17 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, ILDOA İSTİKAMETİ
Binbaşı Otto von Elm komutasındaki U-091 standart bir filo denizaltısı olmasına rağmen, şu anda su üstünde açıkça seyretmektedir.
Kendini kendi rızasıyla açığa çıkaran bir denizaltı.
Bu bile tek başına bir mesaj niteliğindedir muhtemelen. Buradan masumane bir şekilde geçildiği fikrini pekiştirmek amacıyla, Ildoa karasularına girerken arkasında küçük bir köpük izi bırakarak ufka doğru ağır ağır ilerlemektedir.
Gece nasıl olurdu bilinmez ama bir denizaltı dalış yapmayıp gündüz gözüyle gururla İmparatorluk bayrağını dalgalandırarak yaklaşıyorsa, Ildoa istese de istemese de karşılık vermek zorundadır.
Ve Ildoa Deniz Kuvvetleri Karargâhı gecikmeden yanıt verir.
Daha spesifik olmak gerekirse, bu iyi niyet ziyaretçilerine rehberlik etmek için tüm kanallardan bir çağrı yayınlarlar. Ve bunu şifresiz göndermeleri de ne büyük bir incelik. Dost ülkenin mesajı yakaladığından emin olmak adına defalarca gönderirler.
Yeterli süre geçtikten sonra Ildoa filosu, Tanya ve birliğinin otostop çektiği gemiyi karşılamak üzere bir torpido filosu gönderir.
Böylece, dost ve tarafsız ülkeden nazik bir karşılama alan, hatta kibar bir top selamı çakan U-091, sancağını ve askeri bayraklarını dalgalandırarak İç Deniz’de süzülür ve katettiği tüm yol boyunca İmparatorluk’un varlığını ilan eder.
Eşlik eden Ildoa hücum botları U-091’in etrafını sararak denizaltıyı merkeze alan bir çember formasyonu oluştururlar. İyi niyetle yorumlayacak olursak, ana muharebe gemisi bile olmayan bir denizaltıyı tam merkeze yerleştirdiklerine göre, Birleşik Krallık Donanması’nın olası bir müdahalesinden çekinip bize refakat ediyor olmalılar.
Öte yandan, topları hafifçe içe doğru dönüktür. Sanırım bu, saçma bir harekete kalkışmasak iyi edeceğimiz anlamına geliyor?
Her ne olursa olsun, görkemli torpido filosunun manevralarını izlemek keyifli. Güverteden manzara oldukça muhteşem. Ildoa ile İmparatorluk arasındaki güzel dostluk olmasaydı bu mümkün olamazdı.
Onlar harika bir dost. Gerçekten ne kadar da harika bir dost.
Bu yüzden, ne olur ne olmaz diye birliğimi güvertede tören kıyafetleriyle sıraya dizdim. Gerekirse, denizaltıdan fırlayıp en yakındaki muhribe çıkmaya ve ikincil patlamaları tetiklemek için açıkta duran yanıcı maddelere üç el patlama formülü sıkmaya hazırlar. Mümkün olan en zararsız şekilde harekete geçmeye hazır durumdalar.
En sinir bozucu an, bir Ildoa uçağının tepemizden uçtuğu andı. Siluetine bakınca, tanıdık bir kokart fark ediyorum. Uçağın üzerine nakşedilmiş “Bu avcı uçağı Birleşik Krallık yapımıdır” yazısını nasıl gözden kaçırabilirdim ki? Anlık bir dehşete kapılıyorum—ta ki Ildoa nişanını da fark edene kadar.
Düşman ülkesinde üretilmiş bir uçak denizaltımızın tepesinde uçuyor! Elm’in ne kadar gergin olduğunu, yüzündeki ifadeyi görünce, onu çok iyi anladığımı itiraf etmeliyim.
Tepede bir düşman uçağının bulunması, bir denizaltı için en kötü durumdur.
Kanat sallayan o pislikleri vurup düşürebilseydik içim ne kadar da rahatlardı.
“Ildoalılar pek hararetli selam veriyor. Sizce de etkileyici değil mi, Kaptan?”
“Şüphesiz, Albayım. Utancımdan acil dalış çanını çalmak geçiyor içimden.”
“Ben de tam olarak aynı şeyi hissediyorum. Fakat Genelkurmay’dan limana yüzümüzde bir tebessümle girmemiz konusunda kesin emir var.”
“Ahhh.” Hafifçe yüzümü buruşturuyorum. “Dostça davranmayı bile nasıl becereceğimi bilmiyorum. Doğudaki komünistlerle dostluğumu derinleştirmeye o kadar çok zaman harcadım ki. Kürekten başka ne kullanacağımı bilmiyorum.”
“Kürek mi?”
“Oh, belki bahriye farklı yapıyordur? Doğu cephesindeki askerler, komünistlerle aralarındaki akrabalık bağlarını kürek darbeleri tokuşturarak pekiştirir.”
“Ah, yani Ren tarzı mı?”
“Kesinlikle.” Başımı sallıyorum. Vahşet, şiddet ve anormallik çok uzun zamandır ayrılmaz yoldaşlarım oldu.
Astlarımın zihnen bozulduğunu kabullendim ama düşününce, benim de bundan etkilenmediğimin garantisi yok.
Tanya yüzünü buruşturur.
“… Sanırım en azından barış zamanında işleri nasıl yaptığımızı hatırlamam gerekiyor.”
İmparatorluk Ordusu’nun bir parçası olduğu yıllar içinde, gerçekten barış içinde oldukları süre iki yıldan azdı. İş söz konusu olduğunda gerçekten seçici davranma lüksünüz var mı?
Savaştaki bir devletin umut bile edemeyeceği bir şey: Yabancı bir limana barışçıl bir giriş.
Ildoa askeri bando takımı her iki ülkenin de milli marşlarını gür bir edayla çalıyor, İmparatorluk ve Ildoa bayrakları yükseklerde dalgalanıyor ve—şaşırtıcı bir şekilde—ellerinde çiçek buketleriyle bekleyen çocuklar bile var.
Ellerinde kameralarla dolaşan muhabirler yok ve genel olarak Ildoa ordusunun varlığı ve tüm durumu sıkı bir denetim altında tutma niyeti yer yer hissedilebiliyor… Yine de ortam oldukça rahat.
Bu hissi kelimelere dökmenin zor olduğunu itiraf etmeliyim. Yapabileceğimin en iyisi buna “resmiyetten uzak” demek. Savaş gemileri girip çıkarken mutlak gizliliği korumak için askeri karakutulara dönüşen İmparatorluk limanlarıyla kıyaslandığında inanılmaz derecede neşeli bir ortam var.
İmparatorluk’a kıyasla Ildoa bu savaş sırasında ne kadar da huzurlu.
Belki de bu yüzdendir? Görmeyi beklediğim ama ortalıkta göze batacak şekilde eksik olan bir şey fark ettim.
O bildik beton U-bot sığınaklarından eser yok.
Bir U-bot ile geliyor olsak da, bir sığınağa değil, diğer her tekne gibi ulu ortada bir yere demirliyoruz! Hayatımda ilk kez bir denizaltıyla rıhtıma yanaştığımı söylesem mübalağa etmiş olmam.
İskeleden karaya adım atarken, tepedeki gökyüzünü görebilmek şaşırtıcı derecede alışılmadık bir his. Masmavi. Ildoa’nın berrak, lacivertimsi gökyüzüne bakarken, açıklanamaz bir şekilde sinirlerimin bozulmasına engel olamıyorum.
Birleşik Krallık yapımı bir avcı uçağının selam vermek için yatış yapmasından kaynaklanıyor olmalı. Umarım tek yaptığı bu olur.
Tam olarak bir zevk meselesi değil ama orduya mensup karşılama heyeti olduğunu tahmin ettiğim kişilerin jilet gibi kolalanmış üniformalar giyiyor olması canımı sıkıyor.
İmparatorluk tarafı dış görünüşünü bir şekilde düzeltmeyi başarmış olsa da sonuçta hâlâ askerler. Karaya ayak bastıklarında, hepsi harp okulundan ayrıldıklarından beri kullanmaya ihtiyaç duymadıkları nezaket kurallarını hatırlamak zorunda.
Nezakat ziyaretine gelen üst düzey subaylarla yapılan görüşmede denizaltıyı Elm temsil etse de, törende hazır bulunduğum sürece en azından bir selam durmak zorundayım.
Fotoğraflar dışında böyle kırışıksız üniformalar görmeyeli garip bir şekilde uzun zaman olmuş gibi hissediyorum. Ve elbette, Ildoalı askeri personel kısa boyumu fark ettiklerinde şaşkınlık dolu kaba bakışlar fırlatıyorlar.
Dostça davranmak mı? Bunu nasıl becermem bekleniyor ki?
Giderek artan bu baskının altında ezilmememin tek nedeni ortam değişikliği. Bir kaçış ya da belki de bir yardım eli. Büyükelçilik personeli ve Albay Calandro’nun planlaması sayesinde nihayet oradan tüyebildiğimde, minnettarlığım kesinlikle en içten olanıydı.
Tanya ve 203. Hava Büyücü Taburu, Elm ve denizcilerle bu şekilde vedalaşarak özel olarak ayarlanmış bir trene binerler.
Eğlenceli bir Ildoa demiryolu turu! Eğlenceli Ildoalı dostlarınızla birlikte! Genelkurmay sponsorluğundaki seyahatimiz böyle mi başlıyor yani?
AYNI GÜN, ÖĞLEDEN SONRA, ILDOA HATTI DEMİRYOLU, YEMEK VAGONU
Tıkır-tıkır, tıkır-tıkır. Tıkır-tıkır, tıkır-tıkır.
Sallanan vagonun sesi, daha önce demiryoluyla seyahat etmiş herkes için tanıdıktır. Yine de Tanya, istasyondan ayrıldıklarından beri tarif edilemez bir eğreti hissin işkencesini çekmektedir.
Zengin kokularla dolup taşan yemek vagonuna götürüldüğünde bile bir türlü rahatlayamamaktadır.
Büyükelçilikten gelen heyet sevimli bir şekilde gülümsüyor, karşılama ekibi gibi görünen Albay Calandro’nun grubu da durumdan hiç rahatsız görünmüyor; fakat benim astlarım tereddüt içinde.
Bu garip his de ne böyle?
Belki de cephe ile cephe gerisi arasındaki uçurum oldukça büyüktür, öyle bir şey mi acaba?
Ama bunu düşünmenin bir faydası yok. Bunu daha sonra derinlemesine incelemem gerekecek. Şimdilik vazgeçmeye karar veriyorum fakat masadaki su karafına uzandığımda aklıma aniden bir düşünce geliyor.
“Bu karaf neden camdan yapılmış ki?”
Camdan yapılmış ve güvenli bir şekilde sabitlenmemiş. Böyle bir şey neden masanın üstünde öylece, dikkatsizce bırakılsın ki? Böyle bırakılırsa ve vagon sarsılırsa kırılır.
Fakat tıkır tıkır sallanan trenin içinde karaf neredeyse hiç fark edilmeyecek kadar az yalpalıyordu.
“Hah, şimdi anladım.”
Meseleyi kavrayınca, nedeninin aslında son derece basit olduğu ortaya çıktı.
“… Yani, bu kadarı da…”
Çok sessiz. Sarsıntı o kadar hafif ki.
Demiryolu Dairesi’nden Yarbay Uger burada olsaydı, şüphesiz bu minik farkları ayrıntılarıyla açıklardı; ancak Tanya gibi bir acemi, uyumsuzlukları yalnızca yüzeysel düzeyde fark edebilmektedir.
Yine de kesin olarak bildiğim bir şey var: İldoalılar bakım işini eksiksiz yapıyor. En azından İmparatorluk Ordusu’nun doğu cephesine uzanan raylarına kıyasla çok daha titiz bir iş çıkarıyorlar.
İldoa’nın trenlerinde kıskanılacak şeyin ne olduğunu bir anda anlıyorum. Bunlar barışın raylar üzerindeki somut tezahürleri. Rayların bükülmeden dosdoğru uzanması bile barışın değerini kavramak için yeterli.
Ve İldoalılar muhtemelen istedikleri kadar cama erişebiliyorlar.
“… Kıskançlıktan çatlayacağım.”
Barışın getirdiği temettüler muazzam. Mümkünse İmparatorluk’un bundan tek bir günlüğüne bile olsa kâr etmesini isterdim.
Bu kadarını mırıldandıktan sonra Tanya, şu ana kadar gözlerini kaçırdığı nesneye döner.
Masanın ortasına gelişigüzel yerleştirilmiş, güzelce örülmüş bir sepet durmaktadır. İnanması güç ama içinde adeta bir ekmek dağı vardır. İşlenmiş beyaz undan yapılmış, ekmeğin şahıdır bu.
Garson, sanki önemsiz bir şeymiş gibi dilediğimiz kadar alabileceğimizi söyleyip oraya bırakmıştır.
“Dilediğimiz kadar mı?”
İmparatorluk’ta klasik ikame ekmek K-Brot bile kısıtlı miktarda temin edilmektedir.
Burada ise hepsi en yüksek kalitede, göz kamaştırıcı çeşitlilikte ekmekler vardır. Taze pişmiş olmasalar bile görevliler onları ısıtmış olmalıydı. Havaya yayılan tatlı koku, koku alma duyuma yapılmış acımasız bir saldırıdır.
Bu koku…
Ne kadar da baştan çıkarıcı. İnsanın hemen elini uzatası geliyor.
Çileden çıkarıcı bir şekilde, öğle yemeği arkadaşım Albay Calandro gecikti. Onu yemek vagonundan alıkoyan ne olabilir ki?
Ben tam da yemeğin karşısında otururken bu öğünü ertelemek niyetindeyse… Talihsiz bir kaza kurşununa başvurmaya karşı değilim. Yok, hayır, bu kadarı aşırıya kaçmak olur sanırım. Fakat bu durum son derece nahoş.
Dakik olmamak kesinlikle insanlara karşı bir koz olarak gördüğüm şeydir.
Öfkem tam tepeme çıkmışken arkamdan bir ses bana seslenir ve dikleşirim.
“Çok özür dilerim Albay Degurechaff! Sizi beklettim galiba.”
“Aaa…! Albayım!”
Sağ eliyle oturmaya devam edebileceğimi işaret edip sol eliyle özür dileyerek tam karşımdaki koltuğa kurulur.
“Ülkenizin yetkilileri, siz şehirdeyken takviminizi partilerle doldurmaya çalışıyor.”
“Bu kadar popüler olduğumuzu düşünmek… Dostluğumuzu o kadar derinleştirmek istiyorlar ki bizi geri çevirmek ayıp mı olurdu?”
“Ha-ha, çok komik, Albay.” Kaygılarını elinin tersiyle iter. “Biraz zaman aldı ama… Sonunda o aptal bürokratların kafasına sokmayı başardım. Gönlünüzce şehri gezebileceğinizi garanti ediyorum. Tabii ki” —etki yaratmak için mimiklerini abartır— “zamanınızı resmi karşılama partileriyle boşa harcamak istemediğinizden eminim, ama gayriresmi, sade bir akşam yemeği ayarladım. O da bitti mi, tamamen özgürsünüz.”
Meslektaşlarla bir formalite yemeği, sonra da serbest mi bırakılıyoruz?!
“En azından bir tanesinden kaçınamadım. Sadece bir nezaket ziyareti olarak düşünün ve bana eşlik edin.”
Büyük bir rahatlıkla açıkladığı plan, koşullar göz önüne alındığında aslında oldukça cömert. Sıkı bir gözetim altında resmi bir tur hayal ediyordum, bu yüzden bu durum beklenmedikti.
“Birliklerim adına, her şeyi ayarladığınız için çok teşekkür ederim.”
“Yalnızca yapılması gerekeni yaptım.” Yüce gönüllülükle başını sallar ve yüz ifadesi gözle görülür şekilde gevşer. “Şimdi, bu kadar iş konuşması yeter. Doğu cephesinde bana nazik davranan bir tanıdığı ağırlamak, askeri bürokratlarla buluşup kasıntı protokol kurallarıyla birbirimizin kafasını şişirmekten katbekat daha anlamlı.”
“Söylediğiniz her şey derin anlamlar taşıyor, Albay Calandro.”
Calandro, bu övgüden rahatsız olmadığını göstermek için yüzüne bir tebessüm oturtur. Sanırım birbirimizin ağzını yoklarken ortamı tatlı tutmak istiyorsak, yapılması gereken şey tam olarak bu.
“Ama bakın Albay. Bu sıcak güneş ışığı herkesi bir şaire, bir hatibe hatta bir müzisyene dönüştürebilir. Bu güneşli demiryolu hattına bayılıyorum.”
İldoa’nın nasıl bir “ışık dünyası” olduğundan hararetle bahsetmeye devam ediyor. Güneş, tarih ve limonlar hakkındaki hislerinden, kan portakallarının ne kadar harika olduğundan uzun uzun bahsederek adeta tek kişilik bir gösteri sunuyor.
Ben burada adeta açlıktan ölürken, o bana narenciye dersi veriyor. Ne adam ama. Tanya tam yanaklarının seğirmesine engel olmakta zorlanmaya başladığı sırada, adam nihayet sözlerini noktalar.
“Ah.” Yaptığı şeyin farkına varmış gibi yüzünü ekşitir. “Kusura bakmayın, bazen lafı biraz fazla uzatabiliyorum.”
Sosyal becerilere sahip bir insan olarak belirsizce gülümsüyor ve sessizliğimi koruyorum. Bu tür monologları onaylamak da reddetmek de yalnızca anlamsız olmakla kalmaz, bilakis zarar verir. Gülümseyip çayınızdan bir yudum almak çok daha güvenlidir.
Sonunda masum bir ifade takınmaya ve konuyu değiştirmeye karar veriyorum.
“Aslına bakarsanız şaşırdım. Askeri bir trene bindirileceğimizden emindim.”
“Bizi böyle hafife almanıza izin veremem Albay. Ne de olsa bu, müttefik bir ülkenin onur konukları için düzenlenmiş bir gezi gezintisi sayılır.”
Tanya’nın ağız arayan yorumuna karşılık, beklenildiği üzere geçiştirici bir yanıt verir.
“Bu, lüks bir İldoa tren yolculuğudur. Doğu cephesinde bana sunduğunuz o muhteşem karşılamayla yarışabileceğini söyleyemem ama bu da hiç fena değil, değil mi?”
“Aman efendim, ne kadar utanç verici. Doğu cephesindeki o zavallı ikramlarımızı lütfen elverişsiz savaş alanının bir sonucu olarak görün ve kusurumuza bakmayın.”
Birbirimizin ağzını arayarak karşılıklı laf çarptırıyoruz.
Yine de Calandro’ya karşı herhangi bir garaz beslemiyorum. Muhtemelen tersi de geçerli.
İldoa, İmparatorluk ve diğer savaşan devletlerle arasındaki hassas mesafeyi korumak istiyor. İmparatorluk ise kendi yanlarında yer aldıklarını açıkça belirtmelerini istiyor. Temsil ettiğimiz ülkelerin delegeleri olarak, yalnızca maaşlarımızın hakkını verecek kadar ciddi bir surat ifadesiyle yazılı senaryoya göre gidip geliyoruz.
Ancak nihayetinde ortada kişisel bir husumet yok. Söylenmesi gerekenler söylendikten sonra, birbirimize bir iyilik yapıp gevşeyeceğimizden eminim.
“Savaş alanında mükellef bir sofra beklemezdim zaten. Ancak burada barış zamanındayız; bu yüzden daha azını sunsaydık şüpheleriniz ya da çekinceleriniz olabilirdi. Umarım konukseverliğimiz yetersiz kalmıyordur.”
“… Hayır, Albayım. Şu anda halimden gayet memnunum.”
“Acele etmeyin. Hoş geldin ziyafeti daha başlamadı bile!”
Tanya sessizce gözlerini başka yere çevirir.
Ekmeğin kokusundan ne kadar keyif aldığını itiraf etmesi mümkünmüş gibi. Muhtemelen konuyu değiştirmek için iyi bir zaman.
“Menüye bakabilir miyim?”
“Tabii ki. Ne arzu ederdiniz?”
“Savaş alanından daha yeni geldim. Yenilebilir her şeyi yerim.” Cılız bir şekilde gülümsüyor ve kibarlık olsun diye bir soru sormaya karar veriyorum. “Ayrıca hâlâ bilgi toplama alışkanlığına sahibim. Sizin tavsiyeniz nedir, Albayım?”
“Elbette. Seve seve bir şeyler öneririm.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Hm, ne önersem ki…? Deniz ürünlerinin hepsi lezzetlidir. Etlerin kötü olduğunu söyleyemem tabii…” Birkaç saniye sonra kararını açıklar. “Buranın balığı enfestir. Kişisel kanaatim, gerçekten lezzetli balıkların çok nadir bulunduğu yönünde; bu yüzden fırsatını yakalamışken tadını çıkarmalısınız.”
“Bu oldukça iddialı bir tavsiye. Balık gerçekten o kadar iyi mi?”
“Sormanıza çok sevindim!” diye neşeyle yanıt verir Calandro. “Bir deniz üssü limanından kalkan tren de istisna değildir. Her birlik, deniz ürünleri tedarik ederken büyük özen gösterir. Hepsi gerçekten harikadır.”
“Kara ordusu tedarik sürecine yardım mı ediyor?”
“Yok, tam olarak öyle değil.” Sesini biraz alçaltır ve eğlenen bir tonla sır verir: “Bireysel düzeyde diyelim… Bizzat sahada bulunan bir asker olarak işlerin nasıl yürüdüğünü siz de gayet iyi bilirsiniz, Albay Degurechaff.”
“Aşırmak mı demek istiyorsunuz?”
Ellerini yüksek sesle birbirine vurur. Ardından belirsiz bir tebessüm takınır. “Mutfaktan sorumlu o oburların arkadaş çevresi oldukça geniştir.”
“Akşam yemeğinde balık ikram ettiklerine göre araları gerçekten çok iyi olmalı.”
“Büyük oyunun ustalarıdır onlar. Buradaki mutfaklarda her zaman limanda bulabileceğiniz kadar, hatta ondan da kaliteli balık bulunur.”
İstediğin an taze balık.
Talep gören malların kesintisiz kaynağına sahip olmanın güvencesi; sağlam bir kanal.
“Ne büyük skandal.”
“Sanki İmparatorluk farklı mı?”
“Ha-ha-ha!” Bu yorumu gülerek geçiştiriyor ve nihayet menüye bir göz atıyorum. Aynı şeyin İmparatorluk’ta da yaşandığı bir gerçek. Sorumlu kişiyi şahsen tanıyorsanız her şey kolaylaştırılabilir.
Genelkurmay’daki Yarbay Uger ve Albay Lergen gibi üst düzey subaylarla karşılıklı bir anlayışa sahip olan ve bunun sonucunda ikmal alması kolaylaşan biri olarak, aslında pek laf edecek konumda değilim.
“Albayım, farklı bayraklara hizmet etsek de ikimiz de askeriz.”
“Mide ve ordu… Sözde kalmayacak iki mesele. Gerçekler eğlenceli değildir ve onlar da gerçeklere tabi olur.” Tanya, Calandro’ya hafifçe tebessüm eder. “Nihayetinde romantizm yerine günde üç öğün düzgün yemeği tercih ederim. Karnı tok olanların galip gelmesi son derece doğaldır.”
Sıcak yemeklere bakmak bile yeterli. Besleyici malzemeleri hazırlamak, onları ısıtacak yakıtı temin etmek ve hiçbir aksaklık yaşanmadan birliklere ikmal etmek ne kadar da zordur!
Taze deniz ürünlerini ön saflara ulaştırmak ise Ay’a uzay aracı göndermekle eş değer bir girişim olurdu. İşte bu yüzden anakaradaki maliye elemanları bize K-Brot ile idare etmemizi söylüyor.
“Sanırım bu nadir fırsatı sonuna kadar değerlendirip bu marinadı deneyeceğim.”
“Ooo, yemek konusunda maceracı demek? Siz nadir bulunan birisiniz. İmparatorluk’tan gelen çoğu kişinin yemek konusunda oldukça muhafazakar olduğunu duymuştum.”
“Farklı bir diyarın lezzetlerinin tadını çıkarmak, sahadaki bir askerin dört gözle bekleyebileceği neredeyse tek eğlencedir.”
“Sizinki gibi bir kariyerle, sanırım bu doğru. Gittiğiniz her yerde farklı lezzetlerin tadını çıkarıyor olmalısınız. Ve bahse girerim oldukça gelişmiş bir damak tadına sahipsinizdir.”
‘Güzel şeyler yiyor olsaydım tabii’ lafını içime gömüp sessizce yutkunuyorum. İmparatorluk lojistiğinin ne kadar berbat olduğunu açıkça yaymaya gerek yok.
Gerçek bir ilahi müdahale gerçekleşmediği sürece, tadını çıkarabildiğim tek yabancı yemek ele geçirilen konservelerden ibaret.
Ya da yerelden el konulan erzaklardan.
Zamana ve yere bağlı olarak, yerelden sağlanan erzak lezzetli olabilir, ancak… genelde tam da tahmin edeceğiniz türden şeylerdir.
“Bu arada Albayım. Ana yemek olarak balık alacağım ama… açılış çarpışması için de oldukça heyecanlıyım.”
“Keskin bir gözlem, Albay. Hiçbir detayı gözünüzden kaçırmıyorsunuz.” Neşeyle gülümseyen İldoalı, etin cazibesinden bahsetmeye başlar. “Başlangıç olarak hafif bir tartar nasıl olur? Ne dersiniz? İmparatorluk’takinden biraz farklı… ama kaliteli biftek getiriyorlar. Balığı övdüm ama et de bir o kadar iyidir.”
“Daha çok doğal lezzetlerden en iyi şekilde yararlanmakla mı ilgili, yoksa gizli bir sos mu var?”
“Albayım, bunu size söylememe gerek bile yok ama… savaş sisi diye bir terim vardır. Her zaman istediğiniz bilgiye ulaşamazsınız.”
Calandro halinden memnun görünüyor ve dürüst olmak gerekirse buna ayak uydurmakta bir sakınca görmüyorum. Bu yüzden Tanya başıyla onaylar.
“O zaman sanırım bir subay devriyesi atmanın vaktidir.”
“Kesinlikle. Tercihiniz?”
“Nereye gidersen oranın adetine uyacaksın. Her gün bu fırsatı yakalayamayacağıma göre, İldoalıların sıkça yediği şeylerden yiyeceğim sanırım. Tartar ve marinadı deneyeceğim. Aaa. Tabii ki lezzetli olmasını beklediğimi eklememe izin verirsiniz?”
“Buna garanti veririm Albay Degurechaff. Alışkın olmayan biri için… tatlar biraz ağır gelebilir. Yine de taze balık marinadı kesinlikle fevkaladedir.”
Siparişlerini alan garson, hemen hafif bir çorba sunar. Bunun Japonya’da surinagashi diyeceğimiz şeye benzediği açıktır.
Bu şık ilk yemekten bile, hazırlanışına gösterilen özen ve ustalık hemen kendini belli eder.
Bu gerçekten iyi olacak mı acaba…? Pek yüksek beklentilerim yoktu ama gerçeklik, bu lezzetli yemeğin yanında acı bir gerçeği de önüme serdi. Başlangıç olan tartar, lezzet katması için cesurca sadece tuz ve karabiberle servis edilmiş.
Bu yemek o kadar basit ki et kalitesiz olsaydı kesinlikle yenmezdi… ama aksine, yoğun umamisi karşısında kendimi hayran kalmış buluyorum.
Hepsinden öte, etin tatlılığını ortaya çıkaran hafif uyarıcı baharatlar! İştahı kabartan bu durum, etin çiğ kokusunu bolca karabiberle bastırmaya çalışan kalitesiz tartarlara hiç benzemiyor.
Sakatat ve kırıntılardan yapılmış bratwurst’a alışkın bir dille, medeniyetin bu somut lezzeti karşısında neredeyse kendimden geçiyorum. İyi bir yemeğin nasıl bir şey olduğunu neredeyse unutmuştum; bu mükemmellik neredeyse ağzımın suyunu akıtacak.
Çok güzel.
Güzel işte, noktası noktasına, amasız fakatsız.
Çıtır çıtır bir bagetle eşleştiğinde mükemmel oluyor. Sostan tek bir damla bile bırakmayasıya yemek istemek tam olarak böyle bir şey. Hiçbir görgü kuralını ihlal etmeden masaya ekmek kırıntıları dökebilmek ne kadar da keyifli. Daha da iyisi, son derece ilgili garsonlar tarafından aralıklarla hafif maden suyu ikram ediliyor.
Çamurlu su içmeye alışkınım ama burada minerallerin tatlılığını neredeyse sinir bozucu derecede net bir şekilde tadabiliyorum.
İldoa eti gerçekten çetin bir rakip.
Yarbay Tanya von Degurechaff, dürüst izlenimlerini Calandro’ya aktarır ve aşçıya olan övgülerini cömertçe sunar.
“Albayım, damak tadınız bu kadar gelişmişse, o halde ana yemek… Aslında, hayır. Şimdi bunu kelimelere dökmek patavatsızlık olur. Lütfen sadece bir tadına bakın.”
Garson, Calandro’nun sözlerini bir işaret kabul etmişçesine marine edilmiş beyaz etli balığı getirir.
Tam emin değilim ama deniz levreği mi acaba? Sunumuna bu kadar özen gösterilmiş bu yemekte daha önce hiç görmediğim pek çok malzeme kullanılmış.
Tabii şu noktada, tadının görüntüsü kadar iyi olmama ihtimalini de göz ardı edemem.
Bu dünyanın standartlarına alışmış olsam da özümde hâlâ bir Japon’um ve söz konusu balık yemekleri olduğunda oldukça müşkülpesent olduğumu düşünüyorum. İçi gayet güzel pişmiş gibi görünüyor. Beyaz etin tabağa diziliş biçimi de kayda değer bir maharet sergiliyor.
Fakat balıkla gerçekten iyi giden sosların sayısı oldukça azdır.
İldoalılar bu yemeğe onay mührünü basmış olsa bile…
Bir lokma alırken aklımdan geçen küstahça düşünce bu, ancak hemen ardından büyük bir şaşkınlığa uğruyorum.
Damağıma çalınan ilk şey ferahlatıcı bir asidite oluyor. Narenciye. Muhtemelen limon. Lezzetler karmaşık ve katmanlı olsa da ağzımda birleşerek kusursuzca bestelenmiş bir konçerto icra ediyorlar.
O ilk lokmayı analiz ederken soğukkanlılığımı belli bir ölçüde koruyorum ama asıl hayranlık uyandırıcı olan tat alma tomurcuklarımı kaplayan sos.
Sosların ağır çeşniler olduğuna dair ön yargımı yerle bir eden bu marinat; tuzlu ile tatlının hassas dengesi, biraz zeytinyağı ve bir fiske sirkenin harmanlanmasıyla karmaşık, çok katmanlı bir lezzet sunuyor. Balığın dokusuna nüfuz etmiş, yağıyla birlikte ağzımda eriyip gidiyor.
Ne muazzam bir melodi ama.
Ayrıca sos kesinlikle fazla hafif veya silik de değil. Yine de ağır olup olmadığı sorulsa kesinlikle hayır derdim. Balığın cazibesini kendi doğal sınırlarının ötesine taşıyan tazeleyici bir niteliğe sahip.
Ne olabilir ki bu? Bu lezzeti kelimelere dökmeye çalışmak beyhude bir çaba gibi geliyor.
Şüphesiz, tek başına bir ana yemek olarak bakıldığında hafif görünüyor. Ama sadece ağzınıza atana kadar!
Dilinize değdiği an, beyaz ete işleyen o zengin aromayı tatmaktan başka çareniz kalmıyor.
Tatlılık, asidite ve hepsinden önemlisi umami… Bu yemek mükemmel bir harmoni yakalamış.
Calandro’nun az önce güneşten ve narenciyeden dem vurmasına şaşmamalı. Bu lezzet, tam da o tirada yaraşır cinsten.
Maden suyundan bir yudum alıp yemeğe geri dönmeden önce damağımı tazeliyorum. Sosa bulanmış beyaz etin ikinci lokması da en az ilki kadar etkileyici. O nefis tat dağılmak yerine derli toplu bir arada kalıyor.
En şaşırtıcı yanı ise kusursuz dengesi.
Tükürük salgısı artıp dil ilk darbenin etkisini atlattığında, umaminin ikinci katmanı kendini hissettiriyor. Sosun hafifliği, balığın kendi lezzetinin de harika bir şekilde öne çıkmasını sağlıyor, onu asla bastırmıyor.
“Ee, nasıl buldunuz? Oturduğum yerden bakınca gayet memnun görünüyorsunuz…”
“Hayatımda ilk kez ‘teslimiyet’ kelimesi aklımdan geçti. Büsbütün bozguna uğradım.”
“İmparatorluk’un Gümüş Kanatlar’ına yenilgiyi kabul ettirecek kadar iyi demek, ha?” Calandro eğlenerek kıkırdar. “Aşçının bu kahramanlığı efsanelere konu olacak. Büyüleyici!”
Bunu öylesine söylenmişçesine mırıldanır. İldoalı albay bu üstünkörü yorumuyla pek çok şeye imada bulunsa da bu muhtemelen sadece sohbetin akışını sürdürmek içindir. Görmezden gelebilirdim.
Ancak cephe hatlarında çamura batıp çıkmış biri olarak, bir İldoalıdan “kahramanlık” lafını duymak Tanya’yı duraklatır.
“Kahramanlık mı?”
“Siz silahlarınızla dövüşüyorsunuz, aşçı ise bıçak kullanmadaki maharetiyle. Günün sonunda aralarında pek bir fark yok.”
“… Topçu bombardımanı altında tüm insanlar eşittir ve bu o kadar da kötü bir şey sayılmaz. Siz İldoalıları siperlerimizde ağırlamaktan her zaman memnuniyet duyarız.”
Bu laf dokundurmasından sonra bile Calandro kılını kıpırdatmadan kırmızı şarap kadehine uzanır.
Garson kadehini ustalıkla doldurduğu anda kadehi aheste aheste dudaklarına götürmesi, Tanya’nın yorumunu duymazdan geldiğinden başka bir anlama gelemez. Anlaşılan İldoalılar, devlet hikmetlerine sonuna kadar sadık kalıyor.
“Albayım, en nihayetinde sizinle beni ayıran şey bu uçurum. Aynı dünyada yaşıyoruz fakat ne yazık ki bambaşka havaları soluyoruz.”
“Çok haklısınız.”
“Yine de sanırım çizgiyi aştım. Beni bağışlayacağınızı umuyorum.”
“Hayır, kabahat bende de var. Birlikte doğu cephesinde vakit geçirdiğimiz için belki de fazla rahat davranıp yanınızda dilimi tutamadım.”
Sosyal nezaket kurallarının gerektirdiği şekilde sunulan dostane bir özür.
Tanya’ya karşı kişisel bir husumet beslemediği sürece kendisiyle iyi geçinmek en doğrusu olacaktır. Meseleye bakışım bu yönde.
Neticede tarafsız bir ülkede bir bağlantıya sahip olmak harika bir şey.
Savaş zamanında bu, paha biçilemez bir değer taşır. İldoa genelindeki bu turistik gezi fırsatını değerlendirip aralarındaki münasebeti ilerletmek istemektedir. Bu yüzden nazikçe ayağa kalkar.
“Nefisti.”
“Sohbet dışındaki her şey kusursuzdu, değil mi?”
Cevap olarak mırıldanıp başımla selam veriyorum. “Balık gerçekten enfesti. Lütfen şefe bir sonraki yemeği sabırsızlıkla bekleyeceğimi iletin. Şimdilik izninizle müsaadenizi isteyeyim.”
Trende bulunan 203. Hava Büyücü Taburu mensuplarına, lüks trenin iki vagonu özel olarak tahsis edilmişti. Birinci sınıftan iki vagon. İç tasarımlarına bakılacak olursa, sanki generaller için tefriş edilmiş gibilerdi.
Yemek vagonundan ayrılıp lüks kompartımanına kurulan Tanya, derin bir iç çeker.
Dürüst olmak gerekirse, bir türlü rahatlayamıyorum.
Bu kadarı bile rahatsızlık veriyor.
Hayır, hizmette en ufak bir kusur yok. Koltuklar rahat; üst düzey bir subay gibi el üstünde tutuluyorum, etrafımda pervane olunuyor.
Hakikaten şikayet edecek tek bir husus dahi yok.
“Yemek sonrası ikramı” dedikleri şey bir komi tarafından getiriliyor; kahve ve tarçınlı bisküviler ise son derece kaliteli.
Adeta lezzetin somut bir bedene bürünmüş hali.
Harika bir iş çıkardıklarını itiraf etmekten çekinecek değilim. Cephe gerisi huzurlu, medeni ve hepsinden önemlisi müreffeh. Burası, Tanya’nın özlemini duyduğu her şeyin tecessüm etmiş hali.
“İşte bu yüzden bu kadar acı verici ya… Nasıl olur da ben…?”
Kıskanıyorum. Böylesine rasyonellikten uzak bir duygunun esiri olacağım hiç aklıma gelmezdi.
“Demek artık iyi yemekler bile sorun teşkil ediyor?”
O nefis kahve, aramızdaki uçurumu adeta yüzüme çarpıyor. Lezzetler dürüsttür. Öyle kolayca sahtesi yapılamaz.
“Karın doyurmak için gereken asgari standart” ile “medeni bir öğün için gereken asgari standart” arasında kağıt üzerinde az bir fark varmış gibi görünse de, aralarında dağlar kadar fark vardır. İnsanın sadece ekmekle yaşayamayacağını söylerler, fakat… bu kadar aşikâr bir gerçek olmasına rağmen, bu dünyadaki Varlık X muhtemelen bunu kavramaktan dahi aciz.
Zihinsel özgürlüğe kavuşabilmek için gerçekliğin vazgeçilmez olan bazı temel asgari şartları vardır.
“Sanırım yoruldum.”
“Yarbayım? Bir sorun mu var?”
Bu endişeli ses Tanya’ya seslendiğinde, emir subayının başını kompartımana uzattığını fark eder.
“Ah, Teğmen Serebryakov. Önemli bir şey yok.”
“Anladım… İyi misiniz?”
Anlaşılan biraz—hayır, muhtemelen benim için epey endişeleniyor. Pekala, üst amiriniz kendi kendine söylenmeye başlarsa huzursuz hissetmeniz gayet doğal tabii.
“Endişelenmeyin Teğmenim. Gerçekten bir sorun yok.”
“Fakat son zamanlarda modunuz biraz… Bir hayli durgun görünüyorsunuz…”
Aslında, İldoa’da gezintiye çıkma emri alana kadar başkalarının beni nasıl gördüğüne son derece dikkat ediyordum. Tanya’nın; sarsılmaz, her daim özgüven dolu ideal bir subay rolünü mükemmelen oynadığı söylenebilirdi.
Ne var ki, bu İldoa seyahatinin yarattığı şok artık kendini göstermeye başlıyor. Dış kabuğumun kalın olduğunu sanıyordum ama meğer şaşırtıcı derecede kırılganmış.
“Yok, sadece kendi kendime düşünüyordum.” Ben de nihayetinde insanım sözü ise dile getirilmeden kalır. “Savaş alanından uzak olunca bolca vaktim oluyor. Dolayısıyla düşünecek çok zamanım kalıyor. Normalde böyle bir lükse sahip olmadığım için… Her zamankinden farklı şeyler düşünüp duruyorum.”
Özenle paketlenmiş bu ürün o kadar zarif ki, İmparatorluk’taki basit ambalajlarda satılan bisküvilerle aynı türden olduğuna inanmak güç.
“Örneğin, bu kurabiyelerden birinin lezzetini düşündüğümde…”
“Evet, yemekler gerçekten harikaydı. İsterseniz çikolata da alabileceğinizi duydum.”
“İldoa bu kadar düşünceli mi davranıyor? Belki ben de biraz alırım.”
Muhtemelen gövde gösterisi yapmak için yapıyorlar ama darlık çekmeye alışmış biri olarak, fırsat varken koparabileceğimi koparmanın en doğrusu olduğunu biliyorum.
“Ayrıca ne yapıp edip biraz çay yaprağı ve kahve çekirdeği de temin edeceğim. Buradaki yemek vagonunda gerçekten kaliteli şeyler servis ediliyor.”
“Mümkünse yanımda biraz da beyaz şeker götürmek isterim. Güzel bir hediye olurdu.”
“Anlaşıldı, komutanım.”
Yüzü gülen emir subayımın her şeyi ayarlayacağından eminim.
Yine de, bir İmparatorluk askerinin hediye olarak şeker götürmesi! Oysa bu topyekûn savaştan önce İmparatorluk, yerli pancar şekeri üretimiyle kendi kendine tamamen yetebiliyordu!
İşler ne kadar da değişti.
İldoa sınırından içeri tek bir adım atıyorsunuz ve istediğiniz her şeyi elde edebiliyorsunuz! İmparatorluk’ta ise hiçbir şey yetmiyor!
Hemen yanı başımızda olmasına rağmen erişemediğimiz bir şey olması; bu hakikat insanı şaşırtıcı derecede huzursuz ediyor. Tanya saçlarını çekiştirmek için elini uzatacak gibi olur ama derin bir iç çekerek kendini durdurur.
Bu kıskançlık mı? Yoksa kabulleniş mi? Kendi duygularımı bile adlandıramayacak kadar derinden etkilenmekten nefret ediyorum. Gerçekten son derece rahatsız edici bir durum.
Tanya başını sallar.
En nihayetinde, Varlık X gibilere bel bağlamak istemiyorsam kendi yolumda yürümekten başka çarem yok.
Doğduğun şartları değiştiremezsin ama kaderini değiştirebilirsin. En azından benim niyetim bu yönde.
İmparatorluk’un savaş çalkantılarıyla dolu döneminde doğdum ve yetim bir çocuk olarak askere alınmaktan kaçınmak için orduya katıldım. Neyse ki şimdi kendime belli bir statü sağladım da durup bundan sonrasını düşünecek vakti bulabiliyorum.
İmparatorluk, ya da daha doğrusu İmparatorluk askeri Tanya, nihayet geleceği değerlendirecek bir anlık zamana sahip.
“… Demek neredeyse tükenmek üzere olan kum saati hâlâ ters çevrilebiliyormuş, ha?”
18 TEMMUZ, BİRLİK YILI 1927, İMPARATORLUK ORDUSU GÜNEY ORDU GRUBU, ESKİ CUMHURİYET DENİZ KUVVETLERİ AİN LİMANI SAVUNMA BÖLGESİ
“Üniformaları her halükarda derli toplu en azından.”
Liman garnizonuna tayin edildiklerinde Yüzbaşı Meybert ile Üsteğmen Tospan’ın ilk tuhafına giden şey, silah arkadaşlarının o kusursuz derecede sıradan üniformaları olmuştu.
İyice kolalanmış gömlekler ve pantolonlar, nizami kasketler, parlatılmış çizmeler. Üniformaları içindeki bu piyade dizilimi, sanki bir fotoğraftan fırlamışçasına nizami ve askerî görünüyordu. Doğu cephesine alışmış bu iki asker için bunların birer oyuncak asker değil de liman garnizonu olduğuna inanmak güçtü.
Hayır, sadece ikisi de değildi. Lergen Muharebe Grubu’ndaki tüm birlikler, liman garnizonunu gördükleri an donakalmışlardı.
Her şey üst kademelerin iyi niyetiyle başlamıştı.
Doğu cephesindeki çetin çatışmaların ardından, Lergen Muharebe Grubu’nun yarısı izin rotasyonu kapsamında cephe gerisine sevk edilmiş ve yeniden yapılandırılmıştı.
O esnada topçu ve piyade birlikleri liman savunma görevine atanmıştı. Sözde cephe gerisinde nöbet görevi kisvesi altındaki bu tatili hem Meybert hem de Tospan memnuniyetle karşılamıştı.
Ne var ki, bir tek Yüzbaşı Ahrens ve zırhlı birlikler… birliklerini yeniden toparlamak üzere başkentin civarındaki bir eğitim sahasına gönderilmişti.
Topçular ve piyadeler sevinç çığlıkları atarken, tank mürettebatı “Şaka yapıyor olmalısınız!” diyerek kahrolmuştu. Sebebi ise basitti: Anavatana ne kadar yakın olursanız, tüzükler ve nizamnameler o kadar katı uygulanırdı.
O sıralarda liman görevine atananlar, deniz nimetlerinin tadını çıkarabilecekleri için eğitim sahalarında çamura batacak zırhlı birliklerden çok daha şanslı olduklarını söyleyip gülüşüyorlardı.
Fakat bu neşeli halleri, silah arkadaşlarını görene kadar sürdü.
Lergen Muharebe Grubu doğu cephesinde nam salmıştı ama liman garnizonunun hali içlerini ürpertmişti. Ekipmanlarının tamamen demode olması, yaşlı ile gencin tuhaf bir karışımını yaratarak son derece garip bir manzara oluşturuyordu. Eleştirilecek daha pek çok husus vardı elbette. Ancak tüm bu küçük kaygıları gölgede bırakan bambaşka bir şey mevcuttu.
Ütü çizgisi jilet gibi duran üniformalar! “Bunları cidden ütülemişler mi?!” diye sorduracak kadar düzgün pantolonlar! Ayna gibi parlayana kadar cilalanmış çizmeler! Üstelik hiçbirinin üzerinde tek bir çamur lekesi bile yoktu!
Bir piyadenin böyle görünmesi imkânsızdı. Cenaze merasimindeki bir tören kıtası belki olabilirdi ama liman garnizonu mu? Doğu’da savaşmış askerler için bu, kelimenin tam anlamıyla akıl almaz bir şeydi.
Tertemiz bir üniformayla savaşamazsınız.
Savaş dediğin, iliklerine kadar çamura batılan bir musibettir. Subaylar da bundan müstesna değildir; generaller bile. Evet, doğu cephesindeki o seçkin üst düzey general, Korgeneral Zettour bile çamur ve ter içinde kalmış yıpranmış bir arazi üniformasıyla dolaşıyordu.
Doğu cephesindeki tüm orta kademe subayların asıl derdi çorap bulmaktı. Cepheden dönüp gerideki işgal altındaki topraklara adım attıklarında, liman garnizonuna şöyle bir bakmak bile ağızlarını açık bırakmaya yetmişti. Kolalanmış üniformalarla caka mı satıyorlar yani?
Gerçek dünyadan fersah fersah uzak bir his veriyordu.
Fakat asıl şaşırtıcı olan, liman komutanlığının üniformaları tam da bu şekilde giymeleri yönünde kesin emir verdiğini öğrenmekti. Lergen Muharebe Grubu birlikleri, konuşlandırıldıkları liman savunma tesisine adım attıkları an bu inanılmaz kültür çatışmasıyla boğuşmak zorunda kaldı.
Komutan yardımcısı Tospan’ın Meybert ile yaptığı sohbetlerin çoğu bu şaşkınlık üzerindendi. Daha doğrusu sadece sızlanıp duruyordu ama her neyse…
Bugün de farklı değildi.
“Bu jilet gibi üniformalar güzel hoş da… Bir türlü rahat edemiyorum.” Tospan kendi kıyafetlerine bakarak yüzünü ekşitti. Gördüğü şey, nizami standartlara uygun olarak giyilmiş, ütülü bir üniformaydı.
Şık görünüyordu görünmesine ama bütün vasfı da bundan ibaretti. Üniformaları hijyenik tutmak için çaba sarf etmek ayrı bir şeydi. Bu durum ona tamamen boşa harcanan bir enerji gibi geliyordu.
Yüzündeki o hoşnutsuz ifadeyle üst amirine söylenmeye devam etti. “Yüzbaşım, bu halde nasıl rahatlayacağız ki? Sözde izindeyiz ama bu kadarı fazla kasıntı.”
“Kurallar böyle, Üsteğmen Tospan.”
Topçu yüzbaşısının ciddi olduğunu gören Tospan hafifçe geri adım attı. Tenzihat usulleri her iki taraf için de geçerliydi.
“O halde Yüzbaşı Meybert, müsaadenizle bir hususa dikkat çekmek isterim.”
“Bir hatamı mı gördün yani?” Başını iki yana salladı. “Yapmadığıma oldukça eminim.”
Yine de Tospan temkinli bir şekilde yanıt verdi: “Şey… kasketiniz. Kasketlerin biçimini bozup siperliklerini ezmememiz gerektiğine dair bir talimat yayımlanmıştı…”
“Ne?”
Tospan, Meybert’in kafasında cephe modasına uygun şekilde duran kasketi işaret ediyordu.
Bu küçük hile, hem şapkanın ağırlığını azaltmak hem de bakım süresini kısaltmak için cephe hatlarında pek popülerdi… Fakat sıkı bir dille konuşmak gerekirse, bu durum nizamnameye aykırıydı.
“Kurallara aykırı. Kasketlerimizin şeklini bozmamamız konusunda bizi uyardılar.”
“Iğğ, öyle mi yaptılar? Ben sadece doğu cephesinde hepimizin giydiği gibi giyiyordum…” Meybert yüzünü buruşturarak şapkasına uzandı. “Kahretsin.” Nizamnameye harfiyen uyma niyetindeydi oysa. Kurallara harfiyen bağlı biri olduğunu sanıyordu ama görünüşe göre farkında bile olmadan bir noktada yoldan sapmıştı.
“… Yarbay Degurechaff gibi tüzükleri kendi işime geldiği gibi ‘yeniden yorumlamıyorum’ ama sanırım huyundan bana da biraz bulaşmış.”
Yüzbaşı, aşırı derecede faydacı amirlerinin altında zaman zaman zorlanıyordu; fakat belki de mesele daha ziyade o kadın subayın duygusallıktan tamamen uzak kalmakta fevkalade usta olmasıydı.
“Sadece söyleniyorum işte. “Gerçi komutanımız isteyebileceğiniz en harika üst subaylardan biri ama kendisi…”
“Evet, kesinlikle bazı…” “tuhaflıkları var.”
“Değil mi?” “Sorma gitsin”—diye birbirlerine hak verip duruyorlardı. Hakikaten, amirlerinin yokluğunu fırsat bilip rahatça konuşuyorlardı.
“Nesi var ki onun…? Aşırı mı vatansever acaba?”
“Hiç tereddüt etmiyor.”
“Tam olarak bu, Üsteğmenim. Her şey ‘devlete hizmet’ başlığı altında değerlendiriliyor. Zaruretin her şeyi mübah kılabileceğine en ufak bir şüphe duymadan inanıyor sanki…”
Her şeyi inanılmaz hızlı kavrıyor ama en ufak bir şeyde zıvanadan çıkmaya da dünden razı. “Onu örnek ala ala ben de biraz fazla yaratıcı olmaya başladım sanırım,” diye düşündü Meybert yüzünü buruşturarak.
“Nizamnameye göre yaşamak işte bu yüzden artık eziyet gibi geliyor. Bu bakımdan Yüzbaşı Ahrens’i gerçekten kıskanıyorum.”
“Aynen öyle. Saygısızlık etmek istemem ama… tankçılar herkesin gözdesi çünkü.”
“Başkentin hemen yanı başında olabilirler ama orası bir tatbikat sahası! Tanklarının içinde yuvarlanıp üstlerini başlarını kirletseler bile kimse bir şey demez.”
Hepsi yeniden yapılanan grubun bir parçası olsa da topçular, piyadeler ve tankçılar arasında belirgin farklar vardı. Pratik gereksinimler doğrultusunda farklı yerlere gönderilmeleri gayet mantıklıydı. Sayısal üstünlükle mevzi tutmak için elbette piyadeler seçilecekti. En büyük ikinci sınıf ise topçulardı. Hava büyücüleri ve tank birlikleri başka yerlerde görev yaparken Tospan ile Meybert’in Muharebe Grubu’nun sorumluluğunu üstlenmesinin sebebi buydu.
Başka bir birliğin komutası altındayken bir şey öğrenmişlerdi. İkisi de aynı fikirdeydi: Yarbay Degurechaff’ın emrindeyken ne kadar özgür olduğumuzu düşününce şaşırmamak elde değil.
“İlk başta cephe gerisi sayılabilecek böyle sakin bir yerde görev yapacağımız için sevinmiştim.”
“Evet, bana da ballı bir iş gibi görünmüştü.”
Ama nerede. İkisi de yüzlerini buruşturdu.
“İşler bu kadar farklı olunca ister istemez strese giriyorum. Sizde durum nasıl Üsteğmenim?”
“Sizde de mi aynı?”
“Yani… berbat sayılmaz. Sadece bir türlü rahat hissettirmiyor. Nizamnamelere alışkın olduğumu sanıyordum ama bünyem zamana riayet ederek yaşama çabasına adeta isyan ediyor.” Meybert bunu söylerken mahcubiyetle büzüldü. “Uyum sağlamak için kendimi zorluyorum.”
“Tenzihatımı kabul edin Yüzbaşım ama sizce buna alışabilecek biri bizim Muharebe Grubu’na ait olabilir mi?”
“… Düşününce, haklı bir yanın olabilir.”
Tanya onu böyle gülerken görseydi muhtemelen, “Demek siz de öyle düşünüyorsunuz?” der, ve yeni bir dost bulmuşçasına yanına yaklaşırdı.
Tospan ile Meybert sohbet ederken gevşeyip salınmalarına izin verseler de gözlerini dört açmayı ihmal etmiyorlardı. Tanya bir zamanlar bu ikisini bir işte kullanıp kullanamayacağını merak etmişti ama yüzlerindeki o derin endişeli ifade, ne kadar kaygılı olduklarını gösteriyordu. Bu bambaşka boyutta bir endişeydi.
Birlik arasında “saha uçurumu” olarak bilinen bu durum, cephe ordusu subaylarının “tecrübe” denen öğretmene ödedikleri ağır bedellerin bir sonucuydu. Düzenli olarak belli bir derecede takdir yetkisine sahip olan subaylara dönüştükten sonra, kuralların en katı şekilde uygulanması boğucu geliyordu.
“… Yüzbaşım, cephe gerisi… nasıl desem?”
“Ne demek istediğinizi anlıyorum Üsteğmenim. Hatırladığımızdan çok farklı, değil mi?” Meybert, Tospan’ın ne diyeceğini tahmin ederek acı acı gülümsedi.
“Eskiden ait olduğumuz yer burasıydı. Ama ne olduysa birdenbire, geri dönen bizler birer yabancıya dönüştük.”
Çatışmalarda yoğrulmak insanları değiştiriyor, onları savaş alanına daha uyumlu hale getirecek şekilde biçimlendiriyordu.
Meybert ile Tospan’ın ortama uyum sağlamakta güçlük çekmesi, nihayet neyin ters hissettirdiğini anlamalarını sağladı.
“Yabancı mı?”
“Bunu ifade edecek başka bir kelime yok.”
“… Pek oturtamıyorum. En azından… sizin kadar kolay kelimelere dökemiyorum Yüzbaşım…”
“Siz buraya uyum sağladığınızı söyler miydiniz Üsteğmen Tospan?”
“Hayır, mesele o değil. Sadece ‘yabancı’ ifadesinin biraz ağır kaçtığını düşünüyorum. Yine de buradaki atmosferin tuhaf ve alışılmadık hissettirdiği bir gerçek.”
Tospan, Meybert’in bu sözüne başıyla katıldı. Doğu cephesinde yaşayıp nefes alan askerler, ya da belki de sadece insan topluluğu olmaya alışmışlardı. Elbette her birinin tecrübesi kendine göre farklılık gösterebilirdi.
Farklı yoğunluklar, kişisel eşikler ve belki de olaylara bakış açıları…
“Peki siz de benim gibi tuhaf bir yabancılaşma hissediyor musunuz?”
“Şey, evet, hissediyorum. Çünkü…” Tospan başıyla onayladı—“… evet, ben de bir türlü rahatlayamıyorum. Garip bir his.”
Arada belirgin bir mesafe vardı.
Ve uzlaştırılması imkânsız farklar.
Ancak Meybert ve Tospan tek bir hususta tam olarak hemfikirdi: İçlerinin bir türlü rahat etmediği konusunda.
Doğu Cephesi’ne büsbütün alışmış olan her ikisi de, cephe gerisi rotasyonu kapsamında bir liman kentine garnizon olarak atanmak konusunda benzer düşüncelere sahipti.
Çoktan kanıtsadıkları Doğu cephe hattının sıra dışı atmosferinden, anakaraya yakın bir geri bölgeye…
Onlar için bu huzurlu günler, yeni sürprizler ve utanç verici anlarla dolu bir geçit töreni gibiydi.
Oysa kendileri de bu dünyaya ait olmalıydılar; nitekim tam da böyle yerlerden gelmişlerdi.
İçlerinin bir türlü rahat etmemesinin temel sebebi, ortalıkta hiç düşman saldırısının olmamasıydı. Her ne kadar işgal altında bir bölge olsa da, anakaraya yakın bu eski Cumhuriyet liman şehri tam anlamıyla “barış” içindeydi.
Bu sayede, basit güvenlik görevleri ve benzeri işler son derece farklı bir biçimde yürütülüyordu. Partizanlara karşı aralıksız teyakkuzda kalmak zorunda oldukları Doğu Cephesi’nden bambaşka bir dünyaydı burası. Nispeten dostane olan bu işgal bölgesinin yerel halkıyla “sorun çıkmasını önlemenin” nöbetçilerin asli görevi olduğu söylenmişti söylenmesine ama, gerçekte tam olarak ne yapmaları gerektiği konusunda kafaları ciddi şekilde karışıktı.
Örneğin, Doğu’da yasaklı bölgede şüpheli hareketler sergileyen herkes anında vurulurdu. Lergen Muharebe Grubu, Doğu’nin bataklığına beline kadar batmıştı ve oradaki piyade görevlerinde güvenlik demek, düşmanı asla yaklaştırmamak—yani her türlü olası tehdidi bertaraf etmek demekti.
Şimdi ise aynı adamlar, güvenlik talimatnamesindeki “Şüpheli Sivillere Yönelik Muamele Kuralları” başlıklı bölümü hummalı bir şekilde ezberlemeye çalışıyorlardı.
Değinilmeye değer ikinci şaşırtıcı unsur ise buradaki günlük hayatın son derece sıradan temposuydu: Sabah boru sesiyle uyanmak, kışlada kahvaltı etmek, belirlenen saatte öğle yemeğini yemek, ardından akşam yemeği ve nihayetinde yat borusu.
Bir başka deyişle, tamamen saate göre işleyen bir kışla hayatı.
Burada asla “Şekerleme yapın!” diye bir emir verilmezdi. Kalıba dökülmüş bu düzenli dünyada, zamanın kendisine bile emirler hükmediyordu. Meybert ve Tospan buna asla alışamayacaklarından birbirlerine dert yanarken, saatin akrep ve yelkovanı kışlanın içinde onları kovalayıp duruyordu.
Ama fazla boş vakit, insanı iyi bir subay yapmazdı.
Etraflarında olup bitenleri gözlemlemek için her zaman yeterince zamanları ve enerjileri vardı. Ve doğal olarak, eğer gözlem yapıyorlarsa, işleri daha iyi hale getirmenin yollarını da akıl ederlerdi. Ayrıca askerleri boş bırakmanın hiçbir anlamı yoktu.
Eğer zaman boşa harcanacaksa, en azından bir şeylerle uğraşmaları daha iyiydi.
Görünürde hiçbir sebep olmasa bile, elleri koynunda dikilmektense bir mevzi ya da sığınak kazmalarını tercih ederlerdi. Meybert da mevzilerini takviye etme fikrini ortaya attığında tam olarak bunu düşünüyordu.
“Teğmen Tospan, bugün piyadelerin bana biraz yardım etmesini istiyorum.” Meybert, Muharebe Grubu’ndaki yoldaşına bu talebi son derece gayrişahsi ve olağan bir edayla iletti. “Topların etrafındaki savunma düzeni kafamı kurcalıyor. Muhtemelen betonla tahkimat yapamayız ama elimizden geleni yapmak isterim.”
“Emrinizdeyiz.”
“Harika. Piyade bölüğünün kum torbaları yığmasını istiyorum.”
Tospan başıyla onayladı. “Bu kadarı yeterli mi?”
Meybert güldü. “Şu anki halimizden iyidir.”
Her ikisi için de bu, altı üstü küçük bir işti. Askerleri bütün gün boş oturtmaktansa, neden çalıştırmasınlardı ki? Düşünceleri bundan ibaretti.
Eğer Tanya onları görecek bir yerde olsaydı, bu Keynesyen yaklaşıma muhtemelen bıyık altından gülerdi.
Gülünmeyecek kısım ise, yetkili makamdaki kişinin ne kadar farklı olduğuydu. Liman garnizonu, en saçma şeyleri son derece ciddi bir ifadeyle yapan insanlardan oluşan İmparatorluk bürokrasisi tarafından yönetiliyordu.
İyisiyle kötüsüyle, Meybert ve Tospan normların dışına çıkan bir üst amire sahip olmaya büsbütün alışkındı. Ne yazık ki, çok daha dikey örgütlenmiş bu bürokrasiyle kafa kafaya gelmekten kurtulamadılar.
İlk çatışma, birliklerine Meybert’ın planını uygulattıkları sırada patlak verdi.
İş basitti: Temin ettikleri torbaları toprakla doldurup üst üste yığmak. Nereden bakarsanız bakın, yapılan iş bundan ibaretti.
Ancak oradan geçmekte olan bir deniz kuvvetleri idari memuru şaşkınlıkla sordu: “Yüzbaşı Meybert? Bağışlayın ama, şey, ne yapıyorsunuz acaba?”
“Bu mu?”
“Evet, o.”
Baksa herkesin anlayabileceği bir şeydi, öyleyse neden zahmet edip de soruyordu ki? Meybert kafasını hafifçe yana yatırsa da adama yine de kibarca bir açıklama yaptı. Mevzilerini sadece birazcık takviye ettiklerini kısa ve öz bir şekilde izah etti.
Ve bunu duyan üniformalı bürokrat kaşlarını çattı. Meybert sorunun ne olduğunu anlayamadı, deniz idari memuru ise ona bakarak derin bir iç çekti.
“Bağışlayın efendim, bir sorun mu var?”
“Yüzbaşı, bir sorun olup olmadığını mı soruyorsunuz? Pekala, evet, çok büyük bir sorun var.”
“Çok üzgünüm efendim ama gerçekten ne olduğunu anlayamıyorum. Açıklayabilir misiniz?”
“Gerçekten bilmiyor musunuz? … Adama bak ya.” Bir kez daha gösterişli bir iç çekiş. Bu abartılı serzenişinin ardından elini çantasına soktu ve içinden bir kitapçık çıkardı. “Lütfen talimatnameyi okuyun. Bu tür savunma tesislerinde tadilat yapmak için yazılı olarak izin başvurusu yapılması gerektiği açıkça belirtilmektedir.”
“… Bana öyle bir kitapçık verildiğini sanmıyorum…”
“Yani Genelkurmay idari bir hata mı yaptı?” Başını hafifçe yana eğen idari memur, yüzünde ekşi bir ifadeyle söylenmeye devam etti. “Her halükarda, sırf varlığından haberiniz yok diye kuralları çiğnemenize göz yumamayız.”
“Yani altı üstü birkaç kum torbası koymak için bile izin mi almamız gerekiyor? Sonradan bildiremiyor muyuz?”
“Burası muharebe alanı değil. Yönetmeliklerin dışına çıkmayı gerektirecek bir durumda değiliz.” Yüzbaşı Bey, kusura bakmayın ama bunu sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Lütfen prosedürlere uyun.”
Bıraktığı yönetmelik kitapçığı mı her neyse onu teslim edip giderayak “İş birliğiniz için teşekkürler,” temennisinde bulunduktan sonra deniz idari memuru ayrıldı. Arkasından bakan Meybert derin bir iç çekti.
Doğru ya, burası bir deniz garnizonuydu. Bilgilendirilmek istemeleri mantıklıydı. Meybert’ın o yönetmelik kitapçığından ya da ne idüğü belirsiz belgeden haberdar edilmediği de bir gerçekti.
Ve belki de sistem açısından bakıldığında, kural ihlali yaptığı için azarlanması son derece doğaldı.
Ama yine de bu işte aklına yatmayan bir şeyler vardı.
Evrak işleri her şeyden önce gelecek ve sahadaki çalışma ancak yazılı izin alındıktan sonra mı başlayabilecek? Doğu Cephesi’nde böyle bir şey düşünülemezdi bile. Daha gerekli bürokratik evraklar ulaşamadan Komünistler tarafından ezilip geçerlerdi.
Ya da bürokrasinin kağıt işleri hayati ihtiyaçların önüne geçer, ikmal ağını felç ederdi. Korkunç olanı ise, bir bürokratın gerçekten de ikinci şıkkı tercih edebilecek olmasıydı.
Cephe ile cephe gerisi demek ki bu kadar farklıydı ha?
Meybert isteksizce sesini yükselterek alt rütbedeki subayı çağırdı. “Teğmen Tospan! Buraya gel!”
Üsteğmen hızlı adımlarla yaklaşırken yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Şaşırması son derece doğaldı. Tospan’ın neden çağrıldığını tahmin etmesine imkân yoktu.
“Tahkimat işini durdurun. Piyadeleri toplayıp beklemeye alın.”
“Bir şey mi oldu?”
“Hem de nasıl.” Omuzlarını silkti.
“Anlaşılan evrak işi olmadan hiçbir sahra tahkimatı inşa etmemize izin yokmuş… Deniz kuvvetlerinin iş yapış tarzı cidden kafa karıştırıcı.”
“Ha?”
“Yazılı izin olmadan mevzide değişiklik yapmamıza izin verilmediği söylendi.”
Tospan anlamamış gibi başını yana eğdi. “Altı üstü kum torbası yığıyoruz. Bunun için de mi izin gerekiyormuş?”
“Öyleymiş Teğmenim.”
Tospan inanamayarak geriledi ve başını iki yana salladı. “… Her ufak şey için izin mi almak zorundayız? Ciddi misiniz? Aklım almıyor gerçekten.”
“Eh, buradaki idari memurlar alıyor işte. Adamların mantığı bambaşka çalışıyor. Evraklar tamamlanana kadar askerleri kışlaya geri gönderip dinlendirebilirsin.”
“Anlaşıldı,” diyerek onaylayan Tospan askerleri geri çekmeye başladı.
Bu sırada Meybert da gerekli evrakları toplamaya girişti. Şunu hemen aradan çıkarayım. Askerlerin bir an önce yeniden işe koyulmasını istiyorum… İşe hevesle koyuldu ama acı bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı.
Bürokrasi, en az Federasyon Ordusu kadar dişli bir düşmandı.
Başvuruların milimetrik bir hassasiyet ve detayla doldurulması gerekiyordu. Meybert’ın doldurduğu formlarda işin genel taslağını yazacak alanlar vardı; ayrıca cari giderlerin, kullanılacak malzemelerin ve benzerlerinin dökümünü talep ediyordu.
Ne beton bir tahkimat inşa ediyorlardı, ne karmaşık çok hatlı bir mevzi kuruyorlardı, ne de kara mayını döşüyorlardı.
Tüm yapmayı planladıkları şey kum torbaları yığmaktan ibaretti. Kullanılan tek malzeme kumaş çuvallardı. Sonrası sadece etraftaki toprağı doldurup üst üste yığma meselesiydi. Askerlerin zaten kendi kürekleri vardı.
Bütün bunlar tek bir not defteri sayfasına sığabilirdi.
Ne var ki tuhaf bir şekilde, resmi evrakları doldururken tek bir sayfaya sığması gereken şey, her biri kendine has kurallara göre doldurulması gereken on farklı form gerektiriyordu.
Kum torbalarını toprakla doldurmak bile cephe gerisinde “resmî prosedüre” tabiydi.
“… Toprağın kaynağı mı? Mülkiyet teyidi, mevcut savunma planı, inşaat planlarının defalarca kontrol edilmesi mi?”
Bu labirent gibi karmaşık formaliteler insanın başını döndürüyordu. Çuvalları toprakla doldurmaktansa bu kâğıtlarla doldurmak herhalde daha hızlı sürerdi! Bu prosedürler insana isyan ettirecek cinstendi.
Farkında olmadan tahmin ettiğinden çok daha fazla zaman geçmişti ve iş umulduğundan da geride kalmıştı.
İşlerin gidişatından endişelenmiş olacak ki Tospan çıkageldi. “Ben geldim Yüzbaşım, Teğmen Tospan. Evrak işleri nasıl gidiyor?”
“Gitmiyor. Pes etmeme ramak kaldı.”
“Yardım edeyim mi? Evrak işlerinde pek iyi sayılmam ama…”
“Ben de değilim.” Bu tür işlerin altından tereyağından kıl çeker gibi kalkan bir subayı hatırlayan Meybert mahcupça gülümsedi. “Teğmen Serebryakov uzun zamandır emir subaylığı yapıyor. Eminim bu işi göz açıp kapayıncaya kadar hallederdi. Albay Degurechaff’ın ona neden bu kadar değer vermesine şaşmamalı.”
Başta onun sadece olağanüstü bir büyücü olduğunu düşünmüştü ama আসলে bundan çok daha fazlasıydı. Her zaman şaşırtıcı bir verimlilikle düzenlemeler yapıyordu. Dürüst olmak gerekirse, bu tür işlerin herkesin yapabileceği küçük detaylar olduğunu varsaymıştı…
“Sanırım en önemsiz işler bile biriktikçe taktiksel bir tehdit haline geliyor. Pekala, Teğmen Tospan, şu formla sen ilgilenebilir misin?”
“Anlaşıldı efendim.”
Söylenip duruyorlardı ama çalışmaya devam etmekten başka çareleri yoktu.
Düşmana ateş açacaksanız, yüklemeye çalıştığınız mermilerin ağırlığı altında ezilmeyi kabullenemezdiniz. Meybert bir yüzbaşı olabilirdi ama özünde bir topçuydu. Doldurmak ve topa tutmak Meybert’ın fazlasıyla iyi bildiği işlerdi.
Öte yandan kalem dediğin hafif bir şeydi. Öyle hafifti ama yine de bir arpa boyu yol katetmeyi başaramıyordu. Sırf bir şeye alışkın olmamanın insanı bu kadar yavaşlatabileceği hiç aklına gelmezdi.
Bir süre komuta merkezinde denize bakan masasında oturdu.
Nizami bir çalışma planı hazırlamak ve bunu incelemeye sunulmak üzere çeşit çeşit forma yazılı olarak dökmek, onu tüketecek kadar yorucuydu.
“Agh, bu kılı kırk yaran yönetmelik kitabı tam bir baş belası. Altı üstü bir tahkimat önerisi için bütün bunlara gerek var mı gerçekten?”
Kendi kendine mırıldandı ama elini durdurmadı.
Meybert için en büyük tehdit, sınıflandırma sistemiydi. Yönetmeliğe göre on iki farklı kum torbası türü vardı ve form, tam olarak hangi türün kullanılacağını belirtmesini şart koşuyordu.
“… Başım çatlıyor. Çatışmada öleceğimi sanıyordum ama görünüşe göre beni ilk bu evrak işleri öldürecek.”
Meybert ve Tospan, üstlerinin imkânsızı talep etmesine alışkındı. Doğu Cephesi’nde sık sık “Mevziyi ne pahasına olursa olsun savun” gibi korkunç emirler alırlardı.
Ancak falan kitabın filan maddesine göre ayrıntılı notlarla dolu sayısız formu doldurduktan sonra, ne olursa olsun sığınak kazıp mevziyi koruma emri o kadar da kötü görünmüyordu.
“Doğu Cephesi’nde, tek bir yazılı emrin haricinde, ne pahasına olursa olsun dayanmak bile sahadakilerin takdirine bırakılmıştı. Her küçük detay için bu angaryayla uğraşmak ise tek kelimeyle… Akıl kârı değil.”
Başını iki yana sallayan Meybert, biraz ara vermek için su sürahisine uzandı. İstedikleri kadar tatlı suya erişim sağlayabiliyorlardı. Böyle bir lüks ancak bir garnizonda mümkündü. Yaşasın şebeke suyu.
Soğuk su, yorgun bir zihne gerçekten mucize gibi geliyordu.
“Teğmen Tospan, senin tarafta durumlar nasıl?”
En az onun kadar yorgun görünen teğmen, pek bir ilerleme kaydedemediğini söyledi. Meybert sürahiyi ona uzattı ve ikisi de birer bardak su içti.
“İstihkâm işlerinin nasıl yürüdüğünü bildiğimi sanırdım…” Ama buradaki her şey bambaşkaydı. Tospan el kitapçığına dik dik bakarak iç çekti. Meybert da aynı şeyleri hissediyordu.
“Bedenin hareketleri nasıl olursa olsun, en azından burada kalemin hareketi bambaşka bir şey. Yani, kara mayını döşüyor olsam elbette bir harita çıkarırım ama…”
Her şey o kadar çok zaman alıyordu ki bir türlü alışamıyordu.
Kafasındaki çarkları bu kadar döndürdükten sonra, değişiklik olsun diye denize bakayım dedi ama baktığında ufukta tuhaf bir şey fark etti.
“Hey, o da ne?”
Suyun üzerinde birkaç karaltı yüzüyordu.
Güvendiği dürbününü kapıp ayağa fırladı ve pencereye doğru koşarken posta erine seslendi.
“Hey! Bu saatte geleceği kayıtlı bir konvoy var mı? Listeyi kontrol et!”
“Bir dakika efendim. Bakıyorum—”
“Çabuk ol!”
Her ne kadar bağırıp astını sıkıştırıyor olsa da… o kadar da endişeli sayılmazdı. Bu sadece zihnini canlı ve teyakkuzda tutmak için gösterdiği şartlı bir refleksti—en azından bu aşamada.
Nihayetinde, Lergen Muharebe Grubu’nun birlikleri buranın yabancısıydı. Liman komutanlığından savaş pozisyonu alma bildirimi gelmediği sürece kendi kendilerine paniğe kapılmalarının pek bir anlamı yoktu.
Yine de… sırf yanlış hatırlıyor olsa bile, planlanmış hiçbir varışı hatırlayamaması garipti.
Üstelik ayrıntılara dikkat etmediği için daha yeni fırça yemişken bu durum canını daha da çok sıktı. Bu bir iletişim kopukluğu muydu, yoksa tamamen aklından çıkmış bir şey miydi? Eğer ikincisiyse, bu sadece kendi kişisel hatasıydı; ama birincisiyse, büyük bir sorun demekti.
Her halükarda, sorunun tekrarlanmasını önlemek için işin aslını öğrenmesi gerekiyordu.
“Yüzbaşım, gecikme için özür dilerim. Buradaki listede yazana göre—”
“Sağ ol, hangi gemilerin yanaşması bekleniyor?”
“Tuhaf bir durum. Komutanlığın listesinde sadece birkaç denizaltı görünüyor…”
“Ver şunu bana.” Belgeyi posta erinin elinden çekip aldı ve kendisi şöyle bir göz gezdirdikten sonra gürledi: “Bunların denizaltı olmadığına adımla gibi eminim!”
Limana girmesi beklenen tek birlik bir grup denizaltıydı. Ve acil bir durum olması halinde gelebileceklerine dair bir not düşülmüştü. Acil bir durum olsaydı, denizaltıların su üstünde seyrettiği bir senaryoyu düşünebilirdi.
Ama bu kesinlikle başka bir şeydi.
“Bir sinyal var mı?”
“Telsizde hiçbir şey yok. Çağrı yapalım mı?”
“… O karargâhın işi. Gözlemlemek yeterli. Gerekirse birliği harekete geçmeye hazır tutun.”
Selamını çakan astı derhal işe koyuldu. Adamını uğurladıktan sonra Meybert’ın aklına birden bir şey takıldı. Denizaltıları başka bir gemi türüyle karıştırması için hiçbir sebep yoktu.
Görüş mesafesi gayet iyiydi. Silüetlerini yanlış teşhis etmiş olma ihtimali sıfırdı. Hepsinden öte, denizaltılar o kadar büyük olmazdı. Kimliklerini doğrulamak için ışıkla sinyal verselerdi anlamak kolay olurdu ama o da olmayınca…
“Bunlar başka bir şey olmak zorunda. Nakliye gemileri mi? Lanet olsun, deniz kuvvetlerinin gemilerini ayırt etmekte hiç iyi değilim…” Dürbününden bakarken direğe benzer bir şey seçti ama hiç alışık olmadığı bu işle uğraşmanın verdiği sıkıntıyla derin bir iç çekti. “Arka tarafta da nakliye gemileri var gibi görünüyor. Ve bayağı sıradan bir konvoyu andırıyor. Ama… bir konvoy mu? Şimdi mi?”
“Ha, tamam, anladım. Albay ve diğerleri Güney Kıbası’na gönderilmişti, değil mi? Belki de oradan çekilen bir konvoydur…” Tospan yan taraftan durumu izlerken böyle bir ihtimal öne sürdü.
“Güney Kıbası’ndan çekilen bir konvoy mu?”
“Evet Yüzbaşım. Eğer bizim gemilerimizse, böyle bir ihtimal olamaz mı?”
Kıdemsiz subay mantıklı bir açıklama getirmişti ama Meybert iyimser olmak için hiçbir neden göremediğinden başını iki yana salladı.
“Hiçbir ön haber verilmeden mi? Bu çok tuhaf Teğmenim.”
“Şey, sonuçta biz dışarıdan geldik…”
“Ama burası bir garnizon. İletişime geçmeleri gerekirdi, normal olan bu.”
Hm. Eli çenesinde bir süre düşündükten sonra kararını verdi. Durumu tam anlayamadıysa, azami tedbirle hareket etmesi gerekiyordu.
Bir başka deyişle, savaşa hazır olmalıydılar.
“Teğmen Tospan, kusura bakma ama piyadeleri de harekete geçir. Mevzilerine geçmelerini sağla.”
“Derhal Yüzbaşı Meybert.”
“Sağ ol. O zaman o işi sana bırakıyorum.”
Hazır ve net bir yanıt. İtirazlarını ve şüphelerini yutan teğmen, görevini yerine getirmesi gerektiğinin bilincindeydi. Bu temel gerçekten emin olan Meybert da kendi rolünü güvenle üstlenebildi.
Tospan tam çıkarken odasına doluşan astsubayları toplayarak, sıcak temas ihtimalini göz önünde bulundurup duruma müdahale etmeye başladı.
“Karargâhtan hâlâ haber yok mu? Bir daha kontrol edin. Nöbetçi olmayan personelle de iletişime geçmeye çalışın. Yok, durun. Vaktimiz yok. Belgeyi verin bakayım.”
“Buyurun efendim.”
“… Gerçekten de hiçbir şey yazmıyor.”
Gemiler listesinde gözden kaçan hiçbir şey göremiyordu. Yine de ne kadar düşük bir ihtimal olursa olsun, durumun kaybolmuş bir belgeden ya da Muharebe Grubu’nun gözden kaçırdığı bir mesajdan kaynaklanma şansı vardı.
Yine de iletişimin ne kadar hayati olduğunu bilmeyen tek bir muharebe gazisi bile yoktu. Degurechaff, Doğu Cephesi’nde bulundukları süre boyunca durum bildiriminde bulunmanın ne kadar kritik olduğunu beyinlerine kazımıştı. Soldim 528’de dişini tırnağına takıp savaşan topçu birliği, böyle çok daha basit bir durumda çuvallar mıydı hiç?
Meybert’ın içindeki kötü his daha da katlandı.
Eğer bu gemileri karşılama yönünde hiçbir plan yoksa, bu durum kendilerine bildirilmeyen bilinmeyen unsurlar oldukları anlamına gelirdi. Meybert’ın birliklere mevzi alma emri vermesi için sadece bu bile fazlasıyla yeterliydi.
Öyleyse neden?
“Neden? Neden alarm çalınmıyor? Müttefiklerimiz nasıl konuşlanmış durumda?”
Kendini tutamayıp bu soruları sessizce dışarı kaçırdı. En kötü senaryoyu öngörüp bunu engellemenin yollarını aramak, savaşın en temel, en yalın kuralıydı.
İyimser olmak için hiçbir sebep yokken iyimser davranan bir üst subayın başarabileceği tek şey, tembelliği yüzünden astlarının ölümüne yol açmaktı.
Olması gereken şeyin gerçekleşmemesi onu son derece huzursuz ediyordu. Çok geçmeden kendini başkalarını eleştirirken buldu.
“Görünüşe göre buradaki deniz kuvvetleri ve diğer muhafızların yeterli muharebe tecrübesi yok.”
“Sanırım liman savunmasının sıradanlığı onları hantallaştırmış.”
Meybert, kendisinin bu şikâyetine yanıt veren astsubaya karşılık başını salladı. “Asıl sorun rütbelilerde. Eğer komutanlarından hak ettiği gibi korksalardı, cephe gerisinde bile kimse kaytarmazdı. Albay Degurechaff’ı ele alalım; onun gözü önünde tembellik edecek kadar cesur tek bir kahraman var mıdır?”
Astsubayların kıkırdayarak birbirleriyle paylaştığı kibar gülümsemeler aranan yanıtın ta kendisiydi. Kıdemli gaziler için bile o küçük kız—daha doğrusu o küçük komutan—korkulması gereken biriydi. Asla hafife alınacak ya da küçümsenecek türden bir amir değildi.
“Aşırı acımasız ve direkt biri ama ne yaptığını çok iyi biliyor. Buradakilerin aynı şeyi söyleyebileceğinden hiç emin değilim.”
“Yüzbaşım, bu biraz…” “Yani, haksızsın diyemem ama…”
“Değil mi? Doğrusunu söylemek gerekirse… Albayın bize avazı çıktığı kadar emir yağdırmasını özledim.”
“Açık sözlü olmama kızmazsınız değil mi Yüzbaşım? Çünkü bunun kesinlikle bir akıl hastalığı olduğuna eminim!”
“Ha-ha-ha.” Kahkahalar ortamı ısıttıktan sonra, sıra bilgi alışverişine gelmişti.
Gerçek muharebelere alışkın olmasalar da karargâh sonuçta karargâhtı. Meybert ahizeyi eline alıp komutanlığın numarasını bağlattı. Eğer bu duruma alışkın değillerse, büyük ihtimalle kafa karışıklığı yaşıyor olmalılardı.
Gerekirse irtibat kurmak için bir haberci göndermem ya da bizzat kendim gitmem gerekebilir.
Fakat yüzbaşının hesapları daha en başından şaşmıştı.
“Burası liman komutanlığı.”
Telefon daha ilk çalışta açıldı. Ha? Yanıt o kadar hızlı gelmişti ki Meybert neredeyse rahatlayacaktı. Hem bu sürat hem de karşıdaki sesin sakinliği göz önüne alındığında, herhangi bir kaos belirtisi sezilmiyordu.
“Burası Lergen Muharebe Grubu’ndan Yüzbaşı Meybert. Acil bir durum söz konusu. En yüksek öncelikli hat talep ediyorum. Lütfen beni derhal nöbetçi subaya bağlayın.”
“A-acil mi? Neler oluyor Yüzbaşım?”
Belki de onları küçümsüyordum. Eğer haksız bir yargıda bulunuyorsam… Meybert, muhaberecinin şaşkın ses tonunu duyana kadar böyle düşünüyordu.
Yoksa… hâlâ fark etmediler mi?
“Nöbetçi subayı bağlayın! Hemen!”
“L-lütfen bir saniye bekleyin. Bakıp geliyorum…”
“Acil diyorum! Çabuk ol!”
Çileden çıkan Meybert, birkaç saniye beklemek zorunda kaldı. Ya da birkaç dakika mı demeliydi?
Her halükarda, zaman inanılmaz derecede uzun geliyordu. Beklemek son derece sinir bozucuydu. Karargâhla olan iletişim kesilmiş veya kilitlenmiş değil ki, bu gecikme de neyin nesi?!
Nöbetçi subaya ulaşmanın bu kadar uzun sürmesine inanamıyordu.
“Yüzbaşı Meybert, ben Yarbay Paul. En yüksek öncelikli acil durum mu? Bayağı bir heyecanlanmış görünüyorsun. Neler oluyor?”
“Limana yaklaşmakta olan plansız konvoy.”
“Ha, o mu? Muhtemelen sadece bir iletişim aksaklığıdır.” Yarbay Paul’ün tavrı aşırı gevşekti. “Aidiyetlerini teyit ettiriyoruz ama tahminimce ya Güney Kıta Sefer Kuvvetleri’ni tahliye etmeye giden konvoy ya da güvenli bir liman arayan nakliye filolarımızdan biri.”
Ses tonu, ortada hiçbir sorun olmadığını düşündüğünü gösteriyor ve sarsılmaz bir özgüven saçıyordu. Bu durum Meybert’e az kalsın kendi paniğinin yersiz olup olmadığını sorgulatacaktı.
“Teyit aldınız mı?”
“Teyit mi? Üzerinde çalışıyoruz. Eminim yakında alırız.”
Meybert’in “Hâlâ almadınız mı yani?!” diye bağırmamak için kendini zor tutması gerekti. Bu tamamen dayanaksız iyimserlik kulağa yabancı bir dil gibi geliyordu. Telefonda konuşmuyor olsalardı, Meybert hiç çekinmeden yarbayın yüzüne dik dik bakıyor olurdu.
“Affedersiniz Yarbayım, ama adamlar dibimize kadar gelmişken siz hâlâ teyit mi etmeye çalışıyorsunuz?”
“Telsizde sorun yaşanması gayet alışıldık bir durumdur. Hem ‘savaşın sisi’ hakkında ne derler bilirsin. Sen bir cephe komutanısın, bu tür şeylere alışkın olacağını düşünürdüm.”
Ona hak vermek isterdi ama işini bilen her astın yeri geldiğinde itiraz etme görevi vardı. Hepsinden önemlisi Meybert, zamanı geldiğinde bunu yapmanın kendi doğasında olduğunu biliyordu.
“Güney Kıta Sefer Kuvvetleri’ni geri getiren konvoyun kodları bana bildirildi! Ve bu gemilerden o sinyali almış değiliz!”
“Daha az önce söyledim sanıyordum ama… telsiz sorunları olabileceğini unuttun mu?”
“Tüm saygımla belirtirim Yarbay Paul, kimlik koduna işaret sancakları da dâhildir. Dürbünlerle izliyoruz ama tanımlama kodu sayılabilecek tek bir şey bile görmedik.”
Sesini yükseltmemek için yapabileceği şeyler sınırlıydı. Derin bir nefes alıp kafasını topladı.
“Yüzbaşım, tanımlanamayan çok sayıda gemi liman rotasında ilerliyor.”
Astsubayın raporunu başıyla onaylayan Meybert pencereden dışarı baktı. Kesinlikle yaklaşıyorlardı. Yakında varacaklarından hiç şüphesi yoktu. Bu adamlar böyle bir durumda her saniyenin altın değerinde olduğunu neden anlamıyordu?
Tam bir kriz psikolojisiyle karargâhı sıkıştırmaya devam etti. “…” “Komutanlık, henüz teyit alabildiniz mi? Kimliği belirsiz gemilerin daha fazla yaklaşmasına izin veremeyiz. Uyarı ateşi açmak için izin talep ediyorum.”
“Olmaz.”
Kısa ve net bir yanıttı.
Meybert’in ahizeyi tutan eli Paul’ün cevabıyla kasıldı. Böylesine aptalca bir konuşmanın sırası mıydı şimdi?
“… Tekrar tavsiye ediyorum. Lütfen uyarı ateşine izin verin ve garnizona muharebe pozisyonu alması için emir buyurun.”
Sözlere dökülmeyen “Siz hiçbir şey bilmiyor musunuz?!” sitemi, cümlenin örtük anlamında gizliydi.
İstedikleri deve kulak bile değildi; üstelik hiçbir şey söylememek mantık ve akıl ilkeleriyle tamamen çelişirdi. Bu durum, Meybert’in zihinsel dayanıklılığını sınırlarına kadar zorlayan bir sınavdı.
“Lütfen ateş açmama müsaade edin.”
“Yüzbaşı Meybert! Neden bu kadar inat ediyorsun?! Gemilerin kimlikleri tespit edilene kadar bekle! Ya yanlışlıkla dost gemilere ateş açacak olursan ne yapacaksın?!”
Meybert bunu son bir teyit olarak sormuştu ama aldığı yanıt eline hiçbir şey vermemişti. Lanet olsun böyle işe. Her şey baştan aşağı talihsizlikti.
“… Bu konuşmanın bir yere varmayacağını anlıyorum.”
“Ne? Yüzbaşı, sen neden bahsediyorsun?”
“Dost mu düşman mı olduklarını bilmiyor musunuz?” Kim inat ediyordu ki?! Kahretsin, bu kadar basit bir şeyi neden anlayamıyorsun? “Hadi ama, lanet olsun! Bu, düşman oldukları anlamına gelir. Daha ne kadar dünyadan habersiz olabilirsiniz?” Meybert, yüzü çarpılmış bir halde, bir askerin dobra diliyle komutanlığa bunları söyledi. Artık boşa harcanacak zaman yoktu.
Sözlerin bir hükmü kalmamıştı. Şimdi eylem zamanıydı.
“Bana müsaade.”
Ahizeyi sertçe yerine çarptı ve etrafındaki adamlarına baktı.
Sessiz bir “Emredersiniz komutanım” edasıyla topuklarını birbirine vurma şekillerinden, ne düşündüklerini gayet iyi anlıyordu. İşte gerçek anlayış buydu.
Gemiler dost olduklarını kanıtlayamıyorlarsa, vurulduklarında şikayet etmeye hakları yok demekti. Üstelik çağrı girişimlerine cevap bile veremiyorlarsa… ateş açmamak daha garip olurdu.
Bu, en acemi erin bile anlayabileceği kadar basit ve net bir ilkeydi.
Yüzbaşı için içinde bulundukları durum tamamen tuhaf ve absürttü. Bu gerçek bu kadar gün gibi ortadayken, Neden karargâhla bu konuda tartışmak zorunda kalıyorum ki?
Muharebe alanı anlaşılmaz şeylerle dolu bir yerdi. İnsanın hayal gücünün sınırlarını her zaman zorlardı.
“Yüzbaşım, onları düşman olarak mı kabul ediyoruz?”
“Evet.” Astsubayın resmi sorusunu kısaca yanıtladı. “Düşman muamelesi yapın.”
Bunu söylerken bile aklından “Ya yanılıyorsam…?” düşüncesi geçmiyor değildi. Ya bazı şartlar, beklenmedik aksaklıklar yüzünden gerçekten de dost gemilerse?
O köprüyü oraya varınca geçerim.
“Dost olduklarını kanıtlayamadılar. O halde düşmandırlar.”
Müttefik değillerse, düşmandırlar. İşte tam bu noktada Meybert, gerçeği kavramanın verdiği idrakle yumruğunu eline vurdu. Güney kıtasında tozu dumana katan birliklerimizin bu kadar temel bir kuralı bilmemesine imkân yoktu!
Yurda dönmelerine ramak kalmışken dost ateşine tutulup ölmek aşırı derecede aptalca olurdu. Gerçekten dost birlikler olsalardı, temas kurmak için akıllarına gelen her yolu denerlerdi.
“… Böyle bir ihtimal göremiyorum. Hatta bunu, bizi kandırmaya çalıştıkları şeklinde yorumlamalıyız.”
Bunlar gerçekten düşmandı. O halde tereddüt etmeye gerek yoktu.
“Hazırlanın!” Emirler tıkır tıkır ağzından döküldü. “Nişan alın!”
İşlerin pürüz çıkardığı bir an varsa, işte o andı. Tam ateş emri vermek üzereyken, komuta merkezinde kulak tırmalayan bir telefon sesi yankılandı.
“Yüzbaşım, karargâhtan arıyorlar.”
Çatık kaşlarla astsubaya başıyla onay verdi. “Ver şunu. Bize takılmayın, siz nişan almaya devam edin.”
Bezgin bir ifadeyle telefonu alırken, içini rahatlatacak bir haber olma ihtimali… pek olası görünmüyordu. Karargâhın aciliyet duygusundan umudunu en başından kesmişti zaten.
En kötüsüne hazırlıklı olmayı amaçlamıştı. Ama yine de hâlâ azıcık da olsa iyimserdi.
Yani en kötü durum senaryosu bile, “Ne kadar aptal olurlarsa olsunlar, o kadar da olamazlar herhalde” çekincesini barındırıyordu.
Bilinçsizce, beklediği en alt standartları zihninde canlandırdı ve ardından kendini gerçekliğe hazırladı.
“Yüzbaşı Meybert! Bu da ne demek oluyor! Yüzüme telefon kapatmak da neymiş! Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?!”
Acil bir durumun ortasında telefondan yükselen şikâyet dolu bağırışlar!
Şaşkınlık içinde, gözlerini kapatırken buldu kendini. Yüce Tanrım, bu bir imtihan mı?
“… Haddimi aştığımın farkındayım ama albayın düşünce yapısını nihayet anlıyorum.”
“Anlıyor musun, Yüzbaşı?”
“Evet, doğrudan amirimin düşüncelerini.”
“Ne?”
Hiçbir şeyden anlamayan bu adamla konuşmak ne kadar da çileden çıkarıcıydı. Degurechaff’ın peşini, yetkilerini kendi takdirine göre aşırı kullanma şöhretinin hiç bırakmama sebebi bu muydu?
Bu aptallarla konuşmak çok değerli olan zamanı boşa harcamaktan başka bir şey değildi.
Böyle bir durumda o ne derdi? diye düşündü bir an ve cevap zihnine şimşek gibi çaktı.
Evet, doğru ya. Bu duruma cuk oturan bir laf vardı.
“İnisiyatifimi kullanıyorum. Bana müsaade…”
Meybert ahizeyi yerine sertçe çarptı ve başını salladı. Kısa meslek hayatı boyunca kendi kararlarını vermesini gerektiren zamanlar olmuştu.
Ama böylesi onun için bir ilkti.
“İnisiyatifimi kullanıyorum” demek onun değil, Degurechaff’ın uzmanlık alanıydı ama yine de…
“Böyle bir amirin insan üzerinde kötü bir nüfuz bırakacağı belliydi zaten.”
“Bir sorun mu var efendim?”
“Sadece birkaç fikrim var.” Meybert astına sırıttı. “Rütben yükseldikçe amirinin ne hissettiğini anlamaya başlayacaksın… ve bundan nefret edeceksin. Muhtemelen olaylara farklı açılardan bakmaya başladığın içindir.”
Başkalarının fikirlerine karşılık verirken sesinde kararlı bir inatçılık sergilemek zorunda kalmak… Meybert bizzat bu konumda bulunmayı son derece sinir bozucu buluyordu.
“… Yüzbaşım, ateş açabilir miyiz?”
“Düşmanın karşısında silahlarımızı susturmamız gerektiğini mi ima ediyorsun? Bu söz konusu bile olamaz.” Başlayabileceklerini belirtmek için çenesiyle işaret etmek üzereydi ki—Ah—aklına bir şey geldi. Son bir şey eklemeyi az kalsın unutuyordu.
Emirlerin usulüne uygun verilmesi gerekiyordu.
“Ters bir şey giderse sorumluluğu ben alıyorum.”
Bir amirin acemice bir taklidiydi belki ama bunu askerlerine net bir şekilde söyleme ihtiyacı hissetti.
İpleri eline alıyor ve astlarını da bu sürece dâhil ediyordu. Yaptığı şeyin gerekli olduğuna inanıyordu ama bu kadar ileri gittikten sonra işler bir hatayla sonuçlanırsa başı fena belaya girecekti.
Üstünde sorumluluk alacak kimse yoktu, bu yüzden en yüksek rütbeli subay olarak görevini yerine getirmek zorundaydı.
“İtirazı olan var mı? Yoksa başlayın.” Odayı şöyle bir süzdü ama kimseden bir itiraz yükselmedi. “Güzel.” Memnuniyetle başını hafifçe salladı. “Tüm bataryaların dikkatine. Mümkün olduğunca yakına nişan alın ama sakın ola vurmayın.”
“Uyarı ateşi mi efendim?”
“Tanrı şahidim olsun ki bunlar düşman ama askeri kanunlar ısrarcı. Doğrudan vurmamak için elinizden geleni yapın. Yine de şiddetli bir uyarı bombardımanı olsun. Tepkilerini gözlemlemek için de iyi bir fırsat olur, bu yüzden sadece gözlerini korkutalım.”
Ardından derin bir nefes aldı. Doğu cephesinde ateş emri verirken hissettiğinden farklı, rahatsız edici bir gerginlik hissetti. Fakat kararını vermişti. Harekete geçme vaktiydi.
“Bataryalar, ateş açın!”
Söylenmesi gereken her şeyi söylemişti. Hassas bir savaş makinesi için bu emir fazlasıyla yeterliydi. Her şey tıkır tıkır ilerledi.
“Emredersiniz komutanım! Ateş serbest!”
Lergen Muharebe Grubu—yani Semender Muharebe Grubu—kusursuz bir eğitimden geçmişti. Bu birlikler seçkin kabul edilebilirdi; ne zaman bir emri yerine getirseler bambaşka bir moda geçerlerdi. Yani daha birkaç an öncesine kadar duydukları her türlü tereddüt, yakıt niyetine yanıp kül olurdu.
Komutanları gemilerin düşman olduğuna kanaat getirdiyse, şüphe beslemeleri için mantıklı hiçbir sebep yoktu. Emirleri derhal yerine getirirken tereddüt etmek sadece ayak bağı olurdu, bu yüzden onu tamamen bir kenara attılar.
Doğu cephesinde demir sınavından geçip vaftiz edilmiş bu topçuların işi son derece basit ve netti.
Onlara ateş etmeleri söylenmişti.
Onlar da ateş ettiler.
Mümkün olan en hızlı şekilde ve eşsiz bir isabetle.
Topçuluğun zirvesine ulaşmış bu batarya personeli için daha fazla düşünmek tamamen manasızdı.
Hareketlerini geciktirme riski taşıyan bir şey varsa, o da ya sürat ya da isabet oranıydı. Fakat ikisini birden istemelerine engel olan hiçbir kural yoktu.
Meybert, astlarından her ikisini de tavizsiz bir kararlılıkla yerine getirmelerini doğal bir beklenti olarak talep ediyordu. Astları da bu talebi son derece doğal karşılıyordu.
Böylece, her şeyin yolunda gitmesi duasıyla, top atışlarının gürlemesi liman genelinde yankılandı.
Çeliğin kükreyişi.
Kulakları sağır eden o sesin ardından havayı titreştiren o uğultu… İşte topçuların asıl peşinde olduğu şey buydu.
Ve elde ettikleri sonuçla gurur duyabilirlerdi.
Kıyı toplarındaki göz alıcı becerileri, daha ilk atışta hedefin hemen dibini vurmalarını sağladı.
Yaklaşan gemilerin hemen yanında devasa bir su sütunu yükseldi. Iskaladık denmeyecek kadar yakın, isabet etti denmeyecek kadar uzak; aradaki denge son derece hassastı.
Hemen ateş açtıkları düşünülecek olursa, neredeyse kusursuzdu.
Topların kendine has huylarına daha aşina olsalardı, su sütunu biraz daha yakında patlar ve şüpheli gemileri harbi harbi titretirdi.
“Mesafe ayar atışı güzel görünüyor. Güzel, gözlemlemeye devam edin ve imha ateşine hazırl— Ah, durun bir dakika, bunlar kıyı topu. Ateşi kesin. Sadece kimliği belirsiz gemileri yakından takibe devam edin.”
Harika bir iş çıkarmışlardı. Meybert dürbününü eline alırken ekibiyle gurur duyuyordu.
Artık geriye sadece sonucu beklemek kalıyordu. Eğer düşmansalar nasıl bir tepki vereceklerdi? Yoksa, binde bir ihtimal dost birliklerse, öfke dolu bir telgraf mı alacağız? Ya da genel bir acil durum yayını mı? İşaret sancakları mı?
Telefon aniden çaldı.
Kafasında bir şüpheyle irkilerek başını kaldırdı. Salvo atışına verilen bir tepki olmak için henüz çok erkendi.
“Evet, bataryadan Yüzbaşı Meybert.”
“Yüzbaşı Meybert! Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?! Bunu derhal durdurun! Beni duyuyor musunuz?!”
Avazı çıktığı kadar bağıran Yarbay Paul’dü. Fena halde strese girmiş olmalıydı. Az öncesine kadar koruduğu o sakin ve özgüvenli havadan eser kalmamıştı.
“Evet Yarbayım. Sizi net bir şekilde duyuyorum.”
“Derhal ateşi kesin! Durdurun şu atışı!”
Meybert’in zihninin bir köşesi bunu sorguluyordu. Ama mantığın rahatlatıcı fısıltısı da ona mesnetsiz bağırmalara boyun eğmek zorunda olmadığını söylüyordu.
“Üzgünüm ama bunu yapamam.”
“… Ne?” Paul’ün şaşkın cevabının ardından kısa bir duraklama oldu, sonrasında ise yarbay köpürdü. “Ne yaptığının farkında değil misin sen?! Görevlerini ve yükümlülüklerini unuttun mu be aptal adam?!”
“… Görevimi gayet iyi biliyorum Yarbayım.” Burada hafifçe sırıttı. “Hiç sanmıyorum ama, acaba dost kuvvetlerden bir şikâyet mi aldınız? Eğer öyleyse derhal ateşi keserim, fakat…”
“Bana cevap ver! Herhangi bir teyit almadan neden ateş açıyorsun?!”
“Aaa, anladım… Demek sizi aramadılar.”
İşte tam da bu yüzden ateş açmak gerekiyordu.
Bu, şaşırtıcı derecede bariz bir gerçekti. Gezegenlerin güneşin etrafında dönmesi kadar kesin bir gerçek.
Güneş sisteminin merkezinde dünyanın mı yoksa güneşin mi durduğunu tartışmaya benzeyen bir konuda neden karargâhla münakaşa etmek zorunda kalıyorum ki?
Ben sadece yapılması gerekeni yapıyorum, diye devam etmek üzereydi ki, suyun üzerinden yükselen çok sayıda top patlaması sesi dikkatini çekti.
Kendi toplarının sesi değildi bu. Topçu birliklerindeki herkes bu kadarlık farkı anlayabilirdi.
O halde gelebileceği tek bir yer vardı. Düşman. Bu bir düşman saldırısıydı.
“Bize ateş ediyorlar!”
Astsubayın haykırışı kararlılığını pekiştirdi.
“Ateşe karşılık verin. Elimizde ne varsa ateşleyin.” Bir elinde ahizeyle Meybert, avazı çıktığı kadar kükredi: “Ateş edin, ateş edin, deliler gibi ateş edin. Karada duruyorsunuz ulan! Bir avuç gemiye yenilmeye kalkmayın sakın!”
Bereket versin ki, savaş gemilerine ateş açan bir kıyı bataryası olarak ideal bir konumdaydılar.
Doğu cephesinde olsalar mühimmat sıkıntısı ve bakım sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalırlardı; fakat burası da işgal altında bir bölge olmasına rağmen, anakaraya yakın ve güvenilir altyapıya sahip bir liman olduğu için son derece bol mühimmat stokuna sahipti.
Astları emirleri teyit etti, kendi müttefiklerinin şüphesi altında olsalar bile görevlerini eksiksiz yerine getirdiler ve sürekli yaptıkları eğitimlerin gerçek değerini gözler önüne serdiler.
Birbiri ardına gelen top sesleri, her bir topun ateşe karşılık vermeye başladığının sessiz bir ilanıydı. Her adımda ne yapacağı söylenmeden ne yapacağını bilen askerler harikaydı.
“Durum duyduğunuz gibi. Savunma muharebesinin komutasını devralıyorum. Savunmayla ilgili başka bir emriniz olursa lütfen iletişime geçin.”
Ahizeyi tekrar yerine çarptı ve bakışlarını denize çevirdi; limana girmeye çalışan konvoyun hızlandığını, beyaz bir sis perdesi açtığını ve kendileriyle karşılıklı ateş teatisine başladığını gördü.
Yanlışlıkla ateş açılmış dost bir birliğin vereceği tepki kesinlikle bu olamazdı. Kara muharebesinde işler nasıl yürürse yürüsün, bu durumda kaçınmak yerine üstlerine hücum etmeleri her türlü kimlik karmaşası ihtimalini ortadan kaldırıyordu.
Bu düşmandı. Düşman doğrudan üzerlerine geliyordu.
Yani ne yapması gerektiği son derece açıktı. Meybert, az önce kapattığı telefonun yanındaki sahra telefonunu kaldırarak şüphesiz teyakkuzda bekleyen birlikleri aradı.
“Ben Meybert. Beni duyabiliyorsun, değil mi Üsteğmen Tospan?”
“Elbette,” diye onaylayan bir yanıt geldi. Neyse ki telefon hattı kesilmemişti. “Gerçek yüzlerini gösterdiler, ha?”
“Öyle, Üsteğmen Tospan. Bizimkiler barışa fazla alışınca işte böyle oluyor.”
Son derece tahmin edilebilir, diye düşündü Meybert; ciddileşen gözlerle denize bakarken hafifçe sırıttı. Başarılı olacaklarını hayal etmek zordu; başarısız olma nedenlerini tahmin etmek ise pek kolaydı.
Dürbünüyle bakmasına bile gerek yoktu.
Diğer garnizon birlikleri tepki vermekte çok geç kalmıştı. İlk paniğin ardından nihayet harekete geçiş biçimlerine bakılırsa, söylenebilecek tek şey disiplin sorunları olduğuydu.
“Korkunç derecede yavaş hareket ediyoruz.”
“Elden bir şey gelmez.”
“Emin misin? Bu gidişle iskeleye ve denizaltı sığınağına ulaşacaklar.”
“Endişelerin haklı ama biz karargâh değiliz. Bu bizim işimiz değil.”
“Gözlemlemek için şöyle bir saha turuna çıkalım mı?”
“Eğlenceli kulağa gelse de hayır. Neyse ki mühimmat sıkıntımız yok. Biz sadece elimizden geleni yapalım.”
Hiçbir şey düşünmeden ateş edebilmek her zaman sevinilecek bir şeydir. Federasyon Ordusu’yla gece gündüz savaşırken atılan kovanları tek tek saydığı ve kalan mühimmatı endişeyle takip ettiği günlerle kıyaslandığında, bu çok daha az stresliydi.
“Piyadeler ne yapsın?”
“Hızlı müdahale için teyakkuzda beklesinler. Karargâhın bir şey yapmasını bekleyelim. Başka bir temas olmazsa talimatları ben vereceğim.”
“Anlaşıldı.”
Ahizeyi tam yerine oturtmuştu ki astının uyarısı komuta merkezinde çınladı.
“Düşman bu! Gemilerden biri doğrudan üzerimize geliyor!”
“Önleme ateşi açın!”
Ancak bunu haykırdığı an, bir şeylerin ters gittiğini hissetti.
Normalde bir nakliye gemisi veya silahlı ticaret kruvazörü asla kıyı topçusunun tam önüne atılmazdı. Bu resmen intihardı. Yani eğer bu denizciler bunu yapıyorsa…
“Bu olsa olsa… Durdurun şunları! O gemi ya kendini imha edecek ya da içi asker dolu!”
Astları bu ani emre hızla karşılık vererek namlularını yeniden doğrulttular. Hızlı ateş etmelerine rağmen atışların birkaçı çok yakına düştü. Ve bir tanesi tam isabet kaydetti.
“Harika! Düşman gemisine tam isabet! İşte ustalık diye buna derim. Sizi doğu cephesinde o kadar terletmeme değmiş.”
Bir topçu olarak Meybert, nişancılarıyla canıgönülden gurur duyuyordu.
Ancak görünen o ki ağır zırh delici mühimmat kullanmak bir hataydı. Mermiler gövdeyi delip geçmiş, şaşırtıcı derecede sınırlı bir hasara yol açmıştı.
Meybert sinirle dilini bile şaklatamadan düşman harekete geçti. Nakliye gemisinden çıka çıka yüksek hızlı hücumbotlara benzeyen bir sürü bot çıkmasın mı? Sinir bozucu bir şekilde, arkalarından bir muhrip ve bir hafif kruvazör gibi görünen gemiler çıkıp doğrudan kıyıya doğru rotaya girdi.
“Şuna bak—kesinlikle aynı millettenler.”
Meybert zaten ikna olmuştu ama bu derece kesinlikten sonra belki diğerlerinin hissettiği tereddüt de yok olurdu. Ne olacağını görmek için kendini hazırladığı sırada telsiz çığlık çığlığa bağırmaya başladı.
“Karargâh! Karargâh! Düşman saldırısı! Piyadeleri harekete geçirin!”
“K-karşılık verin! Karşılık verin!”
“Birlikleri muharebe mevzilerine geçirin! Topçu çoktan çatışmaya girdi!”
“Kimlikleri tespit edilebildi mi?!”
“Nöbetçi subay her birliğin yapması gerektiğini…”
“Denizaltı sığınağını emniyete alın! Hedefleri orası!”
“Karargâhı koruyun!”
“Büyücüleri havalandırın! Çabuk!”
Ahhh, kahretsin. Anlaşılan tam bir kaos hâkim. Meybert az kalsın cesaretini kaybedecekti ama başını sertçe sallayarak düşüncelerini güç bela toparlamayı başardı.
Diğer birliklerin de bir an önce toparlanmasına ihtiyacı vardı; darmadağınık hâldeyken sayısal üstünlüklerinin hiçbir işe yaramayacağı açıktı. Elinden gelen tek şey, bunun bir an önce gerçekleşmesini ummaktı. Tek başına yapabileceği pek bir şey yoktu.
Kontrol edebildiği tek şey, sabit mevzilerindeki topçular ve küçük bir piyade müfrezesinden ibaretti.
Onları nasıl kullanmalıydı?
Muhtemelen en verimli yol, diğerlerine destek olmalarını sağlamaktı. Tospan’a bağlanan hattı eline alan Meybert, ellerindeki kısıtlı sayıyla savaşmak için hızla bir plan hazırladı.
“Üsteğmen Tospan, telsizden duyduklarımı sen de duyuyor musun?”
“Saldırı ve benzeri şeyler hakkındaki o tam kaosu mu kastediyorsunuz?”
“Evet. Aynen öyle. Tam bir karmaşa.”
Düşman çok cüretkârdı; İmparatorluk üssünü tam da istedikleri konuma getirmişlerdi. Meybert, daha konuşurlarken bile inisiyatifi kaybettiklerini itiraf etmek zorunda kaldı.
“Düşman olabilirler ama ne gözü kara tipler böyle. Yine de istediklerini yapmalarına izin verecek hâlimiz yok. Hepsini denizin dibine boylatacağız.”
“Haklısınız. Benim birliğim ne yapsın?”
“Düşmana yaklaşmanızı ve çatışmaya girmenizi istiyorum. Garnizon ağırdan alıyor. Onlara yardım etmezsek, kendimizi savunmada bulup reaktif bir şekilde savaşmak zorunda kalmamız çok muhtemel.”
“Emriniz buysa başüstüne. Fakat sayısal olarak bakarsak sadece benim bölükle girmek biraz zorlayıcı görünüyor…”
“İyi ya da kötü, muhtemelen bir sorun teşkil etmeyecektir. Düşman bir komando birliğinden oluşuyor gibi görünüyor.” Bodoslama devam etti: “Karşımızdaki küçük bir özel harekât birliğiyse, kaliteyi bir kenara bıraksak bile nicelik olarak geride kalmayız. Şurada maskaraya dönen bizim mankafa silah arkadaşlarımız dışındaki her birlik onları sayıca ezebilir.”
“Anlaşıldı, Yüzbaşım.”
“Sağ ol, sana güveniyorum,” demeye hazırlanırken gerçekleşti. Gözetleme karargâhı personelinden biri gergin bir çığlıkla uyarıda bulundu.
“Büyücü sinyali tespit edildi!”
Meybert arkasını dönüp sordu: “Nereden? Gökyüzünden mi?!”
“Gemiden! İçeriden birden fazla sinyal tespit edildi!”
“Demek onları üzerimize salacaklar?”
Hava büyücüsü tehdidi, Lergen Muharebe Grubu’ndan olan herkesin çok iyi bildiği bir şeydi.
Esnek harekât kabiliyetine sahip seçkin bir birlik olan 203. Hava Büyücü Taburu ile omuz omuza saf tutmuşlardı. Meybert, onların doğu cephesindeki marifetlerine kendi gözleriyle tanık olmasaydı, inanamazdı.
Bu ağır toplara alışkın olduğu için, doğru konuşlandırılmış büyücülerin yıkıcı gücünü de gayet iyi biliyordu. Büyücülerin bir muharebe alanına acemilerin hayal edebileceğinden çok daha büyük bir şok ve dehşet getirebileceğinin farkındaydı.
Düşman komando birliğini desteklemek için büyücüler gönderilmişti. Acemi olmalarına imkân yoktu.
“Üsteğmen Tospan, düşmanın büyücü birliği var. Geminin içinden birden fazla sinyal alınıyor.”
“Deniz büyücüleri mi?”
“Onları garnizonun büyücü birliğine bırak. Önleme birlikleri de… tamam—havalandılar işte!”
Hızlı müdahale büyücüleri işe koyuldu. Bölüklerin güçleri başa baş görünüyordu. Dürüst olmak gerekirse, görmeye alışkın olduğu hava büyücülerine kıyasla korkunç derecede hantaldılar ama… düşman deniz büyücülerini göz ardı edebildikleri sürece, topçunun görevi değişmiyordu.
“Havadaki dost büyücülerin varlığı insana ne kadar güven veriyor, değil mi Üsteğmen Tospan?”
“Katılıyorum. Sadece bir bölük ya da bir takım bile olsa fark ediyor. Şuradan bize bir büyücü desteği koparmanın hiçbir yolu yok mu?”
“… İkimiz de rahata fazla alışmışız.”
“Albay Degurechaff gerçekten harika bir üsttü. Kahretsin!”
Tospan hattın diğer ucunda sövüp saydı.
Şikâyet etmesine rağmen, piyadelerini çoktan mevzie soktuğundan şüphe yoktu. Doğu cephesinde onunla birlikte ateş vaftizinden geçmiş biri olarak, teğmene bu konuda güveni tamdı. Çene çalarken bile işini hakkıyla yapabilirdi.
Her zaman en azından asgari olanı eksiksiz yap. Doğu cephesi tarzı böyleydi.
Ve doğu cephesinde her şey mevcuttu. Her şey kıttı belki ama asgari ihtiyaçlar her an harekete geçmeye hazırdı. Zırhlı birlikler, topçu, piyade, büyücüler… hepsi muharebede organik bir bütün hâlinde iş birliği yapardı.
Bu uyumlu Muharebe Grubu düzenine alışmış biri için, desteğin kesintiye uğradığı her türlü savaştan kaçınılmalıydı.
“Destek ateşini bize bırak. Kafalarına birkaç koca mermi fırlatırız.”
Bir eliyle ahizeyi tutarken silah seslerinin arasında sesini duyurmak için bağıran Meybert, bir astsubayı dürttü.
“Hey, tek bir bataryanın mühimmat tipini değiştirin! Yüksek infilaklı mühimmata geçin!”
“Yüzbaşım? Gemiler için zırh delici mühimmat…”
Meybert, kendinden kıdemsiz subayın bu yorumuna karşılık başını salladı ve açıkça yanıt verdi. “Hepsini durduramayız! O yüzden içeri sızmayı başaranların tepesine hoş geldin hediyesi olarak birkaç yüksek infilaklı mühimmat indireceğiz.”
“… Ama garnizonun hemen yakında tesisleri var.”
“Sanki çok da umurumdaydı!”
Astsubayın şaşkın bakışı beklenmedik bir şeydi. Meybert içinse sonuç gün gibi ortadaydı.
“Tesislerin azıcık hasar görüp görmeyeceği konusunda endişelenmek için biraz geç kaldık!”
En fazla, işgal altındaki bu bölgeden ve üssün kendisinden sorumlu askerî idarecilerin başı ağrırdı. Bu onların işiydi; topçunun işi ise topları ateşlemekti, bu yüzden ödeşmiş sayılırlar diye düşündü.
Savaştan sonra istediğiniz kadar sayfa dolusu evrak doldururum nasıl olsa.
“… Düşmanlar çarpmak üzere!”
“Demek doğrudan içeri dalmayı kafaya koymuşlar, ha? O şey bir muhrip olmak için fazla dayanıklı.”
Yaklaşan düşman grubu yavaşlamadı bile.
O kadar hızlı ilerliyorlardı ki Meybert, yaklaşma açılarından çıkaracakları o derin, kazınma sesini neredeyse kulaklarında hissedebiliyordu. Botlar ve çakma muhrip limana doğru hızla süzüldü ve metal karınlarını rıhtımın üzerine savurdu. Bundan sonra yaşananlar tam da tahmin ettiği gibi gelişti.
Düşman piyadeleri çevik hareketlerle aşağı atlayarak dağılmaya başladı.
“Demek gerçekten bir komando birliğiymiş!” Meybert hırsla yere tükürdü.
Gözlerinin önünde, sayıca çok olmasalar da düşman askerleri birer birer karaya ayak basıyordu. Etkileyici derecede hızlıydılar ve disiplinleri detaylı bir plana, hummalı bir eğitime işaret ediyordu.
Komünistler harekete geçtiklerinde güçlü bir ivmeyle övünürlerdi ama bu birlikler, Federasyon askerlerini bile sindirecek türden bir azme sahip gibi görünüyordu.
“Doğu cephesindeki tank desantı şaşırtıcıydı ama bu Ada mahlukları da hiç yabana atılır gibi değil. Sanırım buna da ‘muhrip desantı’ diyebiliriz?” Hayretler içinde kalan Meybert kendi kendine konuşmaya devam etti. “Yok, denizciler buna aborda olmak diyordu galiba. Bu yapılan öyle bir şey mi?”
Yine de bunun gerçekleşeceğini tahmin etmişti. Mevzi savunması ve bunu anlık kararlar neticesinde yürütme konusunda Soldim 528’de uzmanlaşmıştı. Mühimmat ve teçhizat gücü Federasyon Ordusu’ndan daha az olan bir komando birliği, Tospan’ın piyade bölüğü tarafından öyle ya da böyle çıtır çıtır kızartılabilirdi.
“Yüzbaşım!”
“Biliyorum!” Meybert yüzünü buruşturup zihnini berraklaştırmak için başını salladı. “İşte bu Ada mahluklarına hazırladığımız karşılama partisinin davetiyesi! Vurun şunları!”
Emri verdiği an toplar gürledi… ardından yüksek infilaklı mermiler düşman muhribinin hemen yanında patladı. Mükemmel denemese de mükemmele olabildiğince yakındı.
Ancak Meybert’in umduğu kadar etkili olmadı. Açıkçası düzgün bir açı yakalayamıyorlardı. Liman tesislerinin duvarları engel oluyordu. Açık arazide olsalar işlerin nasıl yürüyeceğinden bağımsız olarak, limanda askerleri açıkta yakalamayı zorlaştıracak çok fazla engel vardı.
Üstelik her şeyden beteri, dost ve düşman birlikleri burun burunaydı; ortam adeta bir göğüs göğüse dövüş alanına dönmüştü. Yüksek infilaklı mermilerin şarapnel patlama zamanlaması öngörülemeyebileceği için düşünmeden ateş etmeye çekiniyorlardı.
“Çık, ne kadar can sıkıcı. Bu arazi şartlarında etkimiz sınırlı kalacak sanırım.”
Destek ateşiyle katkıda bulunmak istemişti ancak pek yardımları dokunamayacak gibi görünüyordu.
“… Hâlâ su üzerinde olan düşman kuvvetlerini görmezden gelemeyiz. Belki de önce onları vurmalıyız.” Durumu kavramak amacıyla dürbününü denize doğru çevirdiğinde şaşkın bir hırıltı çıkardı. “Iıh?!”
Garip bir manzaraydı. Düşman gemilerinin birkaçından dumanlar yükseliyordu; gözlerini ovuşturma isteği uyandıracak türden bir görüntüydü. Biri tam isabet mi kaydetmişti? Hangi birlikti bu?
Saçma bir şekilde bir an gerçekten bunu merak etti, fakat sonra çıkardıkları şeyin duman olsa da aslında bir sis perdesi olduğunu fark etti.
Ha, doğru ya, daha önce de bunu kullanıyorlardı. Bazen karada da karşılaşıyorduk ama demek gemiler de kullanıyordu. Belli ki ceplerinde bir iki numara daha vardı.
“Sıçayım böyle işe. Kıyı toplarımız sis perdelerine karşı pek bir şey yapamaz.”
Hedefler bir alan barajının gerçekten etkili olabilmesi için yeterince sıkışık değildi ve uzaktaki belirsiz karartılardan başka bir şey olmadan topçuyla tam isabet kaydetmek imkânsızdı.
“Şimdilik komandoları ortadan kaldırmaya öncelik vermeliyiz sanırım. Garnizon birlikleri üzerlerine düşeni yaptığı sürece…”
Orada durumlar nasıl gidiyor? Meybert telsizi kontrol etti. O anda yüzünde çaresiz bir kaş çatılma belirdi.
“Takviye! Komandolara mı?! Bizimkiler ne yapıyor böyle?!”
“Yardım edin! Düşman bu! Düşman—!”
“Durun! Ateş kes!” Bizimkileri vuracaksınız!”
“Bize ateş ediyorlar! Bunlar düşman!”
“Yangın çıktı! Çabuk, söndürün!”
“Önceliği düşmanın imhasına verin!”
Tam bir kaos hâkimdi. Ya da belki de bu, mutlak bir bozgunun hemen öncesindeki türden bir kaostu. Herkes aklına ilk geleni bağırıyordu. Telsiz kanalındaki her bir ses, durumun intizamdan ne kadar uzak olduğunu kanıtlıyordu.
Tam ne yapacağını düşünürken, Tospan’la doğrudan bağlantısını sağlayan hat tiz bir sesle çaldı. Zamanlama isabetliydi.
“Teğmen Tospan, savunmayı yarıyorlar. Bu gidişle—”
“Yüzbaşım! İmkânı yok! Zamanında yetişemeyeceğiz!”
“Ne?! Nedenmiş?” Tam kaşlarını çatıp —Zamanında nasıl yetişemezsiniz?— diye soracaktı ki… …bunun yerine donakaldı.
“Ateş altındayız! Dost bir mevzi tarafından!”
“Kahretsin, tam da sırası!”
Elbette tam da şimdi olacaktı. Ya da sadece böyle bir anda mı yaşanabilirdi? Neredeyse hiç muharebe tecrübesi olmayan bu birlikler resmen paniğe kapılmıştı.
Bu noktada muhtemelen hareket eden her şeyden korkuyor ve her gölgeyi düşman sanıyorlardı. Subaylar ile astsubaylar da tecrübesizken, durumu kontrol altına almalarını bekleyemezdi.
Dolayısıyla sadece kitlesel bir kargaşa yaşanmakla kalmıyor, kimseyle temas kurup kuramayacağından bile emin olamıyordu.
Düşmana ateş etmeye çalıştıklarında engelleniyorlar, düşmanı durdurmaya çalıştıklarında ise kendi adamları tarafından vuruluyorlardı. Böyle bir şey Doğu Cephesi’nde akla bile gelmezdi.
“Hayat cidden sürprizlerle dolu.”
Elinden gelen tek şey söylenmekti. Bu lanet olası bostan korkuluklarının ne yapmaları gerektiği hakkında en ufak bir fikirleri yok!
Savaşı tam olarak ne sanıyor bunlar? Kurallara bir ek yapılmalı. Evet, anlaşılan sahada uygulanan talimatnamelere ‘savaşın ciddiye alınması gerektiği’ şartı konmalıydı.
“Teğmenim, şimdilik dost mevziyi susturmaya odaklanın. Onlara ulaşamıyor musunuz?”
Düşman mevzii olsa kafalarına göre sis veya zırh delici mühimmat yağdırırlardı ama oradakiler kendi adamlarıydı. Sadece düşmanı baskı altına almak için ateş açamıyorlardı.
Aptal herifler!
“Çabalıyoruz efendim ama ne semaforlar çalışıyor ne de işaret ışıkları. Adamlar resmen— Ahh, siktir!”
“Ne oldu?”
“Düşman takviye birlikleri! Rıhtıma daha fazla yeni birlik çıkıyor! Hâlâ karaya çıkmaya devam ediyorlar!”
Tospan daha fazlasının geldiğini çığlık atarak bildirdi. Bu gidişle düşman komandolarını köprü başında çivilemek imkânsız olacaktı.
İmparatorluk tarafı tam bir kargaşa içindeydi. Öte yandan düşmanın keyfi yerindeydi. Subaylarının dürtmesine gerek kalmadan görevlerini yerine getirmek için manga düzeyinde karar alabilen piyadelerle kimse savaşmak istemez.
“Ama sayıca ezici bir üstünlüğümüz var. Sakin olun, Teğmen Tospan!”
“… Özür dilerim, komutanım.”
Saldıran taraf savunan tarafı sayıca ezip geçmediği sürece, üstünlük İmparatorluk tarafında kalacaktı. Yeterli zaman tanındığında durum kendi lehlerine dönecekti.
Düşman bile bunun farkında olmalıydı.
“Sayıları az, değil mi?”
“Takviyelerle birlikte bile en fazla bir taburlardır. Çok fazla asker yok yani.”
Tospan’ın raporunu alan Meybert, hattın diğer ucunda başını salladı. “Muhtemelen sabotaj gerçekleştirmekle görevlendirilmiş bir taarruz timidir. Bölgeyi ele geçirmek veya elde tutmak gibi bir niyetleri yok… Yahu, bir takım bile olsa… Hmm?”
Meybert nutku tutulmuş hâlde kaldı ve zihnini biraz çalıştırmaya zorladı.
Amaçları sabotaj olsa bile bu bir baskındı. Mevziye saldırdıklarında başarısız olurlarsa geri çekilirlerdi. Doğu Cephesi’nde işler böyle yürürdü.
Fakat burası denizdi. Bu durumda kaçış rotaları tekneler olmalıydı.
Rıhtımdaki gemileri ele geçirmenin bir yolunu bulmaya çalışmak yerine, onları doğrudan imha etmek daha iyi olmaz mıydı? Zira düşmanlarımız, şifre anahtarlarını bir teknede bırakacak kadar aptal değildi neticede.
Fakat bu büyük bir kumardı.
Yalnızca piyadelerle buraya dalmak yürek isterdi. Tahliye planları da dâhil olmak üzere planlarına son derece güveniyor olmalıydılar; aksi takdirde bu yaptıkları sırf cehaletten ibaret bir çılgınlık olurdu.
“Bir şey mi saklıyorlar? Yoksa… Olamaz!” Aniden farkına vardığı gerçekle bağırıverdi. “Teğmen Tospan! Derhâl geri dönün!”
“Ne? Önleme yapmamıza gerek yok mu?”
Bir anlık gecikmeyle cevap verdi.
Durumu açıklamaya bile sabrı kalmayan Meybert bağırdı: “Sadece piyade olduklarının garantisi yok!”
Ne korkunç bir hataydı ama. Büyücü ihtimalini tamamen unutmuştu. Düşmanın elindeki büyücülerin sadece suyun üzerinde uçanlardan ibaret olduğunu düşünmek için hiçbir sebep yoktu!
Soldim 528’i hatırladığında taşlar yerine oturdu!
Büyücülerin bir kısmını yem olarak kullanıp düşmanın dikkatini çek. Ellerindeki tüm büyücülerin bunlardan ibaret olduğunu sanmalarını sağla, tetikte olma hislerini başka yöne çek ve tam zamanı geldiğinde hazırlıksız yakalanan aptalları böğürlerinden vur.
Kendilerinin defalarca başarıyla uyguladığı taktiğin ta kendisiydi!
“Doğu Cephesi’ni hatırlayın! O komando grubunu kontrol edin! Yarbay kesinlikle—!”
“İçine büyücüler katmıştır” diyemeden bir raporla sözü kesildi.
“Büyücüler var! Düşman komandoları arasında mana sinyalleri tespit edildi!”
Astsubayın uyarısını duyan Meybert dilini cıkladı. Tospan da durumun ciddiyetini aynı anda kavramış gibi acı dolu bir inilti koyuverdi.
Eh, bu anlaşılırdı. Büyücüler ve piyadelerden oluşan karma bir grubun nasıl bir tehdit oluşturabileceğini en iyi onun bölüğü biliyordu.
“Siktir! Bizi fena oyuna getirdiler!”
“Teğmenim, savunma hattını sadece piyadelerle ayakta tutmaya devam edebilir misiniz?”
“… Zor olacak ama imkânsız değil. Şey—” ek detaylar verdi “—mevziyi savunmaktan ibaretse bir yolunu buluruz. Geçici bir çözüm olur ama hallederiz. Savunma hattını şimdi yeniden kuruyoruz, biraz dayanın.”
Düz bir mantıkla söylemek gerekirse, bu kuralcı adamın 203. Hava Büyücü Taburu’na aşina olması garip bir şekilde işine yaralamıştı.
Yarbay Tanya von Degurechaff onu “sadece deneyimlerinden ders çıkaran esnek olmayan biri” olarak tanımlamıştı. Başka bir deyişle Tospan, en ufak bir şüphe veya tereddüt duymadan tecrübelerine inatla güveniyordu.
Ne de olsa bunu Doğu Cephesi’nde görmüştü.
O kurnaz hava büyücüsü hamlesine de 203. Hava Büyücü Taburu’nun ne kadar ölümcül olduğuna da bizzat şahit olmuştu. Bu yüzden büyücülerin bu kadarına muktedir olduğu sonucuna varması hiç de zor olmamıştı.
Tabii ki bu duruma göre değişirdi.
Yine de işlerin nasıl yürüdüğüne dair böyle bir fikre sahip olmak, rakipleri Birleşik Krallık’ın elit deniz piyadesi büyücüleriyken bir artıydı. Neticede Federasyon’un hesaplama mücevherlerine karşı savaşmıştı.
O inanılmaz derecede sağlam savunma kalkanlarına karşı yapılan mevzi savunması… Büyücüleri durdurma konusunda kesinlikle bundan daha iyi bir ders olamazdı.
Birleşik Krallık’ın deniz piyadesi büyücüleri çevik olsa da bu koşullar ve mevcut güç dengesi altında yenilgiye uğratılabilirlerdi. Tecrübe, cesaretin kaynağıdır. Ayrıca bol miktarda mühimmat, sağlam bir mevzi ve topçunun nokta atışı desteğiyle ezilip geçilmeleri için hiçbir sebep yoktu.
Garnizonun geri kalanı bir sürü bostan korkuluğundan farksız olsa bile, bağlı olduğu Muharebe Grubu gerektiği gibi işlediği sürece en azından asgari düzeyde meşru müdafaayı sağlayabilirlerdi. Görüntüye veya kurallara zerre aldırış etmeyen topçu bataryalarıyla tehlikeli derecede yakın destek ateşi açmak olsun, çetin büyücülerle baş etmek için yoğunlaştırılmış savar ateşi yağdırmak olsun, Semender Muharebe Grubu’nun teknik becerileri rakipsizdi.
Bu, elitlerin elitlere karşı savaşıydı.
Tabii nihayetinde, diğer unsurlar yokken Muharebe Grubu’nu ayakta tutanlar sadece piyade ve topçulardı. Her zamanki hava büyücüsü desteğinin ve kanat taarruzu tehdidi oluşturan zırhlı birliklerinin eksik olduğu düşünüldüğünde, Meybert bu savaşa aslında handikaplı giriyordu.
Fakat zaman İmparatorluk Ordusu’nun yanındaydı—ki bu pek sık yaşanan bir şey değildi. Bastırılsalar bile hatları yarılmadığı sürece düşman er ya da geç kendi rızasıyla çekilmek zorunda kalacaktı. Paniğe kapılmak için gerçekten hiçbir neden yoktu.
Devasa bir patlama ve komuta merkezini bile sarsan bir şok dalgası. Bu kesinlikle ikincil bir patlamaydı. Bir askeri limanda yanıcı madde kıtlığı çekilmezdi.
Bu pislikler. Başını sallayıp durumu kavramak için ayağa kalktı ve tam o sırada astsubayın bağırışını duydu.
“Denizaltı sığınağını vurdular!”
O yöne baktığında, göğe yükselen devasa siyah duman sütununu görmemesi imkânsızdı. Dumanın küme küme yükselişi, sığınağın havaya uçurulduğunu fazlasıyla açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bu manzara Meybert’in elinde olmadan çileden çıkmasına yetti. “Aptal herifler! Böyle bir yapıyı savunmak çocuk oyuncağı olmalıydı, bunu bile beceremediler mi yani?!”
Geçici mevzilerden ibaret siperlerde titreyen ve Federasyon Ordusu’nun ağır topçuları tarafından sürekli taciz edilen acemiler bile hattı tutmayı beceriyor! Hafif teçhizatlı piyadelere ve birkaç büyücüye karşı, temelde beton kütlesinden ibaret olan bir sığınağı nasıl koruyamazsınız?!
Bu garnizon ne işe yarıyor ki?!
Öfkesini kustuktan sonra başını salladı ve muhaberecinin bağırdığını fark etti. “Ne var?”
“Karargâh sığınağa yardım etmemizi emrediyor!”
“Ne?” diye sormuş olsa da… astı sadece sığınağı kurtarmaları gerektiği emrini yineledi.
“Bu aptallar…”
“Efendim?”
“O kadar berbat nişan alıyorlar ki Teğmen Tospan ve birliği dost ateşi altında kalıyor, üstüne bir de sığınak patlatıldı. Ortalıkta kendilerini buranın sahibi sanan düşman büyücüleri cirit atarken bizden ne yapmamızı bekliyorlar?”
Emirler mutlaktı fakat gerçekleri harekete geçirmeye güçleri yetmezdi. Yüce bir kral bile denizi durduramaz. Bununla ilgili bilinen bir hikâye vardır.
“Telefonu verin bana.”
“Yüzbaşım?”
“Verin işte. Çabuk olun.”
“E-evet efendim.”
Ahizeyi kapıp alan Meybert derin bir nefes aldı.
“Komuta merkezi, ben Yüzbaşı Meybert. Sesim geliyor mu?”
“Nihayet bağlanabildik mi? Yüzbaşı, gördüğünüz gibi denizaltı sığınağı vuruldu. Derhâl yardım gönderin!” Hattaki ses, Paul’ün çaresiz sesinden başkası değildi.
“Yeterli adamımız yok. Ama Karargâh ısrar ediyorsa bir şeyler yapmamız gerekecek. Topçunun dost düşman demeden herkesi havaya uçurmasını ister misiniz?”
“Ne?”
Meybert ne diyeceğini bilemeyen yarbay için yavaşça tekrarladı. “Lütfen bize sığınağın kalıntılarına ateş açma emri verin. Dost düşman ayırmadan oradaki herkesi havaya uçurabileceğimizden eminim.”
“Yine mi saçmalıyorsun?”
“Şu an yapabileceğimiz tek yararlı şeyin bu olduğuna inanıyorum efendim. Ateş açmamızı isterseniz bizi aramanız yeterli. Şimdilik kapatıyorum.”
Meybert derin bir iç çekerek ahizeyi sertçe kapattı. Kendini hazırlaması gerektiğini biliyordu ama bu kadarı da fazlaydı.
En iyisinin hazırlık yapmak olduğuna karar verdi.
“Topçu bataryaları da dâhil tüm birliklere yakın dövüşe hazırlanma emri verin. En kötü senaryoyu varsayın. Buraya saldırma ihtimallerine karşı kendinizi hazırlayın. Hâlâ vaktimiz varken çabuk olun ve teçhizatlarınızı kontrol edin. Soldim 528’de yaşananları hatırlayın.”
Zaman bizim yanımızda mı? Sahi mi?
Bu gidişle mahvolacağız.
AYNI GÜN, ILDOA KRALİYET BAŞKENTİ, İYİ NİYET GEZİSİ HEYETİ
İnanılmaz derecede sarsıntısız tren yolculuğunun mecazi sallantısı içinde, çok geçmeden Ildoa başkentine varıyoruz. Şehrin merkez istasyonunun şaşaası, ülkenin geneline dair güçlü bir ilk izlenim bırakmak amacıyla yenilendiğinin bir kanıtı.
Bir başkentten bekleneceği üzere, ölçek bakımından İmparatorluk’unkinden ne geri kalıyor ne de onu gölgede bırakıyor. Basit bir karşılaştırma yapacak olursak, sevkiyat kapasitesi hususunda İmparatorluk’un Berun şehri muhtemelen kıl payı öne geçer. Savaş sırasındaki zorunlu malzeme seferberliği düşünüldüğünde, bu “küçük farkın” bir kazanım sayılıp sayılamayacağından emin değilim.
Bir adım daha öteye gidersek, zafer iddia edebileceğimiz tek gerçek alan hacimdir. Estetik ve atmosfer gibi diğer hayati unsurlara gözlerimizi kapamaktan başka çaremiz yok.
Ne de olsa Berun epeydir topyekûn savaşın örtüsüyle kaplanmış durumda. Baskıcı atmosfer şehrin iliklerine kadar işlemiş, havasını bile kasvetli kılmaktadır.
İnsanların safça barış zamanı refahına övgüler dizebildiği Ildoa ile kıyaslandığında, aradaki tezatlık son derece bariz. İmparatorluk başkentindeki bu anormalliğin, ciğerlerinize çektiğiniz oksijene kadar sirayet ettiğini düşünmeden edemiyorum.
“… İstasyonda bile neşeli bir hava var,” diye mırıldanır Tanya, Albay Calandro’ya.
“Efendim?”
“İstasyonda yas tutan şehit yakınları yok. Ne güzel bir şey.”
Tanya’nın bu alaycı söylenmesine Calandro hafifçe omuz silkerek karşılık verir. Anlayabildiğim kadarıyla ima edilen şeyi kavradı ama yorum yapmadan geçiştirmeyi seçti. Savaşa girmemiş bir ülkenin bir diğer ayrıcalığı daha.
“Ildoa başkentine vardık. Sizi yeniden selamlamama izin verin, Albay Degurechaff. Müsterih olun müttefik dostum, sizi şanımıza yakışır şekilde ağırlayacağım.”
“Bu bir onurdur.”
Tamamen nezaket kuralı olsa da, nezakete nezaketle karşılık verilmelidir.
Orduda bile toplumdan ve onunla el ele yürüyen görgü kurallarından kaçamazsınız. İkincisi, barış içindeki Ildoa Krallığı’nda bilhassa önem taşımaktadır.
Görgüye ve geleneklere ayıracak bu kadar fazla enerjilerinin olmasına imreniyorum doğrusu. İstasyon binasına kadar kibarca rehberlik eden çakma bir tören kıtası eşliğinde trenden çıkarılmak da bu formalitenin bir parçası mı acaba?
Tören kıtası gibi davranan askeri inzibatlar nezaketten ziyade onları çevrelerinden izole etmekle ilgileniyor gibi görünmektedir.
Hah. Tanya kendi kendine gülümsedi. Anlaşılan Ildoa, İmparatorluk askerlerinin böylesine halka açık bir yerde serbestçe dolaşmasını istemiyor.
Mecburi dostluklarının tek açıklaması kesinlikle bu olmalı. Binaya kibarca yönlendirildikten sonra yetkili kişiler arasında bir toplantı yapılacağı söyleneceğinden, Tanya üstüne imkânsız bir problemin yıkılacağını bile tahmin etmektedir.
Aptalca ulusal onur ve diplomatik çıkarların, her zamanki gibi sahada acı çekmeme neden olacağından eminim.
Ama bu hususta Ildoalılar, iyi ya da kötü, “tarafsız ülke” olmanın getirdiği avantajla İmparatorluk’taki insanlara kıyasla düşünceli davranma konusunda çok daha tecrübeliler.
Calandro’nun kendisini götürdüğü odada onu bekleyen kişi, binbaşı rütbe işaretlerini taşıyan tek bir askeri bürokrat.
Tanya, Ildoa’nın ne isteyebileceğini merak ederek izlerken, binbaşı bir zarf teslim eder, Calandro ile birkaç kısa kelime sarf eder ve derhâl oradan ayrılır. Odada sadece albay ve Tanya kalır.
Ve Calandro zarfı açmadan teslim eder.
“Bu sizin için.”
“Teekkür ederim. Fakat nedir bu?” Zarfı teslim aldıktan sonra sorumu soruyorum. Bir tomar kâğıt mı?
“Vizeleriniz ve bazı kimlik belgeleriniz. Ayrıca Ildoa Genelkurmayı’ndan boş bir çek. Meblağı örtülü ödenekten karşılayacak olan General Gassman’ın selamlarıyla.” Bu noktada hafifçe kıkırdıyor. “Tabii ki üst sınırı hiç olmayan bir çek olmazdı, bu yüzden aslında küçük bir miktar ama… Ne de olsa Ildoa Ordusu’ndan çıkma. Ildoa topraklarındaki her yerde geçerli olacaktır. Kimseye kabul ettirmekte zorlanmayacağınızdan eminim.”
“Müsaadenizle bir bakayım.”
Zarfı açtığında—Hah! üzerinde Ildoa Ordusu’nun mührü bulunan özenle yazılmış bir çek duruyor. Savaş alanında asla göremeyeceğiniz türden bir şey.
Aynı zamanda Calandro’nun Gassman’dan temsil ve ağırlama ödeneği koparmayı başardığını açıkça kanıtlayan somut bir delil.
Tanya’nın bu kadar cömert davranmasına imkân yoktu. Albay Lergen ve Yarbay Uger ile pazarlık etse bile koparabileceği en iyi şey belki birkaç patates ya da mermi fazlası olurdu.
Kahretsin. Yanlarında acınası kalıyoruz!
“Konforlu bir yolculuk geçirmenizi dileyen müttefiklerinizden bir ikram. Harcırah kısıtlamalarına takılmanıza gönlümüz elvermedi.” Calandro neşeyle gülümsüyor.
“İnceliğiniz için en derin şükranlarımı sunarım. Muharebe Grubumdan seçilen bu birliğin yeme içmeye epey düşkün olduğunu belirtmeliyim. Bu bir sorun teşkil etmez, değil mi?”
Tanya’nın bu sözü hesabı limitine kadar zorlayabileceklerini ima etse de Calandro’nun ifadesi en ufak bir sarsıntı geçirmiyor.
Başka bir deyişle, paranın yetmemesi veya miktar konusunda endişe duymaları gibi bir tehlike yoktu.
Yağlı bir bütçe. Ne kadar da kıskanılacak bir durum! Kıskançlığımın beni bir canavara dönüştürmesinden biraz korkuyorum doğrusu.
“Yok canım, hiç çekinmeyin; Ildoa’nın sunduğu her şeyi yiyip için. Gerçi yüksek oktanlı benzin uçaklar için, onu diklemeye kalkışmadığınız sürece hiçbir sorun yok demektir.”
“Ha? B-benzin mi?”
“Şaşırdım Albay. Detayları Albay Lergen’den almadınız mı?”
Komik bir yüz ifadesiyle durumu geçiştirmeye çalışıyorum ama bu muhtemelen gerçek bir pot kırmaydı. Ildoa ile İmparatorluk arasında yüksek oktanlı benzin konusunda gizli bir anlaşma mı var yoksa?
“Ildoa’nın kesin bir tarafsızlık içinde olduğunu duymuştum. Ve aslında, Güney Kıtası Sefer Kuvvetleri’ni geri getirmeye çalışırken sizin bu ‘inceliğinize’ güvenemediğimiz içindir ki şu an buradayım.”
“Lütfen gücenmeyin, Albay. Böyle şeyler söylemek istemenizi anlıyorum ama biz tarafsız bir ülkeyiz. Yapabileceklerimizin bir sınırı var.”
Bu karşılığı verirken kaşlarını çatan Calandro, sonuna kadar ülkesini savunan bir Ildoa askeridir. Tarafsız bir ülkenin, savaşan bir devletin askerlerinin geçişine izin vermesinin hukuki açıdan zor olduğu da bir gerçek.
Kanunlara saygı duymak isterim. Ildoalıların kendi çıkarlarını önceliklendiren nabza göre şerbet veren bir plana başvurmalarını bile anlayabiliyorum. Fakat bu kararsız dış politika doğrudan benim acı çekmeme neden olduğunda işler değişir. Bu yüzden evet, Tanya en azından bir anlığına huysuzluk etme lütfunda bulunacaktır.
“Bir sınır mı? Bence uluslar arasındaki ittifakların da bir sınırı var.”
“Kesinlikle öyle.”
“Ha?”
“… Nasıl olursa olsun, Ildoa ülkenizin müttefikidir. Dilerseniz bize kadim müttefikleriniz bile diyebilirsiniz.”
Tanya gözlerini ona diker fakat adam başını sallamaya devam eder.
“Savaş sırasında kesin tarafsızlık, nihayetinde diplomatik bir deyimden ibarettir.”
“Albayım, şu ana kadar… Ildoa’nın tarafsızlığın getirdiği kısıtlamalara bileğinin hakkıyla ve dürüstçe uyduğu izlenimindeydim.”
“Ha.” Calandro bunu derhâl reddeder. “Dostlarımızı yüzüstü bırakacak kadar vicdansız değiliz. Elimizden gelen her şeyi yapıyoruz—az önce dilimden kaçan lafın da gösterdiği üzere.”
“Uçaklar için olan şu yüksek oktanlı benzin meselesi mi?”
“Evet… Uçak yakıtı ve benzeri şeylerle batıdaki hava savaşında size yardım eli uzatıyoruz.”
“Yani bir damla petrolün bir damla kana bedel olduğunu mu söylüyorsunuz?”
Çağlar önce bu söz Uzak Doğu’daki bir ülkede slogan gibi söylenirdi. Gerçi insanları bilinçlendirmek için bir savaş sloganı olarak kullanılmaktan ziyade, genel bir strateji olarak tartışılması gerekirdi.
Bu beklenmedik yan yana gelişi komik bulan Tanya kıkırdar. Kullanımı tamamen farklı olsa da çok benzer bir ifade. Calandro, geriden destek sağlayarak müttefiklik görevlerini yerine getirdiklerini iddia ediyor. Ne de pişkince, değil mi?
“Albayım, tüm saygımla soruyorum… biraz kan dökmeden müttefik olmak mümkün müdür acaba?”
Elbette, neden olmasın? Şahsen ben bunun son derece makul olduğunu düşünüyorum. Fakat bu fırıldakça tavır, dürüst olmayan bir iş ortağı yaratıyor.
Bir adım daha ileri gidip, tepkilerini ölçmek için cebri keşif kabilinden onu biraz silkelemek isterdim.
“Bizimle kan dökmek, ölülerimizi yan yana dizmek yerine petrol döküyorsunuz! Ildoa’da samimi bir müttefikin yapacağı şey bu mudur?”
“Ülkenizin savaş çabalarını destekleme manasında kesinlikle öyle kabul ediyoruz. Gerçi benim gibi dar bir bakış açısına sahip birinin böyle konular hakkında konuşmaması gerekir.”
Tepki yok. Daha doğrusu, korkunç derecede sağlam bir ideolojik temele dayanıyor. Nihayetinde Calandro, kötücül bir örgüt için biçilmiş kaftan bir çark parçası.
Sanırım kılıcımı kınına sokmalıyım. Bundan fazlası sadece zaman kaybı olur.
“Beni bağışlamalısınız, ne bir diplomatım ne de bir siyasetçi. Üst düzey stratejiyle hiçbir ilgisi olmayan sıradan bir saha subayıyım.”
“Gümüş Kanat Hücum Nişanı’na layık görülmüş küçük bir kızın sıradan bir yarbay olduğunu mu söylüyorsunuz?” Kendi sözlerini onaylarca başını sallayan Calandro, inanamayan bir edayla devam ediyor. “Stratejiden bihaber kuduz bir köpek bu kadar körpe bir yaşta kurmay subay olabilir mi hiç?!” Yüzünde eğlenen bir tebessümle ellerini birbirine vuruyor. “Üstelik harp akademisindeki On İki Şövalye’den biriydiniz. Stratejiden anlamıyor musunuz? Lütfen, bu sahte tevazuya hiç gerek yok. Mezuniyet tezinizi okudum; siz strateji için doğmuşsunuz.”
Tanya’ya dikilmiş gözleri hariç, her yeri gülümsüyor. Bu sabit bakışlar, berrak zihinli bir gözlemcinin edasını taşıyor.
“Bu harika bir fırsat, Yarbayım. Birbirimizi daha yakından tanımalıyız.”
Tanya’nın cephe komutanı rolü kesmeyi bırakıp doğrudan aklındakileri söylemesini istiyor. Kendisi de kendi gerçek doğası hakkında onu kandırıyor olsa bile.
“Albay Calandro, İmparatorluk ordusu hakkında bu kadar çok şey bildiğinizi fark etmemiştim.”
Takdirle başımı sallarken, lafı gediğine oturtma fırsatını kaçırmıyorum. “Doğu cephesinde karşılaştığımızda dağ birlikleri uzmanı olduğunuzu duymuştum ama… gerçekten pek bir bilgilisiniz.” Sıradan bir saha subayı olmadığı iması gayet açık. “Kulağınız pek delikmiş.”
“Elbette. Müttefikiz, değil mi?” Calandro beklenildiği üzere istifini hiç bozmadan, sakince yanıt veriyor.
Yani sıradan bir müttefik subayı, İmparatorluk’un kurmay subay yetiştirme sürecini avucunun içi gibi biliyor ve neredeyse askeri sır niteliğindeki harp akademisi tezlerini okumuş öyle mi?!
Bu adam bir istihbarat ajanı ya da en iyi ihtimalle ordunun merkezinde dış politika taslaklarını hazırlayan bir bürokrat.
Başka bir deyişle, son derece tekinsiz bir tip. Ve muhtemelen jeopolitik çıkarıcılığa adanmışlığın vücut bulmuş hali. Genelkurmay’ın, askeri gözlemci olarak ziyaretine geldiğinde onu Lergen Muharebe Grubu’na tahsis etmiş olmasına şaşmamalı.
“İmparatorluk’a gösterdiğiniz ilgi için size teşekkür mü etmeliyim?”
“Sıradan bir saha subayının şükranlarını sunarak mı?”
“Kökleri dağ birliklerine dayanan bir albay ile benim gibi sıradan bir saha subayı arasındaki çalışma ilişkisi göz önüne alındığında, bu pek de uygunsuz görünmüyor…”
Sessizlik içinde bakışıyorlar.
Bir tarafta Ildoa’nın samimiyetsizliğini sorgulayan Tanya. Diğer tarafta ise Tanya’dan kendi içinde bulundukları koşulları göz önüne almasını rica eden Calandro.
Her ikisi de kamusal kimlikleriyle bağlılar ve şuradan buradan lafı süslemeden bir sohbet bile edemiyorlar.
Bu durum, Ildoa ile İmparatorluk’un paylaştığı o muazzam tezat ilişkisini tam anlamıyla gözler önüne seriyor. Harika bir dostluk. Birbirine silah doğrultup ateş etmek için ilk fırsatı beklemekten çok daha medeni. Hatta son derece barışçıl bile denebilir.
“… Pekala, öyleyse. Birbirimizin ağzını arama konusunda dezavantajlı olan benim sanırım.”
Calandro sahte bir teslimiyetle ellerini kaldırıyor. Gerçekten havlu atıyor olsaydı işler böyle yürümezdi. Bu rahat tavrı, çelişkili bir şekilde büyük bir soğukkanlılık gerektiriyor. Ve gerçekte… muhtemelen istifini dahi bozmuş değil.
Burası Ildoa. Adamın kendi sahası. Bir yabancı olarak Tanya’nın burada olay çıkararak kazanacağı hiçbir şey yok.
“Albayım, nazikliğinizden faydalanmaktan memnuniyet duyarım.” Güleryüzlü, kibar ve dost canlısı—sadece görünüşte bile olsa. Tanya biraz daha açılıyor. Nihayetinde bu iç ısıtan bir sohbet olmadı mı? “Ağız aramak konusunda ben de pek iyi sayılmam. Cephe askeri olduğum için belki de duygularım bir an dışarı vurmuştur. Yanlış anlaşılmaya veya uygunsuz görülmeye meyilli bir şey söylediysem lütfen kusuruma bakmayın.”
“… Yarbayım, sizden kesinlikle harika bir diplomat olurmuş. Ne dersiniz? Askerliği bırakıp meslek değiştirebilirsiniz.”
“Böyle bir işe biçilmiş kaftan olduğumu mu düşünüyorsunuz?”
Tanya’nın sorusunda küçük bir umut ışığı var fakat Calandro yüzünü buruşturuyor.
“Bunu bir hakaret olarak söylemiyorum. Uzmanlık alanınızın askeri konular olduğunu biliyorum. Belki şakam biraz ileri gitti ama bir meslektaş olarak size gerçekten saygı duyuyorum. Bu yüzden”—acı bir tebessümle gülümsüyor—”lütfen bu küçük seyahatin tadını çıkarın. Bunu içtenlikle söylüyorum.”
“Emin misiniz? Sıradan bir Ildoalının gözünde istenmeyen bir grup davetsiz misafirden ibaret olduğumuza emindim.”
Tanya’nın sorusuna muğlak bir ifadeyle karşılık veriyor. Biraz önceki yüz buruşturmasına benzeyen belirsiz bir ifade. Ne kadar rahatsız olduklarını açıkça dile getiremediğini söylemek istiyor olmalı. Ildoa’nın ne hissettiğinden bağımsız olarak, bu yorumu sineye çekip kendi kişisel hüsnüniyetini sergilemeye çalışıyor olmalıydı.
Calandro çetin bir ceviz. Liderine hizmet eden birinin duruşu her zaman kişisel ve kamusal bakış açılarının bir karışımıdır; neyin samimi neyin uydurma olduğunu kestirmek zordur.
“Tarafsız bir devlet kimsenin düşmanı değildir. Buna karşılık, izinli İmparatorluk askerlerinin gezip görme amaçlı ziyaretlerini reddetmek için de bir sebebimiz yok.”
“Limanınıza iyi niyet ziyareti için demirleyen denizaltı mürettebatını sıcak karşılamanız da bunun bir uzantısı mı?”
“Tabii ki. Biz öteden beri iyi komşuluk politikasının savunucusuyuzdur. Dostun fazlasından zarar gelmez.”
Koşullar ne olursa olsun, her şeye sevecen bir ifadeyle yanıt vermeye devam ediyor. Bu da onun kişisel politikası olmalı. Ildoa taraflar arasında mekik dokuyan fırsatçı bir yarasa, fakat bu aynı zamanda mantığıyla hareket eden rüzgârgülü bir ulus olduğu anlamına da geliyor.
Onlara güvenemeyiz ama yeteneklerine ve muhakeme güçlerine inanabiliriz. Ve sanırım bir irtibat kişisi olarak Calandro’ya da güvenebiliriz.
Tanya zihnindeki bu düşüncelerle, vaat edilen çek ve vizelerin bulunduğu zarfı minnetle kabul eder.
“Pekala, Albayım. Bizim için planladığınız gezinin tadını çıkaracağız. Ve akşam yemeğinin de gayet güzel geçeceğinden eminim.”
21 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, ILDOA TOPRAKLARI, ULUSLARARASI TREN BİRİNCİ SINIF KOMPARTIMAN
Huzurlu saatler su gibi akıp geçti. Ildoa’daki konaklama bolca eğlence ve sefayla doluydu. Başkentte geçirilen birkaç gün göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Bazı astlarımın daha fazla kalmak istemesi son derece doğaldı. Şahsen ben de savaşın sonuna kadar Ildoa’da vur patlasın çal oynasın yaşamaktan memnun olurdum.
Ne yazık ki ev sahibimiz, uzun süreli bir konaklamanın söz konusu bile olamayacağını açıkça belirtti. Yürüttükleri titiz ve kesintisiz rüzgârgülü diplomasisi göz önüne alındığında, İmparatorluk birliklerinin varlığı ciddi bir yüktü.
İzinli olmak, yerel halka karışmak, etrafı gezmek… Bahanenin ne olduğunun bir önemi yoktu. İmparatorluk ile savaş halinde olan ülkelerin diplomatlarının görebileceği yerlerde İmparatorluk askerlerinin volta atması en basit tabiriyle büyük bir sıkıntıydı.
Önümüze nezaketen kırmızı halı sererken bile gülümsemelerinin arkasında İmparatorlukluları bir an önce başlarından defetme arzusu yatıyordu.
Esasen mesaj şuydu: “Size eve dönmeniz için nezaketen bir tren ayarladık, şimdi defolun gidin.”
Biletler adeta elimize zorla tutuşturuldu. Asgari bir hüsnüniyet gösterisi miydi, yoksa İmparatorluk’un varlığını hissettirmesi mi? İmparatorluk büyükelçiliğinin tüm personeli bizi uğurlamaya geldi… ama onlar Ildoa’da kalmaya devam edebilme gibi kıskanılacak bir konumdaydılar. İçten içe kıskansam da, cemiyetin olgun bir ferdi olarak bunu yüzüme yansıtmam hiç yakışık almazdı. En azından trene binmeden önce vedalaşma vakti geldiğinde sahte de olsa gülümsemek zorundaydım.
Ve işte şimdi garip bir şekilde sarsıntısız ilerleyen bu trenin bir kompartımanındayım. Mide bulandırıcı derecede iyi donatılmış. Üstelik Ildoalılar misafirperverlik konusunda o kadar becerikli ki, kaldığımız süre boyunca zevklerimizi öğrenmeyi başarmışlar.
Bu sayede kahvaltımızı kendi tercihlerimize göre seçebilmek gibi inanılmaz bir lükse sahibiz. Tanya işte bu sayede emir subayının yanında kendi seçtiği hafif sabah yemeğinin tadını çıkarabiliyor.
Taze meyveler, sade soğuk mezeler, artı adamakıllı ekmek ve et. Dürüst olmak gerekirse, ne büyük bir lüks.
“… Gösterişçi tüketim. Ve eve götüren lüks bir yolcu treni. Ama hizmetliler neden doğrudan odamıza geliyor ki…? Yemekli vagonda konuşmamızı istemiyorlar mı?”
“Şey, sonuçta bu uluslararası bir tren. Muhtemelen araçtaki tek yolcular biz değiliz.”
“Yani tam olarak karantinaya alınmış sayılmayız ama onların da göz önünde bulundurması gereken kendi endişeleri var sanırım. Yine de lezzetli jambon ve peynir yemek harika bir şey, değil mi Teğmenim?”
Beyaz ekmek de beni mutlu ediyor ama jambon ve peynir, o çok sık mahrum kaldığımız kaliteli proteini sağlıyor.
“Albayım, biraz da kahve buyurun.”
“Ooo, teşekkürler. Çok makbule geçti, Teğmen Serebryakov.”
Doldurduğu siyah sıvının kokusu… Şüpheye yer yok.
“… Gerçeğini içebilmek gerçekten harika.”
“Uzun zamandır bu kokuyu almamıştım.”
İki fincan. Yükselen aromaların düeti.
Bulması giderek zorlaşan, doğru dürüst porselenlerde servis edilen, kaliteli çekirdeklerden demlenmiş iyi bir kahve. İşte gerçek medeniyet bu.
“Stok yapma fırsatı bulamadınız sanırım?”
“Yok, biraz yaptım. Nasıl olsa Ildoa’nın hesabına yazılıyordu.”
Emir subayım hiç çekinmediğini söyleyerek gülüyor—ne kadar da kurnazca. Limite kadar dayanan fatura yığınının tam da şu an Albay Calandro’nun masasına ulaştığından eminim.
Ildoa’nın görünüşe göre meşhur askeri idarecisi General Igor Gassman’a bir teşekkür borçlu olmalı mıyız? Bununla birlikte, ne de olsa başka bir ülkenin örtülü ödeneği. Tanya şahsen işin içinde olmasaydı, muhtemelen bundan ruhumuz bile duymazdı.
“Keşke bizim Genelkurmay da bu kadar cömert olsaydı,” diye laf arasında yüzünü buruşturarak yorum yapıyor Tanya. “Gerçi Genelkurmay’ın yemekhanesine şöyle bir bakmak bile bu hayalin gerçekleşmeyeceğini anlamaya yeter.”
Görkemli tabaklarda servis edilen berbat yemekler.
Tabaklar ne kadar şık olursa olsun, içlerini neyle dolduracağınız konusunda seçme hakkınız yoksa hepsi bir hiçtir. İmparatorluk biçime odaklanıp işlevi unutmak gibi bir eğilime sahip.
“Böyle rengârenk bir yemek yemek harika.”
“Evet, Ildoa gerçekten de—nasıl desem? Rengârenk bir yer.”
Kompartımanın masasına dizilmiş muazzam meze seçkisini Serebryakov’la birlikte atıştırırken, Tanya hafifçe gülümsüyor. “Sadece tek bir öğünden bile anlaşılabiliyor.”
“Gerçekten çok güzel.”
“Hakikaten öyle, işte bu yüzden bu kadar acı verici.” Sözler farkına varmadan ağzından dökülüveriyor.
“Bir sorun mu var? Kötü mü hissediyorsunuz?”
Emir subayının endişeli bakışlarına karşılık Tanya, kendi hâline acıyan bir edayla yüzünü buruşturur. “Yok, sadece saçmalıyorum. Belki bana da zehir bulaşmıştır.”
“Albayım?”
Sıradışı bir yorum. En azından normalde vatansever bir asker olarak sergileyeceğim tutumun biraz ötesine geçiyor. Fakat ben de bir şeyin farkına vardım.
Belki de dilimi çözen şey kahvedir.
“Yok, sadece şey demek istedim… Ildoa fazla sakin. Rahatlayamıyorum.”
“… Anlıyorum.”
“Evet…”
Bu hiç iyi değil. Ortamdaki bu tuhaf ağır havayı dağıtmak için konuyu değiştirmeye çalışıyorum.
“Bu arada Teğmenim, kırmızı şarap mı seversin yoksa beyaz mı?”
“Ha? Şarap mı efendim?”
Tanya, şaşkınlıkla bakan emir subayına başıyla onay verir.
Ildoa’daki konaklaması sırasında, cephane niyetine kullanmak üzere hediyelik birkaç şişe kapatmıştı—elbette hepsi Ildoa’nın hesabına. Dönüşte başkalarına vermek üzere edindiği şişeler ve Calandro’dan aldığı hediyelerle birlikte Tanya’nın elinde güzel, küçük bir koleksiyon oluşmuştu.
Ne yazık ki, şaraplar kaliteli olsa da… ve Tanya’nın içmesi yasak olduğundan, sosyal durumlarda cephane olarak kullanılmak dışında pek bir işe yaramıyorlar. Elbette, elime geçirebildiğim her türlü cephaneyi stoklamaktan memnuniyet duyarım.
“Ildoa’da aldığım şişeler. Gidip Weiss ve bizimkilerle birkaçını açmaya ne dersin?”
“Emin misiniz?!”
“Onları alacak kadar şanslı olsam da ben içemiyorum. Sizin tadını çıkarmanızda bir sakınca görmüyorum.”
Şişeleri çıkarmak için çantalarımı karıştırıyor ve Serebryakov’a istediğini alabileceğini söylüyorum.
“Teşekkür ederim Albayım!”
“Binbaşı Weiss’a desteği için minnettar olduğumu iletmeyi de unutma.”
“İletirim efendim! O zaman ben kaçıyorum!”
Emir subayım sevinçle uzaklaşırken gerçekten mutlu görünüyor. O memnun ifadesine bakılırsa, kafası son derece rahat olmalı.
Gerçekten mükemmel bir emir subayı.
“Bayağıdır birlikteyiz ama…”
Çoğu durumda onu neyin motive ettiği hakkında hiçbir fikrim yok.
Bu sadece insanın çok yönlü doğasından mı ibaret? Sosyolojiyi ve sosyalleşmeyi ihmal etmek belki de bir hataydı. Fırsatım olursa gelecekte başvurmak üzere belki biraz ders çalışmalıyım.
“Okul, ha?”
Bu Ildoa gezisi, uzun zamandır ilk kez cephe gerisine çıkışım oldu. Havada süzülen rehavet dolu bir barış. Kültür, medeniyet ve neredeyse unuttuğum gerçek bir barış.
Madalyonun diğer yüzündeyse İmparatorluk hâlâ iliklerine kadar savaşın içinde.
Topyatun savaşa hazırlık olarak, son kaynağa varana kadar her şey kül olmadan önce bir ateş ve çelik sınavına sürükleniyor. Huzurlu cephe gerisi mi? Ne kadar geride olursa olsun, İmparatorluk başkenti hâlâ İmparatorluk’un başkentidir—yani savaş halindeki bir devletin başkenti. Kasvetli bir havanın olmaması imkânsızdı.
“Haaah.” Ağzımdan gayriihtiyari bir iç çekiş kaçıyor.
“… Paradigmalar son derece farklı.”
Yürekten kopan bir söylenme.
“Ön cephe, cephe gerisi, barışçıl bir arabulucu. Hepsinin farklı olduğunu biliyorum. Fakat aynı dünyada yaşarken, farklı paradigmalara rağmen birbirimizle diyalog kurabilir miyiz?”
Yapısökümcülüğün önemine ilk kez ne zaman bu kadar ciddi bir şekilde dikkat çekilmeye başlanmıştı? Düşünce biçimlerimizin kullandığımız dil tarafından lüzumsuz yere kısıtlanıp kısıtlanmadığını değerlendirmemiz gerekiyor.
Ben, Tanya von Degurechaff, barış istiyorum. İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı ve Yüksek Komutanlığı da muhtemelen aynı şekilde barış istiyordur. Ildoa, İmparatorluk’un bağımlı devletleri ve dünya halkları da şüphesiz aynı derecede barış arzulamaktadır. Küçük bir azınlığı oluşturan psikopatlar ya da savaşçı kültürünü yaşatmaya marazi bir şekilde adanmış insanlar dışında, dışarıda savaş yapmanın ne kadar harika bir şey olduğunu avazı çıktığı kadar haykıran birinin bulunduğundan şüpheliyim. Barış koşulsuz şartsız değerlidir. En haksız barış bile kesinlikle en haklı savaşa yeğdir.
En azından askerlik yapmaya mecbur bırakılmış biri için.
Kaynakların devasa boyutta israf edilmesi her zaman bir aptallıktır.
Tanya, sıkı komünizm karşıtı duruşu konusunda kayayı andıracak kadar tavizsizdir; ancak o bile komünistlere karşı açılacak bir savaşı koşulsuz şartsız desteklemez.
Komünistler açık bir savaşa girmeden, barışçıl bir yöntemle temizlenebilecekse, daha medeni olan bu yöntemin tercih edilebilir olduğuna yürekten inanıyorum.
Genel olarak savaşın maliyet-performans oranı berbat ötesidir.
Nükleer silahlara sadece bizim sahip olduğumuz ve komünistleri tek taraflı bir stratejik nükleer bombardımanla haritadan silebileceğimiz o ideal durumda olmadığımız sürece, taarruza geçmek söz konusu bile olamaz. Böyle şeyleri düşünmek kahvemin tadını acılaştırıyor. Kahvenin tadını çıkarmak için pek de iyi bir yol sayılmaz.
Yazık oluyor. Kafamı dağıtmaya karar veriyorum.
Ildoa’da edindiğim yabancı gazeteleri incelerken, her ülkenin sansür kurulunun nasıl çalıştığını karşılaştırmak oldukça eğlenceli. Federasyon ve Milletler Topluluğu gazeteleri özellikle keyifli. Onların da İmparatorluk’unkinden daha iyi durumda olmadığını görmek beni güldürüyor.
Tek olumsuz yanı, insanı çıldırtacakmış gibi hissettirmesi.
Yine de, tam bu noktada Ildoa’nın hazırladığı üç öğün imdada yetişiyor. Öğle yemeğinde lezzetli bir et, akşam yemeğindeyse harika pişirilmiş bir yahni var.
Tanya, birliğiyle birlikte boş yemekli vagonda akşam yemeğinin tadını çıkarma fırsatı bile buluyor. Gerçi Weiss’ın bir şişe daha şarap koparmak için sızlanıp durması can sıkıcı ama… savaşa kafayı takmış taburumun medeniyetin inceliklerini takdir etmeyi öğrenmesini sağlayacaksa bunu görmezden gelebilirim. Yine de tabur komutan yardımcımın alkol alışkanlığının ilk başta düşündüğümden daha vahim olduğu gözümden kaçmıyor.
Bu hoş yemeğin ardından, bir yataklı vagon için oldukça konforlu sayılabilecek bir yatak hazırlandığına göre, geriye sadece içine atlamak kalıyor.
Ardından rahatça uzanıp deliksiz bir uykuya daldıktan sonra Tanya, hafif bir sallantıyla uyanır.
Ben uyumadan önce titreşimler çok daha hafifti. Sesler ve sarsıntı o kadar arttı ki bir an ne olduğunu anlayamıyorum.
Bir an için zihnimde alarm zilleri çalıyor. Fakat sonra bu rahatsız edici sarsıntının aslında İmparatorluk’u boydan boya saran o tanıdık raylardan kaynaklandığını fark ediyorum.
“Demek sadece rayların bakım kalitesinden bile sınırı geçtiğini anlayabiliyorsun…”
Ildoa sessiz, rengârenk, bolluk içindeki yabancı bir dünyaydı.
İmparatorluk ise gri. Jeopolitik gücünü son damlasına kadar sıkıp çıkardı ancak yine de göz ardı edilmesi imkânsız olan ince çatlaklar şimdiden belirmeye başladı.
“İnsanı yoksulluk gerçeğiyle gerçekten yüzleştiriyor.”
Büyük güçlerden biri. Yükselen bir güneşin ivmesine sahip bu ülke, kendisini dünyanın tacı olarak pazarlıyordu.
Bir de şimdiki haline bak.
Tanya reşit olana kadar her şey gerilemiş olacak. İmparatorluk tüm enerjisini orduya yatırdı ve şimdi onu ayakta bile tutamadığı için kendi kendini imha ediyor.
Savaşı kaybedeceğimizi güpegündüz görebilmem canımı sıkıyor.
“Bundan ölesiye nefret ediyorum.”
Yakın gelecekte bir noktada tahliyenin gerekli hale gelecek gibi görünmesi fikrinden özellikle nefret ediyorum.
“… Uykuya geri döneyim bari.”
Başkente giden yol hâlâ uzun.
Fırsatım varken uyusam iyi olur.
Bu sayede stresim de dağılır.
