Sonsuz gecenin diyarında, dünyanın bilmediği bir mezar odasında, buzdan bir tabuta hapsedilmiş güzel, siyah saçlı, çıplak bir kız vardı. Önünde, kendisi de çıplak olan ve büyülenmiş yüzündeki tekinsiz bir tebessümle tabuta sarılan bir figür duruyordu. Ak kor güneş kadar solgun teni, memnuniyet dolu bir iç çekişle kızıla çalmıştı.
Ah… Öyle güzel ki… Ah…
Tabuttaki bu kıza bakmak ve onu sevgiye boğmak, biri kırmızı diğeri mavi gözleri tekinsiz bir parıltı saçarak titreşen bu büyüleyici gümüş saçlı figürün gizli zevkiydi. Gözleri, klasik güzelliğini öne çıkarıp bambaşka bir seviyeye taşıyordu. Fakat ona bakan birini en çok çarpan şey, dudaklarının iki yanından dışarı fırlayan iki belirgin beyaz köpek dişiydi. O dudaklarını her açışında kan kırmızısı dili ve süt beyazı sivri dişleri gözler önüne serilirdi.
Bu kişi, Gecenin Hükümdarı ve Kâbusların Kraliçesi olan İblis Kralı Luminus Valentine’dı.
Bu tabuta her dokunduğunda, güzel teninde yanık benzeri bir iz kalıyordu. Saf kutsal güçten müteşekkil bir sandıktı bu ve dolayısıyla Luminus’a zarar veriyordu. Vampir bir İblis Kralı olarak, bu tabutun tamamı onun için zehirden farksızdı. Fakat bunu dert etmiyordu. Bedeninde bıraktığı morluklar bile katıksız bir saadetti.
Luminus’un güçlerine sahip bir İblis Kralı dahi tabutu kırmaktan acizdi. Bu yüzden bunun yerine, içinde uyuyan kızı nihayet serbest bırakabileceği günün umuduyla tabutu şefkatle okşuyordu…
Güvendiği yoldaşlarından biri onunla irtibata geçti.
“Keyfinizi böldüğüm için özür dilerim fakat size bildirmek istediğim bir husus var.”
Lubelius’un Kutsal İmparator‘u olarak vazifelendirdiği Louis’ydi bu. Sesinin tonu canını sıksa da buna katlandı. Onun bu şekilde söze girmesi nadir bir durumdu ve acil bir mesele olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
“Ah. Louis? Bir şey mi oldu?”
“Hinata, tüm bu kötülüğün kaynağı olan Rimuru’yu alt etmek üzere harekete geçti. Buna zımnen izin vermiştim lâkin görünüşe göre işler karmaşık bir hâl aldı.”
“… Nasıl yani?”
Louis, kendi tahkikatının açığa çıkardığı hakikati ona aktardı.
“Ah… Rahatlayacak vakit yok desene o zaman.”
Yorgun bir iç çekişle Luminus tabutun başından ayrıldı, mezar odasından çıktı ve bir hizmetkârına seslendi.
“Gunther!”
“Emredersiniz leydim?”
Gunther, Walpurgis’te Luminus’a eşlik etmiş olan, onun hizmetindeki yaşlı bir vampir kâhyaydı. Şimdi karanlığın içinden süzülen bu kişi, onun emrindeki Üç Hizmetkâr‘dan biriydi ve gücü neredeyse hanımının seviyesindeydi. Louis imparatorluk tahtındaki kilit adamı, Gunther Nightgarden şehrinin idarecisi, merhum Roy ise dış propagandaya karşı caydırıcı unsur olarak vekil İblis Kralıydı. Üçü de aynı zamanda Luminus’un muhafızlarıydı; Luminus şu anda Nightgarden’ın derinliklerindeki bir mezar odasındaydı ve Gunther da yakınlarda ona göz kulak oluyordu.
Ölçülü ve usta hareketlerle Gunther, Luminus’un giyinmesine yardımcı oldu. Anlık bir büyüsel dönüşüm yerine kıyafetlerini bizzat eliyle giyme merasimini yeğlemesi, şekli işleve tercih eden zevklerinin açık bir göstergesiydi.
Üstünü değiştirmesine yardım ederken Louis’ye söylendi Gunther: “Gerçekten de, onu böylesi önemsiz saçmalıklarla rahatsız etmek…”
“Kusura bakma,” diye karşılık verdi Louis. “Fakat işleri daha fazla kendi hâline bırakırsak çok sevdiğin Hinata’yı da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız diye korkuyorum.”
“Ne kadar da ahmakça endişeler! Yine de, kılıç tokuşturduğu kişi İblis Kralı Rimuru ise temkinli olmak kesinlikle gerekirdi…”
“İkinizin de huzuruna şimdi geldim çünkü kılıç tokuşturmalarını istemiyorum. Hinata öldürülürse, Luminus ne…?”
“Louis,” diyerek hoşnutsuzca araya girdi Luminus, “bu kadar gevezelik yeter. Sen de öyle, Gunther. Benim bizzat görünmem bu işi çözmeye yeter de artar bile, öyle değil mi? Sonra da kaynağı ortadan kaldırırız.”
Üç Hizmetkâr’dan birinin diğerinin alanına burnunu sokmasından hepsi nefret ederdi ve bu vaziyet Luminus için bir bıkkınlık kaynağıydı. Louis bunu bildiği için bu defa Gunther’a alttan aldı.
“Emredersiniz leydim.”
“Kusuruma bakmayın…”
İkisi de uysalca başlarını öne eğdiler. Luminus onlara doğru burnundan homurdandı.
“Roy aramızdan ayrıldığına göre vazifelerinizi yeniden tanzim etmem gerekecek. Şu anda bunun için vaktim yok gerçi. İkiniz de beni takip edin.”
Tüm vakur azametiyle yürümeye koyuldu. İki büyü doğumlu da onu takip etmeye hazırdı.
“Emredersiniz leydim.”
“Müsaadenizle leydim.”
Derken Luminus bir anlığına duraksadı ve sevgilisinin içinde uyuduğu tabuta doğru geri döndü.
Beni bekle, olur mu…?
Ardından içerideki kıymetli kızın adını fısıldadı; sonra odanın kapısını hüzünle okşayıp arkasından kapattı.
Luminus’un muazzam büyü bariyeriyle mühürlenen mezar odası, çıt çıkarmadan zifiri bir karanlığa gömüldü.

Cerberus gizli örgütünün liderlerinden biri olan Altın Damrada, Beş Yaşlı ile yaptığı gizli görüşmenin ardından nihayet Falmuth’a dönmüştü. Şu anda taşradaki Migam bölgesindeydi ve Migam’ın para göz Kontu Nidol’ü çok iyi tanıdığından, güvenini kazanmaya yetecek kadar hediye vererek suyuna gitmeyi ihmal etmemişti.
Bu sefer de himayesindeki birinin Migam sınırları içinde ikamet etmesine izin verilmesi için ufak bir rüşvet kâfi gelmişti. Edmaris de şu anda orada, gizli bir yerde bulunuyordu ve Damrada bu toprakların çok geçmeden fırtınanın kopacağı merkez üssü haline geleceğini biliyordu. Yeni kral Edward, yirmi bin kişilik bir orduyu bu toprakların sınırlarına kadar yığmıştı; Damrada bunu da biliyordu.
Kahraman Yohm’un eski kral Edmaris’i koruma altında tuttuğu söylentisini yayması, ikisinin kendisine karşı bir komplo kurduğuna Edward’ı ikna etmeye yetmişti. Ne de olsa o ateşkes, Edmaris tarafından tek taraflı olarak imzalanmıştı. Edward, yeni yönetimin bu anlaşmaya riayet etmesine hiçbir lüzum olmadığını gayet açıkça belirtmişti. Üstelik Edward halkına, onlarla iyi niyetle uzlaşmaya çalıştığını, ancak Edmaris ile Yohm’un kraliyet hazinesini yağmalayıp paraları çaldığını anlatmıştı.
Sınır boylarından uzakta yaşayan Falmuth’un şehir sakinleri için, dövüşmekten başka hiçbir marifeti olmayan bir kahraman pek de takdir edilecek biri sayılmazdı. Ne de olsa şehirlerinde böylesine güvende olmaları, böylesi sağlam bir savunmanın gerekliliğini hafife almalarına yol açıyordu. Hatta bazıları, Yohm ve birliği gibilerin kamu kaynaklarıyla beslenmesinin lüzumunu bile sorguluyordu. Bu denli büyük bir kitlenin, güvenliğin bir bedeli olduğunu kavrayamaması ne kadar da gülünçtü.
Tüm bunların ortasında, kahraman Yohm ile eski kral Edmaris’in tazminat fonunu zimmetlerine geçirdiğine dair duyuru, Falmuth’un soylularını öfkeden deliye döndürmüştü. Gittikçe daha fazla kişi Edward’a gönüllü destek sunuyordu; hiç kimse bu hususta onun ahlaki üstünlüğünden şüphe duymuyordu. Ve bu desteğin verdiği cesaretle Edward, birliklerini harekete geçirmişti.
İşler bu şekilde devam ederse, çok geçmeden Yohm ve Edmaris düzmece suçlamalarla tutuklanıp idam edilecekti. Elbette bunu kabullenmeyeceklerdi; bu da ufukta bir savaşın belirdiği anlamına geliyordu—tıpkı Damrada’nın planladığı gibi.
Yohm’un burada, Migam’da yalnızca beş bin civarında askeri vardı fakat son üç gündür takviye alıyorlardı.
Hmm… Demek Rimuru sonunda Yohm’u terk etmemişti. Ne kadar da safça. Artık Aydınlanmış Hinata’nın zafer şansı her zamankinden daha yüksek. Belki de harekete geçmenin tam zamanıdır…
Bu da Damrada’nın tahminleri dâhilindeydi. Tamamen kişisel düzeyde, Hinata’nın temelli saf dışı kalması onun çok işine gelirdi. Yalanlarla parmağında oynatıldığını anlamış olması muhtemeldi; bu yüzden ayak bağı olmadan önce ortadan kaldırılması en iyisiydi. Damrada onun bunu asla affetmeyeceğini biliyordu ve Batı Ülkeleri’ndeki operasyonları boyunca bunu aklından çıkarmamalıydı.
Yine de şimdilik Hinata’yı Beş Yaşlı’nın ellerine bırakmak zorundaydı. Ona daha fazla doğrudan müdahalede bulunmak fazlasıyla tehlikeli olurdu.
Neyse. Bu görev başarısızlıkla sonuçlanacak değil ya…
Cerberus’un lideri, ona bu bölgede bir savaş kıvılcımı çakmasını emretmişti. Başka hiçbir şey değil. Damrada’ya göre kendi payına düşen iş çoktan bitmişti; dolayısıyla Hinata dönmeden önce geri çekilmek daha akıllıca bir hamle olurdu. Fakat geriye halledilmemiş ufak bir mesele kalmıştı. Damrada kahraman ile yeni kral arasındaki mücadeleyi kimin kazandığını umursamıyordu ama gelecekteki kazançlarını garantiye almak istiyorsa, Beş Yaşlı’ya verdiği sözü yerine getirmesi şarttı. İblisin öldürülmesi gerekiyordu.
Ne var ki, planlarının sarpa sarmaya başladığı nokta da tam burasıydı. Kont Nidol Migam, kendi topraklarında gerçekleştirilen gizli bir toplantı hakkında Damrada’ya bilgi sızdırmıştı ve rapora bakılırsa bu iblis de çatışmanın çabucak sona ermesini hedefliyordu.
Peki bu onun için ne anlama geliyordu? Yeni kral ile iblisin Falmuth için tamamen farklı iki şey istediği anlamına geliyordu. Edward’ın Rimuru’ya karşı düşmanlık gütmeye hiç niyeti yoktu. Canavar ordusu bariz şekilde onunkinden üstündü ve Falmuth’un tek başına Tempest’i alt etmesinin hiçbir yolu yoktu. Fakat buna rağmen Rimuru, kahraman Yohm’a yine de takviye birlik göndermişti. Bu durum Damrada’ya, iş oraya varırsa onun savaştan çekinmediğini gösteriyordu. İblis kralının Edmaris’in safına geçtiği anda, o “haklı dava” laflarının hepsi altüst olmuştu. Görünüşe göre fikrini değiştirmişti.
Bu durum Damrada’yı biraz endişelendiriyordu. İblisi ararken yürüttüğü araştırmalar sırasında, büyü doğumlu Razen’ın artık Edmaris’e değil, Damrada’nın öldürmeye çalıştığı o iblise hizmet ettiğini öğrenmişti. Bu da demek oluyordu ki…
Razen’ı alt eden bizzat Rimuru değil de o iblis miydi? O halde bu, bu dünyada beden bulmuş dünkü çocuk bir iblis değildi. Belki de daha kadim bir iblis yeniden uyandırılmıştı…
Bu düşünce yüzünü ekşitmesine yol açtı. Elde çalışılabilecek yeterli istihbarat yoktu; Cerberus’un lideri bile iblis hakkında hiçbir bilgi vermemişti. Mantık yürüttüğünde bu hasmın en azından erken modern dönemden bir Baş İblis olması, hatta belki daha da yaşlı olması gerekiyordu. Bu tür iblislerin gücü büyük ölçüde yaşlarına bağlıydı; “modern” olanlar bir yana, iki ya da üç yüz yıllık erken modern dönem Baş İblisleri felaket sınıfı bir tehditti. Yaşı neredeyse bin yıla dayanan “orta çağ” dönemi bir iblis ise bir iblis kralına yaverlik yapabilecek kadar güçlü olabilirdi. Bu, alt seviyeden evrimleşmiş sıradan bir iblisten tamamen farklı bir güç düzeyiydi. Eğer bu dünyada böyle bir Baş İblis bulunuyorsa, bu yıkıcı bir haberdi ve insanlığın varlığı adına süregelen bir tehditti.
İnsanoğlunun bugüne dek yalnızca orta çağ seviyesine kadar olan yaştaki iblisleri başarıyla çağırabildiğini de belirtmek gerekirdi. Kayıtların gösterdiği sınır buydu ve bu son derece mantıklıydı, zira bundan daha güçlüsü çağıranların ruhlarının sonu anlamına gelirdi. Ruhları anında yutulup tüketilirdi. Doğu İmparatorluğu’nun son araştırmalarının iblis çağırmaya kısıtlamalar getirilmesini sürekli talep etmesinin sebebi de buydu; gerçi bir Baş İblis’e söz geçirebilmek için her şeyden önce kahraman sınıfı bir çağırıcı gerekiyordu.
“Yine de, büyü doğumlu Razen ha…?” diye mırıldandı Damrada.
Evet, Razen’ın adı İmparatorluk genelinde dört bir yanda bilinirdi. Onun sahip olduğu güç, orta çağ yaşındaki bir iblisle rahatlıkla boy ölçüşebilirdi. Eğer ortalıkta onun gibisini bile alt edebilecek bir iblis dolaşıyorsa…
Üstelik Beş Yaşlı da birbirleriyle fazlasıyla aşikâr şekilde dolaplar çeviriyor gibiydi. Bu da merakını biraz cezbetmişti fakat içgüdüleri, çomak sokmamasının daha hayırlı olacağı bir eşek arısı kovanıyla karşı karşıya olduğunu söylüyordu. Başka bir şeye bulaşmadan önce sıvışmak en iyisi, diye düşündü.
“Bir sorun mu var, Lord Damrada?” dedi hizmetkârı, onun kendi kendine söylediği sözlere karşılık vererek.
Damrada hafifçe tebessüm ederek karşılık verdi. “Heh heh heh… Bu mesele el yakar. Benden bu kadar. Şimdilik ortalıkta görünmememiz yönünde talimat aldık ve bu tavsiyeye kulak vermenin akıllıca olacağını düşünüyorum.”
“Nasıl yani…?”
“Geri çekiliyoruz. Arkamızda iki kadar gözlemci bırak ve diğer herkese bu ülkeyi terk etmelerini emret.”
“Emredersiniz. Peki ya siz ne yapacaksınız, Lord Damrada?”
“Kral Edward’a resmî tebriklerimi iletip ardından Tempest’e bir ziyarette bulunacağım.”
“Fakat ortalıkta görünmemeniz tavsiye edilmemiş miydi…?”
“Hmm? Heh heh heh… Öyle yapacağım zaten. Şimdilik perde arkasındaki manevralarıma son verip diğer hamlelere yöneleceğim. Ne de olsa düzgün bir tüccarın işlerini geliştirmek adına İblis Kralı Rimuru’nun huzuruna çıkmayı talep etmesini engelleyen bir kanun yok.”
“Anladım. Pekâlâ. Peki ana vatanımızdan getirdiğimiz altı Mukaveleciyi ne yapalım?”
“Onları yeni krala götüreceğiz. Onun için güzel bir hediye olurlar.”
“Yani her şey Kral Edward’ın omuzlarına yıkılacak, öyle mi?”
“Bu kadar kaba ifade etmek istersen, evet. Böylece hem Beş Yaşlı’ya verdiğim sözü tutmuş hem de Edward’a bir iyilik yapmış olurum.”
Bu Mukaveleciler, Batı Ülkeleri’nin Özgür Loncası ile hemen hemen aynı amaca hizmet eden bir Doğu İmparatorluğu teşkilatıydı. Diyarın iblislerinin peşine düşmeyi tam zamanlı bir iş edinen iblis avcıları da dâhil olmak üzere, uzmanlık gerektiren mesleklere iş dağıtan bir gruptular. Bu meslek için lisans yalnızca canavarlarla savaşmakta en usta, en tecrübeli kişilere verilirdi ve Damrada bu iblis avcılarından altısını yanında getirebilmek için yüklü bir servet ödemişti. Onları genel olarak Mukavelecilerin reklamını yapmak için kullanmayı ummuştu fakat artık durumun onlar için bile fazlasıyla tehlikeli olduğunu seziyordu.
“Fakat bu kadar tetikte olmamıza gerçekten gerek var mı? Daha yatırımımızın karşılığını tam olarak alabilmiş bile değiliz…”
“Göreceğiz, göreceğiz. Belki de fazla kuruntu yapıyorumdur ama içgüdülerime güvenmeyi severim. Ayrıca zararın neresinden dönülse kârdır deyip çekilmem gereken yerde canımdan olacak kadar da ahmak değilim.”
“Ah. Haklısınız, sizden şüphe duyduğum için kusuruma bakmayın. Bu durumda, geri çekilme hazırlıklarımıza başlıyorum.”
“Güzel. Ben de yeni kral için bir hediye daha hazırlayayım.”
Hizmetkâr odadan ayrıldı. Hazırlıklar bundan sonra hızla ilerledi ve çok geçmeden Damrada, Migam’ı ardında bıraktı. Böyle yapmakla doğru olanı yapmıştı; zira biraz daha oyalanmış olsaydı, kendisini öldürmeye kararlı öfkeli bir iblisle yüz yüze kalabilirdi.

Falmuth’un yeni taç giyen kralı Edward heyecandan kabına sığmıyordu.
Ülkenin dört bir yanındaki soylular ona desteklerini sunmak için birbiriyle yarışıyor, böylece kuvvetlerini katbekat büyütüp güçlendiriyorlardı. Kahraman Yohm’un ağabeyi Edmaris’in safına geçtiğini görmek onu şaşırtmıştı; ardından Rimuru’nun da Yohm’un tarafını tutmasıyla tüm planının suya düşeceğinden endişelenmişti. Fakat gökler onu yüzüstü bırakmamıştı.
Başpiskopos Reyhiem’in ölümüyle birlikte çarklar dönmeye başlamıştı. Kendisine iletilen bilgiye göre bizzat Hinata, peşindeki Haçlı birlikleriyle birlikte Rimuru’yu katletmek üzere yola çıkmıştı. Daha da iyisi, Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun kahramanları olan ve güç bakımından yalnızca Hinata’nın ardından gelen kraliyet subayları—Üç Savaş Bilgesi—bu girişim için Mabet Şövalyeleri’ni görevlendirerek Edward’ın davasına destek teklifinde bulunmuştu. “İlahi düşman” yaftası henüz resmen ilan edilmemişti; fakat bu askeri sevkiyata bakılırsa bunun gerçekleşmesi an meselesiydi.
Mabet Şövalyeleri’ne Reyhiem’i öldüren iblisi alt etme görevi verilmişti ancak bu yalnızca elverişli bir bahaneydi. Edward’ın gözünde asıl hedefleri, esasen Batı Ülkeleri’nin birleşik ordularından müteşekkil devasa bir güçle İblis Kralı Rimuru’ya karşı bir cephe oluşturmaktı. Bu yüzden onların kendi topraklarından güvenle geçmelerine ve uygun gördükleri her türlü askeri harekâtta bulunmalarına izin vermişti.
Rimuru ile bizzat karşı karşıya gelmek gibi bir niyeti yoktu fakat mevcut koşullar altında bunun bir ehemmiyeti kalmamıştı. Hinata’nın iblis kralına boyun eğmesine imkân yoktu; üstelik bu büyüklükte bir orduyla Tempest güçlerini dize getirmenin asla imkânsız olmadığını düşünüyordu. Veldora hâlâ bir endişe kaynağıydı… fakat Batı Ülkeleri’nin birleşik kuvvetleri, böylesine kaprisli bir ejderhayı elbet bir kez daha mühürlemeyi başarırdı.
Artık tüm bu çabaları birbirine bağlayacak haklı bir davaya ihtiyacı vardı ve o mesele de çoktan hallolmuştu. Doğudan gelen nüfuzlu bir tüccar onu ziyaret etmiş ve Migam Kontu Nidol’den bir mektup getirmişti. Bu bir yardım talebiydi ve Edward’ın bütün sorunlarını bir anda çözüvermişti. Bir karara varması uzun sürmedi.
Dört bir yandan sınırı aşarak takviye birlikler akın ederken, Migam’ı kurtarma bahanesini kullanarak kendi ordusunu da sahaya sürmek en iyisi olacaktı.
Topyekûn bir savaş planları arasında yer almıyordu; fakat birliklerini surların dışına konuşlandırmak yeterli bir caydırıcılık sağlayacaktı. Emri verirken Edward’ın etrafında onu aksi yönde uyaracak hiç kimse yoktu—ki daha sonra buna çok pişman olacaktı.

Glenda’nın gözünde plan fena halde rayından çıkmıştı fakat savaş meydanında böyle şeylerin yaşanması gayet doğaldı. Tek yapması gereken taktiklerini ayarlamak, işleri biraz daha kendi lehine çevirmekti; gerisi yoluna girerdi. Bu açıdan bakıldığında vaziyet ona o kadar da fena görünmüyordu. Pek çok ülke onların hamlelerini yakından takip ediyordu ve adeta bir muhabir ordusu onu iş üstünde izlemek için oraya toplanmıştı.
Her şey tam da onun arzu ettiği şekilde ayarlanmıştı. Rimuru’nun yalnızca Hinata’ya odaklanmaması hesapta olmayan bir sürprizdi fakat Glenda’nın nazarında bu, onun kuvvetlerini gereksiz yere fazla dağıttığı anlamına geliyordu. Bir problem yoktu.
Damrada ülkeden sıvışmıştı fakat iyi niyet göstergesi olarak Kral Edward’ın yanına her biri savaşta pişmiş ve A rütbesi veya üzerinde olan bir iblis uzmanları ekibi bırakmıştı. Vazifelerini layıkıyla yapacaklarına güvenilebileceğini düşünüyordu.
Gerekirse onları feda etmemek için hiçbir sebep yok, diye kayıtsızca aklından geçirdi Glenda. Sonuç ne olursa olsun, iblisin başından savılacağına iyimser bir şekilde inanıyordu. Ne var ki bu kaygısız ruh hali pek uzun sürmedi.

Heh-heh-heh-heh-heh…
Bahsi geçen iblis Diablo, yarasa benzeri kanatlarını açıp aşağısındaki toprakları süzerken kıyametin habercisi gibi görünüyordu ve ağzından habis bir kahkaha döküldü. Canından çok sevdiği Rimuru’nun huzurunda utanç ve mahcubiyet yaşamasına yol açarak onu ele veren hainleri arıyordu ve zerre kadar bağışlayıcı bir havada değildi.
Hayatı boyunca korkuya benzer hiçbir duygu tatmamıştı. Fakat görevinden azledilme düşüncesi bile titremesine yetiyordu. Rimuru’nun ona dik dik bakıp “Pekâlâ, artık gidebilirsin,” dediğini hayal etmek bile tüylerini diken diken ediyordu. Bu dehşet içini parçalıyordu.
Şimdi Diablo’nun, ona bu hissi yaşatanların hesabını tek tek sorması gerekiyordu. İzlerini bulduğunda onlara neler yapacağını kafasında kurdu. Bu düşünce yüzündeki tebessümü daha da genişletti.
Derken ordunun arka saflarında yeni kral Edward’ı gördü. Yanında, güç açısından kalabalıktan en azından bir parça sıyrılan ve güya Diablo ile başa baş mücadele edebilecek birkaç kişi daha vardı. Belki de On Büyük Aziz‘in üyeleriydiler?
Rimuru, olaya karışmayan hiç kimseyi öldürmemesi yönünde talimat vermişti. Eğer bulaşmışlarsa bu kural geçerli değildi; en azından Diablo ve onun gözlemcisi olan Hakuro bu emri böyle yorumlamıştı. Kendini savunmaya kalkışmayan askerler elbette serbest bırakılacaktı ama onunla savaşmaya yeltenirlerse iş değişirdi—hele ki düşmanlığı bizzat kendileri başlatırlarsa. O vakit merhamete hiç gerek yoktu.
Yeni kralı hemen selamlama arzusunu bastıran Diablo, Düşünce İletişimi göndererek tespit ettiklerini Hakuro’ya bildirdi.
(Hakuro Bey, aralarından sıyrılan birinin sizin tarafınıza doğru yöneldiğini tespit ettim. Sanırım Ranga Bey’i bir süre meşgul edebilir.)
(Hmm. Anlaşıldı. Onu öldürmemek daha mı iyi olur?)
(Evet. Hakkımdaki o dedikoduların kaynağı olan Lubelius ile bağlantılı olduğuna inanıyorum. Onu canlı yakalamak, müzakerelerimizde faydalı bir piyon olmasını sağlayacaktır.)
(Pekâlâ. Ranga Bey’i bilgilendiririm.)
(Ayrıca… Bu hedef yaklaşık beş bin askere liderlik ediyor. Özgür Birlik’in derecelendirmesine göre, aralarında en az A seviyesinde birkaç savaşçı da bulunuyor.)
(Hmm. Harika o zaman. Gobta ile Gabil’i üzerlerine salalım.)
(Evet, mükemmel bir fikir. Kaybedemeyecekleri bir savaş olduğuna eminim ama yine de…)
(Endişelenmene gerek yok. Gözüm üzerlerinde olacak, o yüzden sen dilediğin gibi hareket etmekte serbestsin.)
(Bunu sizden duymak içimi rahatlattı. Öyleyse bana müsaade.)
(Kendini fazla kaptırma.)
Raporunu verdiğine göre artık kendini tutmasına gerek kalmamıştı. Avına doğru süzülerek indi.
Diablo’nun bir anda gökten süzülüşünü görmek Edward’ın damarlarındaki kanı dondurdu. Onunla birlikte çay içmekte olan Saare ise zar zor tepki verebildi.
“Merhabalar. Daha önce tanışmıştık sanırım, Kral Edward? Benim adım Diablo.”
Karşılarındakilere zarifçe reverans yaptı. Diablo selamını henüz tamamlayamadan, Edward’ın şövalye yüzbaşısı avazı çıktığı kadar emirler yağdırmaya başladı.
“Dağılın! Savunma pozisyonu alın! Kral Edward’ı koruyun!!”
Kraliyet muhafızları hemen harekete geçip Edward’ı kaptıkları gibi arka tarafa doğru sürüklediler. Muhafızlar, Edward’ı perdelemek ve iblis ile kral arasında etten bir duvar örmek için anında bir savunma hattı oluşturdular. Tüm bu askerler telaşla sağa sola koştururken Diablo hiç acele etmeyip sakince olduğu yerde dikildi. İblis açısından hedefi zaten görüş alanındaydı. İşin zor kısmı çoktan hallolmuştu. Boş yere telaşlanmaya hiç lüzum yoktu.
Göz açıp kapayıncaya kadar Diablo, önüne indiği o büyük ve şatafatlı kraliyet çadırını saran Saare ve birlikleri tarafından kuşatıldı. Karşısındaki manzaradan keyif alarak hepsine baktı—fakat kimse fark etmese de gözlerinde öfke alevleri yanıyordu.
Çok geçmeden, neler olup bittiğini merak eden bir grup gazeteci de olay yerine ulaştı. Diablo tebessümünü korudu.
“Hiçbirinize zarar vermeyeceğim. Lütfen şurada, yerinizde kalın kâfi.”
Ardından parmaklarını şıklatmasıyla basın heyeti bir bariyerin içine alındı—bu, Diablo’nun olası ikincil hasarları önlemek adına gösterdiği nazik bir incelikti. Ayrıca bariyerin dışına çıkmanın ölümle cezalandırılacak bir düşmanlık sayılacağını da ima ediyordu; ne var ki gazeteciler (şanslarına) akıllarından böyle bir şeyi geçirmediler bile.
Birlikler tamamen yerini aldığında Edward da az çok kendine gelmişti.
“Vay canına! Demek İblis Kralı Rimuru’nun temsilcisisin, öyle mi? Buraya geliş sebebini sorabilir miyim?”
Bu selamlama krallara yaraşır bir heybetten yoksun olsa da kesinlikle fazlasıyla kibirli duyulmayı başarmıştı.
“Heh-heh-heh-heh-heh… Ah, sadece size ufak bir uyarı.”
“Bir uyarı mı? Ne tür bir uyarı?”
“Birliklerinizi derhal geri çekin ve Yohm Bey ile görüşmelerde bulunun. Böylece hiç tatmamanızın daha hayırlı olacağı türden bir korkuyu yaşamak zorunda kalmazsınız.”
En azından görüntüde, işe müzakereleri tavsiye ederek başladı. Ne var ki Diablo’nun asıl istediği bu değildi. Aslına bakılırsa Edward’ın bunları gerçekten kabul etmesi Diablo için dertten başka bir şey olmazdı.
“Ha-ha-ha! Ne kadar tuhaf bir teklif. Üstelik bütün bunlar, kardeşimin hesaplarımızdaki tazminat parasını zimmetine geçirmesiyle başladı. Bizler yalnızca, ulusunuza karşı bir samimiyet göstergesi olarak bu fonları geri almaya çalışıyoruz. İşlerimize burnunuzu sokmanız için hiçbir sebep göremiyorum!”
“Anlıyorum. Demek barış antlaşmamıza sadık kalma niyetinde olduğunuzu belirtiyorsunuz?”
“Elbette… Gerçi artık buna hiç lüzum olmadığını anladım. Neredeyse ben bile kandırılacaktım!”
“Yani…?”
“Hıh! Aptala yatmayı kes artık! Bizden iki katı tazminat koparmak için kardeşim Edmaris ile gizli planlar yapıyorsunuz, öyle değil mi? O küçük numaralarınızı fark etmediğimi sakın sanma!”
“……”
“Kendini savunacak hiçbir lafın yok, değil mi? Kendisine ister İblis Kralı desin ister demesin, bu Rimuru denen herif ne kadar sığ olduğunu gözümde çoktan kanıtladı. İster haklı ister haksız yoldan olsun bizi yağmalamaya çalışıyor ve topraklarımıza savaş tohumları ekiyor, yanılıyor muyum?”
“…………”
“Ama ne yazık, değil mi? Başpiskopos Reyhiem’i susturmak maksadıyla öldürmüş olabilirsiniz ama son sözleri tam burada kayıtlı!”
Edward, Diablo’nun sessizliğini konuştukça konuşması için bir fırsat olarak gördü. Çıkardığı kristal küreyi, oradaki basının net bir şekilde görebilmesi için başının üzerine kaldırdı. Küre, belki de bir iki işkence seansından çıkmış gibi görünen, oldukça perişan hâldeki Reyhiem’i gösteriyordu. “Size ihanet etmek gibi bir niyetim yoktu!” diye bağırıyordu. “Lütfen, yalvarırım affedin beni!” İzleyen herhangi birine bunun Reyhiem’in bu dünyadaki son anlarına ait görüntüler olduğu söylenseydi herkes inanırdı.
“Pekâlâ, bu kanıt parçası neyi ispatlıyor?” diye sordu Diablo.
Edward, bunun bariz şekilde aptalca bir soru olduğunu düşünerek güldü. “Görmüyor musun? Bunu bize şuradaki Leydi Glenda getirdi. Lubelius’a sızıp Reyhiem Bey’i katlettin, öyle değil mi? Belki de sadece kuru tehditlerin onu emrine amade etmeye yeteceğini sanmıştın fakat onun inancı saçtığın dehşete galebe çaldı! Bu yüzden suçlarını tüm dünyaya anlatmasından korktun ve bu da seni onu öldürmeye itti!”
Adeta karşılık vermesi için meydan okurcasına Diablo’ya tepeden baktı. Diablo’nun tebessümü hiç bozulmadı.
“Ne kadar etkileyici. Sıradan bir insanın bana karşı duyduğu korkuyu yenebilmesi ha? Doğrusu epey komik bir şakaymış.”
“Sorudan kaçma! Aleyhindeki delili gördün; laf cambazlığıyla işin içinden öylece sıyrılamazsın—”
“Yeter. Sessizlik.”
Diablo’nun alçak ama buyurgan sesi, basına karşı tüm heybetini sergilemeye çalışan yeni kralın sözünü bıçak gibi kesti. Bir anlığına yüzündeki tebessüm kayboldu. Yerini ise iğrenç, çorak ve akıl almaz bir dehşet aldı.
“Bu maskaralık bitti. Mücadeleye yanınızda getirmeyi ihmal ettiğiniz bir aklın savaşından keyif almam mümkün değil.”
Bu sözler Edward’ı olduğu yere çivilemeye yetti.
“Masumiyetimi kanıtlamak için gerçeği tüm ayrıntılarıyla açıklamayı düşünmüştüm ama görüyorum ki bu sadece vakit kaybı olur. Ne de olsa insanlar yalnızca inanmak istedikleri şeye inanacak şekilde yaratılmış. Fakat davamı kanıtlamanın daha kolay bir yolu var…”
“N-ne diyorsun sen…?”
Diablo’nun tavrındaki değişim Edward’ın gözünü korkuttu. Ancak şimdi bu yaklaşımının pek de akıllıca bir fikir olmayabileceğini idrak ediyordu.
“Masumiyetimi kanıtlamamı istiyorsunuz,” diye devam etti Diablo, “öyle değil mi? Eğer buradaki herhangi biri bana duyduğu korkunun üstesinden gelebilirse, yenilgiyi memnuniyetle kabul edeceğim. Fakat sizi uyarayım: Şimdiye kadar asla yenilmedim. Bana meydan okumaya kalkışacaksanız, sonuçlarına katlanmaya da hazır olun.”
Sesi her zamanki gibi sakindi. Fakat o altın rengi gözlerinin içindeki kızıl gözbebekleri öfkeyle alev alev yanıyordu. Mesele sadece kendisi olsaydı Diablo yine de nefsine hâkim olabilirdi; ne var ki Edward, Rimuru’ya da hayasızca iftira atmaya cüret etmişti. Ve tam o anda, Edward’ın şansı tükendi.
“Ö-öldürün onu!” diye haykırdı korkuya kapılan Edward. “Şu iblis belasına derhal saldırın!”
Kralı koruyan askerlerin arasına karışmış olan iblis avcıları zaten bu emri bekliyordu. Hepsi aynı anda öne atılarak Diablo’ya saldırdı.

“Sana karşı duyduğumuz korkuyu yenmek mi? Çocuk oyuncağı! Bir Arch Demon olarak kendini yenilmez sanıyor olabilirsin ama memleketimizde senin gibi iblislere adım başı rastlıyoruz!”
“Fiziksel formunu un ufak ettiğimiz sürece hiçbir iblis uzun süre hayatta kalamaz! Bu durum bir Arch Demon için de aynen geçerlidir!”
“Senin gibi iblislerle nasıl başa çıkacağımıza dair dersimize iyi çalıştık. Biz insanları öyle kolay lokma sanma!”
Avcılar bir yandan ona bağırırken diğer yandan uyum içinde hareket ederek ölümcül bir dizilişe geçtiler. Savurdukları cüretkâr hakaretlerin aksine, pürdikkat Diablo’ya odaklanmış durumdaydılar. Ne de olsa Diablo bir isme sahipti ve isimlendirilmiş bir Arch Demon, tehdit seviyesi bakımından sıradan olanların katbekat üstündeydi.
“Ne oldu? Cevap veremiyorsun, ha?”
“Havlayan köpek ısırmazmış, öyle değil mi?”
Kutsal elementle aşılanmış özel alaşımlı zincirleri savurarak Diablo’nun kollarını ve bacaklarını bağlayıp onu yere mıhladılar. Daha ilk hamlelerinin başarıya ulaşması, tedbiri birazcık olsun elden bırakmalarına yol açtı.
İyi ya da kötü, Doğu İmparatorluğu çapulcu iblislerle mücadele konusunda Batı Ülkeleri’nden çok daha fazla deneyime sahipti. Bunun Doğu’da muazzam bir güce hükmeden bir iblis kalesinin bulunmasından kaynaklandığı söyleniyordu; ancak her halükarda bu durum, iblis avcılarının anti-iblis taktikleri konusunda gerçekten iyi eğitimli savaşçılar olduğu anlamına geliyordu. Batı’da bir Arch Demon sadece efsanelerden ibaretken, doğuda iblisler üzerinde kapsamlı araştırmalar yapılmış, kategorilere ayrılmış ve her tür için özel stratejiler geliştirilmişti.
İblis avcılarının lideri Diablo’yu “ortaçağ” seviyesinde bir iblis olarak değerlendirmişti; ancak isimlendirilmiş olduğu gerçeği göz önüne alındığında, onu bir “kadim” iblis muamelesiyle karşılamak daha mantıklı görünüyordu. Muazzam bir güce, zekâya ve belki de geniş bir soydaş ordusuna sahip, iblis soylularından biriydi. Bu tehdit hafife alınamazdı.
Yine de lider, zafer şanslarının olduğuna inanıyordu. Kendisi bizzat birkaç Arch Demon savaşı tecrübe etmişti ve bu mücadelelerden edindiği karar verme yetisine dair en ufak bir şüphe duymuyordu.
“Hazır mısınız öyleyse?”
İşte tam da bu yüzden Diablo’nun sorusu kafasını fazlasıyla karıştırmıştı.
“N-ne?”
“Yani hazırlıklarınızı tamamladıysanız, bir başlama işareti verirseniz sevinirim.”
Lider, karşısındaki son derece sakin iblisin ne demek istediğini anlayamadı. “… Ha?” Endişesini gizleyerek elinden geldiğince meydan okuyan bir ses tonu takınmaya çalıştı. “Ne yaparsak yapalım önümüze çıkmayacağını mı söylüyorsun?”
“Neden çıkayım ki? Gözle görülür biçimde bu kadar çaba sarf ederken hevesinizi kırmak istemem, anlıyor musunuz? Böylece tadacağınız korku çok daha canlı ve etkileyici olacaktır.”
“Heh… heh-heh… Bizimle dalga geçme, iblis. Kibrin sonun olacak!”
Diablo’nun bu alaycı tavırları iblis avcılarının içine hafif bir ürperti saldı. Onun gibi iblisler genellikle insanları hor görür, kendi güçlerini ise gözlerinde fazla büyütürlerdi. Bu bilgi ışığında bakıldığında Diablo, tipik iblis davranışlarının pek dışına çıkmıyordu. Ancak bu defa bu sözleri, halihazırda yere zincirlenmiş durumdayken söylüyordu. Tecrübeli bir iblis avcısı bile bu denli bir özgüven karşısında tedirgin olurdu.
Yine de karşısındakiler profesyoneldi. Tek bir an bile tereddüt etmeden her gün tekrar tekrar yaptıkları talim rutinlerini uygulamaya koyuldular.
“… Kibrinin cezasını cehennemde çekeceksin! Yok edin şunu hemen! Yıldırım Çarpması!!”
Kral Edward, dünyanın dört bir yanından gelen gazeteciler, Saare ve Lubelius kraliyet muhafızlarının geri kalanı seyrederken Diablo gözleri kör eden elektrik parıltılarıyla kavruldu.
“Nasıl ama! İçinde hiç büyü zerreciği (magicule) barındırmayan doğal yıldırımların tadı nasılmış bakalım?!”
“Senin gibi bir iblisin kat kat bariyerlerle korunduğunu biliyoruz. Fakat senin adına ne yazık! İmparatorluk teknolojimiz sayesinde savunmalarını tereyağından kıl çeker gibi yarıp geçebiliriz!”
“İblisler bu dünyaya iradelerini dayatabilmek için fiziksel bir forma muhtaçtır. Bedenin yok edildiğinde yapabileceğin hiçbir şey kalmaz!”
İblis avcıları zaferlerini kesin bir gerçek olarak görüyor gibiydiler. Büyü zerreciklerinden beslenen her türlü güç, bu amaca uygun inşa edilmiş bir bariyerle kolayca engellenebilirdi. Buna karşılık Doğu İmparatorluğu, çalışmak için büyüye bel bağlamayan silahlar araştırmıştı. Bu yıldırım numarası da anti-iblis teknolojisinin son harikalarından biriydi ve bunu duymak Edward’ın korkusunu bir parça hafifletti.
“Harika!” diye rahatlayarak haykırdı. “Gerçekten de Doğu’nun kahramanlarısınız! O tüccara vereceğim ödülü kesinlikle artırmalıyım!”
Yüzü Diablo’ya bakarken sevinçten çarpılmıştı. Yıldırım, iblisi diri diri kavuruyordu… Yoksa kavurmuyor muydu? Işık parıltıları artık bedenini tamamen sarmıştı fakat o tebessüm hâlâ Diablo’nun dudaklarındaydı.
İlk başta bunu yalnızca Saare ve Glenda fark etti. Bu durum onları endişelendirdi. İblis avcılarının lideri ise bambaşka bir şeye akıl sır erdirmeye çalışıyordu.
Bu olamazdı. Böyle bir şey mümkün olamazdı! Giysilerinde neden tek bir yanık izi bile yoktu?!
Derken gördü. O habis mi habis tebessümü.
“S-sen…!!”
“Heh-heh-heh-heh-heh. “Oldukça cılız bir çaba.” “Hatta fazlasıyla cılız.” “Bunun bana karşı yeteceğini mi sandınız?” “Onca zahmetten sonra, hayal kırıklığına uğradığımı belirtmeden geçemeyeceğim.”
Diablo kayıtsızca kolunu kaldırdı. Bunu yaptığı an, onu bağlayan zincirler paramparça oldu.
“Vay canına!”
“Nngh!!”
Akılalmaz bir kuvvetle Diablo, güçlendirilmiş alaşımlı zincirleri bedeninden söküp attı.
“S-seni canavar!!”
Liderin ağzından dökülen şok dolu sözlere güldü. “Pekâlâ, öyleyse,” dedi Diablo, az önce hiçbir şey olmamışçasına. “Şimdi sıra eleme sınavında.”
“B-bekle! Bu delilik! Yıldırım sende neden işe yaramadı?!”
İnanamadığından ya da belki de yaklaşan dehşetten zihnini uzaklaştırmak için lider bu soruyu sormak zorunda hissetti. Diablo, ayrıntılı bir yanıt verecek kadar lütufkârdı.
“Neden mi diye soruyorsunuz? Oldukça basit. Elektrik boşalması da dâhil olmak üzere, doğal etkilere karşı güçlü bir dirence sahibim. Az önceki saldırınız bana karşı öylesine cılız bir darbeydi ki, karşı koymak adına savunma bariyeri kurmaya bile değmezdi. Bu açıklama tatmin edici oldu mu?”
Lider gözle görülür bir biçimde titremeye başladı. Aslına bakılırsa bu bile onun adına cesurca bir hareketti. Diablo’nun sözlerinin ardındaki dehşeti kavrayan diğer avcılar, çoktan çığlıklar atarak yere yığılmıştı.
“Aaaahhhhhhh!! Uzak dur! Dur! Benden uzak dur!!”
“Hayıııııııııır! Y-yardım edin!!”
Bunlar birinci sınıf iblis avcılarıydı; korkusuz, savaş eğitimi almış savaşçılardı. Üstelik yalnız da değillerdi. Koruma altındaki gazeteciler haricinde, bu manzaraya tanıklık eden herkesin ilikleri donmuştu. Edward ağzından köpükler saçarak olduğu yere yığıldı, kraliyet muhafızları da onunla birlikte kendinden geçti.
Az önce ne olmuştu? Lider bunu gayet net görebiliyordu; bu karşı konulamaz dehşet, bu iblisin üzerlerine boca ettiği o katıksız baskıydı. Mümkün olduğunca basit ifade etmek gerekirse, Diablo’nun tek yaptığı aurasının tüm şiddetini salmaktı; fakat bu aura tek başına dahi insanı öldürmeye yetecek denli ürkütücüydü.
“A-ha? Demek sınavı sadece üçünüz geçebildi? Eh, Lord Hırsı’ma dayandığınız için bir övgüyü hak ediyorsunuz sanırım. Böylelikle benimle çarpışma iznine nail oldunuz.”
Bunu işiten lider, boğazına yapışan dehşete rağmen arkasına döndü. Orada, tam da Diablo’nun belirttiği gibi ayakta kalan diğer iki kişi duruyordu; genç adam Saare ve vahşi güzel Glenda.
Hiç sarsılmamış gibi duran halleri, liderin tükenmiş zihnini toparlamasına yardımcı oldu. Sorun yok. Hâlâ bir sorun yok. Savaş Bilgeleri bizi yüzüstü bırakmadı; gerçekten de Batı’nın kahramanları onlar. Avcılarım saf dışı kalmış olabilir ama bu ikisi yanımızdayken zafer hâlâ bizim olabilir…
Cesaretini toplayan lider, yeniden Diablo’ya döndü. “Heh… Heh-heh. Evet, tepeden tırnağa iblis kralının hizmetkârısın. Hiç şüphesiz onun gibi sen de blöf yapmakta fazlasıyla ustasın.”
“Blöf mü dediniz?”
“Aynen öyle! Az önce buna Lord Hırsı dedin, değil mi? Bu yeteneği kullanabilmek için İblis Kralı sınıfı bir canavar olmak gerekir; iblis ırklarının en yüksek kademesi Baş İblis olduğuna göre, senin bir iblis kralı olman imkânsız! Bu da senin bir yalancı olduğunu kanıtlar!”
Doğu’da bu gerçek, son derece gizli bir araştırma olarak kabul edilirdi. İblislerin bedenlerinde depolayabilecekleri büyü zerrecikleri (magicules) miktarının bir üst sınırı olduğunu biliyordu. Farklı güç biçimlerine sahip olsalar da bu, tüm iblisler için sabit bir değerdi. Yaşça daha büyük iblisler savaşta daha fazla deneyime sahip olurdu; bu da büyülerinden tasarruf etmelerini ve güçlerinin her zerresinden sonuna kadar faydalanacak daha iyi stratejiler kurmalarını sağlardı. Bu aynı zamanda insanların genelde yaptığı gibi iblislerden aşırı derecede korkmamak için bir nedendi; zira düşmanınızın büyü sınırını bildiğiniz takdirde, durumu ne kadar çarpıtmaya çalışırlarsa çalışsınlar bununla baş edebilirdiniz. Bilgi güçtü ve doğru bilgiye sahip olmak, bariz bir blöfün zihninizi bulandırmasını engellerdi.
“Anlıyorum. Bu hem doğru hem de yanlış. Benim gibi iblislerin büyü zerreciği miktarının sınırlı olduğu doğrudur. Lakin doğru şartlar sağlandığı takdirde, bir sonraki kademeye evrim geçirmek mümkündür.”
“Ha?”
“Sanırım Kırmızı, sizin de haberdar olabileceğiniz kadar meşhur bir örnektir?”
“Kırmızı mı? Neden bahse…?”
Derken, liderin zihninde belirli bir iblis belirdi. Öylesine meşhurdu ki, tüm varlığı kuralı kanıtlayan istisnanın ta kendisiydi.
“Gördüğünüz üzere, iblis kralı unvanını elde etmek son derece basittir. Tek gereken, içimizden birinin gücünü azami seviyeye ulaştırması ve ardından en az iki bin yıl yaşamasıdır. Bunun için çaba sarf etmeye dahi pek gerek yoktur.”
Diablo kulağa çok kolay geliyormuş gibi anlatmıştı ama gerçekte bu, akılalmaz derecede zordu. Ruhani bir yaşam formu olarak iblisler, doğaları gereği dövüşmekten zevk alırlardı. Fiziksel âleme hiç çağrılmasalar bile, ruhani âlemdeki yaşamın değişmez bir parçasıydı savaş. Orada bir dövüşü kaybetmek, üst limitinizden büyü zerrecikleri (magicules) eksiltirdi; bu da kimi iblislerin zamanla gerilemesi anlamına geliyordu. Bir iblisin azami gücüne ulaşıp bunu iki bin yıl boyunca koruması; esasında bir Baş İblis’e evrimleşip tek bir yenilgi dahi almadan, tüm o süre boyunca namağlup bir geçmiş inşa etmesi demekti.
İblis avcılarının lideri işin bu kısmını tam olarak bilmese de Diablo’nun durumu fazlasıyla hafife aldığını seziyordu. Fakat asıl dikkatini çeken şey, Kırmızı’dan öylesine bahsedilmesiydi; Diablo, o mutlak hükümdardan, o meşhur iblisten sanki sıradan bir ahbabıymış gibi söz ediyordu.
Olamazdı. Onca şeyin arasında, böylesi bir ihtimal mümkün olamazdı…
Doğu İmparatorluğu’nun büyük büyücüsü Lord Gadora tarafından ilk kez ortaya atılan kurama göre iblis toplumu, katı bir hiyerarşik düzenle işliyordu. Bu hiyerarşi doğası gereği son derece acımasız ve katıydı; hem Özgün İblisler hem de her iblis türünün üst kademedeki üyeleri için aynı şekilde geçerliydi. Alt kademedeki birinin, üst kademedeki birine bir saygı ifadesi kullanmadan hitap etmesi, dünyanın sonunun gelmesi kadar akılalmaz bir durumdu.
“Lakin belki de büyüdüğünüz yer olan Doğu’da Beyaz daha meşhurdur? Daha geçen gün orada kendisinin Lord Hırsı kullandığına şahit olmuştum…”
Bu söz, liderin zihnindeki sisi dağıttı. Korkunç Özgün Beyaz Blanc’ın bu dünyada vücut bulmasından hemen önce, birkaç yıl önce yaşanan olayları anımsadı. Bu olaya Kanlı Kıyı adını vermişlerdi ve eğer işler ters gitseydi, ikinci bir Guy Crimson’ın doğuşuna yol açacak, iblis kralları arasındaki dengeyi altüst edip dünyayı kaosa sürükleyecekti. İmparatorluk nüfuzunu kullanarak o gün yaşananları örtbas etmiş ve halkın bundan haberdar olmamasını sağlamıştı.
Liderin yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Artık biliyordu. Onlara rahatça Kırmızı ve Beyaz diye hitap eden bu iblis, en az Kanlı Kıyı’ya sebep olan varlık kadar güçlü olmak zorundaydı.
B-bu, bu kadarı mümkün… olamaz…! Bizim… Bizim kazanmamızın hiçbir yolu yok! Bu saçmalık. Bütün bunlar nasıl olabilirdi?!
Lider içten içe çığlıklar atıyordu… ve ardından, fazlasıyla kolay bir şekilde, içinde bir şeyler koptu. İblis avcıları heyecan peşinde koşan maceracılar değil, profesyonellerdi. Para tatmin edici olmadığı sürece bir iş için kellelerini tehlikeye atmazlardı. Mesele kendi ailelerini korumak olsa bu başka bir konuydu, lâkin hiç kimse böylesine uzak ve yabancı bir diyarda ölüp gitmek istemezdi. Artık ne denli çaresiz bir güç farkıyla karşı karşıya olduğunu kavrayan lider, beyhude olduğunu bildiği tüm direnişi bir kenara bıraktı.
“Lütfen, canımı bağışlayın!” Utancı ve onuru bir yana bırakıp Diablo’ya yalvarmaya başladı. “En azından hayatımı bağışlayın… Yardım edin bana, lütfen…!”
Diablo bu manzarayı nazik bir tebessümle ödüllendirdi. “A-ha, ne oldu böyle? Benim adıma sınavı geçtiniz. Neden biraz eğlenmiyoruz? Blöf yapıp yapmadığımı öğrenmek istemiyor musunuz? Bunu kendi gözlerinizle görmelisiniz.”
Lider çaresizlik içindeydi. Diablo’dan şüphe duyacak hâli kalmamıştı. Karşısındakinin hem kendisi hem de tüm dünya için mutlak bir tehlike arz ettiğini artık tamamen idrak etmişti. Blöf mü? Saçmalamayın.
“L-lütfen, bağışlayın beni! Ben buraya sadece para için geldim. Yemin ederim bir daha asla size karşı gelmeyeceğim! İşinize burnumu asla sokmayacağım. Eğer kral daha baygınken boğazını kesmemi emrederseniz, bunu sizin için hemen şimdi yaparım! Lütfen! Canımı bağışlamanız için ne isterseniz yaparım!”
Yalvarışları acınası bir hâl almıştı. Ama buna değmişti.
“Hmm. Öyleyse gidebilirsiniz. Gazetecilerin bulunduğu bariyerin içine geçin ve etrafa saçılmış diğer insanları da yanınıza alın.”
Lider derhal itaat etti. Tereddüt etmeden diğer avcıları sarsarak uyandırdı ve yere yığılmış şövalyeleri getirmelerini emretti. Kralı ise bizzat kendi omzuna yüklenip bariyerin içine kaçtı. Gazetecilerin hiçbiri onu bunun için kınamadı. Bu tuhaf olaylar silsilesini nefeslerini tutup beklentiyle izlemekle fazlasıyla meşgullerdi.

Çadırın önü artık çok daha temizdi; Saare, Diablo’ya meydan okuyan bir tebessüm gönderdi.
“Hmm… Etkileyici. Yalnızca felaket seviyesi bir Baş İblis olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum.”
“A-ha? Benden kaçmıyor muydunuz?”
“Kaçmak mı? Ne kadar da gülünç bir laf. Benim adım Saare. İmparatorluk Muhafızları’nın bir parçası olarak doğrudan Lubelius Kutsal İmparatoru’na hizmet ediyorum; hem Üç Savaş Bilgesi’nin hem de şu senin iblis kralının karşısında duran On Büyük Aziz’in bir üyesiyim. Peki sen kimsin?”
“Daha önce de belirttiğim üzere, bana Diablo derler. Ulu ve kudretli Lord Rimuru tarafından bana bahşedilen isim budur.”
“… Ve hâlâ gerçek kimliğini açığa vurmayacak mısın?”
İçindeki aşağılanma hissi onu kaynama noktasına getirse de Saare samimi ve rahat görünmeye çalıştı. Diablo’nun, insanların onun dehşetini “aşamadığından” bahsetmesi Saare’ye doğrudan bir hakaretti—yine de düşüncelerini mantık çerçevesinde tuttu. Yersiz bir öfkenin özdenetimini gölgelemesine izin verecek biri değildi ama aklına göre Diablo ona karşı fazlasıyla küçümseyici davranıyordu.
Doğu’dan gelen şu iblis avcıları tam bir fiyaskoydu; ne kadar profesyonel olduklarıyla övünseler de işin sonunda canları için yalvarmak zorunda kalmışlardı. Glenda onları kurbanlık piyon olarak kullanmayı önerdiği için Saare bu gösteriyi sürdürmelerine izin vermişti, lâkin sergiledikleri bu performans beklentilerinin fersah fersah altındaydı.
İçten içe, karşısındaki iblise dudak büktü. Sıradan vatandaşlardan daha fazlasını beklememeliydim. Bizler bizzat Kutsal İmparator’u ve Tanrı Luminus’u korumakla görevliyiz. Biz savaşa onların asla olamayacağı kadar hazırız!
Buna rağmen her zamankinden çok daha tetikte kaldı. Grigori de dövüşmek istiyordu diye anımsadı, fakat görünüşe göre av onun yerine beni seçti. Öyleyse… kibrinden ötürü onu pişman etmenin vaktidir.
Diablo, aşina olduğu kadim metinlerin hiçbirinde adı geçmeyen, bilinmedik bir isimdi. Bu da onun ulu bir iblis olmadığını, kendisine tehdit oluşturacak bir tarafı bulunmadığını gösterirdi. Kırmızı, Beyaz—hepsi sadece gösterişten ibaretti. Bu kadar korkacak ne vardı ki? Eğer bu henüz isimlendirilmemiş bir Özgün İblis olsaydı işler değişirdi elbet, ama…
Düşmanının sıradan bir Baş İblis olmadığını anlayabiliyordu fakat Saare için bu, endişelenecek pek bir şey gibi görünmüyordu. Yalnızca gerçekten cahil olanların sahip olabileceği türden bir özgüvendi bu. İblisler hakkında çok az şey biliyordu.
Gözünde, eğer bu iblis gerçek doğasını açığa vurmayacaksa, o maskeyi zorla söküp atmak gerekecekti. Ne de olsa Saare, tek başına bir iblis kralıyla çarpışabilecek güce sahipti. Savaşlarının sonunda Valentine kaçmış olabilirdi ama onu katletmeye ramak kalmıştı. Sıradan bir Baş İblis kesinlikle paniğe kapılacak bir neden değildi.
Diablo’nun tavırlarının Saare’nin asabını bu denli bozmasının sebebi de buydu… fakat Diablo’nun bir sonraki sözü, Savaş Bilgesi’nin kulaklarından şüphe etmesine yol açtı.
“… Kendimi açığa vurmak mı? Ah, evet. Güce öylesine az ilgi duyuyorum ki bunu belirtmeyi unutmuşum. Gerçekten de dediğiniz gibi, ben bir Baş İblis değilim. Aslına bakarsanız, İblis Soylusu olma evrimimi tamamladım. Gördüğünüz üzere oldukça benzer,” diye kayıtsızca ekledi, “yine de aradaki farkı aklınızda tutmaya gayret edin.”
Bu kadarı Diablo için gerçekten önemli değildi—en azından ismi kadar mühim değildi. Onun için önemsiz bir ayrıntıydı fakat Saare için devasa bir krizdi.
İnanamıyordu. İnanmak istemiyordu. Karşısındaki iblis az önce ne demişti öyle? Bir İblis Soylusu mu? Bu… tamamen efsanelere konu olan, gayriresmî olarak afet seviyesi bir tehdit şeklinde sınıflandırılan bir varlıktı ve gücü, iblis familyasındaki diğer her şeyin fersah fersah ötesindeydi. Üst kademe bir ruh dahi böylesi bir gücün yanına bile yaklaşmayı umut edemezdi. Onunla baş edebilmek için elemental lordu sınıfında birden fazla varlık gerekirdi.
Yalnızca birkaç çok eski ciltte böylesi birinin bu dünyaya müdahale ettiğine dair örnekler vardı, lâkin bu da onların gerçekten var olduğunu kanıtlıyordu. Yeryüzünde ayak basmış en güçlü iblis kralına bakmak bile yeterliydi…
Ah.
Şimdi Saare’nin kafasına yatmıştı. Diablo’nun bahsettiği gibi, binlerce yıl yaşayıp iblis kralı sınıfı bir varlığa dönüşen bir iblis, bir tür tetikleyici sayesinde bir İblis Soylusu’na evrimleşebilirdi. Elbette bu evrim, onun gücünü böylesine baş döndürücü seviyelere çıkarırdı. Kırmızı’nın büyü zerrecikleri (magicules) miktarı, sıradan bir Baş İblis’inkinin katbekatına fırlamıştı ve üstelik onca yıllık ekstra deneyime de sahipti. Gerçekten de gücünün sınırı yoktu.
Olayları tedirginlikle izleyen iblis avcılarının lideri, İblis Soylusu kelimelerini duyduğu an kendinden geçmişti. İçini bir his kaplamıştı—korku değil, rahatlama. Eğer gerçekten o iblisle dövüşmüş olsaydı… Bunu düşünmek bile fazlasıyla ağırdı. Ve bu kaderden kurtulmuş olmanın verdiği sevinç, onu resmen bayıltmıştı.
Kimse adamı bunun için suçlayamazdı. Saare’yi bile tüm benliğini saran bir kaçma arzusu esir almıştı. Ve işin en korkunç yanı neydi biliyor musunuz? Dışarıda bir yerlerde, böylesine nadir bir Baş İblis’e isim verecek kadar aklını kaçırmış bir ahmak vardı.
Luminus aşkına, Rimuru ne düşünüyordu acaba?!
Saare, vücudundaki her bir gözenekten soğuk terler boşaldığını hissedebiliyordu. İçgüdüleri tehlike çanlarını çalıyor, az önceki rahat tavrı artık silik bir hatıradan öteye geçmiyordu. Bunun ne denli imkânsız bir durum olduğunu çok iyi biliyordu.
Eğer Diablo ismini böylesine hiç tereddüt etmeden vermişse, dışarıda gerçekten de bu ismi ona bahşeden biri var demekti. Sahipsiz, isimlendirilmiş bir yaratık ismini paylaşmaya asla böylesine hevesli olmazdı; zira bu durum onu bir başkasının kontrolü altına girme tehlikesiyle karşı karşıya bırakırdı. Bu da her şeyin ardında sahiden de İblis Kralı Rimuru’nun olduğunu kanıtlıyordu.
Lâkin daha çiçeği burnunda bir iblis kralı olan Rimuru, bir Baş İblis’e isim vermeye yetecek enerjiye sahip olabilir miydi ki?
Bu sorunun üzerinde kafa yormanın pek bir manası yoktu lâkin Saare merak etmekten kendini alamıyordu. Zihni bu noktada sadece gerçeklerden kaçmaya çalışıyordu.
Derken yanı başında bir hareketlilik hissetti.
“Ne duraksıyorsun, Saare?! Şu çekici iblisin icabına beraber bakalım!”
Glenda neredeyse avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
“Hayır! Glenda, bekle!”
Saare onu durdurmak için çoktan geç kalmıştı. Rüzgâr gibi öne atıldı, tek bir ses dahi çıkarmadan Diablo’ya sokuldu ve kara namlulu bıçağını ona sapladı. Bıçak, dosdoğru Diablo’nun savunmasız kalbine saplandı.
“Ha! Hiç de bir numaran yokmuş!!”
Glenda kahkaha attı. Darbenin hedefini bulduğunu hissedebiliyordu. Ne yazık ki Diablo’nun en başından beri bundan kaçınmak gibi bir niyeti yoktu.
“Heh-heh-heh-heh-heh… Takdire şayan bir fiziksel yetenek. Ne yazık ki,” diye dümdüz belirtti, “fiziksel saldırılar bende işlemez.”
Bu bir gerçekti. Diablo, Yakın Dövüş Saldırısı İptali olarak bilinen bir özelliğe sahipti.
Glenda hızla geri sıçrayarak güvenli bir mesafeye çekildi. “Pöh! Ne büyük baş belası!” Ardından Saare’nin uyarısına kulak asmadan peş peşe hızlı saldırılar savurdu. Onun ne yaman bir düşman olduğunu Glenda bile anlayabiliyordu; artık eskisi gibi açıkça onunla alay etmiyor, duruma tam teşekküllü bir iblis kralına karşı savaşıyormuş gibi yaklaşıyordu.
Lâkin bunların hepsi Diablo için yalnızca bir eğlenceden ibaretti. Güç bakımından bambaşka bir boyuttaydı ve Glenda’nın sergilediği hiçbir şey onu en ufak bir şekilde etkileyemezdi.
Glenda bunu artık anlamıştı—daha doğrusu, en başından beri bunu sezmişti. Asıl hedefi bambaşka bir yerde yatıyordu.
Kaderine razı gelen Saare, kendini hazırladı. Glenda’yı tek başına bırakamayarak ruhani gücünü serbest bıraktı, fiziksel yeteneklerini son haddine kadar yükseltip savaşa dâhil oldu. Devasa bir servet karşılığında elde ettiği Benzersiz bir silah olan İblis Katili’ni savurarak Diablo’ya doğru kılıcını indirdi. İşe yaramadı.
“Kahretsin! Kılıç darbeleri onda işlemiyor mu?! Glenda, kutsal büyümü hazırlamam için bana biraz zaman kazandır…”
Bu tehdidi yalnızca en güçlü büyüsünün yere serebileceğini düşünen Saare, Glenda’dan yardım istedi. Glenda’dan hiçbir yanıt gelmedi. Onun yerine Diablo konuştu.
“Sanıyorum ki kadın yoldaşınız az önce kaçtı?”
Saare ilk başta bunu kavramakta zorlandı. Kulaklarına inanamayarak arkasına döndüğünde Glenda’yı orada göremedi. Diablo haklıydı; kadın çoktan olay yerinden kaçıp gitmişti.
“Lanet karııııııı!!” diye avazı çıktığı kadar haykırdı. Bunun pek bir faydası olmadı. Glenda bu savaşı başlatmaya tek taraflı karar vermiş, ardından ceremesini çekmesi için Saare’yi geride bırakmıştı. Bu onu öfkeden deliye döndürdü lâkin habis tebessümüyle Diablo hemen karşısında dikiliyordu. Artık Saare’nin onun değil, kendi canının derdine düşme vaktiydi.
Bunu başarabilirim. Bunu başarmak zorundayım! Grigori dönene kadar dayanmam gerek!
Umutlarını diğer sadık yoldaşına bağlayan Saare, iradesini topladı. Grigori, iblisi kendi üzerine çekmek için şehre gitmişti. Hedefleri tam burada olduğuna göre çok geçmeden geri dönecekti. Buna inanarak Saare kendini bu çaresiz savaşa bıraktı—gerçekleşme umudu dahi olmayan, uçup giden bir dilek.

Saare bu aşılması imkânsız engellerle yüzleşirken, Üç Savaş Bilgesi’nden Grigori de kendi payına düşen çaresiz bir durumun içindeydi.
Savaş meydanında koşarken, göklerden inen bir felaket karşıladı onu. Yohm’un getirdiği paralı asker birliği, şehir kapısını korumak için savaşıyor gibi görünüyordu. Falmuth’un öncü kuvvetlerini püskürterek gayet iyi bir iş çıkarıyor gibiydiler.
Grigori’nin hedeflemesi gereken av bu değildi. Falmuth’un iç çekişmesi zerre ilgisini çekmiyordu; kendisiyle uzaktan yakından alakası yoktu. Tek peşinde olduğu kişi Başpiskopos Reyhiem’i öldüren iblisti ve aldığı istihbarat, onun bu kasabada gizli bir görev yürüttüğünü söylüyordu.
Kral Edward’ı gördüğümde yanında Doğu’dan gelen o uzmanlar vardı, diye geçirmişti aklından. Adamı yüzüstü bırakıp kaçmadıkları sürece bana pek iş düşeceğini sanmam…
Fakat şimdi Grigori, bir iblisten çok daha acil ve somut bir tehditle karşı karşıyaydı. Yoluna çıkan, devasa ve korkutucu bir kurttu.
Bu kurt tabii ki göklerde dörtnala koşarken neşeyle kuyruğunu sallayan Ranga’dan başkası değildi. Bir tüy kadar hafifti ve artık patileri yere hiç basmıyordu. Yalnızca bir avuç büyü canavarının öğrenmeyi umabileceği bir teknik olan Gök Yürüyüşüydü bu ve Ranga bunu son derece doğal bir şekilde edinmişti.
Ne var ki Ranga için bu önemsiz bir ayrıntıydı. Bedeninden yayılan güç dalgaları, etrafta fırıl fırıl dönerken ve içinin büyüsel enerjiyle dolduğunu hissederken ona saf bir keyif veriyordu. Simsiyah kürklerle kaplı bacakları altın rengi yıldırımlarla çatırdıyordu—Ranga istese de istemese de aurası havaya elektrik saçıyordu. Yıldırımla bezenmiş kürkü bir karanlık cübbesi gibi parlarken, bu güç başındaki taç misali parıldayan altın boynuzlar tarafından kontrol ediliyor ve etrafa haşmet yayıyordu. O, kurtların kralıydı ve artık bu unvanın gerektirdiği tüm asalete bütünüyle sahipti.
Havadayken ses hızına yaklaştığı sırada, Diablo’nun kendisine haber verdiği grubu anında fark etti. Bir an sonra yeniden sert zemindeydi—tam Grigori’nin karşısında.
Grigori’nin yanında Lubelius İmparatorluk Muhafızları’ndan küçük bir birlik vardı. Yanlarındaki diğer beş bin kişi ise Edward’ın takviye olarak gönderdiği ikinci dalga Falmuth şövalyeleriydi.
Falmuth generallerinden biri olan deneyimsiz bir soylu, tedirginlikle yaklaştı.
“S-Sir Grigori, emirleriniz?”
Nereden bileyim ben, diye düşündü.
Falmuth’un en seçkin şövalyeleri çoktan yok olup gitmiş, Tempest’i işgal etmeye kalkıştıkları önceki seferde bu dünyadan silinmişti. Geriye kalanlar ise döküntülerdi; yetenekleri ve akılları geçen sefer orduya katılmaya yetmeyen savaşçılar. Hiçbiri kendi başına düşünemiyordu; en ufak bir utanç bile duymadan tümüyle uzak diyarlardan gelen bu harika çocuğa, Grigori’ye bel bağlamışlardı.
“General Gaston, sen arkamızdan gelen kuvvetlerle ilgilen. Hem karadan hem havadan ilerlediklerini gördün, değil mi?”
Bu tespit Gaston’un aklını başına getirdi. “Pekâlâ. Peki ya siz, Sir Grigori…?”
“Ben mi? Belli değil mi? Şu herifin icabına bakmam gerek. Python, Garcia, siz ikiniz Gaston’a—”
Gaston’a katılın ve onu koruyun demek istiyordu Grigori fakat yanlarından hızla esip geçen karanlık bir fırtınayla sözü kesildi.
“Ne…?!”
Yalnızca Grigori’nin tepki verebileceği bir hızla Ranga, Gaston’un komuta ettiği birliklerin tam ortasına daldı.
“Kahretsin!” diye bağırdı Grigori. “Seni aptal köpek!!” Baltalı kargısını var gücüyle ileri savurdu; Ranga tehlikeden ustalıkla sıçrayıp kaçtı ve ardından tüm birliği darmadağın etmekte dizginleri eline aldı. Bir oraya bir buraya sıçrayarak saldırdıkça saldırdı, devrilenlerin sayısını katlayıp durdu. Ne Python, ne Garcia ne de yanlarındaki onca yoldaşı bu şiddet ziyafetinden kaçabildi; hepsi birbiri ardına yere serildi.
Ve çok geçmeden o sivri dişler doğrudan Grigori’nin kendisine yöneldi.
Gobta ve Gabil var güçleriyle Ranga’nın peşinden koşuyorlardı.
“Hadi amaaa Ranga, çok hızlısııın…”
“Kesinlikle. Korkarım bu gidişle işin sonunda bize yapacak hiçbir görev kalmayacak.”
“Ağabey,” diye araya girdi Soka, “lütfen sızlanmayı kes. Kovalamaya devam et.”
Her zamanki gibi birbirleriyle atışıp duruyorlardı fakat herkes onların çok iyi dost olduğunu biliyordu. Bunu saklayabildiklerini sanan sadece bu üçüydü.
“Pekâlâ!” diye gürledi Gobta. “Geliyoruz!”
“Anlaşıldı!”
Gobta, yüz goblin süvarisi eşliğinde Gölge Hareketi’ni etkinleştirdi. Gabil ise yüz Hiryu Timi üyesiyle birlikte öne doğru uçtu. Soka ise bu sırada saha komutanına raporunu vermek üzere Hakuro’nun yanına döndü.
Savaş meydanına ilk varan kişi olan Gobta, neredeyse tek bir noktaya yığılmış asker yığınlarıyla karşılaştı. Hâlâ çatışmada olan şövalyeler, Ranga’nın etrafında gevşek bir çember oluşturmuş, güvenli bir mesafe koruyarak Grigori’nin bu canavarı yenmesi için dua ediyorlardı. Yerde yatan şövalyelerin hepsi yetenekli olanlardı—ya da en azından, Ranga’yla çatışıp Grigori’yi koruyacak kadar cesur olanlar. Bunun bedelini ağır ödemişlerdi; hepsi bir tepe gibi üst üste yığılmıştı çünkü Ranga onları kazara ezerek öldürmemek için ön patileriyle oraya fırlatıp durmuştu.
Dua eden tüm şövalyelerin yüzleri çaresizlikle gerilmişti. Başta yükselen gür ve coşkulu tezahüratlarının yerini şimdi buz gibi bir sessizlik almıştı. Grigori tepeden tırnağa yaralar içindeydi. Bu noktada zafer, hayal içinde hayalden ibaret kalırdı. Grigori’yi saran çelik gibi koruma Geçirmezlik’e rağmen, Ranga’nın gözünde o sadece alışılmıştan biraz daha sert bir çiğneme oyuncağıydı. Bilincini yitiremiyor oluşu, sadece bu acıya çok daha uzun süre katlanmak zorunda kalacağı anlamına geliyordu.
“Amanın!” Bu manzara Gobta’yı yarı paniğe sürükledi. “Bu, şey, bu yaptığın fena ama Ranga! Biraz daha devam edersen adam ölecek!”
“Doğru,” diyerek onayladı Gabil, “onu derhâl iyileştirmeliyiz!”
Bu emir Ranga’nın olduğu yerde donup kalmasına yol açtı. Etrafındaki acınası manzarayı fark edince kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp iki büklüm oldu ve boyutunu küçülttü.
“Şey… Haklısınız da. Bu insan sanki biraz daha oynamak istiyor gibi değil mi…?”
Ranga patisiyle kederli bir şekilde Grigori’yi dürterken, Grigori elinde hâlâ kırık bir kargıyla kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Gobta ve Gabil için buna şahit olmak bile dayanılmayacak kadar acıklı bir manzaraydı. Kendilerini onun yerinde hayal etmek bile tüylerini ürpertmeye yetiyordu…
“Ş-şey, yok yok, pek sanmıyorum Ranga…”
“Kesinlikle öyle değil! Şimdilik dursan iyi olur, yoksa Efendi Rimuru’nun dilinden asla kurtulamazsın!”
Rimuru’nun adının anılması Ranga’nın yelkenleri suya indirmesine yetti. Mahzun bakışlarını ikisine diktikten sonra en sonunda vazgeçti.
“Eyvah. Bana kesin kızacak…”
Kurtulan Grigori’nin yüzü salyayla kaplanmıştı ve uzuvları hafifçe tuhaf yönlere doğru bükülmüştü. Hafifçe dediysek lafın gelişiydi tabii; yine de insan bedeninin asla durmaması gereken açılardaydı. Kısacası oldukça fena hırpalanmıştı ve hâlâ nefes alıp veriyor olması bile akıllara durgunluk veriyordu.
Fakat Grigori her şeye rağmen hayatta kalmayı başardı. Gobta’nın temin ettiği iyileştirme iksiri sayesinde daha gün batmadan tamamen toparlandı. Bu tecrübenin bedelini bedeni ödememiş olabilirdi belki… ama özsaygısı kesinlikle ağır bir darbe almıştı. İlerleyen yıllarda, halka açıklamaktan kesinlikle kaçındığı sebepler yüzünden memleketinde Köpekten Korkan Haçlı olarak anılacaktı.

Geriye kalan birliklere gelince; Gabil geri çekilmeleri hâlinde peşlerinden gitmeyeceğine söz verdi ve General Gaston bu teklifi ikiletmeden kabul etti. Şehir kapısına saldırmaya devam eden hırpalanmış ve perişan hâldeki kuvvetlere de derhâl haber uçuruldu.
Böylece Migam Kuşatması, daha doğru dürüst başlayamadan sona erdi. Savaş alanından ayrılırken Gaston’un “Onları yenmek mi? Onları nasıl yenebiliriz ki?!” diye bağırdığı duyulabiliyordu; ki bu söz, muhtemelen kendisinin amaçladığından çok daha fazla dünya çapında meşhur olacaktı.

“Hadi ama, Grigori…!” “Hadi!” “Buraya gel çabuk!!”
Saare içten içe bundan daha büyük bir arzu duyamazdı. Neyse ki şansı yaver gidiyordu—Grigori, Ranga’nın sırtına serilmiş vaziyette geliyordu. Aslına bakılırsa Saare’nin dileği birkaç an içinde gerçek olmak üzereydi. Grigori muhtemelen onun beklediği türden bir fayda sağlayamayacaktı ama şu an için Saare adına hiçbir şey bilmemek en büyük saadetti.
Üstelik kafasında tarttığı kadarıyla bu Diablo, başa çıkılamayacak kadar akılalmaz bir iblisti. Kendisi bu gezegendeki en güçlü insanlardan biri olmasına rağmen, o bile bu herifin gücünün sınırlarını kestiremiyordu. Artık Diablo hakkında hiçbir şüphesi kalmamıştı. Sahiden de İblis Kralı Valentine’dan bile daha güçlüydü. Böyle birinin Başpiskopos Reyhiem’i öldürmek için neden zahmete girmesi gereksindi ki? Diablo yerinde birkaç tehdit savursa kelimenin tam anlamıyla herkesi önünde secde ettirebilirdi.
Öyleyse ben niye bunlarla uğraşmak zorundaydım ki…?
Saare, Diablo’nun aralıksız saldırılarını savuşturmak için varını yoğunu ortaya koyuyordu fakat sonun yaklaştığının da farkındaydı. Dayanıklılığı ve zihinsel keskinliği tükenmek üzereydi.
“Heh-heh-heh-heh-heh… Hadi ama. Biraz daha gayret göster. Bana ilginç bir iki yetenek göster.”
Üstelik iblis, bu manzaradan büyük bir keyif alıyordu. Saare sadece ağlamak istiyordu. Yüreğinin ta derinliklerinden evine dönmeyi arzuluyordu.
Bir dâhi olarak övgüler almıştı. Elf kanı sayesinde uzun bir ömre sahipti ve yılmak bilmeyen azmi, dövüş tarzını kusursuz bir noktaya kadar bilemesine yardım etmişti. Bunun ödülü olarak da rakibinin sanatını yalnızca bir kez gördükten sonra tamamen anlayıp edinmesini sağlayan Benzersiz Yetenek Çok Yönlü’yü kazanmıştı. Hinata’nın Gaspçı’sıyla aynı prensipte çalışıyordu, tek farkı özellikle sanatlara yönelik olmasıydı.
Bu sanatları fiilen kullanmanın üstün bir fiziksel kabiliyet gerektirdiğini söylemeye bile gerek yoktu. Saare bunu çok iyi biliyordu ve bu sayede, icra edilmesi en zor hamleler arasında yer alan karmaşık büyü/sanat kombinasyonları da dahil olmak üzere çok çeşitli becerilerde ustalaşmıştı. Kendi aurasına bu tür büyüsel etkiler eklemek, inanılmaz derecede güçlü kılıç savuruşlarına kapı aralıyordu. Bu yüzden, temel bir Savaş İradesi hamlesi ve aynı zamanda kişinin fiziksel kabiliyetini artırmanın nihai yolu olan Ruh Darbesi’ni kullanmayı tercih ediyordu. Buna mevcut düşmanının en zayıf olduğu elementi ekler, böylece hemen her düşmanı yarıp geçebilecek bir darbe indirirdi.
Bu, Saare için bir gurur kaynağıydı—ve bunların hiçbiri burada işe yaramıyordu. Büyüyü daha devreye sokamadan, Diablo onun yapısını tahlil edip parçalarına ayırıveriyordu. Bu durum Saare’nin doğa kanunlarını bükme yetisini elinden alıyordu—ve o olmadan, bugün hiçbir mucize gerçekleşmeyecekti. Bunun yerine büyüden vazgeçerek sadece bir Savaş İradesi sanatı olan Aura Kılıcı ile savaşmayı seçti.
“Kahretsin,” diye fısıldadı acı bir öfkeyle.
Tüm bunların içindeki en sinir bozucu şey, Diablo’nun henüz işi ciddiye bile almamasıydı. Bunu anlayabiliyordu. Yalnızca büyüsel becerideki fark bile yetişkin bir insanla yeni doğmuş bir bebeği kıyaslamak gibiydi. Fiziksel güç için de aynısı geçerliydi. Saare yalnızca savaş meydanından başka hiçbir yerde öğrenilemeyecek taktiksel beceri konusunda aralarında pek fark olmadığını düşünebilirdi—fakat onda bile Diablo daha bu dövüş sırasında aradaki farkı kapatıyordu. Gelişim hızı baş döndürücüydü. Diablo isteseydi Saare’yi şu an çok rahat bir şekilde öldürebilirdi.
Ve öldürmüyorsa, bu demek oluyordu ki…
Diablo’nun onun canını almaya hiç niyeti yoktu. Bu da Reyhiem’i dışarıdan başka birinin öldürmüş olması gerektiği anlamına geliyordu. Ama kim?
Evet. Hinata tüm bunlara asla dahil olmak istememişti ve olay tam da o ayrıldıktan sonra—sanki bilhassa o an hedeflenmiş gibi—gerçekleşmişti. Bu çok…
çok şüpheliydi. Bir dakika. Şüpheliden de öteydi. Bunun arkasında Yedi Gün Rahipleri olmalıydı. Saare bundan emindi. Ve tam o anda:
(Saare, sana yardıma geldik.)
(Sevin! Bu iblisi birlikte yok edeceğiz!)
(Bizim için iblisi oyala. Büyümüz onun işini bitirecektir.)
Saare arkasındaki havanın büküldüğünü ve akılalmaz bir güç barındıran yeni bir varlığın ortaya çıktığını hissetti. Gelenler Yedi Gün Rahipleri’nin üyeleriydi—toplam üç kişiydiler—ve söylediklerinin aksine, yapmaya kalkıştıkları büyü bu alanda kullanılamayacak kadar tehlikeliydi.
Usta bir suçlu kanıtları nasıl yok edeceğini her zaman bilirdi. Ve bu durumda “kanıt”, Reyhiem’i Diablo’nun öldürmediğini bilen herkes demekti. Buna oradaki gazeteciler de dahildi. Aptal değillerdi; birçoğu çoktan Saare ile aynı sonuca varmıştı. Diablo’nun onları yanında tutmasının asıl sebebi de buydu zaten.
Yani rahiplerin hedefi Diablo değilse…
“Kaçın! Uzaklaşın buradan!!”
Saare basına doğru dönüp bu uyarıyı haykırdığı anda, devasa bir ateş topu tüm alanı yuttu.

Ak kor bir güç huzmesi Hinata’nın göğsünü delip geçti.
Telaşla yanına koşup onu doğrulttum.
“Hey, iyi misin?”
“Ngh… Gaaah!”
Ağzından kan geliyordu. Fakat acısına rağmen elini göğsüne götürüp bir büyü yapmaya çalıştı. Başarısız oldu; gerçi artık konuşamadığı düşünülürse bu gayet doğaldı. Bunun yerine kendini bıraktı ve kollarımın arasına yığılıverdi. Ondan akan kan, kıyafetlerimi parlak bir kızıla boyamaya başladı.
Bir şey yapmazsam, Hinata ne olduğunu bile anlayamadan ölecekti. Olayların bu noktaya nasıl geldiğini daha sonra da çözerdik. Midemden bir iksir çıkarıp göğsüne döktüm. Fakat normalde iyileşme sürecini anında başlatması gerekirken, tam da şimdi—olacak iş değil ya—hiçbir şey olmadı.
《Anlaşıldı.》 《Özne Hinata Sakaguchi, büyüye karşı yüksek bir dirence sahiptir.》 《Vücudu büyü zerreciklerini (magicules) otomatik olarak ayrıştırarak etkilerini nötralize etmektedir.》
Büyüyü etkisiz mi kılıyor?
Yardımcısı Arnaud yanıma koşarken başını iki yana sallayarak, “B-büyü Leydi Hinata üzerinde işe yaramaz,” dedi. “İyileştirme büyüsü kutsal kökenli olmadığı takdirde temas anında etkisiz kalacaktır…”
Ah. Demek büyü zerrecikleri üzerinden işlemeyen kutsal büyü işe yarıyordu, ha? Bana da pek bir faydası oldu ya. O halde bu iksirler işe yaramazdı. Öyleyse…
“Öyleyse öylece dikilip durmayın. Ona kutsal büyü yapın!”
Daha etkili bir şeye ihtiyacımız vardı. Hinata hâlâ hayattaydı. Onu iyileştirmek için kutsal büyü kullanırsak toparlanabilirdi.
Onlara bağırmamın ardından Arnaud ve diğer paladinler harekete geçmeye başladı. Fakat kımıldayamadılar. Bir şey onları engelliyordu; tüm paladinleri bağlayan bir ışık halkası. Her biri muazzam bir güce sahip bir grup insan, üst düzey bir ışınlanma büyüsü kullanarak bulunduğumuz alana sıçramış, Arnaud ve diğerlerini zapt etmişti.
Bu iki gizemli ziyaretçi önümde diz çöktü.
(İblis Kralı Rimuru, sizinle tanışmak bir şereftir. Bizler Yedi Gün Ruhbanları’nın üyeleriyiz ve buraya emirlerimize karşı gelen Hinata Sakaguchi’yi cezalandırmak için geldik…)
Doğrusu amma da cüretkârlardı.
Hinata yerde, bilinci zar zor yerindeydi; Arnaud ve diğer paladinlerin hepsi bağlanmıştı; ve tam üstüne bu herifler çıkagelmişti. Üstelik Yedi Gün Ruhbanları’nı daha önce duymuştum. Adalmann onlardan pek hazzediyor gibi görünmüyordu. Oldukça şüpheli. Onlardan daha fazla bilgi almak istiyordum ama şu anda durum oldukça acildi.
Olabildiğince ters bir ses tonu takınmaya çalışarak, “Sizin derdiniz ne bilmiyorum,” dedim, “ama Hinata ile arama girmeyin. Biz meselemizi aramızda hallettik zaten, bu yüzden onun ölmesine izin verecek değilim.”
Ruhbanlar kollarını yukarı kaldırarak karşı çıktıklarını açıkça belli ettiler. (Ne yazık ki ısrar etmek zorundayız. Oradaki kadın, yani Hinata, Tanrı Luminus’un iradesini hiçe saymıştır. Bu bir küfürdür ve buna karşılık ilahi cezayı infaz etmemiz gerekir.)
Heriflerdeki yüzsüzlüğe bak hele. Burnumun dibine ışınlanıp akıllarına eseni söyleyebileceklerini sanıyorlardı.
“A-ama…!”
“Lütfen, Leydi Hinata’yı bağışlayın! Bunu yaparken kendi gerekçeleri vardı…”
Ruhbanlar paladinlerin yalvarışlarına zerre kulak asmadı.
“Bana bu zırvalıkları anlatmayın!” diye bağırdı içlerinden biri aniden. “Hepimizi kandırdınız, değil mi?! En başından beri Leydi Hinata’nın ölmesini istiyordunuz!”
Bu, Shion ile karşı karşıya gelen o yüz kişilik birliğin kaptanıydı. Derken birdenbire ortalık biraz karışmaya başladı… yani demek istediğim, yanındaki paladin kılıcını çekip o kaptanın gövdesine sapladı.
“Ne—? Garde, s-sen…” diye soludu kaptan.
“Ne büyük bir küstahlık, Renard. Yedi Gün hakkında böyle ileri geri konuşmana izin veremem. En başından beri asi Hinata ile gizlice iş birliği yapıyordun, değil mi? Bizi kandıran asıl sensin!”
Haykırılan bu itham, diğer paladinler arasında bir dalgalanmaya yol açtı. Kimin doğru söylediğini kestiremiyorlardı anlaşılan. Bu Ruhbanların onların üzerinde ne denli büyük bir siyasi gücü olduğu buradan belliydi. Fakat bu doğru değildi, öyle değil mi? Yani o ısı ışını ya da her neyse, Garde’ın bulunduğu yönden gelmişti. Bu da demek oluyordu ki…
Şey, aslında bir sonraki adımda ne yapacağıma dair hiçbir fikrim olmadığı anlamına geliyordu. Ortalık öylesine karışmıştı ki yeniden bir düzen kurmanın imkânı yoktu. Hinata’yı ölümün eşiğinden çekip almak istiyordum ama Ruhbanlar yoluma taş koyuyordu; üstelik şimdi de Renard kendi adamı tarafından ihanete uğramış ve ölümle burun buruna gelmişti. Buna ek olarak Ruhbanlar bana karşı bir düşmanlık besliyor gibi görünmeseler de, emirlerine karşı geldiği için Hinata’nın ölmesini istediklerini söylüyorlardı.
E şimdi ne olacaktı peki…?
Öncelikli görev Hinata’yı kurtarmaktı. Birincisi, Shizue benden bunu rica etmişti; ama bunun da ötesinde, aramızdaki her şeyi tatlıya bağlamaya sadece birkaç adım kalmıştı. Şayet uzlaşabilirsek, bunun hem Batı Kutsal Kilisesi hem de Lubelius ulusuyla daha dostane ilişkiler kurmamıza önayak olacağını düşünüyordum. Onu öylece ölüme terk etmek benim için asla bir seçenek değildi.
“Bakın, hepinizi daha sonra dinleyeceğim. Burası benim ülkem ve buradayken benim kurallarıma uymak zorundasınız. Şey, sen Arnaud’dun, değil mi? Hemen şimdi Hinata’ya iyileştirme büyünü yap.”
Ülkemin henüz pek bir kanunu yoktu doğrusu, ama yine de yürütme yetkisine sahiptim ve bunu sonuna kadar kullanmaya niyetliydim. Ne var ki Yedi Gün Ruhbanları bundan hiç etkilenmemişti.
(Buna izin veremeyiz. Luminizm müritleri, Tanrı Luminus’a mutlak sadakat yemini etmişlerdir. İblis Kralı Rimuru bizzat talep etse dahi, buradaki hiç kimse sizin isteğinizi yerine getirmeyecektir.)
Tüm paladinlerin kılını bile kıpırdatmasına engel oluyorlardı. Ne kadar da sinir bozucuydu. Onlara laf anlatmaya çalışacak vakit yoktu. Güç kullanmayı aklımdan geçirdim—ama tam o sırada Diablo bana bir Düşünce İletişimi gönderdi.
(Rimuru-sama, acil bir raporum var—)
(Ne var? Kısa kes, şu an biraz meşgulüm.)
(Kusura bakmayın. Reyhiem’in katilini buldum. Yedi Gün Ruhbanları olarak bilinen bir grup; tüm bu olayları perde arkasından onların tezgâhladığı anlaşılıyor.)
(Hoo…)
(Şu an üç tanesiyle karşı karşıyayım ve onları canlı bırakmanın ileride başımıza dert açmasından endişe ediyorum—)
(Katil olduklarına dair kanıt sunabilir misin?)
(Burada görgü tanığı olarak dünyanın dört bir yanından gelmiş koca bir basın mensubu topluluğu var, efendim.)
(… Pekâlâ. İzin verildi. İşlerini bitir.)
(Emredersiniz efendim!!)
Ne kusursuz bir zamanlama ama! Diablo bu hamlesiyle kesinlikle “En Değerli Uşak” unvanını hak etmişti. Bunu bu kadar kusursuz işleyecek şekilde nasıl tezgâhladığına dair hiçbir fikrim yoktu ama doğru iş için doğru adamı seçmiştim anlaşılan.
Bu durum benim açımdan da pek çok sır perdesini araladı. Demek buradaki asıl kötüler Yedi Gün Ruhbanları’ydı, ha? Amaçlarını tam olarak çözemesem de hedeflerinin ben değil, Hinata olduğunu tahmin edebiliyordum. Yaşamasının ileride başlarına bela olacağını düşündüklerinden ölmesini istiyorlardı muhtemelen—ve tek başlarına onunla baş edemeyecek kadar dişli bir rakip olduğu için, tüm dünyayı ona karşı kışkırtacak bir komplo kurmuşlardı.
Az önce Paladin Renard’ı bıçaklayan herifin de onlarla bağlantısı olmalıydı—ya da belki de kendisi bizzat Yedi Gün üyelerinden biriydi—ama her halükarda buradaki asıl tetikçi bu Garde denilen tipti. İşi temiz bitirmek istemiş olmalıydı ama suçu tam karşımda işlemek gibi büyük bir hata yapmıştı. Evrensel Algım devredeydi, bu yüzden ben yanı başındayken bu işe kalkışmak, tetiği çekerken “Katil benim!” diye bağırmaktan farksızdı.
Hinata’ya gönderdiğim mesajı tahrif edenlerin de bunlar olduğunu tahmin ediyordum ve Diablo’nun planlarına da çomak soktuklarını varsaymak zorundaydım. Asıl suçlular bunlardan başkası değildi—ve artık bunu bildiğime göre, Lubelius ile olan ilişkilerime zarar verme endişesi taşımama gerek kalmamıştı.
Burası benim ülkemdi.
Başlangıçta onları canlı bırakmanın en iyisi olacağını düşünmüştüm ama onlar da ayağıma dolanıp durmuşlardı. Artık buna pek de lüzum görmüyordum. Madem üzerime geliyorlardı, o halde hepsini gebertip gitsinlerdi.
Böylece kendi işini halletmeyi Diablo’ya bırakıp kontrolü kendi elime almaya başladım. Biraz stres atmanın vakti gelmişti.
“Benimaru! Souei!”
“”Emredersiniz efendim!”” diye haykırdı ikisi birden.
“Şu ikisini yakalayın. Direnirlerse gerekli gördüğünüz her türlü tedbiri alın.”
“Tam da beklediğim şey!”
“Nasıl emrederseniz, Rimuru-sama.”
Benimaru ve Souei Ruhbanların üzerine doğru hamle yaptı; Ruhbanlar ise anında bana ters ters bakışlar fırlattı. Hiç umursamadım.
“Shion!”
“Buyrun efendim!”
“Şuradaki Garde’ın icabına benim için sen bak.”
“…!”
“Dikkatli ol. Kılık değiştirmiş bir Yedi Gün üyesi olabilir.”
“Anlaşıldı! O halde ona cehennemin dibini boylatıp gerçek yüzünü ortaya çıkarayım!”
Keyifle o devasa kılıcını hazır etti. Bu sefer onu durdurmadım. Hatta o herifin haddinin bildirilmesini dört gözle bekliyordum.
(Heh… heh heh… Bak sen şunlara!)
(Gerçekten emin misiniz? Bu, bize karşı topyekûn bir savaş açmak anlamına gelir.)
O ikisi istedikleri kadar lakırdı edebilirlerdi. Onları kendi hallerine bırakırsam sonradan başımıza daha da büyük işler açacaklardı—madem harekete geçecektim, bari hakkını verseydim.
“Kusura bakmayın beyler, ama haddinizi fazlasıyla aştınız. “Başpiskopos Reyhiem cinayetinin suçunu benim üzerime yıkmaya çalıştınız sanırım ama tüm bu tezgâhın arkasını gördüm. Bana bulaştığınıza göre başınıza geleceklerin farkındasınızdır herhalde, değil mi?”
Paladinler şaşkın bakışlarla birbirlerine baktı. En azından birkaçı olayları benim açımdan görmeye başlamış gibiydi. Bu sırada Arnaud, öfkeli bir ifadeyle kılıcını çoktan Ruhbanlara doğrultmuştu bile. Fakat ikili hiç de yılmış gibi görünmüyordu. Hatta yüzümüze baka baka gülüyorlardı.
(Heh heh heh! Yakalanacağımızı hiç düşünmezdim.)
(Vah-ha-ha-ha-ha! Fakat Azize çoktan öldü! İblis Kralı Rimuru, o savaşta hem sen hem de Hinata tüm gücünüzü tükettiniz, öyle değil mi?)
(Böyle altın bir fırsatı kaçırmak aklımızın ucundan bile geçmezdi!)
(Madem gerçeği hepiniz öğrendiniz, o halde siz de iblis kralınızla birlikte can vereceksiniz!)
En azından artık bahane üretmiyorlardı. Yedi Gün Ruhbanları, pişkin pişkin kahkahalar atarak her şeyi tastamam itiraf etmişti. Ne kadar da bayağı bir tavırdı bu. Neredeyse midemi bulandıracaktı. Onları canlı bırakmanın hiçbir değeri yoktu.
Benimaru, Souei ve Shion avlarını gözlerine kestirdi. Fakat Ruhbanların düşündüğümden daha kurnaz olduğu ortaya çıktı.
(Aptallar! Bizi açığa çıkardığınız için sizi tebrik ederim ama her şey zaten hesaba katılmıştı.)
(En başından beri hepinizi öldürmeyi planlıyorduk!)
(Heh-heh-heh… Hadi başlayalım!)
Bununla birlikte ikisi geriye doğru sıçrayıp havada süzülmeye başladı. Garde da Shion ona ulaşamadan gerçek yüzünü ortaya koyarak yanlarındaki yerini aldı. Ardından üçü bir araya gelerek yerde geniş çaplı bir büyü çemberi oluşturdu. Bu tehlikeliydi—kesinlikle sıradan zekâya sahip bir insanın üstesinden gelebileceği bir şey değildi ve kuşkusuz önceden hazırlık gerektiriyordu. Bu çemberin içinde biz, Üç Canavar Soylusu‘ndan ikisi ve paladinler bulunuyordu. Hepimizi öldürüp hiçbir kanıtın gün yüzüne çıkmamasını sağlamaya niyetliydiler.
“Cehennem Parlaması!!”
“İblis Teli Biçişi.”
Metal levhaları delecek güçte bir Yapışkan Çelik İplik seli eşliğinde, üçlüye doğru karanlık alev sütunları fışkırdı. Fakat duyulabilen tek ses, kulak tırmalayıcı kahkahalarıydı.
(Gülünç! Vaktinizi boşa harcıyorsunuz! Bu büyü çemberi, kutsal olmayan tüm saldırıları saptırır! Sizin gibi melun yaratıklardan gelen hiçbir büyü saldırısı bunu asla delemez!)
(Vah-ha-ha! Ne büyük ahmaklar. Bizim ilmimiz yüzyıllar boyunca inşa edilmiş ve kusursuzlaştırılmıştır. Küstah bir canavar sürüsünün kaba kuvvetine asla boyun eğmeyecektir!)
Kahkahalar tepemizde yankılanıyordu fakat ben Hinata’yı hayatta tutmakla fazlasıyla meşguldüm. Kendi bedenimden yaptığım geçici bir kalbi vardı ancak bu çok fazla büyü zerreciği (magicules) harcıyordu. Böyle bir şeyi yapmaya pek alışkın değildim ve onun için tam olarak uyumlu bir donör organ da sayılmazdı; bu yüzden Mjurran için hazırladığım kadar iyi çalışmıyordu.
Derken Shion tüm endişelerimi süpürüp atmaya hazır bir halde öne atıldı.
“Kesin sesinizi! Benim Goriki-maru Versiyon 2’min karşısında hiçbirinizin hükmü yoktur!!”
Pek mantıklı konuşmuyordu ama kas hafızası beynine galip gelmiş bir şekilde Ruhbanlara doğru çılgınca bir hamle yaptı. Çoğu insana aptalca gelirdi bu. Fakat Shion bugün bambaşka bir boyuttaydı.
(Ha-ha-ha-ha-ha! Seni geri zekâlı! O kılıç ne yapabilir ki—?!)
Alaycı Ruhbanların önündeki havadan yırtılma sesi duyuldu.
(H-hayır!)
(Büyü çemberini mi kıracak?!)
(Öyle olsun bakalım! Büyüyü hemen şimdi serbest bırakmalıyız!!)
Shion’un bu akıl sır ermez saldırısı, elementleri veya nitelikleri zerre umursamayan saf bir kaba kuvvetten ibaretti. Dahası…
【Bilgi】 【Özne Shion, Benzersiz Yetenek Usta Aşçı‘nın bir parçası olan Sonucu Garantileme‘yi kullanarak etrafındaki uzamı büküyor gibi görünmektedir.】
Bu gerçekten delilikti. Umarım bu tarz şeyleri benim üzerimde kullanmaya kalkışmazdı.
【Rapor】 【İhtimal düşük olsa da, özne Shion’un saldırısı sizin üzerinizde de etkili olabilir.】
Hay aksi, ciddi misin? Onu bir daha asla kızdırmasam iyi olacaktı.
Bu bana onun ne kadar inanılmaz olduğunu bir kez daha göstermişti fakat ne yazık ki bu bile Yedi Gün Ruhbanları’nın saldırısını durdurmaya yetmedi.
【Rapor】 【Saldırı yaklaşıyor.】
Geniş alanlı imha saldırıları tamamlanmıştı. Kahretsin. Ne yapmam—?
【Rapor】 【Herhangi bir sorun teşkil etmemektedir.】 【Büyü çemberi çoktan analiz edilmiştir.】
Raphael’in serinkanlı, ferahlatıcı sesi gerilmiş sinirlerimi yatıştırdı. Pekâlâ, ee, harika. Hiçbir sorun yok o halde. Bu büyü çemberi bana biraz karmaşık görünmüştü… ama ah, buradaki bilge üstat için çocuk oyuncağıydı sanırım. Ruhbanların özgüvenini kırmak istemezdim doğrusu ama anlaşılan canı sıkılmış bir Raphael bile onları alt etmeye yeterdi.
(((Sonunuza hazırlanmaya bakın! Trinity Break!!)))
Büyüyü başlatmak için üç ses hep bir ağızdan ilahi okudu. Fakat tüm bu çaba çoktan nafile hale gelmişti.
【Rapor】 【Nihai Yetenek Beelzebuth yeniden başlatılıyor.】
Tam hoca bana bunu rapor ettiği anda, Beelzebuth yukarıdan yağan tüm o öldürücü ışık damlacıklarını yutuverdi. Göz açıp kapayıncaya kadar hepsi yok oldu. Vay canına. Tam randımanla çalıştırıldığında bu şey gerçek bir canavara dönüşüyordu. Gözlerinin önünde yok olan tüm o patlama dalgalarını gören paladinler bile şok içinde gözlerini fal taşı gibi açmış bana bakıyordu.
Fakat… bir saniye dur bakalım. Az önce Hinata ile dövüşürken Beelzebuth’u “feda etmemiş” miydim?
【Bilgi】 【Nihai Yetenek Oburluk Kralı (Beelzebuth) gerçekten de feda edilmişti; fakat bir kopyası yedeklendiğinden yeniden etkinleştirilmesi herhangi bir sorun teşkil etmemektedir.】
Neee? Yedeklendi mi? Hem Raphael orada neden geçmiş zaman kullanmıştı ki? Bu tarz şeyleri bana da haber versene be kardeşim! O yeteneği sonsuza dek kaybettiğimi sanmıştım. Hoca sanki bu olup bitmiş sıradan bir meseleymiş gibi davranıyordu ama bunu öylece kabullenmeye pek niyetim yoktu.
【Rapor】 【Kutsal güçte artış tespit edildi.】 【Asıl saldırı yaklaşıyor.】
Eyvah. Az önceki saldırı asıl olan değil miydi yani?
(((Helak oluşunla yüzleş, iblis kralı! Trinity Disintegration!!)))
Oha, kahretsin! Beelzebuth bu sefer kurtarmaz.
【Rapor】 【Herhangi bir sorun teşkil etmemektedir.】 【Nihai Yetenek Sadakat Kralı (Uriel)‘e ait Mutlak Savunma devreye sokulsun mu?】
Evet
Hayır
Hey, hey! İşte benim tanıdığım hoca be. Buna da cevabım evet tabii ama… Bir dakika. Yine bir şeyler ters geliyordu gözüme.
Fakat ben bunu düşünürken bile Mutlak Savunma’nın ilk dalgası etkinleşti—tenimi örten ince, şeffaf tek bir katman. Hepsi bundan ibaretti—ve Trinity Disintegration’ı kusursuzca etkisiz kılmak için gereken tek şey de buydu.

Aynen öyle. Evet. Mesele de bu zaten. O tekniği kesinlikle ilk kez kullanmıştım. Şimdiye kadar Mutlak Savunma‘yı değil, Çok Katmanlı Bariyer‘i kullanıyordum.
Düşünce Hızlandırma‘nın sağladığı ivmeden yararlanarak sonunda aklımdaki soruyu Raphael‘e sordum. “Baksana.” “Bunu neden daha önce etkinleştirmedin?” “Hinata’nın o saldırısını bununla engelleyebilirdim!”
Gelen cevap beni çileden çıkarmaya yetti.
【Bilgi】 Nihai Yetenek Uriel‘in Mutlak Savunma’sının ruhani parçacıklar tarafından delinme ihtimali her zaman mevcuttu. 【Sonuç】 Bu doğrultuda, yeteneğin devreye sokulmasının anlamsız olacağına kanaat getirilmiştir.
Raphael bunu gayet doğal bir gerçekmiş gibi ifade etmişti. Yemin ederim, bu konularda bu kadar mükemmeliyetçi olmana hiç gerek yok…
Büyü zerreciklerinin (magicules) temelini oluşturan ruhani parçacıkların hareketlerini tahmin etmek anlaşılan oldukça güçtü. Zaman ve mekânı hiçe sayarak hareket ediyor, neredeyse her türlü bariyeri doğrudan yarıp geçiyorlardı. Hareketlerini kontrol eden neredeyse rastgele unsurlar—bu parçacıklara hükmeden doğa kanunları—nasıl çalıştıklarını tam olarak bilmediğin sürece Mutlak Savunma’nın onları durdurmasını imkânsız kılıyordu.
Yine de o bariyer az önce Trinity Disintegration’ı bertaraf etmiş, ben de tek çizik almadan öylece kalakalmıştım. Bu nasıl olmuştu peki? Raphael bu sefer her şeyi bütünüyle tahmin mi etmişti?
【Bilgi】 Bir önceki Meltslash saldırısında Beelzebuth, hem darbeyi etkisiz kılmış hem de Yutucu yeteneğini devreye sokmuştur. Bu sayede, işin içindeki rastgele unsurları başarıyla tanımlamaya yetecek kadar veri toplanabilmiştir. 【Sonuç】 Kutsal saldırıları öngörmek ve onlara karşı savunma yapmak mümkün kılınmıştır. Ek olarak, kutsal kılıç yeteneği Meltslash da elde edilmiştir.
Hımm…
Ne? Bir dakika. Beeeeekle bir dakikaaa. Ha? “Yani az önce Hinata’nın kılıcını bilerek mi yuttun sen?”
……
“Bana bak, ağzını mühürleme öyle pislik!” “İçinden ‘Eyvah, Rimuru beni yakaladı’ dediğini resmen gözümde canlandırabiliyorum!” “Bu sessizliğin bilmem gereken her şeyi anlatıyor zaten!”
Gerçi… Bir saniye dur. Raphael’in öyle tehlikeli risklere girecek biri olmadığını biliyorum ama… Meltslash darbesini Beelzebuth ile nötrlemeseydim bile hayatta kalabilir miydim yani?
【Bilgi】 Elbette. Büyük miktarda büyü enerjisi kaybetmiş olsanız da maddi bedeniniz Sonsuz Yenilenme ile anında yeniden inşa edilebilirdi.
O zaman ne diye o kadar paniğe kapılmıştın ki? Sırf tahlil edebilmek için Meltslash’i yutmak istemiş olamazsın, değil mi?
……
Yine mi sessizlik ha? Bu herif sorularımdan kaçma konusunda gittikçe ustalaşıyordu. Daha da… kurnazca mı desem, yoksa daha insanımsı mı. Biri çıkıp bana bu sesin canlı bir varlık olduğunu söylese herhalde inanırdım.
Ama… Ne bileyim, sanırım ben de bunu istemiştim. O saldırıya göğüs gerebilmeyi ve onu bizzat kullanabilmeyi… Bu anlık arzumu fark edip o kadar çabuk mu harekete geçmişti yani? Ne akılalmaz bir yeteneğe sahiptim böyle. Benim gibi bir tembelin elinde heba oluyormuş gibi hissettiriyordu neredeyse.
【Olumsuz】 Ben yalnızca efendimin varlığı için mevcudum.
Buna cevap vermekte pek hızlısın bakıyorum? Pfft. “Teşekkürler.” “Aynen böyle devam et, ortağım!” “Yalnız benden gizli saklı iş çevirmemeye çalış, olur mu?”
Böylece, Raphael ile genişletilmiş zamanın içinde didişip dururken tüm konuşmamız gerçek dünyada yalnızca tek bir an içinde son buldu.

(Hayır! Bu imkânsız… Olamaz!!)
(Bu imkânsız. Böyle akılalmaz bir şey asla gerçekleşemez!)
(Bu dünyada Disintegration’ın doğrudan bir darbesine dayanabilecek tek bir varlık bile olamaz…)
Falan filan, böyle uzayıp gidiyordu işte.
Üçünün de aklı fena halde karışmıştı ve… dürüst olmak gerekirse onları anlayabiliyordum. Büyüyü bizzat engellemiş sayılan ben bile durumun oldukça ürkütücü olduğunu düşünüyordum. Kutsal büyünün zirvesiydi bu, üstelik üç kat güçlendirilmiş haliydi; bense onu basit bir tükürük topağıymış gibi savuşturmuştum. Onların yerinde olsam, ben de bunu kabullenmek istemezdim herhalde.
Ama gerçekler böyleydi işte. Beni—daha doğrusu Raphael’i—karşınıza almanın bedeli buydu.
“Pekâlâ.” “Şimdi sıra bizde.”
Benimaru, Soei ve Shion başlarıyla onayladılar.
Avucunda kara bir alev topu dalgalanan Benimaru, “O gösterişli büyü çemberiniz yok olmuş gibi görünüyor,” dedi. “Buna ikinci kez dayanabileceğinizi mi sanıyorsunuz?”
Yedi Gün Ruhbanları bu manzara karşısında gözle görülür şekilde geri çekildiler. Bütün kozlarını oynamışlardı ve ellerinde karşı koyacak hiçbir şey kalmamıştı.
Shion avını süzerken korkutucu bir şekilde sırıttı. “Elimizden kaçamazsınız, sizi çöp yığınları.” “Ölmeye hazırlanın!”
Soei sessizce, gözlerini bile kırpmadan Ruhbanların hareketlerini izliyordu. Üç Canavar Soylusu‘ndan Alvis ve Sufia ise paladinleri göz hapsinde tutuyor, hiçbirinin çizgiyi aşmadığından emin oluyordu. Aralarında gerçek bir tehdit oluşturabilecek kimse kalmamış gibi görünüyordu ama yine de işi garantiye almaktan zarar gelmezdi. Zaten aralarındaki olası bir suikastçının bu saatten sonra yapabileceği pek bir şey de yoktu.
(Ngh…)
Yedi Gün üçlüsü artık tek bir noktaya sıkıştırılmıştı. Fakat yine de pes etmeyi reddediyorlardı.
(Bunu iyice düşünün! Bizler insanlığın koruyucularıyız! Bizi öldürürseniz, Tanrı Luminus’un müritleri bunu yanınıza bırakmaz!)
(Aynen öyle! Luminus’un gazabı hepinizi küle çevirecek!!)
(Bu seferlik geri adım atacağız. Kötü niyetli olmadığınızı anladığımıza göre, Batı Ülkeleri ile görüşmelerin sorunsuz ilerleyeceğinden eminim. Birbirinize iyi birer komşu olacaksınız…)
Gözdağı ve dalkavukluk karışımı bir üslupla bizimle pazarlık yapmaya tenezzül ediyorlardı. Bu durum beni gerçekten sinirlendirmeye başlamıştı. Artık bu işe bir son vermenin vakti geldi diye düşünüyordum ki—
“…” “Görünüşe göre sana epey zahmet verdim, İblis Kralı Rimuru.”
derken, havayı yararak ortaya çıkan devasa bir kapıyla birlikte üzerimizde soğuk ve kendinden emin bir ses yankılandı. Kapı açıldı ve ardında güzeller güzeli genç bir kadın belirdi. Kendine has gümüş saçları ve iki farklı renkteki gözleriyle yanılma payı yoktu—bizzat İblis Kralı Valentine’ın ta kendisiydi ve buraya neden geldiğini sormama gerek bile yoktu herhalde.
(Gahh!)
(Ley… Leydim…?!)
(Böyle bir yerde ne yapıyorsunuz…?)
Ruhbanlar onun varlığı karşısında gözle görülür şekilde solup korkudan sindiler. Ardından önünde diz çöktüler.
Vay canına. Demek ki bunca zamandır Tanrı Luminus denen kişi aslında Valentine’mış. Bu gerçeğin farkına varmak beni afallattı.

Diablo neredeyse keyiften titreyerek şeytani bir kahkaha attı.
(… “Pekâlâ. İzin çıktı. Köklerini kazı.” )
Rimuru’nun bu sade sözleriyle, dilediğini yapması için tam yetki verilmişti. Bu ahmakları bir an önce ortadan kaldırmak istiyordu elbette, fakat bundan önce halledilmesi gereken bir iş vardı.
Basın mensuplarına doğru döndü. “Pekala muhteremler, hepiniz iyi misiniz?”
Alev topu, Diablo’nun ördüğü bariyer tarafından engellenmiş ve tüm gazetecilerin yara almadan kurtulmasını sağlamıştı. Bu bariyer aynı zamanda Kral Edward ve şövalyelerinin yanı sıra tüm iblis avcılarını da zarar görmekten korumuştu. Niteliksel büyü ve ruhani büyü de dâhil olmak üzere, büyü zerrecikleri (magicules) temelli hiçbir şey onu delememişti.
(Cık. Sinir bozucu iblis parçası. Bu kadarına gücün yetiyor demek…?)
(Korkunç bir düşman, orası kesin. Kendi kutsal gücümüzü göstermenin vakti geldi…)
(Saldırı için hazırlanın!)
Tüm bu meseleyi birkaç saniye içinde bitirmeyi uman Yedi Gün Ruhbanı, şaşkınlığa uğramış olmalıydı. Bu iblis ne kadar güçlü olursa olsun, fiziksel bedenini yok etmek onun bu dünya üzerindeki tüm etkisini sıfırlayacaktı. Büyüsel formunu koruyamadığı an, onun için ruhlar alemine geri dönüş demekti.
Bunu öngören Yedi Gün Ruhbanı, geldikleri anda nihai sınıf bir büyü başlatmıştı: Niteliksel büyünün nükleer ailesine ait olan Nükleer Alev (Nuclear Flame). Gücü tek bir kişinin kaldırabileceğinden fazla olduğu için icra edilmesi üç kişi gerektiriyordu ve hedefin üzerine sönmez bir cehennem ateşi yağdırıyordu. Ne var ki Diablo’ya karşı tamamen etkisiz kalmıştı.
Afallayan Ruhban Heyeti, vakit kaybetmeden son kozlarına başvurdu. Diablo kadar güçlü birini mağlup etmek için kutsal güçten başka hiçbir şey işe yaramazdı. Kararlarını verip bitirici hamlelerini sahaya sürmeye karar verdiler: Trinity Break. Yoldaşlarının Rimuru’ya karşı denediği hamlenin aynısıydı; hazırlanması biraz zaman alsa da büyü icra edilirken bir bariyer tarafından korunarak güvende kalabiliyorlardı. Üstelik bu büyünün sonunda fırlatılan Trinity Disintegration, canlı cansız her şeyi yapı taşlarındaki hücrelerine kadar ayrıştırabilen, tüm kutsal büyülerin en güçlüsüydü. Canavar ya da büyü doğumlu ne kadar yüce olursa olsun, iblis krallarından tutun en alt kademeye kadar hiçbir varlık bu saldırıya direnemezdi.
Bu yüzden Ruhban Heyeti tam bir özgüvenle bu büyüyü serbest bıraktı… …tam da Diablo müzakerelere başladığı sırada. Yedi Gün ile değil, basınla.
“Az önceki saldırıyı gördünüz mü?” diye nazikçe sordu. “Görünüşe göre canınıza kastettikleri gayet açık, öyle değil mi?”
Az öncesine kadar Diablo ile düşman olan Saare bile bunu inkâr edemezdi. Gazeteciler ise hiç inkâr etmedi. Hepsi anladıklarını belirtircesine başlarını salladılar. İnsanlığın koruyucuları, yüce kahramanlar, efsanevi Yedi Gün Ruhbanı… Oradaki herkes onları bilirdi. Diablo doğruyu söylüyordu; az önce son nefeslerini vereceklerinden emindiler. Ruhban Heyeti, Diablo da dâhil olmak üzere hepsini oraya gömecek, sonra da suçu bu iblisin üzerine yıkacaktı.
“Lakin telaşa mahal yok. Hepinizi koruyacağım.”
Kalabalığa göre Diablo’nun tebessümü, merhametli bir tanrının güven veren çehresini andırıyordu. Ona inandılar. Saare gibi bir Savaş Bilgesi‘ni böylesine kolayca savuşturacak kadar güçlüyse, efsanevi Yedi Gün’ü alt etmesi de kulağa o kadar hayal ürünü gelmiyordu.
“B-Bizden ne istiyorsun…?”
“P-Para mı yoksa?”
Basın mensuplarından bazıları Diablo’nun karşılık olarak ne talep edeceğinden endişelendi. İblisler asla karşılıksız iş yapmazdı; daima bir bedel isterlerdi ve Diablo da farklı sayılmazdı. Rimuru için yapmadığı sürece asla sebepsiz yere bir lütufta bulunmazdı.
“Heh-heh-heh-heh-heh… Anlayışınız için minnettarım. Hepinizden yalnızca tek bir şey talep ediyorum…”
Yüzündeki gülümsemeyle ilettiği talebi şuydu: Masumiyetini tüm dünyaya duyurmak. Bunu duyan gazeteciler derin bir nefes aldılar. Zalim ve acımasız bir iblis bekliyorlardı, ancak gerçek bambaşkaydı.
Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun üst düzey subaylarından biri olan Saare bile Ruhban Heyeti’nin ağına takıldıysa, bu grubun perde arkasında akılalmaz boyutta bir komplo çevirdiği anlamına geliyordu. Gazeteciler de kullanılıyordu ve bunu anladıklarında Diablo’nun ricasını geri çevirmek için hiçbir nedenleri kalmamıştı.
“Elbette! Haberinizi dört bir yana yayacağız!”
“Evet, ne isterseniz yazacağız! Tüm o görkemli amellerinizi!”
“Aynen öyle yapacağız. Bu yüzden yalvarırız! Lütfen bize yardım edin!!”
Orada yüze yakın basın mensubu vardı ve hepsi de sadakat yemini etti. Benzersiz Yetenek Baştan Çıkarıcı (Tempter), onların üzerinde kusursuzca işliyordu. İhanet asla affedilmeyecekti. Mukavele kurulmuştu.
“Heh-heh-heh-heh-heh… Pekâlâ. O hâlde hepinizi kurtaracağıma söz veriyorum… fakat sen hariç.”
İblis, baygınlığından henüz yeni yeni ayılmakta olan Edward’ı işaret etti.
“N-Neden?! Ben ne yaptım ki—?”
“Sessizlik!” diye gürledi. “Yüce Efendi Rimuru’yu uluorta aşağıladınız; bu, bin kez ölmeyi hak eden bir cürümdür. Sizi kurtarmanın hiçbir kıymeti olmadığını artık idrak etme vaktiniz geldi.”
Edward bulanıklaşan zihninde bir çıkış yolu aradı fakat nafileydi. Kesin olan tek bir şey vardı; işler böyle devam ederse ölecekti. Şövalyelerine doğru baktı; hepsi gözlerini kaçırdı. Böyle bir canavarın veya efsanevi kahramanların iradesine karşı gelmek, can güvenlikleri açısından pek akıl kârı değildi.
“Lütfen… Yalvarırım, ne olur canımı bağışlayın…”
Geriye yalnızca gözyaşları içinde yalvarmayı denemek kalmıştı. Ne var ki bu, Diablo’nun taş kalbini yumuşatmaya yetmedi.
“Heh-heh-heh-heh-heh… Bu diyardan göçüp giderken ahmaklığınıza dilediğinizce yanabilirsiniz.”
Basın mensuplarından hiçbiri Edward’a yardım etmek için parmağını bile kıpırdatmadı. Zaten ellerinden ne gelirdi ki? En başından beri her şeyin müsebbibi Edward’dı; hiç kimse onun için araya girip o iblisin gazabını üzerine çekmek istemezdi.
Bunu idrak eden kral, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Her şeyimi size veririm. Paramı, mevkiimi… Tahtımı, tahtımı bile! Tahttan feragat edip her şeyi size bırakacağım…”
Diablo bir an duraksadı; görünüşe bakılırsa bu teklifi ciddiyetle tartıyordu. Ses tonunu yumuşatarak, “Düşününce,” dedi, “Kahraman Yohm şu anda Edmaris’i koruyor, öyle değil mi? Falmuth topraklarına hakkıyla liderlik edebilecek tek kişinin o olduğuna inanıyorum, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”
Edward bunu biliyordu. Hayatında hiç olmadığı kadar hızlı çalışan zihni, bundan emindi.
“S-size katılıyorum! Kendisinin muazzam bir potansiyeli var. Onu halefim olarak ilan etmekten memnuniyet duyarım…”
Bu cevap, Diablo’yu son derece tatmin etmişti. Gazeteciler de bunu sezebiliyordu. Hatta içlerinden birkaçı hafifçe kıkırdamaya başladı.
“Ha-ha-ha… Kahraman bir kralın doğuşu, ha?”
“Bu resmen asrın haberi…”
Diablo hoşnut bir tavırla başını salladı. Artık sahne kusursuz bir şekilde kurulmuştu. Planındaki birkaç küçük ayrıntı sapmış olsa da sonuçlar fazlasıyla tatmin edici olmuştu.
Şimdi geriye sadece çöpleri süpürmek kalıyordu.
Vakit gelmişti.
(Hıh. Buna hazır mısın bakalım?)
(Birkaç an sonra, bir ışık yağmuru bu diyarı tüm kötülüklerden arındıracak.)
(Geriye kalan o birkaç saniyenin tadını çıkar da—)
Ruhbanlar, hazırladıkları büyünün kendilerine zafer kazandıracağından emin bir şekilde olan biteni uzaktan izliyorlardı. Oysa onları bekleyen tek şey, mutlak bir çaresizlik anıydı.
“Neye hazır mıyım acaba, tam olarak? Beni güldürmeyin, sizi pislikler. Planlarıma burnunuzu soktunuz ve beni Efendi Rimuru’nun huzurunda utandırdınız; ikisi de affedilmez cürümlerdir. Hissettiğim korku ve çaresizliğin katbekat fazlasını bizzat tadacaksınız.”
Diablo, Yedi Gün Ruhbanları’na bakarken yüzünde en ufak bir tebessüm kırıntısı bile yoktu. Yüzü tamamen ifadesizdi; taşıdığı kusursuz güzellik, uyandırdığı dehşeti yalnızca daha da artırıyordu.
(N-ne…?)
(Ne saçmalıyorsun sen?)
(Aklını mı yitirdin? Bu büyü asla—)
Parmak şıklatmasıyla Ruhbanların sözü yarıda kesildi—ve ardından dünya dehşete büründü.
“Çöken bir dünyada acizliğin tadını çıkarın! … Çaresizlik Ânı!!”
Bu, Diablo’nun Baştan Çıkarıcı yetenek dağarcığındaki becerilerden biri olan Ayartıcı Dünya’dan faydalanan gücüydü. Normal şartlarda hedefin bilinçaltına doğrudan etki ederek zihinsel durumunu sarsardı, ancak Diablo bunu daha da geliştirmişti. Talihsiz kurbanı için sanal bir dünya yaratıp ardından o dünya üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmasını sağlıyordu. Diablo bu sanal âlemde kimin yaşayıp kimin öleceğine dahi hükmedebiliyor, ardından Gerçekliği Bükme yeteneğinin yardımıyla bu hayali dünyayı gerçek dünyayla takas edebiliyordu. Kendi yarattığı hayaletler ve canavarlar, fiziksel boyutta somut bir bedene kavuşuyordu.
Gayriinsani olduğu kadar haksız derecede acımasız bir yetenekti. Bundan kurtulabilmenin tek yolu mutlak bir irade gücü ve kusursuzca eğitilmiş bir ruhani bedendi; fakat bu mücadelede Diablo gibi bir ruhani yaşam formunu yenebilecek neredeyse hiç kimse yoktu ve Yedi Gün Ruhbanları da bir istisna teşkil etmiyordu.
(N-ne oluyor, bu da ne?!)
(B-büyümüz yok mu oluyor?!)
(H-hayır…)
Üçü de tarifsiz bir şaşkınlık içinde çırpındı fakat ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Onlara özel hazırlanan cehennemin geri sayımı işledi—ve kısa bir süre sonra dünyaları başlarına yıkıldı.
“Cehennemin en derin çukurunda ahmaklığınızı düşünüp durun…”
Sıra nihai kapanışa gelmişti—Dünyanın Sonu; yarattığı o Ayartıcı Dünya’nın içindeki her şeyi yutarak son kez sönüp yok olması. Yedi Gün Ruhbanları’nın tüm çaresizliğini son saniyesine kadar yutup içine çekti…
ve böylece bu savaş meydanında verilen sözler eksiksizce yerine getirilmiş oldu.

İblis Kralı Valentine’ın, yani Luminus’un çıkagelmesi zaten başlı başına bir sürprizdi ama şimdi de kapıdan içeri bir başkası daha giriyordu. Bu, Walpurgis’teki sözde Valentine’dı, değil mi? Luminus’un dublörü olan hani?
Buradaki üç Ruhban üyesi, Luminus’un önünde diz çökmeye devam ederken onun varlığıyla iyice sararıp soldular. Artık savaşmaya hiç niyetleri kalmamıştı; hükümlerini bekleyen kuzular gibi titriyorlardı. Peki Luminus ne yapacaktı? Bana zahmet verdiği için özür dileme şekline bakılırsa, onun da buraya kavga etmeye gelmediğini düşünüyordum.
Fakat tam o sırada eski dublör ağzını açtı. “Geri çekilin,” diye emretti, sesi dört bir yana yankılanıyordu. “Ben Kutsal İmparator Louis! Karşınızda gördüğünüz bu yüce varlık ise tanrımız—Leydi Luminus’tur!”
Paladinler derhal dizlerinin üzerine çöktü. Bu bana emekli bir korgenerali hatırlattı—tabii bunu kimseye söylemedim. Bunun yerine, hepimizin aklı en az diğeri kadar karışmış bir hâlde, olayların nasıl gelişeceğini izlemeye koyulduk.
Ama… Bir iblis kralının tanrılık yapması da ne demekti? Bu nasıl bir şakaydı böyle? Ve o dublör de Kutsal İmparator muydu yani? Ortaya atılan propaganda öylesine saçmaydı ki ne düşüneceğimi bilemiyordum. Yine de düşününce, belki de kendisini konumlandırmanın en etkili yolu buydu…
【Onaylandı. İnsan ırkı üzerinde hüküm sürmek adına en verimli ortamı oluşturmanıza olanak tanır.】
Hımm. Evet. Ama bunu taklit edelim falan demedim, tamam mı? Sakın beni yanlış anlama. Yoksa Raphael’in bir sonraki adımda ne denemeye kalkışacağından korkuyordum.
“… Hinata,” dedi Luminus, hâlâ kollarımın arasında yatan şövalyesine doğru yaklaşırken. “Sana kendine hâkim olmanı söylemiştim ama yine de kalkıp buraya gelmeye cüret ettin…”
Elini havaya kaldırdı.
“Kalbin yeniden hayat bulsun. Diriliş!”
İşte bu, Tanrı’nın mucizesi olan Diriliş’in ta kendisiydi. Gözlerimin önünde, Hinata’nın sırtından göğsünün sol tarafına kadar uzanan delik kapanmaya başladı. Bu, benim kendi iyileştirme iksirimden bile daha hızlıydı. Ki bu da…
Bir saniye dur bakalım. Bir “iblis kralı” nasıl oluyordu da böyle kutsal bir enerjiye hükmedebiliyordu?!
【Bilgi. ‘Tanrı’nın mucizesi’, ruhani parçacıkların verimli bir şekilde kullanılmasını ifade eder. Bu parçacıklara normal şartlarda müdahale edilemez, ancak bunu yapmanın bir yolu keşfedilmiştir. Bu durum daha sonra tahlil edilecektir…】
Raphael’i tam olarak anlamamıştım ama bilge ustamızın uğraşacak güzel ve yeni bir projesi çıkmıştı anlaşılan. Bu eleman da amma yardımseverdi. Şimdilik bu işi ona bırakalım bakalım.
“Nn-ııh… Ustam…?”
Ahanda. Hinata uyandı.
“Hey. Sayıklamayı kes bakalım,” dedim. “Neyin ‘ustam’ı bu? Kime—?”
Hinata’ya biraz takılmadan edemedim. Bana komik gelmişti. Her zamanki o asık suratlı, sert hâlinden eser yoktu. Şu anda neredeyse masum görünüyordu. Bu dünyaya lise yıllarındayken çağrılmıştı, değil mi? Ve son on yıl kadarını burada geçirmişti? Bu da yaşını aşağı yukarı—
fakat düşüncemi tamamlayamadan, gözleri tıpkı hatırladığım o buz gibi bakışlarla üzerime dikildi.
“… Sen.”
“Buyrun efendim.”
“Az önce aklından kaba bir şeyler geçirmiyordun, değil mi?”
“Yok, kesinlikle hayır.”
“Öyle mi. İyi o zaman. Peki daha ne kadar üzerime yapışıp kalmayı düşünüyorsun?”
Yapışıp kalmak mı? Kulağa ne kadar da ayıp gelecek şekilde söylüyordu. Üstelik bunca zamandır ona yardım eden bendim. Ama şimdi şikâyet etmenin sırası gibi görünmüyordu, o yüzden en iyisi çenemi kapatıp özür dilemekti. İnsanın zamanla öğrendiği gibi, bazen alttan almak kazanmanın en iyi yoluydu.
“Ah, bağışlayın! Pek meraklısı olduğumdan da değil yani!”
Hinata benden uzağa sıçradı. Sonra da göğsüne doğru baktı. Kıyafetinde bir delik vardı ve altındaki solgun teni gözler önüne seriyordu.
“… Ha?”
Hay aksi. Şimdi varlığının her zerresiyle beni öldürmek istiyordu. Az önce mayına mı basmıştım ne?
Bana öfkeyle bakarken, “Sana daha önce hiç,” diye sordu, “zerre incelikten anlamadığını söyleyen oldu mu?”
“Asıl şu anda gözleriyle beni deşen sensin. Neden bu kadar dikbaşlı olmak zorundasın ki? İnsanları hiç dinlemiyorsun!”
Ağzımdan öyle ters bir laf kaçırmak istememiştim aslında. Bu bir hataydı. Hinata’nın o güzel çehresi, öfkeli bir hiddet maskesine dönüştü. Bıkkın bir şekilde “cık” ettiğini duyabiliyordum. Fakat yalnızca derin bir nefes alıp öfkesini içine gömdü ve bana gülümsedi—ki bu bir bakıma çok daha korkutucuydu.
“… Bak. Bazen sadece dar görüşlülük ediyorum, hepsi bu. Ama sen düpedüz patavatsızsın, değil mi? Bahse girerim bütün hayatın boyunca kimseyle doğru dürüst bir randevuya bile çıkamamışsındır.”
Sözleri dosdoğru kalbime saplandı. Kritik vuruş! Kapa çeneni be kadın! Bana unuttuğum geçmişimi hatırlatıp durmayı kes!
“H-hiç de bile! İnsanlar benim son derece düşünceli ve güvenilir biri olduğumu düşünürdü bir kere!”
“Öyle mi? Ne âlâ o zaman,” diye karşılık verdi ve hafifçe kıkırdayarak bana acıyan gözlerle baktı. Tanrım, bu kadından nefret ediyorum. Tam sonunda bana fena geçirdi. Savaşı kazanmıştım ama şu an kendimi tam bir ezik gibi hissediyordum. Ve, ah, dur bir dakika, zaten hiçbir zaman zafer ilan etmemiştim ki…
Beni şaşkınlığımla baş başa bırakan Hinata, kendi iyileştirme büyüsünü kullanarak Renard’la ilgilendi. Büyüsü de hakikaten harika bir iş çıkardı. Luminus’un ona yardım edebileceğini düşünmüştüm ama zerre umurunda bile değildi. Sanırım ilgisini çekmeyen insanları yok sayan tiplerdendi. Dayan be Renard. Bir bakıma onun hâli benimkinden de beterdi anlaşılan.
Luminus, Hinata’yı iyileştirerek paladinlerin kendisine olan inancını tazelemişti. Hatta içlerinden bazıları Kutsal İmparator Louis’nin adını da biliyordu ve hiçbiri onun buradaki varlığını sorguluyor gibi görünmüyordu. Renard’ın hayata döndüğünü görmek birlikler arasında bir sevinç çığlığı kopardı; pek çoğu “Leydi Hinata!” diye haykırıyor, ve sevinçten gözyaşlarına boğuluyordu.
Gelgelelim Hinata, göğsüne dik dik baktığını yakaladığı bir herife yumruğu geçirdi. İşte Hinata dediğin böyle olurdu. Gardını asla düşürmeyeceksin. Hem ne demekti öyle dar görüşlü olmak? Sanki Büyü Algısı her an devrede değilmiş gibi. Ama sanırım erkeklerin süzücü bakışlarına karşı bilhassa hassastı, ha? Dikkatli olmakta fayda vardı. Gerçi benim için biraz geç olmuştu ama…
Kargaşa biraz yatıştıktan sonra Luminus yavaşça ağzını açtı.
“Şimdi… Yedi Gün Ruhbanları, bu yaptıklarınıza ne mazeret uydurmayı düşünüyorsunuz bakalım?”
Hepimiz bu meseleyi nasıl ele alacağını merak ederek izliyorduk. Tam o sırada Diablo’dan bir mesaj daha aldım.
(… Görev tamamlandı, Efendi Rimuru.)
(Güzel. Nasıl gitti?)
(Heh-heh-heh-heh-heh! Her şey tamamen plana uygun gelişti.)
Hâlinden oldukça memnun bir tonda konuşuyordu. Kendi tarafında hiçbir sorun kalmamıştı anlaşılan.
(Harika. Ortalık yatışınca buraya dönüp bana rapor ver.)
(Emredersiniz, efendim. Dört gözle bekliyor olacağım.)
Diablo Düşünce İletişimi’ni sonlandırıp işine geri döndü. Artık o cinayet yüzünden suçlanmıyordu anlaşılan; bu da Luminus’un bu Ruhban takımını nasıl cezalandıracağına müdahale etmeme gerek kalmadığı anlamına geliyordu. Kesinlikle baş belası tiplerdi ama zaten Luminus az önce bu yüzden benden özür dilemişti. Daha fazla araya girmek işleri karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramazdı. En iyisi burada oturup gelecekteki ilişkilerimizi nasıl geliştirebileceğimizi düşünmekti.
Ben bunları aklımdan geçirirken Luminus kararını verdi. Hem hâkim hem jüri ve (görünen o ki) aynı zamanda cellattı.
“Hepinizi ölüme mahkûm ediyorum. En azından sonunuza kendi ellerimle rehberlik etmeme izin verin…”
(M-merhamet edin bize!)
(Her şeyi yalnızca sizin iyiliğiniz için yaptık, Leydi Luminus…)
(Size olan bunca yıllık sadakatimiz hürmetine, yalvarırız…)
Olabilecek en acınası şekilde onun eteklerine yapıştılar. Luminus buna uzun süre izin vermedi.
“… Ölüm Kutsaması!!”
Kollarını iki yana açtı ve ardından görünmez bir tanrının eli Ruhbanları çepeçevre sardı. Sanırım bu, hizmetkârlarına gösterdiği son bir merhamet lütfuydu.
Buna ancak merhamet dolu sıcak bir kucaklaşma diyebilirdim; fakat yaşayanları bir anda ölüye dönüştürdüğü düşünülünce bundan çok daha acımasızdı. Luminus’un gücünün boyutlarına ilk kez böylece şahit oluyordum.
Böylece, hepimizi zalimce entrikalarına alet etmeye kalkışan Yedi Gün Ruhbanları, acısız ve fazlasıyla kolay bir şekilde sonlarına ulaştı. Doğrusunu söylemek gerekirse her şey çok çabuk bitivermişti. Oysa ben kendimi Kutsal İmparatorluk ile topyekûn bir savaşa hazırlıyordum. Bunun yerine, artık gelecekteki ilişkilerimizi müzakere etme vakti gelmişti.

Dışarıda böyle dikilip durmak olmazdı; bu yüzden mekânı değiştirmeye karar verdim ve Luminus, Louis ile Hinata’ya rehberlik ederek kasabaya doğru adeta bir zafer yürüyüşü başlattım.
Çok geçmeden kasabada Veldora’yı fark ettim—ve işte o an aklıma geldi.

“Şey, kusura bakma, son savunma hattına gerek kalmadı.”
“Hadi ama, kahretsin! Bunca zamandır burada nefesimi tutup beklemiştim oysa…”
Bu haber pek hoşuna gitmemişti ama kabullenmekten başka çaresi yoktu. Böylece her şey tatlıya bağlanmıştı—ya da ben öyle umuyordum. Fakat Veldora’nın gözü Luminus’a çarptığı an, ortaya yeni bir bomba bıraktı.
“Vay canına…!! Sen! Seni hatırlıyorum! Evet evet, hatırladım! Sen Luminus’sun, İblis Kralı Luminus! Hani şu kalesini yerle bir ettiğim vampir! Vay be, iyi ki hatırladım! Yoksa bütün gün aklıma takılıp duracaktı—”
Luminus’un yoktan var ettiği kılıcın ucunu boynuna dokundurmasıyla lafı ağzında kaldı. Ama şey, artık çok geçti, değil mi? Tanrı Luminus’un aslında İblis Kralı Luminus Valentine olduğunu cümle âleme ifşa edivermişti.
Paladinler, şey, donakalmıştı. Olan biteni bir anda idrak edemeyip derin bir sessizliğe gömüldüler. Belli ki durumu önceden bilen Hinata elini alnına götürüp iç çekerken, Louis ise her şeyin üstündeymişçesine öylece dikiliyordu.
Al işte. Veldora, tanıdığım en büyük baş belası olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.
Sonrasında öfkeden kuduran Luminus’u zapt etmek için hepimiz el birliği yapmak zorunda kaldık—“Bu lanet olası kertenkele! Her Allah’ın cezası seferinde asabımı bozuyor!!” fakat bu başka bir günün hikâyesi.

