Shuna odasında kitap okumaya koyulurken, ikindiden sonraki vakit oldukça huzurlu geçiyordu. Tam o sırada, her zamanki gibi Shion içeri daldı ve falanca tarif için yardım dilenmeye başladı. Fakat Shuna’nın elindeki kitabı hemen fark edip ona bir soru yöneltti.
“O nedir, Leydi Shuna?”
“Hihihi!” Shuna gülümsedi. “Bu bir kitap, Shion. Efendi Rimuru’nun bize verdiği bir büyü kitabı.”
Şehri kendi başlarına idare etmenin günlük rutinine tam yeni yeni alışıyorlardı ki, Rimuru dönüvermişti. Daha dün gece Shuna’nın yanına gelmiş ve yere koca bir büyü kitabı yığını bırakmıştı. “A, uyanık mısın Shuna?” Ortada olağan dışı hiçbir şey yokmuş gibi gayet rahat bir tavırla söylemişti bunu. “Harika. Büyü öğrenmek istiyordun, değil mi? Al bakalım; senin için birkaç şey getirdim.”
Tek bir bakışta bile bunların ne kadar değerli, gizli ciltler olduğunu anlamıştı; insanların gizli bilgi sayıp el üstünde tutacağı, kilit altında saklayacağı türden şeylerdi. Adeta bir servetti bu ve Shuna ona defalarca teşekkür etmişti. Sonrasında Rimuru, Shuna’nın şehirdeki gelişmeler hakkında ona kısaca bilgi vermesine yetecek kadar bekleyip hemen ışınlanarak ayrılmıştı.
“Ne—?! Sadece sizinle mi görüştü, Leydi Shuna? Bu hiç adil değil!”
“A! Unutuyordum neredeyse! Senin için de bir hediyesi vardı, Shion.”
“Çok kötüsünüz, Leydi Shuna…”
Fakat önüne konan mis kokulu atıştırmalığı görünce, Shion’un yüzündeki öfke bir anda silinip gitti. Bu, Rimuru’nun söylediğine göre Englesia’nın başkentinde keşfettiği yeni tür bir şekerli tatlıydı. Şehirdeki herkesin paylaşabileceği kadar bol miktarda satın almıştı.
Shion’un payına düşenden çok daha fazlasını neşeyle midesine indirişini izleyen Shuna, tam Benimaru içeri girerken kıkırdamaktan kendini alamadı.
“Hımm? Hey Shion, ne yapıyorsun, burada tek başına tıkınıyor musun? Paylaşmaya niyetin var mı?”
“A! Benimaru! İşlerin yolunda gidiyor mu?”
“Gidiyor. Canavar Krallığı’ndan gelen elçiler her zamanki gibiydi; teslimatlar tam anlaştığımız şekilde yapıldı. Biz de kendi mallarımızı teslim ettik, yüzleri gülerek ayrıldılar. Geld düzenli raporlarında inşaatın yolunda gittiğini bildiriyor. Ağaç kesim ekibi işini bitirdi, yakında dönmüş olurlar. Ama bunları bırakalım şimdi. Bana da bir tane ver bakalım!”
Shuna onu durduramadan Benimaru uzanıp atıştırmalıklardan birini kaptı—Rimuru’nun satın aldığı, kremalı puf olarak bilinen öteki dünya hamur işi—ve tek lokmada mideye indirdi.
“Ooo!” diye bağırdı; tatlılar onun az sayıdaki zaaflarından biriydi. “Bu cidden harikaymış!”
“Efendi Rimuru bizim için satın almış,” dedi Shuna gülümseyerek.
“Öyle mi? Demek bir uğrayıp gitti ha? Şunu söyleyeyim, onun yerine bakarken meğer ne kadar zor bir iş üstlendiğini hiç fark etmemişim. Buradayken her şeyi o kadar zahmetsiz gösteriyordu ki…”
“Öyleydi gerçekten. Hatta aylaklık edip hiçbir şey yapmamak için bile bolca vakti oluyordu… senin aksine tabii; gerçi bu seni durduruyor da sayılmaz ya.”
“Ne? Hadi ama… Bunu duyduğuma normalde çok kızardım biliyorsun,” diye karşılık verdi Benimaru, gerçi yüzündeki sırıtış aksini söylüyordu. Birbirlerinin yanındayken hemen her zaman böyle davranırlardı.
“Efendi Rimuru ayrıca konaklama amaçlı biraz daha sıra ev inşa etmemizi istedi.”
“Anladım. Hemen Geld’e haber veririm.”
İş meselesi aradan çıkınca—
“Bu nefis bir şey. Hatta haddinden fazla lezzetli! Gerçekten de her birine işlemiş Efendi Rimuru’nun sevgisinin tadını alabiliyorum!!”
Durup dururken Shion, iştahla mideye indirdiği kremalı puflara duyduğu beğeniyi adeta haykırırcasına dile getirdi.
“… Sen öyle bir tat alabildin mi, Shuna?”
“Sanmıyorum, hayır…”
Shion onları duyamayacak kadar hayal alemine dalmıştı bile. İkisi de iç çekti. Bu da onun onların yanında sergilediği klasik hallerinden biriydi işte.

Hımm. İçimde Shion’un ziyaretimi yanlış anladığına dair huzursuz bir his vardı. En iyisi şu çocukları bir an önce kurtarıp hemen geri dönmekti.
Ensemde beliren ani ürpertiyi üstümden atıp önümdeki işe odaklandım. Karşımda, sıralarına oturmuş okuma yazma derslerine odaklanmış beş çocuk vardı.
“En azından bu kadarını yapabilmeniz gerek, yoksa bu dünyada yaşamakta zorlanırsınız. Anlaşıldı mı?”
“““Anlaşıldııı!””” diye hep bir ağızdan karşılık verdiler. Güzel. Bu hevesi görmek sevindiriciydi. Tabii bunun geçerli bir sebebi vardı. Bana hayran oldukları için böyle davrandıklarını düşünmek hoşuma giderdi ama durumun öyle olmadığını biliyordum. Önlerine bir havuç uzatmıştım.
“Aaaa, sonrasında ne olacağını okumak istiyorum!”
“Vay canına, seriyi burada yakalayabileceğimi hiç düşünmezdim!”
“Ben senden önce okuyacağım işte!”
“Ben resimli kitapları daha çok seviyorum ama manga da güzelmiş!”
“Elbette ders çalışmak daha önemli bence. Ama şey, Bay Rimuru, sizin de bir öteki dünyalı olduğunuzu bilmiyordum. Japon animesi veya mangası hakkında pek bir şey bilmem ama bunlar cidden büyüleyici.”
Havuç—yani kopyasını çıkardığım diğer mangalar—kesinlikle etkisini göstermişti. Yalnız söz konusu mangalar, Midemin içinde bu dünyanın diline çevrilmişti. Bir şey anlayabilmek için okumayı öğrenmek şarttı fakat bu durum, ders çalışma şevklerini artırmada şimdiden harikalar yaratmıştı.
Bir aydır burada öğretmenlik yapıyor, kendi hazırlıklarımı sürdürürken çocuklara da derslerinde rehberlik ediyordum. Araştırmam gereken tek bir konu vardı ve cevabımı bulana kadar hiçbir yere ayrılamazdım. İşlerin daha hızlı ilerlemesini dilerdim ama sabırlı olmam gerekiyordu. Bu zamanı boşa harcamak yerine çocuklar için elimden gelen her şeyi yapmak istiyordum—ve şansıma, içlerindeki öğrenme ateşini körüklemede oldukça iyi olduğum ortaya çıkmıştı.
Gündüzlerim derslerle, gecelerim ise bilgi toplama seanslarıyla geçiyordu. Bu bedenle uykuya ihtiyaç duymamam beni sevindiriyordu.
Ne yazık ki kimsede aradığım bilgi yoktu—yani üst düzey bir elemental ruhun nerede olduğu bilgisi. Tanıdığım en bilge kişi olan Hakuro bile bilmiyordu. İpucu bulabilmek için Treyni’nin bölgesine gitmiş, Kral Gazel’e de bir ziyaret daha yapmıştım. Hatta bir ipucu çıkar mı diye Zegion ve Apito’ya bile danışmıştım ama nafileydi.
Bu çocukların bedenlerine aşılanabilecek ve büyü zerrecikleri (magicules) rezervlerini kontrol altına alma görevini üstlenebilecek kadar üst düzey elemental ruhlar arıyordum. Büyük Bilge’nin benim için bulduğu çözüm buydu.
Halihazırda Ifrit’i çağırma yeteneğine sahiptim fakat bu tek başına içlerinden yalnızca birini kurtarmama yeterdi. Bu da yetersizdi. Treyni ve ailesi de benzer ruhları çağırabiliyordu ancak bu ruhlar çağırma mukavelesinin bir parçası olarak onlara bağlıydı; üstelik dryadlardan çocuklar uğruna kendilerini feda etmelerini isteyemezdim.
Ben de başka bir yol bulması için Treyni’yi sıkıştırdım, o da bana sözde Ruh Kraliçesi tarafından yönetilen bir diyardan, Ruhlar Yurdu’ndan bahsetti. Ne yazık ki bu da çıkmaz sokak gibi görünüyordu. “Bağışlayın,” demişti bana, “fakat Yurt’a açılan birkaç ‘giriş’ bulunsa da benim bildiğim giriş çoktan yok oldu.”
Anlaşılan Treyni ve ailesinin hizmet ettiği Ruh Kraliçesi çok uzun zaman önce, neredeyse antik çağlarda vefat etmişti. Şimdiki kraliçeyle hiçbir kişisel bağları yoktu, bu yüzden dryadlar bile bu Ruhlar Yurdu’nun artık nerede olduğunu bilmiyordu. Huzuruna çıkmak anlaşılan imkânsızdı—ve söylendiğine göre Ruh Kraliçesi bu “girişleri” dilediği gibi taşıyabildiği için yerlerini tespit etmek çok zordu. Mantıklıydı aslında. Treyni bile bazen yeterince ele avuca sığmaz olabiliyordu; ruh-elemental besin zincirinde ondan daha üstte olan birinin çok daha beter olması kaçınılmazdı.
İşleri aceleye getirmenin bir anlamı olmadığını düşünerek mola vermeye karar vermiş ve bir önceki gece Tempest’a dönmüştüm. Shuna şehirdeki son gelişmelerden beni haberdar etmişti. Pek öyle olağanüstü bir şey yoktu—en dikkat çeken havadis, Yohm’un ekibine henüz katılmış taze bir büyücüydü. Onunla tanışmak istemiştim ama çoktan yola çıkıp bir yerlere gitmişlerdi, bu yüzden şimdilik ertelemeye karar verdim.
Bunun yanı sıra bir güzel haber daha vardı—aslında büyük bir keşifti bu. Tam İksirleri büyüyle işlenmiş suyla seyrelterek her seferinde yüzer adet Düşük İksir üretiyorduk; fakat günün birinde Gabil, bunun yerine doğrudan yer altı gölünün suyunu kullanmayı denemeye karar vermişti. Bu suyun içindeki tüm o büyü zerrecikleri (magicules), ortaya çıkan ilacı anlaşılan epey daha etkili kılmıştı. Bunu fark edip şaşıran Vester, daha kapsamlı araştırmalar yürütmüş ve neticede bu göl suyunu kullanmanın üretim miktarımızı ikiye katlamamızı sağlayacağını ortaya çıkarmıştı. Gerçekten harika bir haberdi. Bu iksirler çok geçmeden devasa bir gelir kapısı olacaktı.
Tempest ayrıca yakın zamanda, Kabal ve arkadaşlarının eşlik ettiği Blumund Krallığı’ndan bir tüccara ev sahipliği yapmıştı. Gard Mjöllmile adındaki bu tüccar, iksir başına yirmi beş gümüşten, toplam iki yüz elli altın karşılığında bin adet Yüksek İksir satın almıştı. İstediğimiz fiyat buydu ve o da kabul etmişti. Gard’ın görünüşe göre Englesia’da işlettiği bir iki ticaret rotası da vardı, bu yüzden yakında buralarda onunla karşılaşabilirdim. Karşılaşırsam bir teşekkür etmem gerekecekti.
Velhasıl bunların hepsi kulağa hoş geliyordu gelmesine ama konu Ruhlar Yurdu’nu bulmaya gelince hâlâ fena halde tıkanıp kalmış durumdaydım. Önlerine attığım mangaları kapışan çocukları izlerken, gayretimi iki katına çıkarmaya karar verdim.

Bugün hepsini pikniğe götürmeye karar vermiştim.
Okul tatildi; eski dünyamdaki pazar gününün dengi bir gündü. Günlerce aynı sınıfta oturup durmak her öğrencinin hevesini kaçırırdı; üstelik düzenli aralıklarla bünyelerindeki büyü zerreciklerini (magicules) biraz boşaltmalarını sağlamam gerekiyordu.
Başkentin caddelerinden birinde yürürken şehir merkezinde büyük bir kalabalığın toplandığını fark ettim.
“Bir etkinlik mi var acaba?”
“A! Doğru ya, Bay Rimuru! Kahraman Masayuki Bey bugün arenada dövüş gösterisi düzenliyor!”
“Evet, o Kahraman’ın gerçekten çok güçlü olduğunu söylüyorlar. Bay Rimuru’yla dövüşse sence kim kazanırdı?”
“Hadi canım! Kesinlikle Kahraman kazanırdı! Masayuki Bey’in maskeli tuhaf bir tipe yenilmesine imkân yok!”
“Şey, ben yine de sizden yanayım Bay Rimuru!”
“… Şey,” diye araya girdi Gail, “ben de Kahraman’ı görmek isterdim ama bu saatten sonra yer bulmak için çok geç kaldık muhtemelen. Şehir dışına, planladığımız pikniğe gidelim biz.”
Beşli bu duruma epey heyecanlanmıştı fakat bir sonraki gösteri için önceden bilet alma kararı vererek asıl planımıza sadık kaldık. Gail, kendine has tarzıyla grubunu aynı hedefe yönlendirmekte harikaydı; bu da işimi fazlasıyla kolaylaştırıyordu. Liderlik edecek biraz daha büyük birinin olması işimi çok rahatlatıyordu.
Milim’in bana Kahramanların özel kimseler olduğunu söylediğini hatırlar gibiydim; arkasını dolduracak gücün yokken kendine Kahraman demek, insanı çabuk ve feci bir ölüme götürürdü. Yuuki’nin tabiriyle, “Kahraman adını taşıyan iki tür insan vardır: Bütün insan ırkının günahlarını sırtlanmaya razı olanlar ve doğuracağı sonuçları asla düşünmeyen ahmaklar.”
Bir de böyle bir şehirde gladyatör gösterilerinde falan boy gösteren bu tip vardı işte. Bu adam hangi gruba giriyordu peki? İçimden bir ses amaçlarının pek de öyle yüce olmadığını söylüyordu. Ama öte yandan Milim, sadece Kahraman olduğunu iddia etmenin bile ilahi gazabı üzerine çekeceğini söylemişti. Belki de bu Masayuki denilen adam bir ahmak değil, sadece fazlasıyla ilginç bir hayata sahip olacak kadar talihsiz biriydi. İsminin kulağa fazlasıyla Japonca gelmesine bakılırsa, kim bilir belki de o da bir öteki dünyalıydı. Onunla tanışmayı bir nebze istiyordum ama en azından bugünlük bu fırsatı pas geçtim.
Bir kafeye uğradık; dükkân sahibi çocuklara meyve suyu ikram ederken bizi içten bir kahkahayla karşıladı.
“Hey, çocuklar! Düzgün oturun da öğretmeninizi iyi dinleyin, anlaşıldı mı?”
“Teşekkürler amca! Pasta da alabilir miyiz?”
“Hıh. Meyve suyu fena değilmiş bari. Ama şuradaki pasta cidden harika görünüyor, değil mi?”
Kenya ile Alice hep böyle doğrudan konuya girerdi. Canımı sıksa da yine de para kesemi çıkardım.
“Pekâlâ, pekâlâ. Şey, hepsine birer dilim versek nasıl olur?”
“Gah-ha-ha-ha-ha! Hey, B-artı rütbesine yükseldiğini duydum, doğru mu? Yuuki bunu duyunca amma şaşırdı ha! Bunu kutlamamız lazım! Bugün yiyip içtikleriniz müesseseden, gençler!”
İri yarı, yapılı bir adamdı fakat dükkân sahibiyle sohbet etmek çok keyifliydi—üstelik bunu şimdiden duyduğuna göre çevresi de epey genişti. Loncanın duyuru panosunda şaşırtkan çiçeği toplama işine dair bir ilan görmüştüm—daha önce Geld’in ayağını kaydıran o çiçeklerden. Toplama görevi olmasına rağmen kabul etmeme izin verilmişti—ve ne büyük tesadüftür ki Midemde yüz kadar çiçek bulunduğu için onları loncaya teslim etmiştim. Bu ve katkıda bulunduğum birkaç çetrefilli toplama görevi sayesinde B-artı seviyesine terfi etmek şaşırtıcı derecede kolay olmuştu.
Artık A rütbesini deneme hakkına sahiptim. O sınava birkaç kez girip yetenek bazında bir A seviyesine ne kadar yakın olduğunu kanıtlamak insana A-eksiye terfi kazandırırdı. A rütbesinin kendi duvarı epey bir yüksekti sanırım; gerçi er ya da geç bu sınava girmeyi planlıyordum ama B-artı olmak da hiç fena bir konum değildi.
Yine de işin ucunda bedava pasta varsa geri çevirecek değildim.
“Vay canına! Gerçekten çok naziksiniz! O halde ben şu çilekli pastalardan birini alayım!”
Dükkân sahibi çocukların siparişlerini alırken kıs kıs güldü. “Hah! İnsanın neşesini yerine getirmekte bedava yemeğin üstüne yok, değil mi?”
Bu kafe, Yuuki’nin bahsettiği öteki dünyalıya aitti. Yuuki’ye benden bahsettirmiştim ve adam o günden beri bana gerçekten çok iyi davranıyordu. Sert görünüşlüydü ama aslında pamuk gibi bir kalbi vardı ve çocuklar onu çok seviyordu (ya da en azından onlara ikram ettiği pastayı). Daha birkaç gün önce de buradaydım; Shuna’ya hediye olarak götürmek için kremalı puflardan almıştım. En azından bu kadar uzun süre uzak kaldığım için Shion’un gönlünü almam gerektiğini düşünmüştüm—ve tabii ki tarifin tersine mühendislikle çözüleceğinden de umutluydum.
Menüde pastanın yanı sıra pek çok başka şey de vardı, bu yüzden dükkân sahibini Tempest’ta bir şube açması konusunda ikna etmeye çalıştım. Beni geri çevirdi ama bunu dert etmedim. Her şey bir müzakeredir. Çabalamaya devam edeceğim.
Pastaları mideye indirdikten sonra, o günkü piknik için hazırlanan paket öğle yemeklerini dükkân sahibinden teslim aldım. Öğleden sonra yemek üzere hepimiz için sandviç hazırlamıştı. Çocuklar bugün enerji doluydu, bu yüzden kırsala vardığımızda birkaç rauntluk sahte dövüş talimi yapabileceğimizi düşündüm. Yorulduklarında öğle yemeklerinin tadı eminim çok daha güzel gelecektir.
Çok geçmeden şehir kapısına vardık.
“A! İyi günler Efendi Rimuru,” dedi orada nöbet tutan, artık epey iyi tanıdığım muhafız gözcü. “Bugün de mi talim var?” “Bir gün sizden de ders almayı çok isterim.”
B-artı seviye maceracılar bu şehirde kesinlikle fazlasıyla el üstünde tutuluyordu. Sanki halkın kahramanı falan gibiydik… gerçi bu dünyada tam anlamıyla öyleydik sanırım. Kabal’ın Englesia Şehri civarında neden fiilen bir ünlü muamelesi gördüğünü sonunda anlamaya başlıyordum. Halktan biriydi ve onları nasıl koruduğunu herkes açıkça görebiliyordu. Kalesinde keyif çatan burnu büyük soyluların aksine, maceracılar bizzat sahada ter döküyor ve bunun karşılığında sıradan insanların sonsuz minnetini kazanıyordu.
İltifatlar başımı döndürmüş olacak ki epey kurumlanarak, “Kolay gelsin beyler,” diye karşılık verdim. “Alın bakalım, size bir ikramım var. Daha sonra nöbet kulübesindekilere de dağıtırsınız.”
İkram ettiğim şey, çocuklarla birlikte pişirdiğimiz bir tabak kurabiyeydi. Şeker Englesia’da da pahalı bir lükstü, bu yüzden tatlıya hasret kalmış biri için bu kurabiyeler altın değerindeydi. Acemi elinden çıkmış, hafif yamuk yumuk kurabiyeler bile el üstünde tutulan bir ikram sayılırdı.
“Aman efendim, çok ama çok teşekkür ederiz! Siz ufaklıklar da öğretmeninizin sözünden çıkmayın, tamam mı?”
“Pöh. Siz de mi başladınız ya?! Biz Bay ’nun yanında hep uslu duruyoruz bir kere. Değil mi, Ryota?”
“Evet. Yoksa bizi cezalandırır.”
“Bunu söylemene gerek yoktu salak!”
“Beni bu çocuklarla bir tutmayın lütfen, bayım. Böyle saçmalamaya devam ederseniz beni de sizin gibi aptal sanacaklar, tamam mı?”
Her zamanki gibi cıvıl cıvıl ve gürültücülerdi. Muhafıza el sallayıp veda ederken hep birlikte gülüştük.
Ardından planladığımız gibi yaklaşık bir saat daha yürüyerek neredeyse tamamen ıssız, çimenlik bir ovaya ulaştık. Kusursuz bir talim alanıydı. Bizi izleyecek pek kimse de olmayacaktı; bu sayede bir dereceye kadar tüm gücümüzle çalışabilirdik. Onlara müsamaha göstermemin beni gerçekten tehlikeye atabileceği bir seviyeye gelmişlerdi. Tavsiyelerimi artık dikkate almaya başlamalarının da etkisiyle hareketleri çok daha rafine bir hâl almıştı.
Gardımı asla düşürmemeye özen göstererek, her zamanki gibi teker teker onlarla dövüştüm.
“Kahretsin! Bugün de beceremedim…”
“Bay Rimuru haddinden fazla güçlü! Hile bu resmen!”
“Kızlara biraz daha nazik davranman gerekmiyor mu?”
“Daha fazla büyü öğrensem iyi olacak…”
“Ah! Bugün kendimi daha iyi savunmaya o kadar odaklanmıştım oysa!”
Belki biraz çocukçaydı ama karşılarında aşılmaz bir duvar gibi durmak istiyordum. Bu hususta Shizu’nun tam aksine bir tavır sergiliyordum. Onları şımartmaya hiç mi hiç niyetim yoktu.
“Hahaha! Beni yenebileceğinizi mi sandınız ufaklıklar? Rüyanızda görürsünüz!”
Çocuklar hep bir ağızdan bana söylenmeye başladı. Bu, sınıfımın gayet sıradan bir rutiniydi.
Tam o sırada—
Hım? Üzerimde tuhaf bir baskı hissediyorum…
【Rapor】 Büyük miktarda büyü enerjisi tespit edildi. Yaklaşmakta—bu bir Gök Ejderhası’na ait.
Başkent kütüphanesinden edindiğim bilgilere göre bir Gök Ejderhası wyvern’ı andırsa da gerçekte ondan epey farklıydı. Wyvern’lar Alt Ejderha ailesinin havada yaşayan bir koluyken, Gök Ejderhası orijinal ejderha kanını çok daha yüksek oranda muhafaza eden Baş Ejderha grubuna mensuptu. Tehdit düzeyi olarak Özel A sınıfındaydı; yani bir felaket sınıfı canavardı.
Görünüşe göre eğlenceli küçük pikniğimiz biraz beklemek zorunda kalacaktı.

“Aman Tanrım…”
Gard Mjöllmile başını ellerinin arasına alıp kendini yere bıraktı.
Epeydir yaptığı en büyük işlerden biriydi; daha çok yakın zamanda ayağına gelmiş büyük bir talih kuşuydu. Özgür Lonca’nın Blumund şubesi ona ulaşmış ve bizzat Lonca Ustası Fuze kendisiyle bu meseleyi görüşmüştü.
“Demek lonca bu iksir işini ciddiye almaya başlıyor. Loncanın ihtiyatı için ayda üç yüz, kraliyet şövalyeleri için de iki yüz tane tedarik etmekten bahsediyoruz. Yani toplam beş yüz adet ve bunlar için sana yüz elli altın öderiz,” diye söze başlamıştı Fuze, Mjöllmile’e bir müşteriyi haraca bağlayan mafya kabadayısı gibi bakarak. “Şimdi, bunları sana tanesi yirmi beş gümüş paradan satacak bir iş ortağımız var ve bu muhtemelen şimdilik alabileceğin en indirimli fiyat olacak. Değil mi? Eğer bu aracı olmadan gidip almaya kalkarsan tanesine otuz isteyecekler, yani… Ne dersin? Para açısından devasa bir meblağ sayılmaz belki ama bu bir devlet işi; uzun süre boyunca düzenli devam edecek.”
Mjöllmile aklından hesabı kitabı yaptı. Bu hesaba göre beş yüz iksir ona iki bin beş yüz gümüş, yani yirmi beş altın kâr getirecekti. Fena sayılmazdı ama insanın canını ortaya koymasına değecek kadar da değildi. Karşısındaki Gard Mjöllmile’di ne de olsa. Arka sokaklarda dönen dolaplara, ayak takımı sokak çetelerine borç ayarlamaya alışkın bir adamdı. Onu pazarlık masasına getirmek için Fuze’un asık bir surat takınmasından çok daha fazlası gerekirdi.

“Benimle şaka yapıyor olmalısınız, efendim. Korkarım ki bu şartlar altında buna evet diyemem. Eğer nihai şartlarınız bunlarsa—”
“Öyle mi? Beğenmedin mi? Pekâlâ. O hâlde evine dön. Fakat bunu yaparsan, o ülkeyle yapacağımız ticari anlaşmalardan kazanacağın tüm hakları kaybedeceğini de aklından çıkarma. Sana güvendiğim için bunu ilk olarak sana teklif etmek istemiştim oysa, biliyorsun değil mi?”
Mjöllmile’in kaşı seğirdi.
“… ‘O ülke’ mi?”
“Hı-hım. Ama çekip gideceksen daha fazlasını anlatamam—”
“Şey, bir saniye bekleyin lütfen, Efendi Fuze. Böyle al-ver pazarlıklarında hiçbir zaman iyi olamamışımdır. Neden her şeyi açıkça masaya yatırmıyoruz?”
Mjöllmile artık paranın kokusunu almıştı. Fuze bunu fark edince sırıttı.
“Tabii, tabii. Ama ondan önce sana malları göstermem gerek, değil mi? İşte getirdikleri ilk ürün—bir Yüksek Seviye İksir. Ne düşünüyorsun? Hâlâ ilgini çekmedi mi?”
Masanın üzerine, kendisinden önce gelen tüm iksirleri tedavülden kalkmış gibi gösteren özel bir karışım olan Yüksek Seviye İksir’i koydu. Bunun arkasında her ne “ülke” varsa, en az Dwargon Krallığı ile boy ölçüşebilecek düzeyde teknik becerilere sahipti. Bu durum ve Fuze’un az önce bahsettiği rakamlar Mjöllmile’i ürpertmeye yetti.
“Loncaya bunlardan beş yüz adet teslim edilmesini mi istiyorsunuz? Emin olmak için soruyorum, satın alabileceğim miktar konusunda herhangi bir sınır var mı?”
“Onu ben bilemem.” Yine bir sırıtış. “Ama bunu öğrenmek de bir tüccar olarak senin işin, öyle değil mi? Neden bizzat oraya gidip sormuyorsun?”
Ve Mjöllmile gitmişti de—şimdi ise çok daha büyük bir şaşkınlık içindeydi. En az iki hafta sürmesini beklediği yolculuk, koruması Kabal’ın iddia ettiği gibi tam bir haftada tamamlanmıştı.
“Gördün mü? Sana demiştim, bu kasaba inanılmaz!”
“Ben… Buna inanamıyorum. Bu anayol nereden çıktı böyle…?” “Ve dahası, tüm bu kasaba da nereden çıktı?!”
Küçük dilini yutacak gibi olmuştu. Bu iş için B-artı seviye üç maceracıdan oluşan bir grubu kiralamak, neredeyse kesinlikle zarar edeceği anlamına geliyordu. Günlük maliyetleri yüz gümüş paraydı ve bu bile B-artı seviye için kelepirdi. Yüz gümüş bir altın para ediyordu; yani bu adamları bir aylığına tutmak otuz altının uçup gitmesi demekti. Bu yolculuktan kesinleşen tek kârı yirmi beş altındı ve yol masraflarıyla birlikte bunun onu fena hâlde zarara sokacağını hesaplamıştı—yine de düzenli bir ticarete kapı açıp açmayacağını görmek için bu diyarı bizzat ziyaret etmek istemişti.
Çok geçmeden bin adet Yüksek Seviye İksir satın aldı. Yarısı derhâl müşterisine teslim edilecek, diğer yarısını ise Blumund sınırları dışında satmanın bir yoluna bakacaktı. Ancak elde ettiği bir diğer şey de canavarların onu ismiyle tanıması gibi paha biçilmez bir tecrübeydi. Bunun yanında bir de bilgi edinmişti. Ne de olsa bu canavarlar, yeni ticaret yolunun kullanım haklarını ellerinde tutuyordu.
Mjöllmile, göğsü neredeyse sevinçten patlayacak gibi hissederek bu işi kabul etmenin verebileceği en iyi karar olduğunu düşündü. Canavarların liderlerinden biri olan Rigurd adındaki hobgoblin, ilerleyen süreçte üretim miktarlarını artıracaklarına inandığını belirtmişti. Ayrıca üretebilecekleri başka yöresel ürünleri de değerlendiriyordu. Hiç şüphe yok ki çok geçmeden hayati bir ticaret ortağı hâline gelecekti.
Böylece Mjöllmile, Blumund’a geri dönmüş ve canavarların beş yüz iksirini başarıyla teslim etmişti. Ardından Kabal ve ekibi ayrılmış; Mjöllmile de onların yerine kendisine Bydd diyen C-seviye bir maceracıyı tutarak Englesia’ya doğru başka bir yolculuğa çıkmıştı. Kalan beş yüz iksirle yüklü arabası, krallığa olaysız bir şekilde ulaştı.
Olaylar ancak sınırı geçtikten sonra patlak verdi.
“O canavar da ne öyle?!” diye bağırdı Mjöllmile. Önündeki araziyi yerle bir eden şey, bembeyaz parıldayan bir Gök Ejderhası’ydı—hiçbir insanın durduramayacağı, saf yıkımın ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Muhtemelen Englesia askerleri olan kapı muhafızları, civardaki yerlileri tahliye etmeye başlamış; diğer ülkelerden gelen yolcuları ve tüccarları ise kendi başlarının çaresine bakmaya terk etmişti. Şimdiden kayıplar vardı.
“Buradan hemen tüyelim, ahbap!”
Bydd’in kendisine doğru çığlık attığını duyabiliyordu ama Mjöllmile bir türlü bacaklarına söz geçirip koşamıyordu. Malları arabasındaydı fakat atlar komutları dinlemeyecek kadar ürkmüştü. Yüklerini terk etmek zorunda kalacaklardı—ki bu sorun değildi. Büyük bir kayıptı ama en azından ileride bunu telafi edecek kadar hayatta kalırdı.
Hayır, Mjöllmile’i tereddütte bırakan şey bu değildi. Koşma hızının yetersizliğiydi. Kendi tombul cüssesine uzun zamandır böylesine lanet etmemişti.
“Kahretsin!”
Her zamanki tüccar aklıyla Mjöllmile, zihninde çabucak bir karara vardı.
“Canı cehenneme Bydd, bu iksirleri askerlere dağıtacağız!”
“Sen neden bahsediyorsun ya? Şu noktada yapabileceğimiz tek şey kaçmak, adamım!”
“Seni aptal! O kanatlı canavardan tabanları yağlayarak nasıl kaçacağız? Hayatta kalmanın tek yolu kapının diğer tarafına geçmek! “Başkentin üzerinde canavarları engelleyen bir büyü bariyeri var. Askerlere yardım edip kendimize biraz zaman kazandırmak en iyisi!”
“Ama…”
Onlar aralarında tartışırken bile Gök Ejderhası, yeryüzünü kavuran yıldırımlar savurarak kaçmakta gecikenlerin üzerine acımasızca ölüm yağdırıyordu.
“Anneciğim! Anneciğim!!”
“Elno!!”
Anne, kızını korumak için ona sıkıca sarılmıştı. Şimdi ise neredeyse tüm vücudu yanmış hâlde son nefesini vermek üzereydi.
“Vaaaaahhh!”
İnsanlar çığlıklar atarak dört bir yana kaçışıyordu. Ölümün eşiğindeki bu kadına yardım eli uzatacak kimse kalmayacaktı ki—
“Aman be, ver şunu bana! Ben hallederim!”
“E-Efendim?!”
Mjöllmile bir kutu Yüksek Seviye İksir kapıp az önce yıldırımın düştüğü alana—doğrudan anneyle kızına doğru koştu. Yıldırımlar onu dehşete düşürse de şansına güvenerek yine de koştu.
Bana isabet etmeyecek. Ben bundan çok daha şanslı bir adamım!
Sendeleye sendeleye oraya varıp yarı kömürleşmiş kadının üzerine ilacı döktü. Yalnızca bu bile kadının oracıkta can vermesini engellemeye yetti. Rahat bir nefes alıp ağlayan kızın başını okşamak için eğildi—tam o sırada yerdeki gölgeyi fark etti. Korkudan kanı dondu; yüzündeki tüm rengin çekildiğini hissetti.
İstemeye istemeye başını yukarı kaldıran Mjöllmile, tam da tahmin ettiği o korkunç manzarayla karşılaştı. Yaklaşık beş metre uzunluğundaydı; bir ejderha için küçük sayılırdı ama gücü durdurulamaz nitelikteydi. Ve şimdi Gök Ejderhası, hepsinin işini çabucak bitirmeye hazır hâlde tam üzerlerine inmişti.
“Kahretsin, şansım da buraya kadarmış…”
Tam Mjöllmile pes etmek üzereyken hemen yanına bir şey düştü.
“Hey! Bu tarafa bak, seni canavar! Rakibin benim!”
Bu Bydd’di. Dikkatini başka yöne çekmek için bir taş fırlatmıştı.
“S-seni aptal! Neden kaçmıyorsun?!”
“Heheh. Pek sütten çıkmış ak kaşık sayılmam ama vaktiyle bir adam bana ne demişti bilirsin… İnsanların yardıma ihtiyacı olduğunda onlara el uzatman gerekir demişti! Böylece insanlar sana daha iyi gözle bakar, anlarsın ya? O yüzden şu yaralıları kaldır da kapıdan içeri sok!”
Mjöllmile, Bydd’in arkasındaki askerleri görebiliyordu. Tıpkı tembihlediği gibi iksirleri elden ele dağıtıyorlardı. “Bunlarla biraz zaman kazanabiliriz!” İksirlerin ne kadar etkili olduğu anlaşılınca hayretler içinde kalmışlardı.
Belki de bu işe yarar, diye düşündü bir anlığına. Fakat bu sadece bir hayalden ibaretti. Gök Ejderhası’nın dudakları, sanki onunla alay edercesine kıvrıldı. Bir sonraki an, korkunç bir gürlemeyle birlikte askerlerin üzerine bir yıldırım yağmuru boşaldı.
Artık hepsi yere serilmişti; görünüşe göre birkaçı hayattaydı ama doğrudan isabet alan bu saldırının ardından hiçbiri ayağa kalkacak durumda değildi. Yalnızca Bydd, kollarını iki yana açıp Mjöllmile ile diğerlerini korumak üzere ayakta kalabilmişti.
“H-hey, Bydd…”
“Heheh! Öleceksem bile en azından giderken havalı görüneyim bari.”
“Hah! Ahahaha! Biliyor musun Bydd, senin hakkında fena hâlde yanılmışım sanırım. Sen gerçek bir yiğitsin, hiç şüphe yok. Buradan sağ çıkarsak seni özel korumam olarak işe alacağım.”
“Maaşa zam da dâhil olsa iyi olur!”
Birbirlerine gülümsedikten sonra dik dik Gök Ejderhası’na baktılar. Korku uçup gitmişti, gerçi sonunda o anneyle kızı kurtaramayacak olmanın pişmanlığı içini sızlatıyordu. Mjöllmile, Bydd’in de aynı şeyleri hissettiğini biliyordu—yine de ölümün gözlerinin içine bakıp gülebiliyorlardı. Sonlarının üzerlerine çökmesini beklerken bu kahkaha onlara taze bir cesaret verdi.
Avıyla oynarcasına Gök Ejderhası’nın sırıtışı daha da derinleşti. Artık ikisi de hazırdı. Fakat o an gelmeden hemen önce önlerinde biri belirdi. Yıldımdan bile daha hızlı yetişen, beline kadar uzanan maviye çalan gümüşî saçlara sahip güzel bir sima—ve yıldırımlar bu narin figüre temas ettiği anda yok olup gittiler.
“İ-imkânsız… O kişi Gök Ejderhası’nın yıldırımlarını sanki çocuk oyuncağıymış gibi savuşturdu mu cidden…?!”
“Yoksa… O bir Kahraman mı?!”
Bydd ve Mjöllmile şaşkınlıkla gerilerken figür o duru, güzel sesiyle onlara seslendi.
“Ooo, selam Bydd! Burada böyle çabaladığını görmek güzel. Takdir ettim doğrusu. Ama asla yenemeyeceğin bir rakibe kafa tutmasan daha iyi olurdu sanki, ne dersin?”
Bydd’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu kadar güzel birini tanımıyordu. Bir başkasıyla karıştırılmış olmalıydı—fakat nedense gözlerinde tanıdık bir şeyler vardı.
“Ve etrafa saçılmış iksirlerimizi gördüğüme göre sen de Mjöllmile olmalısın, değil mi? “Bunca insana yardım etmeye çalışman epey yufka yürekli bir davranış, değil mi? Böyle bir tutum insanı başarılı bir tüccar yapmaz gerçi, pek sanmıyorum. Şikâyet ettiğimden değil tabii ama…”
Mjöllmile şaşkınlıktan donakalmıştı. Karşısındaki kesinlikle yabancının tekiydi; yabancı diyarlara özgü, alışılmadık kıyafetler içindeki bu narin silüet. Bu kişinin tavırlarında ona soyluları andıran bir şeyler vardı. Çıkagelen bu kişinin kim olduğunu sormak istese de Mjöllmile’in dili tutulmuş gibiydi, tek kelime edemedi.
“Pekâlâ. Madem buradasın, o iksirlerle yaralılara yardım etmeye devam et bari! Ben de o sırada şu canavarın icabına bakayım.”
Donakalmış ikiliyi ardında bırakan figür harekete geçti.

O baskı dalgasını hissettiğim an ne yapmam gerektiğine hemen karar verdim.
Çocuklara dönüp “Pekâlâ,” dedim. “Gidip onlara yardım edeceğim. O şeyi öylece kendi haline bırakırsak ortalık katliam yerine döner. Ranga!”
Gölgelerin arasından sessizce süzülen Ranga, “Buradayım,” dedi.
“Gidip şu ejderhayı çabucak halledeceğim. Sen burada kal ve çocukları güvende tut.”
“Gidip ona dişlerimin tadına baktırmamı ister misiniz, Efendim?”
“Şey, sana izin vermeyi çok isterdim ama bunu ben halledeceğim. Zaten bu çocuklar da hâlâ bana şarlatanın tekiymişim gibi davranıyor.”
Ranga’nın benim yerime çocuklara göz kulak olmasını istiyordum. Üstelik bir Gök Ejderhasını yenip yenemeyeceği de epey tartışmalı bir konuydu gerçi bunu ona söylemedim.
“Bay Rimuru! O canavarla dövüşecekseniz en azından şövalyeler gelene kadar beklemeniz gerek!”
“Aynen öyle! Tamam, bizden güçlüsünüz falan ama o ucubeyi yenmenizin imkânı yok!”
“Durun, durun, bir dakika! Siz ölürseniz bizi kim kurtaracak ha?! Ölmenize izin vermem!”
Görüyor musunuz? Böyle anlarda bana zerrece güvenleri yokmuş gibi davranıyorlar. Chloe ve Ryota da bana endişeli bakışlar atıyordu. Onlara gerçek yeteneklerimi kesinlikle göstermem gerekiyordu.
“Hadi ama çocuklar, bunu bana bırakın! Kazanamayacağım bir kavgaya girişecek kadar aptal değilim.”
“Kesinlikle. Efendim yenilmezdir. Belki her savaşı kazanamaz ama yenilmezdir.”
Haklısın be Ranga. Kırk yıl geçse Milim’i asla yenemezdim.
“Onu duydunuz. Her şeyden önce öğrenmeniz gereken en temel kural tam olarak bu. Rakibini tartabilmek.”
Hazırlıklara başladım. Şu anki çocuksu formumda kalırsam kimliğimi açık etme ihtimalim doğardı. Bu yüzden kılık değiştirmenin en doğrusu olacağını düşündüm. Balçık temelli hücre yapımı kullanarak dönüşmek beni en fazla bir çocuk boyutuna, taş çatlasın bir metre otuz santime getirirdi. Ben de uzun bir aradan sonra kara sisimi ortaya çıkarıp yetişkin formuma bürünmeye karar verdim. Bu durum görüş açımı yükseltirdi fakat algılarım zaten Büyü Algısı‘na dayandığı için savaşta beni olumsuz etkilemezdi.
Shuna’nın benim için hazırladığı şık kimonoyu anında üzerime geçirerek dönüşümü oracıkta tamamladım.
“Ah…” dedi Ryota, şaşkınlıktan dili tutulmuş bir halde.
“Olamaz!” diye haykırdı Alice.
Kenya gözleri parıldayarak, “Vay canınaaa!” diye bağırdı.
“Vay canına, Bay Rimuru, bu çok havalı!” diye ekledi Chloe.
“Senin yapamadığın hiçbir şey yok mu ya?” dedi Gail gözlerini devirerek.
Çocukların bu değerlendirmeleri bana bir şeyi hatırlattı.
“Ah, doğru ya. Al bakalım, bunu benim için tut.”
Maskemi çıkardım. Şehre döndüğümüzde ona ihtiyacım olacaktı fakat şu an takmak kimliğimi cümle âleme haykırmak anlamına gelirdi. Chloe maskeyi benden alırken diğer çocukların hepsi hayretle nefesini tuttu.
“Hey! Haksızlık bu Chloe!”
Alice’in sızlanmasını işaret belleyip kanatlarımı çıkardım ve savaş alanına doğru havalandım.
Olay yerine vardığımda, Gök Ejderhası’na dik dik bakan tanıdık bir yüzle karşılaştım. Bu Bydd’di ve anlaşılan tavsiyemi gerçekten ciddiye almıştı; çünkü meydana saçılmış yaralıları korumak için öne atılıyordu.
Yanında, üzerinde Tempest mührü basılı bir iksir şişesi tutan kısa boylu, şişman bir adam vardı. Muhtemelen Shuna’nın bahsettiği tüccar buydu. Tanıdığım çoğu tüccarın para gözlü tabiatını düşününce, kârından vazgeçip bu ilacı etrafa dağıttığını görmek beni epey şaşırttı. Bunun iyi mi yoksa kötü bir işaret mi olduğunu pek kestiremedim doğrusu; yine de yüzü biraz gelinciği andırsa da yaptığı şey hoş bir davranıştı. Şayet bunu reklam amacıyla yapıyorsa, dahiyane bir hamleydi.
Onlara seslendim; gerçi kılık değiştirmişken bunu hiç yapmamam gerekirdi. Onları savaş alanında görmek o kadar büyük bir sürpriz olmuştu ki kendime engel olamadım. Sonradan etrafa yaymadıklarından emin olsam iyi olacaktı.
“Pekâlâ. Madem buradasın, o iksirlerle yaralılara yardım etmeye devam et bari! Ben de o sırada şu canavarın icabına bakayım.”
Görebildiğim kadarıyla epey yaralı vardı fakat henüz ölen olmamıştı. Yeterli miktarda Üst Düzey İksir ile hepsini kurtarmak için geç kalınmış sayılmazdı. Tanıdığım kapı muhafızı da yaralıların arasındaydı; bu da zamanında yetiştiğimize beni daha da sevindirdi.
İkili şaşkınlıkla birbirine baktı ve ardından derhal harekete geçti. Güzel. Şimdi şu Gök Ejderhası’nın icabına bakma vaktiydi.
Sonrasında, kelimenin tam anlamıyla göz açıp kapayıncaya kadar işini bitirdim. Yaklaşık dört buçuk metrelik boyuyla kocamandı gerçi ama Charybdis ile kıyaslandığında yalnızca küçük bir lokmaydı. Yıldırımları, ses dalgaları ve kalın bir derisi vardı; fakat Gök Ejderhası’nın saldırılarının hiçbiri bana sökmedi.
Ben de elemanı biraz hırpaladıktan sonra akşam yemeği niyetine Oburluk‘u kullanarak mideye indirdim. Kolay bir galibiyet oldu.

O gece Bydd ve Mjöllmile’i başkentteki lüks bir gece kulübüne götürdüm. Ne kadar lüks olursa olsun, oradaki refakatçi kızlar Gecenin Kelebeği’ndeki cüce ekibine kesinlikle taş çıkartırdı. Hayal kırıklığı yaratsa da elf yoktu fakat onun dışında bir şikâyetim yoktu; dekorasyonun yanı sıra yiyecek ve içecekler Dwargon’daki kulüpten çok daha iyiydi. Buralardaki insan medeniyetinin tam merkezinde yer aldığı düşünülürse, bu dünyanın görebileceği en gösterişli mekânlardan biriydi. En kaliteli şeylerin burada olmasına pek şaşırmamak gerekirdi.
Her zamanki maskeli insan formuma geri dönmüştüm. Hesabı tabii ki Mjöllmile ödüyordu. Kimliğimi gizli tutması hakkında onunla konuştuğumda, beni neredeyse yaka paça buraya sürüklemişti. Bakmam gereken çocukları öne sürerek onu geri çevirdim ama ısrar etmeye devam etti.
“Eee, Mjöllmile. Müsaitsen ve sakıncası yoksa geleceğe dair planları konuşmak isterim?”
“He-he-he-he! Kesinlikle, Efendi Rimuru. Gard Mjöllmile ismim üzerine yemin ederim ki,” demişti daha önce, “böyle bir konuşma için mükemmel bir yer biliyorum!”
“Sahi mi? Kulağa hoş geliyor doğrusu! Yoksa bahsettiğin yer…?”
“Daha fazla bir şey demeyin, tek kelime etmeyin! Bana katıldığınıza çok memnun kalacağınıza garanti veririm!”
Bu tarz şeyler işte. Çok hevesli olmasam da kabul ettim.
Bu Gard Mjöllmile denen adam, anlaşılan Blumund’da ticaret yapan başlıca tüccarlardan biriydi. Loncanın tam yetki belgesinin yanı sıra krallık hükümetinden de resmi bir izne sahipti. Bana ulaşırken hem kendi ulusunu hem de loncayı temsil ettiği için bu görevi almıştı.
Tüccarların hem yerel hükümetten hem de loncadan lisans alması nadir görülen bir şeydi çünkü bu iki kat harç ödemek anlamına geliyordu fakat Mjöllmile bunu bir zorunluluk olarak görüyordu. “Güven,” diye açıklamıştı, “sahip olduğunuz en önemli şeydir.” Kısa boylu, şişman, dağ gelinciğini andıran bir tip olabilirdi ama yine de içinde güven veren samimi bir taraf vardı.
Her iyi tüccar gibi hiçbir şey dikkatinden kaçmıyordu ve oldukça geniş bir yelpazede ticaret yapıyor gibi görünüyordu. Blumund’un ana pazar yerinin başkanıydı (aslında patronuydu) ve aynı zamanda yüksek faizle borç veren bir tefeci sayılırdı.
Bydd da bu bağlamda onun müşterilerinden biriydi; korumalık işi borcunu geri ödemenin bir parçasıydı. Kas gücüne sahip ve bunu kullanmaktan çekinmeyen Bydd gibi birine emir verebilmesi, kontrolü her zaman ne kadar elinde tuttuğunu açıkça gösteriyordu. Anlaşılan, işleri ters gittiğinde borç almak için kapısını çalan birkaç soylu üzerinde bile nüfuz sahibiydi. Bu da Mjöllmile’in kendi memleketinde neden “Arka Sokakların İmparatoru” olarak bilindiğini açıklıyordu. Böyle bir borç batağına saplanmak korkunç bir şey. Sorumlu bir şekilde borçlanmak gerektiğini akılda tutmak lazım. Ne de olsa er ya da geç bir ulus olarak bizim de borç almamız gerekecekti.
Her ne olursa olsun, ne istediğini bilen bir tüccardı ve ikimizin de kâr edebileceği her şey onun fazlasıyla ilgisini çekiyordu. Bazı açılardan, kâğıt üzerine yazılmış bir ittifaktansa buna çok daha fazla güvenirim. Üstelik bu öğleden sonra meydandaki davranışı göz önüne alındığında, içten içe gerçekten iyi biri olduğu izlenimini edinmiştim. Fuze’un beni tanıştırdığı renkli karakterlerin hepsini seviyorum.
Sanırım bu adamdan, Mjöllmile’den yararlanabilirdim. Kendisinden de biraz hoşlanmıştım doğrusu.
Mjöllmile şimdi yüzünde koca bir tebessümle ellerini birbirine sürterek bana doğru yaklaşıyordu.
“Burada eğleniyor musunuz, Efendi Rimuru?”
“Selam Mjöllmile. Buradaki yönetimle aramızda bir sorun yok, değil mi?”
“Ah, evet! Pek kolay olmadı elbette ama itibarım onay vermeleri için yeterli oldu!”
“Hoh! Seni de zahmete soktuğum için kusura bakma.”
“Yok canım, lafı bile olmaz, hepsi sizin için Efendi Rimuru. Hiç sorun değil!”
Mjöllmile’den biraz zor bir şey istemiştim. Tanımadığımız herkesi dışarı çıkarttırarak bütün kulübü bizim için ayırtmayı başarmıştı. Meğerse bu kulüpte de yatırımı varmış; gerçekten de pek çok alanda faaliyet gösteriyordu. Şehirde yararlanabileceği bu tür bağlantılara sahip olmasına şaşırmıştım.
Diğer müşterilerin hiçbiri şikâyet etmemişti; Mjöllmile’in tek bir bakışı onları susturmaya yetmiş olmalıydı. Tıpkı Blumund’da olduğu gibi bu ülkede de hatırı sayılır bir güce sahip olduğunu tahmin ettim.
Ondan bu ricada bulunmamın bir sebebi vardı.
“Bu arada, Efendi Rimuru… Bunu sormak kaba kaçacak biliyorum… ama bu çocukları böyle bir kulübe getirmenin iyi bir fikir olduğuna emin misiniz…?”
Bakışlarını bir kenara çevirirken kelimelerini dikkatle seçiyordu.
“Çok havalıydınız, Bay Rimuru!”
“İnanılmazdı! Resmen havaya fırlayıp o ejderhaya gelmiş geçmiş en sağlam nakavt yumruğunu indirdiniz!”
“Eh, fena değildi işte. Büyüdüğümde bunu ben de kolayca yaparım kesin!”
“Çok hoş, çok hoş.”
“Ama sahiden o kadar güçlüymüşsünüz, ha? Belki de Shizu Hanım’dan bile daha güçlüsünüzdür…”
“Yok artık, imkânsız!”
“Ama dönüştüğünü gördünüz mü? Gerçekten harikaydı.”
“Biraz Shizu Hanım’a benziyordu. Çok hoştu.”
“Evet, o konuda hakkını veririm ama…”
“Neyse, öyle ya da böyle artık Bay Rimuru’nun süper inanılmaz biri olduğunu kesin olarak biliyoruz!”
“Hı-hım!”
“Evet, aynı fikirdeyim.”
“Bay Tempest’ı çok seviyorum!”
“Evet! Günün birinde ben de o kadar güçlü olmak istiyorum.”
Kulübün her zamanki müşteri kitlesi değildi tabii. Çocuklardı—benim öğrencilerimdi elbette—ve burada hayatlarının en güzel anlarını yaşıyorlardı. Bydd onlara eşlik ediyordu ama çocuklar çoğunlukla bugünkü savaşı kendi aralarında değerlendiriyorlardı. Aslında burada hiç olmamaları gerekirdi. Biri öğrense, öğretmenlik işimi kesin kaybederdim. Onları geride bırakmak istemiştim ama öyle bir yaygara kopardılar ki aklımı kaçıracağımı sandım. Sonunda ben de onları yanımda getirmeye karar verdim. Bu dünyada başa çıkamadığım iki şey vardı: Milim ve ağlayan çocuklar. Aynen öyle.
Yine de alımlı hostesler, muhtemelen kendi çocukluklarını hatırlayarak çocukların etrafında gülücükler saçıyordu. Kimsenin bundan şikâyet edeceğini sanmıyordum. Bu buluşmayı tam olarak böyle planlamamıştım ama neyse ne, benim için gayet uygundu.
Diğer müşteriler gittiğine göre, Mjöllmile ile olabildiğince açık konuşmamın önünde hiçbir engel kalmamıştı. Tabii öyle çok önemli bir şeyi tartışacak değildik; mesele daha çok onun bugün tükettiği Yüksek İksirlerin yerine yenilerini koymaktı. Tanıtımlarını yapmaya devam ettiği sürece, harcadıklarının tamamını telafi etmeyi teklif ettim.
“Anlıyorum… Yani şu an sizin için, Lord Rimuru, satışları artırmaktan ziyade adımızı duyurmak mı öncelikli hedef? Haklısınız, insanlar bunun ne kadar etkili olduğunu bir kez anlarsa, çok geçmeden müşterilerin kapımızı aşındıracağından eminim…”
Mjöllmile, zeki bir adam olduğu için ne niyetle hareket ettiğimi hemen anladı.
“Aynen öyle. O yüzden dağıtmaya devam et, tamam mı? Hatta beş yüzle sınırlı kalmana bile gerek yok. İstersen bin ya da iki bin tane dağıt.”
“Hi-hi-hi! Anladım, anladım. Görüyorum ki sizinle ilgili ilk izlenimim en başından beri doğruymuş. Ayrıca masraflarınızı da memnuniyetle karşılarım. Aramızda bir mukavele var ve askerlere bunları sağlamaya başlayan bendim.”
“Hadi ama, bunu hiç dert etmene gerek yok! Sırf hayatını kurtardım falan diye…”
“…” “Şey, hayır, elbette bunun için size minnettarım. Fakat sırf bunun için kârımdan vazgeçecek de değilim. Bizim için o otoyolu inşa ettiniz, her yerdeki tüccarlar için yolculuğu daha güvenli ve elverişli kıldınız. Ticaret yolları arasında büyük bir merkez haline gelmesi kaçınılmaz olan Jura Tempest Federasyonu’nun liderisiniz. Sizinle böyle bağlantılar kurma fırsatının yanında benim zararımın lafı bile olmaz.”
‘Büyük balık yakalamak için küçük yemi gözden çıkarmak gerekir’ derler ya, o da buna kesinlikle inanıyordu.
“Pekâlâ. O halde sizinle daha fazla iş yapmayı dört gözle bekliyorum.”
“Ah, kesinlikle! Ben de sizinle!”
Böylece birbirimizin güvenini kazanarak, Mjöllmile ile yeni bir ticari ilişki kurmuş olduk.
Geleceğe dair endişeleri ve Tempest hakkındaki izlenimlerini sorarak bir süre daha onun aklını yokladım. Bana bir sürü faydalı geri bildirim verdi ve zaman ilerledikçe çocukların uykusu gelmeye başladı.
Tam ayrılmaya hazırlandığım sırada, hosteslerden biri göz ardı edemeyeceğim bir şey fısıldadı.
“Ah, Ruhlar Kraliçesi tüm bu çocukları kutsasın!”
“Ha? O da ne? Bir çeşit büyü falan mı?”
“Hayır, değil! Memleketimdeki insanların her zaman ettiği bir dua. Ruhlar Meskeni denen yerde yaşayan bir Ruhlar Kraliçesi var, anlarsınız ya, hepsini o gözetir!”
Ha? Az önce ne dedi o? Bu konunun üzerine gitmeliydim.
“Hey, bakar mısınız, kusura bakmayın ama az önce Ruhlar Meskeni dediniz, değil mi? Oranın nerede olduğunu biliyor musunuz?”
Kadın, aniden ortaya çıkan bu merakıma şaşırmış olacak ki bana kafası karışmış bir bakış attı. “Ah, tabii ki biliyorum. Hemen yakınındaki bir köyde doğdum ben!”
Ardından gülümseyerek bana konumu anlattı. Batı Ülkeleri’ne bağlı olmayan, seyrek nüfuslu Ur-Gracia Cumhuriyeti’nde, toprakların kuzey ucundaki Urgr Doğa Parkı’nın yakınlarında bir köydeydi. Orada doğmuştu ve bu sayede nihayet bir yol bulmuştum—en beklenmedik yerde karşıma çıkan bir ipucu. Şüphesiz yaptığım iyiliklerin karması falandı bu da.
Böylece Mjöllmile ve hanımlarla vedalaştım.
“Yakında yine geleceğiz!”
“Bir dahaki sefere sizi Blumund’da ağırlamayı dört gözle bekliyorum, Lord Rimuru. Umarım oradaki dükkânımı ziyaret edersiniz.”
“Elbette. Bizimkilere iksir telafisinde size öncelik vermelerini söylerim. Şu reklam işini iyi yürütmeye devam et!”
“Kesinlikle!”
““Teşekkürler! Yine gelin!””
Kulüp çalışanlarının hepsi Mjöllmile’in bu tavrı karşısında gözle görülür bir şaşkınlık sergiliyordu. Bayağı afalladıklarına kalıbımı basarım. Ne de olsa buralarda borusu öten koca kodaman, küçücük bir çocuğun önünde yerlere kadar eğiliyordu. B-artı seviye bir maceracı olduğum için adım bu civarda yavaş yavaş duyulmaya başlamıştı. Durumu buna yorup kabullenmiş olmalılardı.
Artık tek umudum, bir gece kulübüne çocuk getirdiğim için kimsenin beni ispiyonlamaması.

İşte Ruhlar Meskeni’ne ev sahipliği yaptığı söylenen Ur-Gracia Cumhuriyeti’ndeki Urgr Doğa Parkı’ndaydım.
Englesia’daki öğretmenlik görevini kabul etmemin üzerinden iki ay geçmişti. Epey bir hazırlık süreci ve yaklaşık üç haftalık bir yolculuk gerektirdi ama sonunda başarmıştım.
Vagonumu Kabal’a hediye etmiştim ama yokluğunu pek aradığım söylenemezdi. Zaten elimizde çoktan tamamlanmış, geliştirilmiş yeni bir versiyonu vardı. Yolculuk için onu ödünç almıştım; Ranga tüm yol boyunca onu tam hızla çekmişti—yani, vagonun içindekiler sarsıntıdan peltemsi bir kıvama gelmesin diye saatte yaklaşık elli kilometre hızla, diyelim. Asfaltsız yollarda son sürat gitmek intihardan farksız olurdu.
Geceleri ise yurda geri dönüyordum. Işınlanma Geçidi elemental büyüsü burada gerçekten çok işe yaradı. Bendeki büyü gücü seviyesiyle, sıçrama yapıp beş çocuğu da yanımda götürmek hiç mesele değildi. Büyüyü adeta havaya savuruyordum ki bu biraz hile gibi duruyordu ama çocukları fazla strese sokmak istemiyordum. Bu büyüyü kullanmak aynı zamanda yiyecek veya diğer erzakları satın almama gerek kalmadığı anlamına geliyordu, bu da işleri epey kolaylaştırıyordu. Bunu bu şekilde kullanmanın ne kadar doğru olduğu ise ayrı bir konuydu tabii.
Ur-Gracia Cumhuriyeti, Jura Ormanı’nı çevreleyen ülkelerden çok farklıydı. Batı Kilisesi’nin burada hiçbir nüfuzu yoktu ve Konsey üyesi de değildi. Jura ile sınırı bile yoktu ve Batı Ülkeleri ile de çok az bağlantısı bulunuyordu. Ticaret çoğunlukla Büyü Hanedanlığı Thalion ile yapılıyordu.
Kıtanın güney kıyısında yer alan ve neredeyse unutulmuş bir yerdi fakat elemental ruhların lütuf ve korumasına mazhar olmuş, huzurlu, demokratik bir ülkeydi. Giriş çıkışlarda hiçbir kısıtlama yoktu ama suç oranı da neredeyse yok denecek kadar azdı. Sebebi mi? Çok basit: Ur-Gracia’nın tüm yerlileri, elemental büyü kullanabilen birer şamandı.
Bu, bir şeyler yapmak adına ruhların gücünü ödünç alma karşılığında kendi büyü zerreciklerinizden (magicules) bir kısmını vermeyi gerektiriyordu. Bu tür elemental büyüler büyü yapma süresi gerektirmezdi; bir ruhla mukavele yapıldığında herkes bunu kolayca becerebilirdi. Ancak bu mukavele bir elemental ruhun güvenini kazanmayı gerektiriyordu ve seçtiğiniz ruh, ortaya çıkan büyünün gücünü etkileyebiliyordu. İnsanlar doğası gereği pek fazla büyü zerreciğine sahip olmadığından, eğitim almadan sıradan bir insanın büyük bir güç kullanması mümkün değildi. Yine de ev büyülerinden sadece biraz daha güçlü olsa bile sonuçta büyüydü ve sanırım insanı suç unsurlarından korumaya yeterdi.
Bu tarz bir ruh büyüsünde ustalaşmak, kullanıcıya diğerleriyle yarışabilecek güçte bir saldırı cephaneliği kazandırabilirdi. Daha fazla eğitimin ardından kişi bizzat elemental ruhları bile çağırabilirdi. Elemental ruhlarla bu şekilde daha güçlü bağlar kurmak, onların güçlerinden tam anlamıyla yararlanmanızı, onlara hükmedip onları serbestçe kontrol etmenizi sağlardı. Birinin size sadece el vermesinden kesinlikle çok daha güçlüydü.
Ur-Gracia, ruhların pek sevdiği bir ülkeydi. Bunun bir sonucu olarak, yasal gelenek gereği on yaşını dolduran herkes için mukavele temalı bir tören düzenlenirdi. Bu tören tamamlandığında ülkenin vatandaşı olmaya hak kazanırdınız ve kelimenin tam anlamıyla herkesin bir şaman olmasının sebebi de buydu.
Bir elemental ruhla mukavele yapmayı başaramayan herkes yirmi yaşında ülkeden sürgün edilir ve tüm vatandaşlık haklarını kaybederdi—fakat etrafta bu kadar çok ruh varken ortak olacak birini bulamamak nadir görülen bir durumdu. O gece tanıştığım hostes dış dünyayı daha fazla görebilmek için bundan bilerek kaçınmıştı anlaşılan ama onun gibi istisnalar dışında hemen herkes başarıyordu.
Elemental ruhlar kötü niyetli insanlardan hoşlanmama eğilimindeydi, bu yüzden Ur-Gracia’da bir suç işlerseniz neredeyse anında fark edilirdiniz. İşte bu yüzden buralardaki insanların hepsi gayet sakindi.
Şamanlardan oluşan koca bir ulus olmak, doğal olarak onu komşuları için bir tehdit haline getiriyordu. Batı Ülkeleri tarafından pek bilinmiyordu fakat hemen yanı başındaki komşuları Thalion onların gayet farkındaydı. Thalion çok daha büyük ve kendi geliştirdiği elemental büyünün ustası olmasına rağmen, aralarında resmî ve eşit diplomatik ilişkilerin bulunmasının sebebi de buydu. Çoğu Ur-Gracialının mizacı sayesinde ikisi arasındaki ilişkiler dostane ve güvene dayalıydı; bu da her iki tarafın da medeniyetlerini ilerletip gelişmelerine imkân tanıyordu.
Gece kulübündeki kadının anlattıkları kabaca böyleydi. Şimdi çocuklar ve ben buradaydık ve görevimiz açıktı—birkaç elemental ruh çağırmak.
Benim (aslında Büyük Bilge’nin) ortaya attığı teoriye göre, Ifrit kontrolden çıkan büyü enerjisinin sebep olduğu fiziksel çöküşü önlemek için Shizu’nun bedeniyle kaynaşmıştı. Ifrit gibi üst düzey bir elemental ruh devasa miktardaki büyü zerreciğini (magicules) kontrol altında tutabilirdi—eğer bu çocuklarla da kaynaşacak ruhlar bulabilirsem, umarım bu sorun çözülürdü.
Neyse ki bende nesneleri Ayrıştırma ve Birleştirme imkânı veren benzersiz yetenek Aykırı vardı. Kaynaşma sürecinin nasıl işlediğinden tam emin değildim ama umarım iki tarafı öylece birbirine kaynaştırıp ne olacağını görebilirdim. İblis Kralı Leon bunu yapabildiyse, muhtemelen ben de yapabilirdim.
Böyle bir durumda baş gösteren tek sorun, elemental ruhların bu konudaki hisleriydi. Bu ruhlardan pek azının kendi iradesi vardı. Bir iradeye sahip olmak bile bir elemental ruhu üst düzey saymak için yeterliydi.
Hostesin köyünde ruhlarla mukavele yapılabilecek iki yer olduğu söyleniyordu. Biri, yerel halkın mukavele ayinlerini gerçekleştirdiği ana meydandaki sunaktı. Orada şimdiye kadar hiç üst düzey elemental ruha rastlanmamıştı. Eğer bunlardan biriyle mukavele yapmak istiyorsanız diğer yere gitmeniz gerekiyordu.
Bu ruhlar genelde, nasıl desek, biraz havalıydı; hoşlarına giden bir sınavdan geçmediğiniz sürece sizi asla kabul etmezlerdi. Böylesi mukaveleler yalnızca Ruhlar Meskeni denen yerde yapılabilirdi.
Asıl soru, hostes ile Treyni’nin aynı yerden mi bahsettiğiydi. Hostesin dediğine bakılırsa, Mesken’i bulmak için yola çıkan hiç kimse geri dönememişti. Yine de hakkında söylentiler dönüp duruyordu ki kadın da bunu tuhaf buluyordu. Yerin altına ya da gökyüzüne doğru uzanan bir tür labirent olduğunu ve Ruhlar Meskeni’nin ancak onun diğer ucunda bulunabileceğini söylüyorlardı.
Urgr Doğa Parkı’nda ise sadece “giriş” bulunuyordu—sanki başka bir boyuta bağlıymış gibi, büyük bir kayayla kapatılmış sade bir kapı. Buraya üst düzey ruhlar bulmaya gelmiştik ve bu da o yoldan gitmemiz gerektiği anlamına geliyordu.
Akşamı dinlenip hazırlık yaparak geçirdik. O kapının ardında her ne varsa oradan dışarı çıkmak için bir Işınlanma Geçidi kullanıp kullanamayacağımdan tam emin değildim. Kullanamayacağıma dair bir his vardı içimde ama her ihtimale karşı parkın göze çarpmayan bir köşesinde yere bir büyü çemberi çizdim. Ufak bir tedbir işte. İşe yararsa ne âlâ.
Çocukları süzdüm.
“Hazır mısınız çocuklar? İçeri girdiğimizde bir daha geri çıkamayabiliriz. Buna hazır olduğunuzu düşünüyor musunuz?”
Hepsi bana canlı bir şekilde başlarını salladı.
“Elbette!”
“Bize bir şey olmaz.”
Çocuklardan peş peşe bu minvalde yanıtlar geldi. Güzel. En azından korkmuyorlar. Son zamanlarda bana karşı daha cana yakın davranıyor ve çok daha fazla güveniyor gibiler. Bir süre önceki o küçük ejderha avı hedeflenen etkiyi yaratmış olmalı.
Güvenlerini kazanmıştım. Gitme vakti gelmişti.
Kütüphanede taradığım kitapların hiçbirinde burası hakkında tek bir bilgi bile yoktu. Ne yazık ki diğer tarafta ne tür canavarların pusuya yatmış olabileceğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Bir sınav olarak nitelendirildiğine göre epey tehlikeli olmalıydı. Peki ama nasıl oluyordu da hiç kimse geri dönememişti? Ne de olsa ortalıkta Shizu’nun haricinde, üst düzey ruhları tam kontrolü altına alabilen başka elementalistler de vardı. Onların hiçbiriyle irtibata geçememiştim ama Yuuki bana bundan bahsettiğine göre doğru olmalıydı.
Aklımın bir köşesinde, Ranga ile benim çocukları koruyup koruyamayacağımıza dair en azından ufak bir endişe kırıntısı vardı. Eğer durum umutsuz görünürse geri çekilip Benimaru ve diğer ogre büyücülerden destek istemeyi planlıyordum… tabii o kadar kolay dışarı çıkabilirsek.
Her halükarda, kapı kolunu kararlı bir tavırla kavradım. Yavaşça, dikkatle içeri adım attım. Tuhaftı—güneş ışığının içeri ulaşması imkânsızdı ama tüm alan loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Çocukları içeri almadan önce etrafı kontrol ettim; Büyü Algısı kullanmaya gerek kalmadan her şeyi görebilecek kadar aydınlıktı. Havasında da kötü bir şey yoktu.
İşaretimle birlikte beşi birden içeri girdi. Labirente ilk adımlarımızı böylece atmış olduk.

Hepimiz içeri girdiğimiz anda kapı kapandı. Vakit kaybetmeden Işınlanma Geçidi‘ni denedim. Tam tahmin ettiğim gibi, etkinleşmedi. Görünüşe göre bu labirent her nasılsa uzamsal büyülerin çalışmayacağı biçimde ayarlanmıştı. Ranga’nın Gölge Hareketi de başarısız olunca durumdan iyice emin oldum.
Şimdilik kaçma fikrini bir kenara bırakıp bu imtihanı aşmaya odaklanmak en iyisiydi. İçeri doğru ilerledik. Aslında pek de labirente benzemiyordu, daha ziyade tek bir koridordu. İnsanın kaybolabileceği türden bir yer değildi; yine de temkini elden bırakmadan ilerledik.
………
……
…
İyi ki zihnimde bir harita işlevi vardı.
Tek bir yol gibi görünse de yön duygunuzu felç etmek için tasarlanmış tuzaklarla doluydu. Geriye dönmeye kalksanız, ışık kendini öyle bir ayarlıyordu ki geldiğiniz yol gölgelerin arasında kayboluveriyordu. İleri doğru giderken bile dümdüz görünen bir yol, ışığın hemen kıyısında dallanıp budaklanan patikaları gizliyordu.
Evet. Sıradan bir insanın yön bulma yetilerinin asla sökmeyeceği, hakiki bir labirentti burası. Hatta geriye dönmek bile imkânsız olabilirdi. Bayağı ürkütücü bir düzenek kurmuşlardı doğrusu.
Tam o esnada:
(Amanın, amanın, amanın…)
(Fark etti, fark etti.)
(Vay vay vay vay vay…)
(Hi-hi-hi-hi-hi!)
Zihnimde aniden sesler yankılandı. Son derece güçlü bir tür Düşünce İletişimi miydi bu?
(Bizi çok sıkıyorsun, misafir!)
(Bizim için biraz daha korksana!)
(Biraz daha ödün kopsun!)
Bıkıp usanmadan cıvıldaşıp duruyorlardı. Kenya ile Ryota’nın merakla etraflarına bakınmalarından, şüphesiz hepsinin aynı sesleri duyabildiğini anladım. Chloe giysime yapışmış, bir türlü bırakmıyordu. Alice dik başlı görünmeye çalışsa da o da hemen yanımdan ayrılmıyordu.
Gail ise herkesi koruma gayesiyle kılıcını çekmişti. Ne de olsa en büyükleriydi, görevi buydu herhalde. Kurobe’den benim için yapmasını rica ettiğim, çocuk boyutlarındaki o kılıcı ona ben vermiştim. Küçük olmasına küçüktü lakin saf büyü çeliğinden yapılmıştı ve kullananın alışkanlıklarına göre şekil değiştirme yeteneğine sahipti. Onu kullanmak zorunda kalmamasını umuyordum ama…
(Güzel, güzel!)
(Daha çok korkun!)
(İşte böyle, işte böyle! Yoksa hiç eğlenceli olmuyor!)
Hımm. Artık seslerin nereden geldiğini biliyordum. Bu bencilce lakırdılar iyiden iyiye canımı sıkmaya başlamıştı.
“Hey, siz burada mı yaşıyorsunuz? Elemental Ruh musunuz? Buraya bir görev icabı geldik. Üst düzey elemental ruhlarla görüşmemiz gerek. Zahmet olmazsa, ayağımıza dolanmak yerine bize yolu gösterebilir misiniz?”
Bir şansımı deneyeyim dedim. Bakalım nasıl karşılık vereceklerdi?
(A-ha-ha-ha-ha-ha!)
(Hi-hi-hi-hi-hi!)
(Ne kadar da komik laflar!)
(İlginç. Şaşırmaktan bile daha ilginç. Korkmaktan bile daha ilginç.)
(Güzel, güzel!)
(Ona ben anlatayım.)
(Ama, ama—)
(Ondan önce!!)
Önümüzdeki koridorda ışıktan yeni bir patika belirdi. Anlaşılan buyur ediliyorduk. Gitmekten başka çaremiz yoktu.
Işıktan patikada yürümek hiç de zor değildi. Patika boyunca ilerleyince, tepemizde dikilen devasa bir heykelin—çelikten bir devin—yer aldığı geniş, ferah bir salona çıktık.
(İmtihanın kurallarını açıklıyorum!!) diye gürledi zihnimdeki ses. Tam o sırada devasa heykelin gözleri kırmızı kırmızı parıldadı. Bu tekinsiz canavarların gözlerinin ille de böyle kırmızı parlaması şart mıdır nedir? Aklıma nereden esti bilmiyorum ama geliverdi işte.
“Hop, bir saniye. ‘İmtihan’ derken, bu heykel kılıklı şeyi pataklamam gerektiğini mi kastediyorsun?”
(Hı-hı!)
(Evet!)
(Tam üstüne bastın!)
E, bu kolaymış.
“Ben halledeyim mi efendim?”
“Hayır, Ranga. Ben hallederim. Sen çocukların başında nöbet tut.”
Bir adım öne çıktım. En zorlu durumları göğüslemek benim vazifemdi. Hem kaçmamız gerekirse Ranga’nın zinde ve hazır olmasını istiyordum.
(Hımm? Hımm? Hıııııııımmm?)
(Tek başına mı dövüşeceksin?)
(Fazla özgüven başa beladır!)
Benim için endişeleniyorlar mıydı ne? Şahsen benim pek umurumda değildi.
Karşımdaki heykel üzerinde Tahlil ve Değerlendirme yürüttüm.
Ve neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Resmen… çıldırmışlardı. Baştan ayağa büyü çeliğinden yapılmış ve büyü enerjisi A derecesinin de ötesinde olan bir golem… Daha önce yendiğim Gökyüzü Ejderhası’ndan bile daha güçlüydü. Yaklaşık üç metre boyunda, heybetli ve devasa görünüyordu; en az otuz ton çekerdi herhalde. Üzerime doğru devrilmesi bile kolay kolay altından kalkamayacağım bir darbe olurdu. Gerçi Yakın Dövüş Saldırılarına Karşı Direnç‘im vardı ama pestilim çıkacak şekilde ezilirsem bunun da pek bir faydası olmazdı.
Ben ne yapacağımı kara kara düşünürken heykel titremeye başladı. Vakit kaybetmeden Düşünce Hızlandırma ile hareketlerini takibe aldım. Usta bir kılıç ustası gibi çevik ve hızlı hareket ediyordu. O cüssede bu hız… İnanılmaz derecede tehlikeli bir düşmandı. Bana şöyle bir çarpsa, feci bir trafik kazasının kurbanından farksız olurdum.
Buna da imtihan mı diyordunuz şimdi?
“H-hey! Baksanıza! Bu da neyin nesi böyle?! Bunun imtihanla falan alakası yok! Beni öldürmeye çalışıyorsunuz!”
Elemental ruhlar kahkahalara boğuldu.
(Hi-hi-hi-hi-hi!)
(Evet, evet aynen öyle yapıyoruz!)
(Kazanabileceğini mi sanıyorsun? Kazanabileceğini mi sanıyorsun?)
Bunlar sahiden elemental ruh muydu yahu? Zira gözüme resmen katıksız birer şeytan gibi görünüyorlardı. Üstelik… bana çocuk muamelesi yapan o tavırları yok mu… İyiden iyiye tepemi attırmaya başlamışlardı. Yani… gerçekten öyleydi.
İçimden yükselen öfke, bende nadir görülen bir şeye yol açtı: Bu işi harbiden ciddiye almaya başladım. Of anam of. Olmaz, buna izin veremem. Çocukların yanında ağırlığımı korumam lazım. Kolay kolay öfkelenmeyen biriydim, bunu onlar da çok iyi biliyordu. Onlara örnek bir rol modeldim ve sakinliği yitirmenin kötü bir şey olduğunu göstermeliydim.
Tamamdır. Derin bir nefes. Soğukkanlılığımı toplayıp mümkün olduğunca rahat görünmeye çalışarak dövüş duruşu aldım. Kendimi kaybetmeye hiç gerek yoktu. Bana vurmasına izin vermediğim sürece bir sorun çıkmazdı. Heykel epey hızlıydı ama ben katbekat daha hızlıydım. Ses hızını bile aşabilen biriyim ne de olsa.
Fakat akşama kadar köşe bucak kaçmak da onu yenmemi sağlamazdı…
İçimden bir ses Kara Şimşek‘in ona işlemeyeceğini söylüyordu. Ne de olsa çelikti. Elektrik doğrudan toprağa iletilir, etkisini yitirirdi. Hatmettiğim büyü kitaplarındaki birkaç büyü işe yarayabilir gibi görünüyordu ama etki alanları çok geniş olduğundan buraya pek uygun değillerdi. Su Bıçağı ya da büyüyle oluşturulan ateş topları da heykelin zırhını delmeye yetmezdi. Kılıçla saldırmak da nafileydi; zırhını kesemeden çok önce kılıcın ağzı çentik çentik olurdu. Hatta kılıcı kırabilirdim bile, bu da berbat olurdu.
Yahu ciddi ciddi, yürüyen devasa bir büyü çeliği külçesi mi? İnsaf be kardeşim. Gezegendeki en sert metalden yapılmış ve bu kadar esnek hareket edebilen bir golem… O kadar az zayıf noktası vardı ki nereden başlayacağımı bilemiyordum.
Aklıma gelen tek bir çare kalmıştı. Şunu yakıp kül etmek. Yakmak ama etrafa verilecek hasarı en aza indirmek için alevleri dar bir alanda tutmak.
“Hey, benden özür dileyecekseniz elinizi çabuk tutsanız iyi edersiniz. Yoksa bu şeyi yok edeceğim. Sizin için sorun olmaz, değil mi?”
(A-ha-ha-ha-ha-ha!)
(Çok komik! Pek de komikmiş!)
(Vay canına, güçlü kuvvetli koca oğlan seni!)
(Güzel, güzel. Çok güzel!)
(Bakalım elinden geliyor mu!)
Hıııırrr.
Hadi ama. Ben koca bir yetişkinim. Sakinim. Bir avuç telepatik veledin beni öfkelendirmesine izin verecek değilim. Alnımdaki damarların patlayacak gibi hissettirmesi tamamen benim kuruntumdu kesin. Zaten damarım falan da yoktu ya neyse.
Pekâlâ, en azından izinlerini koparmıştım. Sayonara, golem. Seni eve götürüp oyuncak gibi kullanmayı çok isterdim… Yani, şey, araştırma materyali olarak demek istedim.
“İblis İpi Bağı!”
Bu Souei’nin tekniğiydi fakat zaman içinde düzenli çalışmalarımın bir meyvesi olarak ben de onda ustalaşmıştım. Üstelik Yapışkan Çelik İp‘im eskisinden katbekat daha güçlüydü. Heykelin etrafına dolayıp hareket etmesini engellemek çocuk oyuncağıydı.
(Olamaz?!)
(İnanamıyorum!)
(Elemental Kolos mu?!)
Derken zifiri bir karanlık heykeli bütünüyle kapladı. Şaşkına dönen elemental ruhları umursamadan hedefe doğru bir Cehennem Parlaması yolladım. Bu da yine Benimaru’dan kapıp ustalaştığım bir hamleydi. Bıçak sırtı bir odaklanmayla etki alanını olabildiğince dar tuttum. Normal kullansaydım bu denli odaklanmaya lüzum kalmazdı lakin belirli bir etki alanını sınırlandırmak, devasa miktardaki büyü zerrecikleri üzerinde mutlak kontrol gerektiriyordu.
Yaklaşık üç metre yarıçapında, Benimaru’nun bile ortaya çıkaramayacağı kadar derli toplu bir kubbe heykeli çepeçevre kuşattı. Ki bunu bile ancak Büyük Bilge‘nin yardımı sayesinde kotarabilmiştim. Tok ve devasa bir patlama sesi koptu; karanlık kubbe dağıldığında ise geriye hiçbir şey kalmamıştı.
Bilge’nin hesaplarına bakılırsa kubbenin içindeki sıcaklık yüz milyonlarca dereceyi aşmıştı; her şeyi göz açıp kapayıncaya dek buharlaştıran kavurucu bir cehennem yaratmaya fazlasıyla yetiyordu. Benim kendi Sıcaklık İptali yeteneğim bile böylesi bir gücün karşısında hükümsüz kalırdı.
Var olan en güçlü saldırı yeteneğiydi; kimsenin direnemeyeceği cinsten. Charybdis gibi aşırı devasa canavarlara karşı pek kullanışlı olmasa da yine de harikaydı. Asıl zayıf yanı ise kolayca savuşturulabilmesiydi; oluşturulması yeterince uzun sürdüğünden sırf tabanları yağlayarak bile kurtulmak mümkündü. Doğasında böylesi bir açık barındıran bir saldırıyı uluorta savuramazdınız, aksi takdirde rakipleriniz onunla nasıl başa çıkacağını hemen çözerdi. Bu yüzden ağır topları böyle durumlar için saklamam icap ediyordu.
Tabii hedefi önceden bağlayıp kıpırdayamaz hâle getirmek bu zayıflığı tereyağından kıl çeker gibi çözüyordu. Yine de her hâlükârda, kimseye pek göstermek istemediğim saldırı yeteneklerinden biriydi.
(Hayır!!)
(İnanamıyorum…)
(Tek bir vuruşta mı…?!)
Zihnimde son derece telaşlı ve afallamış mesajlar yankılandı. Anlaşılan o goleme güvenleri tamdı. Onları suçlayamazdım da hani. Çocukların da ağızları bir karış açık kalmıştı; onlar için de az buz şok olmamıştı hani. İşte tam da bu yüzden onlara göstermek istemiyordum ama olan olmuştu bir kere.
Bu elemental ruhlar benimle yeterince kafa bulmuştu. Umarım şimdi bana hazır duruma gelmişlerdir. Çünkü sıra bana geldi ve artık biraz ceza kesme vakti.

Elemental Heykeli’ni tamamen yakıp kül ettikten sonra yüzüme sinsi bir sırıtış kondurdum. Heh-heh-heh-heh. Sanırım bu noktadan sonra müzakerelerde üstünlük bendeydi.
“Pekâlâ, öyleyse. Çıkın ortaya! Tabii sıradaki kül siz olmak istemiyorsanız. Nereye saklandığınızı biliyorum!”
Tabii ki bilmiyordum. Aşağı yukarı bir fikrim vardı ama telepati temelli engellemeler tam yerlerini saptamayı zorlaştırıyordu. Kendi rızalarıyla çıkarlarsa beni büyük bir zahmetten kurtaracaklardı.
“Evet! Evet, evet, evet!! Bendeniz nihayet huzura çağrıldım!!”
Ardından uçarak ortaya çıkan şey sevimli küçük bir kızdı (?) , sanki yusufçuk kanatları takılmış eklemli bir oyuncak bebek gibiydi. Bir cüce değil, daha çok peri masallarından fırlamış minik bir periydi. Altın sarısı ışıltılı yeşil ve siyah karışımı saçları örgülüydü; siyah zemin üzerine beyaz ve yeşil desenli, kloş bir elbise giymişti. Şatafatlı fırfırlarla bezeli oldukça gösterişli bir kıyafetti ve yusufçuk kanatlarına yer açmak için sırt kısmı açık bırakılmıştı. Bu perinin arkasında, çok daha sade giyinmiş olsalar da ona benzeyen birkaç peri daha vardı.
“Ta-daaaaaa! Gözlerinizi açın ve bakın, çünkü ben muazzh… Öhöm!”
Sanki ezberlediği metni okurken dili sürçmüş gibiydi. Bununla dalga geçmeli miydim? Sanırım telepatik iletişime o kadar alışmışlardı ki ses telleri konuşmaya pek alışık değildi.
“… İyi misin?”
Elini sallayarak sorumu geçiştirdi. “Gözlerinizi açın ve bakın, çünkü ben On Büyük İblis Kralı’ndan biri olan, Labirentin haşmetli Ramiris’iyim!! Önümde diz çö… Şey, önümde diz çökün!!” Sonra dünyanın hükümdarıymışçasına burnunu havaya dikip bana baktı. Damarıma nasıl bu kadar kolay basabildiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Sanırım buradaki birinin kafasına sağlam bir karate darbesi inmesi gerekiyordu.
“Ayyy! N-ne içindi bu şimdi? Ödümü kopardın!!”
Darbeden kaçmıştı. Tüh.
(Çok kabaca, değil mi? Değil mi?)
(Onu pataklayabilir miyiz? Pataklayabilir miyiz?)
(Ama, ama, ama Elemental Heykeli’mizi yendi!)
(Yapamayız. Yapamayız. Bizi öldürür!)
Ah, bir susun be.
“Ayrıca sen hile yapıyorsun! Ruh Kontrolü neden sende işe yaramıyor ki?! Asırlardır senin gibi hiçbir şeye tepki vermeyen birini görmemiştim!!”
Benim yüzümden bayağı bir köpürüp duruyorlardı. Ruh Kontrolü’ne ya da her neyse ona karşı farkında olmadan gösterdiğim direnç, öfkelerinin asıl sebebi olabilirdi.
Fakat tek sebep bu değildi. Bir konuda beni fena halde kandırmak istediklerini seziyordum. Bu minicik perinin bir iblis kralı olmasına imkân yoktu. Beni kandırmak için neden bu kadar bariz bir yalan söylüyorlardı ki? Yoksa hâlâ benimle dalga mı geçiyorlardı?
“Gözümün içine baka baka yalan söyleyeceksen, çok daha iyi bir hikâye uydurmalısın. Senin gibi çoluk çocuk bir peri nasıl iblis kralı olabilir ki?”
“Ben çocuk değilim! Gerçekten çok kabasın. Hem ben bir iblis kralı değilsem neyim tam olarak?!”
“Ha? O kadar mı aptalsın? Benim gerçek bir iblis kralı arkadaşım var, biliyor musun? Adı da Milim. Bu yüzden uydurduğunu çok iyi biliyorum. O kadar zayıfsın ki ikinizi karşılaştırmaya bile değmez.”
“Çok aptalsıııııın! Aptal, aptal, aptal!! Kocaman bir aptalsın!!”
Ramiris o kadar bağırdıktan sonra nefes nefese kalıp bir an duraksadı. Sonra devam etti.
“Bana bak sen,” diye homurdandı. “Milim’e ne derler bilir misin? Ona evrenin en saçma iblis kralı derler. Karşılaştığı her sorunu yumruklarıyla çözmeye çalışır. Öyle saçma biriyle bendeniz gibi tatlı mı tatlı birini karşılaştırmak sence de büyük kabalık değil mi? Çünkü bunu anlamazsan seninle fena bozuşuruz, beyefendi!” “Ayrıca senin kafan da biraz kırık değil mi zaten? Yani, o nasıl bir saldırıydı öyle? Delilik bu! Üstelik çok da tehlikeli! Öyle bir şeyi ortaya çıkarmak için bir sürü özel yeteneği bir araya getirmen gerekmez mi? Bu kadar pervasız olmasan ne olur sanki!”
Cehennem Alevi’nin ne kadar tehlikeli olduğu konusunda endişelenmişti. Asıl benimle konuşurken bu kadar pervasız davranmayı bıraksa çok daha iyi olacaktı.
“Demek Milim’i gerçekten tanıyorsun?” diye sordu.
“Hı-hı! Daha geçenlerde arkadaş olduk.”
“… Aa. Şey… Bir saniye bekle. Sen yoksa, Jura Ormanı’nın yeni lideri olan o balçık mısın?!”
“Evet, ama bunu nereden biliyorsun?”
“Aaaa, biliyordum!! Uzun zaman sonra ilk kez buraya uğrayıp yeni bir arkadaş edindiğiyle övünmüştü, ben de onunla dalga geçip buradan kovmuştum…”
Ramiris havada ritmik bir şekilde kanat çırparak bana şaşkın bir bakış attı. Demek ki yalan söylemiyordu. Yine de cidden bir iblis kralı mıydı yani…?
“Pekâlâ, namımın benden önce buralara ulaşmış olmasına sevindim. Ben Rimuru, Milim’in arkadaşıyım. Buraya bir ricada bulunmak için geldim.”
“Ah, peki madem. Sanırım gerçekten Milim’in tanıdığı birisin, o yüzden sana inanacağım. Bu yüzden bana öyle şüpheyle bakmayı kes! Ben bir iblis kralıyım, ciddiyim!”
Ona inanmadığımı anlamış olmalıydı. Neyse. Zararsız görünüyordu. Şimdilik anlattıklarını kabul etmekten zarar gelmezdi. Rahatlayıp sakin bir kafayla onu dinlemeye karar verdim.
Nedense çayı ve yiyecekleri ikram eden taraf ben olmuştum. Deminden beri bana misafir deyip duruyordu ama bu işlerin tam tersi olması gerekmez miydi? Her neyse. Çocuklar perilerle çabucak kaynaşmış, birlikte kurabiye yerken ancak ‘pek tatlı’ diye tarif edebileceğim bir manzara oluşturmuşlardı.
Ramiris’in asıl amacı o koca heykelle bizi korkutmaya çalışmaktı. Korktuğumuzu izleyip kahkahalarla güldükten sonra araya girip yardım teklif edecek, böylece sonsuz saygımızı ve minnettarlığımızı kazanacaklardı. Bizi öldürmek veya incitmek gibi bir niyetleri olmadığını iddia ediyordu.
Maceracıların ve gezginlerin asla geri dönemediğine dair dedikoduların kaynağı da onları genelde çok uzak diyarlara açılan bir çıkışa fırlatıp atmalarıydı. “Belki de eve dönerken işi biraz ağırdan alıyorlardır?” diye pişkin bir tavırla belirtti.
Elemental Heykeli’ni yok etmeme bu kadar mızmızlanmasının sebebi buydu. Gerçi yok etmekten ziyade buharlaştırdım demek daha doğru olurdu sanırım. Artık tamir etmesi kesinlikle imkânsızdı. Yine de her halükarda bunu fazlasıyla hak etmişti.
“Aahh,” deyip duruyordu, “bulduğum o oyuncakla o kadar uğraşıp sonunda tamamlamıştık, şimdiyse…”
Ee, kusura bakma artık. Benim açımdan mesele ya öldür ya da öl durumuydu.
“Ayrıca biliyor musun, onun bir sürü özelliği vardı! Ağırlığını kontrol eden toprak elementalleri, tüm eklemlerini çalıştıran su elementalleri, motoruna güç veren ateş elementalleri ve ısı seviyesini ayarlayan rüzgâr elementalleri vardı. Kocaman bir elemental partisi gibiydi! Üstelik ruh mühendisliğinin en önde gelen isimleri de üzerinde çalışmıştı…”
Lanet konuyu bir türlü kapatmak bilmiyordu. Neredeyse Acaba onu gerçekten yok etmeseydim daha mı iyiydi? diye düşünürken yakalayacaktım kendimi. Ama o zaman da onu fazlaca şımartmış olurdum.
Yine de ruh mühendisliği mi demişti…? Bu konuyu merak etmiştim. Belki de Kaijin’in bahsettiği büyülü askerlerle bir ilgisi vardı?
“Cücelerin elflerle birlikte üzerinde çalıştığı büyülü zırhlı asker projesi gibi bir şey mi?”
“Ding-ding-ding-ding! Bunu bilmene hayran kaldım! Ama kalbi işlevini gören ruh-büyü çekirdeğini yapamadıkları için o proje başarısız oldu. Öyle sıradan çelikten yapıp bir elementalin gücüne dayanmasını bekleyemezsin ki. Bu yüzden böyle bir sürü dandik parça kullandıkları için kontrolden çıkıp paramparça oldu. Onlar da dış gövdesini çöpe attılar, ben de alıp eve getirdim ve tamir ettim! Sanırım benim için bir dâhi diyebiliriz, ha? Harika değil mi ama?”
Böbürlenmesinden pek hoşlanmasam da gerçekten öyleydi. Düşününce ruh mühendisliği elemental ruhların gücüne dayanıyordu; bu yüzden elemental güçlere bu denli aşina olan bir perinin bu işten daha iyi anlaması son derece mantıklıydı.
Ramiris’i dinlemek bana o büyülü zırhlı asker projesinin genel hatlarını gösterdi; anlaşılan o ki bu proje, elemental güçle çalışan ve sıradan bir insanın kontrol edebileceği “stratejik golem”ler üretme amacı taşıyordu. Bu dünya için bir tür nihai silah denebilirdi.
Kral Gazel’in yapmaya çalıştığı bu şey gerçekten delilikti. Büyü zerrecikleri (magicules) gövdesinde kan damarları gibi dolaşıyor, arabalardaki hidrolik basınçla aynı mantıkla çalışarak onu harekete geçiriyordu. Ağırlığı bile büyüyle kontrol edilebiliyor, böylece uçması sağlanıyordu—en azından kâğıt üzerinde.
Fakat proje başarısız olsun ya da olmasın, cüceler ordularını güçlendirmeye sahiden bu kadar mı hevesliydi…? Şey, aslında belki de öyleydi. Sadece diğerlerinden farklı bir yaklaşım benimsiyorlardı. Rakip uluslar gibi ötedünyalılara bel bağlamak yerine, teknolojik üstünlüklerini kullanarak adeta bir ölüm robotu yaratmaya çalışıyorlardı. Bu çok mantıklıydı—ve büyünün bu dünyada ne kadar muazzam ve ölümcül bir tehdit olduğunu bir kez daha gösteriyordu.
Yine de Kaijin ve ekibinin başarısız olduğu yerde, o kendi yöntemiyle başarıya ulaşmıştı. Bir aptal gibi görünse de bu İblis Kralı Ramiris aslında cidden özel biri olabilirdi. Fikri, verilen emirlerle çalışan bir goleme dönüştürmüştü ama sonuçta baştan aşağı tamamlanmış bir makineydi.
“Pekâlâ. Kabul ediyorum, o golem gerçekten etkileyiciydi. İşte bu yüzden senden bir ricam var!”
“Haaa? Neden seni dinlemek zorunda olayım ki…?”
Beni geri çevirmek üzere olduğunu sezip sağ elimde küçük bir Karanlık Alev oluşturarak onu durdurdum.
“… Şey… Seni dinlemekle ilgilenebilirim sanırım, evet!”
Şöyle yola gel. Aferin uslu kıza.
“Bunu takdir ettim. Teşekkürler. Tabii bunu karşılıksız yapmanı da istemeyeceğim. Bana yardım edersen, senin için yeni bir golem yaptırabilirim!”
“Anlat bakalım!”
Cidden pek bir maymun iştahlıydı. Önüne doğru yemi atmak fikrini değiştirmeyi çocuk oyuncağı haline getiriyordu. Bu da harikaydı. Artık nihayet asıl meseleye gelebilirdim.
Çocukların durumunu ona anlattım. Hiçbir şey saklamadan, tüm hikâyeyi dürüstçe aktardım. Çocuklar usulca dinlediler.
“İşte bu yüzden buradayız. Buradan ilerideki Ruhların Meskeni’ne gitmek istiyoruz.”
“Aaa-haaaa.” Periler etraflarında koştururken Ramiris çocukları izleyip iç çekti. “Bu çocuklar çok şey yaşamış, ha?”
“Öyle, değil mi?” Meramımı daha iyi anlatabilmek için biraz daha yaklaştım. “Bu yüzden onları Ruh Kraliçesi ile tanıştırmak istiyorum. Yanımıza üst düzey elemental ruhlar çekmemiz gerek.”
“A, söylememiş miydim? Ruh Kraliçesi benim! Bizzat ta kendisiyim!”
“Haa?”
Bu oldukça ani olmuştu.
“Pek şaka kaldıracak havamda değilim…”
“Ne kadar kaba! Şaka falan değil bu. Gerçeğin ta kendisi!!”
Yani kendine iblis kralı diyen bu peri, şimdi de tüm elementallerin kraliçesi olduğunu mu iddia ediyordu?
“Şey, baksana, bir iblis kralı neden Ruh Kraliçesi olarak görev yapsın ki?”
“Tam teeeeersiiii! Ben, Ruh Kraliçesi, karanlık tarafa geçtim ve iblis kralı rütbesine düşürüldüm!!”
Şimdi de hikâyesi bu muydu yani? Bu aptal çocuktan pek bir şey bekleyemezdim ama madem Ruh Kraliçesi olduğunu iddia ediyordu, onu dinlemek zorundaydım.
Bunun gerçekten doğru olup olmadığını merak ederek, “Bu durumda,” diye devam ettim, “birkaç üst düzey elemental çağırmak istiyorum. Bu konuda bana yardım edebilir misin?”
“Hımm, doğru ya, doğru. Şimdi hatırladım. Buraya gelip sınavı geçen biri daha vardı… A! Leon! O kişi Leon’du! Sonra da kalkıp bir de iblis kralı olma cüretini gösterdi. İnanabiliyor musun? Eski bir insanın bunu yapmasına yani? Onu tek yumrukta nakavt edebilirim, biliyorsun değil mi! Çocuk oyuncağı! Ciddiyim.”
Bunun bariz bir yalan olduğu gün gibi ortadaydı. Gözlerinin fıldır fıldır dönmesinden bile anlaşılıyordu. Ama Ramiris’i bir kenara bırakalım. Bir saniye Leon konusuna dönelim. Buraya gelmiş miydi yani? Sorumu tam olarak yanıtlamamıştı ama bu konunun öylece kaynayıp gitmesine de izin veremezdim.
Sakinliğimi koruyarak daha fazla ayrıntı sordum ve bana şunları anlattı: Leon, insan bir çocukken burayı ziyaret etmişti. Bilinmeyen bir nedenle Ramiris’in Ruh Kontrolü onda işe yaramamıştı—hatta Leon neredeyse onu kendi buyruğu altına alacaktı ki bu da Ramiris’i paniğe sürüklemişti. Elemental tabanlı illüzyon büyüsünde yetenekliydi ama hiçbiri Leon’u kandırmayı başaramamıştı. Böylece tüm seçenekleri tükenince onun anlattıklarını dinlemişti.
“Yani tıpkı senin gibiydi, ama illüzyon büyüm işe yaramazsa işim biter, anlıyor musun? Üzerlerine salacak başka hiçbir şeyim kalmıyor ki, değil mi? Bu da bendeniz gibi tatlı, çaresiz, minicik birinin kendini savunacak hiçbir şeyi kalmadığı anlamına geliyor. “İşte bu yüzden fazladan biraz güç olsun diye o Elemental Heykeli’ni yapmıştım, değil mi? Ben de benimle dalga geçen o kötü iblis krallarından intikamımı alabilirim sanmıştım…”
Yine başladık.
“Sana söyledim ya, senin için bir tane daha yapabilirim!”
“Hi-hi-hi! Dört gözle bekliyorum!”
Bu saf kızı yeniden konuya döndürmek için ufak bir yem gibisi yoktu.
“Her neyse, sonuç olarak Leon’a birazcık yardım etmek zorunda kaldım.”
Henüz bir iblis kralı olmayan Leon, onu fena halde bozguna uğratıp iş birliği yapmaya zorlamıştı. Görünüşe göre bir şey hakkında bilgi arıyordu ve bu konuyu bilebilecek kadim, üst düzey bir elemental çağırmasını istemişti. Sonra da şaşırtıcı bir şekilde ruhla bir mukavele kurmuştu.
“Beni asıl afallatan şey de bu oldu zaten! Buralarda adeta sağ kolum olan bir ışık elementiydi ve usulca gidip doğrudan Leon’un yanına sokuldu. Onu efendisi olarak tanıyıp cup diye bedeninin içine giriverdi.”
Başka çaresi kalmayan Ramiris, Leon’u resmen bir Kahraman ilan edip ona ruhların ilahi himayesini bahşetmişti.
“Bir saniye bekle. Kahraman ilan edilen biri neden bir iblis kralına dönüştü ki?”
“Kim bilir? Belki o da karanlık tarafa düşmüştür. Benim izimden gitmiştir yani, anlarsın ya?”
Bundan şüpheliydim ama lafını etmedim. Ramiris’in Leon’un nasıl iblis kralı olduğuna dair pek bir fikri yok gibiydi; bunu bizzat o adama sormam gerekecekti. Yine de bu dünya cidden garipti… Kahramanlar öylece bir anda iblis kralı olabiliyor muydu yani? Buradaki Kahramanlar kadere bağlıydı ve bunun karşılığında kendilerine akıl almaz güçler bahşediliyordu… Hatta bu durum, Leon’un tahmin ettiğimden çok daha dişli bir düşman olabileceği konusunda beni endişelendirmişti.
Biraz düşününce, günün birinde karşılaşırsak ceremesini çeken taraf ben olabilirmişim gibi görünüyordu. Belki de onun bu yönünü burada öğrendiğim için şanslıydım. Onunla ilgili her şeye hazırlıklı olsam iyi olurdu. Gardımı asla düşüremezdim.
Ramiris hikâyesine devam etti. Bunun Leon’u son görüşü olacağını ummuştu ama işler hiç de öyle gelişmemişti. Üst düzey elementalin bilgisine rağmen adam ihtiyacı olan ipuçlarının hiçbirini bulamamıştı. Bu duruma o kadar öfkelenmişti ki hırsından buraya geri dönüp üst düzey bir ateş elementali koparıp almıştı.
“O yüzsüz genç adam öyle mantıksız davranıyordu ki. Benden öte dünyadan belirli bir kişiyi çağırmamı istedi. Bunu yapamayacağımı gayet iyi bildiği halde. Yani bir insan bu kadar mı aptal olur? Sonra da bana neredeyse ağlayacakmış gibi bir bakış attı. Hatta bildiğin ağladı! Evet evet, ağladığını söylesem yalan olmaz. Sadece sulugöz olmakla kalmıyordu, aynı zamanda öyle de bencil biriydi ki! Tam bir şapşaldı!!”
Bu anı Ramiris’i iyice hırslandırmıştı. Onun için sinir bozucu olmuş olmalıydı ama bana daha çok yenilgiyi hazmedemeyen birinin mızmızlanması gibi geliyordu. Milim de başlı başına zordu ama en azından bir iblis kralı olarak gerçek bir ağırlık yansıtıyordu. Yani en azından ilk başta.
Yine de bu peri tüm bunları söylediğinden emin miydi? Belli başlı kişiler bu şikâyetlerini öğrenecek olsa onu ortadan kaldırmazlar mıydı? İnsanların arkamdan bu şekilde konuştuğunu öğrensem onları gözümü kırpmadan buharlaştırırdım.
“Hey, şu an aklından çok kaba bir şeyler geçirmiyorsun, değil mi?”
“Yok canım? Asla.”
Gözlerinde şüphe vardı ama numaramı fark edemeyecek kadar sersemdi. Yine de neden tetikte olduğunu anlayabiliyordum. Ondan bazı üst düzey elementalleri çağırmasını istiyordum ve şüphesiz geçmişteki hataları tekrarlamaktan korkuyordu.
“Neyse, sana kesinlikle öyle bir şey yapmayacağıma söz veriyorum, o yüzden endişelenme.”
“Gerçekten mi? Gerçekten sahiden mi?”
“Söz veriyorum!”
Sonunda yardım etmeyi kabul etmesini sağlayan kilit nokta bu oldu. Bu konuda bazı endişelerim yok değildi ama şimdilik ona inanmaya karar verdim.
“Pekâlâ. Bizi Ruhların Meskeni’ne götürebilir misin öyleyse?”
Ramiris bana ciddi ve düşünceli bir bakış attı. Ardından çocukların yanına uçtu ve dikkatle yüzlerine baktı. Aslında onun kendini bu şekilde ifade edebileceğini, bir iblis kralına hiç benzemeyen böylesi samimi bir şefkat gösterebileceğini hiç tahmin etmezdim.
“Hımm. Biliyorsun, ben bir iblis kralıyım ama aynı zamanda kutsal olanların da rehberiyim. Ben bu labirentin peri sakiniyim ve aynı zamanda Ruh Kraliçesi’ydim. Benim görevim, tıpkı Leon’a yaptığım gibi Kahramanlara ruhların himayesini bahşetmektir. O yüzden merak etmeyin. İnsanlara karşı her zaman adil davranırım. Çünkü ben—evet, bendeniz! —bu dünyadaki dengeyi sağlayan kişiyim!!”
Diğer elementaller havada neşeyle uçuştu. Odayı kutsal bir ışık doldurdu. Oldukça vakur, son derece ilahi bir an yaşanıyordu. Az önceki sersemliği uçup gitmiş, yerini gerçek bir asalete bırakmıştı.
Ramiris her birimize dönüp gülümsedi. “Pekâlâ. Şu çağırma işinde sana yardım edeyim! Bakalım senin için şöyle güzelinden birkaç tane bulabilecek miyiz!” diye ilan etti.

İşe bana elemental ruhlar hakkında hızlandırılmış bir ders vererek başladı, böylece onların ne olduğunu çok daha iyi kavramamı sağladı.
Üst düzey ruhların bilinci vardı; bu yüzden onları başarıyla çağırmak daha çok kendi keyiflerine kalmıştı. Fakat bu durumun üstesinden gelmenin bir yolu vardı: Yüce ruhlardan bir miktar enerji çekip bununla yeni bir üst düzey elemental ruh var etmek.
“Yani bir tanesini çağıramıyorsak, yenisini mi oluşturuyoruz?”
Ramiris başını hevesle sallayarak beni onayladı. Kendi ifadesiyle, yeni bir ruh doğurmak denklemdeki birçok bilinmeyeni ortadan kaldırıyordu. Süresi dolmadan önce bunun üstesinden gelebileceğini düşünüyordu.
Kolay olmayacaktı. Ortada çocukların her biriyle olan uyum meselesi vardı. İdeal olanı, onların bedenleriyle birleşmeye gönüllü elemental ruhlar bulmaktı… fakat ne gerekiyorsa onu yapmak zorundaydık.
Çocuklara baktım. Hepsi kararlı bakışlarla gözlerime karşılık verdi.
“Buna hazır mısınız çocuklar?”
“““Evet!”””
Aptalca bir soruydu. Artık geriye sadece denemek ve inanmak kalıyordu.

