Youjo Senki Cilt 14 – Bölüm 1 / Vazife Adına

Vazife Adına

14 OCAK, BİRLİK YILI 1928, DOĞU

Doğu Komutanlığı’nın haberleşme personeli tam anlamıyla mesaj yağmuruna tutulmuştu. Adeta bir taşıyıcı güvercin sürüsünün hücumuna uğramış gibiydiler. “Üçüncü Tümen Komutanlığı ile irtibat koptu!” “Olmayacak! Hat bağlanamıyor!” “Yanlış hattasınız! Ateş desteğini başkası koordine ediyor!” “Sadece telsiz değil, kablolar da gitti!” “Kahretsin, her şey kilitlendi! Bütün hatlarda Federasyon marşı çalıyor! Aşağılık pislikler!” “Üçüncü Hava Filosu’ndan acil destek talebi alıyoruz…” “Durun, irtibat mı koptu?!” “Tümenden değil, Hava Filosu’ndan!” “Jeneratör mü arızalandı? Tam da böyle bir zamanda mı?! Yedek bataryayı getirin! Çabuk!” “İleri mevzileri tahliye edin, acele edin! Kuşatılıp imha edilecekler!” “Hava kontrolü bağlayın!” “Hava Filosu ile koordinasyonu kim sağlıyor?!” “İkinci Hava Kanadı üssünden acil rapor var!” “Partizanlar!” “Durun! Ateşi kesin! Onlar dost birlik, kahretsin!”

Her şey kelimelerle başlar.

Kaosun ve kargaşanın hüküm sürdüğü savaş alanında, yanlış anlaşılan bir kelime dahi kabul edilemez. Askerî haberleşmede hataya yer yoktur. Her kelime olabildiğince açık ve net olmalıdır. Yanlış anlaşılma ihtimalini en aza indirmek kritik önem taşır.

Bu nedenle muharebe haberleşmesi genel olarak katı standartlara tabidir. Çoğu ordu kaybettiklerinde pek dürüst davranmama eğiliminde olsa da, bunun dışında hayatta askerî haberleşme kadar açık ve net başka bir şey bulmak zordur.

Tabii ki günün sonunda haberleşmeyi yine de insanlar yürütür. Ve savaşın keşmekeşinde askerler feryat eder. Tehlikeyi haber vermek için. Yardım çağırmak için. Yoldaşlarını kurtarmak için.

Kelimelerle örülmüş muazzam bir ses tsunamisi.

Ancak her ordu bunu bilir. Büyük bir harekât, haberleşme ağlarının kapasitesini son sınırına kadar zorlayacaktır. Tekil raporların her biri denizde bir damladan ibaret olabilir, ancak birleştiklerinde önü alınamaz bir sel oluştururlar.

Sonuç olarak ordular, bu kargaşaya karşı bir tolerans geliştirmiştir.

Ancak o meşum günde Doğu Komutanlığı’nın karşı karşıya kaldığı dizginlenemez sel, kelimelerle tarif edilemezdi.

Doğu Komutanlığı’nın başındaki General Laudon’un paramparça olduğu yönündeki korkunç haber, sadece bir başlangıçtı. Federasyon Ordusu, doğu ordusunu tamamen hazırlıksız yakalayan topyekûn bir saldırı başlatmıştı ve herkesin söyleyecek bir şeyi vardı.

Doğu Komutanlığı’nın haberleşme ağı, cephenin her köşesinden gelen acil durum raporlarının istilası altında kalmıştı.

Katıksız bir kaostu.

Yaşanan paniğin boyutu, durumun ciddiyetini daha da net ortaya koyuyordu.

Doğu Komutanlığı’nın haberleşmesinden sorumlu subay olan Albay Kramer, sinirlerini yatıştırmak için kısa ve derin bir nefes aldı. Bunalmış olmalarının tam da bu sebebiyle, şu an ihtiyacı olan şey bir anlık nefes almak ve kendini toplamaktı. Fırtınada kapılıp gitmeyecek bir siper haline gelmek zorundaydı.

İmparatorluk’un son derece uzmanlaşmış subay eğitiminin dereceyle mezun bir öğrencisi olarak Albay Kramer, böyle bir durumda yapılması gereken tek doğru şeyin derin bir nefes almak olduğunu biliordu. Ardından adamlarına, hissiyatı kadar sahte olduğuna emin olduğu bir özgüvenle seslendi.

“Pekala beyler!” dedi, sırıtarak ve avazı çıktığı kadar bağırarak. “Bugün dışarısı gerçekten pek bir sessiz!”

Albay Kramer cesaret gösterisi yaparcasına rahat bir tavırla bir puro çıkardı, dişlerinin arasına sıkıştırdı ve sanki dünyadaki bütün vakit kendilerininmiş gibi gülümsedi. Bunun kendisini umutsuz bir budala gibi gösterdiğinin farkındaydı ama odayı esir alan gerginliği ve kargaşayı yatıştırmaya yardımcı oluyordu.

Kramer, bir puronun tadının en iyi kahkahalar eşliğinde çıktığını düşünürdü her zaman.

Odadaki atmosfer değişti. Hava hâlen tere batmış subayların kokusuyla ağırlaşmış olsa da, aniden birinin dudaklarından hafif bir kıkırdama kaçtı. İnsanlar en çok güldüklerinde güçlü olurlardı. Cesur bir duruş sergilemenin asıl amacı da buydu zaten.

Albay Kramer’ın liderlik anlayışı esasen mutlak bir güvenilirlikten ibaretti. Kriz karşısında bile sarsılmaz kalırdı. Bu kararlılık, adamlarının gözden kaçabilecek “tuhaf” raporları fark etmesini sağlayan şeydi.

İyisiyle kötüsüyle bu durum, yalnızca Albay Kramer’ın varlığı sayesinde mümkündü. Zorluklara karşı dayanıklılık konusunda üstüne yoktu.

Muhtemelen Federasyon Ordusu’nun işi olan yoğun sinyal bozma faaliyetleri kesintisiz devam ediyordu. Biri hatta girip berbat, kırık dökük bir İmparatorluk diliyle uyarıda bulundu: “Bozuk İmparatorluk diline kanmayın!” hemen ardından kusursuz bir İmparatorluk diliyle konuşan başka biri dezenformasyon yapmaya çalıştı.

Bütün bu curcunanın ortasında, görünüşe göre doğu başmüfettişine ve Doğu Komutanlığı’na hitaben tamamen beklenmedik nitelikte emirler ulaştı.

1. Doğu başmüfettişi, mevcut emirlere dayanan müdahale planını derhal iletecektir.

2. Doğu Komutanlığı, General Zettour’un kurmay başkanından gelen talimatları özel tek kullanımlık şifre bloklarıyla doğrulayacaktır.

3. Doğu Komutanlığı bu hususta azami gizlilik gösterecektir. Yükselen Şafak Harekâtı en üst düzeyde tedbir gerektirmektedir.

Sadece üç maddeden oluşuyordu ve emir Albay Lergen’in adına çıkarılmıştı.

Lergen mi? Karargâh personeli bu isme yabancı değildi. Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı olarak gayet iyi tanınıyordu. Daha da önemlisi, General Zettour’un sağ kollarından biri olarak meşhurdu.

Bir ordu subayı olarak Albay Kramer bu ismi iyi biliyordu. Yine de… Sağduyu sahibi bir adam olarak, şüpheye düşmesi neredeyse refleks icabıydı.

“Genelkurmay’da ne kadar önemli biri olursa olsun, nihayetinde tek bir subay. Doğu ordusuna bu çapta bir emri nasıl verebilir? Albay Lergen’in böyle bir yetkisi var mı ki?” diye mırıldandı.

Normal şartlar altında Albay Kramer kendi sorusuna, “Elbette Lergen’in böyle bir yetkisi yok,” diye yanıt verir ve bu emirlerin sahte olduğuna derhal kanaat getirirdi.

Ancak işin içine General Zettour’un isminin girmesi göz ardı edilemeyecek bir detaydı. Neredeyse fazla ikna edici. General Zettour’dan gelen talimatların açıkça belirtilmesi ve tek kullanımlık şifreleme sisteminin kullanılması, göz ardı edilemeyecek unsurlardı.

Sonunda Doğu Komutanlığı, bilinmeyen bir kodla yazılmış bu mesajı daha yakından incelemeye karar verdi.

Uzun tartışmaların ardından, mühürlü kasadan tek kullanımlık şifre blokları çıkarıldı. Mesajı çözmekle görevlendirilen subayın, işe koyulur koyulmaz yüzündeki bütün kan çekildi.

Albay Kramer, yüzünde “Hadi canım, olamaz” ifadesiyle subaya dik dik baktı.

Subay ise sadece seğiren bir yüz ifadesiyle başını sallamakla yetindi.

“Ben… Bu şüpheli mesajı tek kullanımlık şifre bloğunu kullanarak çözmeyi başardım,” dedi subay. Titreyen elleriyle kâğıda döktüğü mesajı uzatırken yaşadığı şoku gizleyemiyordu.

En kıdemli haberleşme subayı olan Albay Kramer, inanamayarak kâğıda göz gezdirdi. Bu kadarı da fazlaydı.

Büyük bir aceleyle Korgeneral Hasenclever’a bir haberci gönderdi. Bu mesajın gerçek mi yoksa sahte mi olduğuna başkası karar versindi. Albay bu işten elini eteğini çekti.

Aslında Doğu Komutanlığı’nda verilecek karşılığı sevk ve idare etmesi gereken kişi, henüz yeni atanmış ama son derece çalışkan General Johan von Laudon’du. Yükselen Şafak Harekâtı’nın getirdiği zorlukların üstesinden fazlasıyla gelebilecek, deneyimli bir askerdi.

General Zettour, Yükselen Şafak’ı öngörememiş olsa da Federasyon’un eninde sonunda saldıracağını biliordu… ve İmparatorluk’un hazırlıklı olmasını sağlamanın en iyi yollarından biri olarak Laudon’u Doğu’ya tayin ettirmek için bizzat büyük çaba sarf etmişti.

Zettour cepheden ayrılırken, Doğu Ordusu Komutanlığı’nın sergilediği liderlik ve inisiyatif eksikliği konusunda ciddi endişeler taşıyordu… İşte bu yüzden, bu kıdemli subayın Doğu’da güçlü bir dayanak olacağı umuduyla tecrübeli ve korkusuz Laudon’a başvurmuştu.

Kendisini seçen Zettour gibi Laudon da güçlü bir vazife bilincine sahip, son derece yetenekli bir adamdı.

Zettour, çok ama çok uzun zaman önce Laudon’un alayında bir teğmendi. O zamanlar Laudon bir binbaşıydı ve Zettour için her anlamda adeta bir tanrı gibiydi. Zettour birdenbire ortaya çıkıp küstahça bu yeni görevi Laudon’a teklif ettiğinde, Laudon ikirciksiz kabul etmişti. Sadece kabul etmekle kalmamış, derhal bir yaver tayin ederek elinde tek bir subay sandığıyla Doğu Komutanlığı’na doğru yola çıkmıştı.

Eski generaller işte böyle kumaştan dokunurdu. Anında harekete geçmeye her daim hazırdılar. Semender Muharebe Grubu zaten cepheye konuşlandırılmıştı, şimdi de Doğu Komutanlığı’nı tahkim etmek için General Laudon gönderilmişti.

Elbet General Zettour’un içinin rahat etmesi için karargâhtaki iyileştirmelerden daha fazlası gerekecekti. Ancak en kötüsünün yaşanması ihtimaline karşı en azından önemli bir taş yerine oturmuştu. “Binbaşı Laudon orada olduğu sürece endişelenecek bir şey eksildi demektir.”

Bu bir abartı değildi. Zettour’un akıl hocası, üstü ve hatta astı olarak General Laudon, yapılması gereken her ne varsa başarma konusunda fazlasıyla yetkindi. Laudon tek bir saniyesini bile boşa harcamadı. Cepheye ulaştığı andan itibaren durumu kavramak için yorulmak bilmeden çalışmaya başladı.

Semender Muharebe Grubu’nun bulunduğu bölgeyi teftiş ettikten sonra general, doğudaki kurmay subayların bürokratik hantallığı karşısında tam anlamıyla çileden çıktı. Açıkçası şikâyetleri vardı. “İyileştirmeler yapılması şart,” diyerek haberleşme kanallarının yeniden düzenlenmesi için kesin emirler verdi; ardından yüzünde endişeli bir ifade ve peşinde birkaç üst düzey subayla cephe hatlarını teftiş etmeye gitti. Savunma düzenleri çantada keklik görülemezdi. Tüm cephenin kontrol edilmesi gerekiyordu.

Laudon’a göre, sahadaki durumdan habersiz bir kurmay subay çöp kadar bile değerli değildi.

Subaylar kurmay armalarını aşırı bir gururla taşıma eğilimindeydi ama Laudon, birinin görevini yerine getirmekten aciz olduğunu tespit ederse o armaları oracıkta söküp almaktan çekinmezdi.

“İşinizi yapın. Çabalıyorsunuz demek? Çabalamak, yalancıların bahanesidir. Ben sonuç isterim. Sonuç getiremiyorsanız, derhal o koltuktan kalkın da yerinize başkası geçsin. Böyle ayağıma dolanacak vaktiniz varsa, gidin kendi mezarınızı kazmak gibi faydalı bir işle uğraşın,” demişti.

Mesaj son derece netti.

Binbaşı olduğu dönemde Laudon, koskoca General Zettour’u bile imbiğin süzgecinden geçirmişti ve yaşlı subay hâlâ katır gibi sağlamdı. Ya da daha doğru bir ifadeyle, yakın zamana kadar katır gibi sağlamdı. O pırıl pırıl zekâ, o muhterem karakter, ömür boyu çekilen zorluklara göğüs germiş o güçlü bünye, hatta vaktiyle kargaşanın yüzüne gülüp geçen o inatçı ruh… Artık hiçbiri yoktu.

General Laudon’dan geriye kalan tek şey et parçalarından ibaretti.

Cephedeki devriyeleri sırasında General Laudon, bazı askerlerin düşen yoldaşlarını anmak için mütevazı bir anma töreni düzenlediğini öğrenmişti. Yıkılmak üzere olan bir samanlıkta düzenleniyor olsa da, bir ziyafet vermek için takdire şayan bir çaba gösterilmişti. General derhal onlara katılmaya karar verdi. Sonrasında bölge komutanı ona etrafı gezdirdi. Tesisleri gezdi, soğuk ve kokuşmuş çamurun içinde büzülüp ovaya, düşmana dik dik bakan nöbetçilerin sırtını sıvazlayarak her biriyle tek tek selamlaştı. Ayrılmadan önce, sahra atölyesi olarak kullanılan köhne samanlığı ziyaret etti. Araçlarını ve tanklarını tamir etmek için canla başla çalışan askerleri teker teker selamlayarak minnetini dile getirdi.

Ve tam da Federasyon’un Yükselen Şafak Harekâtı’nı başlattığı anda, partizanların o köhne samanlığa yerleştirdiği bir bomba havayı yırtarak patladı.

Patlayıcılar bir ışık ve duman feveranıyla infilak etti; sonuçlar son derece vahimdi. İmparatorluk Ordusu bilse bile pek bir teselli olmayacaktı ama işin gerçeği, bu bombalı saldırı bir lideri etkisiz hale getirme suikastı olarak planlanmamıştı. Federasyon Ordusu’nun hedefi ne İmparatorluk’un komuta kademesi ne de General Laudon’du.

İmparatorluk Ordusu ve Özerklik Konseyi sayesinde cephe gerisinde düzen yeniden sağlanıyor gibi görünüyordu. Bu eş zamanlı bombalama yalnızca kaos ekmeyi amaçlıyordu. Federasyon Ordusu, ilk hamlesiyle farkında olmadan ve hesapta olmayan büyük bir darbe vurmuştu.

Elbettte İmparatorluk Ordusu işleyen bir orduydu. Komuta sürekliliğini temin edecek mekanizmalar mevcuttu. İmparatorluk bu noktaya gelene kadar o kadar çok savaşmıştı ki üst düzey subayların ölümü çoktan nadir bir olay olmaktan çıkmıştı.

Üstelik General Laudon son derece titiz biriydi. Her ihtimale karşı, yokluğunda komutayı ele alması için güvenilir bir kurmay başkanı ve diğer personeli geride bırakmıştı. En olağandışı durumlar haricinde, komutan yardımcısından ayrı seyahat etmeye de özen gösterirdi. Komuta zincirinin tek bir darbeyle yok olmamasını sağlamak adına bolca tedbir almıştı.

En kötüsünü öngörmek General Laudon’un görevinin bir parçasıydı.

Ve sanki ikinci doğasıymışçasına en kötüsüne hazırlanmaktaydı. Atandıktan bu kadar kısa süre sonra bunca şeyi başarmak etkileyici bir başarıydı. Mesele sadece General Laudon’un bir et kütlesine dönüşmesinden ibaret olsaydı, kalan karargâh personeli, Laudon’un yardımcısının tüm komutayı resmen devralmasıyla yoluna devam ederdi. Neredeyse pürüzsüz bir geçiş olurdu.

Ancak İmparatorluk son derece talihsiz bir gün geçirmekteydi.

Laudon’un komutan yardımcısı da tıpkı general gibi olağanüstü titiz bir adamdı. General Zettour’un Laudon’a ne kadar ehemmiyet verdiği düşünülürse, bu pek de şaşırtıcı değildi. Generalin yardımcısı, güvenli bir yerde saklanmak yerine muharebe sahası hakimiyetini koruyabilmek ve her türlü değişime hızla müdahale edebilmek için komuta merkezini cephe hattına yakın kuran türden bir subaydı.

Hatta bolca savunma tedbiri de aldırmıştı; 250 kilogramlık bir bombanın doğrudan isabetine dayanabilecek betonarme ile güçlendirilmiş bir komuta merkezi yaptırmıştı. Bunu görevinin bir parçası olarak görerek hiç şikâyet etmeden bu kasvetli mekâna kapanmıştı.

Normal şartlar altında bu, en kötü senaryo dışındaki her şey için fazlasıyla yeterli olurdu; ancak Federasyon Ordusu hedeflerinin yerini zaten bildiği sürece elinin altında bolca ateş gücü vardı.

Tahkimatları 250 kiloluk bir bombaya dayanabiliyor mu? O halde biz de daha büyüğünü kullanırız. Beton bir sığınakla karşı karşıya olduklarını bilen Federasyon, işi garantiye almak için demiryolu toplarını da beraberinde getirmişti.

Saldırı başlar başlamaz ateşlenen demiryolu topları, güçlendirilmiş komuta sığınağını darmadağın ederek komutan yardımcısını kaşla göz arasında saf dışı bıraktı. İmparatorluk açısından en kötüsü de bu vuruşun, Federasyon’un mümkün olan her yere kaos ekme ve İmparatorluk Ordusu’nun ön cephe komuta yapısını yıpratma planının sıradan bir parçası olmasıydı.

İmparatorluk karargâh personeline saldırmak Yükselen Şafak Harekâtı’nın ana unsurlarından biri olsa da kıdemli subayları ortadan kaldırmak bilhassa mühim değildi. Bunu başaramama ihtimali zaten öngörülerine dâhil edilmişti. Asıl amaçları haberleşmeyi felç etmekti.

Yine de acımasız ilk salvoları, İmparatorluk Ordusu’nun komuta zincirini tamamen darmadağın etmişti.

Düşman saldırısının ilk katliamında, Doğu Komutanlığı’nın neredeyse tüm bölge komutanları saf dışı kalmıştı. Birçok cephe komutanından da haber alınamıyordu. Buna bir de komutan yardımcısının bir enkaz yığınının altında kalması eklenince, felaketin reçetesi tamamlanmış oldu.

Peki ya Komutan Laudon’un yokluğunda vekâlet bırakmak üzere görevlendirdiği kurmay başkanı Hasenclever? Basitçe söylemek gerekirse, kısa çöpü çeken o olmuştu.

Hasenclever’ın bakış açısından, komuta zincirinde bir sonraki kişinin kim olduğuna karar vermek bile imkânsızdı. Teoride takip edilecek önceden belirlenmiş bir sıra vardı ama tüm bu kargaşada, emri kimin vermesi gerektiğini nasıl tespit edecekti?

Evet, General Laudon’un başına bir şey geldiği aşikârdı ama bu komutanın devredilmesini gerektirecek kadar ciddi miydi? İlk raporlar generalin öldüğünü işaret ediyordu. Bir patlamaya yakalandıysa ölme ihtimali yüksekti ancak bu durum henüz kesinleşmemişti. İyimserliğin sırası olmasa da Hasenclever kesin olarak bir şey bilmiyordu.

Komutayı geçici olarak Laudon’un yardımcısına devretmek doğal bir karar olurdu; ancak güçlendirilmiş betonu delip geçen demiryolu toplarının mutlak ateş gücü sayesinde o da kayıptı. Bu tam bir kâbustu.

General Laudon’un başına gelenlerle birleşince, Federasyon Ordusu’nun amacının İmparatorluk Ordusu’nun komuta zincirini tamamen yok etmek olduğundan şüphelenmemek zorlaşıyordu.

Doğu ordusu için şu an en acil görev yeniden ayağa kalkmaktı. Sorun şuydu ki bırakın bir generali, şu anda ortalıkta ulaşılabilecek tek bir korgeneral bile yok gibi görünüyordu.

Bu esnada komuta merkezleri ya havadan bombalanıyor ya da partizanlar tarafından sabotaja uğruyordu. Tüm cephe boyunca çatışmalar patlak verirken, Federasyon bombardımanı nedeniyle haberleşme hatlarının kopması, komuta ve kontrolü yeniden tesis etmeyi daha da zorlaştırıyordu.

Hasenclever, şu anda Doğu’da dahi bulunmayan komuta zincirindeki üçüncü sıradaki kişiyi mi çağırmalıydı? Normalde Hasenclever hiç tereddüt etmeden bunu yapardı. Prosedür açısından bakıldığında en güvenli yol buydu ve en önemlisi, bu general her türlü cephe hattından uzakta konuşlanmıştı. Nitelikleri de son derece uygundu. Ne de olsa çok yakın bir zamana kadar o da Doğu Cephesi’nde görev yapmaktaydı.

Üstelik komuta zincirindeki üçüncü kişi, üst kademeyle yakın temas halinde çalışıyordu. Genelkurmay’ın niyetlerini dünyadaki herkesten daha iyi kavrayan ve liderliği Doğu’da muharebe şartlarında bizzat sınanmış biriydi.

Sorun şuydu ki bu kişinin adı General Hans von Zettour’du.

Hem Personel Dairesi hem de Harekât Dairesi başkan yardımcılığına atandığında, doğu müfettişliği görevinden elbette muaf tutulmuştu; ancak sıra dışı bir durum olarak, resmi olarak bu görevden azledilmemişti. Bu alışılmadık düzenleme, merhum General Rudersdorf tarafından tasarlanmıştı. Başka bir deyişle, komuta devrinin kontrolünü elde tutmak için formaliteden ibaret, sadece kâğıt üstünde kalan üçüncü komutandı.

Fakat kâğıt üstünde bir makam olsa bile… teşkilat yapısı açısından General Zettour hâlen üçüncü komutandı. Bunu kimse inkâr edemezdi.

İşleri daha da karmaşık hale getiren şey, devasa bir krizin ortasında olmalarıydı. Bu, zamana karşı verilen bir mücadeleydi. Bu şartlar altında üçüncü komutanı atlamak kabul edilebilir miydi?

Öyleyse, dördüncü komutan olarak seçilecek—şans eseri Hasenclever’dan daha kıdemli olan ama Doğu Cephesi hakkında hiçbir şey bilmeyen—biri bu kaosu dizginleyebilecek miydi? Üstelik Hasenclever’ın kendisinin bile dördüncü sırada kimin olması gerektiğinden emin olamadığı bu kadar vahim bir kaosu?

Doğal olarak sorun Genelkurmay’a danışılarak ve komutaya kimin atanacağına onların karar vermesi sağlanarak çözülebilirdi; ancak Federasyon Ordusu’nun taarruzu çoktan başlamıştı. Komutayı kimin devralacağını çözene kadar Federasyon’dan biraz beklemesini isteyemezdi ya; bu soru yanıtlanana kadar birinin işlerin başında durması gerekiyordu.

Neden şimdi? Tam da Korgeneral Hasenclever, General Laudon’a ısınmaya karar vermişken bunun yaşanması gerekiyordu.

Başını ellerinin arasına alıp dövünasi geliyordu.

Kimi seçerse seçsin işlerin yolunda gideceğinden şüpheliydi Hasenclever. Ve elbette göz önünde bulundurulması gereken başka bir ihtimal daha vardı: Ya üçüncü komutan dizginleri bizzat eline almaya karar verirse? Teşkilat açısından bakıldığında, onun önüne dikilmeye çalışmak intihar olurdu.

General Laudon hayatta olsaydı… Keşke hayatta olsaydı.

Şimdilik Hasenclever gerçekçi olmak ve Laudon’un öldüğünü varsaymak zorundaydı. Hasenclever aklına gelen geçici önlemleri uygulamaya koyulmak üzereydi ki bir başka gelişme onları karmaşanın daha da derinlerine sürükledi.

Bir telgraf ulaştı.

Telgrafı, büyük bir panik içinde koşturan bir muhabere subayı getirmişti. Şaşırtıcı bir şekilde, ulak Albay Kramer’di. Oysa kendisinin muhabere komuta merkezinde bulunuyor olması gerekiyordu. Daha da kaygı verici olanı, solgun yüzündeki telaşı gizlemeye bile lüzum görmemesiydi. Hasenclever ona kuşkuyla baktı.

Ancak titrek elle kaleme alınmış telgraf Hasenclever’ın eline tutuşturulunca, kendisi de kısa sürede benzer bir şokun içine sürüklendi.

Alıcı: Doğu Ordusu

Gönderen: Doğu Başmüfettişi Zettour

Genelkurmay direktifleri uyarınca, Mareşal Rudersdorf ve Doğu Ordusu Kurmay Başkanı Orgeneral Zettour’un 10 Eylül Birleşik Yıl 1927 tarihli emirlerine dayanan talimatlar aşağıda sunulmuştur.

1. Aşağıdaki hususlar Orgeneral Zettour’un emirleri doğrultusunda tebliğ edilmiştir:

• Mevcut Duruma İlişkin

Federasyon Ordusu tarafından başlatılan kış taarruzu, operasyonel derinliği hedefleyen çok kademeli bir dalga taarruzudur. Düşmanın nihai gayesi, muhtemelen sahra ordumuzu imha etmektir.

• Alınacak Tedbirler

Bütün cephe hattı stratejik olarak geri çekilmeli ve savunma hatları yeniden tesis edilmelidir. Birlikler mevcut savunma müstahkem mevkilerine saplanıp kalmamalıdır. Ulaşım ve iletişim hatlarının muhafazasına ve düşman yarmalarına karşı olabildiğince savunma yapılmasına öncelik verilecektir.

• Emirler

1. Doğu’da konuşlu tüm Hava Filosu birlikleri, hava üstünlüğünü sağlamak üzere bütün güçlerini seferber edecektir.

2. Mühürlü Savunma Planı No. 4 derhal açılacak ve uygulamaya konulacaktır.

3. Lergen Muharebe Grubu’nun parçası olan ve doğrudan Genelkurmaya bağlı hizmet veren 203. Hava Büyücü Taburu yeniden konuşlandırılacak ve bahis konusu tabur merkezde olmak üzere Semender Muharebe Grubu teşkil edilecektir. Doğu’daki tüm hava büyücüleri, Semender Muharebe Grubu’na öncelikli ve tam destek sağlayacaktır.

4. Mevzide ölme emirleri askıya alınmıştır. Taktiksel değerlendirmelere dayalı olarak ilerleme veya geri çekilme serbestisi tüm birliklere devredilmelidir.

5. Doğu Başmüfettişi, Semender Muharebe Grubu’nu hava muharebesine sürecektir.

Söylemeye gerek yok ki Hasenclever, böylesine şüphe uyandıran emirleri etraflıca düşünmeden asla uygulamaya koymazdı. Birazcık aklıselim sahibi hiçbir üst düzey subay, böyle bir şeyi istifini bozmadan yerine getirmezdi.

Federasyon’un yoğun sinyal karıştırması nedeniyle çoğu haberleşmenin kesildiği tam da bu anda, böylesi bir telgrafın mükemmel bir zamanlamayla ulaşması fevkalade şüpheliydi. Emirler sahte olabilirdi. Hasenclever’ın zihninde bu ihtimal ciddi şekilde değerlendirilmeyi gerektiriyordu.

“Büyük ihtimalle Federasyon Ordusu’ndan gelen sahte bir telgraf. Komuta zincirimizi tam nokta atışıyla hedef almaları son derece kurnazca… ,” diye mırıldandı Hasenclever, öfkesini bastırmaya çalışarak. Ancak Albay Kramer derhal bu iddiaya karşı çıktı.

“Fakat Generalim, şifreler gerçekti.”

“Gerçek mi? Yani bir aldatmaca olmadığını mı söylüyorsun?”

“Evet efendim,” diye devam etti Albay Kramer titrek bir sesle. “Benim… Teyit edebildiğim kadarıyla… emirler geçerli görünüyor.”

Korgeneral Hasenclever, muhabere subayının bu denli katı cevabı karşısında şaşkına döndü. Böyle şeylerin sahtesini üretmenin pek çok yolu olduğunu söyleme isteğine güçlükle engel oldu.

“Generalim, bu emirler tek kullanımlık bir şifre anahtarı vasıtasıyla çözüldü. Şüphenizi anlıyorum fakat Orgeneral Zettour’un bizzat kullandığı tek kullanımlık şifreler bir şekilde sızdırılmadıysa, bu durum emirlerin gerçek olduğunu güçlü bir şekilde gösteriyor…”

Orgeneral Zettour’un tek kullanımlık şifre anahtarı—Hasenclever’ın çürütmekte zorlandığı beklenmedik bir kanıttı. Tek kullanımlık bir anahtar, elbette sadece bir kez kullanılırdı. Bir şifreyi ilk seferinde başarıyla kırmak neredeyse imkânsızdı; dolayısıyla şifre anahtarı sızdırılmadığı sürece doğru şifreleme kalıbını kullanarak sahte bir mesaj oluşturmak imkânsızdı.

Özellikle de Zettour’a ait tek kullanımlık bir şifre anahtarının ele geçirilmiş olma ihtimali gerçekten var mıydı? Ne var ki şifreleme konusunu bir kenara bıraksak bile, hâlâ dile getirilmesi gereken aşikâr bir husus vardı.

“Öyle olsa bile Albay,” dedi Korgeneral Hasenclever, “daha önce bu mühürlü savunma planını duyan tek bir kişi oldu mu? Ben ilk kez duyuyorum. Böyle bir planın hiç var olmadığını varsaymak daha mantıklı olmaz mı?”

“Fakat şifreler hakiki Genelkurmay şifreleriydi. Albay Lergen ve Orgeneral Zettour’un tek kullanımlık şifre anahtarlarıyla çözüldüler…”

Albay Kramer, en azından bu Mühürlü Savunma Planı No. 4’ün gerçekten var olup olmadığını teyit etmeleri gerektiğinde ısrar etti. Hasenclever’ın bunu reddetmek için somut bir sebebi yoktu.

Yine de tüm bunlara inanmakta güçlük çekiyordu. Korgeneral Hasenclever Doğu Cephesi’ne yönelik savunma planlarının birçoğunun hazırlanmasında bizzat yer almıştı, ancak sözde Savunma Planı No. 4 diye bir şeyden hiç haberdar olmamıştı.

Ne var ki bir askeri bürokrat olarak içgüdülerine de sahipti. Kontrol bile etmediği için emirleri göz ardı etmekten ötürü sonradan asılmaktansa, neredeyse kandırılıyordu diye arkasından gülünmesini tercih ederdi.

“İyi, iyi. Kasayı kontrol ettireceğiz. İçinden bir şey çıkacağından değil ya…”

Arama yapmaları için birkaç kurmay subay ile askeri inzibat gönderildi. Orgeneral Zettour tarafından mühürlenmiş kasayı çabucak buldular. Artık geriye sadece üst düzey bir subayın kasayı açması kalmıştı; bu durumda Hasenclever’ın kendisinin.

İçinde, üzerlerine sade başlıklar iliştirilmiş birkaç evrak destesi vardı. Orgeneral Zettour arkasında pek fazla belge bırakmamıştı. İyi ya da kötü, korgeneralin gözleri oldukça keskindi. Bahsi geçen şey neredeyse anında bulundu.

Savunma Planı Taslakları

Paketin üzerinde yazan tek şey buydu.

“Hmm?”

Korgeneral Hasenclever, aradıkları şeyi gerçekten de bulduğunu hemen idrak etmekte zorlandı. Önce titreyen elleriyle paketi ters çevirmeli, içindekileri çıkarmalı ve gerçekle yüzleşmeliydi.

İnanılır gibi değildi; üzerlerine özenle Mühürlü Savunma Planı No. 1, Mühürlü Savunma Planı No. 2, Mühürlü Savunma Planı No. 3 ve Mühürlü Savunma Planı No. 4 başlıkları iliştirilmiş mühürlü dört zarf dışarı saçıldı.

Hasenclever uzun zamandır Doğu Komutanlığı’ndaydı fakat bu planları ilk kez görüyordu. Yine de tam da o şüpheli telgrafta belirtildiği gibi, karargâhtaki sıkıca mühürlenmiş kasanın içindeydiler.

“Ne?! Böyle bir şeyin burada ne işi var?!” diye bağırdı korgeneral, kendini tutamayarak. Zihninde hızla hesap yapmaya başladı.

Emirler görünüşe göre Genelkurmaydan gelmişti ve Orgeneral Zettour’dan gelen şifreli bir mesaj içeriyordu. Üstelik generale ait tek kullanımlık şifre anahtarıyla başarıyla çözülmüştü. Ayrıca Hasenclever, Orgeneral Zettour’un geride bıraktığı kasanın, bizzat kendisi açana kadar sıkıca mühürlü olduğunu şahsen doğrulamıştı.

Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Savunma Planı No. 4 gerçekten vardı; mührünün üzerinde, kaleme alan kişinin, yani o zamanki Doğu Başmüfettişi Korgeneral Hans von Zettour’un, Hasenclever’ın gayet iyi hatırladığı el yazısıyla imzası duruyordu.

“Bana bir sandalye getirin. Sağlam bir şey olsun.”

Biri kendisi için sandalye getirip yerleştikten sonra, Korgeneral Hasenclever titreyen elleriyle belgenin mührünü söktü. Şaşırtıcı derecede kısa olan içeriğe göz gezdirdi ve inledi.

Savunma Planı No. 4, cephenin tamamen çöküşünü varsayıyor gibiydi; işin özü, düşman taarruzunu püskürtmek için mevcut her türlü alanı kullanmaları gerektiğiydi. Başka bir deyişle, sahra ordusunu korumak adına geri çekilmeye öncelik vermek ve bunu kolaylaştırmaktı.

Yine de Hasenclever, bunların Zettour’un kişisel notlarından ibaret olup olmadığını sorgulamadan edemedi. Aklı başında hiç kimse buna dört dörtlük bir plan demezdi. Çok fazla eksik vardı. Elbette cephe gerçekten çöküyorsa, bu acil durum planı… Teorik bir taslaktan öteye gitmiyordu ama yine de… Yön olarak kötü sayılmazdı.

“Fakat bu çok fazla muğlak. Böyle bir şeyi nasıl emir olarak yayımlamam bekleniyor…?”

Bu ihtimal hiç de cazip değildi.

Uygulama ön cephe komutanlarına ve birliklerine bırakılabilirdi fakat bu emirlerin büyük bir karmaşaya yol açacağı şüphesizdi. Geri çekilme mi…? Planlarda ne kadar geri çekilmelerinin beklendiğinin açıkça belirtilmemiş olması her şeyden daha korkutucuydu.

“Görev odaklı taktik komutanlığın temel ilkesi, ne yapılması gerektiğini iletmek ve bunun nasıl yapılacağını sahadakilerin takdirine bırakmaktır. Ama bu kadar basit bir hedefle…”

Korgeneral Hasenclever kendini her zamankinden daha çelişkili duygular içinde hissetti. Bu mesaj, insaflı davranmak istenirse ancak dolambaçlı denebilecek bir yoldan gelmişti. Emirler hususunda ters giden çok fazla şey vardı. Fakat emirlerin sahte olduğunu en ufak bir şüpheye yer bırakmaksızın söyleyebilir miydi?

“Ah, lanet olsun.”

Zavallı Korgeneral Hasenclever sadece hafifçe inleyebildi. Emirleri kestirip atmayı ne kadar istese de, günün sonunda bunu doğrudan yapmak onun için zordu. Yine de sağduyusunun gerektirdiği üzere tereddüt etti. Bütün bunlar fazlasıyla sıra dışıydı. Fazlasıyla tuhaftı. Ve fevkalade şüpheliydi.

Birileri onu oyuna getirmeye mi çalışıyordu? Ancak uzun gelgitlerden sonra kendini yine başladığı noktada buldu.

Tek kullanımlık anahtarla şifrelenmiş o emir. Ve karargâhtaki kasanın içinde duran, Orgeneral Zettour’un kendi el yazısıyla yazılmış o mühürlü planlar! Düşman böyle bir şeyi nasıl başarabilirdi ki? Hasenclever’ın kendisi bile Orgeneral Zettour’un bu planları geride bıraktığını bilmiyorken, düşman böyle planların varlığından nasıl haberdar olabilirdi? Düşman ajanlarının ve casuslarının bu kadar derine sızdığı iddia edilebilirdi ancak emirlerin gerçek olma olasılığı çok daha yüksek değil miydi?

Ayrıca Korgeneral Hasenclever bu gerçeğe ne kadar yanmak istese de… şimdilik yetkili kişi kendisiydi ama sadece vekalet eden bir yardımcıydı. Asıl karar verici olan Orgeneral Laudon hâlâ burada olsaydı, bu planlardan haberdar olması son derece muhtemeldi…

“Keşke Orgeneral Laudon burada olsaydı… ,” dedi Hasenclever, çaresizce kendini tekrarlayarak.

Bir sonraki rapor, gecikmeksizin zavallı, bahtsız Korgeneral Hasenclever’ın kulaklarına ulaştı. Belki de karargâhın bir köşesine çekilip sızlandığı için verilen bir cezaydı bu. Hasenclever’ın makamından geçici olarak ayrılırken yerine bıraktığı Albay Kramer, yüzü kireç gibi bir halde koşturarak gelmişti.

“E-efendim! Büyücü birlikleri, büyücü birlikleri…!”

“Sakin olun, Albay. Bir muhabere subayı asla paniğe kapılmamalıdır!”

Ancak genç albay nefes nefese bağırmaya devam etti.

“Ç-çoktan başladı! Büyücüler o şüpheli telgrafa göre hareket ediyor! Çoktan harekete geçtiler!”

Korgeneral Hasenclever neye uğradığını şaşırdı. Bu gelişme, indirilen başka bir ağır darbe gibi indi.

“Doğrudan Genelkurmay emrindeki 203. Tabur, bulabildiği tüm büyücüleri toplayıp kendi komutasına katmaya başladı. Geçici bir alay oluşturduklarını söylüyorlar! Emirleri uygulamaya çoktan başladılar!”

“Bu hiç mantıklı değil!” diye bağırdı birisi.

Büyücüler nasıl bu kadar hızlı hareket edebiliyordu? Şifre anahtarlarının veya mühürlü planların varlığını teyit etmelerinin imkânı yoktu!

Bu işte bir bit yeniği vardı. Bir teşkilat adamı olarak Korgeneral Hasenclever’ın zihni, bir şeylerin birbiriyle uyuşmadığını söylüyordu. Ve iyi bir teşkilat adamı olarak, ne karar vermesi gerektiğini biliyordu.

“Onları durdurun!” dedi, emrin Muharebe Grubu’na iletilmesini talep ederek. Fakat daha sözünü bitiremeden Albay Kramer söze girdi.

“Fakat Generalim! Onlara emir gönderemeyiz!”

“Neden gönderemiyormuşuz lanet olsun?!”

“Neden mi…?” Albay Kramer, korgenerale tüm bu kargaşa içinde unutmuş gibi göründüğü belli bir gerçeği hatırlatmak üzere tekrar konuştu. “Genelkurmay emrindeki birlikler bağımsız hareket etme yetkisine sahiptir! Ve o emirler az önce tüm hava büyücülerinin komuta yetkisini onlara verdi…!”

Muharebe Grubu az önce tüm harekât alanına emirler yayımlamış ve birliklerini seferber etmişti. İşin daha da kötüsü, Doğu Cephesi’ndeki büyücülerin çoğunluğu bu çağrıya icabet etmişti! Korgeneral Hasenclever aleni bir öfkeyle haykırdı.

“B-bunun isyandan ne farkı var?!”

İşte o an sorgulamaya başladı… Ya emirlerde sahtecilik yapan 203. Tabur’un kendisiyse? Fakat bu düşünce yepyeni bir muammayı beraberinde getirdi. Korgeneral uzun zamandır Doğu Cephesi’ndeydi. Orgeneral Zettour’un 203. Hava Büyücü Taburu’nu (ve dolayısıyla Semender Muharebe Grubu’nu) gözü gibi gördüğünü, en büyük gurur kaynağı saydığını bizzat tecrübe etmişti.

203. Tabur. Eşi benzeri olmayan bir hassasiyete sahip, keskin bir şiddet enstrümanıydılar; sırf savaş yürütmek amacıyla var olan bir savaşçılar güruhu.

Zettour onlara kendi elleriyle beslediği av köpekleri gibi titrerdi fakat onlar korkunç bir araçtı. Görev ne kadar gözü kara olursa olsun, soğukkanlılıkla harekete geçmeleri için tek bir emir kafiydi.

Ve asla sakınmazlardı.

Doğu’da vakit geçirmiş bir adam olarak Hasenclever, Yarbay Degurechaff olarak bilinen canavara az çok aşinaydı. İçinden bir ses bu isyanın kaynağının o olup olmadığını bile merak ediyordu. Fakat bu imkânsızdı—emin olabileceği tek şey buydu.

Hasenclever, Yarbay Degurechaff’ın başarılarına fazlasıyla güveniyordu. Bir gün gelip de tepesinin atıp beceriksiz üstlerini kurşuna dizdiğini duysa… Hasenclever buna inanmakta hiç zorluk çekmezdi. Ancak bu muazzam canavar, düşmanlarının kemiklerini ufalamaya ve kanlarıyla beslenmeye her an hazır olsa da günün sonunda Orgeneral Zettour’un sadık köpeğiydi. Vahşiydi, evet ama yine de bir savaş köpeğiydi.

Korgeneral Hasenclever bile Semender Muharebe Grubu’nun ve onun genç komutanının korkunç ve efsanevi başarılarını biliyordu. Soldim 528 gibi izole mevzilere atıldıklarında, gıklarını bile çıkarmadan ölümün kucağına yürüyor ve tatmin olana dek savaşın tadını çıkarıyorlardı.

Bu dünyada, bir ordunun bazen tek bir emirle yok olabileceği söylenirdi. Bu doğruydu elbette. Her şeyin bir sınırı vardı. Doğu Cephesi bile bir istisna değildi. Fakat her şey bir yana, 203. Tabur emirlerine sadıktı. Bir yanda olağanüstü askerler, diğer yanda ise iliklerine kadar beyinleri yıkanmış savaş çığırtkanları.

203. Tabur komutanının sicili bile akıllara durgunluk verecek türdendi. Hatta onun şanlı kariyerini değerlendirmeye bile gerek yoktu. Bizzat ilk başarısı bile Korgeneral Hasenclever’ı hayrete düşürmeye yetiyordu.

Bir asker, daha ilk muharebesinde tek başına koskoca bir büyücü bölüğüne karşı düşmanı oyalamak için neden bu kadar gaddarca dövüşsün ve başarısızlık kaçınılmaz göründüğünde tereddüt etmeden kendini imha edecek kadar ileri gitsindi?

Düşmanı da yanında götürmek… Başka kim Gümüş Kanat Hücum Nişanı kazanıp da bunu anlatacak kadar hayatta kalabilirdi ki? Ya da en azından, Yarbay Degurechaff’la şahsen tanışan İmparatorluk Ordusu mensuplarının çoğunda bıraktığı izlenim buydu. İçinde bir şeylerin bozuk olduğunu hissetmemek elde değildi.

Bu sadece bir anlık galeyan olsaydı, o zaman insani bir tarafı olurdu. Fakat 203. Tabur’un savaş hastaları, komutanları en önde hücum ederek bu tür cüretkar hareketleri tekrar tekrar sergilemişlerdi.

Ancak her şeyden öte, o her zaman göreve sadıktı.

Tekrarlamak gerekirse, Yarbay Degurechaff bir gün beceriksizliği yüzünden bir üstünü öldürse Hasenclever en ufak bir şaşkınlık duymazdı. Fakat şu an kendisine sorduğu soru şuydu: Yarbay Degurechaff’ın isyan ettiğine mi, yoksa Yarbay Degurechaff’ın çatışmada öldüğüne mi inanmak daha kolaydı?

Belki de endişeleri yersizdi. Nihayetinde, 203. Tabur komutanının her zamanki gibi meşru emirlere uygun hareket ettiğini varsaymak daha tutarlı olmaz mıydı?

Korgeneral Hasenclever başını ellerinin arasına aldı. Kısır döngü içinde düşünmeye başlıyordu. Bu esnada, Doğu Komutanlığı’nın kesinlikle aptal olmayan diğer subayları da benzer sonuçlara varmıştı.

Şüphelerini dile getirmeye başladılar.

“Harekete geçtiler ve doğrudan Genelkurmaya bağlılar. Bu, emirlerin gerçek olduğu anlamına gelir, değil mi?” “Fakat… ya yalanı daha iyi satmak için benzersiz konumlarını kötüye kullanıyorlarsa?” “Bu kadarı da fazla paranoyakça değil mi?” “Peki bu emirlerin meşru olduğundan nasıl emin olabiliriz…?” “Bunun Genelkurmaydan geldiğini doğrulayabilecek biri var mı… Durun, cephenin şu anki hali düşünülürse…”

Subaylar bocaladı. Zeki olsalar da karar verecek konumda değillerdi. Orgeneral burada olsaydı sorumluluğu üzerine alabilirdi. Ne yazık ki geride kalan subayları ızdırap dolu bir belirsizlikle baş başa bırakarak bir et yığınına dönüşmüştü.

“Genel geri çekilme emri mi versek?!”

“Ama emirlerin sahte olduğu ortaya çıkarsa birlikleri savunma hattından çekip kendi elimizle hattı yarmış oluruz!!”

“Daha fazla bilgisi olan yok mu?!”

Subaylar karar vermeyi ertelemeye devam etti.

Önce teyit beklemeleri gerektiğine dair makul bir gerekçe vardı fakat bu da temas kurmayı gerektiriyordu. Bunu denemenin risklerini herkes biliyordu. Düşman tarafından dinleneceği kesin olan telsiz üzerinden böylesine kritik bir sorgulama yapmaya kimsenin cesareti yoktu. Ne olacağını anlayacak kadar aklıselim sahibiydiler.

Ancak insanların eylemsizliğin tehlikelerini dikkate alması zordur. Harekete geçmenin getireceği olası riskler ve “ya öyleyse” tereddütleri onları alıkoymaya çok daha meyillidir. Bu nedenle, Doğu Ordusu’nun kurmay subayları nispeten güvenli olan kablolu telefonla temas kurmaya çalışana kadar bir şeyin farkına varamadılar.

Orgeneral Laudon’un yavaş ilerlemeden duyduğu hoşnutsuzluğa rağmen, sadece birkaç kilometre ötedeki köylerde bile kablo döşeme çalışmaları takvimin çok gerisindeydi.

Tek seçenek bir subayın bizzat gitmesiydi.

En hızlı yol havadan bir büyücü göndermek olurdu fakat emirlerin geçerliliğini teyit etmek gibi hayati bir görevi tek bir alt rütbeli subaya emanet edemezlerdi.

Peki ne yapacaklardı? Bir büyücünün onlardan birini Genelkurmay Başkanlığı’na kadar taşımasını mı sağlayacaklardı?

Nihayet harekete geçen kişi, Harp Akademisi’nden henüz yeni mezun olmuş ve Doğu Ordusu’nun o çekingenliğine henüz kapılmamış genç bir binbaşı oldu. Gözlerinle görmek gibisi yoktur diye düşündü gözü pek genç binbaşı; hemen şimdi gitmek daha iyi olmaz mıydı? Zamanın boşa aktığını fark eden binbaşı, askeri bir motosiklete atladı ve amirine tek kelime edip Semender Muharebe Grubu’nun karargâhına doğru hızla uzaklaştı.

Yolculuk sadece yarım saat sürdü. Üst kademe bocalamaya devam ederken geçen sadece otuz dakika. Fakat söz konusu birlikleri seferber etmek olduğunda otuz dakika koca bir sonsuzluk sayılabilirdi.

Geri dönüşü olmayan noktayı rahatça aşmaya yetecek bir süre.

Sahra Hava Büyücü Tümeni, Geçici Ön Cephe Muharebe Harekât Merkezi.

Gösterişli ve heybetli bir isim—İmparatorluk’un tüm odaklanmış gücünü hissettiren türden.

Ancak gerçek şu ki bu isim tamamen bir gösterişten ibaretti.

Muharebe Grubu’nun muhabere ekipmanı, el konulmuş ahşap bir meyve kasasının üzerine kurulmuştu. Uygun bir sandalye bulunmadığı için bir başka yedek kasa oturak olarak kullanılıyordu.

Biraz zorlamayla, buranın mütevazı ve samimi hissettirdiği söylenebilirdi. Esasen buradaki tek etkileyici şey, ön tarafta GEÇİCİ ÖN CEPHE MUHAREBE HAREKÂT MERKEZİ yazan tabelaydı. Aksi takdirde, döküntü bir samanlıktan farkı yoktu.

Havaya yoğun şekilde yayılan kahve kokusu, bu harabe ortama medeniyet havası katan tek şeydi. Ancak bu samanlığa tıkış tıkış doluşmuş olanlar, bu neslin en seçkin şiddet enstrümanlarıydı.

Salondakilere hitap eden binbaşının üzerinde kıdemli bir askerin edası vardı. İçeride toplanan hava büyücüsü subayları—Doğu’da görev yapan ve savaşa alışkın olan subaylar—şaşkınlık ve evet, beklenti karışımı bir ifadeyle bakıyorlardı.

“Herkes, h-dikkat!”

Genç bir asteğmen titrek bir sesle emri verir vermez, kasalardan birinin üzerine çıkan binbaşıya açıklama bekleyen sayısız göz çevrildi. Bakışları sükunetle göğüsleyen binbaşı, sakin bir tonla konuşmaya başladı.

“Benim adım Binbaşı Weiss. Doğu başmüfettişinin emriyle geçici olarak kurulan bu hava büyücü tümenine atanan geçici komutanım.”

“Yani buradaki en kıdemli subay siz misiniz?”

Toplanan büyücülerden yayılan şüphe aşikârdı fakat Binbaşı Weiss’ın cevabı net ve kararlıydı.

“Sorular ben bitirene kadar bekleyebilir. Buna bir itirazı olan var mı?” dedi, bakışlarını üzerlerinde keskin bir şekilde gezdirerek. Kimse itiraz etmedi.

Weiss gibi Unvanlı bir büyücünün saygı talep etmesi kolaydı. Ne de olsa aynası iştir kişinin. Ellerini sürekli kirleten askerler, pantolonunda çamur olan kahramanlara saygı duyabilirdi. Semender Muharebe Grubu ve 203. Tabur’un şimdilik güvenlerini kazanması için bu kadarı kafiydi. Büyücüler sadece başlarıyla onayladılar ve Binbaşı Weiss’ın devam etmesini beklediler.

“Bu tümen geçici olarak teşkil edildiğinden, Muharebe Grubu komutanlığı yalnızca temel seviyede kontrol sağlayacak, komutanların kendi taburlarını sevk ve idare etmeye devam etmeleri beklenecektir. Sonuç olarak, bu harekât merkezinin her bir tabur üzerindeki kontrolünü ilgili tabur komutanları aracılığıyla icra edeceğini göz önünde bulundurun.”

İçlerinden bazıları bu düzenlemenin ne kadar absürt olduğunu fark etmiş olmalıydı. Ettilerse de nutukları tutulmuş olmalıydı—bir Muharebe Grubu komuta unsuru, koskoca bir tümen için yürüyüş emri mi veriyordu? Görevlerin çoğu münferit komutanlara devredilse bile yine de bir sınır vardı.

Binbaşı Weiss, en ufak bir isteksizlik ya da tereddüt belirtisi göstermeden sakince açıklamaya devam etti.

“Böyle bir harekât tarzını ne tür bir durumun gerektirebileceğini merak ediyor olmalısınız. Bir açıklama almaya hakkınız var ve ben de size bu açıklamayı yapmayı planlıyorum.” Binbaşı Weiss, pürdikkat dinlemelerini sağlarcasına duraksadı, ardından sakince devam etti. “Şu anda Doğu Cephesi’ndeki kuvvetlerimizin ana unsurları, Federasyon’un geniş çaplı bir taarruzu altındadır. Bu taarruz stratejik bir baskın etkisi yarattı. Doğu Ordusu’nun savunma hattının çökmesi muhtemelen an meselesidir… tabii eğer çoktan çökmediyse.”

Binbaşı Weiss’ın soğukkanlı yüzü, fırtına öncesindeki o sessizliği andırıyordu. Birlikleri kıyıya sevk eden tecrübeli bir dümenci gibiydi. Sözlerinin felaket tellallığı yapan içeriği ile bunları aktarırken takındığı sakin tavır arasındaki muazzam tezat, genç büyücü subayların birçoğunu korkuyla doldurdu.

“Zaten bildiğiniz üzere… düşman taarruzunun ilk dalgası cephenin geniş bir kesimini vurdu. Ayrıca şiddetli bombardıman nedeniyle savunma hattımız ve ihtiyat birliklerimiz tüm sektörlerde ağır darbe aldı. Düşmanın planlaması son derece kapsamlı ve ayrıntılı görünüyor.”

“Ayrıca,” diye açıkladı Binbaşı Weiss, sanki bir mönüdeki maddeleri sayıyormuşçasına sakince, “kendimi tekrarlıyorum fakat… arka kademeler de sık sık saldırıya uğruyor. Teyide muhtaç olmakla birlikte, komuta kademesinden pek çok isim kayıp. Efendiler, bunu söylememe gerek yok sanırım fakat durum tam bir kargaşaya dönüşmüş vaziyette.”

Weiss, gerçek bir kıdemli asker edasıyla topluluğa oynayarak sırıttı.

“Başka bir deyişle, fırtınanın tam ortasında duruyoruz. Dört bir yanımızda bizi büyük bir kargaşa bekliyor.” “Bir büyücü için ne kadar da tanıdık, nostaljik bir duygu.”

“Hatta,” dedi Weiss, eski günleri yâd ederek, “bu bana Ren Cephesi’ndeki François Ordusu’nu hatırlatıyor; kafaları ezilmiş, geri çekilme yolları kesilmiş… Kapana kısılmış fareler gibiydiler. Fakat bu sefer devran döndü. Ve meselenin bu tarafından bakınca manzara pek de iç açıcı değil.”

Doğudaki o şanlı topyekûn savaş. Odada sıraya dizilmiş büyücü subayların arasında, muharebenin tam ortasında bulunup hayatta kalmayı başarmış çok sayıda güngörmüş gazi vardı. Çoğu Döner Kapı Harekâtı’na da katılmıştı ve şimdi rollerin değiştiğini öğrenince endişelenmekten kendilerini alamadılar.

Bu emsali görülmemiş durumu kısaca özetleyen 203. Tabur temsilcisi, asıl meseleye geldi. Tıpkı plan değişikliğini duyuran saha ustabaşısı gibi bir edası vardı.

“Dolayısıyla, gelecekteki gidişata gelince… Genel konuşmak gerekirse, birkaç küçük ayarlama yapılması gerekecek.”

Küçük ayarlamalar mı? Şaka mı bu?

Adamlar donakalmıştı. Weiss onların bu tepkisini görmezden gelerek devam etti.

“Daha önce dağıtılan ilk müdahale planları uyarınca, açık beklenti bir İmparatorluk karşı taarruzunu desteklememiz yönündeydi; yani ya cephenin en çok baskı altında olan kesimine süratle intikal edecek ya da saldırının mızrak ucunu yan kanattan kesecektik.

“Ancak,” diye açıkladı, “hepinizin malumu olduğu üzere, karşı karşıya bulunduğumuz durum bu teorik senaryodan çok önemli bir hususta ayrılıyor… Düşmanın taarruzu tek bir noktada yoğunlaşmıyor, aksine çok sayıda yarma harekâtından oluşuyor. Yani maalesef karşımızda bir mızrak ucu değil, yekpare bir hat var.”

Düşman bir mızrakla ileri atıldığında en doğru hareket tarzı, kelebek gibi uçup arı gibi sokmaktır. Bu, İmparatorluk Ordusu’nun standart harekat usulüydü: Hareketli kalmak ve düşmanı savunmasının en zayıf olduğu yerden vurmak. Seçenekler kısıtlı olduğunda bile yalnızca kendi güçlerine ve muhakemelerine dayanarak gurur duydukları bir şeydi bu.

Fakat bu kez düşman bir duvardı. Mızrak veya devasa bir savaş balyozu değil, muazzam bir alana ezici bir baskı uygulayan bir duvar.

Binbaşı Weiss, dikkatlerin tespit edilen düşman mevzilerini gösteren haritaya çevrilmesini bekledi ve ardından elini hafifçe haritanın üzerine vurdu.

“Buna şöyle bir bakmak bile durumu netleştirmeye yeter: Düşman üzerimize dalga dalga geliyor. Çok sayıda devasa tsunami dalgası gibi.”

Ön cephedeki dost birlikler şu anda ilk kademe, yani ilk dalga tarafından vuruluyordu.

İmparatorluk Ordusu, Federasyon karşı taarruza geçtiğinde muazzam ve kalabalık bir kuvvetle geleceğini ve taarruz merkezindeki baskının muazzam olacağını öteden beri biliyordu.

Başka bir deyişle, cephe boyunca stratejik bir noktanın geçici olarak düşman seline maruz kalmasına hazırlıklıydılar. Ancak düşmanın bütün savunma hattını yutacak devasa bir tsunami gibi gelme ihtimalini öngörememişlerdi.

Doğal olarak, savunanlar nispeten müstahkem mevzilere çekilseydi, her bir korunaklı nokta bir süre dayanırdı. Ve eğer saldırı en nihayetinde etkisini kaybetseydi, bu taktik işe yarayabilirdi.

Ancak Weiss, İmparatorluk varsayımlarından birinin yanlış olduğunu biliyordu. Bu dalga geri çekilmeyecekti.

İlk muazzam tsunami dalgası karaya vurduktan sonra, arkadan aynı ölçekte bir başka dalga daha süpürüp geçecekti. İmparatorluk kuvvetleri yüksek bir yerde oturup eninde sonunda yardımın geleceği beklentisiyle beklerlerse, yalnızca yok olup giderlerdi. Ve süpürülüp gitmeseler bile ilelebet yardım bekleyemezlerdi. İkmal hatları kesildiğinde su, erzak ve yakıt stokları eninde sonunda tükenecekti.

Federasyon Ordusu dalgalar arasında onları geçilmez bir deniz gibi kuşatmaya devam ederse, müstahkem noktaları eninde sonunda batacaktı.

Tıpkı diğer tüm kuşatmalar gibiydi. Hiçbir kale sonsuz bir erzak ve mühimmat nehri üretemezdi. Zaman geçtikçe ikmal malzemeleri azalacaktı. Her mevzi zaman kazanıp dost bir karşı taarruz onları kurtarana kadar dayanabilse de, ya o karşı taarruz hiç gelmezse?

Bir noktada bu mevzilerdeki askerler bir seçim yapmak zorunda kalacaktı: Teslim olmak ya da ölmek. Kaçmaya çalışsalar bile, ikmal malzemeleri bittiğinde iş işten çoktan geçmiş olacaktı.

Mümkün olan tek bir sonuç vardı. Doğudaki İmparatorluk Ordusu kuvvetlerinin neredeyse tamamı giderek daha fazla batağa saplanıyordu. Bu birlikler bulundukları mevzilerden çekilmeyi başaramazlarsa, büyücüler için geriye yalnızca iki seçenek kalıyordu: Onlarla birlikte mevzie çekilip kurulmak ve en nihayetinde çatışmada birlikte ölmek. Ya da uçabildikleri gerçeğine dayanarak, silah arkadaşlarını geride bırakıp utanmazca kaçmak.

Weiss askerler için taşları hızla yerine oturttu.

“Bu dalga cepheye serpilmiş müstahkem noktaları yuttuktan sonra, gücümüz eninde sonunda tükenecek. Takviye birlikler göndersek bile büyük ihtimalle onlar da ikinci dalga tarafından süpürülüp atılacaktır.”

Konuşmaya başladığından beri ilk kez Weiss’ın yüzünde acı dolu bir ifade belirdi. Büyücüler sorgulayan gözlerle ona bakarken, o da amirinin vardığı aynı sonucu paylaştı.

“Eğer bu gerçekleşirse, her şey biter. Muhtemelen bir daha belimizi doğrultamayacağımız kesin sonuçlu bir yenilgi anlamına gelir. İşte bu yüzden, şu anda tek bir şeye ve sadece tek bir şeye odaklanmamız gerekiyor. Başka hiçbir şeyin önemi yok.”

Diğer subaylar ona bakarken gözlerinde bir direnç, hatta düşmanlık vardı; ancak kıdemli binbaşı istifini bozmadan devam etti.

“İmparatorluk’un Doğu Cephesi’ndeki ana kuvvetinin yok edilmesine izin veremeyiz. Bunu söylemeye bile gerek yok ama önceliğimiz topyekûn imhadan kaçınmak olmalı.”

Weiss hafifçe omuz silkti ve iç geçirdi.

“Ve şunu net olarak belirteyim silah arkadaşları: Stratejik veya mecazi anlamda bir imhadan bahsetmiyorum. Ordumuzun yeryüzünden silinmediğinden emin olmak zorundayız. Bunu yapmak için de diğer tüm endişeleri bir kenara bırakmalıyız.”

Binbaşı Weiss “bir kenara bırakmak” kelimesini vurgularken sıkıntısını gizlemedi; yine de sesindeki kararlılık, toplanan askerleri sözlerinin gerçekliğini idrak etmeye zorluyordu.

“Bir tsunamiye verilecek tek akıllıca tepki vardır. Nedir biliyor musunuz? Tahliye etmektir. Derhal, hiç vakit kaybetmeden güvenli bir yere gitmektir. Artık tek seçeneğimiz geri çekilmek.

“Ancak en azından bu bir savaş, tsunamiye sebep olan gerçek bir deprem değil. Bastığımız toprak ayaklarımızın altında sağlam kalacak,” diye ekledi. “Ayrıca, okyanus dalgalarının aksine bir ordunun ilerleyişini geciktirmek mümkündür. Kesinlikle ağır kayıplar verecek olsak da, en kötü sonuçtan kaçınmamız hâlâ mümkün olabilir,” dedi Weiss; hem çaresizlikten hem de umuttan bir kırıntı sunarak.

“Paniklemeye gerek yok. Şanslıyız ki… General Zettour’un tam da böyle bir ihtimal için hazırda tuttuğu bir planı vardı. Dördüncü Savunma Planı.”

Weiss, söylediklerinin resmen açık bir sahtekarlığa vardığının farkındaydı. Gerçi amirine—tüm bu masalı dokuyan yarbayına—göre bu yapılan, ikna edici bir süslemeden başka bir şey değildi.

Bu karar vericilerin ağzından çıkan laflara da bakın! Gerçi Weiss’ın da pek şikayet edecek hali yoktu; zira tam da o anda böyle önemli bir şahsiyetin taklidini mükemmelen yapıyordu. Tuhaf bir duyguydu.

“Ancak hâlâ tek bir sorun var. Komuta kademesi düşmanın taarruzunu yanlış okudu. Üstelik komuta zinciri de darmadağın olmuş durumda. Bunun sonucunda, planı yürürlüğe koyup koymama konusunda hâlâ ikircikleniyorlar.”

Dürüst olmak gerekirse Weiss, onların sadece ikirciklenmekle kalmadıklarının farkındaydı. Yine de amirine inanmayı seçen Binbaşı Weiss, gözünü bile kırpmadan silah arkadaşlarına yalan söyledi.

“Sonuç olarak, iki kat daha fazla zaman kazanmalıyız; hem yüksek komutanın bu kargaşayı kontrol altına alması için gereken zamanı hem de dost birliklerin tahliyeyi tamamlaması için ihtiyaç duyduğu zamanı. İşte biz bu zamanı temin edeceğiz.”

“Sağlayabiliriz” değil, “temin edeceğiz.” Muharebeden muharebeye koşmuş güvenilir bir gazi olan Weiss, orada bulunan her bir askerle tek tek göz teması kurdu.

“O zamanı kazanmak için, Dördüncü Savunma Planı uyarınca tüm gücümüzle karşı taarruza geçeceğiz. Şu anda dertlerimize derman olacak tek etkili çözüm hava baskınları düzenlemektir; yani derinlemesine taarruzlar. Taktik hava büyücüleri olarak ne pahasına olursa olsun yeni görevimiz budur,” diyen Binbaşı Weiss, diğer subayları da kendisine katılmaya davet etti.

Bu konuda yanılıyorlarsa, cehennemin dibini boylayacağını biliyordu.

Vakit gelmişti. Silah arkadaşlarını topluca kaderlerine terk etme vakti. Çoğunluğun iyiliği uğruna azınlığı gözden çıkarma vakti. Kendilerini topyekûn savaşın alevlerine atma vakti.

“Sitem edecek bir şey arıyorsanız, emirlere sitem edin. Fakat emir emirdir. Ve bize tebliğ edilen, bizim de tebellüğ ettiğimiz emirler bunlardır.”

Tam o sırada Binbaşı Weiss, güvendiği amirini ve onun böyle bir durumda nasıl davranacağını düşündü. Onu şimdi hatırlaması için özel bir sebebi olduğundan değil; çoğunlukla alışkanlıktı. Şu ana kadarki en iyi taklidini sergileyerek son bir vurucu dokunuş eklemeye karar verdi.

“Ama gerçekten, sitem edecek ne var ki? Keyfimize diyecek yok!”

Weiss’ın komutanının yüzünde her daim hazır bir gülümseme olurdu. Onun gibi umursamaz bir hava takınmayı tam beceremese de yine de birkaç iyi laf oturtmayı başarabiliyordu.

“Uzun zamandır ilk kez, koca bir hava büyücü tümeniyle tam kadro karşı taarruza geçiyoruz!”

Bir büyücü taburu bile zaten son derece etkileyici olurdu ama şimdi koskoca bir tümenleri vardı. Ren Cephesi’nin en parlak döneminde bile böyle sayıları seferber etmekte zorlanırlardı; üstelik Doğu Cephesi uçsuz bucaksızdı. Burada bölünmüş durumdaydılar; sadece cephe boyunca destek vermekle sınırlandırılmışlardı. Büyücüleri normal görevlerinden çekmeden, tümen düzeyinde kapsamlı bir harekât fikri ham bir hayalden ibaret kalırdı.

Ön cephe birliklerine verilen her türlü özel desteği kesip birçoğunu düşmanın insafına terk ederek, ancak bu şekilde emsali görülmemiş bir ölçekte bir araya gelmeyi başarmışlardı…

“Bugün sahnenin başrolü siz ve ben olacağız! Bu her büyücünün hayali değil midir?”

Weiss talimatları iletip geri döndüğünde, ben çoktan dağ gibi biriken emirleri kaleme almakla meşguldüm.

Albay Lergen’in adını tepe tepe kullanmakta en ufak bir vicdan azabı hissetmiyorum. Tanya olarak Semender Muharebe Grubu için gerekli emirleri zaten hazırlamıştım.

Görünürde bir teşkilat yapısını korumak için elimizden geleni yapsak da, işin aslı komuta zincirinin dışında keyfi hareket ediyoruz. Bu da demek oluyor ki, bu ağır iş yüküne rağmen, büyücülerle tümen ölçeğinde derinlemesine hava desteği uygulamak için gereken idari görevler artık sadece benim ve diğer subayların sırtında. Dürüst olmak gerekirse, insan tahammülünün sınırlarını zorlamaya başladım.

Bir tümenin normalde kendi karargâhı ve orada görevli pek çok subayı olur. Bu sırf merasim, onur ya da istikrarlı bir istihdam sağlamak amacıyla belirli sayıda kadroyu korumak için değildir.

İş gücü.

Şu anda en çok ihtiyacımız olan şey insan gücü.

Tümenin çekirdeğini bir büyücü taburunun oluşturduğu bu yapıda subay sayısı kesinlikle yetersiz. Daha sadece bir Muharebe Grubu olduğumuzda bile, ordugâhtaki kararları, zaten kendi topçu komutasından sorumlu olan Yüzbaşı Meybert’e devretmek zorunda kalmıştım. Saha komutanı Üsteğmen Tospan’a da aşırı yük bindirmek durumunda kaldım.

Tümeni sevk ve idare etmek için irtibat subayı olan Üsteğmen Serebryakov’u normalin neredeyse üç katı koşturuyorum; yine de yapılması gereken her şeye yetişmekten fersah fersah uzaktayız.

Yine de—öncelik büyücülerde. Yorgunluktan çökmüş yüzümü kaldırıp komutan yardımcıma bir soru soruyorum.

“Eee, Binbaşı Weiss? Büyücüler motive görünüyor mu?”

“Acı gerçek kafalarına dank etmiş gibi. İzlediğimiz yöntemin gerekliliğini anladıklarını sanıyorum.”

“Güzel,” diyerek başımla onaylıyorum. “Umarım sevk ve idareyi elimizde tutabiliriz…”

Weiss’ın raporu içimi büyük ölçüde rahatlatıyor.

Tanya sadece yetkisiz hareket etmekle kalmıyor, üstelik emirlere fesat karıştırıp sahtecilik yapıyor. Ancak orduyu kurtarmanın tek yolu bu. Düşünsenize, bunca yoldan sonra… diğerleri iş birliği yapmayı reddetseydi.

İşlerin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğu düşünülürse, henüz çığlık atmamış olmama ben bile biraz şaşırıyorum. Her halükarda ilk engeli aştık ve omuzlarımdaki gerginlik akıp gidiyor.

“Kumarımız tutmuş gibi görünüyor,” diyor Weiss, tebrik edercesine. Ama biz daha yolun çok başındayız. Başımı iki yana sallayarak yeniden kasılıyorum.

“Bunu söylemek için henüz çok erken. Teğmen Grantz’ın kendi payına düşen işleri halletmesini umalım.”

“Peki buradaki savunmamız ne olacak? Onların hallolduğunu çantada keklik mi saymalıyız?”

“Muzaffer olacağımızı elbette umuyorum. Ama… başarısız olursak ne sen ne de ben bu işten sağ çıkabiliriz. Bu yüzden endişelenmenin pek bir anlamı yok.”

Mantık basit. Endişelenmek hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Dolayısıyla düşünmemek en iyisi. Başarılı olduğumuz takdirde ne olacağı hakkında kafa yormak zamanı çok daha verimli kullanmak olur. Tanya odak noktasını ihtiyaç duyulan yere saklayacak.

“Bunun büyük bir iş olduğunu inkâr etmiyorum. Üç alayı birden sahaya sürmeyi planlıyoruz. Asıl hedefimiz düşmanın lojistiğini balyoz gibi vurmak, ancak ikinci kademelerini de darbelemek zorundayız. Başarısız olmamız halinde müteakip adımları General Zettour’a bırakabiliriz. Biz buradaki işimize odaklanmalıyız.”

“Lafı açılmışken… O iş hakkında…”

“Nedir Binbaşı?”

Binbaşı Weiss biraz tereddütlü görünüyor.

“Dost üslere herhangi bir destek sağlayabilir miyiz?”

Yine mi bu mesele? Kaşlarımı hafifçe çatıyorum. Bu meselenin çoktan rafa kaldırıldığını sanıyordum.

“Yapamayacağımız şeyleri gündeme getirme. Şu anda yangın söndüren tek ekibin biz olduğumuzu biliyorsun; yardım çağrılarına yanıt verecek personelimiz olsa bile, onların ilave derinlemesine hava desteği görevleri icra ederek çok daha fazlasını başaracağını düşünmüyor musun?”

“Anlıyorum fakat… silah arkadaşlarımızı ölüme terk etme fikri pek hoş karşılanmadı.”

Kollarımı kavuşturup bir an düşünüyorum. Saf askeri açıdan bakıldığında, destek görevleri uçurmak lüksüne kesinlikle sahip değiliz.

Cephe cayır cayır yanıyor.

Federasyon’un taarruzu da öyle sıradan bir yangın değil; kontrolden çıkmış bir doğalgaz yangını. Diyelim ki bu dürtüye yenik düştük ve müttefiklerimizin yardımına koştuk. Değerli kaynaklarımızı ve personelimizi tahsis ederiz, ama yine de bu cehennemi dizginlemeyi başaramayız. O zaman elimize ne geçer?

Kendimizi tüketip alevlerin yayılmasını çaresizce izlemekten başka bir şey yapamadığımızda, her şey mahvolur.

“Şu anda bizim işimiz itfaiyecilik yapmak. Ve bir yangını söndürmenin tek yolu, onu kaynağında vurmaktır,” diyorum gayet net bir tavırla. “Zaten mevcut halimizle bile personel sıkıntısı çekiyoruz. Şu anda yapabileceğimiz en kötü şey dikkatimizi bölmektir.”

“Son derece haklısınız Albayım. Yine de…”

“Yine de silah arkadaşlarını ölüme terk etmek içine sinmiyor.”

Weiss yüzünde son derece huzursuz bir ifadeyle başını sallıyor. “Her asker, yarın kendisinin de aynı kaderi paylaşıp paylaşmayacağını düşünmekten kendini alamıyor.”

Esasen bu bir güven meselesi.

Stratejik bir perspektiften bakıldığında bu fikir mantıksız görünüyor. Ancak moral açısından bakıldığında, silah arkadaşlarını kaderine terk etmenin vereceği zarar muazzam olabilir.

İzlenecek en iyi hareket tarzı ne olurdu? Orta bir yol bulmaya karar vermeden önce kafamda hızlı bir hesaplama yapıyorum.

“Sadece usulen olması kaydıyla bir miktar destek kabul edilebilir. Şöyle ki, intikalimiz sırasında düşman bölgesinde izole kalmış dost mevzileri sıçrama noktası olarak kullanabiliriz. Durum gerektirdiğinde birliklerin üs savunmasına geçici yardım sağlaması yasaklanmayacak.”

Böylelikle, silah arkadaşlarını kurtarmak için ekstra çaba sarf etmeseler de onları tamamen kaderlerine de terk etmiş olmayacaklar.

“Üzgünüm ama elimizden gelenin en iyisi bu.”

“O halde… kesinlikle kurtarma operasyonu yapamıyor muyuz?”

Kurtarma operasyonu mu? Başımı ellerimin arasına alıyorum. Sadece bu teklif bile başımın ağrısını şiddetlendirmeye yetti. Bizden ne bekliyor, Federasyon Ordusu’nun tüm ilk dalgasını durdurmamızı mı? Belki Büyük Knut’u mezarından kaldırıp bunun imkânsız olduğunu açıklamasını sağlasaydım, Binbaşı Weiss nihayet durumu kavrayabilirdi. Yoksa tıpkı Knut’un derebeyleri gibi, kendisi de benim her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten biri olduğuma mı inandırdı kendini?

Astımın hakkımda böyle yüksek bir kanaate sahip olmasından gurur mu duymalıyım, yoksa imkânsızı beklediği için onu azarlamalı mıyım emin olamıyorum. Biraz tereddüt ettikten sonra, bunun okkalı bir acı gerçek dozu gerektirdiğine karar veriyorum.

“Düşmanın artçı hattı ve lojistik katarı—sadece bu ikisini hedef almak bile elimizdeki tüm imkânları seferber etmemizi gerektirecek. Eğreti bir stratejik hava kuvveti gibi hareket ediyor olabiliriz ama o kadar çok askeri kurtaramayacağımızı anlıyorsundur umarım?”

“Fakat… ister istemez yol boyunca dost birlikleri göreceğiz.”

“Öyleyse kendimi açıkça ifade edeyim. Belirlenen hedefler dışındaki herhangi bir kara birliğine destek sağlamak kesinlikle yasaklanacaktır; bunun sebebi de çok basit, bunu karşılayacak gücümüz yok. Önce saha ordusunu kurtarmak zorundayız. Topyekûn imha edilmesini önlemek için ne gerekiyorsa yapmalıyız. Askerler, bunu başarmanın münferit kurtarma operasyonlarından çok daha fazla hayat kurtaracağını anlamak zorunda.”

“Mantıklı… ama dürüst olmak gerekirse benim için bile sindirmesi zor bir gerçek,” diyor, gözlerini kaçırıp gülümseyerek; sanki ona aldırış etmememi ister gibi.

Tanya’nın hissettiği o vicdan sızısı kabul edilebilir; iyi bir insan olduğunu gösterir. Ancak gerçekten sorumlu tutulması gerekenlerin, en başta bu stratejik ortamı yaratanlar—yani devlet—olduğunu düşünüp duruyorum.

“İmparatorluk bize gözyaşı dökme lüksünü bile çok gördü. Biz sadece tek bir büyücü tümeniyiz; askerleri kaderine terk edecek bir konumda değiliz. Başkaları onları bizim yerimize çoktan terk etti zaten.”

Muharebe meydanı gözyaşı dökülecek yer değildir.

Sahada sorumluluktan kaçma hakkı da yetkisi de yoksa, o zaman varılacak tek mantıklı sonuç bu sorumluluğun üst makamlarda yattığıdır. Sahadakiler ellerinden gelenin en iyisini yaptığı halde sorun çözülemiyorsa, suç komuta zincirinin daha üst basamaklarındadır. Yönetimin gerekliliğine yürekten inanan biri olarak, ellerinden geleni yaptıkları sürece sahadakilerin masum olduğuna dair sarsılmaz bir kanaat geliştirdim.

“Bir hava büyücü tümeninin yapabilecekleri sınırlıdır. Bizden gerçekçi olanın ötesinde şeyler başarmamızı beklemek, yüksek komutanlığın bir başarısızlığıdır. Biz görevlerimizi layıkıyla yerine getirdiğimiz sürece, hâlâ daha fazlasını talep ediyorlarsa suç üsttekilerdedir. Bizler sadece kendisinden katma değer üretmesi beklenen talihsiz kurbanlarız. Bu konuda suçluluk duymaya hiç gerek yok.”

Uygun emeğe karşılık uygun tazminat ve değerlendirme, zaten doğal olarak karşılanması gereken bir düzendir.

“Burası Ren Cephesi değil. Bize katılmak için nereden çıktığı belli olmayan ikmal birlikleri, takviye kuvvetler ya da destek üniteleri gelmeyecek. Ve durum, aşikâr ki, Batı’da olduğundan çok daha vahim.”

Yalnızca hayatta kaldığımız sürece çalışmaya devam edebiliriz.

“Fazla düşünüyorsunuz Binbaşı Weiss. İşleri basitleştirmek en iyisidir. İşini yapamayan astları da, yapmayan üstleri de unutun. Sadece yapılması gereken şeye odaklanın. Yaşamanın en iyi yolu budur.”

Ona kendinden emin bir şekilde sırıtıyorum.

“Şimdi, işimizin başına dönme vakti Binbaşı Weiss.”

Şafak Sökümü Harekâtı planlandığı şekilde başladı.

Federasyon ordusunun yüksek komuta kademesine, Stavka’nın her bir köşesine derin bir rahatlama dalgası yayıldı.

Doğu İmparatorluk Ordusu’nun konuşlanmasını bizzat İmparatorluk’tan bile daha iyi bildiğini iddia eden Federasyon Ordusu, hazırlıklarını son derece titizlikle yürütmüştü. Yine de tüm bunlara rağmen, akıllarda hâlâ bazı endişe kırıntıları kalmıştı. Bu harekât gerçekten başarılı olabilecek miydi?

Taarruzlarının gizli kalmasını sağlamak adına tarihte eşi benzeri görülmemiş bir çaba sarf edilmişti. Başkentte yeni kurulan birliklerle üst üste geçit törenleri düzenlediler; sırf İmparatorluk, Federasyon’un kuvvet yığınağını yanlış hesaplasın diye üçüncü ülkeler aracılığıyla tümenlerin baştan aşağı yeniden yapılandırıldığına dair sinyaller gönderdiler. Ama bu sadece bir başlangıçtı.

İmparatorluk’un düzenli hava keşiflerini kendi lehlerine kullanarak cılız birlikleri göstermelik olarak ön cepheye yerleştirdiler; bu sırada asker eğitimlerini gizlemek için yeni teçhizatları ve yeni kurulan birlikleri deneme maksatlı konuşlandırdılar. Bunların hepsi, İmparatorluk’un dikkatini Federasyon’un asıl amacından —devasa bir ordu yığmaktan— başka yöne çekmek için tasarlanmış usta işi tedbirlerdi.

Federasyon, İmparatorluk Ordusu’nun savunmasını gevşetmesini sağlamak amacıyla düşman hatlarının arkasındaki partizanlara faaliyetlerini durdurmalarını kasten emretti. Hatta iş, İmparatorluk’un Federasyon Ordusu’nun taarruzunu öngörerek ulaşım altyapısını istikrarlı bir şekilde yeniden inşa etmesine göz yummaya kadar vardı.

İmparatorluk, kendi topraklarındaki demiryollarını ve karayollarını yenileme konusunda mükemmel bir iş çıkarıyordu. Bu durum sadece ikmal koşullarını iyileştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Federasyon’un ilerlemek için kullanacağı yolları da muazzam şekilde elverişli hale getiriyordu! Stavka âdeta sevinçten havalara uçuyordu.

Esasen, İmparatorluk’un kendi kaynaklarına ve insan gücüne el koyup bunları yine İmparatorluk’a karşı kullanacaklardı.

Ne var ki, İmparatorluk tarafından defalarca püskürtülmüş olmanın hatıraları Federasyon Ordusu’nun zihnine hâlâ kazınmış durumdaydı. O aşağılık İmparatorluk Ordusu ve onların aşağılık Genelkurmayı… İmparatorlukçuların kurnazlığı sınır tanımıyordu! Fakat bu kez üstünlük kesinlikle Federasyon’un elindeydi.

Tanrı hakkı için, anavatan aşkına, ama en çok da topçu ateşi sayesinde!

“Nihayet başlama vakti geldi…”

Sözler havada hafifçe yankılandı. O an için bundan fazlasına gerek yoktu.

Topçu birlikleri, tam da planlandığı gibi ön cepheyi baskı altına almaya başladı.

İnce ince koordine edilmiş planlı atışlar mükemmel sonuç veriyordu. Daha da iyisi, Federasyon hava kuvvetleri hava üstünlüğünü çoktan ele geçirmişti. Her şey tam saatinde ve takvime uygun ilerliyordu.

Şimdi geriye kalan tek şey, birinci kademenin o şiddetli hücumuydu…

“… ve zafer bizim olacak.”

“Nihayet.”

Hepsi onaylarcasına başlarını salladı.

“Ancak lider kadroya yönelik nokta operasyonlara karşı tedbirli olmalıyız. Büyücülere ve diğer hava unsurlarına karşı teyakkuzda kalmamız hayati önem taşıyor.”

“Anlaşıldı. Ama İmparatorluk Ordusu’nun gerçekten geleceğini düşünüyor musunuz?”

“Daha önce Moskva’ya kadar geldiklerini unuttun mu?”

Federasyon Ordusu olarak bilinen ve mutlak pragmatizme tapan bu güruh, o korkunç Semender Muharebe Grubu gibi bir birliğin Stavka karargâhına baskın yapma ihtimali de dâhil olmak üzere, gerçekleşebilecek en kötü karşı taarruz senaryolarını zihninde çoktan canlandırmıştı. Bu nedenle, engelleme ve önleme amacıyla çekirdeğini deneyimli askerlerin oluşturduğu kendi büyücü tümenlerini ihtiyat olarak ayırmışlardı.

Birliğin kalitesine dair şüpheler bulunsa da, en azından komuta kademesi savunma pozisyonunu yeniden kazanana kadar, düşman büyücü taburuna karşı yem olarak hizmet edecek kadar güçlü olacağı kesindi.

Federasyon bu kez emindi. Üstünlüklerinden emindi. İnce ince işlenmiş harekâtlarının zafere ulaşacağından emindi.

Aşağı yukarı aynı anlarda, ortamda bulunan bir başka grup da Federasyon’un bu mutlak eminliğini dışarıdan bir gözle gözlemleme fırsatına sahipti: Milletler Topluluğu ataşeleri.

Şafak Sökümü Harekâtı’nın ana hatları kendilerine açıklandığında, ataşeler hayretler içerisinde kalmıştı. Doğrusu, Federasyon’un planları onları dehşete düşürmüştü; tüm dünyayı Federasyon’un boyunduruğu altına sokacak tavizsiz bir taarruzdu bu.

Resmi olarak bakıldığında, elbette Milletler Topluluğu ve Federasyon bu savaşı birlikte yürüten müttefiklerdi.

Meselenin aslı ne olursa olsun, Federasyon ile temas noktası olan ataşeler, bu muazzam karşı taarruz kendilerine bildirildiğinde resmi konumları gereği tebriklerini sunmalarının beklendiğini biliyorlardı. Harekâtın başarısı için en içten dileklerini iletecek kadar diplomasi oyununa hâkimdiler.

Ancak içten içe, Federasyon’un zaferi tek başına göğüsleme ihtimalinden derin bir endişe duyuyorlardı.

Mesleki değerlendirmelerine göre, Şafak Sökümü Harekâtı’nın başarıya ulaşma olasılığı son derece yüksek görünüyordu. Bu harekât, titiz ve hummalı bir hazırlığın kristalleşmiş haliydi. Ataşeler, Ren Cephesi’nde bizzat çarpışmış kıdemli askerlerdi. “Bununla kıyaslandığında,” diye inlediler, “Ren Cephesi bile çocuk oyuncağıymış…”

Harekâtın ölçeği, harcanan mühimmatın muazzam miktarı… Akıl almaz boyuttaydı.

Milletler Topluluğu’nun sadık askerleri olarak, vakit kaybetmeden kendi ülkelerine bir uyarı raporu gönderdiler. Artık savaş sonrasında ne olacağını düşünmenin zamanı gelmişti.

O noktada, Milletler Topluluğu komuta kademesinin tamamı, İmparatorluk Ordusu’nun kaçınılmaz bir yenilgiyle karşı karşıya olduğuna inanıyordu. Federasyon Ordusu’nun ortaya koyduğu tablo son derece ikna ediciydi. Onlara göre, “İmparatorluk Ordusu tamamen hazırlıksız ve stratejik baskın sağlandığı anda karmaşaya sürüklenecekler. Yine de Doğu’da konuşlanan İmparatorluk birlikleri, birinci kademenin hücumunu karşılamak için siper kazıp müstahkem mevkiler oluşturmayı tercih edecektir.”

Peki bunun sonucu ne olacaktı? diye sordu Milletler Topluluğu komutanları kendi kendilerine. Cevap: İmparatorluk’un ana sahra ordusu tamamen çamura saplanıp kalacaktı.

Peki ya sonra ne olacaktı? Cevap: İkmal kaynakları tükendiğinde, tecrit edilmiş İmparatorluk birlikleri kuşatılacak, destek hatlarından kesilecek ve geri çekilemez hale gelecekti.

İmparatorluk’un bu durumdan kurtulmak için yapabileceği bir şey var mıydı? Belki de tek seçenekleri, ilk taarruz dalgası vurur vurmaz derhal geri çekilmeye başlamaktı. Bundan daha azı halinde, İmparatorluk ne olup bittiğini tam olarak kavrayana kadar iş işten çoktan geçmiş olacaktı.

Ve iş işten geçtikten sonra Federasyon, paşa gönlünün istediği gibi ilerleyebilecekti. Tıpkı İmparatorluk Ordusu’nun François Ordusu’nun ana kuvvetlerini imha ettikten sonra yaptığı gibi; yoluna çıkan İmparatorluk sahra birliklerini biçe biçe ilerleyen amansız bir hücum.

Milletler Topluluğu mensupları çaresizlik içinde inlemek zorunda kaldılar. Yükselen Şafak’ın altında onları parlak, ışıl ışıl bir gelecek bekliyor gibi görünüyordu.

Ne var ki.

Ne kadar haksızca görünürse görünsün, İmparatorluk’un safında tüm yanıtları zaten bilen, bir nevi hile koduna sahip biri vardı. İnce ayarlanmış çarklar milimetrik bir sapmayla yerinden kaydı.

Ufaktan bir fark, bir kelebeğin kanat çırpışı, tüm dünyayı değiştirebilir.

Ne var ki bu, ilham verici bir temenni değildi. Savaş bir cehennemdir, muharebe meydanı ise arafın ateşidir. Söylemeye gerek dahi yok ki, insanların tüm temennilerine rağmen ön cephede Tanrı’dan eser yoktur.

Ön cephelerde titreyen İmparatorluk Ordusu askerleri, bu dersi şimdi acı bir şekilde öğreniyorlardı.

“Geri çekilmek mi?!” “Ş-şimdi mi?! Düşmanın gözünün önünde mi?!” “Mevzilerimizi terk etmemizi mi istiyorlar?!” “Taşınmaya hazır olmayan tüm ağır teçhizatı arkada bırakmamızı mı?!” “Derhal harekete geçmemizi mi?!”

Geri çekilmek ha? Düşman saldırısı altındayken hem de? İşinin ehli tek bir subayın bile böyle bir kararı sorgulamaması elbette imkânsızdı.

“Bu tam bir delilik!!”

İmparatorluk Ordusu böyle bir duruma nasıl tepki verileceğini önceden belirlememiş miydi yani?! Bu işte kesinlikle bir bit yeniği vardı. İmparatorluk Ordusu ve onun her bir subayı aynı doktrini izlerdi. Hepsi “Düşman saldırdığında mevziye kenetlen” düsturuyla yetişmişti. Düşman taarruzunun en ağır yükünü göğüsleyen müstahkem mevkiler savunmaya kapanmaya odaklanmalı, bu sırada dost kuvvetler de düşmanı arkadan kuşatmak için harekete geçmeliydi.

Şimdiye kadar zaferi hep bu şekilde kazanmamışlar mıydı? Ve yine aynı şeyi yapmaya hazırlanıyorlardı. Çoğu asker için bu, alfabenin ilk harfi kadar temel bir bilgiydi.

Ve şimdi, tam da giyotine boyunlarını uzatmışken tüm bunları tepe taklak etmek de neyin nesiydi? “Anlık emirler” tabiri kulağa hoş gelebilirdi fakat birliklerin bu tür kararsız ve değişken tutumlardan nefret etmek için haklı sebepleri vardı —örneğin kuş bakışı bir perspektiften bakıldığında bu emirler tek doğru tercih olsa bile.

O an sahada, herkesin dilinde tek bir sözcük vardı.

“Bu akıl kârı değil! Yukarıdakiler ne düşündüğünü sanıyor?!”

Kırk fırın ekmek yemiş tecrübeli komutanlar bile şaşkınlıklarını gizleyemiyordu. Nihayetinde hepsi hâlâ sabit savunma, takviye birliğin yarmasını bekleme ve nihai karşı taarruzdan oluşan o üç aşamalı hayale tutunmaktaydı.

Her şey çoktan bu köklü kabullere göre harekete geçirilmişti. Birlikler ileri karakollardan çekiliyor ve ikincil savunma mevzilerine kaydırılıyordu. Kendilerine öğretildiği gibi, kurtarma birliğini beklemek üzere mevzilerine kapanmaya başlamışlardı bile.

Şimdi geri çekilmek, tüm bu akışı tersine çevirmek ve yapılan bütün hazırlıkları çöpe atmak demekti. Güvenli kalelerini terk etmek anlamına geliyordu.

Onlara derhal kaçmalarını söylemek dile kolaydı ama uygulaması çok zordu. Yukarıdakiler gerçekten bu işin o kadar kolay olduğunu mu sanıyordu? Bu tam bir zırvalıktı.

Ama başlarının üzerindeki gökyüzü zaten bu kadar berbat bir hal almışken göğe tükürmenin de bir anlamı yoktu. Karada kuşatılmış durumdaydılar, tepelerinde ise düşman uçakları gökyüzünü ek bir bulut tabakası gibi kaplamıştı.

Durumu daha da kötüleştiren şey, Federasyon büyücülerinin cephede boy göstermeye başlamış olmasıydı. Federasyon büyücüleri, zafere ulaşmak için dayanıklı savunma kalkanlarına güvenerek birlikleri ezip geçerken, havaya çığlık çığlığa ikazlar yükseliyordu. Ve İmparatorluk Ordusu’nun geri çekilmesi mi bekleniyordu…?

“Bu koşullar altında ha?!”

Şu anda bir asker üstlerine çıkışıp “Hadi oradan!” dese, muhtemelen askeri mahkemeye bile çıkarılmazdı.

Bu sırada ön cephe her geçen an daha da ezilip geçiliyordu. Kaçış güzergâhları kapanıyordu. Subaylar çaresizlik içinde inlediler; yine de bazıları emirleri kabul edip makinenin sıradan birer çarkı olmaya razı geldi. Askerleri, güvenli olduğuna kendilerini inandırdıkları mevzilerden bağırttıra bağırttıra, zorla çıkarmaya başladılar. Çekilmeye başladılar.

Peki böylesine kararlı bir eylemin karşılığında ne gördüler? Katıksız bir hüsran.

“Ah, Tanrım! Kahretsin! Neden—neden bize bunu yapıyorsunuz?!”

Soğuktan ve korkudan titreyen, geri çekilen cephe askerleri, yoldan uzak bir güzergâhta yürümeye devam ederken gözlerini gökyüzüne diktiler.

“Şu an sıcacık, güzel bir üsse sığınmış olmamız gerekiyordu!”

Sırf tek bir emir yüzünden dondurucu soğuğa atılmışlar, derin karların içinde sürünerek geri çekiliyorlardı. Henüz çamur mevsimi bile gelmemişti. Zemin kaskatı donmuştu, erzak stokları cılız durumdaydı ve en kötüsü, korkunç derecede yalnız ve izole kalmışlardı.

Piyade için açık arazide kalmak her zaman tatsız bir durumdu. Böyle koşullar altında geri çekilmek ise adeta büyük bir izdihamın ortasından sıyrılmaya çalışmak gibiydi. Tepelerinde düşman uçakları cirit atıyor, düşman büyücüleri hava taarruzları düzenliyordu. Peki bu sırada hava koruması sağlaması gereken dost büyücüler neredeydi?

“Tüm büyücüler nereye kayboldu?” diye mırıldandı geri çekilen bir asker; bu sitem, tıpkı kışın bahara, gündüzün geceye devrilmesi kadar doğal bir şekilde döküldü dudaklarından.

Dost büyücülerden —veya uçaklardan— tek bir iz bile yoktu. Bu esnada düşman, küstahça tepelerinde dolanmaya devam ediyordu! Kim feryat etmezdi ki? Ortada kesinlikle bir yanlışlık olmalıydı.

“O Hava Filosu’ndaki aptallar! Gökyüzündeki o pislikler! Böyle bir zamanda nasıl kıçlarının üstünde oturabilirler?!”

Asker ne kadar kıdemliyse, gökyüzüne bakarken o kadar çok öfkeleniyordu. Eski tüfekler olarak, gökyüzünün tekeline düşmanın sahip olmasının ne kadar tehlikeli bir durum yaratabileceğinin gayet farkındaydılar. Bazı açılardan, sadece kuşatılmış olmak bile daha iyiydi.

Hava üstünlüğü korunduğu sürece, kuşatma altındaki bir mevzi direnebilirdi. Ancak gökyüzü bir kez kapandı mı—

Orada dost bir unsur görebilselerdi… Tek bir müttefik uçak veya hava büyücüsü hatları yarabilseydi, bu bile kaçan birliklere cesaret vermeye yeterdi. En azından henüz gözden çıkarılmadıklarına onları ikna etmeye yeterdi.

Ancak sitem dolu gözlerle gökyüzünü süzseler de, tek bir İmparatorluk kanadı bile görünmüyordu. Bu raddeye geldikten sonra rüyalarında görseler bile razıydılar ama görünüşe göre bu bile çok şey istemekti.

“Lanet olsun onlara, hepsinin canı cehenneme!”

Çığlıkları da, bu yüzden savurdukları beddualar da duyulmadan kaybolup gitti.

Böylece, geri çekilmeyi seçebilecek kadar şanslı olan İmparatorluk birlikleri bile düşman takibinden kurtulamadı. Durmaksızın tepelerinde biten hava tacizleriyle sinirleri altüst olan askerler, şikâyet yağdırmaktan ve kaçmaktan başka bir şey yapamıyordu.

İmparatorluk Ordusu’nun şu an içinde bulunduğu acınası hal tam olarak buydu.

Ne var ki muharebe meydanında dökülen tüm bu gözyaşları sayesinde bir şey başarılabilmişti: Bölgesel hava üstünlüğü sağlanmıştı.

Eksikliği hissedilen hava büyücüleri —ön cephedeki askerler onları yeniden görmenin hasretiyle yanıp tutuşsa, hatta yokluklarına lanet okusa da— şu an doğu semalarında hayati ve tek bir hedefin peşinde süzülmekteydi.

Tam teşekküllü bir büyücü tümeni.

Azami muharebe hızında uçan, doğu gökyüzünde küçük ama son derece vahşi birer leke gibi beliren bu iblisler, kıyas kabul etmez katıksız birer şiddet aracıydı. Uzun süre sadece teorik bir kuvvet olarak kaldıktan sonra, bir hava büyücü tümeni yeniden havalanmış ve o korkunç dişlerini göstermişti.

Aceleyle toplanan bu tümen, birden fazla noktada aynı anda hava taarruzu düzenlemek üzere üç alay halinde intikal ettirilmekteydi. Geçici bir stratejik hava kuvveti —İmparatorluk Ordusu’nda uzun zamandır görülmemiş ölçekte bir akın birliği— olarak üstlendikleri kritik görevi yerine getirmek amacıyla gökyüzünü yararak düşman topraklarının derinliklerine doğru ilerliyorlardı.

Lakin bu üç alayın da kendilerine has sorunları vardı. Birlikler kıdemli askerlerden oluşsa da daha yeni, alelacele bir araya getirilmişlerdi.

Durumları belirsizdi ve belki de cephe bu kadar geriye çekildiği için, temel coğrafi yapısı dışında bölge hakkında pek bir şey bilmiyorlardı. Sırf daha önce terk edilmiş kritik ikmal noktalarını vurmak için orada bulunduklarını düşünmek bile kan dondurucuydu.

“Salamander 01…! Salamander 01, beni duyuyor musunuz?! Lütfen cevap verin! Lütfen!”

Birinin çağrı kodumu avazı çıktığı kadar bağırdığını duyunca hafifçe kaşlarımı çatıyorum.

Şu anda katı bir telsiz sessizliği uyguladığımız için yapabileceğim en iyi şey sesimi yükseltmeye çalışmak ya da el işareti vermek. Koskoca bir alayı sadece çıplak sesle ve el işaretleriyle sevk ve idare etmeye çalışmak tam bir kâbus.

Etrafıma göz gezdiriyorum ama bana seslenenin kim olduğunu hemen tespit edemiyorum. Gayet doğal tabii. Şu anki irtifamız… etrafı rahat rahat süzmek için fazlasıyla düşük. Tüm alay araziye yakın alçak irtifa seyrüseferi yaparken ve her an çatışmanın başlayabileceği beklentisiyle, nizam halinde azami hızla ileri atılırken bir an olsun dikkatimizin dağılmasına izin veremeyiz. Nefes alacak vakit bile yok.

Tüm bu çaba, daha yükseğe çıktığımız takdirde düşmanın sinyalimizi kolayca yakalamasını önlemek için. Ancak bu tedbirin de kendine göre ağır bir faturası var.

“Yine birileri mi çakıldı?! Bu sefer kaç kişi?!” Havada dişlerimi gıcırdatıp durumu doğrulamak için kasten irtifa kazanırken söyleniyorum.

Artçı birlikten bir grup düşmüş olmalı. Saflarımızda devasa boşluklar var ve aşağıdaki zeminde bir çakılmaya işaret eden karartılar göze çarpıyor. Belli ki bir kaza yaşanmış.

“Kahretsin, henüz düşmanla karşılaşmadık bile!” Mırıldanarak bir muharebe manevrası yapıyor ve yeniden kolun başına doğru dönüyorum. Tam o sırada, kendi kanat adamımın yan taraftan yaklaştığını fark ediyorum.

“Üsteğmen Serebryakov?”

“Albayım, görünen o ki bu kadarı onlar için bile fazla geldi!” diyor Üsteğmen Serebryakov; yüzü ciddi, sesi alçak.

Gösterdiği temkine şükredecek vakti zor bulup kısık bir sesle yanıt veriyorum: “Biliyorum ama yapılması gerek!”

Arazi örtüsünü izleyerek alçaktan uçmak inanılmaz derecede zordur. Bunu, önceden bir koordinasyon eğitimi almadan, tam teşekküllü bir büyücü alayıyla ve muharebe hızında yapmak… Onlardan sirkte trapez gösterisi yapmalarını istesem daha iyiydi.

İtiraf etmeliyim ki benim için bile kolay değil.

Yine de bu şart; gece karanlığında, GPS yardımı olmadan, son muharebe hızıyla hedefe doğru fırlarken arazinin kıvrımlarına ve yapısına yapışık halde uçmanın kazalara ve çarpışmalara davetiye çıkarmak olduğunu bilsem bile.

“Ah! Yine mi?! Bir kaza daha mı?!” diye bağırıyor Üsteğmen Serebryakov.

Öfkeyle dilimi şaklatıyorum. Anlık bir hata, başka bir büyücünün acemice bir manevrayla yere sürtünmesine yol açtı; neyse ki en azından savunma kalkanı açıktı.

En azından bir anlığına hâlâ hareket ediyor gibi görünürler. Sağ mı yoksa ölü mü olduklarını anlamak imkânsız.

“Daha düşman topraklarına girmedik bile! Çakılan herkesin telsiz sessizliğini sıkı bir şekilde koruduğundan emin olun! Geri dönebilecek durumda değillerse, büyülerini serbest bırakıp üsse dönmeden önce planlanan taarruz saatimizi beklesinler!” Uçarken emirleri avazım çıktığı kadar bağırarak veriyorum.

Öfkeyle başımı şöyle bir kaşıyorum.

“Az kaldı, az kaldı…”

Haritadaki uçuş süresine ve gök cisimlerinin konumuna dayanarak kafamdan yaptığım hızlı bir hesaplama, birliğin pozisyonunu doğruluyor. Bu hızda ve bu rotada devam edersek çok geçmeden düşmanın ikmal ve irtibat hatlarıyla kesişeceğiz. Sonrasında tek yapmamız gereken taarruz etmek.

Eğer Federasyon, birinci kademesini takviye etmek ve ikinci kademesi için cepheye yakıt taşımak amacıyla devasa kamyon konvoyları kullanıyorsa, düzgün yollara epey bel bağlıyor olmalılar.

Neyse ki düşmanı bulmamız uzun sürümeyecektir.

Durumu kafamda evirip çevirirken bir yandan da kartal gibi keskin gözlerle araziyi tarayarak çaresizce etrafı arıyorum. Düşmanın ikmal birliklerini arıyoruz. Onları tam kalbinden vurabilirsek, Federasyon Ordusu’nun o muazzam büyüklüğü kendi sonlarını getirecektir.

“İşte bu yüzden onların artçılarına, ikmal hatlarına saldırmak zorundayız. Yine de…”

Büyücülerden imkânsızı istediğimin farkındayım.

Elbette Tanya’nın öz taburu olan 203. Hava Büyücü Taburu’ndan kimse çakılmadı; fakat başka bir taburdan iki ikili grup ve hepsi çiçeği burnunda çömezlerden oluşan diğer bir bölüğün yarısı çoktan yere yapıştı. Bu arada, direkten dönen kazaların sayısı dehşet verici boyutta. Gerçekten bu kadar fedakârlığa ve riske değer mi?

Buna karar vermek harp hukukunun işi.

15 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, İMPARATORLUK BAŞKENTİ SEMALARI

Savaş israftır, savaş mantıksızlıktır.

Yine de.

Birisi Üsteğmen Grantz’a geride konuşlandırılmış askerlerin mantıkla hareket edip etmediğini soracak olsa, çileden çıkmış haldeki Üsteğmen Grantz nasıl cevap vereceğinden son derece emindi.

“Bu insanların nesi var böyle?! Akıllarını bir yerde mi unuttular?!”

Grantz’ın sabrı tükeniyordu. Bu mesajı bir an önce ulaştırması gerekiyordu!

Grantz Doğu’dan buraya kadar çılgınca bir uçuş gerçekleştirmişti, fakat başkentin hava savunma teşhis bölgesine girer girmez bürokratik aptallığın akıl almaz duvarına toslaşmıştı.

“Tanımlanamayan hava unsuru, burası Başkent Hava Savunma Kontrol. İrtifanızı derhal düşürün ve silahlarınızı emniyete alın. Tekrar ediyorum, irtifanızı derhal düşürün ve silahlarınızı emniyete alın.”

Bu tekrarlanan uyarı bir şaka amaçlıysa bile, Üsteğmen Grantz hiç gülmüyordu. Kötü bir rüyada sıkışıp kalmış gibi hissederek kaşlarını çattı.

“Burası doğrudan Genelkurmay’a bağlı 203. Hava Büyücü Taburu’ndan Büyücü Üsteğmen Warren Grantz. Acil bir mesajı ulaştırmak üzere kesin emirlerle Doğu’dan başkente intikal etmekteyim.”

Cepheden dönen bir subay için Üsteğmen Grantz’ın verdiği yanıt kayda değer bir özdenetim barındırıyordu; nitekim sadece dost bir devriye tarafından önlenmekle kalmıyor, aynı zamanda çekilmez boyuttaki bir bürokrasiye maruz bırakılıyordu. Ancak Grantz’ın sabrı karşılıksız kaldı.

“Böyle bir Doğu Ordusu çağrı kodu doğrulanamıyor, tanımlanamayan hava unsuru. Tekrar ediyorum, Doğu Ordusu çağrı kodu doğrulanamıyor.”

“Teyit edemezsiniz tabii!” diye bağırdı Grantz. “Çünkü benim taburum doğrudan Genelkurmay’a bağlı!! Ne hakla Doğu Ordusu çağrı kodum olsun ki?!”

“Doğrulama sağlanamıyor. Tanımlanamayan hava unsuru, tekrar ediyorum, burası Başkent Hava Savunma Kontrol. Lütfen önleme personelinin talimatlarına uyun, irtifanızı düşürün ve silahlarınızı emniyete alın. Kontrol merkeziniz kimliğinizi teyit edecektir.”

“Neyi teyit edecekseniz edin, yeter ki acele edip uçuş rotamı onaylayın…!”

“Tanımlanamayan hava unsuru, tekrar ediyorum, belirtildiği şekilde irtifanızı derhal düşürün ve silahlarınızı emniyete alın.”

“Birinci derece öncelikli bir görevdeyim!!”

Dinlemiyorlardı. Grantz’ın hiç hoşuna gitmemişti ama başka çaresi yok gibi görünüyordu.

“Kendisini Üsteğmen Grantz olarak tanıtan tanımlanamayan birlik, burası Başkent Hava Savunma Kontrol. Bu son uyarınızdır. İrtifanızı derhal düşürün ve belirlenen çevre dahilinde silahlarınızı emniyete alın. Tekrar ediyorum, irtifanızı derhal düşürün, aksi takdirde düşman unsuru olarak önlemeye tabi tutulacaksınız.”

“Ben de tekrar ediyorum, bu öncelikli bir görev! Genelkurmay’a mesaj taşıyorum!!”

“Emirlerinizi kontrol etmemize izin verin. Nereden bilelim, bir firari de olabilirsiniz.”

“Siz ciddi misiniz?!”

Şimdi de onu firarilikle mi suçluyorlardı?! Gülünç! Üsteğmen Grantz öfkesine hâkim olmakta zorlanıyordu. Ses tonunu kontrol altında tutmaya çalışarak geri bağırdı: “Sizi aptallar! Orada işleri kim yürütüyor ulan?!”

Zaman kazanmak için hızla irtifasını artırdı. Seçenekleri ya teslim olmak ya da zorla geçmek gibi görünüyordu. Bu inanılır gibi değildi. Ne yapmalıydı? Bu saatten sonra karar kendi elinde miydi ki?

Grantz bir an olsun ne yapacağını düşünebilmeyi dilerdi, ancak devriye birliği çoktan ona doğru yönelmişti bile.

Grantz daha da yükseğe tırmandı —cephede edindiği bir alışkanlıktı bu— ancak bu hamle muhtemelen devriye birliğinin şüphelerini haklı çıkarmaktan, sanki savaşa hazırlanıyormuş ya da gerçekten bir firariymiş gibi görünmesini sağlamaktan başka bir işe yaramamıştı.

Durumun daha da kötüleşmemesi için belki de sadece onlarla gitmeliydi, fakat Grantz emin olamıyordu. Şu an bürokrasi batağına saplanmak felakete yol açabilirdi.

Başkent Hava Savunma Kontrol’de işinin ehli bir büyücü subayın pürüzleri gidermeye yardım etme ihtimali her zaman vardı, fakat bugünlerde geriye kaç tane sağlam, güvenilir subay kalmıştı ki? Üsteğmen Grantz ne yapacağı konusunda endişeyle kıvranıyordu. Bu ihtimal üzerine kumar mı oynamalıydı, yoksa… Derken, zaman geçmesine rağmen hâlâ boşuna endişelendiğini fark etti.

“Şaka yapıyor olmalısınız…”

Görünüşe göre önleme birliğinden tek bir kişi bile onunla birlikte 8.000 irtifaya tırmanmamıştı. Hatta… devriye uçuşu için bile fazla alçaktan uçmuyorlar mıydı? Aşağıya göz atan Grantz, acemilerin hâlâ metrelerce aşağıda sarsakça havada süzülmeye çalıştığını gördü.

“Bugünlerde Başkent Hava Savunması diye geçinen şey bu mu yani?!”

Başkent Hava Savunması — acı gerçekle taban tabana zıt, tantanalı bir isim.

Uçuş hızına gelince… devriyenin mevcut hızı, bir seyir uçuşu için bile hantal kalırdı. Üsteğmen Grantz ilk başta onların bu düşük hızını ve sönük irtifalarını devriye görevinde olmalarına bağlamıştı, ancak durumun hiç de öyle olmadığını şimdi anlıyordu.

“Bu kadarı da olamaz…”

Yapabileceklerinin en iyisi bu muydu? Sözde bunlar İmparatorluk hava büyücüleri, başkent hava sahasının yılmaz savunucularıydı öyle mi?!

“Bu bir şaka olmalı!” diye bağırdı Grantz gayriihtiyari.

Grantz devriyeyi daha sakin bir gözle gözlemledikçe, korkularının muhtemelen yerinde olduğunu anlamaya başladı. Yine de bu durum, inanmasını hiç de kolaylaştırmıyordu.

“Beni önlemekle görevlendirilen manga bu mu? Şunlara bak, havada sudan çıkmış balık gibi çırpınıyorlar.” Üsteğmen Grantz bir gazinin tüm yorgunluğuyla iç çekti. “Savaşa böyle birlikleri mi gönderiyorlar?”

Havaya hedef kuklası salıyorlar sanki; düşmanın av çetelesine bedavadan çentik attırmaktan farksız bu. Federasyon büyücüleri bile muhtemelen daha çok işe yarardı. En azından Federasyon mücevherleri, dayanıklı savunma kabukları sayesinde daha yüksek bir hayatta kalma oranına sahipti.

Grantz, bu askerlerin mantığın sesini dinleyecek gibi olmadığını fark etti. Kendi bunun pek farkında olmasa da Grantz, her şeye rağmen iyi bir insandı.

Görevine kendisini adamış bir asker, hatta durumu kılıfına uydurmakta usta bir adam bile zaruret adına bu acemileri vurup düşürmekten çekinmez, belki de yetkileri olmadığı halde acil bir mesaja engel oldukları için bunu hak ettiklerini söylerdi kendine. Bunu göze alıp yapsaydı bile, askeri hukuk açısından yanlış hiçbir şey yapmamış olacağından emindi.

Fakat Grantz, böyle bir şeyi yapamayacak kadar insanlığını koruyordu hâlâ. Göreve olan sadakati ile sağduyusu ve vicdanı birbiriyle çatışıyordu. Görevinin ne derece önemli olduğunu anlıyordu ama bu, yapacağı şeyden içinin rahat edeceği anlamına gelmiyordu.

“Tanrım, lütfen…” Fakat tam Grantz kaderin cilvesine sığınmaya başlamışken, ilahi takdir duruma el koydu sanki.

“Alo? Ses verin?! Ses verin?! Beni duyabiliyor musunuz?”

TARİH KİTAPLARINDA…

İki farklı tarih vardır.

Batı’nın tarihi ve Doğu’nun tarihi.

İkisi de aynı noktadan başlar. Bir zamanlar, Büyük Savaş sırasında, güçlü ve hain İmparatorluk’un tehdidi karşısında büyük bir ittifak, evrensellik adına aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp İmparatorluk’a karşı birleşik bir cephe oluşturmak için bir araya gelmişti.

Bu iki tarihin varacağı sonuçlar da büyük ölçüde aynıdır. İyilik, kötülüğe galip gelmek için el ele vermiş ve mutlu bir sona ulaşılmıştır.

Ancak bu süreçte yaşanan olaylar yalnızca yüzeysel benzerlikler taşır.

Tarafsız bir tarihçi, bu iki görüşten hangisinin gerçeğe en yakın olduğunu ayırt etmek için daima çabalamalıdır. Bir okuyucunun erişebileceği belge ve tanıklık dağları; en küçük hakikat kırıntılarının yanı sıra sayısız yalan, ön yargı ve yanlış algı barındırır.

Dönemin görgü tanıklarının ifadeleri söz konusu olduğunda bile, bahsi geçen tanıkların ne kadar güvenilir birer anlatıcı olduğundan asla emin olunamaz. Bu dünyada yalancıdan bol bir şey yoktur; ancak işin gerçeği —meslekten olmayanlar için şaşırtıcı, kendini araştırmaya adamış bir bilim insanı içinse sıradan bir trajedi— dürüst bir anlatıcının tanıklığının bile tamamen doğru olmasına son derece nadir rastlanmasıdır.

Sebebi oldukça basittir: İnsan hafızası hayret verici derecede güvenilmezdir. Geçmişi tam olarak yaşandığı gibi hatırlayabilen insan sayısı yok denecek kadar azdır.

Kendinizin farklı olduğunu mu sanıyorsunuz? Öyleyse kendiniz deneyin. Hatırlamaya çalışın: Bir hafta önce akşam yemeğinde ne yemiştiniz? Bir ay önce? Üç ay önce? Akşam yemeğinde ne yediğinizi kolayca hatırlayabildiğinizi varsayalım —belki de her gün aynı saatte aynı şeyleri yediğiniz içindir— peki her öğünde lokmanızı kaç kez çiğnediğinizi hatırlayabilir misiniz? Sıcaklık ve nem oranı da dâhil olmak üzere havanın nasıl olduğunu?

Kontrollü bir ortamın dışında bu tür ayrıntıları eksiksiz hatırlayabiliyorsanız, mükemmel bir tanıksınız demektir —bir savcının rüyalarını süsleyecek türden bir tanık.

Ne yazık ki insanların büyük çoğunluğu böyle bir hünere sahip değildir. Çoğu insanın yemeğin kendisini bile hatırlaması zaten oldukça nadir bir durumdur.

Evet, itirazı duyar gibiyim. Peki ya daha az sıradan olaylar? Akşam yemeği unutulabilir, ama ya bir doğum günü pastasıysa? Ya kişinin ilk kez yediği olağan dışı bir şeyse?

Yine de bu durumda bile ayrıntılar muhtemelen bulanık kalacaktır. Bir tanıklığın özü doğru olsa bile, çelişkileri tamamen ortadan kaldırmak zordur.

Ancak bu şerhe rağmen, Batı ve Doğu tarihleri arasındaki farklar… makul çelişkilerin ve hafıza yanılmalarının çok ötesine geçer.

Bunun en belirgin örneği, 1927’nin sonundan 1928’in başlarına kadar gelişen olayların Batı ve Doğu tarafından yapılan farklı yorumlarıdır.

16 Ekim 1927’de Ildoa ve Birleşik Devletler, “mevcut savaş karşısında dünya barışının ve tarafsız ülkelerin güvenliğinin korunmasına ilişkin karşılıklı tarafsızlık görevleri ışığında bir güvenlik garantisi” tesis etmek üzere bir “silahlı tarafsızlık ittifakı” kurdu.

İmparatorluk Ordusu’nun bu ittifaka yanıtı netti. Bir ay sonra, 11 Kasım 1927’de İmparatorluk kuvvetleri Ildoa Yarımadası’nda toplandı ve yıldırım hızıyla güneye doğru ilerlemeye başladı. Ildoa Ordusu, İmparatorluk’un stratejik baskın saldırısıyla neredeyse tamamen imha edildi ve 22 Kasım’a gelindiğinde her iki ordu da ateşkes hususunda anlaşmaya vardı. Bir hafta boyunca tuhaf bir sessizlik hüküm sürdü; ardından olağan dışı bir gelişmeyle çatışmalar yeniden başladı ve “Zettour’un Şampanya Şöleni” olarak adlandırılan olayla Ildoa başkenti geçici olarak işgal edildi.

O Noel’de beklenmedik bir gelişme daha yaşandı.

İttifak ordularının sarsıcı karşı taarruzu sayesinde başkent, Noel günü aniden kurtarıldı. Tüm dünyayı şoke eden Ildoa başkenti muharebesi, sadece bir ay sonra İmparatorluk Ordusu’nun taarruz gücünü tüketip kuzey Ildoa’ya doğru çekilmesiyle sona erdi.

Hem Batı hem de Doğu, buraya kadar olan gerçekler üzerinde hemfikirdir. Ayrıştıkları nokta ise bundan sonrasıdır.

İttifak orduları, İmparatorluk Ordusu’nun stratejik ihtiyatlarını kuzey Ildoa’da bağlayarak daha kapsamlı bir karşı taarruz planladığı sırada, Federasyon Ordusu Ocak 1928’de Yükselen Şafak Harekâtı olarak bilinen dehşet verici taarruzunu başlattı.

İmparatorluk Ordusu iç hat stratejilerinde ustaydı ve tüm cephelerde taktiksel üstünlüğe sahipti. İttifak orduları dış hatların zorluklarıyla mücadele ederek savaşmak zorundaydı; bu da onların yüksek koordinasyon kabiliyetlerinin yanı sıra kendi stratejik maharetlerini fazlasıyla gözler önüne seriyordu. İmparatorluk’un çöküşü kaçınılmaz görünüyordu.

Ancak nihayetinde, Federasyon Ordusu’nun Yükselen Şafak Harekâtı sonuç vermekte başarısız oldu.

Müttefikler arasındaki görüş ayrılığı nereden kaynaklanıyordu?

Federasyon’un ikinci bir cephe açılması talebinden mi? Batı’nın bu konudaki tarihsel bakış açısı nettir. İttifak kuvvetleri, Federasyon’un talebini inançla ve büyük bir istekle yerine getirmişti. Altmış İmparatorluk tümeni Ildoa’ya çekilmiş, hayati önem taşıyan zırhlı tümenler kuzey Ildoa’da kilitlenip kalmıştı. Ayrıca, Ildoa cephesinde zaten şiddetli çatışmalar yaşanıyor olmasına rağmen, kendi kuvvetlerinin kullanabileceği miktarda silah ve mühimmat, Federasyon’un talebi üzerine Ödünç Verme ve Kiralama kapsamında kendilerine tahsis edilmişti. Batı’ya göre, İmparatorluk’un boşaltılmış Doğu Cephesi’ne indirilecek kesin sonuçlu bir darbe olması gereken harekât için eksiksiz ve tam bir lojistik destek sağlanmıştı.

Hatta Batı düşüncesinde, eğer Yükselen Şafak Harekâtı Federasyon Ordusu’nun taktiksel beceriksizliği yüzünden başarısız olmasaydı, savaşın tek bir hamlede sonuçlanmış olacağı yönünde güçlü bir kanı vardır.

Fakat Federasyon’un başarısızlıklarına bu kadar vurgu yapmayanlar bile, İmparatorluk Ordusu ana kuvvetlerinin büyük kısmını Ildoa’da topladığında Federasyon Ordusu’nun saldırmak için mükemmel bir fırsata sahip olmasına rağmen, Yılbaşı taarruzunun “Zettour’un büyücülüğü” yüzünden hedeflerine ulaşamadığı konusunda genelde hemfikirdir. Sonuç olarak, İmparatorluk Ordusu’nun ana kuvvetlerinin büyük bir kısmını Ildoa’da bağlayan İttifak ordularının çabaları boşa gitti… ya da genel kabul gören yorum bu yöndedir.

Doğu’nun tarihsel bakış açısı ise birçok açıdan benzerlik gösterse de diğer konularda bundan daha farklı olamazdı.

Bir kere, Federasyon Ordusu’nun Stavka’sı, Ildoa’daki İttifak kuvvetlerinin ikinci bir cephe açmak için yeterince çaba gösterdiği fikrine katılmıyordu. İkincisi, Federasyon iş birliği yapıyor olsa da asıl kurtarılması gereken taraf Batı’ydı.

Doğu’nun tarih kitaplarına göre Ildoa kendisini İmparatorluk’un pençeleri arasında bulmuştu ve Milletler Topluluğu ile Birleşik Devletler de dâhil olmak üzere Batılı güçler yeterli desteği sağlayamamıştı. Dolayısıyla müttefiklerini bu zor durumdan kurtarmak amacıyla Federasyon, kendileri için dezavantajlı olacağını bilmesine rağmen Yükselen Şafak Harekâtı’nın başlama tarihini öne çekmişti.

Doğu tarih kitaplarına göre İmparatorluk, Ildoa’yı rehin alarak Federasyon Ordusu’nu koşullar elverişli hale gelmeden harekete geçmeye zorlayan bir durum yaratmıştı. Federasyon yapılması gerekeni yapmış ama müttefikleri tarafından kösteklenmişti.

Böylece hem Batı hem de Doğu, kendi seçtikleri bir hikâyeyi anlatmak için karmaşık bir retorik kullanmışlardır. Yine de her iki tarafın vurgulamayı seçtiği noktalar karşılaştırıldığında, birçok ortak gerçek hâlâ bulunabilir.

Örneğin, Kasım 1927 itibarıyla İmparatorluk Ordusu’nun güçlü zırhlı tümenleri öncelikli olarak Ildoa’da konuşlandırılmıştı ve Ildoa’ya sevk edilen birinci sınıf tümenlerin büyük kısmı Doğu Cephesi’nden çekilmişti.

Bu kuvvetin Doğu’dan çekilmiş olması, o dönemde İmparatorluk’ta muazzam bir nüfuza sahip olan General Zettour’un güçlü inisiyatifinden ve cesur komutasından kaynaklanıyor olmalıydı.

Ancak çekilen birliklerin kesin sayısı konusunda görüşler bölünmüştür.

Batı’ya göre bu sayı kesindi ve zırhlı tümenler de dâhil olmak üzere İmparatorluk’un stratejik ihtiyatlarının neredeyse tamamını oluşturuyordu. Bu arada Doğu, Doğu Cephesi’nden sadece birkaç zırhlı birliğin çekildiğini iddia ederek bu sayıyı oldukça küçümsemektedir.

Gerçek rakam günümüzde bile bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Son yıllarda, resmi belgelere dayanarak İmparatorluk Ordusu’nun Ildoa’da konuşlandırdığı tümenlerin gerçek sayısının otuzdan az olma ihtimali bulunduğu belirtilmektedir… ancak bu durum da alevli tartışmalara yol açmıştır.

Asıl soru elbette şudur: Sadece otuz İmparatorluk tümeni, Ildoa’da yirmiden fazla tümen konuşlandıran Birleşik Devletler şöyle dursun, 140 kadar tümeni seferber etmiş olan Ildoa kuvvetlerine karşı gerçekten dayanabilmiş miydi? Buna Milletler Topluluğu ve Serbest Cumhuriyet’ten gelen takviyeler de dahildir.

İttifak ordularının Ildoa kraliyet başkentini geri almayı başarmış olmalarına bakılmaksızın, İmparatorluk kuzey Ildoa’yı hâlâ sıkı bir şekilde elinde tutuyordu —yani işgal etmiş ve bölgeye sağlam bir şekilde yerleşmişti.

Bu da mantıklı bir soruyu beraberinde getiriyor: General Zettour ne kadar büyük bir asker olursa olsun, böyle bir başarı gerçekten sadece otuz tümenle gerçekleştirilebilir miydi? Yine de… Son yıllarda ortaya çıkan ve İmparatorluk Ordusu’nun yirmi beşten fazla tümeni bulunamayacağını düşündüren birkaç doğrulayıcı kanıt, bu tartışmayı sadece daha da alevlendirmiştir.

Eğer yirmi beş tümen teorisi doğruysa, bu durum İmparatorluk Ordusu’nun Ildoa hattını 1:6’lık bir kuvvet oranına karşı elde tutmayı başardığı anlamına gelecektir. Bu durum aynı zamanda, Doğu’dan altmış tümenin nakledildiği iddia edilen iç hatlar stratejisinin hiçbir zaman gerçekleşmediğini gösterir; bu da Federasyon’un, İmparatorluk’un Doğu Ordusu ile neredeyse tam güçteyken çatıştıkları ve buna rağmen İmparatorluk saha ordusunu ağır bir şekilde yıpratmayı başardıklarına dair resmi tarih anlatısını çürütmeyi imkânsız hale getirir.

Ancak tüm bu iddialara tamamen ters düşen çelişkili belgeler de mevcuttur: O dönemde İmparatorluk Doğu Ordusu Komutanlığı’nın, İmparatorluk Genelkurmay Başkanlığı’na defalarca yazılı başvuruda bulunarak stratejik ihtiyatlar Doğu’ya iade edilmediği takdirde mevcut savunma hattının çökeceğini bildiren ve günümüze ulaşan bir kayıt.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla