Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 1 – Bölüm 5 / Genç Kız ve Dev

Genç Kız ve Dev

Ifrit tarafından ele geçirilmek hayatımı kurtarmıştı. Bunu asla inkar edemezdim. Eğer orada yalnız bırakılsaydım, hava saldırısındaki yanıklar beni öldürürdü. İblis Kralı Leon’un benimle ilgili niyeti ne olursa olsun, hayatımı ona borçlu olduğum gerçeğini kabullenmek zorundaydım.

Üst düzey bir ateş elementali olarak Ifrit, hayal edebileceğimin çok ötesinde güçlere sahipti. Bedenimi ele geçirirken, içimde patlamaya hazır halde kaynayan büyüyü mucizevi bir şekilde dizginledi. Bedenimin bu şekilde dengelenmesi sayesinde—eğer böyle ifade etmek isterseniz—bir yetenek kazanmayı başardım. Benzersiz Yetenek “Sapma”.

Normalde Ifrit tarafından emilmek, bilincimi tamamen yok ederdi. Beni koruyan şey Sapma‘ydı. Bedenimi yönetme hakkı Ifrit’te olabilir ama bu özümsenmeye rağmen özbenliğimi korumayı başarmıştım.

İblis Kralı beni her zaman yanında tutuyordu.

Ifrit ile ben bir bütün olmuşsak da bedenim hâlâ genç ve toydu. Beni çağıran kişi, sandalyede otururken bile tepemde bir kule gibi dikiliyordu. Bedenimin kontrolü Ifrit’te olduğundan, vaktimi geçirecek neredeyse hiçbir şey yoktu. Tek yapabildiğim, gözlerimin önüne gelen şeylere öylece bakmaktı. Hiç yorulmuyordum ama uzun süren can sıkıntısına katlanmak biraz sancılıydı. Yine de kabullendim. Hepsi özümsenmenin bir parçasıydı.

Derken, bir gün—

“Lord Leon!” “Davetsiz misafirlerimiz var!”

İblis Kralı’nın hizmetindeki şövalyelerden biri çalışma odasına daldı.

Her zamanki gibi yanında dikiliyordum. Yapacak başka bir şeyim yoktu ve zaten hiçbir şey de yapamazdım.

İblisin sağ tarafında duran siyah zırhlı bir şövalye, kılıcını eline aldı.

Aniden, insanla kuş arası gizemli bir figür, pürüzlü sesiyle kıkırdayarak odaya daldı.

“Kehhhh-keh-keh-keh!” “Büyü doğumlu König’den selamlar!” “Seni yendiğimde Leon, sonsuza dek bir İblis Kralı olacağım.” “Senin gibi eski bir insanın kendini İblis Kralı ilan etmesi de ne demek?” “Haddini bil, mahluk!” “Bedenin toprağın altına gömüldüğünde, yerini seve seve alacağım!”

Adamın yumurtladığı hiçbir şey Leon’un yüz ifadesini değiştirmeye yetmedi. “Hmph,” dedi siyah zırhlı şövalye sakince, “En azından seni korumam için beni burada bırakman bilgece bir seçimmiş.” “Görünüşe göre ayak takımından biri buranın kokusunu almış.”

Tam şövalye kılıcını kınından çekmek üzereyken, “Pöh,” diye yanıtladı iblis. “Yine seyirci koltuğundan fırlayan işgüzarın teki.” “Pekala.” Bana baktı. “Vakit geldi, Ifrit.”

Ne demek istemişti? Kafam karışmıştı.

“Hmm?” “Ne oldu, Ifrit?” diye sordu, yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle. Şaşkınlığım bedenimin gözlerine yansımış olmalıydı.

“Beni görmezden geliyorsun demek,” dedi König olarak bilinen kişi—ki kendisinin üst düzey bir büyü doğumlu olduğu ortaya çıkmıştı—kanat benzeri kollarını açıp yüzünün önünde çaprazlarken. Bir anlığına ellerinin parıldadığını görebiliyordum.

【Onaylandı.】 Ekstra Yetenek “Büyü Algısı”… başarıyla kazanıldı.

Kafamda gürleyen o yabancı sesi görmezden gelerek bilinçsizce yürümeye başladım. Bir adım. İki adım. Derken, ne olduğunu anlamadan İblis Kralı Leon’un önünde—König ile yüz yüze duruyordum.

“Ölmeye bu kadar mı meraklısın, velet?” diye hırladı pürüzlü sesiyle. Bu sesteki bir şey beni iliklerime kadar irrite etmişti. “Er ya da geç benim elimden can vereceksin.” “Ama önce şu İblis Kralı özentisini öldürdüğümde—”

Önünde uzanan kanatların ciddi miktarda büyü gücü barındırdığını görebiliyordum.

“Geber, pislik!!”

Sözünü bitiremeden bir tüy sağanağı fırlattı. Onları doğrudan bana hedeflediğini anlayabiliyordum. Her birinin arkasında muazzam bir güç vardı; birine dokunmak patlamasına yol açardı ki bu da biraz can yakıcı görünüyordu.

Bu aklımdan geçtiği anda, aniden şiddetli bir öfkeye kapıldım; kafam kaynayacağını düşündüğüm kadar ısındı. Sanırım içimdeki Ifrit’in gazabıydı bu.

Sonra yaşananlar göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşti. Bir anda tüm tüyler küle döndü ve König’in bedeninin etrafında alevler dans etmeye başladı. Yakından bakınca, ileri uzatılmış sağ elimden bir kırbaç gibi uzanan bir ateş sütunu görebiliyordum.

“Ah, ahhhh!” “D-dur!” “Yanıyorum, dur, durdur şunu—”

König ne haykırmaya çalışıyorsa çalışsın, tam bir cümle kurmayı asla başaramadı. Alevlerim onu yutup yok etti.

Yüreğim korkuyla doldu. Tam burada, kendi ellerimle büyü doğumlu bir varlığı öldürdüğümü biliyordum. Yine de tüm bedenimin tuhaf, derin bir tatmin duygusuyla hafiflediğini hissedebiliyordum. Anlatması zordu; sanki yapmam gereken bir şeyi henüz tamamlamışım gibiydi. Zihnim bir başkasına aitmiş gibi hissettirıyordu. Korku dayanılmazdı.

Ama… Bir an sonra her şey kendiliğinden düzeldi. Ifrit’in bilinci ruhumu yeniden kaplayarak endişelerimi ve korkularımı bastırdı.

En nihayetinde bu durum, içten içe aklımı kaçırmamı engelledi. Birilerini öldürdüğüm için hissetmem gereken suçluluk duygusundan korunmama yardımcı oldu. Bu duyguyu hissedemiyor değildim; Ifrit sırf bunu asla hissetmeyeyim diye üzerimdeki mutlak kontrolünü kullanıyordu. Konakçısı olan benim aklımı yitirip ölmemi engellemek içindi bu.

Böylece Ifrit ile ne arzuladığım ne de umut ettiğim o tuhaf ortak yaşam ilişkimiz başladı. Aynı şey defalarca tekrarlandı; ben de hiçbir şey hissetmeden Leon için davetsiz misafirleri öldürmeye devam ettim.

Hiç pişmanlığım yoktu. Henüz küçüktüm; doğruyu yanlıştan ayırt edemiyordum ve her şeyi Ifrit’e bırakıyordum. Sadece hissizce hareket ediyor, yoluna çıkanları bertaraf etmek için yaratığın iradesine sürükleniyordum.

Bir gün, İblis Kralı benimle konuştu. “Heh-heh. Ha-ha-ha-ha! Buna bayıldım,” dedi. “Bana iradeni gösterdin, değil mi? Hayatta kalabileceğini gösterdin. Etkilendim.”

Nedense bu sözler beni hiç rahatsız etmedi. Hatta neredeyse gururlanmıştım.

“Adın ne?”

“Shizu… e.”

“Shizu-e mi? Pekala. Adın Shizu senin. Bundan böyle kendine Shizu diyeceksin!”

Bunu uysalca kabul ettim. Ben Shizu’yum. Shizue Izawa değil. Taşıdığım isim Shizu.

İblis Kralı’nın şatosunda kalıp üst düzey bir büyü doğumlu olarak onun alev titanı şeklinde hizmet verme sürecim böyle başladı. Onun yakın yardımcısı olarak.

Shizu ismini almamın üzerinden birkaç yıl geçti. Bir süre sonra kendi irademle az çok hareket edebilir hale geldim. Ifrit ile olan ortak yaşamıma tamamen alışmış, huzur bulmuştum.

İblis Kralı Leon’un şatosunda bir eğitim tesisi vardı.

Orada siyah şövalye eğitmenlik yapıyor, titan ve insan olmayan çocuklara —gerçi aralarında bazı yetişkinler de vardı— rehberlik ediyordu. Yıpratıcı bir süreçti; ayak uyduramayanlar sık sık yiyecek tek bir lokma bile bulamazdı. Hepimiz ayak uydurabilmek için elimizden gelen her şeyle çabalıyorduk.

Ifrit’in gücünü ödünç almadan kılıçla nasıl savaşılacağını işte orada öğrendim. Diğer öğrencilerden hiçbirine yenilmek istemiyordum ve bana özel biriymiş gibi davranılmasından nefret ediyordum. Kendimi geliştirmemi sağlayan şey de buydu.

Bir gün, benden sadece birazcık büyük olan Pirino adında nazik ve sessiz bir kızla arkadaş oldum. Pratik savaş eğitimimizin bir parçası olarak ormanda avlanıyorduk ve bir sohbet başlattık. Pirino her zaman tek başına bir yerlere gidiyordu; bu bana garip geldiği için onu takip etmeye karar verdim.

“Fwee!”

Orada, yavru bir rüzgar tilkisiyle oynadığını gördüm. Ona gizlice yiyecek veriyor, bakımını yapıyordu. O bir canavardı, büyülü bir yaratıktı ama aynı zamanda çok sevimliydi ve henüz kendi kendine avlanamayacak kadar küçüktü. Anne babasından ayrılmış, yalnız kalmıştı ama hayattaydı ve gayet iyi durumdaydı.

“Ah…!” Pirino, oradaki varlığımla şoke olmuş bir halde arkasını dönerken rüzgar tilkisini arkasına sakladı. Onu gördüğümü anlayınca, “B—ben buna bakıyordum,” diye kekeledi. “Ölüme terk etmek gaddarlık olurdu… Kimseye söyleme, olur mu?!”

Gözleri endişeyle bocalıyordu. Niyetinin ne kadar asil olduğunu anlayabiliyordum. Ellerinin arasında küçük bir can vardı ve onu korumak istiyordu. Belki de o rüzgar tilkisini kıskanmışımdır. Artık yalnız olmadığını hissettim, ama ben yalnızdım.

Utana sıkıla, “Pekala,” dedim, “ama… ona seninle birlikte bakabilir miyim?”

Pirino bir an boş gözlerle baktı, sonra huzur dolu bir gülümsemeyle yüzü aydınlandı. “Elbette! Hatta öyle yapmanı çok isterim. Benim adım Pirino!”

Ona adımı söyledim ve biraz sohbet ettik. Hayatımda sahip olduğum ilk arkadaştı.

“Ona ne isim verdin?” diye sordum.

Pirino bana yine garip bir bakış attı. “İsim mi? Canavarların isimleri olmaz ki. Birbirleriyle zihinleri aracılığıyla iletişim kurabilirler.”

“Ama bu küçüğün bir ismi olmazsa üzülürüm. Hey, ben bir isim uydursam olur mu?”

“Gerçekten mi? Ama canavarlara isim vermemize izin verilmediğini söylemişlerdi…”

“Lütfen? Hadi ama, sadece bir kerecik?”

Pirino’nun ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım. Ne olursa olsun, rüzgar tilkisinin bir ismi hak ettiğine inanıyordum. Birkaç an sonra isteksizce başıyla onayladı bana; hemen ardından ikimiz de isim uydururken çok eğleniyorduk.

Sonunda, Pirino ile Shizu’nun birleşimi olan “Pizu” isminde karar kıldık. Bir bakıma yeni kurduğumuz dostluğumuzu simgeliyor gibiydi. Bundan dolayı mutluydum.

“Fweee!!”

Pirino ya da ben ne zaman adını ansak hep böyle neşeyle öterdi. Seçtiğimiz ismi sevmiş olmalıydı; bu tepkisi hoşuma gidiyordu. Pirino da gülümsüyordu.

Bu çok eğlenceliydi!

Öyle yalnızdım ki, ama Pirino ve Pizu kalbimi ferahlatmak için oradaydı.

Pizu’yu düzenli olarak ziyarete geliyorduk.

Ona isim verdikten birkaç gün sonra, rüzgar tilkisi avucumuzun içine sığacak kadar küçük bir şeyden başımız büyüklüğünde bir yaratığa dönüştü. Bu bizi şaşırtsa da, bize ne kadar bağlandığı düşünülürse bunu sorun etmedik. Aksine, kendi kendine avlanabilecek kadar büyümesine sevinmiştik. Hatta bazen ziyaretine gittiğimizde bizim için bir kuş ya da yaban tavşanı bile yakalamış olurdu.

“Onu şatoya götürebilir miyiz dersin, Shizu? Gerçekten çok akıllı, belki orada etrafa yardım bile edebilir…”

“Ha?”

Dürüst olmak gerekirse bunun küçük sırrımız olarak kalmasını istiyordum. Ancak Pirino’nun yalvaran gözleriyle karşılaşınca bunu söylemeye kıyamadım. Bencilliğimin onu üzmesini istemiyordum.

Şatoda beslenen başka çeşitli büyülü yaratıklar da vardı. Pirino, bu kadar zeki ve insanlara bu kadar cana yakın bir rüzgar tilkisinin bir hizmetkar yaratık olarak kolayca kabul görebileceğinde ısrar ediyordu.

Trajedinin başlangıcı işte bu oldu.

“Fweeeeeee!!”

Şato koridorunda İblis Kralı Leon’un yanından geçmemizin sadece kötü şans olduğunu söyleyebilirsiniz sanırım. Ama değildi. Hayatta herhangi bir şeyi kollayacak güce sahip olduğumuzu sanmak bizim hatamızdı.

“Kaç… Kaç, Pizu…!!”

Leon’la karşılaşmak Pizu’yu yatıştırılamayacak kadar korkutmuştu. Pirino’nun kenetlenmiş ellerinden fırladı, Leon’a gözdağı vermek istercesine tüylerini dikti.

Bu hareket benim titanımın uyanmasına neden oldu. Uyandığı an, tüm irademi kaybettim. Pirino çok yakındı ama sesi çok uzaktan geliyordu. Ifrit ne hissettiğimi umursamadı ve hırıldayan Pizu’ya saldırdı. Ne kadar çabalarsam çabalayayım bedenimi durdurmanın bir yolu yoktu; Pizu’yu yakaladı ve küle çevirdi. Kendi ellerimle.

Olay bununla da bitmedi. Elimden çıkan alevler beyaz, girdap gibi dönen bir fırtına oluşturarak Pizu’yu getiren kıza saldırdı. Çıt bile çıkarmadan, kızı saniyeler içinde yok olan bir kül yığınına dönüştürdü. Sanki orada daha önce hiç kimse yokmuş gibi.

Ateş elemental ruhu, nihayet iyi yapılmış bir işin tatminiyle iblis efendisine sevgi dolu bir selam verip sakinleşti.

O da neydi öyle? Yeni gerçekliğimi idrak edemeyerek orada boş gözlerle dikilip kaldım. Elim… Benim… benim bedenim… Kendiliğinden mi… hareket etti? Neden… alevler mi… Ben mi…?

Ifrit’in sadece Pizu’yu değil, onun sahibi olan Pirino’yu da düşman olarak belirlediğini anlamam saatler sürdü. Kendi ellerimle arkadaşımı katletmiştim.

Bu beni kusturacak kadar iğrendirdi. Saatler boyunca, içimde hiçbir şey kalmayana kadar kustum. Onu yapmışken beni de öldürseydi ya. Tüm bedenim çıldırtıcı bir pişmanlık ve üzüntüyle çalkalandı—ardından, sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden bir dinginlik çöktü. Ağlamak istememe rağmen gözlerimden tek bir damla yaş süzülmedi. Kendimi içinde kaybetmek istememe rağmen hiçbir delilik beni ele geçirmedi. Çığlık atmak istememe rağmen boğazımdan tek bir ses çıkmadı.

Büyü doğumlu titan zihnimi de mi ele geçirmişti? Kalbim devasa bir korku dalgasına gömüldü ve ardından anında o sakinlik geri döndü. Artık bir insan bile değildim. Ne kadar istersem isteyeyim, başkalarının hakkı olan o mutluluğa asla erişemeyecektim.

O günden sonra ağlamayı bıraktım. Zaten bütün gözyaşlarımı çoktan tüketmiştim. Dökecek hiçbir şey kalmamıştı. O gün benim için fazlasıyla önemli bir şeyi kaybetmiştim.

İblis kralım Leon ise sadece soğuk gözlerle izledi. Sessizce. Beni asla cezalandırmadan.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla