Youjo Senki Cilt 9 – Bölüm 4 / Suyun Altından Sevgilerle

Suyun Altından Sevgilerle

15 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, İÇ DENİZ CEPHESİ

Şu anda İmparatorluk denizaltıları genellikle sürüler halinde harekât yürütmektedir.

İki denizaltı birden iyidir. Üç denizaltı ikiden iyidir. Her şey sayısal üstünlükle ilgilidir. Bu sürü taktikleri aslen ticaret gemilerini engellemek için geliştirilmişti fakat zırhlılara karşı da gayet iyi iş görmektedir.

Bir temas rapor edildiğinde av başlar.

Filotilla temas kurmayı başarır.

“Filodan mesaj var. Düşman gemisi görüldü!”

“Sonarda tespit edildi!”

“Sesin kaynağı ne?”

“Kesinlikle düşman pervanesi.”

“… Çok yüksek. Bu… Bekleyin. Birden fazla var… Bu ne sınıfı? Ayırt etmek zor. Ama kesinlikle bir konvoy.”

“Torpidoları fırlatmaya hazırlanın! Diğerlerinin gerisinde kalmayın!”

Komuta merkezindeki herkes odaklanmış ve teyakkuzda.

Kaptan Barchet’den başlayarak tüm mürettebat etkileyici bir iş çıkarıyor.

Sadece usulen orada bulunan Tanya bile bu denizaltıcıların işinin ehli olduğunu anlayabiliyor.

Kısa bir süre sonra uygun bir noktaya ulaşmış olmalılar. Barchet yaklaşır ve öz bir açıklama yapar. Ardından tereddütle bir yorum daha ekler.

“Albay Degurechaff, şey… güneş batmak üzere.”

“Güneş batmadan hemen önce—saldırı için mükemmel bir zaman derim.”

“Normalde durum öyle olurdu. Fakat…” Düşüncelere dalmış gibi görünür ve şüphesini dile getirir. “V-2’lerin yapısı gereği, alacakaranlığın düşürdüğü görüş mesafesi ideal olmaktan çok uzak. Çatışmadan kaçınmalı mıyız?”

Haklı bir noktaya değiniyor.

Öte yandan, bu sadece tek bir detay.

“Mühim bir noktaya parmak bastınız ancak deniz ulu bir derya. Şimdi geri çekilirsek, bir daha temas kurabileceğimizin garantisi yok. Aksine, bunun oldukça güç olacağını tahmin ediyorum.”

“O kısım bizim işimiz.”

Kendisine güvenebileceğimizi söyleyen kaptanı gücendirmek istemem ama ben denizaltıların nasıl çalıştığından habersiz karacılardan değilim.

“Bunu tecrübelerime dayanarak söylüyorum.”

“Öyle mi?”

“Evet.” Tanya başıyla onaylar. “Az biraz tecrübem var. En son Norden açıklarındaydım.” Kaptanın gösterdiği nezaketin son derece takdire şayan olduğunu nazikçe belirttikten sonra doğrudan sadede gelirler. “Denizaltıların su altındaki hızı bellidir. Çok şey istediğimin farkındayım ancak saldırıya devam etmenizi rica ediyorum.”

“Lütfen kaplumbağaymışız gibi konuşmayın.”

“Amacım sizi veya mürettebatınızı eleştirmek değil. Yalnızca gerçekleri ifade ediyorum. Hareket kabiliyeti sorunu… sadece elinizden gelenin en iyisini yaparak çözebileceğiniz bir şey değil.”

Yanılıp yanılmadığını sorduğunda kaptanın yüzü buruşur. Muhtemelen sıradan bir büyücü subay gözüyle baktığı birinden denizaltı taktikleri üzerine ders almayı beklemiyordu.

Onların bu işin profesyoneli olduğu da bir gerçek.

Ukalalık eder gibi konuşmanın nezakete sığmadığının farkındayım. Fakat mecburiyet icadın anası, zorunlu yeniliklerin hamisi ve nihayetinde üst kademeden gelen bir emrin ta kendisidir.

“Her halükarda bunu yapmak zorundayız. Ve şu anda bu fırsat tam karşımızda duruyor.” Tanya bıyık altından sırıtır. “Şans Tanrıçası’nı arkasından saçından yakalayabileceğimizin bir garantisi yok. Bu yüzden fırsatımız varken yüzünün ortasına darbeyi indirmeli ve kapabildiğimizi avuç dolusu koparmalıyız. Sizce de öyle değil mi Kaptan?”

“Dediğiniz gibi olsun. Ne pahasına olursa olsun… Güney Kıtası Kolordusu’nu eve sağ salim ulaştırmak zorundayız.”

Azmi tazelenen Barchet’den ayrılan Tanya, bu yolculuğa katılan Üsteğmen Serebryakov’un yanına dönerken bıkkın bir iç çeker.

“Bir gelişme var mı Albayım?”

“Harekâta hazırlanın Üsteğmenim. Bir denizaltı operasyonunun asıl gösteri zamanı geldi.”

Diğer denizaltılardaki askerler de muhtemelen gergindir. İşte tam da bu yüzden… Bıyık altından kıkırdar. “Endişelenmeyin. Bu V-1’ler kadar çetin geçmeyecek. En azından biraz dümen kırabileceğiz.”

Gürültülü kahkahaların ortasında Tanya, kendisine doğru yaklaşan bir haberciye döner.

“Albayım, takip raporu ulaştı.”

Düşmanın konumuna dair son istihbaratı getiren muhaberecinin yüzündeki gergin ifade alarm zillerinin çalmasına neden olur.

Ne olmuş olabilir ki?

“Diğer denizaltıdan rapor geldi. Bir uçak gemisi tespit etmişler.”

“Uçak gemisi mi? Demek gerçekten bir tane varmış.”

İç çekişini bastıran Tanya başını sallar. Denizaltı mürettebatı böylesine muazzam bir av buldukları için muhtemelen sevinçlidir. Ne yazık ki ben uçak gemisinin hiç var olmamış olmasını tercih ederdim.

“… Hava keşfimiz doğru netice vermiyorsa bu büyük bir problemdir.”

Savaşın sisinin çok gerçek bir unsur olduğunu anlıyorum. Ancak hava kuvvetlerinin bu kadar devasa bir şeyi gözden kaçırması tam anlamıyla muazzam bir çuvallamadır.

Maalesef madem orada, ondan kurtulmak zorundayız. Aksi takdirde işler sonradan tehlikeli bir hal alacak. Ülkeye geri dönmekte olan nakliye gemilerini bir uçak gemisinin avlamasına izin veremeyiz.

“Bir V-2 ile bunun üstesinden gelebilmeliyiz. Her halükarda makinelere güvenmekten başka çaremiz yok.”

O bilim insanının büyük bir özen ve sevgiyle imal ettiği her şey saçma derecede yüksek bir yıkım gücüne sahip olmalı. Güvenlik meselesine gelince, bunu düşünmeye kafa yormak bile yersiz.

“Koordineli bir saldırıyla onları tam kalbinden vuracağız. Artık sadece zırhlıları vurmanın yettiği bir durumda değiliz. Zırhlılarla birlikte uçak gemisini de aynı anda indirmeliyiz.”

Kusursuz bir iletişimin şart olduğunu fark eden Barchet, ahize elinde plan yapmak üzere Tanya’ya yaklaşır ve kendisine güvenebileceğini belirtircesine göğsüne vurur.

“Bu denizaltı ve diğer ikisiyle birlikte toplam on iki V-2’miz var. Hedefiniz ne olacak?”

“Ana hedeflerimiz ana muharebe gemileri. Zırhlılara altı, uçak gemisine dört tane göndereceğiz. Kruvazörler için iki tanesi kâfi. En kötü ihtimalle, muhripleri de torpido veya mayınlarla temizleriz.”

Kaptan anladığını belirterek başını sallar; Tanya ise bir mesaj iletmesini rica eder.

“Mürettebat tahliye edildikten sonra mühimmat patlayana kadar suda saklanacağız, ardından saldırmak için su yüzeyine çıkacağız. Bizi sudan toplamanıza gerek kalmayacak. Lütfen herkesin bundan haberdar olduğundan emin olun.”

“Emin misiniz?”

Sesi endişeli gelir ama Tanya elini geçiştirircesine sallar. “Her ihtimale karşı hazırda beklemeniz iyi olurdu elbette ama… bu sularda işinizi zorlaştırmak istemem.”

“Albayım, bu onların görevi.”

Emir subayım soğuk bir yorumla söze girer. Muhtemelen kızgınlığından ziyade sadece görev bilinciyle konuşuyordur ama… Tanya başıyla onaylar.

“Haklısınız Üsteğmen Serebryakov. Fakat birlikte çalışabilmek için her iki tarafın da profesyonelce davranması gerekmez mi?”

Tabii ki tüm bu düzenleme, saldırıyı gerçekleştireceğimiz varsayımına dayanıyor.

Emir subayım yüzünü ekşiterek geri çekilir; son zamanlarda ne kadar da cesurlaştı böyle.

Sırf işin doğrusunu herkese göstermek dürtüsüyle bile olsa, ne yapılması gerekiyorsa yapacak subay bulmak zordur.

Onun bu gelişimini ve olgunlaşmasını izlemekten memnuniyet duyuyorum.

Bu diyalogdan etkilenmiş görünen Barchet ona selam verir. “Başarınız için dua ediyorum.”

“Bizim için dua etmeyin Kaptan Barchet. Biz sadece yapılması gerekeni yapmaya gidiyoruz. Bize inanın. Başarısız olursak, işte o zaman Tanrı’ya, Buda’ya, şeytana ya da kimi tercih ediyorsanız ona dua edebilirsiniz.”

“… Özür dilerim Albayım.”

“Hmm?” Tanya hafifçe gülümser. “Yine de güzel sözleriniz için müteşekkiriz. Hazır fırsat varken, bu iyi bir imkân. Ön sıradaki koltuklarınızın tadını çıkarın ve 203. Hava Büyücü Taburu’nun nasıl iş gördüğünü izleyin.”

DAKAR AÇIKLARI, BİRLEŞİK KRALLIK BİRLEŞİK FİLOSU, İKİNCİ FİLOTİLLA (MUTABAKAT HAREKÂTI ÖNCÜ BİRLİĞİ), MUTABAKAT HAREKÂTINA T-13:25 (YEREL SAATLE YAKLAŞIK 19.00)

Bu, kaçan düşmanı sıkıştırma harekâtıydı.

İmparatorluk kuvvetleri gecenin karanlığından faydalanıp kaçmaya çalışıyordu fakat görev gücü tek bir darbeyle onları imha edecek ve güney kıtasındaki varlıklarına son verecekti. Çıkmaza girmiş diğer cephelerin aksine, bu muharebe mutlak bir zafer vaat ediyordu.

Başka bir deyişle, pek bir direniş beklemiyorlardı.

İmparatorluk’un donanma müsveddesi, Birleşik Krallık’ın heybetli filosuyla nasıl baş edebilirdi ki? Sonucun ne olacağını bir çocuk bile söyleyebilirdi. Gerek ana muharebe gemileri gerekse daha hafif tekneler bakımından İmparatorluk’a karşı ezici bir sayısal üstünlük söz konusuydu.

Kıta sakini bir devlet, dünyanın en büyük deniz gücüyle yarışmayı nasıl umabilirdi?

Birleşik Krallık filosundaki hiç kimse, bu muharebenin çoktan kazanıldığı hususunda tek bir an bile şüphe duymuyordu.

Ancak savaş başladığında, herkes dehşet içinde çığlık atmaya başladı.

“Neler oluyor?!”

Sanki cehennemin kapılarını aralamışız gibi! Fakat pişmanlık için artık çok geçti. İhmalkârlıklarının bedeli canlarıyla ödenecekti.

“Hood! Kudretli Hood—!”

Denizcilerin çığlıkları yankılandı. Ne olduğunu anlamak için tek bir bakış yetiyordu. Muharebe alanında yankılanan uğultu, göğe yükselen dumanlar.

Bu korkunç manzaraya bakmak bile yürek istiyordu.

Bir zamanların o heybetli zırhlısının can çekişini izliyorlardı. Yatan gövdesinden yükselen dumanlar ve kulakları tırmalayan o korkunç gürültü, Hood’u kurtarmak için artık çok geç olduğunu gösteriyordu.

Hood. Kudretli Hood…

Savaştan önce, büyük devletlerin konuşlandırdığı en büyük gemiydi ve tartışmasız Birleşik Krallık’ın en iyi savaş gemisiydi. Kudretli Hood, donanmanın gurur kaynağıydı.

Ve batması için tek bir isabet yetti.

Tek bir isabetle enkaza mı döndü? Kendi gözleriyle tanık olduktan sonra bile tüm denizciler bunun gerçek olamayacağını haykırmak istiyordu.

Böyle olmamalıydı! diye feryat ettiler; kaptan gemisinin kaderini paylaşmaya gururla ant içerken, mürettebatın acı içinde kıvranmaya bile vakti olmamıştı.

Ancak aynı zamanda bu seçkin askerler, kederli olmalarına rağmen dirayetlerini koruyup derhal işe koyuldular. Hood’un torpidolandığını fark eder etmez, filonun geri kalanı düzeni bozup kaçınma manevralarına başladı.

Bu rota değişiklikleri, umulabilecek en yüksek hız ve disiplinle icra ediliyordu.

Son derece seri kararlar, hayal edilebilecek en hızlı reaksiyon ve tüm filotillanın mükemmel bir senkronizasyonla düzen bozmasını sağlayan intizamlı hareketler.

Ne var ki denizcilerin bu kararlı çabaları nafile çıktı.

“A-Ark Royal!”

Titrek bir çığlık, geminin başına gelen acımasız kaderi duyurdu.

“Ne var? Rapor verin!”

“A-Ark Royal vuruldu!”

Uçak gemisinin hemen yanında yükselen su sütununa gürleyen bir patlama eşlik etti. Filonun merkezinden en uzaktaki muhribin güvertesinden bile ne olduğunu yanlış anlamak imkânsızdı.

Denizciler donuk gözlerle izlerken, uçak gemisi hızla yan yatmaya başladı. Darbenin şiddetinden miydi? Ark Royal’in güvertesinden havalanmaya çalışan uçaklar birbirine çarparak alevler içinde kaldı. Kimsenin şoku hissetmesine bile zaman kalmamıştı.

“Kahretsin!”

Hızla tahliye olmayı başaran deniz büyücüleri ve mürettebat çıkan yangınları söndürmeye çalıştı, ancak alevler sadece daha da büyüdü.

“Su yüzeyine dikkat edin! Torpido izlerini gözleyin!”

Muhribin süvarisi, diğer emirlerin oluşturduğu kargaşanın arasından kasvetli bir kararlılıkla kükredi.

“Gerekirse onları durdurmak için ateş hattına girin! Daha fazla isabet almalarına izin vermeyin!”

Eskort gemileri daha fazla torpidonun sızmasına izin veremezdi.

Hood’un mürettebatını kurtarmak için.

Ark Royal’i kurtarmak için.

Yakınlarda pusuda bekleyen düşman denizaltıları varken yardım etmek için duramazlardı bile. Göğüslerinde alevlenen öfke ve sabırsızlıkla tüm denizciler bilinçsizce dişlerini sıkıyordu.

Ancak bir an sonra, Commonwealth muhribi Bermuda’nın mürettebatı kendilerini var güçleriyle Tanrı’ya lanet okurken buldu.

Tam önlerinde, kruvazör Yliastral tam yolla ilerliyordu.

Fakat sonra korkunç bir ses duyuldu. O korkunç su sütunu göğe yükseldi.

“Yliastral! Yliastral!”

Zaten gözden kaybolmakta olan tekne ikiye bölünmüştü. Gemiyi kurtarmanın hiçbir imkânı yoktu. Batan geminin oluşturduğu anafora kapılmamak için Bermuda rota değiştirmek zorunda kaldı.

Aynı zamanda süvari komutayı ele aldı ve batmakta olan gemiye siper olmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Sonunda, sonar operatörlerinin azimli çabaları meyvesini verdi.

“Bir temas alıyorum! Bu… sevk gürültüsü mü?! Bir düşman denizaltısı duyuyorum—Hayır, iki mi?! Bekleyin, daha fazla var! Bu bir kurt sürüsü!”

“Rota değiştirin! Çabuk! Bütün bunlara bir son verme vakti geldi!”

“Emredersiniz komutanım!”

“Buradan tek parça ayrılmalarına izin vermeyeceğiz! Denizaltı savunma harbine hazırlanın! O pisliklere bedelini ödetin!”

Commonwealth hafif kruvazörleri ve muhripleri gecikmeksizin karşılık verdi. Sonarlarını olumsuz etkileyecek olsa bile, önceliğin daha fazla torpido saldırısını önlemek olduğuna ortaklaşa karar verdiler.

Denizaltıları hızla susturmak için, çok sayıda alt mühimmat fırlatan Hedgehog silahını devreye soktular. Bu, filoya henüz yeni dağıtılmış bir silahtı.

Bunlar, o küstah İmparatorluk denizaltılarını okyanusun dibine göndermek amacıyla özel olarak geliştirilmişti.

Silah, derinlik bombalarıyla alan engelleme harekâtını mümkün kılıyor ve muhriplere taktiksel üstünlüğe sahip oldukları güvenini veriyordu.

“İzlerini kaybetmeyin! Lewis ve Victor da üzerlerine çöksün!”

İntikam hırsı ve silah arkadaşlarını koruma görevi. Bu duygular mürettebatı sınırlarına kadar zorluyordu. Astsubaylar onları teşvik etmek için avazları çıktığı kadar bağırırken, denizciler her saniyenin hesabını yaparak dar koridorlarda ve güverteler arası geçitlerde koşturuyordu.

İyi eğitilmişlerdi ve bu kendini belli ediyordu. Bu askerler, bir insanın olabileceği kadar vatanlarına bağlıydılar.

Ne yazık ki…

Çabaları en iyi denizaltı savunma manevrası olduğu için, kendi aleyhlerine döndü.

Muhripler ve hafif kruvazörlerden oluşan azimli denizaltı avcıları, mühimmatlarını güvertelerine yaymışlardı. Suya ateş etmeye başladıkları an…

Sudaki şeytanların beklediği an işte bu andı.

Torpidoların arkasına tutunmuş felaket.

Commonwealth’in en çok korktuğu düşman denizden yükseldi.

“D-düşman büyücüler, iskele tarafında! Hızla yaklaşıyorlar!”

Gözcünün titreyen haykırışı çok geç kalmıştı. Açıkta duran Hedgehog’lar ve diğer patlayıcılar bir patlama formülüyle vurulursa ne olurdu?

“Kahretsin! Tüm personel, darbeye—”

Uyarı yeterince hızlı değildi. Aniden ortaya çıkan büyücüler, soğukkanlılıkla formüllerini uyguladılar. Büyülerini yaparlarken, komutadaki süvari bedeni iflas ettiği anda bilincini kaybetti.

“Bermuda patlatıldı mı?!”

Gürleyen patlamanın parıltısında geminin omurgası görünüyordu. Bu kısa an, refakatçi gemilerin ne olduğunu anlaması için fazlasıyla yeterliydi. Bermuda’nın hızla batmasına, muhriplerin güvertelerini ve gövdelerini dolduran derinlik bombalarının ve torpidoların infilak etmesi neden olmuştu.

Ama nasıl?

Sebep gün gibi ortadaydı—ikincil patlamalar. Üstünlük sağlaması gereken silahlar, bunun yerine kendi aleyhlerine çalışıyordu.

Peki ama nasıl?

Bir an için, kalan gemilerin mürettebatı bunu akıllarına bile sığdıramadı. Onları kendilerine getiren şey bir gözcünün çığlıkları oldu.

“Büyücüler mi?! İmparatorluk büyücüleri!”

Ahh, o orospu çocukları.

Bu noktada herkes tam olarak ne olduğunu anlamıştı.

Filodan geriye kalanların komutanları durumu mükemmel bir şekilde kavradı—ve göklere lanet okudu. Torpido saldırısıyla dikkatleri dağılmıştı ve şimdi bir deniz büyücü birliği ortalığı kasıp kavuruyordu.

Başka bir açıklama olamazdı.

Bu taktiğin ne kadar ölümcül bir güce sahip olduğunun gayet acı bir şekilde farkındaydılar. Ne de olsa İmparatorlukçular bunu kuzeyde defalarca tekrarlamıştı.

Artık o kadar tanıdık bir senaryoydu ki mide bulandırıcı bir hâl almıştı. Hatta Commonwealth kuvvetleri, eski Anlaşma İttifakı’nın işgali sırasında kendi denizaltılarından deniz büyücüleri sevk ederek İmparatorlukçuları kendi silahlarıyla vurmayı bile denemişti.

Fakat hiçbir su üstü filosunun kendilerini alt edemeyeceğine duydukları sarsılmaz inanç yüzünden, farkında olmadan rehavete kapılmışlardı. İşte bu felaketi hazırlayan da tam olarak bu rehavet oldu.

Filonun subayları kesinlikle beceriksiz değildi; durumun ne kadar boka sardığını gayet net bir şekilde kavramışlardı. Normal şartlar altında, avcı uçakları ve deniz büyücüleri düşmanın yaklaşmasına dahi izin vermezdi.

“Tüm personel, savaş istasyonlarına! Serbest ateş!”

Muhrip Lewis, derhal elinin altındaki tüm silahlarla ateşe başladı.

“Yanıcı ne varsa denize dökün! Bütün Hedgehog’ları fırlatın!”

Muhrip Victor, Hedgehog’larının dolumunu tamamlamış ve tüm patlayıcıları düşman denizaltılarının tahmin edilen konumuna fırlatmıştı. Mühimmatlarını ellerinden geldiğince hızlı bir şekilde denize döküyorlardı fakat bir an sonra, her iki gemi de ikincil patlamalarla anında saf dışı kaldı.

“Lewis ve Victor bitti!”

Görevlerini son ana kadar kararlılıkla yerine getirmişlerdi.

Kısa bir süreliğine de olsa, İmparatorluk kuvvetlerinin çoğunu bu iki muhribin üzerine çekerek, formasyondaki diğer gemilere adeta idamın ertelenmesi gibi huzursuz edici, kısa bir nefes alma fırsatı kazandırdılar.

“Rota değiştirin! Tam yol ileri!”

En ufak bir patlayıcı riski taşıyan her şeyi denize dökmeye devam ederek kaçınma manevrası yapmayı başaran gemiler, hâlâ su üstünde kaldıkları için şanslı sayılırdı. Ne var ki, üzerlerine doğru felaket getiren bir fırtına yaklaşmaktaydı.

Adaletsizce miydi? Evet, aynen öyleydi.

Çatışmanın henüz başında neredeyse tamamen yok edilen zırhlılar ve uçak gemisinden oluşan öncü birlik… Güçlü bir düşman filosunun saldırısına uğrayıp ellerinden geldiğince dişe diş dövüşmüş olsalardı, bu kabul edilebilir bir şey olurdu. Ama birkaç torpidoya ve bir avuç aşağılık büyücüye yenilmek mi?

“… Bu nasıl olabilir?!”

Subayların gökyüzüne bakıp ağızlarına gelen tüm küfürleri savurmalarını kimse garipseyemezdi. Commonwealth saflarındaki herkes için bu yaşananlar kâbustan farksızdı.

Eğer bu bir rüyaysa, derhal uyanmak istiyorum.

Fakat karşımızdakiler, John Bull ruhunu damarlarında taşıyan kararlı deniz subaylarıydı. İçten içe bu feci kaderlerine lanet okuyorlardı. Yine de ağızlarından dökülen tek şey, denizcileri teyakkuzda ve harekette tutmak için kararlılıkla verilen emirlerdi.

“Biz de havaya uçmadan önce yedek torpidoları ve derinlik bombalarını fırlatın gitsin! Acele edin!”

Hayatta kalabilmek adına ellerinden ne geliyorsa yapmak zorundaydılar. Filodan geriye kalanlar da pes etmiş değildi. Muhripler için son derece utanç verici bir durumdu ama derinlik bombaları da dâhil olmak üzere tüm patlayıcı maddeleri gözlerini kırpmadan denize fırlattılar.

“Ateşe devam edin! Sadece birkaç düşman var!”

“Deniz büyücülerini çağırın! Uçak gemisinin yardıma ihtiyacı var! Hasar kontrolüne yardım edin!”

Bir şekilde direnişlerini sürdürmeyi başardılar.

Görünüşe bakılırsa, saldıran büyücülerin sayısı bir bölüğü bile bulmuyordu. Mantıken, bu kadarıyla baş edebilmeleri gerekirdi.

Belki bir düzine kadarlardı. Hepsi bundan ibaretti.

Bir avuç İmparatorlukçunun Kraliyet Donanması’nın koskoca filosuna kafa tutması mı? Bu tam anlamıyla berbat bir şakaydı.

O kadar yaklaşmalarına izin verilmeseydi, filonun savunma hattı onları püskürtebilir ya da en azından belli bir mesafede tutabilirdi… Tabii bu durum, kendi deniz büyücü birliklerinin uçak gemisinde çıkan devasa yangının içinde yutulmadığı varsayımına dayanıyordu.

Ateş yoğunluğunu istikrarlı bir şekilde artırsalar da, tekil gemilerin baraj ateşi gereken yoğunluktan uzaktı.

Bütün denizciler bunun farkındaydı. Hiç yoktan iyidir. Bir duaya sarılır gibi bu düşünceye tutunarak, mermi yağmurunun ardından kendilerini gizlemek adına yaratıcılıklarını konuşturup bir sis perdesi bile çektiler.

Fakat savaşın terazisi son derece acımasızdı.

Bir kez dengesi bozuldu mu bir daha eski haline dönmez, insanların tüm bu çabalarıyla alay eder gibi dururdu.

“Vi-Vincent da—!”

Ortada bir bölük büyücü bile olmamasına rağmen, Vincent onların yoğunlaştırılmış ateşi altında can vermekten kurtulamadı. Zaten zar zor su üstünde duruyordu; bir alev topuna dönüştükten sonraysa tamamen savaş dışı kaldı.

İkincil bir patlamayla infilak etmemiş olması, ellerindeki patlayıcıları denize dökme kararlarının ne kadar isabetli olduğunun kanıtıydı. Hiç şüphe yok ki İmparatorluk büyücülerinin amacı gemideki torpidoları ve derinlik bombalarını patlatmaktı. Vincent alevler içinde kaldığı an ateş kesildi… ancak geminin kendi kendine infilak etmeyeceğini anlayınca saldırılarına kaldıkları yerden devam ettiler.

Ne yazık ki çabalarının sağlayabildiği tek fayda bundan ibaretti.

Belki de bu, karşılık veremeyen bir geminin yaşadığı o katıksız çaresizlikti. Vincent’ın geleceği hiç de parlak görünmüyordu.

Geminin durumunu kavramış görünen düşman büyücüleri, ateşlerini doğrudan su hattına yoğunlaştırdılar. Gövdesinde bir delik açılmasıyla birlikte, durdurulamayan su baskını durumu vahim bir boyuta taşıdı.

Bu caniler acımasız işlerini bir göz kırpma süresinde bitirdiler.

Ardından merhametsizce Commonwealth’in geriye kalan gemilerine yöneldiler.

“… Düşman büyücüler hızla yaklaşıyor!”

Belli, yaklaşırlar tabii. Süvari dişlerini gıcırdattı. Vincent’ın artık bir tehdit oluşturmadığına kanaat getiren ve ikincil patlamalar tetikleme ısrarından vazgeçen İmparatorluk büyücülerinin sıradaki hamlesi son derece açıktı.

Yana yatmaya başlayan Ark Royal’den gecikmeyle dışarı çıkabilen bazı deniz büyücülerinin bile düşmanı püskürtme çabaları nafileydi. Hayır, durum bundan da kötüydü!

Kullandıkları formüller, mevzilerine sadece ezici bir düşman ateşi çekmeye yaradı.

Seçkin deniz büyücüleri için bile, üzerlerine yağan ateş ve patlamalarla sarılmışken karşı koymak imkânsızdı.

Düşmanları içinse bu, adeta ilahi bir yardımdı. En ufak bir destek sağlama çabalarının karşılığı, çok kolay bir şekilde düşürülmek oldu.

Ve tüm uçaksavar toplarıyla ateş eden son muhribin kaderi de çizilmek üzereydi.

“Geliyorlar!”

“Kahretsin, kahretsin! O kadar lanet olasıca hızlılar ki!”

Zarafetin bir estetiği varsa, o da kesinlikle bu acımasız güzellikti. Düşman büyücülerinin çizdiği keskin kavis son derece kusursuzdu. Aşağıda nefeslerini tutmuş izleyen seyircilerin önünde, şartlar farklı olsaydı hayranlıkla izlenebilecek lekesiz bir saldırı düzeni aldılar.

Ve bunu o kadar doğal bir şekilde yaptılar ki izleyen herkes Azrail’in tırpanını savurmak üzere olduğunu anladı.

Evet, buraya kadardı.

Burada ölüyoruz.

Gerçekle yüzleşmekten başka çareleri yoktu.

Son, üzerlerine doğru çökmekteydi.

“Sizi şeytanlar…!”

Biri sanki göklere lanet okur gibi bu sözleri ağzından kaçırdığı andı.

Oradaydılar, son saldırı her an başlamak üzereydi. Fakat sonra aniden, İmparatorluk mahlukları dağıldı, düzenleri altüst oldu.

Bir an sonra dünya kör edici bir ışığa boğuldu.

İnce bir koreografiyle ortaya çıkan Azrail imgesi darmadağın oldu ve kaçınılmaz görünen ölüm bir anda savrulup gitti.

Tanrı’nın bir lütfu mu? Bir mucize miydi?

Hayır, hayır, hayır.

“Destek kuvvetler! Ana filodan destek geldi!”

Muhabere subayı bu güzel haberi ulaştırmanın sevinciyle görevini yaparken, dünya ışıkla doldu. İmparatorluk hava büyücüsü birliğinin üzerine yağan bir optik keskin nişancı formülü yağmuruydu.

“Geldiler!”

“Kurtulduk!”

“Aman Tanrım!”

Haberlerin en güzeli böyle olsundu.

Bu, sevinçten ziyade adeta bir duygu patlamasıydı. Hâlâ hayatta olan herkes destek kuvvetlerinin görünmesiyle çılgına döndü.

Düşman değil, müttefikler! Müttefik hava büyücüleri onlara destek olmak için gelmişti!

Bir anda değişivermişlerdi. Daha bir an önce gökteki Tanrı’ya bilinen tüm küfürleri savuran bu denizciler, şimdi sanki yeniden doğmuşçasına O’nun yüceliğini övüyorlardı.

E ne var bunda? Bunlar son derece makul Commonwealth değerleridir.

İmparatorluk büyücülerine gelince… hızla arkalarını dönüp kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırarak kaçışıyorlardı. Eğlencelerinin yarım kalmasından dolayı duydukları öfkeyi hayal etmek, acı yenilgilerine rağmen Commonwealth denizcilerini biraz olsun rahatlattı.

Kayıplar büyüktü.

Düşünmesi bile çok acı vericiydi.

Ama sırf bu yüzden, Commonwealth’li biri böyle bir durumda düşmanıyla alay ederdi işte. Size yazık oldu!

AYNI GÜN, 203. HAVA BÜYÜCÜ TABURU

Son dokunuşları kaçırmaktan bahsedeceksek, tam olarak bu.

Kelimenin tam anlamıyla onları haritadan silmeye o kadar yakındık ki! Bunun yerine, bariz bir hata yaptık.

V-2’lerle düşman filosuna karşı yüksek riskli bir saldırıyı başarmıştık! Kâr payı toplamak istemekte ne sorun var ki?!

Şansımız çok düşüktü ama yine de başardık; taarruz gücümüz zırhlılarını, uçak gemilerini ve hatta eskortluk eden kruvazör ile muhriplerini kana buladı! Eksiksiz bir zafere o kadar yakındık ki!

Elimizde bir kupayla eve dönmeyi kesinlikle hak etmiştik!

Yine de tam son anda, durduk yere korkunç bir darbe aldık. Bu şok, tatlıyı getirmesi gereken çırağın yemeğin ortasında kaybolduğunu öğrenmek gibiydi.

Neyse, dur bakalım. Gelin buna daha olumlu bir açıdan bakalım.

Ana yemeği yemeyi başardık sonuçta.

Kaçış güzergâhında beliren ve Genelkurmay tarafından önümüze sunulan filoyu silip süpürdük. İşimizi kusursuzca yaptık. General von Romel geç kalmadığı sürece… geri çekilmede hiçbir sorun yaşanmaması gerekir.

Hem o, taktiksel bir hamleyi yüzüne gözüne bulaştıracak biri değildir. Kuşkusuz kazasız belasız çekilmeyi başaracaklardır. Hem bir şey olsa bile ne çıkar?

Birisi geç kalıyorsa, bu kendi hatasıdır.

Toplumda yetişkin olmanın temel kuralları, orduda mutlak doğrulardır. Geç kalırsan, geride kalırsın. Şüpheye yer bırakmayan bir toplu hareket etme temel prensibidir bu.

İşte bu yüzden Tanya için, geç kalmış Commonwealth büyücülerinin hâlâ işe burnunu sokmayı başarmaları son derece saçmadır.

Saldırıya uğradığımız an birlik dağıldığı için ciddi bir hasar almadık. Fakat ruh halimde yarattığı ağır tahribat için tazminat talep etmek isterdim!

Tam son saniyede her zaman işimize taş koyuyorlar! Geç kalacaksanız hiç gelmeyin daha iyi!

“Tugay büyüklüğünde bir büyücü grubu! Hızla üzerimize geliyorlar!”

“Cık! Vakit doldu!”

Bir anda düzeni bozup dağılabilmek için gereken yüksek düzey koordinasyon. Aslında bir baskın sayılabilecek bu durumda bile birlik bütünlüğünü koruyabilmek için gereken örgütsel güç. Bu iki şey, birliğimin olağanüstü kalitesini gözler önüne seriyordu. Ve bu birlik, yani 203. Hava Büyücü Taburu, sayıca azınlıkta kaldığı bir çatışmadan kaçınmayı son derece isterdi.

Özellikle de deniz üzerindeki bir muhredede. Kaçınmak mümkünse, kesinlikle kaçınmak isterim.

“Albayım! Sadece iki gemi daha indirsek nasıl olur!”

“Zaman çok daha değerli! Açgözlülük etmeyin! Çekiliyoruz!”

Tanya toparlanmaları emrini verir ama Binbaşı Weiss’ın savaş hırsı o kadar büyüktür ki gözlerinin önündeki avın peşinden gitme arzusunu bastıramıyor gibidir.

“Hemen şimdi yaparsak hiç vakit almaz! Lütfen izin verin gidelim!”

Sadece birkaç formülle işlerini bitirebileceğini söyleyip sızlanır.

Ne kadar ciddi? Yani, muhtemelen bunu başarabilirdi. Tek sorun, bu noktada bunun umurumda bile olmaması.

Düşman destek kuvvetleri yaklaşırken, oyunun kuralları değişti. Onlar gelmeden önce gemileri haritadan silmek en iyisi olurdu ama… bu aşağılıklar.

Tanya dilini şaklatıp başını sallar. Bir profesyonel olarak duygularımı ihtiyaçlarımdan ayırabilirim… çünkü böyle anların ne gerektirdiğini anlıyorum.

“Vazgeçin, Binbaşı. Çekiliyoruz!”

“… Anlaşıldı!”

Weiss bir kıdemli olduğu için bir kereden fazla itiraz etmez. Yerini ve zamanını bilmek önemlidir.

“Tüm birlikler, geri çekilin! Düşman büyücülerine veda mahiyetinde birkaç el ateş etmenize izin veriyorum, ama hepsi bu!”

Tanya resmi olarak geri çekilme emri verir ve aynı anda peşlerindeki düşmanın burnunu sürtmek adına hızlı bir taciz saldırısına yeşil ışık yakar.

Peşindekileri hırpalamaya karar verdiği noktada, amaç onları olabildiğince yavaşlatmaktır.

“Bekleyin! Ateş etmeye başlamadan önce—şu andan itibaren hiçbir gemiye ateş edilmesini kabul etmiyorum!”

“Ne?!”

“Binbaşı, eğer bütün gemileri batırırsak, o öfkeden gözü dönmüş aptallar tepemize biner!”

Buralarda düşünen tek kişi ben miyim? Derin bir iç çekerim. Kahretsin, Weiss. O kadar lafıma rağmen ilk fırsatta yine onlara saldıracaktın, değil mi?

Tanya tam onu fırçalamak için ağzını açtığı sırada, telsizden farklı bir ses gelir.

“Binbaşı, geride kalmış gemiler olursa Commonwealth kuvvetleri suda sürüklenenleri toplayacaktır. Eğer büyücüler kurtarma göreviyle çok meşgul olurlarsa peşimize düşemezler!”

Harika, Visha! Tanya’nın yüzü mutlulukla gevşer.

Emir subayım her zaman ne düşündüğümü bilir. Gerçekten de hâlâ birinci sınıf bir yardımcı.

“Tam olarak söylediği gibi, Weiss! Yaralı askerleri iyi kullanın! Bakımlarıyla ilgilenecek birilerine ve sığınacak bir yere ihtiyaçları olacak!”

Tanya ve emir subayının yorumlarının birleşen gücüyle, Weiss durumu anında kavrar. Bir düşman muhribini işaret eder, ardından sudaki bazı askerlere bakarak haince sırıtır.

“… Tahmin ettiğimden daha insaniyetpervermişsiniz, Albayım.”

“Tepeden tırnağa insaniyetperver biriyimdir.”

Komutan yardımcım ve emir subayımın boş bakışları, savaş zehrinin belirtileri olmalı. Ne de olsa, Tanya’nın hümanizme gönülden bağlı bir insan olduğunu kim inkâr edebilir ki?

Kendi güvenliğimi tehlikeye atmadığı sürece insan canlısı olmaya bayılırım.

“İnsan kardeşini sevmek kadar güzel bir şey var mı? Düşman olsun müttefik olsun, herkes yaşama daha çok değer vermeli.”

Hızla yaklaşan en az bir tugay dolusu Commonwealth deniz büyücüsü var. Onlar peşimizdeyken denizaltıyla buluşmamız imkânsız olacak. Aslına bakarsanız, onları atlatıp sıyrılmak bile yeterince zor olacak.

Normalde olaylar böyle gelişirdi. Ama görünüşe göre şansımız yaver gidiyor.

Çünkü düşman büyücülerinin derhal yardımına koşması gereken koca bir insan yığını var. Şu an itibarıyla o topallayan muhrip büyük bir önem taşıyor. Suda çırpınan mürettebatı kurtarabilir.

Ve Commonwealth büyücüleri de kendilerine ihtiyacı olan insanları kaderine terk etmeyecektir.

“Güneş batıyor! Alanı terk edin! Elinize sağlık, askerler!”

“““Anlaşıldı!”””

O geminin yana yatışına bakılırsa fazla dayanacağını sanmıyorum ama uçak gemisi kâğıt üzerinde hâlâ su üstünde kalabildiği için bu durum bizi çok yakından takip etmelerini engellemeye yetecektir. Mürettebatı kurtarmak adına, büyücüler takibi bırakıp kurtarma çalışmalarına odaklanmaktan başka çaresiz kalacaklar.

“Seyir rotanızı kontrol edin! Kimsenin kaybolmasını istemiyorum!”

Güneş batmak üzere, zamanlama kusursuz. Gün battıktan sonra denize düşenleri arayıp sudan çıkarmak çok daha zorlaşacak. Ama… deniz büyücüleri peşimizi şimdi bırakırlarsa hâlâ yeterince vakitleri olacak. Planımın bam teli de tam olarak bu.

Gece vakti düşman kovalamak akıl kârı değildir, üstelik silah arkadaşlarını kurtarmak için zamanları hızla tükeniyor. Ya o ya diğeri. Birleşik Krallık, Federasyon’a benzemez—böyle bir durumda insanlığı gerçekten göz ardı edebilirler mi?

Tanya bu sorunun cevabını iyi biliyor. İnsan hayatına saygı! Ne muazzam, ne insancıl bir yaklaşım!

Çatışmadan mantık çerçevesinde kaçınmak açısından bakılırsa, şüphesiz herkes aynı şeyi yapardı. Tanya bile sırf çatışmadan kaçınmak için müttefikleri kurtarma bahanesine dört elle sarılırdı.

Kimse kaybetmiyor; tam bir kazan-kazan durumu.

Başka bir deyişle, Bay Nash’in pek bir keyif aldığı o nefis denge, savaş ortamında mütevazı bir barış ortamı tesis edilmesini sağlıyor.

Tanya içinden derin bir iç çekiyor.

Barışa hasret kalalı çok uzun zaman oldu. Bu savaştan sağ çıkamazsam, oturduğum yerden rant elde etme ve telif gelirleriyle yan gelip yatma fırsatını kaçıracağım. Geleceğim uğruna dişimi tırnağıma takıp çalışma vakti işte tam da bu vakit.

Anlaşılan o ki, düzgün bir geri çekilme başardıktan sonra boş boş söylenme lüksüne yeniden kavuşuyorsunuz. Bu da içimin ferahlamış olmasının bir belirtisi olmalı.

V-2 ile düşmanın tepesine çökmek, bir tugay dolusu düşman deniz büyücüsünün elinden sıyrılmak… Tüm bunları yapıp geride bıraktıktan sonra rahatlamış hissetmemde şaşılacak bir şey yok. Yine de rehavet en büyük düşmandır; dolayısıyla şu anın aslında en tehlikeli an olduğu söylenebilir.

Askerleri teyakkuzda tutmam gerektiğini fark ederek, birlikteki herkese öylesine sesleniyorum.

“Elinize sağlık, herkes! Ama gözünüzü arkadan ayırmamayı unutmayın! Üsse güvenle dönene kadar görev bitmiş sayılmaz. Eve dönüş yolunda rehavete kapılmayın!”

“““Anlaşıldı, komutanım!”””

Herkes onaylarcasına karşılık veriyor.

Şikâyet edilecek tek bir şey varsa, o da hepsinin sesinin biraz bitkin gelmesi.

Elden bir şey gelmez elbette. Seyir hızında nizamı koruyarak uçuyor olsalar da neticede muharebe sonrası; üstelik su üzerinde uçmak ekstra bir dikkat gerektiriyor. Denizaltılarla buluşmayı kaçırırsak, uçsuz bucaksız denizin ortasında kalakalabiliriz. Haliyle bu durum, herkesin kendi inisiyatifiyle bir yerlere iniş yapabildiği Doğu Cephesi’ne kıyasla ekstra bir gerilim katıyor.

Çatışma sonrası olduğu gerçeği de göz önüne alındığında, bu kadar iyi iş çıkarmalarına hayran kalmamak elde değil. Demek ki bunca zamandır insan sermayesine yatırım yapmaya gerçekten değmiş. Akıllıca yapılan yatırımlar, inanılmaz büyüklükte geri dönüşler sağlar.

İlk başlarda sadece iş görür bir etten duvar olurlar diye düşünmüştüm ama… Galiba gözlerimin dolduğunu hissedebiliyorum. Taburum, demirbaş araç gereçlerimin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Akortlu mükemmel bir piyano gibiler. Elinizin alışkın olduğu bir enstrüman, yeni olasılıklar yaratmak için en ideal silahtır.

Böyle değerli bir kaynağı heba etmek ancak aptalların en aptalına yakışır. Ve benim aptal olmaya kesinlikle hiç niyetim yok. Nizamı dikkatle korurken, yaptığım yatırımı geri dönüşü olmayan bir sigorta poliçesi masrafı olarak haneye yazmaya karar veriyorum.

Sonuç olarak, harikulade bir boşa sallama.

Asıl mesele, bunu bir israf olarak mı yoksa zorunlu bir gider olarak mı görmek gerektiği. Kuşkusuz, bu bir giderdir. Güvenlik marjına sahip olmak, koşulsuz şartsız maliyetleri kısmak anlamına gelmez. Aksine, sadece oturduğu koltuğu ısıtan personele yapılan harcamalar azaltılmalıdır. Eh, bu durumda, İmparatorluk topyekûn savaş durumunda olduğu için o koltuk ısıtanlar bile kıyma makinesine atılmış durumda ya…

Hmph. Tanya burnunu çekip düşünce silsilesini değiştiriyor.

Buralara kadar bizi takip eden kimsenin izi yok. Buluşma noktasına hiçbir pürüz yaşamadan varıyoruz.

Tanya için bu, haklı olarak büyük bir başarıdır.

Sorunları çözmenin kendisini kabiliyetli kıldığını sanan basit bir aptal, sorunların çıkmasını engelleyen bilge adamla sık sık alay eder.

Oysa kimin gerçekten akıllı olduğu ortadadır. Hiç savaşmadan kazanılan zaferden daha iyisi yoktur.

Çok geçmeden tabur, kararlaştırılan zamanda belirlenen buluşma noktasına varır ve üç işaret fişeği fırlatır. Yüreği ağza getiren bir andır bu. Yakınlarda müttefikleriniz varsa sorun yok ama ya düşman varsa… Herkes nefesini tutmuş, dört bir yanı gözlemlerken zihinlerinden geçen düşünce tam olarak budur.

Şans eseri, sudan tek bir tekne belirir.

Güverteye fırlayan gözcü, önceden kararlaştırılan işaret fişeğini ateşler. Şüpheye yer yok. Askerlerime karşılık vermelerini emredip rahat bir nefes veriyorum. Silüetini seçmek zor ama dost bir denizaltı bu.

Denizde kaybolma tehlikesinin geride kaldığını varsayabiliriz.

“… Ha? O da ne…?”

“Bir şey mi oldu, Binbaşım?”

“Geldiğimiz denizaltıdan farklı bir tekneye benziyor.”

Tanya bir an için hayran mı kalmalı yoksa hüsrana mı uğramalı bilemiyor.

Dürüst olmak gerekirse, Weiss’ın bu akşam karanlığında geminin tipini ayırt edebilmesine şaşırmış durumda. Gerçekten gözleri çok keskin olmalı. Gözcü olarak yeteneği takdire şayan. Ancak bir denizaltının ne kadar hızlı gidebileceğine dair hiçbir fikrinin olmaması büyük eksi puan almasına yetiyor.

“… Bir denizaltının o hızla gelip bizimle yeniden buluşabileceğini mi sanıyorsunuz? Yapmayın, Binbaşım.”

Tanya’nın hayal kırıklığı dolu bakışları altında Weiss’ın yüzü bir an için o kadar kızarıyor ki bu durum kararan alacakaranlıkta bile netçe seçilebiliyor. Pekala, en azından durumun farkında.

“Yine de sezarın hakkı sezara. Gözleriniz gerçekten iyi görüyor, Binbaşım.”

“… Zihnimi de gözlerimin seviyesine çıkarmaya çalışacağım.”

Son derece mahcup bir yanıt. Bu bir hatadan ziyade, sadece tecrübesizlikten kaynaklanıyor.

“Bilgi ve tecrübe eksikliğinden kaynaklanan pek çok sorunumuz var. Sorumluluk tamamen şahsen sizin üzerinizde değil. Sadece dar görüşlü düşünmenin tehlikelerini anlayın yeter.”

Hava büyücülerinin hızı göz önüne alındığında, aynı noktadan harekete geçen bir denizaltının bir şekilde onların önüne geçip onları tekrar toplamasına imkân yoktu.

“Binbaşı Weiss, bu fırsatı değerlendirip denizcileri biraz darlayın ve dersinize çalışın. Savaşın mevcut durumu düşünüldüğünde, deniz hakkında bir şeyler öğrenmek fena bir fikir değil.”

“Anlaşıldı, komutanım.”

“Aferin.” Konuşmayı bitirip emrindekilere, varsa şapkalarını çıkarmalarını söylüyor.

“Şapkalarınızı sallayın! Şapkaları!”

“Bizi görebildiklerini sanıyor musunuz?”

Araya giren emir subayının hakkı var. Günün bu saatindeki kısıtlı ışık düşünüldüğünde, görememeleri muhtemel.

“Biri izlemediği sürece nezaket kurallarına uygun davranamıyor musunuz yani? Sizi yeniden eğitmeme gerek var mı?”

“L-lütfen merhamet edin.”

“Sadece şaka yapıyorum, Teğmen Serebryakov. Yine de silah arkadaşlarınıza gereken saygıyı gösterin.”

“Anlaşıldı.”

Emir subayımın ciddi mi yoksa takılıyor mu olduğunu anlamak zor. Biraz gizemli bir kadın. Sıkıntılı olan şu ki, bunca zamandır birlikte olmalarına rağmen bu hâlâ geçerli. İnsanları anlamak gerçekten zor.

Zihnimdeki önemsiz teferruatları söküp atarak yeniden konuşuyorum. “Kıçımız güvende mi? Denizaltıya sapıkları taşıyacak olursak, bunu telafi etmek için yazılı bir özürden fazlası gerekecek.” Gülümseyerek bir espri patlatıyorum. “Silah arkadaşlarımızı bir sürü sapıkla daracık bir mekânı paylaşmaya zorladım diye fırça yemek istemiyorum.”

“Denizaltımıza röntgencileri taşısaydık nasıl özür dileyecektik ki zaten?” Emir subayım ne kastettiğimi anlayıp gülüyor ve neşeli bir havada alçalmaya başlıyoruz. Aşağıda, elinde fenerle bekleyen bir deniz subayı var. Nöbetçi subay mı o? Şu adama bak, her an düşman tarafından tespit edilebileceğimiz bu yerde bize ışık tutuyor.

Tanya, adamın cesaretine ve neşesine duyduğu saygıyla başını hafifçe sallıyor.

“Mürettebat adına sizi karşılamama müsaade edin. U-091’e hoş geldiniz.”

“Teşekkürler. Ben Lergen Muharebe Grubu bünyesindeki 203. Hava Büyücü Taburu’ndan Yarbay Tanya von Degurechaff. Bu da yardımcım, Binbaşı Weiss.”

Kısa bir selamlaşma faslı gerçekleştiriyoruz. Resmiyet, ilk kez karşılaştığınız insanlarla iletişim kurmayı kolaylaştırma konusunda aslında oldukça kullanışlıdır.

“Pusudaki sapıkların peşimize takılmaması için özen gösterdik ama arkamızda hiç kimsenin olmadığını da kesin olarak söyleyemem. Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.”

Hafif bir espri katarak, kaygı uyandıran tek meseleyi dile getiriyorum. Doğru iletişim, her zaman çabalamamız gereken bir şeydir. Nöbetçi subay anladığını belirtircesine başını sallıyor.

“Anlaşıldı. Gözümüzü dört açacağımızdan emin olabilirsiniz. Lütfen içeri buyurun. Gerçi dışarıda bir sigara tüttürmek ya da biraz temiz hava almak isterseniz, başımızın üstünde yeriniz var.”

“… Ha? Güverteye adım atar atmaz yola koyulacağımızdan emindim.”

Suyun yüzeyinde süzülen bir denizaltı, açık bir hedeften farksızdır. Gece çöküyor olsa bile, düşman unsurlarının etrafta devriye gezme ihtimali varken yüzeyde öylece sürüklenmek gerçekten akıl kârı mı?

Görünüşe göre nöbetçi subay da aynı şeyi düşünüyor. “O mesele hakkında ayrıntıları bilmiyorum. Fakat su yüzeyinde seyretme emri aldık. Bir de, Yarbayım… şey, çok üzgünüm ama kaptan sizinle derhal görüşmek istedi…”

“Ne? Şey, yani, anlaşıldı.”

Sadece işini yapan adama kızmak vakit kaybıdır. Haberci olarak görevini yerine getirdi. Mesaj hoşunuza gitsin ya da gitmesin, adamın işini yaptığını takdir etmeniz gerekir.

“Teşekkürler. Kendisini selamlamaya hemen gidiyorum.”

Tanya saygıyla denizaltıya girer ve ardından birden duraksar. Birliği içeri alıp doğruca yatağa kurulmak fena olmazdı ama… güvenli bir uyku için birilerinin nöbet tutması gerekir.

Sıradan bir gecede bile emniyeti sağlamak adına nöbetçi dikmek icap eder. Güvenlik, en temel ön koşuldur.

“… Sizin için de bir sakıncası yoksa, benim birlikten birilerine büyü algılama yetisiyle nöbet tutturmaya ne dersiniz?”

“Şey, deniz gözlem işi genelde bahriye usulü yapılır ama…”

“Elbette, anlıyoruz. Onları dilediğiniz gibi kullanmakta özgürsünüz. Ayak altında dolaşmazlar.”

Gece vakti düşman gözlemek, kıdemli gözcüler için bile çetrefilli bir iştir. Üstelik sıradan bir denizaltı gözcüsü, özellikle gece harekâtı için eğitilmiş bir torpido saldırı filosuna kıyasla bu tarz bir göreve muhtemelen o kadar alışkın değildir.

Bu bakımdan, Doğu Cephesi’nden gece muharebesi tecrübesi olan hava büyücüleri, yaklaşan düşmanları tespit etme konusunda muhtemelen gayet iyi iş çıkarabilir.

“Acil dalış yapmamız gerekirse ve fazla yavaş hareket ederlerse, onları hiç çekinmeden güverteden denize atabilirsiniz. Gerçi siperlere dalma konusunda eğitildiler, o yüzden o kadar hantal kalacaklarını sanmam.”

“Emin misiniz? Yardıma hayır demeyiz doğrusu.”

“Misafiriniz olduğumuza göre size el vermek son derece doğal. Hiç dert etmeyin.”

İş birliği. Ortak çıkarlara dayanan harika bir insani davranış. Tanya güvenle uyumak istiyor, denizaltı ise güvenle seyretmek istiyor. Elbette 203. yardım teklif edecekti.

“Binbaşı Weiss, mürettebata nöbet konusunda yardım etme görevini size bırakıyorum. Üç vardiya muhtemelen yeterlidir ancak uygun bir çalışma planı çıkarmak için gerektiğinde mürettebata danışın. Ve söylemeye gerek bile yok ama onlara yük olmamak için elinizden geleni yapın. Ha bir de, onların emirlerini benden gelmiş sayın. Hayatlarını kolaylaştırmak için ne gerekiyorsa yapın.”

“Anlaşıldı, komutanım! Emredersiniz. Gereken neyse yapacağım.”

Enerjik bir yanıt. O çetin muharebeden sonra hâlâ bu kadar dinç ve enerjik olduğunu düşünmek…

Savaşın başından beri görevde olan subaylar gerçekten çok kullanışlı. İmparatorluk’un neresine bakarsanız bakın, bugünlerde böylesini bulmak muhtemelen zordur. Elbette, sevgili Genelkurmay’ın bize yeni takviye subay veremeyiz demesinin nedeni de tam olarak bu ya…

“Acil bir dalışta arkada kalabilirsiniz ha!”

“Merak etmeyin, geç kalmayız. Neyse, ben bahriyelilere yardıma gidiyorum, komutanım.”

Başımı sallayıp kapaktan aşağı emekleyerek iniyorum.

Aynı anda burnuma bir koku dalgası çarpıyor; pek alışkın olmasam da bu koku bana hiç de yabancı değil. Makine yağı, ter ve durgun bir şeyler. Denizaltıların havası her zaman böyle kendine hastır.

Burnum Doğu Cephesi’ne alışkın olsa da, bu kendine has koku kokteylini öyle kolayca göz ardı etmek mümkün değil. Hissettiğim bu tereddüt, çetin askerlerim tarafından da paylaşılıyor olmalı. Haliyle, koskoca adamların denizaltının içinde sürekli kafalarını bir yerlere çarpması da epey utanç verici bir durum.

Tanya her denizciden daha küçük olduğu için içeride rahatlıkla hareket edebiliyor. Kontrol odasına seğirttikten sonra, yüzünde şaşkın bir ifade taşıyan kaptanın karşısına varır.

Bu noktada, ufacık tefecik cüsseme nasıl tepki vereceğini bilemeyen muvazyaf askerlere alışkınım; ancak ben gelmeden önce zaten şaşkınsa, sebebi başka bir şey olmalı. Buradan çıkarılacak doğal sonuç, durumun çağrılma sebebimle ilgili olması gerektiğidir. Kötü bir haber olması şart değil tabii.

Peki ama ne olabilir ki?

Zihnimde pek çok soru işareti olsa da ilk yapılması gereken nezaket göstermektir.

Rütbe işaretine göz atıp önce konuşmaya karar veriyorum. Ne de olsa süvari o, bu yüzden Tanya’nın önce saygılarını sunması son derece doğal.

“Lergen Muharebe Grubu bünyesindeki 203. Hava Büyücü Taburu’nun komutanı Yarbay Tanya von Degurechaff. Müfreze olarak görev yaptığımız için kıdemli subay benim.”

“Ben de U-091’in süvarisi, Binbaşı Otto von Elm.”

“Tanıştığımıza memnun oldum, Kaptan. Bizi aldığınız için teşekkür ederiz. Lütfen bizim için kaygılanmayın.”

Boy farkı sıkı bir el sıkışma için genelde biraz fazla kaçar ama Elm’in kendisi de epey ufak tefektir; denizaltıcı olmasının sebebi belki de kısmen budur. Elbette yine de Tanya’dan daha iridir.

“Doğrudan konuya girecek olursam… Mükemmel bir iş çıkardınız, Yarbayım.”

“Muharebeyi mi kastediyorsunuz? Bakılırsa bizim taraftan birileri izliyormuş?”

“Evet.” Kaptan neredeyse heyecanla başını sallıyor. “Barchet adeta çıldırıyordu. Ah, affedersiniz. Aynı dönemde göreve başladık da. Onu daha önce hiç bu kadar coşkulu duymamıştım, harika sonuçlarınızın raporu elimize ulaştı.”

Kaptanın bu hayranlığı karşısında Tanya hemen gülümsüyor. Böyle anlarda, bir denizaltının içinde kısa boylu olmak hiç de fena sayılmaz. Kollarımı rahatça iki yana açıp özel bir şey yapmadığımızı söyleyerek kıkırdamak için yeterince yerim var. “Böylesine güzel sonuçları ancak denizaltı filosunun desteği sayesinde elde edebildik. Tek yaptığımız, Binbaşı Barchet’in kullandığı otobüse atlayıp alışverişe gitmek oldu.”

Bizi taşıyacak bir ana gemi olmasaydı, hiçbir başarı mümkün olamazdı. Bir uçak gemisi taarruz grubuyla aynı mantık. İkisinin de kayda değer bir şekilde görev yapabilmesi için öncelikle adamakıllı bir uçak gemisine ve güverte uçaklarına ihtiyacınız vardır.

“Bununla birlikte… epey yaratıcı olmak zorunda kaldığımız da bir gerçek.”

“Yeni silahın gerçekten bir harika olduğunu duydum.”

“Harika ne kelime. Yani…” Yüzümü buruşturarak devam ediyorum, “… laf aramızda, Doğu Cephesi’nde tank desantı yapmaya alışmıştık; o bile bundan daha konforluydu.”

Tank desantı, temelde bir tankı otobüs niyetine kullanmaktan ibarettir. Ruh sağlığı açısından bakıldığında, bir torpidonun üzerinde yolculuk etmekten kesinlikle daha iyidir.

“Ben öyle bir şeye binmeye hiç hevesli değilim doğrusu. Ama vay be, ihtiyaç gerçekten de icadın anasıymış, değil mi?”

“Öyle valla. Bir dahakine, gerekirse Binbaşı Barchet’i zorla fırlatıp denizaltının komutasını onun yerine ben devralmaya karar verdim.”

“… Şansımıza, sıfırlı grupta olsak da güvertemizde hiç V-2 yok. Bu da hepimizin mutlu olabileceği anlamına geliyor.”

Elm’in tespiti gayet yerinde. Azami insan için azami mutluluk. Bu, hepimizin tatmin olabileceği bir sonuç. V serisi silahlarla donatılmamış olmaktan daha güzel bir şey yok.

Kaptanla birbirimize başımızı sallıyor, mükemmel bir şekilde anlaşıyoruz. Fakat görünüşe göre bu durum Elm’i şaşırtıyor.

“Ah, dik kafalı bir hava büyücüsü çıkacaksınız diye endişeliydim. Anlaşabileceğimize benziyor oluşumuza sevindim.”

“Hmm?”

“Bir şey mi oldu, Yarbayım?”

Aslında söylenecek pek bir şey yok ama… Tanya tereddüt ettikten sonra yanıt vermek için ağzını açar. “Genel olarak hava büyücülerinin epey esnek olduğunu düşünüyorum—en gırgır denizaltıcıyla yarışacak kadar şakacı bir güruh olmalarını saymıyorum bile.”

Şaşırdım doğrusu. İmparatorluk kuvvetlerinin bütününe bakıldığında, hava büyücüleri muhtemelen tüzük ve yönetmelikleri en esnek yorumlayan gruptur. Tabii ki kimse emirlerin dışına çıkmaz ama kuralların elverdiği sınırları sonuna kadar zorlayan türdenizdir.

“Benim taburun subayları kahramanlık hikâyelerini anlatmayı severler ama utanç verici anlarını açık etmeye çekinirler. Kaptan, kurcalamaktan kaçınırsanız harika olur.”

“Sanırım şimdiye kadar karşılaştığım büyücülerin çoğu geri hizmettendi. Cephedakilerin bambaşka bir hamurdan yetiştiğini bana öğretmiş oldunuz. Denizaltının içi biraz dardır ama umarım bu vesileyle birbirimizi daha iyi tanıma fırsatı buluruz.”

Karşılıklı nezaket gösterilerinin ardından Tanya, kıvamına gelmiş olan bu sıcak atmosferi işe doğru yönlendirir.

“Pekala, sohbet etmek güzel fakat mevcut durum nedir?”

Elm, “Elbette,” dercesine başını sallayıp hafifçe omuz silker. “Dürüst olmak gerekirse, kesin bir şey söylemem çok zor. Ortada biraz zorlu bir durum var, ya da buna tuhaf bir rica da diyebilirsiniz…”

“Müsaadenizle, Kaptan, laf salatası dinleyecek havada değilim. Sadede gelir misiniz?”

“Pek haklısınız. Belki de kendi gözlerinizle görmeniz en hızlısı olacaktır.”

Konuşurken, ona sıkıca mühürlenmiş bir haberleşme zarfı uzatır. Ne kadar da titizce—alındığını onaylaması için bir evrak bile var. Amma da tiyatral.

“Doğrudan ana vatandan geldi, Yarbayım.”

“Ne kadar da teferruatlı. Alındı teyidi için şurayı mı imzalamam gerekiyor?”

“Evet, teşekkür ederim.”

İmzayı atıp teslim belgesi işini hallettikten sonra, zarfın mührünü kırıp içindekilere göz atıyorum.

“… Ooo?”

Bir denizaltı gibi kaçınılmaz olarak iç içe olunan bir mekânda çok gizli bir şeyi saklamanın imkânı olmadığı kesin, yine de en azından denemeyi planlıyordum… Ancak metni okuduğum anda bu fikir uçup gidiyor.

“Oho! Bu gerçekten inanılmaz bir şeymiş!”

Yazı gün gibi açık.

Yine de Genelkurmay’dan gelen bir emre göre epey dolambaçlı. Şaşırtıcı bir şekilde, keyifli de.

Onca şey dururken bana ve 203. Hava Büyücü Taburu’na gerçekten bunu yapmamızı mı emrediyorsunuz? Öyle “zorlu durum” ya da “tuhaf rica” gibi lafların tanımlamaya yetmeyeceği, muazzam bir görev bu.

“Gülünç, sizce de öyle değil mi Yarbayım?”

“Görünüşe göre Genelkurmay’ın da bir mizah anlayışı varmış. Birleşik Krallık’takilerle yarışır cinsten hem de. Genelkurmay Binası’nın yemekhanesi bu yüzden mi öteden beri o kadar berbattı acaba?”

“Tüm saygımla söylemeliyim ki, kara ordusunun haline acıyorum.”

Söyleyecek söz bulamayan Tanya sessizce başını sallar. Büyücü subayı olan Tanya bile, bahriyenin ne kadar iyi beslendiğini bildiği için, piyadelerin yediği yemeklerin berbatlığını hatırladıkça ancak acı acı tebessüm edebilmektedir.

Eh, en azından denizde ziyafet çekiyoruz; zihnimde toparlayabildiğim tek teselli bu.

“Müsaadenizle, Kaptan. Müsaadenizle, subayımla dışarıda kısa bir görüşme yapabilir miyim?”

“Elbette Albay’ım. Buyurun.”

Hop—gözetlemeye yardım eden subayı dürtmek için çelik merdivenden köprüüstüne tırmanıyorum. “Binbaşı Weiss, sizi bir dakika alabilir miyim?”

“Emredersiniz komutanım. Bir durum mu var?”

Dürbününü indirdiğinde, göz atar atmaz anlayacakmış gibi zarftan çıkardığım mesajı ona doğru sallıyorum.

“Anavatandan özel emir var.”

“Özel emir mi?” Bir V-2’nin içinde Birleşik Krallık filosunun göbeğine fırlatılmış bir subayın yüzünün bu haberle kasılması muhtemelen son derece doğaldı.

“Ne hissettiğinizi çok iyi anlıyorum ama rahat olun. Ildoa’da ‘turistik geziye’ çıkmamız emredildi… Denizaltı görünüşe göre ‘en kısa sürede’ limana yanaşacakmış.”

Tüm bunları yüzümde bir tebessümle söylüyorum ancak komutan yardımcımın boş ve anlamsız bakışlarıyla karşılaşıyorum. Demek hazırlıksız yakalandığında böyle görünüyormuş. Kendi kendime kıkırdayarak belgeyi ona doğru uzatıyorum.

İki eliyle belgeyi alıp hızlıca göz gezdiren bu deneyimli hava büyücüsü, hayatında hiç olmadığı kadar şaşkına dönüyor.

“A-Albayım? Bu ne… t-turistik gezi de ne demek?”

“Bildiğiniz gezintiye çıkmak demek.”

Komutan yardımcım normalde son derece ciddi ve ağırbaşlı biridir fakat… şu anda tüm vücudu tam bir inançsızlığı dışa vuruyor; sanırım düşündüğümden daha dışa dönük biriymiş.

“A-askeri anlamda değil yani?”

“Elbette değil.” Tanya başını iki yana sallıyor. “Telgrafta yazıldığı gibi, denizaltıyla limana yanaşacağız. Hatta Binbaşı Elm ve U-091’in mürettebatının en azından yarı resmi kıyafetlerle şıklaşması gerektiği bile belirtilmiş, değil mi?”

“Dürüst olmak gerekirse bunun nasıl bir emir olduğunu anlayamıyorum.”

“… Müttefikimizin ülkesinde açıkça iznimizin tadını çıkarmamız ve büyükelçilikteki askeri ataşeye saygılarımızı sunmamız bekleniyor. Bu kesinlikle askeri görev kapsamına girer.”

Nereden bakarsanız bakın, bu barışçıl bir gezi görevinden başka bir şey değildir. Askerlerin ancak barış zamanında yerine getireceği türden bir formalitedir. Kesinlikle harika!

“Ama savaştayız!”

Çileden çıkmış komutan yardımcımın ne demek istediğini anlıyorum. Ortada bir savaş var, barış zamanından fersah fersah uzaktayız. Savaş alanında bu tür sofistike nezaket kuralları gösterişten ibarettir.

Bunun bir muharebe birliği olan 203. Hava Büyücü Taburu’nun en yabancı olduğu alan olduğu söylenebilir.

“… Ama bu bir emir. Hatta şu detay da eklenmiş: ‘İşiniz biter bitmez Ildoa devlet demiryolları vasıtasıyla İmparatorluk’a geri dönün.’ Sanki her şey bizim için önceden ayarlanmış gibi duruyor.”

Başka bir deyişle büyükelçilik bizim için lüks bir tatil organize etmiş. Yalnızca yemek ve seyahat masrafları karşılanmakla kalmıyor, otel de dahil! Milletvekili olmadığınız sürece bu kadar iyi bir muamele hayal bile edemezsiniz.

Kamu parasıyla yurt dışı gezisi mi? Gerçekten çok şanslıyım. Zamanlama göz önüne alındığında, İmparator’un kendisi bile böyle bir şatafatın tadını çıkaramaz. İşte buna kayda değer bir çalışan refahı derler.

“… Bunu… şey, kavramakta güçlük çekiyorum.”

“Eminim öyledir.” Onaylarcasına başımı sallıyorum. “Demek istediğim, bir an V-2 ile düşman savaş gemisine fırlatılıyoruz, bir sonraki an ise vergi mükelleflerinin parasıyla güvenilmez bir müttefik ülkede geziye çıkıyoruz.”

Bu dünyada gerçekten garip gelişmeler yaşanıyor. Bir uçta kapkara bir zifiri karanlık, diğer uçta ise apak bir beyazlık. Yine de bir devlet memuru olarak, aradaki gri alanların fazlasıyla gri olduğunu hissediyorum.

Aklıselim sahibi biriyseniz, arada bir kafanızın karışması son derece doğaldır. Tanya empati dolu iyi bir patrondur, bu yüzden Weiss’ın ne hissettiğini doğal olarak anlamaktadır.

“Ildoa girmemize izin verecek mi ki? Bana anlatılanlara göre…”

“Binbaşı Weiss, Doğu Cephesi’ndeki savaşa fazla dalıp gitmişsiniz.”

İyi bir ast ama beynini savaş alanında bırakmış olmalı. Bunu düzeltmek zor olacak. Üstün nitelikli bireylere rehberlik etmenin kârlı bir yatırım olduğunu biliyorum ama… maliyet-performans oranını düşündükçe gelecek adına endişeleniyorum.

“Sağduyu Binbaşı! Sağduyunuzu kullanın!”

Şaşkın bakışlı komutan yardımcımın bacağına hafif bir tekme atıp iç çekiyorum.

Ildoa’nın müttefik askerleri kovup kovmayacağı konusunda endişelenmenin bir anlamı yok. Bu inanılmaz derecede basit bir mesele. İmparatorluk’un başka seçeneği yok ama Ildoa’nın da önünde pek bir seçenek olduğu söylenemez.

Oyunların mantığı böyledir. Kurallar vardır.

“Misilleme yaparken her şey orantılı olmalıdır. Bu son derece basit bir ilkedir. Bunu sakın unutmayın, Binbaşı.”

“Efendim?”

Oyun teorisinin en temel mantığıdır bu.

Tereddütlü ve fazla müsamahakar bir tarafla muhatap olurken, her devlet sınırsızca bencilleşmeye meyillidir. Her şeyi sineye çekmeye hazır görünen birine neden anlayış gösteresiniz ki?

Bu bağlamda İmparatorluk biraz baş ağrıtacak, Ildoa da kuzu kuzu uyum sağlamaktan başka çare bulamayacaktır.

Tabii Ildoa tam da o gün bir savaş başlatmak istemiyorsa durum değişir… Ancak Albay Lergen’in tahmini tamamen yanlış olmadığı sürece Ildoa tarafsız kalmaya karar verecektir; bu da İmparatorluk Ordusu İyi Niyet Gezi Grubu’nu çiçek buketleri ve gülücüklerle karşılamak zorunda kalacağı anlamına gelir.

Başka bir deyişle…

“Kötü terbiyeleri yüzünden onlara sadece küçük bir ders veriyoruz. Bunun bizi bir anlaşmaya varacağı için sevindirici bir şey olduğunu anlayacaklardır. Bunu yapmak aslında dünya barışını korumanın anahtarı bile olabilir… En azından her iki taraf da rasyonel kaldığı sürece.”

Akılcılığa karşı duygular. Şimdi davranışsal iktisat alanına giriyoruz. “Haaah,” diyerek ucu bucağı görünmeyen okyanusa bakıp iç çekiyorum.

Manzara içimi pek ferahlatmıyor ama doğanın fizik kanunlarıyla yönetildiği için aslında oldukça rasyonel olabileceğini düşündükçe kıskanmadığımı söylersem yalan olur.

Lobotomi uygulamalarının nasıl bir trajediyle sonuçlandığı düşünüldüğünde, insanların duygularıyla geçinmeyi öğrenmekten başka çaresi olmadığı açıktır.

“Ildoa’ya güvenememek, tepelerine demir yumruğumuzu indirme isteği uyandırıyor içimde.”

“Kesin şunu, Binbaşı.”

“Albayım?”

Ne hissettiğinizi anlamıyor değilim ama… İmparatorluk Ordusu’nun içinde bulunduğu durum düşünüldüğünde, lüksünü göze alabileceğimiz son şey bu.

Astımı susturmak için elimi sallıyorum ve ardından derin bir iç çekiyorum.

İnsanların hüngür hüngür ağlamak istediklerini söylediklerinde kastettikleri şey bu olmalı.

Yapabileceğim kesinlikle hiçbir şey yok. Yoldan geçen herkes mantığı bir kenara bırakmış, duygulara gereksiz bir önem atfetmiş durumda. Özenle, gözüm gibi eğitip defalarca birlikte omuz omuza uçtuğum bir saha subayı bile buna bir istisna değil.

Genelkurmay’ın bu konuda dizginleri ne kadar sıkı tuttuğunu bilmiyorum ama anavatan Ildoa’ya yönelik politikalarında temkinli kalabilecek mi acaba?

“… Binbaşı Weiss. Bizim gibi sahadaki insanlar için samimiyetsiz bir dostun, açık bir düşmandan daha büyük bir baş ağrısı olduğu doğrudur. Ancak ulusal strateji düzeyinde durum tam tersidir.”

“Nasıl yani?”

“Samimiyetsiz bir dost bile dosttur. Onunla bir anlaşmaya varabilirsiniz. Düşmanlarla mübadele edebileceğiniz tek şey ise mermilerdir.”

Düşman sayısını azalt. Temel strateji budur.

Gerçek düşmanlar sadece öldürülebilir ama samimiyetsiz dostlarla en azından ahbapmış gibi yapabilirsiniz.

Tabii ki ön saflarda bu tür insanlar tam bir baş belasıdır. Savaşın çoğunlukla taktiksel katmanıyla ilgilenen bir saha komutanı olarak Yarbay Tanya von Degurechaff, hepsini ortadan kaldırmakta tereddüt etmezdi.

Ancak stratejik düzeyde yapılalacak bilgece şey, istemeyerek de olsa el sıkışmak ve “gerekeni yapmaktır.” Duruş değişikliğinin getirdiği bir bakış açısı kaymasıdır bu.

“Dostluk karşılıklı güven gerektirir. Yaramazlık bir köteği hak eder, elbette. Yine de orantılı olmalıdır. Aşırıya kaçmak asla iyi değildir.”

“Ama bize bir daha asla ihanet etmemeleri için onlara esaslı bir ders vermemiz gerekmez mi?”

“Bu kadarı aşırıya kaçar, Binbaşı.”

Aşırı misilleme kesinlikle peşinde olduğumuz şey değil. Bir kez olsun anlaşmaya varamayacak biri olarak görülürsek, bir daha asla müzakere etmek veya iş birliği yapmak istemezler.

“Anlaşma İttifakı’nı darmadağın ettiğimizde Genelkurmay’daki yöneticilerin de böyle düşündüğüne eminim.”

Kıçlarına yiyecekleri bir şaplağın işi çözeceği yönündeki basit düşünce. Ve bakın bu bizi nereye getirdi. Bu hiç de gülünecek bir durum değil.

“Olayların bu noktaya nasıl geldiği düşünülürse,” diye mırıldanıyorum, “biraz ölçülü olmayı öğrenmenin fena bir fikir olmadığını düşünüyorum.”

“… Bağışlayın.”

“Hayır, bu konudaki hislerinizi duymak güzel. Ne de olsa…” Omuzlarımı hafifçe silkerek devam ediyorum: “… benim kendi deneyimlerim de oldukça taraflı. Ordu, Genelkurmay ve savaş alanı. Cephe gerisi veya barış zamanı hakkında pek bir fikrim yok.”

“Açıkçası, cephe gerisindeki ruh halini askerlerin anlaması çok zor.”

Başımı sallıyorum. Yakınmasını anlamak hiç de zor değil. “Yine de ordunun mantığı, düşünce yapısı ve siyasi gerekçeleri anlamak nispeten daha kolaydır.”

İmparatorluk’un Ildoa ile olan ilişkisi göz önüne alındığında, uygun bir misilleme aslında bu zayıf ittifakı sürdürmede faydalı bile olabilir.

Bu bir ahlak sorunu değil, bir güç sorunudur.

“Şimdi, anavatanın emrettiği gibi, eğlenceli bir turistik geziye çıkıyoruz. Böyle bir fırsat insana kaç kez denk gelir ki? Müttefikimizle aramızdaki dostluk bağlarının tadını çıkaralım. Belki akşam yemeğine bile davet ediliriz!”

Bunları söyler söylemez aniden bir şey fark ediyorum.

Akşam yemeği. Akşam yemeği gerçekten de ihtimaller dahilinde olabilir.

“… Kahretsin.”

Giyecek hiçbir şeyim yok.

“Albayım?”

“Binbaşı, sizi de yoruyorum ama Teğmen Serebryakov’u görürseniz—ah hayır, boş verin. Gözetlemeye devam edin.”

“Emredersiniz komutanım. Anlaşıldı.”

Yönetmeliklerin resmi akşam yemekleri için son derece resmi bir giyim kuşam şart koştuğundan oldukça eminim. Emrimdeki adamların büyükelçilikteki ataşe vasıtasıyla üzerlerine göre kıyafet diktirebileceklerinden eminim ama… benim boyumda biri için…

Biz göreve sevk edilirken kimse benim için resmi bir kıyafet hazırlamış mıydı acaba?

Tek bir denizaltı olsa bile, doğrudan limana girmemizin söylenmesi, “kaçtığımız” anlamına değil, aksine vakur bir edayla varmamız gerektiği anlamına geliyor. Üst kademenin istediği şeyin bu olduğu çok açık. Amacın “kesinlikle tarafsız” tutumları yüzünden Ildoa’yı darlamak olduğu düşünülürse, dökülen üniformalar içindeki perişan askerlerin arzıendam etmesi kesinlikle vermek istediğimiz izlenim değil.

Fotoğraflarda nasıl görüneceğimiz konusunda endişelenmenin muhtemelen bir anlamı yok. Devlet sırlarını koruma kılıfı altında yayın yasağı koyabileceğimiz için kitle iletişim araçlarına düşeceğimizi sanmıyorum.

Ancak İmparatorluk, Ildoa karşılama personeline karşı yine de prestijli görünmek zorunda.

Kişide bırakılan izlenimin büyük bir kısmı da dış görünüştür. Görsel faktörü hafife alamayız.

Özel dikim üç parçalı takım elbiseler bulabileceğimizden şüpheliyim ama en azından o derece resmi bir şeyler isteyeceğizdir. Devlet resepsiyonlarının kılık kıyafet yönetmeliğine bile uyamayan türden bir barbar olmak istemiyorum.

Köprüüstünün merdiveninden çevik bir şekilde aşağı inerken, kıyafetler konusunda emir subayıma danışmak için sabırsızlıktan tutuşuyorum. Bir şeyler ayarlayabilirse ne ala ama acaba halledebilecek mi?

“… Anlayış ve nezaket kuralları, ha? Hey gidi, cephe gerisinde resmi kıyafetleri ve nasıl davranmam gerektiğini dert edeceğim hiç aklıma gelmezdi. Görünüşe göre endişelenecek pek çok detayla dolu bir gezi olacak.”

Yabancı olunan konularda bir plana sahip olmak her zaman kazandırır.

Bu, Doğu Cephesi’ndekinden tamamen farklı bir kulvar… Bir dakika. Tıpkı ekşi bir limona ısırmışım gibi denizaltının koridorunda kalakalıyorum. Temkinli adımlarla yanımdan geçen denizcilere hiç aldırış etmeden, bir yandan tir tir titrerken zihnimde bir şeyleri tartıp biçiyorum.

Resmi kıyafetler, cephe gerisi ve yabancı olunan konular… tamamen farklı mı?

Eh, bir cephe subayının kendi kendine mırıldanması olarak bakarsak bunlar muhtemelen kabul edilebilir şeyler.

Ön saflarda geçirdikleri zaman yüzünden ruhu kırılanlar, bedenini ve ruhunu savaşa teslim edenler elbet bazen garip düşünceleri dile getirebilirler.

Peki ya ben?

Serbest piyasayı seven, barışa ve medeniyete değer veren ben mi?

Onca insan arasından barışçıl Ildoa’nın o ideal cephe gerisi ortamında şık giyinmeyi endişe edilecek bir şey olarak görenin ben olmam…

Bu son derece anormal.

Burası daracık bir denizaltı olmasaydı ve birliklerin gözündeki itibarımı ve duruşumu gözetmem gereken bir konumda bulunmasaydım, el alem ne der diye bakmaz, dosdoğru en yakın ruh sağlığı kliniğine koşardım.

Böyle bir şey olmamalıydı.

“… Ben o kadar mı kafayı yedim?”

Bir maaşlı çalışan için, takım elbise ve kravattan oluşan temel teçhizatla tıklım tıklım bir trene binmek sıradan bir gündelik olaydır. Tıklım tıklım trenlerin ne kadar rahatsız edici olduğunu bir kenara bırakın—kravat bile takamıyorsam işe gidip gelebilir miyim ki…?

Resmi kıyafetler giymek gerçekten bu kadar büyük bir eziyetse, bu demek oluyor ki…

“… Neler oluyor böyle?”

Kendimde hiçbir belirti hissetmemiştim ama acaba savaş alanı sonunda beni de mi zehirledi? İşte bu yüzden savaştan bu kadar nefret ediyorum.

Bu işi bir an önce bitirmezsek gerçekten delirebilirim.

Çıldırmış bir dünyada akıl sağlığını korumak söylemesi kolay ama yapması zor bir şey. Dikkatli olmazsam, zihnim kayıp giderken bedenim savaştan sağ çıkabilir. İkisinin de sağlıklı kalmasına ihtiyacım var.

Sağ kalsam bile akli dengemi yitirip Varlık X’e övgüler yağdıracak duruma gelirsem… atı arabanın arkasına koşmak derler buna.

Özgürlük hem bir zihin hem de bir beden gerektirir.

Hayatta kalmalıyım.

Bu çıldırmış, bozulmuş, tamamen tuhaf dünyaya teslim olamam.

Yaşayacağım—yaşayacağım ve aklın zaferini kutlayacağım.

Her şey bitene kadar yarını, geleceği, özgürlüğümü ve onurumu savunmaya ant içiyorum.

Böylece Yarbay Tanya von Degurechaff, yürekten gelen kararlılığını sessizce ilan eder.

“Kazanmak zorundayız. Kesinlikle. Ne pahasına olursa olsun.”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla