
14 OCAK, BİRLİK YILI 1928, DOĞU CEPHESİ SEMALARI
Uçuş düzeninin en önü, şüphesiz ki endişe ile huzurun tatlı bileşimini tatmak isteyen herkes için en mükemmel konumdur.
Tabii bunun yalnızca savaş koşullarında geçerli olduğu şerhini düşmeyi unutmadığınız sürece.
Büyücülerin motorların o gürültülü patırtısıyla pek işi olmasa da büyücü uçuşu sessiz olmaktan çok uzaktır. Nasıl tanımlamalı acaba? Bir uğultu, bir gürleme, bir kükreme mi? Yoksa dile gelmez başka bir tabir mi?
Kelimeler dilden dile değişse de tek bir gerçek sabit kalır: Ses hızına ulaşana kadar gürültüden kaçamazsınız. Zaman zaman aksi gibi görünse de gerçeklik, fizik yasaları tarafından yönetilir.
Eğer bu durum, Tanya olarak bildiğim—Varlık X tarafından fırlatılıp atıldığım—bu dünya için de aynen geçerliyse, o zaman aynı taslağın yeniden kullanıldığı anlaşılıyor.
Varlık X bu dünyayı yarattıysa, epey sıradan (hatta üstünkörü bile denebilir) bir yaratıcı olmalı. Güya tüm yaratılışın bilgisine haiz biri için oldukça kaba saba bir işçilik.
Belki de bu benzerlikler, günün sonunda bir yaratıcının eserinden ziyade tesadüflerin arızi bir ürünüdür.
Birden fazla dünyayı gözlemlemiş biri olarak, bir dünyanın o mucizevi yaratılışının bile nihayetinde yalnızca bir tesadüf meselesi olduğuna ikna olmuş durumdayım.
Bu da kader diye bir şeyin olmadığı anlamına gelir. Hiçbir şey önceden kararlaştırılmamıştır. Ve bu yüzden…
İmparatorluk’un kaçınılmaz ve hızla yaklaşan yenilgisinin—ne kadar haksızca olursa olsun, er ya da geç gerçekleşeceği kesin olan bu felaketin—sükûnet ve olgunlukla kabul edilmesi gerektiği argümanı nihayetinde tamamen temelsizdir.
Gelecek, insanın emeği ve kararlılığıyla inşa edilir. Tutunacak tek bir dayanak noktası kaldığı sürece Tanya mücadele etmeye devam edecektir. Fakat ben gerçekte ne kadarını yapabilirim? Aşağıdaki karaya hızlı bir bakış, içinde bulunduğumuz durumun içinden çıkılmazlığını acı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Yıkılan üsler hâlâ alevler içinde. Eski savunma mevzilerinin kalıntıları sıradan bir manzara haline gelmiş durumda. Ancak beklenmedik bir fayda olarak, gece uçuşu yapmak zorunda kalan büyücüler için birer deniz feneri işlevi görüyorlar.
Bunlar bir hayalin enkazıdır—General Zettour tarafından ilmek ilmek inşa edilen, General Laudon’un komuta etmesi planlanan ve İmparatorluk’un üzerinde savaşması gereken o savunma hattı, şimdi moloz yığınlarına ve masa başı bir soyutlamaya dönüşmüş durumda.
Hmph. Sadece omuz silkebiliyorum.
Güçlü görünmeye çalışabilirim ama bu durumun ciddiyetini gizlemenin imkânı yok. Ancak nihayetinde bu tabloya yol açan şey ideoloji değil, sıradan, gündelik insanlardı. Ve insani bir güce ancak yine insani bir güçle karşı konulabilir.
Gökyüzünde tek yumruğumu sıkarak, kararlı bir eyleme geçilmesi gerektiğine karar veriyorum. Şimdi gizemli bir kadere bel bağlama zamanı değil, kararlı adımlar atma ve kendi gücüne güvenme zamanıdır.
Neyse ki yanımda küçük ama teşkilatlı bir kuvvet var. Tanya’nın yumruğu olarak hizmet etmesi için binbir güçlükle bir araya getirdiğim bu tümen ölçeğindeki büyücü gücü, gidişatı tersine çevirmek için gereken gücü üretmeye fazlasıyla muktedirdir.
“Dayanak noktasını sağladım, şimdi dünyayı yerinden oynatacağım.”
Hava büyücüleri gerçekten de neredeyse her şeyi yapabilir. Gülünçlüğün sınırlarında geziyor. Özellikle yakın hava desteği konusunda son derece yetenekliler. Uçan piyadeler olarak, karadaki silah arkadaşlarının ihtiyaç duyduğu desteği çok iyi anlıyorlar. Yine de uzun menzilli tecrit harekâtı için de biçilmiş kaftandırlar.
Ya havadan indirme mi? Tabii ki, ne demek. Gerektiğinde büyücüler, hava indirme taarruzlarından mevzileri ele geçirmeye ve elde tutmaya kadar her şeyi göz açıp kapayıncaya kadar icra edebilirler.
Büyücülerin kollarında sakladığı birkaç koz daha vardır. Düşmanın başını kesmek mi istiyorsunuz? Bu tam da onların uzmanlık alanıdır! Hava büyücüleri tam da aradığınız komuta kademesini imha taktiklerini sunar. Komuta zincirini hedef almak öteden beri en sevilen yöntemdir, İmparatorluk’un başyapıtıdır.
Onları maharetle kullanırsanız şüphesiz dünyayı yerinden oynatırlar. Kader gibi ağır bir kütle bile insan elinin gücüyle yerinden oynatılabilir.
Doğrudan komutam altındaki büyücü alayının en ön saflarında uçarken, keyfim son derece yerinde, neşeyle gülümsüyorum.
“Albayım, bir şeye sevinmiş gibisiniz.”
“Çok haklısın, Visha. Şu an tam da dünyayı yerinden oynatmanın eşiğindeyiz.”
Büyük ya da küçük her türlü iş için—mahalle büyücünüzü aramanız yeterli! Ürperiyorum. Neyse ki büyü yatkınlığı nadir bulunan bir şey; aksi takdirde tüm dünya muhtemelen şimdiye kadar devasa bir büyücü sömürühanesine dönüşürdü.
Ancak bir şerh düşmek gerekir. Büyücüler neredeyse her şeyi yapabilen esnek araçlar olabilirler ama bu, her şeyi aynı anda yapabilecekleri anlamına gelmez.
Çok yönlülüğün en büyük zaafı da budur: Her zaman bir seçim yapmak zorundasınızdır.
Uzmanlaşma ve odaklanma birer erdemdir ancak uzmanlığın sorunu, yalnızca tek bir seçimle sınırlı olmasıdır. En azından bu sefer bu seçimin ne olması gerektiği barizdir.
Tanya’nın önceliği, Kızılların stratejik bir zafer elde etmesini engellemektir. Şu anki tek çözüm, düşmanın ilerleyişini sekteye uğratmaktır. Ve gerekli olan—hayır, yegâne—yaklaşım, eldeki tüm hava ve büyücü kuvvetlerinin yoğun bir şekilde düşmanın artçı bölgesine intikal ettirilmesidir.
Yaklaşımımız gibi hedeflerimiz de basittir.
Hedef 1: Düşman lojistiği.
Hedef 2: Düşman lojistiği.
Hedef 3: Düşman lojistiği.
Topçu gözetlemesi mi? Ön hat desteği mi? Dost hava savunması mı? Düşman yarmalarını püskürtmek mi? Şu anda bunların hiçbirinin önemi yok. Bir defada yalnızca tek bir konuya odaklanabiliriz.
Bu nedenle, intikalden önceki o kısa anda diğer komutanların kafasına “tüm çabamızı düşman lojistiğine saldırmaya odaklama” gerekliliğini kazıdım.
Tanya, Doğu Cephesi’nde kontrolün tamamen elden kayıp gitmesini önlemek için bu tür tek odaklı bir tutumun şart olduğunu bizzat yaşayarak öğrenmişti. Birlikler, düşmanın birinci kademesini tamamen göz ardı etmedikçe—yani ön hattaki dost kuvvetlerin yardım çağrılarına kulak tıkamadıkça—tüm muharebe güçlerini düşman lojistiğine saldırmaya odaklayamayacaklardır.
Yüksek sesle söyleyemesem de zamanında geri çekilemeyen bu darmadağınık birliklerin umutsuzca sergilediği savunma, düşmanın mühimmat ve yakıt depolarını az da olsa tüketerek lojistik saldırılarımızın etkinliğini azami düzeye çıkarmamıza yardımcı olacağı bir gerçektir. Bu tür hesaplar savaşın ayrılmaz bir parçasıdır.
Açıklamak gerekirse, pek fazla olmasa da Federasyon’un bu müstahkem mevkileri ezip geçmesi zaman alacaktır. Kulağa ne kadar acımasız gelse de bu birlikler bize zaman kazandırıyor ve ben de birkaç saatlik bu ekstra hareket alanından faydalanmakta en ufak bir vicdan azabı çekmiyorum.
Ne de olsa bu ek zaman olmasaydı, tüm çabamız tamamen umutsuz olurdu.
Askerlerden bazılarının kuşatma altındaki silah arkadaşlarımızın yardımına koşmamız için feryat etmesi ise durumu daha da kötüleştiriyor. Gerçek şu ki, elimizdeki tüm hava unsurları bile düşmanın ikmal hattını kesmeye yetmeyebilir.
Ve bunu başaramazsak, bizim için yolun sonu demektir…
Şu anda cılız da olsa bir umut ışığı var. Fakat bu ışık son derece zayıf ve cılız. Ne kadar acımasız ya da gaddarca görünürse görünsün, tek seçeneğimiz bu aralık kapanmadan önce var gücümüzle öne atılmaktır.
Mantık son derece açık—ama bu nasıl bir mantık böyle? Yalın mantığı kim sineye çekebilir ki? İyisiyle kötüsüyle, bir araya topladığım tecrübeli askerlerin tamamı zihinleri Doğu’daki savaşla yoğrulmuş subaylar.
Savaş alanı insanlarda derin hurafeler besleyebilse de tezat bir şekilde aklıselim bir bakış açısı da kazandırır. En vicdanlı birey bile böyle bir durumun içine atıldığında savaşın dayattığı mantığı hazmedebilir mi? Cevap evet. Subaylar silah arkadaşlarını kaderine terk etmek zorunda kalmamayı samimiyetle temenni ediyorlar ancak yapılması gerekenin bu olduğunu da anlıyorlar.
Bu tür çelişkili duyguları layıkıyla yüceltebilecek bir katalizör varsa, o da yalnızca bu gibi emirlerin zafere götüreceği bilgisinin temsil ettiği strateji ve cesaretin o hassas bileşimidir.
Büyücüler muhtemelen kendilerini bu şekilde ikna ettiler. Bir tümen gücündeyiz ve ben de büyücüleri Federasyon Ordusu’nun ikmal hatlarına saldırmak üzere düşman bölgesine çoktan soktum bile. Bunu başarmak için sahte emirler bile düzenledim. Gerekirse sonuna kadar gidecek, ne gerekiyorsa feda edeceğim.
Tüm bunlar batık maliyetlere duyulan patolojik bir takıntıdan ibaret çıksa bile, sonuç alabildiğim sürece sonum felaket olmamalı.
Hem ordunun hem de kendi istikbalim uğruna, umutsuzca aşağıda bir Federasyon Ordusu ikmal konvoyuna dair işaretler arıyorum. Orada olmak zorunda. Şuna ihtiyacım var: bir araç kolu. Büyücülerin savaşa girmek için elleri kaşınıyor. Görüş alanımıza bir araç kolu girsin yeter.
“Ah! Evet, işte bu, işte bu!!”
Stratejik bir inanç ve sevinç nidası. Kumarımız meyvesini verdi.
“Görüyorum!”
Gümüşi beyazlıktaki bir dünyaya saçılmış sayısız gri benek. Kamyonlar! Bu manzaraya nasıl da hasret kalmıştım. Tam da aradığım şey.
Bu bir düşman ikmal birliği, hiç şüphe yok. Bunlar Federasyon kamyonları.
Gizlenmek için katı bir karartma uygulayarak gece vakti ilerliyorlar. Ancak bu düşük irtifada gözden kaçmaları imkânsız.
Muharebe düşüncesiyle boğazım düğümleniyor. Fakat bu his sadece bir an sürüyor. Elde etmek üzere olduğumuz şeyin heyecanıyla ağzımın suyu akarken, yerini hızla neşeli bir beklentiye bırakıyor.
“Nihayet… bulduk onları!”
Konvoyu gözden geçirip dikkatimi gökyüzünün tamamına çeviriyorum… ve hemen ardından katıksız bir şaşkınlıkla haykırıyorum.
Bu konvoy büyük bir av. Görebildiğim kadarıyla, umduğumdan bile daha büyük. Hayal ettiğim her şeyden daha büyük.
Baktığım şeyin aslında özel bir ikmal birliği, muhtemelen Federasyon Ordusu’nun ön hat birliklerinin can damarı olduğuna emin olduktan sonra, düşündüğümden de şanslı olduğumuzu anlıyorum. Görebildiğim kadarıyla tepedeki gökyüzünde tek bir mana sinyali bile yok!
İçimde umut filizleniyor. Kafamın içinde bayram çanları çalmaya başlıyor. Yine de görev bilincim bunu bastırmamı ve sakin kalmamı emrediyor. Zihnimin bir köşesi—keyifleri kaçırma pahasına tedbiri elden bırakmayan tarafım—uyarıcı bir edayla küçük ama ısrarcı bir el kaldırıyor. Ya bu bir hileyse? Düşman sadece sinyallerini baskılıyor olabilir…
Bu en kötü senaryo. Sıradan koşullarda daha temkinli olurdum. Ama şu an, bunları korkunun yansıttığı hayalet gölgeler olarak görüp gülüp geçiyorum.
Bak ne kadar yakınız! Çoktan ideal mesafeye girdik bile. Birliğimin eğitim seviyesi göz önüne alındığında, hiçbir büyücünün tespit edilememiş olması tek bir anlama gelebilir: Burada hiç büyücü yok.
Makul bir varsayım. Ama emin olabilir misin? Ya hesaplama mücevherlerinde kamuflaj olmalarını sağlayan benzersiz bir şey varsa? Daha geçenlerde böyle şeylerin mümkün olduğunu gördün, değil mi? Belki de yılın başındaki eğitim tatbikatlarında? İhtiyatın sesi hâlâ ısrarla fısıldıyor.
Ses haklı, elbette. Dünyada artık böyle taktiksel mucizeler var. Fakat ben bu lüzumsuz kaygıları başımdan atmayı seçiyorum.
Eğer Federasyon Ordusu böylesine devasa bir lojistik katarını korumak için büyücüler konuşlandırmak isteseydi, bunlar bölge engelleme birlikleri olurdu. Geleceğinden emin bile olmadıkları büyücülerin önünü kesmek isteselerdi, büyücüleri pusuya düşürmektense geleneksel kuvvetlerden oluşan bir eşlik birliği göndermek çok daha mantıklı olurdu.
Üstelik durum böyle olsaydı—saplantılı bir kaçık hayal ettiğim türden bir pusu hazırlamayı başarmış olsaydı—bu birliklerin taarruzun başında İmparatorluk savunma hattından sızıp İmparatorluk hava büyücülerini uykularında vurması daha mantıklı olmaz mıydı?
Başka bir deyişle, şu anda düşman büyücülerinin burada bulunmasının imkânı yok.
Yapmamız gereken şey bariz: Konvoyu ezici bir güçle vurmak! Hesaplamalar bittiğinde rahat bir nefes alıyorum.
“Tüm birlikler, konuşan komutanınız! Tüm birlikler, ben komutanınız! Avın üzerine çökün!”
Şimdi! Tam zamanı! Düdüğü çalın! Tazıları salın!
Ünlü şiirde dendiği gibi—şimdi yağmurun yağma, şimdi dünyaya hükmetme zamanı, ilk ay. Hem de Mitsuhide Akechi’nin bile beklediğinden tam dört ay önce. Ne olur ne olmaz diye düşmana bir çift çilekli külot fırlatmalıydık belki de, her ne kadar bu akılda tutma yönteminin ne anlama geldiğini anlayacaklarından şüphe duysam da!
Bunun yerine kükremekle yetiniyorum.
“Hücum! Hücum! Tüm birlikler, serbest ateş!”
“Yarıp geçin!” diye bağırarak onları öne sürüyorum. “Köklerini kazıyın!”
Mesaj gayet net. Her biri kendi rolünü kavramış halde, hep birlikte harekete geçiyorlar. Emrimle birlikte alay düzeni bozuyor, bir an sonra taarruz düzenine geçiyor.
Büyücülerin üniformaları savaş alanının tozuyla kaplı ama mücevherlerini ve tüfeklerini sıkıca kavrıyorlar. Onlar teşkilatlı ve pişmiş bir şok kuvveti.
Kaç kez görürsem göreyim, manevralarının zarafeti beni etkiliyor. İşlevsel güzelliğin bir tezahürü. Üstü başı yırtık pırtık ama göz kamaştırıcı, şiddetle kıvranan bir güç. Bunu anlamak için şair olmaya gerek yok…
“… Kesinlikle bir sanat eseri.”
Bunu görmek ne büyük bir keyif.
Derin bir hoşnutlukla başımı sallarken, tüm coşkumu barındıran bir tebessüm yayılıyor yüzüme.
Bizler profesyoneliz, profesyonelce bir iş yapıyoruz.
Görevimizi samimiyetle ve profesyonellikle yerine getiriyoruz.
Bunu görmekten asla bıkmıyorum. İyi bir vatandaş olarak, bu durum Tanya’nın göğsünü kabartıyor. Onların böylesine azimle çalışmasını görmek, Tanya’nın kendisinin de daha çok çalışmak istemesini sağlamalı. Ne harika bir dışsal ekonomi örneği!
Taze bir enerji ve istekle, emir subayım ve kanat arkadaşım Üsteğmen Serebryakov’a hafifçe el ediyorum.
“Ne dersin? Saldırıya öncülük etmek anlamına gelecek ama alaya ve şu Federasyonculara gerçek bir gösteri sunmaya ne dersin?”
“Evet, komutanım. Size eşlik edeceğim.”
“Teşekkürler, Teğmenim. İşimizin başına dönelim.”
Tip 97 Saldırı Mücevherlerimizdeki “saldırı” kelimesinin hakkını verme zamanı.
Çift çekirdekli bir mücevher olan Tip 97, birden fazla formülü eşzamanlı olarak etkinleştirebilir. Ancak en göze çarpan farkı hızıdır. Baş tasarımcısı hakkında ne denirse densin, Elinium Arms imzalı bu başyapıtların akıl almaz hızı adeta bir sanat eseridir.
Böylesine hızlı bir mücevherle ne kadar hızlı gidebilirsiniz? Sadece koruyucu zarı değil, savunma kalkanını bile mümkün olduğunca düşürerek tamamen uçuşa odaklandığınızı varsayarsak?
Cevap: Ne kadar yetenekli olursa olsun, başka hiçbir hava büyücüsünün yetişemeyeceğinden emin olunacak kadar hızlı. Tip 97 aynı zamanda mükemmel bir ivmelenmeye sahiptir, göz açıp kapayıncaya kadar keskin dönüşler yapabilir ve üstün formül tezahür ettirme hızlarıyla mücevher tasarımının zirvesindeki yerini korur.
Bu nedenle, askeri idareye göre mücevherin tek dezavantajı, ne yazık ki çok az sayıda büyücünün bunu etkili bir şekilde kullanabilmesidir. Yine de bana göre bu da mücevherin lehine bir artıdır.
İmparatorluk büyücüsü standartlarına göre bile, en başından beri bu mücevherleri kullanan Tanya ve Visha inanılmaz derecede hızlıdır.
İki küçük gölge.
Zaten muharebe hızında uçan düzenin kalanının önünde, şiddetli olduğu kadar güzel bir yıkım izi bırakarak giderek daha da hızlanırken, karadan bakıldığında nasıl göründüğümüzü tanımlamanın başka bir yolu yoktur.
Rüzgârı yarıyor, gözlerimizi avımıza dikmiş ve dişlerimizi geçirmeye hazır bir halde yırtıcı canavarlar gibi öne atılıyoruz; ancak dişlerimizi her türlü canavarınkinden daha keskin kılan bir hassasiyetle.
Uyumumuz önceden çalışılmış gibi görünmeli; bir büyücünün her hareketi diğerininkiyle mükemmel bir şekilde tamamlanıyor.
Komutan olarak, askerlerin sırtımı görmesine izin vererek alayın en önünde uçuyor, düşman saflarına doğru hızla ilerlerken asla arkama dönüp bakmıyorum. Üsteğmen Serebryakov’un beni koruyacağına ve gözlerimi yalnızca önümdeki şeye odaklamama imkân tanıyacağına güveniyorum. Yan kanadımı korumakla görevli emir subayım, cepheyi yarıp geçeceğimden en ufak bir şüphe duymuyor. Bu kesinlik, onun yalnızca siper sağlamaya odaklanmasını mümkün kılıyor.
Uyumumuz, rollerimize ve yeteneklerimize duyduğumuz karşılıklı güvene dayanıyor; bu da zamanla muazzam bir azamet kulesi inşa eden küçük rötuşların sinerjisini doğuruyor. Bu, İmparatorluk’un elindeki en gelişmiş şiddet enstrümanıdır.
Doğal olarak, bu mızrak ucunun hedefi olan taraf eli kolu bağlı beklemiyor. Federasyon Ordusu’nun düzeni gayet heybetli ve derin—askeri pragmatizmin somut bir tezahürü.
Bizi karşılamaya gelen kuvveti görünce birliklere uyanırcasına hırlıyorum.
“Sadece bir ikmal kolu oldukları için onları küçümsemeyin! Zırhları bol—uçaksavar topçuları da var!” Yarı çileden çıkmış, yarı şaşkın bir halde bağırıyorum. “Düşmanın uçaksavar ateşine dikkat edin! Kamyonlara bile top monte etmişler!”
Federasyon Ordusu ikmal birlikleri genellikle nispeten savunmasızdır. Fakat bu kez Federasyon Ordusu bir karşılama partisi hazırlamış gibi görünüyor.
“Şu komünistlerdeki de ne cüret ama!” Düşmana daha iyi bakarken dilimi şaklatıp kendi kendime söyleniyorum.
Sadece kamyonlar da değil. Epeyce zırhlı birlik de var. Hafif teçhizatlı bir hava indirme kuvvetini kolayca etkisiz hale getirmeye veya İmparatorluk müstahkem mevkilerinden kaçmayı başarmış olabilecek birlikleri temizlemeye fazlasıyla yeterli.
Açık konuşmak gerekirse, artık eriyip bitmiş olan İmparatorluk doğu ordusunun standartlarına göre, bu lojistik konvoyunu en üst düzey bir taktik birlik olarak tanımlamak daha doğru olurdu.
Kendi ordumuzun toparlayabildiği en iyi muharebe birliklerinin, düşmanın arka hat güvenliğinden daha iyi durumda olmadığını düşünmek şok edici. Dezavantajlı taraftaki bir komutan olarak bu düşünce içimi bulandırıyor.
Derin bir iç çekişi zor bastırıyorum. Kamyonlardaki uçaksavar teçhizatına otomatik toplar bile dâhil. Federasyon gayet iyi hazırlanmış.
“Kamyonlarını ve tanklarını bu şekilde mi kullanıyorlar? Paradan mı yapılmış bunlar?!”
Artık yoksullaşmış bir ordunun subayı olarak imrenmekten kendimi alamıyorum. Tanklar mı?! Arka hatlarda hem de! Sadece tanklar da değil—ya o kamyonlara ne demeli?! Kamyon dediğin her zaman kıttır, büyük ihtiyaçtır. Onları uçaksavar platformu olarak kullanma cüretine bak!
Ellerinde ne kadar fazlalık olursa olsun, böyle bir israfa nasıl izin verilebilir? Maliyet-fayda analizini bir düşünün bir kere!
Ödünç Verme ve Kiralama yardımı cidden pek cömertmiş. Hazine hiç mi tükenmiyor? Yoksa Federasyon Ordusu’nun kendine ait sihirli bir şapkası mı var?
Derken aklıma yeni bir olasılık doğuyor.
“Ya kargo birlikleri aynı zamanda ikinci kademenin bir parçası olarak iş görüyorsa?”
Eğer öyleyse, arka hattaki bir birliğin neredeyse bir Muharebe Grubu ile karıştırılacak kadar yüksek bir savaş gücüyle donatılmış olması fikrini anlamak kolaylaşıyor.
Her halükarda, endişelenmek şu anda yapılması gereken şeyi değiştirmeyecek; yani panik içindeki düşman konvoyunun tam ortasına ikili bir patlama ve nüfuz etme formülü indirmeyi. Ve İmparatorluk’a özgü o eşsiz sevgiyi sunmayı.
Formülü hazırlıyor, nişan alıyor ve tetiği çekiyorum.
Gayet basit.
Patlama, alevler, bağırışlar, çığlıklar.
Beklendiği üzere düşman, bu jestimize çelikten ve alevden oluşan öfkeli bir bombardımanla karşılık veriyor.
Aydınlatma fişekleri gece gökyüzüne görkemle yükselerek karanlığın sessiz perdesini paramparça ediyor. Bu daha başlangıç. Göz kamaştırıcı derecede parlak bir sürü ışıldak gökyüzüne doğrultuluyor.
“Albayım! Uçaksavar baraj ateşi geliyor!”
“Tch! Demek tesadüf değilmiş. Görünüşe göre hava savunma birlikleri çoktan konuşlandırılmış!”
Visha’nın uyarısına katılarak ikimiz de ışık kaynaklarına doğru büyü formülleri fırlatıyoruz. Düşman kargo araçları kararlı bir hızla hareket ederek geri çekilmeye başlıyor. Önceden kararlaştırılmamış olsaydı bu kadar hızlı bir tepki süresi mümkün olamazdı.
Onların bu aceleciliği benim ve diğerleri için de bir zaman sınırı koyuyor. Bu cehennemi karanlığın örtüsü altındayken kamyonlar aradan sıyrılmayı başarırsa, onları daha sonra avlama umudu tamamen yok olacak.
Zaman kazanmak için zekice bir yöntem… ancak hayranlık duymaya fırsat bulamadan, bana ve diğer İmparatorluk büyücülerine doğrultulmuş bir kurşun sağanağı gökyüzünü dövmeye başlıyor.
Çelik, açık hava, çelik.
Federasyon Ordusu, havaya istikrarlı ve dikkatle düzenlenmiş bir savunma ateşi perdesi savuruyor. Sanki bu saha Federasyon ateşine aitmiş de gökyüzü ancak ikincil bir detaymış gibi.
“Burası gerçek bir üs bile değil, sadece araçlar. Nasıl bu kadar sert karşılık verebiliyorlar?!” diye adeta haykırıyor emir subayım. Diğer İmparatorluk büyücülerinin de aynı şeyi hissettiğini tahmin ediyorum.
Büyücüler düzen dâhilinde saldıran, hedeflerini demir bir balyoz gibi vuran birliklerdir. Ama normalde bir balyoz hedefin bam teline indiğinde, o hedefin çökmesi gerekir. Yanlış noktaları hedeflediğimizi sanmıyorum, öyleyse dirençleri neden hâlâ kırılmadı?
Ben bile şaşkınlık içindeyim. Dakterlik’teki günlerde Tanya bir keresinde birliklerine azıcık uçaksavar ateşinden ürkmeyin diye bağırmıştı, ama bu sefer onları azarlamakta o kadar aceleci davranmıyorum. Böylesine sıcak bir karşılama partisi karşısında kesinlikle değil.
Ateşin yoğunluğu olağanüstü—Tip 97 ile donatılmış büyücüleri bile yakalayacak kadar sıkı bir ağ. Üstelik sadece serseri kurşunlarla da değil; üst üste darbe alma riski oldukça gerçek. Savunma ateşleri korkutucu. Savunma kalkanlarımıza darbeler almaya devam ediyoruz, yine de sinir bozucu bir şekilde, optik keskin nişancı formülleriyle karşılık verdiğimizde bile onların savunma perdesini yarmayı başaramadık.
Ancak.
İnsanlık tarihi sıradanlıktan çok uzak şeylerle doludur. Bu uçaksavar ateşi göz korkutucu olabilir ama Tanya en azından bir hususta müsterih olabilir. Bu savaşın standartlarına göre ne kadar ürkütücü olursa olsun, güdümlü füzelerin ve kısa menzilli radar güdümlü hava savunma silahlarının bu dünyada henüz icat edilmemiş olması büyük şans.
“Bir ikmal konvoyunun birliğimizi zorlayacak kadar uçaksavar ateşi çıkarabildiğine hâlâ inanamıyorum…”
“Olayı yanlış açıdan değerlendiriyorsun,” diyorum emir subayımın şaşkınlığına içten gelen rahatlamış bir tebessümle karşılık vererek. İşler çok daha kötüye gidebilirdi. “Şükür ki düşmanın arka hatlarındayız ve uğraşmamız gereken tek şey bu.”
“Ha?”
“Bekleyebileceğimiz şeylerle kıyaslandığında bu fazlasıyla ılık kalır. Tabii ki su sıcak ama daha da sıcak olmadığı için şükredelim.”
Bir hırıltıyla rotamı düzeltiyor, biraz daha yükseliyor ve tereddüt etmeden bir pike daha atmaya hazır vaziyette hızlanmaya başlıyorum.
“Belki söylememem gerekir ama bu tam da güzel bir banyo gibi. Gelsene Visha! Su harika!”
Bir de Kızıl Ordu zırhlılarının yanlışlıkla NATO topraklarına daldığını hayal edin. NATO’nun hava üstünlüğü altında karşılaşabilecekleri şeylerin yanında bu ateş gücü devede kulak kalır. Hatta MANPADS kalabalığı ve kundağı motorlu uçaksavar toplarından oluşan hava savunma ağlarıyla kıyaslandığında resmen sevimli sayılır.
Amerikan tarzı bir kirpi savunma birliğine toslamaktansa bunu tercih ederim.
Tabii gökyüzündeki diğerlerinin Tanya’nın bu rahatlığını paylaşabildiği söylenemez. Bir süredir Tanya’nın yanında olan Üsteğmen Serebryakov bile. Emir subayımın yüzündeki ifade doğal olarak tam bir şaşkınlık abidesi.
Yine de kısa süre sonra yüzünde durumu kavramış bir kabulleniş beliriyor. O ifadeyi dile dökecek olsaydım, herhalde şöyle derdi: “Elbette.” “Böyle bir şeyi diyecek biri varsa, o da Albay’dır zaten.”
Bunu dedikten sonra, Üsteğmen Serebryakov ve ben, bizi bekleyen uçaksavar ateşi denizine doğru pike yaparken kusursuz bir koordinasyonu koruyoruz. Çoğunlukla patlama formüllerine sadık kalıyoruz. Kamyonlar son derece yumuşak hedefler.
Ateş yağdırırken patlama yarıçapına odaklanıyor, bölgeyi büyü mermileriyle tararken fırsat buldukça tanklara optik keskin nişancı formülleri savuruyoruz. Büyücüler tarafından icra edilen bir kara taarruzu görevinin, ders kitaplarına geçecek düzeyde somutlaşmış mükemmel bir örneği.
Federasyon Ordusu’nun en çetin savunma ateşinin bile püskürtemeyeceği amansız ve eksiksiz bir tehdidiz; İmparatorluk hava büyücülerinin katıksız gaddarlığının canlı bir kanıtıyız.
Ancak beşinci pikenin sonunda, birliklerimizin sınırlarına yaklaşmaya başladığını itiraf etmeliyim.
“Benim taburum iyi durumda olabilir ama alayın geneli giderek…” “…ağırlaşmaya başladı.”
“Savunma kalkanlarımız olsa bile kafamızı böyle bir arı kovanına sokmak gerçekten zor iş.”
Emir subayımın bu sözlerini başımla onaylıyorum. Tabii düşününce, hava unsurlarını teyakkuzda bekleyen uçaksavarların kucağına itmek ağır bir taleptir, hiç de hafife alınacak bir şey değildir.
Görev hem tehlikeli hem de zor. Şimdi liderlik sergileme zamanı.
“Başka çaremiz yok Üsteğmen. Bir kez daha öncü olmamız gerekiyor. Uçaksavar ateşinin en yoğun olduğu yere balıklama dalacak ve dikkatli oldukları sürece bir şey kalmayacağını diğerlerine göstereceğiz.”
“Balıklama mı? Şunun içine mi…?” diye soruyor emir subayım, bıkkınlık ve huzursuzluk karışımı bir ifadeyle düşmanın savunma ateşi ağını işaret ederek. Yüzümü ekşitiyorum. Tepkisi anlaşılabilir.
Bazen bir şeyin göründüğü kadar imkânsız olmadığını anlamak derin bir kavrayış gerektirir. Korkularını dağıtmak için neşeli bir edayla, “Seçim çok basit Visha—olmak ya da olmamak,” diyorum. “Olmamak meselesine gelince, düşmanın uçaksavar ağında sürüyle delik var. Halledebiliriz, değil mi?”
“Şey, siz öyle söyleyince…”
“İşte ruh bu,” diyorum gülerek.
Uçaksavar ateşi, Amerikan emperyalizmine taş çıkartacak kadar yoğun. Ama yıldırım savaşı pilotları, hayatta kalma şansları neredeyse sıfır olsa bile savunma kalkanları olmadan o irtifalardan ateşin içine dalarlardı.
Buna kıyasla büyücüler nispeten lütuflandırılmış sayılır. Ne de olsa Tip 97’nin savunma kalkanı 40 mm’lik merminin doğrudan isabetini bile püskürtebilir—adeta gezici bir taarruz hesaplama mücevheri.
Tip 97’lerimiz elimizde olduğu sürece, ufak tefek patlayıcı tatsızlıklar atıştıktan sonra oradan sağ salim sıyrılma olasılığımız oldukça yüksek. Tabii ki risk hâlâ sıfır değil. Güvenlik ile iç huzuru aynı şey değildir, ama bu risk kabul edilebilir sınırlar dahilinde. Bu ihtimali seve seve kabul ederim.
Tekrarlanan pikelerden kaynaklanan birikimli riske gelince, bu tamamen zaman değişkenini nereye koyduğunuza bağlıdır. Bana bakarken yüzünde beliren şoku görmezden gelerek elimi hafifçe sallıyorum. “Artık bu işi bitirme vakti,” diyorum.
“Tüm birlikler, düşmanı vurma fırsatı ayağımıza geldi! Ne diye endişelenip duruyorsunuz?! Alt tarafı bir ikmal birliği bu! Doğrudan aşağı pike yapın! Bu kadarcık uçaksavar ateşi şakadan ibaret!!”
Hatta…
“Beni takip edin!!” diye bağırıyorum.
Elimi sallayarak savunma kalkanımı kaldırıyor ve bile bile yerden yükselen ateşin en yoğun olduğu alana doğru pike yaparak hücuma liderlik ediyorum.
“Geliyorum, sizi gidi komünist pislikler! Çıkın bakalım dışarı da bir selam verin!”
“Albayım! Beni bekleyin!!” diye bağırıyor Üsteğmen Serebryakov. Telaşlanmış olsa da hızıma yetişmeyi başarıyor. Sırtımı o kollarken eşi benzeri olmayan bir hava tehdidine dönüşüyorum.
Şimdi komutan ve emir subayı olarak ikimiz balıklama dalışa geçiyoruz. Yukarıya doğru şöyle bir bakış, askerlerin hiçbirinin tereddüt etmediğini gösteriyor. Aşağıdaki ağır savunmaları hedef alarak altıncı pikemizi gerçekleştiriyoruz. Pervasızca olsun ya da olmasın… komutanları ve onun kanat adamı hücuma liderlik ederken, diğerlerinin sebat etmekten başka çaresi kalmıyor.
Ve sebat her zaman karşılığını verir.
Bu kara birlikleri ne kadar iyi donatılmış olursa olsun, altı pikenin ardından birkaç uçaksavar aracını etkisiz hale getirdiğimiz açıkça ortada. Uçaksavar duvarlarında gedikler belirmeye başlıyor.
Saldırılarımız sevindirici bir taktiksel yan etki de doğurdu: artık ortalığı daha iyi görebiliyoruz. Vurduğumuz birkaç kara hedefinin alevler içinde kalması görüş mesafesini artırdı.
Tabii bu sadece benim düşüncem. Diğer büyücülerin bazıları Tanya kadar memnun görünmüyor.
“Bizim tabur iyi gidiyor ama… …diğer askerler hantallaşmaya başladı.”
“Muhtemelen yoruldular. Biraz daha böyle giderse sanırım an meselesi olacak…”
“Doğru,” diyorum başımla onaylayarak.
Tümenin geri kalanı bu kadar pestili çıkarılmaya alışkın değil. Onlar için zor olmalı. Bunun ne kadar aptalca olduğunu bilseler bile, ivmelerini korumak için bir cesaret iğnesine ihtiyaçları var. Bir kez daha ön saflarda liderlik ederek örnek olmaya karar veriyorum.
Uçaksavar ateşini yarıp geçiyor, büyü mermisi sağanağımı salıvermeden önce tamamen menzile girene kadar bekliyorum.
“İmparatorluk’tan sevgilerle gelen bu bomba ve kurşunlu karşılama hediyesinin tadını çıkarın! Tadını çıkarsanız iyi edersiniz!!”
Büyü mermileri, bu denli hassas bir işçilikle üretilmiş mühimmattan bekleneceği üzere, hiç şaşmayan bir isabetle ileri atılıyor. Düşman kolunun üzerindeki bir noktaya ulaştıklarında, devasa bir patlama formülü, bir kamyonun incecik zırhının savunabileceğinin çok ötesinde bir yıkım girdabı halinde tecelli ederek aşağıdaki toprağı hallaç pamuğu gibi atıyor.
Bu sırada, Üsteğmen Serebryakov’dan gelen bir büyü mermisi de aynı bölgeyi yarıp geçiyor. Çıkış çizgisinden biraz geç fırlamış olsa da, alayın geri kalanı da kendi taarruz koşularıyla hemen arkasından geliyor.
Memnuniyetle başımı sallıyor ve gür, yankılanan bir sesle teşvik sayılacak sözler haykırmaya başlıyorum.
“Kendinize İmparatorluk büyücüsü mü diyorsunuz? Kahramanlar mı?! Öyleyse derdiniz ne? Toy bir çaylak bile yapar bunu! Yoksa bunu kendinize yediremiyor musunuz?!”
Bu basit ve katıksız bir provokasyon—ama insanoğlu gururunun kölesidir. Bir komutan olarak biliyorum ki askerler, korktukları için kendilerine gülünmesinden her şeyden çok çekinirler. Başkalarını anlama konusunda kendi payıma düşen ön yargılara sahip olsam da, tükenmiş adamların yola devam etmesini sağlayacak şeyin tam olarak kıçlarına tekmeyi basan dosdoğru bir eleştiri olduğunu iyi bilirim.
“Sarsın onları, yakın, parça parça edin—hiç fark etmez. Biz şiddetin kendisiyiz! Biz zorbalığın kendisiyiz!”
Bu noktada söylediklerimin pek bir mantığı kalmadı. Askerleri gaza getirdiği sürece sorun yok. Ama ben amacıma müdrikim ve buna göre hareket ediyorum.
“Yok edin! Yakın! Parçalayın! Vahşet mi istiyorlar? O zaman onlara vahşetin alasını vereceğiz! Düşmanı doğruca o nizami küçük mezarlarına marş marş yollayacağız! Bütün muharebeleri bitirecek muharebe bu olacak!”
Dışarıdan bakan bir gözlemciye bu nasıl görünürdü acaba? Tanya’nın böğürdüğünü, kendisinin tarafsız olduğuna inanmak gibi son derece insani bir hataya düşerken, aslında alakası bile yokken üzerine düşen rolü vazife bilinciyle oynadığını görürlerdi.
“Cesaretinizi, vahşetinizi, onurunuzu, vazifenizi, nefretinizi, korkunuzu—hepsini Doğu’nun soğuk topraklarına salıverin! Bizler hava büyücüleriyiz! Yalnızca biz!”
Savaş, verimsiz davranışın zirvesidir. Aklı başında her insanın kaçınmak isteyeceği saçma sapan bir insan kaynakları israfıdır. Yine de birine yeterince onur ve cesaret aşılarsanız, çoğu insan savaşın doğru şey olduğuna kendini inandıracaktır.
Doğu’daki İmparatorluk büyücülerinin dillendirdiği bir savaş şarkısı. Birisi bu sahneyi bu şekilde tanımlasaydı, muhtemelen onu ukala ve kitabi diyerek gülüp geçerdim. Fakat dışarıdan bakan biri için Tanya, savaşın o acınası sınırları dâhilinde eşi benzeri olmayan kalitede bir enstrüman gibi görünüyor olmalı.
Sonuçlar kendi adına konuşuyor. İmparatorluk büyücüleri artık aşağıdan yükselen kurşun perdesinden ziyade alay konusu olma ihtimalinden korkuyor. Bunun pervasız bir barbarlık mı, gelişmiş bir harp sahası psikolojisi mi yoksa basitçe ustaca bir manipülasyon mu olduğu konusunda fikirler ayrılabilir.
Her halükarda sonuçlar açıkça ortada. Doğru kontrol edilen bir şiddet enstrümanı ne kadar büyük bir yıkıcı güç serbest bırakabilir? Cevap için ikmal konvoyunun kalıntılarına bakmak yeterli. Yanan enkazların görüntüsü, yok edicilerinin iştahını kabartmaktan ve onları daha fazla hedef aramaya sevk etmekten başka bir işe yaramıyor.
“Ateş kes! Geri çekilin ve toparlanın! Tekrar ediyorum, tüm birlikler, yeniden toplanın!”
Aşağıdaki sahneye göz atıyor ve muharebenin sonuçlarını hızla değerlendiriyorum. Koskoca bir düşman ikmal konvoyu haritadan silindi. Evet, birkaç araç kaçmayı başardı ama gözle görülen hasar muazzam. Takibe devam etmeli miyiz? Hayır. Tek bir döküntüyü bile temizleyecek vaktimiz yok. Bu bir fırsat maliyeti meselesidir. Kaldı ki hedefimizi tamamen imha etmenin değeri en başından beri o kadar da yüksek değildi.
Önemli olan düşmanın ikmal ağına ağır bir darbe indirmiş olmamız, böylece devam eden taarruzlarını besleyecek o çok ihtiyaç duydukları ikmalleri ulaştırma kabiliyetlerini ciddi şekilde baltalamamızdır.
Tabii bu aynı zamanda birkaç sermaye malının da yeryüzünden silindiği anlamına geliyor. Sorumlu kişi olarak, böyle lüzumsuz bir harcamaya ve ekonomik israfa içim sızlıyor.
Savaş! Nihai masraf kalemi! Kötü ekonomik kararların zirvesi!
Özellikle de iş topyekün savaşın uç noktalarına vardığında.
Savaşın ortasında bile Homo economicus ruhuyla dolup taşarak, böyle bir barbarlığın da bir sınırı olmalı diye düşünüyorum. Harp sahasının Tanya’nın kültürünü çalmasına izin vermediğim için hem bir kimsesizlik hem de bir tatmin hissediyorum.
Tanya’nın insanlığını—yani serbest piyasayı seven iyi bir toplum üyesi olarak değerlerini—neden korumak zorunda olduğu ortada. Savaştan sonra varlıklı bir sivil hayatın tadını çıkaracaksa bu hayati önem taşıyacak. Daha parlak bir geleceğe inandığım içindir ki işime bu denli sadakatle sarılıyorum. Dikkatimi yeniden önümdeki göreve veriyorum.
Görev tamamlandı. Yeniden toplandıktan sonra sıra bir sonraki hedefi vurmaya gelecek. Her bir hedef olabildiğince çabuk tamamlanmalı.
“Buradaki işimiz bitti. İlerliyoruz. Yol boyunca gördüğünüz tüm kamyonları hedef alın—sadece kamyonları! Diğer her şeyi görmezden gelin!” Net emirler veriyor ve bir sonraki görevimizi açıklamaya başlıyorum ki beklenmedik bir şekilde lafım kesiliyor.
“Durun! Onları takip etmeyecek miyiz?!”
Bu, tanıdığım bir ses değil. Muhtemelen derme çatma topladığım diğer birliklerden birinin komutanı. Bu kadar aptalca davrandığı için ona bağırma isteğimi bastırarak o tarafa dönüyorum.
“Vaktimiz yok. Halletmemiz gereken daha önemli işler var.”
“Daha önemli işler mi?”
Kararlı bir şekilde başımla onaylıyorum. Birincil önceliğimiz, düşmanın lojistiğini bir bütün olarak felç etmektir. Defalarca vurguladığım gibi, birinci, ikinci ve üçüncü hedefimiz tam olarak budur!
Düşmanın organize hareket etme kabiliyetini darbeleyebilmemizin tek yolu budur. Tanya yola çıkmadan önce bu noktayı defalarca belirtmişti. Bu kadarı yeterli olmamış mıydı? Görünüşe göre olmamış—özellikle de emirleri sorguladıklarına göre.
Boşa harcayacak tek bir saniyemiz bile yok. Her saniye paha biçilemez değerde. Ancak en katı zaman kısıtlamaları altında bile, ekibin hedeflerini herkesin kavradığından emin olmak bir lider için kritik önem taşır.
Mevcut hedefler ve koşullar hakkında ortak bir bilinç olmadıkça organizasyonlar bocalarlar. Dahası, tümenimiz Orgeneral Zettour’un sözde emirleri doğrultusunda, hiçbir ön toplu eğitim olmaksızın aceleyle bir araya getirilmişti. Bu nedenle etkili iletişim son derece hayati bir rol oynuyor.
Birlikler yeniden saf düzeni alırken oluşan kısa fetret anını fırsat bilip, “Başarılarımızın meyvesini ancak düşman ordusunun tamamını istikrarsızlaştırarak toplayabiliriz,” diyorum. Niyetimi açıklığa kavuşturmak için subaylara kısa ve tutkulu bir konuşma yapıyorum. Bu sırada büyücüler havada hızlıca ve sessizce süzülerek yeniden ilerlemek üzere yerlerini alıyorlar.
“Lojistiklerine saldıracağız. Lojistik, lojistik, lojistik. Tamamen düşman ikmalini kesmeye odaklanmalıyız. Düşmanın ilerleyişini engellemek için tek umudumuz ikmallerini yerle bir etmek… Düşman belirleyici bir stratejik darbe indirmeye çalışıyor. Onları durdurma umudumuzu korumak istiyorsak, lojistiklerini hedef almak elimizde kalan tek ve yegâne seçenektir.”
Bu, masada neyin olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Birliklerin tüm bunları neden yaptığımızı hatırlamaları gerekiyor. Kafalarına iyice kazınsın diye meseleleri basitleştirerek ne yapılması gerektiğini açıklamaya devam ediyorum.
“Tek umut biziz,” diyorum ve nedenini bir kez daha açıklıyorum. “Harekât düzeyinde düşmanı durdurabilecek tek gücün biz kaldığımızı anlamalısınız. Bu da bizi, ordumuzun taktiksel yetersizliğini aşmak adına İmparatorluk’un tek umudu kılıyor.”
“Umut…” Askerler kendi aralarında bu kelimeyi mırıldanıyorlar, cılız ama düşünceli bir tonda.
“Bu umudu ileriye taşımak bize düşüyor. Artık fark yaratabilecek tek şey, kendimizi adama kararlılığımızdır! Anladınız mı?” Hepsine sert bir bakış atıyorum ve hiçbir itiraz olmadığını varsayarak devam ediyorum. “Yapacak çok işimiz var, bir sonraki görevin zamanı geldi!”
“Hedefimiz nedir Albayım?”
“Doğu Komutanlığı’nın muhtemel ana ikmal hatları olarak belirlediği karayollarını ve demiryollarını tarayacak, tespit ettiğimiz her ikmal trenine saldıracağız. Ayrıca fırsat doğarsa gözümüze kestirdiğimiz diğer lojistik araçlarını da teker teker avlamalıyız!”
Yüz ifadeleri hâlâ biraz kasvetli olsa da, bu derme çatma büyücü grubu anladıklarını gösterircesine başlarını sallıyor. İşlerin gidişatına bakılırsa, üsse dönmeden önce bir veya iki düşman ikmal hattını daha vurabilmeliyiz.
Birliğimin bu gece en az bir düşman ikmal birliğini daha saf dışı bırakması gerekiyor—tam bir büyücü alayı gerektirecek kadar büyük bir birliği. Diğer alaylar da en az birer birliği ezmeyi başarabilirse, toplam sayımız dörde ulaşır.
Her bir teşkilatın düşman ikmal birlikleriyle başarıyla muharebeye girdiğini ve muharebe dışı kalmalarına yol açacak kayıplar vermeden ağır darbeler indirdiğini varsayarsak, o zaman…
Hayır. Başımı iki yana sallıyorum.
“Açgözlülük etme. Her şeyin tam da senin istediğin gibi gidebileceğine inanma arzusu güçlü bir uyuşturucudur.”
Başımı kaşırken mantığın serin suları beni sakinleştiriyor. Her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini varsaymak tehlikelidir. Tarih boyunca sayısız insan bu bilinen tuzağa düşmüştür. Bunun acı bir şekilde farkındayım, yine de bu cazibeye karşı koymak zor.
Gerçekle yüzleşmek zordur; hayatı pembe gözlüklerle izlemek, acı gerçeklerin ışığında yol almaktan çok daha kolaydır. İnsan gerçekliği istediği gibi tanımlayabilir, ancak gerçekler ve hayaller ayrı şeyler olarak kalır.
Ancak o korkunç gerçeklikle yüzleşildiğinde dünya insana gerçekten tebessüm etmeye başlar.
Komutayı ele alıp yeniden toparlanan birlikleri bir sonraki hedefe doğru sevk ederken, kontrol merkezinden düşmanla temas sağlandığına dair bir rapor alıyorum.
“İkinci Alay’dan mesaj var. Güçlü bir düşman büyücü birliğiyle karşılaştılar ve sıcak çatışmaya girdiler.”
Düşman mı! Tam da düşman arka hatlarını olabildiğince hızlı vurmamız gereken bir anda güçlü bir hava büyücü birliği mantar gibi bitti. Bu berbat bir haber. Yine de dilimi şaklatma isteğimi bastırıyorum.
Pek az mücadele savaş kadar kuralsızdır; rakibimiz de en az bizim kadar kararlı. Düşmanın hamlelerini yakından takip etmek şart.
“Komuta Yeri, ben Doğu Başmüfettişi. Düşman durumu hakkında bilgi verin.”
Yanıt net: Komutanlığa göre İkinci Alay, iki alay gücünde bir büyücü kuvvetiyle karşılaştı.
“İki mi?!”
Özellikle de düşmanın arka hatlarında faaliyet gösterdiğimiz düşünüldüğünde, tesadüfi bir karşılaşma için bu son derece güçlü ve organize bir kuvvet. İlk başta yanlış duyduğumu sanıyorum ama komuta merkezi bilgiyi teyit edince… …programda bir değişiklik yapmayı kabulleniyorum.
Şu anda İmparatorluk Ordusu, hava büyücü alaylarını kullanarak Federasyon lojistiğine saldırmakta. Federasyon’un ikmal hatlarını korumak için seferber olması doğal, ama çok fazla hızlı reaksiyon gösteriyorlar. Bu durum zaman çizelgemize büyük bir çomak soktu.
“Ya…” Sözlerim yarım kalırken derin düşüncelere dalıyorum.
Ya düşman, geniş çaplı bir taarruza karşı tek etkili cevabın arka ikmal hatlarını imha etmek olduğunu öngörmüşse ve yoğun büyücü intikalimiz ihtimalini stratejisine çoktan dahil etmişse?
“Yoksa onlar… geniş çaplı hava karşı taarruzlarını öngörüp… gerideki ikmal birliklerine saldıran bir büyücü alayını engelleyebilecek kapasitede hızlı reaksiyon kuvvetleri mi konuşlandırdılar?”
Düşman her şeyin nasıl gelişeceğini tahmin etmiş olabilir mi? Hareketlerimizden yola çıkarak büyücü sayımızın giderek azaldığını çıkarmış olmalılar. Doğu’daki tüm büyücü birliklerinden takviye toplamamıza rağmen topu topu tek bir tümen oluşturabildik. Federasyon en azından bunu kaba hatlarıyla kestirmiş olmalı.
Böyle bir durumda, Federasyon planlamacıları gerçekten de yoğun bir hava büyücüsü taarruzu ihtimaline karşı hazırlık yapmış olabilir mi? Yapmış olsalar bile, her ihtimale karşı koca iki büyücü alayını ihtiyatta tutarlar mıydı gerçekten?
“Bir dakika. 2. Alay’ın mevcut konumunu düşünecek olursak… ” diye devam ediyorum.
Plana göre 2. Alay, düşman topraklarının en derinlerine sızan birlik. Belki de düşman bu bölgeyi birincil hedef olarak tespit etti ve stratejik ihtiyatlarını özel olarak buraya tahsis etti. Federasyon asker sayısı bakımından bizden üstün olabilir ama tam teşekküllü bir hava büyücüsü alayımızla başa baş mücadele edebilecek birlikleri çarçur edebileceklerini hiç sanmıyorum.
Böylesine güçlü bir karşı kuvvet düşmanın elindeki koz olabilir. Onu imha etmemiz için bir sebep daha.
Federasyon Ordusu büyü kuvvetlerini yeniden yapılandırma konusunda mesafe katetmiş olsa bile ellerindeki güçlü büyücü kadrosu hâlâ sınırlı. Eğer bu taşı tahtadan silebilirsek…
Ben ne düşünüyorum böyle? Aptalca düşünceyi kafamdan söküp atıyorum. Önceliklerimizi gözden kaçıramayız. Vaktimizi düşman birliklerini imha etme gibi muğlak bir ihtimalin peşinden koşarak değil, düşman lojistiğini felç ederek harcamalıyız.
“2. Alay’ın takdirine saygı duyacağız. Gerekli görmeleri halinde sıcak temasa girmelerine izin verilmiştir; ancak düşman hava ve büyücü birliklerinin imhası ikincil hedeftir. Öncelik, düşman lojistiğinin imha edilmesidir. Düşman ikmal hatlarını hedef almaya devam etsinler… ” diye emredip sesimi kesiyorum.
Hayallerle gerçekleri birbirine karıştırmamak gerek.
Şu anda büyük, tehlikeli bir kurt, sayıca az olan taarruz birliklerimizden birinin izini sürüyor. Peşlerinde böyle bir yırtıcı varken o birliğin kara taarruzlarını yürütmesi son derece zor olacaktır. Başarsalar bile bu onlara pahalıya patlayacaktır.
Bir komutan gerekirse birliklerine kendilerini feda etme emri verebilir ama her şey dönüp dolaşıp fırsat maliyetine dayanır. Eğer bu istenmeyen unsuru şimdi ortadan kaldırabilirsek, sonrasında işler muhtemelen daha pürüzsüz ilerleyecektir. Sürdürülebilir taarruz açısından, Tanya 2. Alay’ın düşmanla çatışıp ardından üsse dönmesine izin verirse, gelecekte bu gücü sömürmek çok daha kolay olacaktır.
O halde karar verilmiştir.
“2. Alay’a mesaj gönderin! Bunun yerine düşman büyücü birliğiyle savaşmaya öncelik versinler! Şimdilik lojistik hedefleri göz ardı edebilirler. Sonra da üsse dönmelerini söyleyin ki bir dahakine canlarını okuyacak kadar çok çalıştırabileyim! Düşmanı hızla temizleyip yemek ve dinlenme için geri dönmelerini emredin!”
Evet, bir komutan önceliklerini net tutmalıdır. Kağıt üzerinde bu yeterince basittir ancak gerçekte bu tür kararlar inanılmaz derecede yıpratıcıdır. Midemden yükselen tiksinti hissini bastırmaya çalışıyorum.
Bu karar, 3. Alay için işler kötü giderse ve benim birliğim de hava kararmadan önce başka bir hedef bulamazsa, bu gecenin taarruzunun tek bir ikmal konvoyunun vurulmasıyla sonuçlanacağı anlamına geliyor.
Tam bir başarısızlık olmasa da ona oldukça yakın. Düşman ikmal birliklerini olabildiğince hızlı bir şekilde etkisiz hale getirmeliyiz. Biz ne kadar gecikirsek, Federasyon Ordusu o kadar ilerler ve cephemiz o kadar çözülür.
Zaman. Bu, zamana karşı bir savaş.
Kontrolden çıkmış bir treni durdurmak için frene sonuna kadar bastığınızı hayal edin. Tren durduğunda korumayı umduğunuz şey çoktan ezilip geçmişse, treni durdurmuş olmanın hiçbir anlamı kalmaz. Federasyon derhal durdurulmalıdır.
Mataramı çıkarıp içindeki ılık sudan bir yudum alıyorum; Federasyon’u durdursak bile bunun İmparatorluk’a ölümcül bir darbe indirmelerinden önce gerçekleşmeyebileceğinden endişeleniyorum.
Belki de sinirlerdendir. Boğazım alışılmadık derecede kuru hissediyor. Keşke sıcak bir kahvem olsaydı ama elimizde olmayan şeyler için dövünmenin bir anlamı yok. Yüksek irtifada hızla uçarken şu an umabileceğimin en fazlası, koruyucu zarımın altında vücut sıcaklığına gelmiş birkaç yudum sudan ibaret.
Ne yazık ki buradaki karayollarının ve ana demiryollarının düzeni düşman ikmal birliklerinin bulunma olasılığının yüksek olduğuna işaret etse de düşmana dair hiçbir iz göremiyorum. Belki de güneş doğana kadar gecenin örtüsü altında saklanıyorlar, yine de karanlıkta arama yapmanın gerginliği üzerime kasvetle çöküyor.
İşimiz zor görünüyor. Ancak tam da bir yere varamadığımızı hissetmeye başladığım anda…
“3. Alay hiçbir düşman izine rastlayamadı.”
“Anlaşıldı,” diyorum. Rapor hayal kırıklığı yaratıyor ama iyi haberler de var.
“Düşmandan bir iz olmaması üzerine alay kendi inisiyatifiyle hareket etme kararı alarak manevra garına doğru ilerledi. Orayı tamamen yakıp yıkmayı başardılar. Yakınlarda depo olduğu değerlendirilen bir tesis daha keşfettiler ve şu anda oraya taarruz ediyorlar…”
İyi haberlerin etkisi bir kâfur iğnesi gibi nüfuz ederek düşmekte olan moralimi yükseltiyor.
“Duymak istediğim şeyler bunlar işte!”
O kadar mutlu oluyorum ki ellerimi çırpıp gülümsemekten kendimi alamıyorum. Evet, kökünü kazıyın oranın!
Üç alayımızdan benimki, planlandığı gibi bir ikmal birliğiyle karşılaşmayı ve saldırmayı başardı. Bu sırada 2. Alay çok daha hızlı ve güçlü bir karşı kuvvetle karşılaştı ve şu anda çatışmaya girmiş durumda.
Şimdiye kadar durum başa baş.
Ancak kalan alay, hiçbir direnişle karşılaşmadan düşman topraklarının derinliklerine sızdı ve ortalığı birbirine katıyor. Bu bizim için sadece ufak bir artı değil—muazzam bir zafer. Rahat bir nefes almak için henüz çok erken olsa da Tanya’nın zihninde ‘başarı’ kelimesi bir kumar makinesi gibi parıldıyor.
“Bu demek oluyor ki…”
Mümkün, gerçekten de mümkün.
Kendi kendime mırıldanırken birinin yaklaştığını fark ediyorum. Hım? Dikkatimi ikinci komutanıma veriyorum. Söyleyecek bir şeyi varmış gibi görünüyor.
“Binbaşı Weiss?”
“Zamanı geldi, komutanım.”
“Neyin?”
Ne demek istediğini sormama fırsat kalmadan Weiss açıklıyor. “Uçuş esnası performans rasyonlarının…”
Tabi ya. Binbaşı Weiss düşünceli davranıyor. Benim yerime saati takip etmiş, dahası bunu ifade ediş tarzı da takdire şayan! Bu gözden kaçırma başkalarının yanında dile getirilseydi, Tanya’nın bir komutan olarak imajına zeval gelebilirdi. Tanya böylesine basiretli bir astı olduğu için ne kadar da şanslı.
“Ah, elbette… Evet, çok iyi.”
Normalde zaman mefhumunu asla kaybetmem ama yorgunluk ve stres bilişsel yetilerimi olumsuz etkilemiş. Ne kadar da dalgın olduğumu fark ederek Binbaşı Weiss’a teşekkür ediyorum.
“Kusura bakma Weiss. Hatırlattığın için sağ ol.”
“Teşekkür etmenize gerek yok, komutanım. Zaten yükünüz başınızdan aşkın; elimden geldiğince devreye girmem gerekiyor.”
Ona tekrar teşekkür edip diğerlerine dönüyorum ve sesimi yükseltiyorum.
“Performans rasyonları için kısa bir mola!”
Havada mola! Büyücülere muharebe hızından devriye hızına düşme izni verip cebime tıkıştırdığım rasyonları çıkarıyorum.
“Şu zıkkımı kaç kere yersem yiyeyim bir türlü alışamıyorum…”
Hoşnutsuz bir ısırık alıyorum. Besin değeri açısından bu rasyonların eline su dökülemez ama tatları İngiliz Milletler Topluluğu’nun sunduklarından bile berbat.
Bunun mazereti ne olabilir ki? Ordu mensubu olmamız mı? Bu rasyonlar yüksek besleyiciliğin zirvesi olabilir ama en azından tadını biraz olsun düzeltemezler miydi? Kalanını ağzıma atıp bir yudum ılık suyla aşağı yuvarlarken ve ağzımdaki o kötü tadı silmek için askeri çikolatadan bir ısırık alırken bunları düşünüyorum.
Yemek sonrası güzel bir nefes molasından sonra yeniden kendime geldiğimi hissetmeye başlıyorum. İkinci komutanıma dönüyorum.
“Binbaşı Weiss, benim kendimce fikirlerim var ama birliğin muharebe gücü hakkında sen ne düşünüyorsun?”
“Zor bir durumda bile komutanım, her zamanki kadar güçlü görünüyoruz. Mühimmat kullanımı da zayiatlar da oldukça az. Muharebe hazırlığı açısından bir sıkıntı yaşanmayacaktır.”
“Ancak?”
“Ancak kendi taburumuz bir yana, diğer birlikler bu kadar uzun süreli görevlere alışkın değil, muhtemelen yorgunluktan kırılıyorlar…”
Onaylarcasına başımı sallıyorum. Benim bile odaklanmam zayıflıyor. Komuta etmenin stresi bir yana, düzenimiz şu an mükemmel olmaktan çok uzak.
Yola çıkmadan önce zaten huzursuzlanıyordum, şimdi yorgunluk da bindirince bir yanım son bir çatışma için sabırsızlanıyor.
Aciliyetimiz bol ama seçeneğimiz çok az.
“Yorulana dinlenmek yok, Binbaşı Weiss. Şimdi durursak savaş avuçlarımızın arasından kayıp gidecek. O zaman şimdiye kadar yaptıklarımızı nasıl meşrulaştıracağız? Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?” diye soruyorum.
Bir iyilik bir diğerini doğurur.
“Yani önümüzde ne kadar iş olursa olsun, sadece ilerlemeye devam mı edeceğiz?” diye soruyor.
“Aynen öyle. Her kademede komuta etmenin yükü ağırdır,” diyorum ses tonumu hafif tutarak. Elbette bir komutan olarak ben zaten payıma düşenden çok daha fazla sorumluluğu idare etmeye çalışıyorum. Bir alayın doğrudan komutasını üstlenirken, diğer ikisini de telsiz üzerinden gevşek bir kontrolle idare ediyorum.
Bu sırada bir yandan üst kademeye hesap vermek, bir yandan da durumu kavramakta hâlâ zorlanan Doğu Ordusu Komutanlığı ile sürekli laf yetiştirmek zorundayım. Bir yanım keşke sadece burunlarını sokmasalar dese de işlerin yürüyüş şekli böyle.
Elbette Tanya kendi emeklerinin meyvesini topluyor ama Doğu Komutanlığı ile telsiz üzerinden müzakere etmek—ayağımıza dolanmasınlar diye kıvırmak ve lafı dolandırmak—zor zanaat. Üstelik Tanya’nın yokluğunda üssümüzün başında bırakılan Yüzbaşı Meybert’e manevi destek sağlamam gerekiyor (tıpkı karargâhtan gelen o sinir bozucu ulağı geri çevirmesini söylediğimdeki gibi).
Ve tüm bu işleri aynı anda idare ederken bir yandan da hedef aramak için düşman topraklarına sızmam gerekiyor.
Tanya dayanıklı bir büyücü olabilir—General Zettour’un akıl dışı komutası altında kaosa karşı bağışıklık kazanmış biridir—ama o bile aşırı çalışmaktan tükenme noktasına geliyor.
Birliklerimin durumu da farklı değil. Yarısından fazlası alçak irtifa yer takibi uçuşundan oluşan uzun bir taarruz harekâtı oldu bu.
Kısacası, köklü birliklerdeki deneyimli askerler bile dinlenmeksizin sürekli muharebeye maruz kaldıklarında yorgunluktan ve baskıdan pes ederler.
Tanya bu tür çalışma koşullarını asla onaylamaz ama askeri örgütlerin tam da bu tür durumlar yüzünden uyarıcı maddelere sürekli ilgi duyması boşuna değildir. Her ordu, insan vücudunun doğal sınırlarını aşmak için zaman zaman çabalarken bulur kendini.
Bu tür önlemleri bir kenara bıraksak bile, bir makine mutlak sınırlarına kadar zorlandığında belirli miktarda bakım elzem hale gelir. Aynı mantıkla, topladığım büyücülerin yeteneklerinden sonuna kadar istifade etmek istiyorsam onlara iyi bakmalıyım.
Evet, bakım.
Ya da başka bir deyişle, faal kalma oranlarını azamiye çıkarmalıyım.
Bu da bitkin düşmüş büyücüler için asgari düzeyde de olsa bir dinlenmenin şart olduğu anlamına geliyor—düşman bölgesine iniş yapmak gibi çılgınca bir şey anlamına gelse bile.
Yere indiğimizde su kaynatma lüksüne ve tadı bir yana, bir porsiyon daha performans rasyonuna izin veriyorum, sonra ben de dinlenmek için oturuyorum.
İşimiz bitince önderlik etmek için birliğin önüne geçiyorum ve bir kez daha havalanıyoruz.
Neyse ki birlik morali kabul edilebilir sınırlar içinde kalmaya devam ediyor. Bu arada 2. ve 3. Alaylardan görevlerini tamamladıkları ve geçici olarak üsse döndükleri raporları geliyor. Daha da sevindirici olanı, iki birlik de ağır bir personel ya da teçhizat kaybına uğramadı.
Diğer alayların komutanları dinlenmenin şart olduğunu savunsalar da ben onlara, “Gündüz uyuyun, şimdilik savaşmaya devam edin!” diyerek baskı yapıyorum.
Gündüz vakti düşmanın arka bahçesine girmek istemiyorum. Ancak gecenin örtüsü altında İmparatorluk’un hava büyücüleri tecrübe avantajına sahip.
Değişmez, net tek bir gerçek var: Kim olursanız olun, prensipleriniz ne kadar mühim görünürse görünsün, bir günde sadece yirmi dört saat vardır.
1 Tek er tarafından taşınabilir hava savunma sistemi. Tek bir personel tarafından hava araçlarına karşı hızla ateşlenebilen karadan havaya füzeler.

Zaman kısıtlı. Zaman az.
Bu da duruma ve ihtiyaca göre anlık kararlar almamız gerektiği anlamına geliyor.
“Bunca şey yapmamıza rağmen gün nasıl hâlâ ancak yarılandı?” diye mırıldanıyor İkinci Alay’ın komutanı telsizden.
Cevaben bıyık altından gülüp, “Günün yarısını çoktan tükettik demek istediniz herhalde, değil mi?” diyorum.
Özünde her iki değerlendirme de hemen hemen aynı.
Tekrar etmekte fayda var: Zaman kısıtlı.
Şu saatten sonra bize zaman kaybettirecek en ufak bir hata bile korkunç bir darbe olur.
Düşmanın muhtemel ikmal üslerine ulaşsak dahi, karların arasında ışıklarını tespit edemezsek bunun hiçbir anlamı kalmaz. Geçen her saniyeyle birlikte, düşmanı bulamama ihtimaline dair karamsar endişelerim daha da güçleniyor. Bu hiç de eğlenceli değil.
Ama kendimi hazırlamıştım. Düşman ikmal hatlarının bulunmasının garantisi olmadığını, sadece yüksek bir ihtimal olduğunu en başından beri biliyordum. Şansımızın her defasında yaver gitmesini bekleyemeyiz.
Yine de savaş meydanında bu tür mantıklı gerekçeler sığ kalıyor. İnsanoğlunun çelişkisi işte. Maalesef ki, eninde sonunda patlamaya mahkûm piyasa köpüklerinin temelinde de tam olarak bu açgözlülüğün yattığını şimdi daha net görebiliyorum. Bunu bilmeme rağmen, cazibesi hâlâ çok büyük.
Fakat asıl mesele, şu anki gerçekliğe nasıl tepki vereceğimiz.
Başarı ihtimali zayıf bir harekâtta zamanı kumara yatırdıkça, sonrasında zarardan dönmek o kadar zorlaşır. Batık maliyet tuzaklarına düşmenin tehlikesi de işte tam olarak budur. Öte yandan, erkenden havlu atmak da umut vaat eden yatırımları heba etme riski taşır.
Her iki seçeneğin de kendine göre artıları ve eksileri var. Havada kollarımı kavuşturup bir an düşündükten sonra, kısmi bir ek riski göze almaya karar veriyorum.
“İrtifa artırın ve etrafı iyice tarayın!”
Düşük irtifada görüş alanımız kısıtlı; daha yüksekten çok daha iyi görebiliriz. Bu mantıklı bir hamle, ancak daha önce bu seçeneği tercih etmememizin haklı sebepleri vardı.
“Zaman kısıtlı. Şu aşamada fark edilme riski, düşmanı tespit edememe riskinden daha öncelikli değil. Bu şartlar altında kararlı bir adım atmamız şart. Bölgeyi büyü ışıması kullanarak tarayacağız.”
Radar düşmanı aramayı sağlar ama aynı zamanda kaynağına kadar takip edilebilecek sinyaller yayar. Benzer şekilde, büyücüler irtifa kazandığında mana sinyalleri düşman birliklerince yakalanabilir ve bu da düşmanın kaçma riskini ciddi şekilde artırır.
Daha da kötüsü, yolumuzu kesmek üzere bir düşman büyücü birliğinin gönderilme olasılığı hiç de az değildir. Ne de olsa İkinci Alay daha yeni önleme yapan bir düşman birliğini püskürtmüştü. Düşmanın pusuya yatmış başka birliği olmadığını kimse garanti edemez.
“Düşmanı arayın! Bölgeyi tarayın! Ancak olası bir düşman karşı taarruzuna karşı teyakkuzda olun!”
Askerler, kör noktaları azaltmak amacıyla ikili kollar halinde uçarak ve gözlerini düşman büyücülerinden ayırmayarak keşif için dağılıyorlar.
Ancak çok geçmeden hem öngörülebilir hem de tamamen sürpriz bir durumla karşılaşıyoruz: Beklenen ile beklenmeyenin birleşimi.
“Ah! Bir sinyal yaklaşıyor! Saat iki yönünden uçan unsurlar geliyor!” diye bağırıyor çevre emniyetini tutan büyücü. Herkes dikkatini o yöne çeviriyor. Birden fazla uçan nesne tespit eden büyücülerin kafası karışmış görünüyor.
Ortada hiçbir mana sinyali yok. Tek tepki, temel hava savunma ikaz formüllerimizden gelen zayıf bir sinyalden ibaret.
“Acaba bu…?”
“Düşman uçakları!” diye bağırıyorum şaşkın askerlere.
Deneyimli askerlerin yaşadığı bu kafa karışıklığı anlaşılabilir bir durum. İnanması zor gelebilir ama gökyüzünde uçan tek şey büyücüler değil!
“Gecenin bu saatinde mi? Büyücülerin önünü kesmek için hantal bir gece avcısı mı yollamışlar?!”
“Başka ne açıklaması olabilir ki?” diye yanıt verip birliğe muharebe düzeninde yeniden toplanma emri veriyorum.
Karşımızda büyücüler olsaydı, birbirimize fazla yakınlaşmaktan kaçınırdık. Ancak nispeten hızlı gece avcılarına karşı ek savunma sağlaması için kutu düzeninin daha mı uygun olacağını tartıyorum… Fakat tam o sırada uzaktaki düşmanı fark ediyor ve inliyorum.
“Gece avcılarına göre oldukça küçük görünüyorlar. Belki de mesafeyi yanlış tahmin ettim…”
Siluetleri çok küçük. Karanlığın içinden kime ait olduklarını tespit etmek hâlâ güç… ama bir şeyler ters gidiyor.
Gece avcıları genellikle uzun mesafe uçuş kabiliyetine, makul bir manevra kabiliyetine ve yüksek hıza sahip çift motorlu uçaklardır. Hâlâ uzakta olsalar da bu düşman sanki…
Bunların gece avcısı falan olmadığını fark edince şaşkınlıkla bağırıyorum.
“Tek motorlu mu?! Normal avcı uçakları mı göndermişler?!”
Gecenin köründe uçan normal avcı uçakları mı? Bu tam bir çılgınlık. Üstelik tek bir tanesi de değil, bu koşullar altında kol düzeninde uçabilecek kadar yetenekli birden fazla avcı uçağı üzerimize doğru geliyor.
“Şaka yapıyor olmalısınız! Bu pilotları nereden bulmuşlar böyle?!”
Gece vakti havalanmak, iniş yapmak ve havadaki hedefini bulmak son derece zordur. Gece vakti tek motorlu bir avcı uçağıyla havalanmak muazzam bir cesaret ve eğitim gerektirir. Muhtemelen arkaya konuşlandırılmış yedek birlikler olan bu unsurlar için bu durum iki kat daha geçerlidir.
“Çıldırmış mı bunlar?” Kafamı sallayarak fısıldıyorum.
Bu ışıkta görüş mesafesi birbirimizi net bir şekilde görmemize imkân vermeyecek kadar düşük. Düşman uçakları, zifiri karanlık gecenin bağrından üzerimize sinir bozucu bir inatla makineli tüfek ateşi yağdırıyor.
Hava muharebesinin şanından olduğu üzere, kol düzeninde süzülerek vur-kaç taktiğiyle saldırıyorlar. Mermileri savunma kalkanlarımıza pek etki etmese de bir an olsun tedbiri elden bırakamayız.
“Gerçekten büyük cesaret! Demek öyle olsun istiyorsunuz! Madem savaş istiyorsunuz, alacaksınız!” Bir yandan içimden avazım çıktığı kadar söverken, diğer yandan cesur bir komutana yakışır şekilde kükrüyorum. Lanet Federasyon tetikçileri! Bunun için aldıkları maaşın bu eziyete değmediğinin farkında değiller mi? Böylesine ucuz iş gücü istismarı çileden çıkarıcı.
Askerlere liderlik etmem ve onlara cesaret vermem gerektiğini bilerek alayın önüne geçiyorum. Gösterişli bir patlama formülü oluşturup düşmanın üzerine fırlatıyorum.
Ancak çatışma pek uzun sürmüyor.
Düşman uçakları yalnızca taciz ateşi açmakla ilgileniyor; göğüs göğüse bir it dalaşına girmeye hiç niyetleri yok gibi. Üstelik gecenin bir yarısı. İşin içinde çok fazla değişken var.
Zayiat vermemiş olsak da değerli zamanımız heba oldu. Şu anda beni her şeyden çok çileden çıkaran da bu.
Mırıldanarak, “… Düşman hava üslerini buraya kadar kaydırdıysa başımız belada demektir.” diyorum.
Bize karşı tek motorlu avcı uçaklarını havalandırıp üzerimize yönlendirebilecekleri bir üs. Müsaade edersek yine ayağımıza dolanacaklar. Bu seferkinin sadece bir talihsizlik olduğundan şüpheliyim.
“Hmm? Bir saniye bekle…”
Peki ya menzilleri? Güçlü bir motora, ağır silahlara ve zırha sahip, vur-kaç taktiklerine uygun bir uçağın menzili genelde kısıtlı olur. Avcı uçakları büyücülerden daha hızlı olsa da fizik kuralları bir şeylerden feragat etmeyi gerektirir. Fakat düşman avcıları yakınlardaysa…
“Herkes düşmanı takip etsin! Büyükanne evlerine sağ salim vardıklarından emin olalım!”
Düşmanın peşine düşmeli ve yuvalarını ateşe vermeliyiz. Bu avcı uçaklarının bir kez daha önümüze çıkmasına izin veremeyiz. Savaş alanında çılgınlığa çılgınlıkla karşılık verilir. Barbarlığa karşı barbarlık. Bazen en uç kararlar, hararetli bir muharebede aklın emrettiği şeylerden doğar.
Alay, düşman sürüsünün genel yönünü tespit eder etmez derhal takibe geçiyor.
Birkaç düşman uçağı dağılarak konumlarını belirlememizi zorlaştırıyor. Ancak işimizi zorlaştırmış olsalar da çok geçmeden bir rapor geliyor:
“D-düşman üssü! Düşman üssünü buldum!”
Kararlılığımı perçinleyip doğrudan bildirilen konuma doğru uçuyorum. Vardığımda üssün devasa boyutuna inanmakta güçlük çekerek hayretle soluğumu tutuyorum. Devasa pistler bir dereceye kadar anlaşılabilir—düzlükler veya sıkıştırılmış kar alanları eğreti pist görevi görebilir—fakat birbirini izleyen görkemli ek tesisler akla mantığa sığmıyor.
Bu hava üssü o kadar geniş ki, buranın sadece bir ileri intikal meydanı mı yoksa kalıcı bir tesis mi olduğunu sorgulamaktan kendimi alamıyorum. Hatırladığım kadarıyla İmparatorluk Hava Filosu bu bölgede daha birkaç gün önce keşif yapmıştı. Burada böyle bir üs bulunsaydı mutlaka rapor edilirdi.
“Bu meret yerin dibinden mi bitti?”
Adeta bir masal gibi; Sunomata Kalesi’nin tek bir gecede inşa ediliş efsanesi gibi. Olmaması gereken bir yerde, var olmaması gereken bir üs.
Şakaklarım zonklamaya başlıyor.
Savaş alanının bilinmezliklerle dolu olduğunu anlamak için Clausewitz’in savaş sisi ve sürtünme teorilerini çağırmaya gerek yok. Ancak düşman tarafının olağanüstü bir çabası olmaksızın bu denli büyük bir hesap hatasının yaşanması imkânsız olmalıydı.
“Eğer bu bir sahra üssüyse, tam teşekküllü tesislerle bu kadar ileriye konuşlandırmış olmaları akıl almaz.”
Bunu nasıl başardıkları tam bir muamma fakat cüretkârlıkları karşısında irkilmeden edemiyorum. Neredeyse sıfır noktasındayız, ön cephedeyiz. Bir üssü İmparatorluk Ordusu’nun ağır topçularının burnunun dibine kadar sokmak için gereken —tabii o topçular hâlâ çalışır durumdaysa— bu denli agresiflik insana avazı çıktığı kadar sövme isteği veriyor.
“General Laudon hâlâ hayatta olsaydı keşke.”
O ihtiyar general Zettour ile aynı kafadaydı. Yaşasaydı, bulgularımızı sadece rapor etmek bile top mürettebatı ölümün eşiğinde olsa dahi topçuları harekete geçirmesine yeterdi.
“Albayım? Bir sorun mu var?” diye soruyor emir subayım.
Önemsiz bir şey olduğunu söylüyorum. Bu işi taşerona ihale etmeyi umuyordum ama görünüşe göre kendimiz halletmek zorundayız; tabii bir astın yanında dile getirilemeyecek bir şikâyet bu. Bunun yerine Tanya, sanki bu hayatının fırsatıymış gibi neşeli ve dik durmalı.
“Bunca büyük bir hedefi sadece kendimize sakladığımız için suçluluk duyuyordum.”
“Gerçekten de çok güzel yanacak gibi duruyor,” diyerek bana katılıyor emir subayım.
Başımı sallıyor, ardından kafamı yana eğiyorum.
Karlar üzerindeyiz. Uçak yakıtlarını tutuşturmaya çalışsak bile alevlerin çok fazla yayılacağından şüpheliyim. Ayrıca konumları göz önüne alındığında, düşman muhtemelen hava baskınları ve topçu saldırılarını hesaba katmış, hasar kontrolü için hazırlık yapmıştır.
“İçeri birkaç patlama formülü sallayıp, arkamızda enkazlar yanarken elimizi kolumuzu sallayarak uzaklaşmak…”
bir seçenek gibi görünmüyor. Sözümü bitiremeden zihnim yapısökümcü bir bakış açısına kayıyor: Üssün tek bir saldırıyla kül olma ihtimalinin düşük olduğunu —ya da bu riskin az olduğunu— söyleyebiliriz. Hava üsleri yanıcı maddelerle doludur ancak mühimmat ve yakıt depoları vurulsa bile birçok tesis zarar görmeden kalabilir. Bu da demek oluyor ki…
“Patlama formüllerini hazırlayın! Yanıcı maddeleri havaya uçurur uçurmaz içeri girip orayı temizleyin! Yeterince korunmayan tüm stokları ganimetimiz sayın!”
Bir hava indirmesi! Telsizden emirler yağdırırken ikinci komutanımın kafası karışıyor.
“Albayım, ben Binbaşı Weiss… Bağışlayın efendim, ‘içeri girip temizleyin’ mi dediniz? Bu da ne demek oluyor?”
“Bu üs karların üzerinde! Yanmıyorsa bizzat aşağı inip kendi ellerimizle yerle bir edeceğiz!”
“Bir… muharebe indirmesi mi?!”
“Hayır, taarruz! Hava indirme taarruzu! Amacımız düşmanın yuvasını işgal etmek değil, yerle bir etmek! Başka sorusu olan?!”
Başka bir şey sormuyor. Memnuniyetle başımı sallıyor ve hâlâ kara taarruzu için dizilen alaya, yere doğru hafif patlama formülleri sıkarak yanıcı maddelere odaklanmalarını emrediyorum.
Ne yazık ki düşmanın uçaksavar ateşi burada da oldukça yoğun. Tabii ki, savunma kalkanları ve koruyucu zırhlarıyla tam bir büyücü alayına karşı girilen bu çatışmada pes eden ilk taraf üs oluyor.
Düşman uçaksavar mevzilerinin çoğu imha edilince ateşleri de zayıflamaya başlıyor.
İşte fırsat bu fırsat! Birliklere alçalma ve taarruz emri veriyorum. Yine ön saflarda liderlik ederek, Federasyon hava üssünün komuta merkezi olduğu anlaşılan yapının enkazının yakınına iniş yapıyorum.
Faydalı bilgiler bulma umuduyla etrafa bakınırken, tamamen parçalanmış bir şifreleme cihazı gözüme çarpıyor. İster istemez dişlerimi gıcırdatıyorum. Bu hasar bizim patlama formüllerimizden birinin ya da dolaylı bir yıkımın eseri değil.
Cihaz özenle benzine bulanmış, baltayla parçalanmış ve işi tamamen sağlama almak için bir de üstüne havaya uçurulmuş. Karargâhın saldırı altında olduğunu anlayan Federasyon’dan biri, kaçmadan önce şifre cihazının tamamen imha edildiğinden emin olmuş olmalı.
“Yahu, bu kadarı da…”
“…” “fazla artık,” diye mırıldanıyor biri; fakat sözünü bitiremeden, ağır bir makineli tüfeğin seri ateşi komuta merkezinin yıkıntılarını aydınlatıyor, mermiler duvardan duvara saçılıyor.
Mermiler ahşabı kâğıt gibi delip geçiyor; odaya hışımla dalarak içerideki etten kemikten insanları kıyma yapma hırsıyla çığlık atıyor.
Buna karşılık büyücüler ve ben derhal yere kapılanıp siper alıyoruz, gözlerimizi dışarıdaki alana dikiyoruz. Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırıyorum. Bu düşündüğüm şey mi yoksa…?
“Bir silah mevzisi mi? Ciddi misiniz siz?!” Şok içinde inliyorum.
Ne oluyor yahu? Burası altı üstü bir ileri hava üssü—neden sanki paraşütçü indirmesi bekliyormuş gibi kurulmuş silah mevzileri var?
Bu, Federasyon’un sahadaki pratik zekasının bir örneği mi, yoksa üst kademeden biri İmparatorluk’un hava indirme taarruzundan özellikle mi korkuyordu? Yakındaki askerlere ve subaylara ateşe karşılık verme emri verirken ancak tahminde bulunabiliyorum.
“Kahretsin, görünüşe göre düşman ders çıkarıyor.”
Tecrübe ağır bir bedelle elde edilir ama en iyi öğretmendir. Ciddi her öğrenci onun rahlesinde ilerleme kaydeder. Tabii hayatta kalmayı başarırlarsa.
“Başka ne dolaplar çevirmişler böyle?”
Çılgınca bir fikir, ama askerlerim yıkık komuta merkezinde büzülmüşken bağırıyorum: “Zemini arayın!” İnanılmaz bir şekilde, yer altına bir sığınak inşa edildiği anlaşılıyor. Dahası, diğer birliklerden gelen raporlar üssün dört bir yanına kamufle edilmiş birden fazla sığınak olduğunu gösteriyor. Federasyon’un paranoyası akıl almaz boyutlarda. Hazırlık seviyeleri gerçekten inanılmaz.
Derhal planları değiştiriyorum. Artık buradan tüyme vakti geldi. Hızla emirleri sıralıyorum:
“Ateşe verin ve teması kesin! Bu seferlik sadece yataklarına pislemekle yetineceğiz!”
“Ne? Ateşe vermekle ne demek istiyorsunuz?!” diye soruyor Weiss şaşkınlıkla.
Kendine gelmesi için bağırıyorum. “Bu üssü geçici olarak işgal etmek bile şu an çok fazla zaman ve çaba gerektirecek. İlk hedefimiz olan yıkıma öncelik vermeliyiz. Mühimmat ve ikmali ele geçirmeyi şimdilik unutun. Yerin üstü altı demeden her şeyi yakın!”
Ancak Binbaşı Weiss çekingen bir tavırla araya giriyor: “Düşmanın mukavemeti çok çetin… Burayı yakmaya çalışırken de ciddi bir direnişle karşılaşmayacak mıyız?”
“Yapmayın Binbaşı Weiss, pratik zekâ tam da bu günler içindir.”
Sözlerini yutkunarak geri çekiyor.
“Hadi bakalım,” diyorum. “Hava üsleri yakılmak içindir. Gelenek böyledir.”
“Ne geleneği?!”
“Buna Doğu tarzı diyelim.”
Tanya’nın zihni diğer dünyadan muharebe örnekleriyle doluyor—avcı uçağı pilotlarının hava üslerine inip orayı ateşe verdikten sonra tekrar havalandığı anlar. Ki onlar sadece sıradan pilotlardı. Savunma kalkanlarına sahip hava büyücüleri, standart hava taarruzlarına ve hava indirmelerine hazırlıklı düşmanlardan neden korksun ki?
Bir büyücü topçunun ateş gücüne, ağır tankın zırhına ya da piyadenin alan tutma kabiliyetine sahip olmayabilir; fakat hafif tank zırhını topçu seviyesinde ateş gücüyle birleştirir ve piyade gibi harekât icra edebilir—bu da bir iki Federasyon hava meydanını haritadan silmek için fazlasıyla yeterlidir.
Taarruzda kararlı olduğumuz sürece düşman hatları çökmeye mahkûmdur. Üssü ateşe verebilir, düşman haritalarını ele geçirebilir, bilgileri dost birliklerle paylaşabilir ve ardından bir sonraki hedefimize geçebiliriz…
Havalanıp havadaki pozisyonumu alırken kafamda hesaplamaları yapıyorum.
İster tekrar taarruz edelim ister çekilelim, bunun düzenli bir şekilde gerçekleşmesi için sıkı bir kontrol sağlamam şart. Bu düşünce zihnimden geçer geçmez bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ediyorum.
Diğer askerler her zamankinden daha yavaş hareket ediyor. Hayır, sadece yavaş da değil. Bazıları daha kol düzenine bile girememiş! Durumun ciddiyetini kavrarken şaşkınlıkla etrafıma göz gezdiriyorum.
Weiss’a neler olduğunu soruyorum. Kaşlarını çatarak birlikleri işaret ediyor ve “Tükendiler…” diyor.
“Ya sen?”
“Ben henüz o kadar kötü değilim… Aslına bakarsanız komuta yükü göz önüne alındığında, Albayım, ben daha çok sizin için endişeleniyorum.”
“Demek ben de yorgun görünüyorum,” diye alçak sesle yanıt veriyorum.
Yirmi dört saat kesintisiz çalışabilen bir maaşlı çalışan olsam bile, her taraftan gelen bu kadar baskı karşısında benim dahi pestilimin çıktığını inkâr etmek imkânsız.
“Bundan daha zorlu süreçlerden de geçtik. Ancak… diğer alaylar…”
“Evet, komutanım. Bizim birliğimiz aşırı çalıştırılmaya alışkın, bu yüzden fazla mesaiyi doğal karşılıyoruz. Ancak…”
Moralimiz yüksek olsa bile, bu tür bir yorgunluğa daha az alışkın personelle çalışırken tükenmişliği sadece irade gücüyle örtbas etmek zor olacaktır.
Bunu hesaba kattığımı sanıyordum fakat askerler arasındaki yorgunluk seviyesi dengesiz. Birliğin durumu yer yer değişkenlik gösteriyor, bu da nihayetinde bütünlüğü zedeleyecektir.
Fikrini almam gereken başkaları da var.
“Teğmen Wüstemann!”
“Emredin! Ne vardı, Albayım?” Gençlik enerjisinin adeta canlı bir timsali olarak neşeyle karşılık veriyor.
“Sen ve birliğin bir çatışmayı daha kaldırabilir misiniz?”
“Iıı… Siz emrederseniz, Albayım.”
“Anlaşıldı,” diyerek dudaklarımın kenarı eğlenceli bir edayla kıvrılırken yeniden Binbaşı Weiss’a dönüyorum.
“Bak işte, görünüşe göre henüz son nefesimizi vermemişiz.”
“Bu sadece sizin bizi böyle pestilimiz çıkana kadar çalıştırmanıza alışkın olmamızdan kaynaklanıyor, Albayım,” diyor Binbaşı Weiss biraz dikbaşlı bir edayla. Yakınlarda nöbet tutan Üsteğmen Serebryakov, her ne hikmetse bu söze cevaben kafasını şiddetle sallayarak onaylıyor.
Tanya bunu sadece yukarıdan gelen emirler yüzünden yapıyor. Bu tür kölece çalışma uygulamalarının kesinlikle taraftarı olmadığını ilan etmeyi çok isterdi. Ancak, ne yazık ki burası savaş alanı. Kendimi astlarıma açıklama lüksüne sahip değilim.
Elim kolum bağlı olduğundan, onlara yeteneklerine daha uygun roller biçmeye karar veriyorum.
“Mecburuz öyleyse. Üsse dönme vakti geldi. Fakat önce birkaç küçük düzenleme yapalım.”
Ne kadarını riske atmalıyız? Cevap ortada.
“İşin çoğunu sana bırakıyorum, Binbaşı. Birlikleri alıp üsse dön; gerekirse dinlenin.”
“Şe… Ha? Bağışlayın, anlayamadım…”
“Ne oldu Binbaşı? Alayı üsse tek başına götürebilirsin herhalde.”
“Elbette. Siz emredin yeter, elimden geleni yaparım ama… Peki ya siz, Albayım? Müstakil mi hareket edeceksiniz?”
“Aynen öyle,” diyerek başımı sallıyorum. “Burada olmayan Grantz’ın bölüğüne ve Teğmen Wüstemann’ın birliğine komuta ederek, düşmanla karşılaşma ihtimalinin en yüksek olduğu güzergâhı tarayıp öyle dönmeyi planlıyorum.”
“Fakat bu müfrezenin başında bizzat durmanıza gerek var mı…?” diye soruyor Binbaşı Weiss şüpheyle.
Binbaşı Weiss’ın sorusu tam noktaya temas ediyor. Dürüst olmak gerekirse, hele de bana hiçbir çıkar sağlamayacakken böylesine karşılıksız fazla mesai yapmayı ben de istemem. Ancak Kızılların oluşturduğu tehlikeyi göz ardı edemem.
Tanya’nın gelecekteki güvenliği için gerekli bir masraf bu; ileride ciddi zararlara yol açabilecek bir tehdidin bertaraf edilmesi. Ama masraf yine de masraftır. İşin içinde Kızıllar olmasaydı bu kadar riski göze alır mıydım, şüpheli.
Ama şimdi duygusallaşmanın sırası değil… Mesele çözülmüştür. Weiss’a kasten şakacı bir tonla cevap veriyorum.
“Bu adamların hâlâ harcayacak çokça enerjisi var. Ne yapmamı istersin—onları geziye mi çıkarayım? Kulağa pek eğlenceli gelmiyor. Her halükarda eve döneceksek, içimizde biriken tüm bu enerjiyi doğrudan düşmanın bağrını yararak atmak daha eğlenceli görünmüyor mu?”
“Ama güneş neredeyse doğmak üzere…”
“Hedeflerimizi görmek için daha da iyi işte.”
“Onlar da sizi net bir şekilde göremeyecek mi ama?”
“Doğru. Ama ne de olsa adalet adalettir. Adil oynamak hiçbir zaman tarzım olmadı ama güneş bizim tarafımızı tutmayı reddediyor diye de mızıkçılık yapacak değiliz.” En nihayetinde benim tek umursadığım şey, daha fazla düşmanı havaya uçurup uçuramayacağımız.”
“Artık buna alışmış olmam gerektiğini biliyorum Yarbayım, fakat sizin eğlence anlayışınız her zamanki gibi garip…”
“Oysa ben de ilk defa adil ve dengeli bir yaklaşımı savunuyorum sanıyordum. Bazen ne yapsanız yaranamıyorsunuz.”
Esprilerimin Binbaşı Weiss’ın çatık kaşlarını yumuşatmaya yetmediğini fark edince, asıl canını sıkan şeyin ne olduğunu sormaya karar veriyorum.
“Başka bir şey mi var?”
“Komutanım, bu konuda emin misiniz? Tehlike seviyesini muazzam derecede artıracaktır.”
Tehlike mi? Mantığımı açıklamak için bir an duraksıyorum.
“Yol boyunca herhangi bir düşmanla karşılaşırsak, bunların ikmal birlikleri olması muhtemel. Ele geçirdiğimiz Federasyon Ordusu haritalarına göre ana karayolları, tam da düşündüğümüz gibi yakıt taşımak için kullanılıyor. Benzinle yüklü bir lojistik konvoyuyla karşılaşma ihtimalimiz son derece yüksek.”
“Ve siz de onları vuracaksınız, öyle mi?”
“Evet,” diyorum hırsla başımı sallayarak. “Yanı başımızda istiflenmiş bu kadar yanıcı maddenin istifini bozmadan geçip gitmesine izin veremeyiz; hele ki düşman o kargoyu tam burnumuzun dibinden taşırken.”
“İkmal malzemelerinin gece vakti cephe hattına taşınma ihtimali gerçekten bu kadar yüksek mi…?”
“Hiç şüpheniz olmasın,” diyorum Binbaşı Weiss’ı rahatlatmaya çalışarak.
Kendi kendine yetebilme açısından tanklar sıralamanın en altında yer alır. Düzenli ikmal ve bakım olmadan tanklar durma noktasına gelir; piyade desteği olmadan da şaşırtıcı derecede kırılgandırlar. Eğer düşman, böylesine düz ve yıpratıcı bir taarruzda zırhlı birlikleri mızrağın ucu olarak kullanacaksa, ilerleyişini sürdürebilmek için o zırhlıları sürekli yakıtla beslemek zorundadır.
Bizim tarafın elinde bolca yakıt olsaydı, bu durum düşman öncü birliklerinin bizim benzinimizi bize karşı kullanarak sürekli ilerlediği bir kâbus senaryosuna dönüşebilirdi… Fakat iyisiyle kötüsüyle, Federasyon Ordusu’nun şu anda İmparatorluk Ordusu’ndan çalabileceği yakıt miktarı devede kulak kalır.
Ne de olsa General Zettour bu yakıtın büyük kısmını Ildoa cephesine kaydırdı.
Büyük panzer alaylarının yoğunlaştırılmış intikali için elde avuçta ne kadar ihtiyat varsa tekrar tekrar sıktığımızdan, tüm cephe boyunca yakıt depolarımız muhtemelen bomboştur—yani düşman için yakıt ele geçirme seçeneği tamamen masadan kalkmış durumda.
Her iki tarafın da hava üstünlüğü için çabaladığı ve Federasyon’un cepheye yakıt taşımak için çılgınca bir yarışa girdiği mevcut şartlar altında, İmparatorluk’un derdine derman olacak tek reçete Federasyon’un ikmal damarlarını kesmektir.
Bundan adım gibi eminim.
“Düşman şüphesiz cephe hatlarını olabildiğince hızlı bir şekilde ikmal etmeye çalışacaktır. Bir şey bulup bulamayacağımız bir dereceye kadar şansa bağlı… fakat düşmanın, belirli miktarda kayıp vermeyi dahi göze alacak kadar yüksek hacimde ikmal sevkiyatı yapacağı kesin.”
“Çok isabetli bir tespit… fakat bütün bunları nasıl bu kadar iyi biliyorsunuz?”
“Harp Akademisi’ndeki eğitimim sayesinde, Binbaşı. Birazcık lojistik bilgisi olan herkes, tersten bir mantık yürüterek bu kadarını çıkartabilir. Hatta Albay Uger’in hangi rotaları kullanacaklarını bile tahmin edebileceğinden şüpheleniyorum.”
“Albay Uger mi?! Ben onun Genelkurmay Başkanlığı’na tıkılıp kaldığını sanıyordum.”
“Binbaşı Weiss, haberiniz yok muydu? Albay Uger ile dönem arkadaşıydık.”
“Argümanınız birdenbire çok daha ikna edici gelmeye başladı…”
Bu da ne demek şimdi? Omuz silkip genişçe gülümsemeye devam ediyorum.
“Pekala, gerisini size bırakıyorum. Artık yola koyulmamız gerek.”
Sonunda şüphelerimde haklı çıkıyorum. Birkaç yakıt konvoyu tespit edip imha ediyor, büyük bir vandallık örneği sergileyerek muazzam miktardaki yanıcı benzini toprağa saçıyoruz.
Yeterince iyi bir gösteri olsa da kesin sonuca ulaşmaktan çok uzak.
“Visha, haberleşme ne durumda?”
“İlerleyen Federasyon Ordusu’na dur emri verildiğine dair henüz hiçbir belirti yok. Cephe hattımız hâlâ kaos içinde. Teyit edebildiğim birliklere bakılırsa, kuvvetlerimizin azımsanmayacak bir kısmının geride kalacağı şimdiden belli gibi,” diyor emir subayım.
Elbette. Bu beklenen bir şeydi. Hatta öngörülmüştü. Zorla kabul ettirdiğim sahte emirlere dayanarak tüm ordunun anında harekete geçmesini beklemek aşırı bir beklenti olurdu. Ayrıca tüm ordu emirlerimi derhal uygulamaya kalkışsaydı bile, kaç birlik bunu sorunsuz bir şekilde yapabilecek konumdaydı ki?
“Çok azı, herhalde.”
Anlıyorum, ama yine de surat asmaktan kendimi alamıyorum.
Bu henüz ilk gün. Her şeyin başlamasının üzerinden yirmi saatten az bir süre geçti ama bir günlük geri çekilme süresi şimdiden heba oldu. Eğer İmparatorluk vitesi yükseltmezse, Tanya’nın ne pahasına olursa olsun geri çekmeye çalıştığı bu saha ordusu görkemli bir şekilde dağılıp gidecek.
İlk defa içimden sessizce Teğmen Grantz’a dua ediyorum. “Lütfen, sana yalvarıyorum. Ne yapıp et, bir şekilde General Zettour’a ulaş.”

