töreniyle ilgilenmiyordu ama yine de gecikmeli bir kutlama yapabilirdik. Planım bu kutlamayı Aisha ve Norn’un doğum günü kutlamasıyla birleştirmekti.
Roxy bu kısımdan habersizdi tabii ki. Bu da bir sürprizdi.
İşin içinde olduğunu sanıyordu ama ben burada beş boyutlu satranç oynuyordum! Burada satılan herhangi bir şeye ilgi gösterirse, birkaç gün sonra gizlice geri dönüp onu satın almayı planlıyordum.
Elbette büyülü eşyalar oldukça pahalı olabiliyordu. Şu anda ailemizin bütçesi dört ana kaynaktan geliyordu: Sylphie ve Roxy’nin maaşları, Nanahoshi’nin bana verdiği o parşömenin telif gelirleri ve o Labirent’ten kazandığımız para.
Özellikle Labirent’ten gelen para —bir bakıma Paul’den kalan mirasım— tek başına beni rahat bir otuz yıl kadar geçindirebilirdi. Hayatımın geri kalanında yan gelip yatmama yetecek kadar değildi belki ama çok güzel bir güvenceydi.
Ne zaman bir anda yüklü miktarda para harcamamız gerekeceği belli olmazdı, bu yüzden paramızı çarçur etmemek için elimden geleni yapıyordum. Yine de bir düğün hediyesi için birikimlerime dokunmaya dünden razıydım.
Kahretsin, Roxy “Bir Porsche sürmek istiyorum,” diye mırıldansa ona bir tane alırdım. Gerçi Büyü Şehri Sharia’da hiç lüks araba galerisi var gibi görünmüyordu, o yüzden amblemini Dillo’nun alnına çizmekle yetinmek zorunda kalabilirdim.
“Mana verdiğinde içindekileri donduran bu tencere kullanışlı görünüyor. Belki Aisha’nın işine yarar.”
“Hımm. Bana kalırsa Aisha daha sevimli şeyleri tercih eder açıkçası.”
“A, haklısın. Sanırım ona işte kullanacağı bir şey hediye etmemeliyiz…”
Sylphie ile sohbet eden Roxy’yi bir şahin gibi izliyordum.
Şimdiye kadar özellikle arzuladığı bir şey dikkatimi çekmemişti. Kendine bir şey bulmaktan ziyade tamamen kız kardeşlerime hediye seçmeye odaklanmış gibiydi.
“Sen ne düşünüyorsun, Rudy?”
“Bir köpek gibi yüzünü yalamanın fevkalade olacağını düşünüyorum, Roxy.”
“Bunu biraz ciddiye alabilir misin lütfen? Gezmeyi teklif eden sendin, biliyorsun değil mi?”
Tabii ki Aisha ve Norn’un hediyelerini de düşünüyordum. Fakat buralarda satılan şeyler pek onların tarzı değildi.
Bir süre sonra Ticaret Bölgesi’ne geçtik. İstikametimiz Sylphie’nin en sevdiği giyim mağazasıydı. Üzerimdeki cübbeyi buradan almıştım ve burası hediye bulmak için de sık sık uğradığım bir yerdi.
“Vay canına. Bayağı lüks dükkânlardan alışveriş yapıyormuşsun meğer…”
Roxy dükkânın önünde biraz tereddüt etti, ardından kararsız bir ifadeyle kendi cübbesine baktı. Belki de ona içeride kıyafet kuralı olmadığını söylemeli miydim?
“Ha?” dedi Sylphie. “Gerçekten o kadar lüks mü ki?”
Cidden şaşkın görünüyordu. Genel bir kural olarak, kıyafetlerini yalnızca oldukça pahalı yerlerden alırdı. Sylphie parasını savuran biri olduğundan falan değildi bu tabii. Ariel’in yanında uzun yıllar geçirmişti sonuçta. İnsan ister istemez en yakın arkadaşlarının alışveriş alışkanlıklarını kapıyor sanırım.
Buranın bir bakıma pahalı bir yer olduğunun kesinlikle farkındaydı. Muhtemelen bildiği dükkânlar arasındaki en iyi seçenek olarak görmüştü burayı. Lüks göreceli bir kavramdı ne de olsa.
“Yani, hayır. Greyrat ailesinin buradan alışveriş yapmaya gücünün yeteceğini düşünüyorum. Sadece… Şahsen ben bu kadar şık dükkânlara pek sık uğramam.”
“A-ah… öyle mi. Burası biraz fazla lüks kaçıyor o zaman,” dedi Sylphie, kulakları hafifçe düşerken kederli bir ses tonuyla. “Şey, Rudy? Çok fazla para harcamıyorum, değil mi?”
“Endişelenme Sylphie. Sorun yok.”
Her şeyden öte, aldığı kıyafetlerin parasını kendi maaşından ödüyordu. Parasını nasıl harcadığı konusunda şikâyet etmeye hiç hakkım yoktu.
“Gerçekten öyle bir şey ima etmeye çalışmıyordum!” dedi Roxy. “Vaktiyle Shirone’de saray büyücüsü olarak görev yaparken ben de böyle dükkânlardan alışveriş yapardım. Üstelik doğum günü hediyesi için özel bir şeyler bulmak adına mükemmel bir yer gibi görünüyor.”
“Ah, evet. Doğru. Özel bir gün ne de olsa, yani… evet…”
İşte benim öğretmenim be. Ne zaman atağa geçmesi gerektiğini çok iyi biliyor. Bunu devam ettirsem iyi olacak…
“Biliyorsun, insanın kendine pahalı kıyafetler almasında gerçekten yanlış bir şey yok bence,” dedim gülümseyerek.
Sylphie buna dudak büktü. “Demek sonunda pahalı olduklarını kabul ettin!”
“Ş-şey, dilim sürçtü. Şık demek istemiştim. Şık kıyafetler.”
“Of. Başka bir yere mi gitsek acaba…? Gerçi bildiğim diğer dükkânlar bundan bile pahalı ama…”
“Hiç gerek yok. Buradan alalım.”
Aslına bakılırsa Sylphie’nin kendine ait neredeyse hiç şahsi kıyafeti yoktu. Benim için süslenip giyinmeye başlamıştı. En hafif tabirle, bundan şikâyet etmek için hiçbir sebebim yoktu.
Kendi kişisel standartlarıma göre burası biraz pahalıydı, evet. Ama bu sadece gezgin bir maceracı olduğum yıllarda ucuz şeyler almaya alıştığımdandı.
Standartlarımı yukarı çekmeye dünden razıydım. En azından bütçemiz elverdiği sürece.
Dükkânın içine adım attığımız anda bir çalışan bizi karşılamak için koşturarak yanımıza geldi. Böyle yerlerde müdavimleri akılda tutmak âdettendi sanırım.
“Vay canına, kimleri görüyorum, Greyratlar! Sizi müessesemizde yeniden ağırlamak ne büyük bir şeref! Bugün sizin için ne yapabiliriz?”
“Ah, sadece bakınıyoruz,” dedim. “İkisi de on yaş civarında olan iki çocuk için hediye bakıyoruz.”
“Anlıyorum! Öyleyse lütfen beni bu taraftan takip eder misiniz?”
Tezgâhtar bizi hemen dükkânın tamamen çocuk kıyafetlerine ayrılmış olan reyonuna götürdü. Görünüşe bakılırsa burada çalışanları gayet iyi eğitiyorlardı.
Çocuk reyonu da dükkânın geri kalanından aşağı kalır şekilde lüks değildi. Günlük kıyafetlerden cüppelere ve elbiselere kadar uzanan, sergilenmiş pek çok çeşit kıyafet vardı.
Onuncu yaş günü çok önemli bir dönüm noktası sayılırdı, bu yüzden insanlar o yaştaki çocuklar için muhtemelen bir hayli resmi kıyafet satın alıyordu.
“Aman Tanrım, amma çok çeşit varmış. Nereden başlayacağımdan bile emin değilim.”
“Şey, yakında kış gelecek, değil mi? Belki sıcak tutacak bir şeyler iyi olabilir?”
Roxy ile Sylphie hemen kıyafetleri incelemeye başladı. Keyif alıyor gibi bir hâlleri vardı. Kıyafet konusundaki bütün tavrı “Aman, herhangi biri olur işte!” olan malum kızıl saçlıyla tam bir tezat oluşturuyordu bu durum.
“Sen ne dersin Rudy?” diye sordu Sylphie bana dönerek.
“Şey, Norn’un kışlık paltosu ona biraz küçük gelmeye başladı. Yeni bir tane arıyor olabilir,” diye fikir sundum.
İkisi de düşünceli bir şekilde başını salladı.
“Pekâlâ, ona bir palto alabiliriz o hâlde… Peki ya Aisha için ne yapsak?”
“Ah. Geçen gün ayakkabılarının sıktığından şikâyet ediyordu,” dedi Roxy.
“Yeni ayakkabılar! Kulağa harika geliyor. Hadi bakalım, neler bulabileceğiz görelim!”
Odağımızı epeyce daralttıktan sonra, ürünleri ciddiyetle incelemeye koyulduk. Sunulan pek çok farklı seçenek sayesinde, kız kardeşlerimin kişisel tarzlarına uyan hediyeler bulmamız uzun sürmedi.
Norn için açık, canlı renkli bir paltoya karar verdik. Aisha içinse üstünde hoş işlemeli çiçek deseni olan bir çift çizme seçtik. İkisi de beden olarak biraz büyüktü ama bu bir sorun gibi görünmüyordu. Kız kardeşlerimin ikisi de büyüme çağındaki kızlardı ne de olsa.
Asıl işimizi hallettikten sonra, dükkânda amaçsızca bakınarak biraz vakit geçirdik. Kendimizi tek bir hediye ile sınırlamak zorunda değildik sonuçta. Daha da önemlisi, hâlâ Roxy için mükemmel bir hediye arayışındaydım—gerçi bu kısmı elbette kendime sakladım.
“Bu kumaş korsajlar pek hoşmuş. Aisha’nın hoşuna gider mi acaba?” dedim, incelikle işlenmiş küçük buketlerin olduğu bir sepeti incelerken.
“Belki. Çiçekleri çok sever,” dedi Sylphie.
“Evet… yine de bir çocuğun böyle bir şeyin kıymetini bilip bilmeyeceğinden pek emin değilim.”
“Düşününce, Norn’un ne tür şeylerden hoşlandığını pek bilmiyorum…”
“Hmm, güzel soru. Kendi zevklerinden pek sık bahsetmez. En azından benim yanımda pek etmez.”
“Bence Norn’un biraz erkek fatma zevkleri var,” dedi Roxy. “Kılıçları, zırhları, atları sever… bu tarz şeyleri yani.”
“Bir dakika, cidden mi? Bunu nereden biliyorsun?”
“Şey, onu daha iyi tanımaya çalışıyorum da, o yüzden…”
Roxy cümlesini yarıda keserek aniden olduğu yerde kalakaldı.
Gözleri belli bir kıyafete dikilmişti. Yakındaki bir stantta göze çarpacak şekilde sergilenen, şapkasıyla tam takım bir büyücü cüppesiydi bu. Cüppe yetişkin bir erkek bedenindeydi, dolayısıyla ona uyma ihtimali hiç yoktu. Yine de pürdikkat ona bakıyordu. Daha doğrusu, şapkaya.
Bir an sonra kendi şapkasını çıkarıp karmaşık bir yüz ifadesiyle incelemeye başladı.
Bu noktada şapkanın epey eski olduğu aşikârdı. Vaktiyle Buena Köyü’nde benim öğretmenimken taktığı şapkanın ta kendisi olduğunu hissediyordum. Dikişlerinden sökülüyor sayılmazdı ve siyah rengi biraz olsun yıpranmışlığını gizliyordu; ama yine de onca badire atlattığı belli oluyordu.
Şapkasını yeniden taktıktan sonra Roxy usulca parmak uçlarında yükselip diğer şapkayı standından aldı. Şapkayı çevirip fiyat etiketini buldu ve yüzünü ekşitti; bir an sonra da onu hemen aldığı yere geri bıraktı.
Görünüşe göre pek ucuz değildi.
Duyulur bir iç çekişle bize katılmak üzere geri döndü. Meseleyi aklından çoktan çıkardığı apaçık ortadaydı.
“Baksana Rudy…”
Sylphie bir ara usulca yanıma yanaşmıştı.
“Bunu alalım.”
“Kulağa iyi geliyor.”
İkimiz de aynı şeyi düşünmüştük anlaşılan. Roxy’nin hediyesini bulmuştuk.
Bir süre sonra Norn’un paltosu ile Aisha’nın çizmelerini sipariş edip dükkândan ayrıldık. Şapkayı da Roxy için gizlice satın almıştım.
Ürünleri partinin yapılacağı gün bizzat teslim alacaktık. Bereket versin, dükkân her şeyi bizim için paketleme sözü vermişti.
Artık o günü gerçekten iple çekmeye başlıyordum.
Sonunda üçümüz, yerel maceracıların çoğunun toplandığı Konaklama Bölgesi’ne doğru yola koyulduk.
Şehirde aheste aheste gezindiğimizden vakit çoktan akşamüstü olmuştu.
Günün bu saatleri, maceracıların labirent keşiflerinden yanlarında yeni ganimetlerle döndüğü vakitlerdi. Aynı zamanda parası azalan partilerin nakit birikimlerini tazelemek için ellerindeki malları satmaya başladığı zamandı. Ne yaptığını biliyorsan bazen harika bir fırsata denk gelebilirdin.
Yine de büyülü eşyalar her zaman pahalı tarafta kalırdı ve dürüst olmak gerekirse onlara pek ihtiyacımız da yoktu. Bu daha çok vitrin gezintisi gibi bir şeydi.
Ya da en azından oraya giderken ben öyle sanmıştım.
“Gördün mü Sylphie? Maceracılar işte böyle şeyler giyer. Çoğu insan bir kıyafete ihtiyaç duyduğunda bunun gibi şeyler alır.”
“Tamam, tamam! Anladım! Ama ben pek sık böyle şeyler giymem, biliyorsun değil mi? Bana yakışıp yakışmayacağından emin değilim.”
“Hmm. Bence bu sana yakışır Sylphie. Epey narin bir yapın var, o yüzden pelerinler sana yakışıyor.”
Sohbetin heyecanına kapılıp sonunda Sylphie’ye tepeden tırnağa yeni bir takım kıyafet alıverdik.
Dirseklikleriyle tam bir büyücü şövalyesinin giyebileceği türden bir kıyafetti bu. Pek zarif sayılmazdı ama onu acemi bir maceracı gibi göstermişti; bu da bana fena hâlde sevimli gelmişti. Artık Sylphie istediği zaman bir maceraya atılabilirdi!
Gerçi buna gerçekten ihtiyacı olduğundan değil. Ya da işi göz önüne alındığında buna fırsatı olabileceğinden.
Sylphie görev başındayken genellikle bir dizi güçlü büyülü eşya giyerdi. Bunu giymek için muhtemelen pek fırsatı olmayacaktı.
“Hi hi hi… Teşekkür ederim ikinize de.”
Yine de hediyeden gayet memnun görünüyordu.
Alışverişlerimizi bitirdiğimizde çevredeki dükkânlar kapanmaya başlıyordu. Genel bir kural olarak dükkânlar bütün gece açık kalmazdı. Kendiliğinden en yakındaki meyhanelere ve restoranlara doğru yöneldik.
Şey… en azından Sylphie ve Roxy’ye öyle kendiliğindenmiş gibi gelmişti. Her şey tamamen plana göre gidiyordu.
Aslında bu durumu önceden öngörüp erkenden rezervasyon yaptırmıştım.
S-seviye maceracıları hedefleyen bir handa yemek yiyecektik. Elinalise burayı bana bir randevuyu noktalamak için mükemmel bir yer olarak tavsiye etmişti. Yemekleri güzeldi, atmosferi hoştu, yatakları kocamandı ve odaları neredeyse ses geçirmezdi.
“Aa, ben burayı biliyorum. Büyükannem, eğer bir kavgadan sonra barışmamız gerekirse seni buraya getirmemi söylemişti.”
“Sana da mı Sylphie? Bana da aynısını söyledi.”
Şaşırtıcı bir şekilde, iki eşim de buranın adını biliyordu. Günün sonunda, hepimiz Elinalise’in oyununda birer piyondan ibarettik anlaşılan.
Neyse, her neyse. Burayı duymuş olmalarının bir mahzuru yoktu.
“Elinalise bana başka bir şeyden daha bahsetti aslında,” diye devam etti Roxy. “Rudy’nin bir noktada ikimizi birden buraya getirebileceğini söyledi. Şey niyetiyle yani… bilirsin işte.”
“Evet, bana da öyle demişti… Demek bütün bu plan bunun içindi.”
“Gerçekten ama. Biz seninle ne yapacağız böyle Rudy?”
Sylphie ile Roxy gözlerini kısarak bana baktılar.
Gelgelelim, yüzlerinde gerçek bir tiksinti ya da şok görmüyordum. Elinalise işini iyi yapmıştı; planıma açık görünüyorlardı.
O kadına büyük borçlanmıştım. Teşekkürler Elinalise! Bir tanesin Elinalise!
“Yine de geceyi burada geçireceğimizden bahsetmemiştin. Lucie için biraz endişeleniyorum…”
İtirazı gayet makuldü ama elbette bu ufak ayrıntıyı da gözden kaçırmamıştım.
“Endişelenme Sylphie. Bu gece için onu Lilia’ya emanet ettim.”
Durumu açıkladığımda Lilia ciddiyetle başını sallamış ve bana tam destek sözü vermişti. Güvenilir müttefiklere sahip olmak her zaman güzeldi.
“Yine de yaptığımız biraz yanlışmış gibi geliyor… Ama en azından emin ellerde sanırım.”
Sylphie her gece en az birimizin çocuğumuzun yanında olması gerektiğini düşünüyordu anlaşılan. Gayet anlaşılır bir bakış açısıydı ama… yok ya, kendimi savunmak için bahaneler üretmeyeceğim.
Özür dilerim Lucie. Seni gerçekten çok seviyorum, tamam mı? Bu günahkâr, şehvet düşkünü babanı affet!
Sırada Roxy söze girdi: “Yarın okulum var, biliyorsun değil mi?”
İşi önemliydi elbette. Ama bu da bir sorun teşkil etmeyecekti.
“Erkenden uyanırız ve senin çıkman gerekmeden önce eve döneriz.”
“Erken uyanabileceğimizi düşünüyor musun gerçekten? Ben uyanabileceğimi pek sanmıyorum. Bu benim için hep çok yorucu oluyor.”
“Endişelenme Roxy. O iş bende.”
“Şey, madem öyle diyorsun Rudy…”
Oh be.
Beklediğimden biraz daha fazla ikna çabası gerekmişti ama ikisinin de onayını koparmıştım!
“Pekâlâ o zaman canım. Bize nazik davran lütfen.”
“Elimizden geleni yaparız.”
Dünya tatlısı eşlerimin bana doğru başlarını eğdiklerini görünce hemen işe koyulmaya dünden hazırdım.
Tabii ki doğrudan yatağa gitmek pek yakışık almazdı.
Önce güzel bir yemek yemeli, hafifçe çakırkeyif olmalı ve birbirimize sevgi dolu sözler fısıldamalıydık. Ortamın havasını yakalamak gerekirdi, değil mi?
Buna uygun olarak, işe hanın birinci katında yer alan restoranda akşam yemeğiyle başladık. Buranın yemekleri başlı başına çok güzeldi ne de olsa.
Onlara karşı hissettiğim tek şeyin şehvet olmadığını ikisinin de anladığından emin olmak istiyordum. Şehvet vardı elbette. Ama onlarla sırf vakit geçirmeyi de çok seviyordum.
İkisi de aynı anda odadayken, teker teker gösterebileceğim sevginin ancak yarısını alabilirlerdi. Bunu da canla başla çabalayarak telafi etmeye niyetliydim.
“Vay canına, bu inanılmaz görünüyor!”
“Böyle bir yemeği pek sık gördüğümü sanmıyorum…”
Masamıza tabak tabak yemek geldikçe Roxy ile Sylphie’nin gözleri hayretle kocaman açıldı.
Kuzey Toprakları’nda çiğ malzemeler pahalıydı ve toptan almak zordu, bu da sıradan yemeklerin biraz kıt kanaat olmasına yol açıyordu. Ancak bu mevsim yiyeceğin en bol olduğu zamandı ve üstelik oldukça pahalı bir restorandaydık.
Diğer şeylerin yanı sıra, taze ve sulu sebzelerle dolu koca bir kâse salatamız, tatlı su balıklarıyla tıka basa dolu baharatlı bir çorbamız ve parıl parıl parıldayan, güzelce çeşnilendirilmiş dışı mühürlü az pişmiş bir bifteğimiz vardı. Hiçbiri buralarda pek sık yiyebileceğiniz türden şeyler değildi.
Üstelik yemeğin yanında zengin aromalı, viski benzeri bir içki de gelmişti.
“Bu çorba çok lezzetliymiş. Nasıl çeşnilendirdiler acaba?”
“Hmm. Hardal aromalı bir yağ falan mı acaba…?”
Sylphie, muhtemelen Lucie yüzünden içkiye elini sürmüyordu. Ama çorbaya bayılmıştı ve durmadan tabağını dolduruyordu.
“Tarifini bulabilir miyim bir bakmalıyım. Rudy, ben de yapsam dener misin?”
Bu soruyu sorarken başını fena hâlde sevimli bir edayla hafifçe yana eğdi. Hani ne demek istediğimi anlarsınız ya, iştahımı iyice kabartmıştı.
“Hepsini silip süpürürüm. Üstüne de meze niyetine seni yerim.”
“Aşk olsun Rudy!”
Sonunda tatlıya geçtik. Aslında buradaki menünün standart bir parçasıydı bu.
Yine de sundukları şey, Milis Kutsal Ülkesi gibi bir yerde bulabileceğiniz o daha karmaşık pastalar ve tatlılarla pek kıyaslanamazdı. Ağırlıklı olarak elmaya çok benzeyen meyvelerden oluşuyordu. Bunlardan daha önce de yemiştim ama eski dünyamdaki elmalardan çok daha ekşiydiler.
Ne var ki bu restoranda onları sizin için lokmalık parçalar hâlinde doğramışlar ve bal kıvamında, yapışkan bir şuruba yatırmışlardı. Tadı biraz elma şekerini ya da belki meyve kokteylinin daha koyu bir çeşidini andırıyordu.
Bu kadar hoşuma gitmesine ben de şaşırmıştım. Elma ve bal ikilisinin tadının daha çok tatlı Japon körisine benzemesini beklerdim ama anlaşılan yanılmıştım.
“Bu inanılmaz bir şey!”
Yine de bu ikramdan özellikle Roxy pek bir memnun kalmıştı. Gözleri heyecanla parıldayarak tatlıyı hızla ağzına tıkıştırıyordu.
Sevgili öğretmenimin tatlıya zaafı var gibi görünüyordu. Ya öyleydi ya da Migurd kabilesinin şekere doğuştan gelen bir düşkünlüğü vardı.
“Çok güzel… Kuzey Toprakları’nda böyle bir şey bulunabileceğini hiç bilmezdim!”
Her iki durumda da yüzündeki sevinç son derece sahiciydi. Restoranın orta yerinde lezzetten kendinden geçip patlayacak diye endişelenmeye başlıyordum neredeyse.
“Ah…”
Tatlısı kaşla göz arasında bitivermişti. Pişmanlık ve hüzün dolu gözlerle boş tabağına baktı.
“Al Roxy. Benimkini yiyebilirsin.”
Kendi payımı ona doğru uzatırken Roxy şaşkınlıkla bana baktı. “Gerçekten mi?! Emin misin?!”
Tatlı benim de hoşuma gitmişti elbette. Ama yüzündeki o katıksız sevinç ifadesini görmek çok daha fazla keyif veriyordu.
“Evet, eminim. Hadi bakalım, ‘aaa’ de.”
“Hıh. Çocuk değilim ben, biliyorsun değil mi… Aaaah.”
Ona yedirdiğim her lokmada Roxy’nin yüzü aydınlanıyor ve mest olmuş hâlde elini yanağına götürüyordu.
Bu durum içimde bunu sonsuza dek sürdürme isteği uyandırdı ama ne yazık ki benim tatlı payım da tükenivermişti. Artık buraya bir sonraki gelişimizde devam etmek zorunda kalacaktık.
Pekâlâ o zaman. Güzel bir akşam yemeği yedik ve onları tatlılarla yumuşattım… Sanırım vakti geldi.
“Baksanıza hanımlar…”
“Ne oldu Rudy?”
“Söyle dinliyoruz.”
“Şey, aslına bakarsanız burada bir oda ayırtmıştım da.”
Ah, harika hissettiriyor. Bu da en azından bir kez olsun söylemek istediğim repliklerden biriydi!
“… Doğru. Şey Roxy, bunu biraz konuşmuştuk gerçi ama… bunu benimle yapma konusunda emin misin gerçekten?”
“Evet, sanırım buna hazırım. Hadi yapalım.”
Roxy ile Sylphie hafifçe kızararak birbirlerine baş salladılar.
Unutulmaz bir gece olacaktı.
Üniversite Efsaneleri #8: Patronun Parası Çok.
