3 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ
Beyne yeterli uyarımı ve dinlenmeyi sağlayarak zihinsel yükü hafifleten bir stres yönetimi tekniği. Çetin müzakerelerde görevlendirilen kişilere verilen ve hatta ordu tarafından önleyici olarak tavsiye edilen bir uygulama. Denizaltı gibi kapalı ortamlarda havadaki karbondioksit miktarını kontrol altında tutmak için bazen acil durum tedbiri olarak başvurulan ileri düzey bir beceri.
Biz buna uyku diyoruz.
Ya da bu durumda, yatakta surat asıp yatmak diye tanımlamak daha doğru olur. Yarbay Tanya von Degurechaff’ın dün şöyle bir göz attığı imparatorluk başkentinin durumu son derece nahoştu. Gözlemlerini yaptıktan sonra, zihnini dinlendirmek adına biraz uyku çekmeyi tercih etmişti.
Zihin sağlığı söz konusu olduğunda uykunun yeri doldurulamaz. Nihayetinde bu, beyninizin tek başına düşünerek çözülemeyecek sorunlarla kendisine işkence etmesini durdurmak için bir fırsattır.
Neyse ki başkentteki izin günlerinde düzenli bir ritim yakalamak zor değildi. Ve dolu dolu sekiz saatlik bir uykunun tadını çıkarmak mümkündü. Ya da en azından, öyle olması gerekiyordu. Bitkin bir hâlde yatağa sürünüp tatlı bir uykuya daldıktan sonra o huzurdan çekilip çıkarılmak, başa gelebilecek en berbat şeydir.
Dahası, gecenin bir yarısı kapıya dayanan kişi nöbetçi subay Üsteğmen Serebryakov’dur; mahmurlukla ahizeyi Tanya’nın kulağına dayadığında, en kısa sürede karargâha teslim olmasını emreden kişi Genelkurmay Başkanlığı’ndan başkası değildir. Genelkurmay Başkanlığı’nın onu araması… gecenin bu geç saatinde, tam da böyle bir zamanda.
Cep telefonlarının olmadığı bu dünyada bile çağrılar, sanki iş yerindeki müdürünüzmüşçesine sabit hatlar üzerinden acımasızca geliyordu.
Üstlerinden gelen tek bir kelimeyle Tanya yataktan fırladı, üniformasını giydi, bir arabaya atladı ve Serebryakov arabayı sürerken elinden geldiğince hızlı düşünmeye çalıştı.
Belki de kan şekerim düştüğü için düşüncelerim darmadağınık ve kopuk kopuk. Ancak ordu, izinde olduğu hâlde Tanya’yı gecenin bu vakti çağırıyorsa bunun kesinlikle bir sebebi olmalı. Boğazımın tahriş olacak derecede kuruduğunu ancak şimdi fark ediyorum.
Keşke yanımda bir matara olsaydı… Doğu cephesinde olsaydım kesinlikle yanımda su bulunurdu. Anlaşılan geride bulunmak beni rehavete sürüklemiş.
Rehavet en büyük düşmandır sanırım.
Kendime gelmem lazım.
Zihnimden bu düşünceler hızla geçerken, Serebryakov’un sıkı karartma emri altındaki şehirde gazdan ayağını hiç çekmeden, sorunsuzca araba kullanabilme yeteneğinden hafifçe etkileniyorum. Göz açıp kapayıncaya kadar varıyoruz.
Gece nöbetçi ekibine önceden haber verilmiş olmalı.
Giriş işlemleri sorunsuzca halloluyor ve Tanya derhal Genelkurmay Başkanlığı’nın kalbine götürülüyor.
Yol boyunca görebildiğim kadarıyla, söylentilerin hakkını verircesine Genelkurmay Başkanlığı gerçekten de hiç uyumuyor. Ama yine de bu kadarı da fazla yoğun. Enerji içecekleriyle ayakta durup günün her saati çalışan kurumsal köleler bile bir noktada yorulur.
Kurmay subaylar yorgunluklarını bastırmaya çalışıyor ama bu durum yüzlerinden okunuyor. Daha doğrusu, yüzleri kasvetli birer Noh maskesi gibi kilitlenmiş, fakat yaşadıkları hüsran hareketlerinden dışarı sızıyor.
Bu hiç hayra alamet değil. Neler oluyor?
Hemen mantıklı bir açıklama bulamadığımdan, bu çağrının kaynağı olan Korgeneral Rudersdorf’un makamına ulaşana kadar en üst düzeyde teyakkuzda kalıyorum.
“Yarbay Degurechaff, emir ve görüşlerinize hazırdır efendim.”
“… Geldiğin için teşekkürler, Albay.”
Generalin yüzündeki hoşnutsuz ifade, durumun ne olduğunu tahmin etmeyi kolaylaştırıyordu. Başka hiçbir şeyden emin olmasam bile, kötü bir haber olduğuna şüphem yoktu. Tek soru, nasıl bir kötü haber olduğuydu.
Şanslıyım ki bu sorunun cevabı gecikmeden verildi.
Hiçbir ön uyarı yapmaksızın general, “Ildoa ancak silah bırakmamız şartıyla bize kolaylık sağlayacak,” dedi.
Sözleri aniden gelmişti fakat Tanya, mahmurluktan hafifçe uyuşmuş zihnine rağmen Rudersdorf’un bu tiksinti dolu yorumundaki vahim meseleyi kavrayabiliyordu.
Bir müttefikin diğer bir müttefikten silah bırakmasını talep etmesi mi?
“Gecenin bir yarısı duymak için pek komik bir şaka değil.”
Rudersdorf “Kesinlikle” dercesine başını salladı ama kendi şakasıyla karşılık verme gereği duymadı. Öfkeyle bir puroya uzanışından, bu durumun tepesini gerçekten attırdığı anlaşılabiliyordu.
“Birliklerimizi Güney Kıtası’ndan çekme planıyla ilgili. Bir süredir bunu değerlendiriyorduk. Kendi sömürgeleri üzerinden çekilmek için Ildoa ile müzakereler yürütüyorduk ve o hususta biraz mesafe de katetmiştik, fakat—”
“Sözünüzü kestiğim için bağışlayın efendim, ama durumda bir değişiklik mi oldu?”
“Evet. Kökten değişti.”
Alabileceğimiz en kötü haber bu.
Rudersdorf’un yüzündeki ifadeden ve ses tonundan, Güney Kıta Sefer Kuvvetleri’ni Ildoa üzerinden yurda geri döndürmeyi planladığı anlaşılıyordu. Aynı zamanda diğer güçlere İmparatorluk-Ildoa ittifakını vurgulayarak birliklerini Güney Kıtası’ndan çekeceklerdi. Yürütülen müzakerelerin özü buydu.
Eğer bu plan yattıysa, kurmay subayların göz açıp kapayıncaya kadar yorgunluklarını unutmuş olmaları gayet mantıklıydı. Başımızda yeterince dert yokmuş gibi bir de bu! Ildoa ile olan bu hassas durum patlak verirse, ölmüş kurmayları bile göreve çağırmak zorunda kalacaklar; durum bu kadar vahimken ebedi istirahate vakit yok.
“Yani diplomatik mesaj, İmparatorluk birliklerinin Ildoa topraklarına girmesinin reddedildiği yönünde mi?”
“Aynen öyle. Birliklerimizi esir alacaklarını iddia ediyorlar. Resmi olarak müttefikiz, değil mi? Öyle değil miyiz? Müttefik olduğumuzdan bayağı eminim.” Hafızasını sorguluyor gibi yaparak konuşurken ses tonu buram buram alaycılık kokuyordu. “Müttefik bir ülke neden bizim birliklerimizi esir alsın ki? Bu çok saçma değil mi, Albay?”
Sessizce başını sallayan Tanya, Rudersdorf’un bu öfkesine hak veriyordu. Ildoa’nın İmparatorluk ile olan yakınlığı düşünüldüğünde, bu aşırı bir tepkiydi.
Gösterilen bu tepki sonuna kadar haklıydı.
Ildoa’nın bu hamlesi ancak düşmanca olarak nitelendirilebilirdi. Rudersdorf yumruğunu kaldırıp masasına sertçe indirdi ve öfkeyle kükredi. “Gerçekten… bu zırvalıktan başka bir şey değil!”
Yumruğundaki kızarıklığa tek bir bakış bile generalin ne kadar çileden çıktığını anlamak için yeterliydi.
“Gerçekten efendim—bu gerçekten akıl alır gibi değil.”
Askeri bir çatışma, hatta Ildoa’ya karşı topyekün bir savaş dâhil tüm seçenekleri değerlendirmemiz gerekecek sanırım. Yeni bir cephe açmak gibi aptalca bir şeyi göze alacak kadar gözünün döneceğini sanmıyorum ama… durum hızla tehlikeli bir boyuta evriliyor.
Rudersdorf, muharip bir birliğin komutanı olan beni gecenin bir yarısı çağırdı.
Düşündüğüm şey yüzünden olmamasını umuyorum ama yine de bu ihtimali göz ardı edemiyorum. Tıpkı bir zamanlar Federasyon hakkında aldığımız keşif emirleri gibi. İznimi iptal edip bizi Ildoa sınırından içeri mi sürecek?
Bu düşünceler içgüdüsel olarak kendi kaderine odaklanırken Tanya’yı huzursuz bir soğuk ter basar.
Ne olacak?
Yüksek makamlardan gelen bu defaki emir ne olacak? Bedenini saran gerilimle Tanya, tek bir kelimeyi veya jesti bile kaçırmamak için yutkunarak amirine odaklanır.
Nefes almak bile güçleşmiştir. Şimdi ne olacak?
“Ildoa meselesi üzerine daha sonra kafa yormak zorunda kalacağız.”
Sözlerini zihninde tarttıktan sonra bile Tanya dona kalır. Bağlamı kavramak o kadar zordur ki.
“Ha?”
Kendi adıma söylesem bile zavallıca bir durumdu, fakat Tanya’nın ağzından dökülen şey bu şaşkınlığın yalın bir dışavurumuydu.
General von Rudersdorf az önce ne demişti?
“Ne oldu, Albay?”
“Ben, şey…” Tanya kelimeleri ağzından zorla çıkarırken başını iki yana sallar. “Beni Ildoa’ya karşı bir harekât için çağırdığınızdan emindim efendim. Özel bir saldırı emri olacağını düşünmüştüm. Hatta derhal taarruz etmek üzere hava indirmesi emri vereceğinizden neredeyse emindim.”
Kendimi gitmeye çoktan hazırlamıştım.
Hatta bir V-1’in içine tıkıştırıldığım en kötü senaryoyu bile zihnimde canlandırmıştım. İş o raddeye geldi ki, fanatik Schugel’in tam o anda kapının arkasından fırlayacağını hayal ettim.
Çünkü İmparatorluk’ta ne zaman birisi ‘gereklilik’ sözcüğünü telaffuz etse imkânsız olanı başarma gibi kötü bir alışkanlığımız vardır.
“Yeniden yapılanma ve teşkilatlanma sürecindeki Lergen Muharebe Grubu’na akılalmaz emirler verecek değilim. General Zettour kadar olmasa da benim bile sınırlar olduğunun farkında bir yanım var.”
“Öyle varsaydığım için çok özür dilerim efendim.”
“Önemli değil, itibarım en fazla bu kadar kötüyse sorun yok demektir. Zaten tümüyle de haksız sayılmazsın.”
“Efendim?”
Tam rahatlamaya başlamıştım ki zihnimin gerisinde alarm zilleri yeniden çalmaya başladı. Durumu tam olarak okuyamıyorum ama bana son derece nahoş bir şey yaptırmayı planladığını varsaymaktan başka çarem yok.
“Lergen Muharebe Grubu’ndan akılalmaz bir şey istemiyorum. Ne yazık ki mevcut şartlar altında durumlarının düzelmesi pek mümkün görünmüyor. Fakat çekirdek büyücü birliğinin gayet iyi durumda olduğunu duydum.”
Kabullenişin Tanya’nın benliğini sarması sadece bir an alır.
Her şeyden öte, bir Muharebe Grubu son derece esnektir. Farklı unsurlar organik olarak uyumlu bir birlik hâlinde birbirine bağlıdır ancak gerektiğinde bağlanıp ayrılabilirler; bu da normal bir teşkille elde edemeyeceğiniz bir uyum yeteneği sağlar.
Bu, Tanya’nın Muharebe Grubu konseptini kabul ettirmeye çalışırken bizzat vurguladığı bir avantajdı.
Muharebe Grubu’nun her bir kolu bir dereceye kadar özerk muharebe kabiliyetini korur. Müstakil bir birlik olarak bir harekâta katılması istendiğinde Tanya’nın reddetmek için hiçbir geçerli nedeni yoktur ve zaten Genelkurmay Başkanlığı’na karşı çıkmak temelde intihar demektir.
Emri itaatkâr bir şekilde alacak ve kendini onu yerine getirmeye adayacaktır.
“… Beni buraya neden çağırdığınızı anladım efendim.”
“Harika, o hâlde bu işi çabuk halledeceğiz. Albay, senden… benim için imkânsızı zorlamanı isteyeceğim.”
Tabii ki isteyeceksin! Yani, benden her zaman imkânsızı istemiyor musunuz zaten? Sahada bizlerin neler hissettiğini bir an olsun düşünemez misiniz? Elbette bu samimi düşünceler ve şikâyetler asla Tanya’nın ağzından dışarı dökülmez.
Bu tür bir ukalalık Tanya’nın durumunu düzeltmeyeceği gibi sadece enerjisine ve sosyal konumuna zarar verir. İçine atmak da zihin sağlığı için pek iyi sayılmaz ama…
Alayının canı cehenneme. Yeni bir iş istiyorum. Cidden.
Birleşik Devletler’de bir temas noktası istiyorum. Birileriyle iletişime geçmenin bir yolunu bulmam lazım.
“Güney Kıta Sefer Kuvvetleri’ni kurtarmanı istiyorum. Fikir son derece basit. Milletler Topluluğu donanmasını İç Deniz’den çekilmeye ikna edeceğiz. Buna Bárbaroi Harekâtı adını veriyoruz. Başarılarını sabırsızlıkla bekliyorum.”
“Emredersiniz komutanım! Elimden gelenin en iyisini yapacağım!”
Tanya’nın yanıtı net ve pürüzsüzdür. İş yerinde olması gerektiği gibi. Eğitimde öğrendiği tecrübeli hareketlerle, emirleri keskin bir asker selamıyla karşılar.
Başka bir deyişle, işini yapar.
Gerçekte ne hissettiklerine bakılmaksızın gülümseyip “Memnuniyetle!” diyen perakende çalışanlarından hiçbir farkı yoktur. İçlerinde ne fırtınalar koparsa kopsun profesyonellikten ödün vermezler. Benzer şekilde Tanya da o kadar çok kazanmıyor ya da özel bir muamele görmüyordur. Bu bir yerlerde kesinlikle iş standartları kanununun ihlaline giriyor olmalıydı.
AYNI GÜN, MİLLETLER TOPLULUĞU, LONDİNİUM, WHITEHALL’DA BİR TOPLANTI ODASI
“Gelelim bir sonraki konuya. Güney kıtasında İmparatorluk Ordusu geri çekilmeyi planladığına dair işaretler vermeye başladı.”
İstihbarat ajanından gelen rapor yeni bir gelişmeydi. Daha spesifik olmak gerekirse, insanın çok sık duymadığı türden bir rapordu. Toplantıdakiler için bu, epeydir aldıkları ilk iyi haberdi.
Biri “Nihayet!” dercesine memnuniyetle başını salladı.
“Yeterince uzun sürdü zaten. O lanet haşerelere daha fazla tahammül edemiyordum.”
“Özgür Cumhuriyet’in plak gibi başa saran sızlanmalarını bile geride bıraktılar.”
Katılan beyefendilerin tamamı Milletler Topluluğu’nun kilit planlamacılarıydı. Aynı zamanda onlar da birer insandı. Müjdeli bir haber ulaştığında, en gergin topluluklar bile bir nebze olsun rahatlama eğilimi gösterir.
“İmparatorlukçular da Cumhuriyetçiler de başımı ağrıtıyor.”
Bu beyefendilerin dile getirdiği şikâyetler, “Biz neler çektik be!” gibisinden derin bir sitemle doluydu. Kiminin purosu kiminin çayı eşliğinde keyif çattığı bu ortamda belki biraz hava atıyorlardı, ancak rahatlamalarının samimi olduğu da bir gerçekti.
“İmparatorluk asıl düşmanımız, orası kesin; ama şu Özgür Cumhuriyetçiler—ya da kendilerine her ne diyorlarsa—bütün çatışma yükünü üzerimize yıkıp savaş bitince gelip zafer payı kapacaklarını sanıyorlar.”
“Cumhuriyet bir yandan, Federasyon bir yandan… Gerçekten harika dostlarla lütfendirilmişiz.”
“Bir de sömürgeciler var tabii, değil mi? Harika dostlardır kendileri.”
İğneleyici bir alayla kaplanmış, şakalarla dolu hafif bir sohbet. Düşündüğünün tam tersini söyleme sanatı olan John Bull tarzının ustalık eserlerinden biriydi bu. Karşı bir görüş gibi duran şey, aslında aynı sızlanmaya katılmaktan başka bir şey değildi.
“Bazen sömürgeci denilen o hainler asla kan dökmeye yanaşmazlar. Ve Bizim Majesteleri Kral’ın medeni hizmetkârları olarak sahip olabileceğimiz en iyi dostlar bunlar mı yani? Yüce ulusumuz ne hallere düşmüş.”
Sözleri ağırdı fakat Milletler Topluluğu’ndaki pek çok kişinin hislerine tercüman oluyordu. Birleşik Devletler de harika bir sömürgeci güruhuydu hani. Milletler Topluluğu’nun en sevilen geleneklerinden birini harfiyen uyguluyorlardı: Tek bir damla bile kendi kanlarını dökmeden amaçlarına ulaşmak.
Savaş çabalarını desteklemeleri gayet güzel bir şeydi tabii.
Fakat Birleşik Devletler’in tarafsızlık iddiasında bulunup ardından en yağlı lokmaları kendilerine ayırmaya çalışması, Federasyon ve Özgür Cumhuriyet’in sergilediği tutumdan farksızdı.
Başka türlü davranıyormuş gibi yapabilirlerdi ama niyetleri gayet açıktı.
Başbakan masadakilere kaşlarını çatarak baktı ve “Can sıkıcı bir durum fakat burada oturup halimize acıyacak halimiz yok,” dedi. “İşimize dönelim beyefendiler.”
Başbakanın sadede gelme uyarısı üzerine ordu irtibat subayı toparlandı ve istihbarat raporunun ayrıntılarını aktarmaya başladı.
“İmparatorluk Ordusu geri çekilme niyetiyle hareket ediyor gibi görünmekte. Güney Kıta Sefer Kuvvetleri operasyonlarını fiilen durdurmuş durumda.”
Başbakan bunun iyi bir haber olduğunu onaylarcasına başını salladı. Yine de bunu kayıtsız şartsız kabullenemezdi. Hafifçe başını sallayarak içindeki şüpheyi dile getirdi. “Eğer doğruysa harika, fakat sadece ‘çekilme niyetiyle hareket ediyor gibi göründüklerini’ söylemeniz, bundan emin olamadığınız anlamına mı geliyor?”
“Silahlı keşif harekâtımız püskürtüldü, bu yüzden kesin bir şey söyleyemiyoruz. Ancak bir taarruz hazırlığı içerisinde olduklarına dair en ufak bir emare de yok.”
“Bir dakika durun,” diyen başbakan, ellerini sallayarak şüphesini dile getirdi. “Bu adamlar kurnazdır. Bir sonraki saldırıları için gizlice kuvvet topluyor olamazlar mı?”
“Hayır, Sayın Başbakanım. Limandaki muhbirimizden gelen bilgilere göre ağır teçhizat stoklanmış vaziyette fakat tüm işaretler bunları geriye sevk etmeye hazırlandıklarını gösteriyor. Zırhlı birliklerinin bir kısmının şimdiden geriye gönderildiğini teyit ettik.”
Bir işgal öncesinde tankları asla anakaraya geri göndermezlerdi. Bu açık bir işaretti. Hatta kesin bir kanıt sayılabilirdi. “Güzel.” Başbakan ordunun görüşünü kabul etti.
Böylece ortak bir fikir birliğine vardılar. Onca tantananın ardından, Güney Kıta’daki duruma dair baş ağrıları yakın zamanda mazi olacaktı.
Rüzgâr artık Milletler Topluluğu’nun lehine esiyordu.
“General Romel bir taktikçi olarak olağanüstüydü.”
“Harika bir adam. Ancak iş stratejiye geldiğinde çuvallıyor. Nihayetinde altı üstü bir korgeneral.”
Üstün konumlarından emin oldukları içindi ki, bıyık altından gülerek adamı böylesine sinsi bir övgüyle yaftalayabiliyorlardı.
Avlarının ne kadar dişli olduğuna dair böbürlenmelerini andıran bu sözleri, tilki avına olan düşkünlükleriyle birleşerek adeta bir salon partisi havası yaratmıştı.
Bir düşman komutanı ne kadar üstün olursa olsun, bu adamlar için her zaman eleştiri ve alay konusu olmaktan öteye gidemezdi. Elbette birbirlerine savurdukları aşağılamalar da bundan geri kalmıyordu.
“Yine de Kara Kuvvetleri’nin adamla başı epey dertteydi sanki.” Bu iğneleyici laf, takım elbiseli bir adam tarafından üniformalı birine savrulmuştu.
“Süreç epey uzadı. Gerçekten olağanüstü biri olmalı… aksi takdirde bu duruma nasıl katlanabilirdik ki?”
Siviller ordunun göze batan başarısızlığını içten içe yargılarken, omuzlarında general rütbesi taşıyan bir adam onları savunmak için ayağa kalktı. “Düşmanımızın mükemmelliğinin tarih kitaplarına geçeceğinden eminim. General Romel muazzam bir manevra savaşı yürüttü. Ve tarihe bırakabileceğimiz pek çok ders var. Siyasilerin silahlı kuvvetlerin elini kolunu ne kadar bağlamış olmasına bakılmaksızın, bir aslanın karşısında sergilenen cesaretin harika bir örneği oldu bu.” Asker, bıkkın bir tonla konuşmaya devam etti. “Stratejik düzeyde ele alınması gereken bir safhada, dahi bir taktikçiyle sırf taktiksel düzeyde boğuşmak zorunda bırakıldık. Seçkin askerler, düşmanlarının kurduğu sahnede dans etmekten hoşlanmazlar. Asker-sivil ilişkileri açısından tarihe geçecek harika bir ders olacağı kanısındayım.”
Siyasilerin suratı asılmıştı fakat ordu mensupları bu iğnelemenin son derece haklı olduğunu düşünüyordu.
Kendi hükümetiniz Özgür Cumhuriyet’e ayak uydurmayı reddedip yeterli birlik sağlamayacak, sonra da dönüp ordunun “yenilgisini” eleştirecek; böyle bir durumda kimin suratı asılmazdı ki?
Siviller ile subaylar arasındaki bu bakışma yarışı, özünde köklü bir alay ve iğneleme dilini paylaşan gerçek birer John Bull olmalarından kaynaklanıyordu.
Birbirlerinin suratını süzmekte eğlenceli hiçbir yan yoktu. En azından çoğunluğu zamanlarını harcamanın daha iyi yolları olduğunu düşünüyordu.
Örneğin, nefret edilen İmparatorluk mensuplarının planlarını en iyi nasıl boşa çıkaracaklarını kafa kafaya vermek gibi.
“Öyleyse bu olağanüstü İmparatorluk subayına en iyi bildiğimiz marifetlerimizden birini sergileyelim mi?”
“Epey puan topladı. Bu maçı kazanmak için büyük bir geri dönüş yapmamız lazım.”
Herkes onaylarcasına başını salladı. Kaybetmeye devam etmek, ancak bir beyefendinin itibarını lekelemeye yarardı.
“Sıra henüz bizden geçmedi. Oyunu yarıda bırakıp zaferle tüymeye çalışmak kabul edilemez bir rezalet.” Buna izin veremeyiz.”
Bu nükte, salondaki adamların birkaçının yüzünde bir tebessümle kendi kendilerine kıkırdamasına yol açtı.
Harp ile aşkta her şey mübahtır. Gebertene kadar öldürmek istedikleri o pek kıymetli düşmanları, şimdi kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırmış kaçıyordu. Ülkelerine zafer kazanmışçasına elini kolunu sallayarak dönmelerine göz yummak için hiçbir neden yoktu.
Aksine, Milletler Topluluğu onları uğurlamak için şanlarına yaraşır bir ziyafet çekmeliydi.
“Peki, durum ne o halde? Ildoa üzerinden mi geri çekiliyorlar?”
“Hayır, büyükelçimiz harika bir iş çıkardı. Ildoa tarafsızlığını tavizsiz bir şekilde koruma sözü verdi.”
“Bak sen.” Gayriihtiyari yüzlerindeki tebessüm daha da genişledi.
Ildoa gibi bir kalkan ve arabulucu olmadan, İmparatorluk’un İç Deniz’den güvenle geçip gitme umudu neredeyse yoktu. Orası Milletler Topluluğu’nun sularıydı.
Bu, Dışişleri Bakanlığı adına net bir zaferdi.
Kraliyet Donanması denizlerin kontrolünü elinde tuttuğu sürece, okyanusların hükümdarı olan Milletler Topluluğu, İmparatorluk’un keyfi bir şekilde çekilmesine asla müsaade etmezdi.
“Bu durumda İmparatorluk ya bize ya da Ildoa’ya teslim olmak zorunda. Pekâlâ, Ildoa sömürgelerine kaçmayı tercih edeceklerinden eminim.”
Bu eğlenceli yorum, o istikamette pek bir gelecek olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyordu. Birazcık dahi hayal gücü olsaydı, Ildoalıların da şu anda İmparatorluk birliklerinin yükü altında ezildiğini kavrayabilirdi. İki taraf arasında yarasa gibi mekik dokuyan Ildoalılar, ister sömürgelerinde ister kendi topraklarında olsun, İmparatorluk Ordusu ile uğraşmak istemiyorlardı büyük ihtimalle. Milletler Topluluğu ile İmparatorluk’un birbirini yemesinde bir sakınca yoktu ama Ildoa bizzat bu işe bulaşmak istemiyordu. Tarafsız bir ülkenin hesapları tamamen akıl ve mantığa dayanıyordu.
Ne yapacağı kestirilemeyen Federasyon veya İmparatorluk ile kıyaslandığında, Milletler Topluluğu bu fırsatçı Ildoa’ya karşı adeta bir yakınlık hissediyordu. Yani, sömürgecilere karşı hissettikleri şeyin bir benzeriydi bu.
Birinin aklından ne geçtiğini bilmek çok güzel bir şeydi.
“Harika! Demek ki kaderleri mühürlendi. Mümkünse Ildoa’nın değil, bizim misafirimiz olmalarını isterim.”
Odadaki hava, eli kulağında bir zaferin sabırsız beklentisine büründü.
Fakat karamsarlık ve alaycılık bu adamların karakterinin temel bir parçasıydı. İster istemez, en kötü senaryoları akıllarına getirmekte üstlerine yoktu.
“Peki ya üçüncü bir yol tutarlarsa?”
“Hangisiymiş o?”
“Zorla çekilmeye kalkışırlarsa. İmparatorlukçular dayatmacı olmaya meyillidir. Kendi bildiklerini okumaya çalışacaklarından şüpheniz olmasın.”
İmparatorluk mensuplarının adabımuaşereti söz konusu olduğunda, ellerinde purolarıyla duran bu beyefendilerin yüzünü ekşitmekten başka çaresi kalmıyordu.
İmparatorlukçular, kilitli kapıları tekmeyle açmak gibi barbarlıklarda ne kadar marifetli olduklarını defalarca kanıtlamışlardı.
“Onları tanıdığıma göre, muhtemelen öyle yapacaklardır.”
Derin bir anlayış ve acıma havası seziliyordu.
Bunlar, ‘lütfen’ deyip kapının açılmasını rica etmeyi bilmeyen türden adamlardı. İmparatorluk kurulduğundan beri yumruk sallamaktan başka bir şey yapmamışlardı. Tokalaşmak için el uzatmayı akıllarından bile geçirebilirler miydi ki? Hayır, muhtemelen hayır.
Dolayısıyla o kapıyı açmak için gerekirse bizzat tekmelerlerdi. Zorda kalırlarsa baltaya sarılır ya da ateşe verirlerdi.
Ama bu karadaydı. Denizde ise bu kara faresi İmparatorlukçuların önce yüzme dersi alması gerekirdi. Sıkılı yumruklarını açmayı ve kulaç atmayı öğrenmeleri gerekecekti.
“Onlara engin denizlerde keyifli bir gezi yaptıralım. Maliyetin, her birini sonuncusuna kadar batırmak için gerekecek mühimmat miktarına eşit olmasını bekleyin. Saygıdeğer Hazine Temsilcimizden bu masrafı anlayışla karşılamasını rica ediyorum.”
Donanma hevesle harekete geçmeyi bekliyor olabilirdi fakat sivil kanat hâlâ şüpheciydi. Özellikle Hazine adına görev yapan yetkilinin itirazları vardı.
“Önümüze gelecek faturayı şimdiden görebilsek bile böyle zevkli bir harcamayı memnuniyetle imzalarız; ancak onları gerçekten durdurmak mümkün mü?”
“Ne ima etmeye çalışıyorsunuz?”
“Ağırlığı kara ordusuna veren bir millet bile bir şekilde eskort gemileri toparlayacaktır. Bizim filomuzun gücü nedir?”
Sıkıştırılıp son derece emin olup olmadıkları sorulunca, donanma istemeyerek de olsa yanıt verdi. “Gerçek şu ki, şu anda oldukça kısıtlı… ama bir kruvazörün de dahil olduğu bir filomuz hazırda bekliyor. Şu patates kafalara bir deniz savaşında kaybedecek değiliz.”
“Kısıtlı mı?” Normalde bütçe tedbirleriyle kısıtlamaları getiren taraf olan Hazine yetkilisi için bu beklenmedik bir haberdi ve şüphesini açıkça yüzüne yansıttı.
Donanma temsilcisi isteksizce yanıt vermeden önce başbakana kaçamak bir bakış fırlattı. “Aslında, Federasyon’u desteklemekle epey meşgulüz… ve İmparatorluk kontrolündeki topraklara denizden bir baskın saldırısı daha düzenlenecek.”
Odada bulunan herkes daha önce denedikleri deniz harekâtını hatırlayarak kaşlarını çattı.
Geçen sefer nasıl sonuçlanmıştı? Tam anlamıyla bir felaketti. Siyasi çıkar uğruna sahaya sürülen o değerli birlikler arasında, henüz yeniden yapılanma aşamasında olan hava kuvvetleri de vardı. Sırf Komünistlere yardım etmek uğruna, gencecik Milletler Topluluğu askerlerini yumurta gibi İmparatorluk’un kalın duvarlarına çarptırmışlardı.
Elbette bir şeyler başarmışlardı. İmparatorluk’un doğuda kuvvet toplamasını engelleme stratejik hedefine ulaşılmıştı. Ancak ödedikleri bedel çok ağırdı.
Yine mi aynı şey? Bu sessiz baskı altında kalan askeri kanat, hızla açıklamasını sürdürdü.
“İmparatorluk anakarasına topyekün saldırı düzenleyen bir uçak gemisi taarruz grubu olmayacak bu sefer. Bu kez daha derli toplu, daha verimli bir yaklaşım benimsiyoruz.”
“Yani? Ne demeye getiriyorsunuz?”
“Küçük çaplı bir özel harekât, bir şaşırtmaca ve dar kapsamlı bir taktiksel hedef. İnce düşünülmüş bir plan fakat sahaya süreceğimiz kuvvet sayısı o kadar da büyük değil.”
Açıklamanız bu kadar mı yani? Çevreden gelen bakışlar aynen bunu söylüyordu. Plan hakkında önceden bilgilendirilmiş olan başbakan, purosunu tüttürerek askeri kanada destek çıktı.
“Biraz daha ayrıntı vermenizde bir sakınca yok.”
“Pekâlâ, Sayın Başbakanım.” Bakışlarıyla kendisine teşekkür eden deniz subayı, kelimelerini dikkatle seçerek konuşmaya başladı. “Planladığımız şey, İç Deniz’de bir sahte hedef harekâtı düzenlemek. Ildoa sınırına yakın hassas bir bölgeye sınırlı bir taarruz düzenleyerek, İmparatorluk kuvvetlerinin üzerindeki baskıyı artırmayı hedefliyoruz.”
Anahatlarıyla özetlediği bu teklifin temel amacı, basit bir stratejik şaşırtmacadan ibaretti.
İmparatorluk Ordusu’nu karşılık vermeye zorlayarak, zaten kısıtlı olan kaynaklarını daha da kıt hale getirecek bir taciz harekâtıydı bu.
Bu planın özü, inisiyatifi ele alıp düşmanın en son isteyeceği şeyi yapma zihniyetine dayanıyordu; bu da İmparatorluk Büyücü Subayı Yarbay Tanya von Degurechaff’ın düşünce yapısına son derece benziyordu.
“Gençlerimizi Komünistler uğruna ölüme göndermekten hiç hoşlanmıyorum.”
“Açık konuşmak gerekirse size katılıyorum. Ancak bu taarruz harekâtı stratejik hedeflerimizden birini de gerçekleştirmemizi sağlayacak. Bunu akılda tutarak, saldırının ana hedefi eski Cumhuriyet topraklarında bulunan ve İmparatorluk tarafından ele geçirilen bir İç Deniz liman tesisidir. Denizaltılara bakım yapıyor olması muhtemel bir bakım üssünü vuracağız. Fikir şu ki, aynı anda Milletler Topluluğu ve Özgür Cumhuriyet’in karma komando grubu tarafından bir özel harekât görevi icra edilecek.”
“Özgür Cumhuriyet bu işe sıcak bakıyor mu?”
“Anavatanlarının bir parçasını geri almak onları harekete geçirmek için fazlasıyla yeterli bir motivasyon gibi görünüyor. Dört komando bölüğü göndermeyi kabul ettiler. Aynı miktarda kuvvetle karşılık verirsek, aynı anda iki veya üç noktayı vuracak kadar güce sahip olacağız.”
Sadece kendilerinin asker riske atmayacağı konusunda herkesi rahatlatan deniz subayları, bunun nispeten hafif siklet bir harekât olacağını bir kez daha vurguladılar.
“Tam hedefleri açıklamazsam lütfen beni anlayışla karşılayın. Ancak tüm bunlardan önemli istihbaratlar elde etmeyi bekleyebiliriz. Ağır kayıplar versek bile… en azından Federasyon’a karşı sorumluluklarımızı yerine getirmiş olacağız.”
“Harika. Gerçi başarılı olmamızı temenni ettiğimi söylemeye gerek bile yok.”
Masada mutabakat ve övgü sözleri yükselirken, kaygılı görünen bir grup söze girdi. “Dışişleri Bakanlığı’ndan son bir husus. İç Deniz’de bir harekât yürüteceksek, tam da Ildoa’nın burnunun dibinde faaliyet gösteriyor olacağız. Onlara destek çıkmalı mıyız?”
Diplomatın sorusuna yanıt olarak başbakan, tam da John Bull tarzına yaraşır bir cevap verdi. “Eh, bir şey olmaz herhalde.”
“Efendim?”
“Beyefendiler, bırakalım da rüzgârgülü bir kez olsun kendi karar versin, olmaz mı? Nasıl bir hamle yapacaklarını gördükten sonra rüzgârı arkamıza almak için yelkenlerimizi her zaman açabiliriz.”
AYNI GÜN, ÖĞLEDEN SONRA
Garip bir şekilde, her iki ülkenin liderleri de aynı anda neredeyse birebir aynı sonuca varmışlardı.
Bu bir itibar meselesiydi.
Absürt bir şeymiş gibi gülmeyin hemen. Bir ulusun itibarı ile otoritesi bir ve aynı şeydir. Ve otorite, bazı ülkelerin diğer ülkelere istediklerini yaptırmasını sağlayan şeydir.
Gösteriş gibi önemsiz bir şey bile işin içine devlet girdiğinde bir jeopolitik meselesine dönüşür.
Bilgili, kültürlü temsilciler o anda tüm nezaketlerini çöpe atar ve sert emirler kükreyen kibirli müstebitlere dönüşürler. “Ne pahasına olursa olsun kazanın. Ne gerekiyorsa yapın, ne olursa olsun başarmak zorundasınız!”
Siyasi şartlar siyasi taleplere dönüştüğünde, orduya kaçınılmaz olarak sonu gelmez istekler yüklenir; yani sahada asıl işi yapan adamların inlemesine neden olan emirler verilir.
Sahada ter döken sıradan bir yarbay olan Tanya von Degurechaff gibilere kulak asacak soğukkanlılığa sahip değillerdir. Bir ulusun jeopolitik kaygıları karşısında Doğu Cephesi’nden alınan madalyaların, hatta Gümüş Kanat Hücum Nişanı’nın ne anlamı kalır ki?
İşte bu yüzden İmparatorluk’un bu zavallı piyonu Yarbay Tanya von Degurechaff, göğsünde ağır bir yükle birliklerine bilgilendirme yapmak zorunda kalıyordu.
İçtimaya toplan, rahat, başla.
Tanya birliklerine çıplak gerçeği anlatmaya başlar.
“Lergen Muharebe Grubu, Albay Lergen ile birlikte yeniden yapılanmaya gidiyor.”
Bilinen gerçekler.
Genelkurmay’ın söz verdiği üzere, Lergen Muharebe Grubu hak ettiği gibi adamakıllı bir izne çıkıyor. Bir istisna varsa, o da doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olan gezici müfreze, yani 203. Hava Büyücü Taburu’dur.
Uçan bir birliğiz diye bizi oradan oraya uçurup duruyorlar. Mantık bu mu yani?
“Ama sakın korkmayın, sevgili askerlerim. Şansımıza, işsiz kalacağız diye endişelenmemize hiç gerek yok. Bize ek bir iş verildi.”
Yüzünde aldatıcı bir tebessümle, Tanya hafifçe kıkırdamaya bile cesaret eder. “Bakın, Genelkurmay bizim maaş hırsızı olmamızı istemiyor. Düşünceli adamlar vallahi.”
“Bir nezaket görevi mi?”
Üsteğmen Serebryakov’un şaşkın bir ifadeyle bunu soruşunda öyle komik bir yan var ki. “Nezaket görevi”—kulağa hoş geliyor. Yine de nezaket bütçesi verilmesini tercih ederdim.
Neyse, ön cephede savaşmaktansa burada savunma tarafında olmak kesinlikle daha hoş bir şey.
“Pekala, bu çok basit görevimizi açıklayayım. İsmi Bárbaroi Harekâtı. Her ne kadar ismi görevin tam tersi olsa da.”
Çubuğunu tahtadaki haritaya sertçe vurur.
“Bir seyahat acentesiymiş gibi davranacağız.”
Yani bir eve dönüş destek görevi. Geziyi mahvetmeye çalışan herkesi ortadan kaldırıyoruz. Tanya’nın aktardığı nüans tam olarak buydu.
“General Romel’i eve getiriyoruz. Son derece basit, değil mi?”
” Ha?!”
Astları olayı kavrayamamış gibi göründüğü için Tanya onlar için konuyu açıklığa kavuşturur.
“Güney Kıta Sefer Kuvvetleri’ne anavatana dönüş yolunda eşlik etme görevi. Hoş geldin buketini getirmeyi unutmayın.” Ellerini sallayarak sesine biraz canlılık katar. “Epey medeni bir görev, sizce de öyle değil mi? Güneyde savaşan silah arkadaşlarımızı Heimat’a geri karşılıyoruz. Bolca bira ve sosisimiz olduğundan emin olun ki istedikleri kadar yiyip içebilsinler.”
Birlik her zamanki gibi içten bir “gah-ha-ha-ha” kahkahası patlatır. Ancak bu kahkaha uzun sürmez. Çubuğunu bir kez daha şaklatarak Tanya askerlerini süzmeye başlar.
“Sadece ufak bir pürüz var. Ama abartılacak bir şey değil; rahat olun ve beni dinleyin.” Neşeli havayı korumaya devam eder.
Yine de savaştan pişmiş bu kıdemliler için ‘pürüz’ kelimesi, Pavlov’un çanı kadar kesin bir reaksiyon tetikler. Şartlı refleksin klasik örneğinde olduğu gibi, az önce gülen askerlerin sanki ağızlarının suyu akmak üzereymiş gibi bir hâli vardır.
Bu çılgın savaş kaçıkları.
“Anlaşılan, benim aksime General bey oldukça popüler.”
Israrlı takibin kurbanı.
Ancak Tanya bu dünyada uzun süredir bulunuyor olsa da, medeni bir birey olan kendisi ile bu savaş kaçıkları arasında hâlâ aşılması imkânsız bir kültür duvarı vardır.
Astlarının verdiği tepki kabaca kafa karışıklığı olarak tanımlanabilir. Anlaşılan, bu ifadesiz suratlı adamlar ne demek istediğini anlamamıştır.
Binbaşı Weiss onların adına konuşur. “Yani tam olarak ne yapıyor olacağız, komutanım?”
“Basit.” Komutan yardımcısına eğlenen bir tebessüm atar. “Kendisinin ‘Aman, lütfen gitmeyin. Bizimle kalın’ diyecek çılgın hayranları var. Birkaçının onu alıkoymaya ve gitmesini engellemeye çalışacağı neredeyse kesin.”
Hatta onlara tepeden tırnağa silahlı sapıklar bile diyebilirsiniz. Ne kadar da dehşet verici bir güruh.
Polisi arayıp adalet sisteminin onların icabına bakmasını çok isterdim ama bu kadar ağır silahlı oldukları düşünülürse, bu iş polisten ziyade haklı olarak ordunun görevi.
Başka bir deyişle, bizim tepeden tırnağa silahlı zorbalarımızın halletmesi gereken bir iş.
“Bu olabilecek en kötü gelişme, değil mi? O lanet hayranlara kurşun yağmuru eşliğinde son bir elveda.”
“Ah, yani tıpkı Doğu Cephesi gibi desene.”
Tanya emir subayının bu sözü üzerine başını sallar. Tamı tamına haklıdır. Başkalarına bir şeyleri açıklarken tanıdık bir şeyi benzetme olarak kullanmak her zaman kavramalarını kolaylaştırır.
Ama en yakın benzetmenin doğudaki cephe hattı olduğunu düşünmek bile dehşet verici!
“Haklı olduğunuzu söyleyebilirim Üsteğmen Serebryakov. Tıpkı Doğu Cephesi gibi.”
Ne kadar da kesinlikle berbat bir gerçeklik.
Tam nihayet Doğu Cephesi’nden kurtulduğumuzu düşünürken, o lanet güney cephesine gönderiliyoruz. Üst kademe, benim her isteneni seve seve yapacak türden bir kız olduğumu kafasına koymuş olmalı.
Çalışma koşullarının iyileştirilmesi konusunda birilerine resmi olarak şikâyette bulunmam gerekecek galiba.
Dürüst olmak gerekirse, var gücümle cesurca savaştım ve Doğu Cephesi’nde bu yüzden madalyayla ödüllendirildim. Savaşma azmim sorgulansa bile, tüm başarılarımı bir kalkan gibi kullanıp ‘Önce kendiniz dediğinizi uygulayın!’ deme hakkım olmamalı mı?
Hangi çağda olursak olalım, her zaman en çok gürültüyü işe yaramazlar çıkarır. Ve liyakatsizlik, çoğu zaman her türlü başarıdan daha büyük bir etki yaratır. Bu durum üzerinde durmayı hak ediyor.
“Biraz huzur ve sessizlik bulmak güzel olmaz mıydı? Havalı çocukların bile kendilerine ayıracak zamana ihtiyacı olur. Siz de öyle düşünmüyor musunuz Üsteğmen Serebryakov?”
“Evet, Albayım. Fazla popüleriz.”
“İmzalı fotoğraflar yerine kurşun dağıtacağız. Yakında bizim bu tarzımız tüm dünyada moda olacak! Her neyse.” Tanya dikleşir. “El üstünde tutulmak ve kendimizi bir şey sanmak hoş güzel de, biz bu işi usulüne uygun yapalım. Ne tür düşmanlarla karşı karşıya kalacağımızı açıklayacağım.” Ana hedefleri açıkça sıralar. “Onları durdurmaya çalışanların çoğu Birleşik Krallık’tan olacak. Ha, bir de sorun çıkarmak için peşlerine takılan Serbest Cumhuriyet’ten tipler olabilir. İldoalıların da bu konuda… hisleri var gibi görünüyor.”
İç Deniz güçlerinin neredeyse tamamı hem İmparatorluk’a karşı hem de ‘koyu bir şekilde tarafsız’. Gerçekten harika.
Öyle olmasaydı, kuvvetlerimiz İldoa sömürgelerine kaçabilirdi. Eğer İldoa bu geri çekilme yolunu kapatıyorsa, tek çıkış yolu deniz üzerinden zorla bir hat açmaktır.
Deniz yoluyla seyahat etmek antik çağlardan beri harika bir seçenek olmuştur, ancak ne yazık ki… İmparatorluk tarihinin en övülen deniz taşımacılığı neredeyse her zaman askeri değil, ticari nitelikte olmuştur.
Ve sevgili İldoa hatırına tarihsel nedenlerle gözetilen hassasiyet yüzünden, İmparatorluk’un İç Deniz’deki deniz varlığı cılızdır; Birleşik Krallık’ın filosu ve Cumhuriyet’in döküntüleri bile bizimkilerin başa çıkabileceğinden fazlasıdır.
Böyle zamanlarda, imzalanan antlaşmaların hükümlerine dayanarak müttefikinize güvenmek istersiniz ama anlaşılan o ki onlar gizemli bir şekilde ‘tarafsız’.
Bu nasıl müttefik böyle?
“… İşte bu yüzden, tüm bu tutkulu hayranlarla tek başımıza ilgilenmek bizim işimiz. O orospu çocuklarını İldoalıların gözleri önünde cehenneme göndereceğiz.”
İyi gün dostumuza, iki tarafı da idare etmeye çalışmanın sonuçlarının ne olabileceğini muğlaklığa yer bırakmayacak şekilde göstermeliyiz.
Şiddetin uygun yerde ve zamanda uygulanması, kırmızı çizgi denilen tek bir sözcükle sadakati garanti altına alabilir.
“İşleri karmaşıklaştıran şey, tek amacımızın Güney Kıta Sefer Kuvvetleri’nin çekilmesine destek olmak gerçeğidir. Açık konuşacağım. Düşmanımız bir deniz filosu. Bu bizim için yeni türde bir mücadele olacak.”
Tanya buraya kadar söyleyince, soru sormak için bir el kalkar. Rütbe sırasına göre gidiyor değillerdir ama şaşırmış görünen Weiss lafa giren ilk kişi olur.
“Amaç silah arkadaşlarımızı kurtarmaksa görev değişmiyor demektir, değil mi?”
“İyi bir tespit, Binbaşı Weiss. Fakat işin niteliği farklı.”
“Komutanım?”
Şüphesiz ki püf noktası da en büyük mesele de budur.
“Tekrar etmekte fayda var; ana düşman kuvveti bir filo olacak.”
Yüzünde ciddi bir ifadeyle ‘filo’ kelimesini kasıtlı olarak vurgular. Durumun iyi bir açıklaması, komutanın birliklerin neye dikkat etmesi gerektiğini düşündüğünün net bir göstergesini her zaman içermelidir.
“Sorun şu ki, 203. Hava Büyücü Taburu’nun deniz muharebelerinde pek de harikalar yaratmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.”
“Iıı, bizden bahsediyoruz komutanım. Nispeten iyi sayılmaz mıyız?”
“Binbaşı Weiss, gerçeklere şöyle alıcı gözüyle bir bak. Bize fazla puan veriyorsun. Deniz üzerindeki performansımızın kara üzerindeki kadar iyi olmadığını kabullenmeliyiz.”
Düşününce, ortak bir deniz harekâtında geçer not aldığımız tek an, karadaki hedeflere saldırma görevi sırasındaydı. Söz konusu savaş gemilerine karşı çatışma olduğunda, bir sürü kırık notla ucu ucuna paçayı kurtarıyoruz.
Üstelik pek bir tecrübemiz de yok. Bunca zamandır Doğu Cephesi’nde savaşıyoruz. Bu da bizi bolca muharebe tecrübesi olan bir birlik yapıyor, ancak ne yazık ki sadece tek bir ortam türünde uzmanlaşmamız gibi talihsiz bir yan etkiye yol açıyor.
Dürüst olmak gerekirse, tekrar tekrar aynı tür harekâtı yürütmek Galapagos sendromuna yol açabilir.
203. Tabur bir deniz filosuna karşı savaşmayalı uzun zaman oldu. Doğu Cephesi’nin bataklığına alışmış bir birlik için deniz ihtimali epey bir endişe kaynağı.
“Acı bir gerçekle karşı karşıyayız askerler. Norden’de ve kuzeydeki deniz savaşlarının nasıl gittiğini düşününce, denizin zayıf noktamız olduğunu kabul etmek zorunda kalıyorum.”
Öyleyse bu zayıflığın üstesinden gelmemiz gerekiyor.
“Yeni takviye birliklerin göreve katılıp katılmayacağından bağımsız olarak… bu durum ek seyrüsefer dersleri için biçilmiş kaftan.”
O kadarcık fazladan bilgi bile büyük bir fark yaratabilir. Eğitimin önemi işte buradadır.
“Hepimizin deniz büyücülerine karşı savaşma konusunda belli bir tecrübesi var. Ama onları hafife almayın. Doğu Cephesi’nde karşılaştığımız Birleşik Krallık savaşçılarından sonra bazınızın gardını düşürdüğünü tahmin edebiliyorum.”
Tecrübeli insanlar genelde tecrübelerine fazlasıyla güvendikleri için başarısız olurlar.
Yarım yamalak bilgi en tehlikeli bilgi türüdür. Bilmediğiniz bir şeyi bildiğinizi sanırsınız ve bunun sonucunda zifiri cehaletin getirdiği o alçakgönüllülüğü kaybedersiniz.
“Esasen denizin yerlisi olan savaşçılarla karşılaşacağız. Onların ev sahasına gidiyorsak, bu bizi deplasman takımı yapar. Kendinizi buna göre hazırlayın.”
Farklı bir ortam doğal olarak farklı sonuçlar doğurur. Bu aşikâr gerçek, çoğunlukla tecrübe yanılsamasının arkasına gizlenir.
Durumun değişmesi, tecrübenin size öğrettiği gerçekliğe dair anlayışınızı da değiştirmenizi gerektirir. Fakat öğrenci ne kadar ciddiyse, okulda öğretilenlere o kadar sıkı sıkıya sarılır.
Nihayetinde iş yaşam boyu öğrenmeye dayanıyor.
“Şimdi, içinde bulunacağımız ortama göre görevimizi daha iyi kavrama fırsatına sahibiz. Sadece çekilmeye destek sağlıyor olabiliriz ama harekâtımızı su üzerinde yürütmek bambaşka bir kulvar olacak.”
Tanya bunu tekrar tekrar vurgular. Çekilmez bir komutan olarak görülmek, canlı kalkanlarını kaybetme ihtimalinden daha iyidir. Burada gerekli olan şey dikkatli bir yönetimdir.
“Hem deniz yolunu temizleme hem de nakliye gemilerine eşlik etme görevini başarmalıyız. Ortam farkını kafanıza iyice kazıdığınızdan emin olun.”
“Yerlerinde kalsalar daha güvenli olmaz mıydı?”
“Bu makul bir fikir, Teğmen Grantz. Sen ve Teğmen Tospan orada olsaydınız ölesiye savunma emri verip kaderinize razı olabilirdiniz ama bahsettiğimiz kişi General Romel. Oturup hiçbir şey yapmadan duracak bir adam değil.”
“Ah, doğru.” Subaylar hatırlayarak gülümsediler. O general ölse bile sabırsızlığından bir şey kaybetmezdi. Senaryo ne olursa olsun sarsılmaz bir kararlılıkla ilk darbeyi vuran türden biridir.
“Haklısınız komutanım. Eline bir yığın taş verseniz, duvar örmekten ziyade onları düşmana fırlatması çok daha olasıdır.”
“Vay, bir dakika Binbaşı. Her şeyi unuttun mu? O özlemle andığımız çölde bahsetmeye değer taş bile yok ki.”
“Ha-ha-ha!”
Kıdemlilerden Ren Cephesi’nde bulunmuş olan büyücüler, Doğu Cephesi’ne gönderilmeden önce güney kıtasındalardı.
Kuma batmış, çamura belenmiş hâlimizle… Çocukken çamurda oynamaktan pek de uzağa gidememişiz. Ah, savaş insanlığımızı nasıl da çürütüyor. Çamur birikintilerinde zıplama oyunlarına demir ve kan karıştırmanın absürtlüğü.
“Pekala askerler. Benden bu kadar. Güneye gidiyoruz. Atıştırmalık stoklarınızın sıcağa dayanabileceğinden emin olun. Çikolatanız eriyip de başınıza böcek musallat olursa gelip bana sızlanmayın.” Açıklamasının bittiğini belirtmek için ellerini birbirine vurur. “Sorusu olan?”
Bir el kalkar. Şaşırtıcı bir şekilde, açılışı yine Grantz yapar. “Her iki tarafın tahmini filo gücünü söyleyebilir misiniz?”
Düşünceli bir tavırla bildiği kadarının yeterli olacağını ekler, Tanya ise omuz silker. “Pek büyük bir sır sayılmaz.”
“Efendim?”
“Teğmen Grantz, dobra dobra söyleyeyim. Deniz gücündeki uçurum umutsuz düzeyde.”
Bir deniz ulusu, bir kara ulusuna karşı.
Kara kuvvetlerine öncelik vermekten başka çaresi olmayan bir kara ulusu olarak, maliyet-performans açısından bir deniz ulusunun donanmasıyla kapışmak imkânsızdır.
Mantıksal olarak son derece açık bir durum.
“Deniz kuvvetlerimizin nasıl konuşlandırıldığını bilecek konumda değilim ama düşmanın yaptığı gibi koruma gruplarının varlığına güvenemeyeceğimizi mi söylüyorsunuz?”
Grantz yüksek sesle sorgular ama neden idrak edemiyordur ki? Bir an olsun düşünse anlayacağı bir şeydir, bu yüzden Tanya ona neredeyse kızmak üzere olur.
“Kesinlikle hayır. İmaları anlayamıyor musun?”
“Özür dilerim Albayım. Donanma hakkında pek bir şey bilmiyorum da…”
Biri şuna açıklasın lütfen… Farkına varmadan önce bunu neredeyse yüksek sesle söyleyecektim.
Grantz, taburdaki nadir harp okulu mezunlarından biridir. Hızlandırılmış müfredattan geçen Serebryakov’u bile saysanız, mezunlar nadirdir. Deniz hakkında bir şey bilmemelerine şaşmamak gerek!
“Binbaşı Weiss, daha sonra bunlara biraz takviye ders verin.”
“… Şey, sormaktan son derece mahcubum ama benim de bir açıklamaya ihtiyacım olabilir.”
“Ne, sen de mi?!”
Weiss’ın sağduyusuna genelde güvenilirdi, yani o bile deniz muharebesini tam olarak kavrayamadıysa… Hay sıçayım.
Bu durumda Grantz’ın bilgi seviyesi ortalama demek oluyordu! “Haaah,” diye iç çeker Tanya, hafızasını karıştırırken.
Aşırı uzmanlaşma ne korkunç bir şeymiş böyle.
“Donanmamızın güneye gönderebileceği neredeyse hiçbir gemisi yok.”
Sıfır değil.
Ama inanılmaz derecede sıfıra yakın.
“Denizaltılar bir yana, elimizdeki tek şey eski Cumhuriyet’ten ele geçirilen bir savaş gemisi—o da denize açılmaya bile elverişli olmayan, modası geçmiş zırhıyla kuru havuzdan zorla çıkarılmış bir kruvazör. Elimizdeki şey zar zor bir su üstü filosu sayılır.”
İmparatorluk Donanması’nda neredeyse hiç ana muharebe gemisi yoktu.
Bir şey sayılacaksa, 203 mm’lik topu olan çakma ağır kruvazörü sayabilirdiniz herhalde? Sadece ateş gücü açısından bakıldığında bile, bir filo çatışmasının ne kadar kasvetli bir şekilde imkânsız olduğu hemen anlaşılıyordu. Top gücüne denk gelemiyorsak, bunu su altından yapılacak rüştünü ispatlamış gece saldırılarıyla telafi edebilirdik; fakat denizaltılarımızın teçhizatlarıyla ilgili sorunları vardı.
Esasen, İmparatorluk Donanması’nın en çok çalışan üyelerinin dört gözle bekleyebileceği pek az iyi haber vardı. O denizaltıcıların alabileceği en iyi haber, ‘Gerçekten kullanabileceğimiz torpidolar aldık!’ olurdu.
Bu yüzden patlayıcılarımızın kalitesini tahmin etmek zor değil.
En büyük baş ağrısı ise İç Deniz’de gezinen yeterli sayıda muhripimizin dahi kesinlikle bulunmayışı.
Dolayısıyla varılan sonuç net: Donanma bir alay vergi hırsızından ibaret.
Ya da en azından, güneydeki su üstü gemilerinin komutanları bedavadan geçiniyor. Lütfen liman tesislerinin ve gemi bakım masraflarının bir kısmını kısıp aradaki farkı Doğu Cephesi’ne gönderin.
“İldoa Donanması bizim tarafımızda savaşa katılsaydı ne olurdu bilinmez ama İmparatorluk Donanması’nı konuşlandırmak pratik olarak anlamsız.”
Burada diplomatik ve tarihsel etkenlerin rol oynadığı bir gerçek.
Güney benim, kuzey senin. İldoa’nın teklifinin özeti buydu. Nihayetinde harika dostumuz İldoa, İmparatorluk Donanması’nın Birleşik Krallık Ana Filosu ile ilgilenmeye odaklanmasını istiyordu.
İmparatorluk’un güneye genişlemeye pek ilgisi yoktu, bu yüzden bir anlaşmaya varıldı.
İmparatorluk’un yaptığı deniz bakımı Açık Deniz Filosu’na odaklanmıştı. Tabii ki bu seçimin tamamen kötü olduğunu düşünmüyorum. Mantıklı bir tarafı vardı.
Fakat Birleşik Krallık donanmasının bizimkini ne kadar geride bıraktığı düşünülürse, bu çabanın büyük kısmının ters teptiğini kabul etmek zorundayım.
“Tanıyacağınız bir benzetmeyle ifade etmek gerekirse, güneydeki su üstü gemilerimiz Birleşik Krallık Donanması için keklikten başka bir şey değil. Eski Federasyon büyücü birlikleri gibiler.”
O işe yaramaz su üstü gemisi komutanları.
Devletin kesesinden öğle yemeği yemek—kahretsin, keşke ben de yapabilseydim. Mümkünse hiç çalışmadan maaş almak ve oturan bir büyücü subay diye küfür yemek isterdim.
Bu öfkeyi içine gömen Tanya iç çeker. “Bununla birlikte, denizaltı karşıtı yeteneklerine güvenebileceğimiz doğru… yani en azından teknelere refakat edebilecekler. Fakat düşmanın ana ateş gücünü ortadan kaldıracak olursak…”
Karşımdaki büyücü binbaşı donanmanın ne yapabileceğini doğru bir şekilde tahmin etmeye çalışıyor ve onu şaşırtıcı derecede adil bir insan olarak yeniden değerlendiriyorum.
Onun olağanüstü çalışma ahlakına her zaman hayran kalmışımdır. Ama… savaş zamanında, kaynaklar için donanmayla rekabet ederken tarafsız durabilmesi onu ideal bir piyasa aktörü yapıyor.
“… Bağışlayın komutanım, ama bu şartlar altında taburumuz güney kıtasından çekilmeye gerçekten yardımcı olabilir mi?”
“Çok güzel bir soru, Binbaşı Weiss. Doğrusunu isterseniz, aynı şeyi ben de merak ediyorum.”
Yapabileceğimiz en fazla şey denizaltılara karşı gözümüzü dört açmak. Yahut gemilerle savaşmak zorunda kalırsak, tek gerçek seçeneğimiz patlama veya optik formüllerle üst yapılarını ateşe vermekten ibaret. Düşman savaş gemilerini batırma emri alsak bile, başarabileceğimiz tek şey ikincil patlamalara yol açabilecek yanıcı maddeleri hedef almaktır.
Düşman deniz büyücüleri uyuya kalıp şansımıza savaşı kaçırmadığı sürece bordalamak için yaklaşmak imkânsıza yakındır.
Yine de şu an düşünmem gereken şey bu değil.
“Anlaşılan Genelkurmay’dan ek bir bilgilendirme var.” Kendi kendine “Neredeyse burada olur” diye mırıldanır ve saatine bakmasının hemen ardından üstü belirir.
“Sizi beklettiğim için üzgünüm askerler.”
Toplantı odasının kapısında yorgun görünümlü Albay Lergen durmaktadır.
“Emrinizdeyiz Albay Lergen!”
“Rahat. Pekala, doğrudan konuya girelim. Mesele Barbaroi Harekâtı ile ilgili.”
Karşılıklı selamlaşmanın ardından Albay Lergen, subayların önünde bir an bile vakit kaybetmeden doğrudan açıklamasına geçer.
“Albay Degurechaff.”
“Evet, komutanım.”
Onun kendisi için ne tür bir imkânsızlık hazırladığını bilmemektedir ama bunun korkunç derecede imkânsız olacağını çok iyi biliyordur.
“Senden imkânsızı başarmanı istiyorum.”
Düzeltme.
Bu resmen gaddarlık.
Fazlasıyla gaddarca.
Şimdiye kadarki her şeyden daha mı kötü? Tüm bunlardan daha mı imkânsız?
“Emrinizdeyiz komutanım.”
Ne yazık ki Tanya von Degurechaff, tartışmasına izin veren bir sosyal konumda değildir. Bu düşünceleri içine atarak gelecek her neyse onu sessizce bekler. Bir yetişkin ile bir asker arasındaki ufak fark emrin ağırlığıdır.
Bir şirket bir şey talep ettiğinde itaatsizlik ederseniz kovulursunuz, ama orduda kurşuna dizilme mangası size kapıyı gösterir.
“Anlayışın için teşekkürler.”
Başka ne demem bekleniyordu ki?
“Emirleriniz nelerdir, komutanım?”
“Özür dilerim.”
Onun bu aniden gelen özrü Tanya’nın zihninde acil durum alarm zillerini çaldırır. İyi bir birey olmasına rağmen kötü bir örgütün üyesi olan birinin pişmanlığı, her zaman en berbat uğursuzluk kehanetidir.
O zaman keşke söylemeseydiniz… Boğazından çıkmak üzere olan kelimeleri yutmak bile acı vericidir.
“Teknik Enstitü bizim için birkaç kapıyı açacak bir anahtar hazırladı. Bunu anahtar deliğine sokmanı istiyorum.”
“Ha?”
Bir anahtar mı?
Kapıyı zorla açmak mı?
Bunu daha önce de duymuş gibiyim.
“Dur, olamaz!”
Maymuncuk Harekâtı sırasında da bana aynı şey söylenmişti.
Açıl susam açıl.
Hidrazin yakıtıyla çalışan bir V-1’in içinde düşman topraklarına uçurulduğumu asla unutmayacağım. Ve muhtemelen bunu asla affetmeyeceğim de.
O tecrübe, içgüdülerim… Her şey alarm zillerimi çaldırıyor. Kaçmam lazım.
Ancak bu kararlılık yeterince hızlı gelmez.
“Bizzat kendisinin açıklamasını sağlayacağım.”
Lergen’ın takdimiyle eş zamanlı olarak, derli toplu bir adam kafasını odaya uzatır.
Tamamen normal bir şekilde yaklaşır. Patlama yok, gürültü yok, tuhaf sesler yok. Yüzünde parlak bir tebessüm vardır ve tavırları doğaldır.
“Vay, vay, merhaba askerler.”
O kadar kibar konuşuyordur ki Tanya ilk başta kim olduğunu anlayamaz.
“Oh, Albay Degurechaff. Bayağı zaman oldu.”
“D-D-Doktor?!”
“Tanrı’nın lütfu sizin de yolunuzu aydınlatmış olmalı. Sizi hâlâ tek parça halinde gördüğüme sevindim.”
Doğruca yanına yürür ve Tanya’nın elini sıkıca kavrar. Canını yakacak kadar sert sıkar. Bunu bir nevi el sıkışma niyetiyle yapıyor olmalıydı ama daha çok şeytanla anlaşma yapmaya zorlandığım bir kâbus gibi hissettiriyordu.
Başmühendis Schugel’in ellerindeki tuhaf derecede yoğun sıcaklık son derece rahatsız edicidir. Elbette elalamın ne diyeceği kaygısı olmasa, Tanya derhal ellerini geri çeker, dezenfekte eder ve durulamak için buzlu suya daldırırdı.
“A-anladım…”
“Herkese anlatmanıza gerek yok, endişelenmeyin. Endişelerinizi çok iyi anlıyorum. Tüm yurttaşlarınızı nasıl koruyabileceğinizi düşünerek dua ediyorsunuz, değil mi?” Elini göğsüne koyar. “Her şey yoluna girecek, bana bırakın. Anahtarı hazırladım. Son derece güvenli. Her şey tıkır tıkır işleyecek.”
Onunla gitmeleri söylenince Tanya ve diğer büyücü subaylar, üzerine bir örtü serilmiş belli bir şeye doğru götürülürler.
Déjà vu dedikleri tam olarak budur.
Ta Ren Cephesi’ndeyken… Buna çok benzer bir şey daha önce de yaşanmıştı… Ahh, lanet olsun. Resmen geleceği görebiliyorum. Şu tek bir anlığına kehanet gücü benim oldu sanki. Adım gibi biliyorum.
“Beni takip edin lütfen. Tam şurada.”
Örtüyü bir çırpıda kaldırıyor ve başı dik bir şekilde orada dikiliyor. Hatta adeta bir bildiri yayınlarcasına kollarını iki yana açıyor. O korkunç ifade, o ürpertici azim ve… Tanya’nın inleyerek büzülmesine neden olan o şey.
“İşte bakın! Aradığımız şey bu!”
Orada muhafaza edilen şey devasa… uzun bir silindir. Bir torpido. Neresinden bakarsanız bakın, bu yüzde yüz bir torpido. Ve eğer yanlış görmüyorsam, üzerinde insan sığacak büyüklükte bir kokpit var.
“Bu V-2. Gerçekten devrim niteliğinde bir silah!”
Doktorun ağzından çıkan her kelime adeta önem damlatıyordu ve Tanya’nın hevesi giderek daha da yerle bir oluyordu.
“Harika bir şey! Dürüst olmak gerekirse, hepinize böylesine harika bir şeyi tanıtma fırsatı bana verildiği için inanamıyorum. Bununla birlikte, Rab’bin lütuflarına tam anlamıyla ikna oldum.”
“Affedersiniz ama… bu da nedir…?”
“Evet, Albay’ım! Bunu sizin geri bildirimlerinize dayanarak inşa ettim! Tam da istediğiniz gibi, varış noktanıza özgürce seyrüsefer edebileceksiniz!”
“Ne?”
“V-1 düz gidiyordu. İnancım kadar dosdoğru uçtu—kesintisiz, sarsılmaz bir hat üzerinde! Şansımıza, V-2 gerçeklerle yüzleşmek için tasarlandı.”
Doktor ne saçmalıyor böyle? Tek kişilik gösterisini batırmak istemezdim ama Tanya son derece aklı başında bir insandı.
Kim olursa olsun, lütfen buraya acilen bir ruh sağlığı uzmanı getirin. Asker maaşı, kör bir inançla ve bir tür hezeyanla uğraşmak zorunda kalmanın karşılığını vermeye yetmez ama…
“Bütün yollar kutsal topraklara, yüce ideallere bakılan rotalara çıkar. V-2’yi bu yeni güdüm yetenekleriyle donatarak yeniden yaratmayı hedeflediğim şey tam da buydu. Hepiniz inancınız tarafından şaşmadan yönlendirildiğiniz gibi, o da yolundan sapmayacak!”
Bedenimde zerre kadar inanç yok, bu yüzden artık eve gidebilir miyim?
“Başka bir deyişle, bu en mükemmel kutsal güdümlü torpidodur. Bundan daha yüce bir şey olamaz, Albay’ım!”
“Harika! Sizi soru yağmuruna tutmak istemem ama güdüm sistemi tamamen otomatik, değil mi?”
Eğer öyleyse ne kadar mutlu olurdum.
Tanya’nın sorusu kötü niyet taşıyordu ama fanatik bilim insanı istifini bile bozmadan ona gülümsedi. Ahhh, şu şüpheli tipine bir yumruk atabilseydim kendimi çok daha iyi hissedecektim.
“Endişelenmeyin Albay Degurechaff. Omuz omuza dua ettiğim birinin rolünü çalacak değilim! İkimiz de Tanrı’nın yüceliğine sığınan yakarışçılarız, öyle değil mi? Bana güvenebilirsiniz.”
Adamın sözleri bir mikron bile rahatlama sağlamıyordu. Sanki anlıyormuşsun gibi bana o hastalıklı gülümsemeyle bakma!
“Ben sadece İmparatorluk Ordusu’nun bir subayıyım.”
Dolaylı bir reddediş. Ne yazık ki bu tipler ne derseniz deyin mesajı almazlar. Onun bir mümin değil, bir asker olduğunu anlayacak olan mühendis Schugel artık aramızda değildi.
Eşi benzeri görülmemiş bir dindarlıkla beyni yıkanmış olan doktor, kimsenin ne dediğini dinlemiyordu.
Tanya başını salladı. Zaten en başından beri kimseyi dinlediğini sanmıyorum.
“Tıpkı V-1’de olduğu gibi, tek yapmanız gereken bunu düşmana çarptırmak. Ve kaçışınızı gerçekleştirmek. Güvertedeki bol miktardaki patlayıcının karşınızdaki sorunu havaya uçuruşunu harika bir manzarayla izleyeceksiniz.”
Yani insan torpidoları olacağız demek istiyor.
İtalyanlardan ders çıkarıp onları bir kaçış sistemiyle donatmış olması, eh, kıl payı da olsa iyi bir şeydi.
Ama bu ne beladır böyle?
“Bize yapacak iş kalmayacak gibi görünmeye başladı.”
“Büyücüler şeklinde yoğunlaştırılmış bir ateş gücü sunacak. Şüphesiz bu, sorunlarınızı çözmenin en ideal yollarından biridir. Öyle değil mi?”
Tüm bu olanlardan bitkin düşen Tanya, küçük bir umut kırıntısını dile getirdi. “Peki bizim havaya uçmayacağımızın garantisi nedir?”
“O kısım tamamen Rab’bin bu konudaki takdirine bağlı. Başka bir deyişle, içinizin rahat olabileceğinden eminim.”
Yani kaderimi Varlık X olarak bilinen o kötülük timsaline mi teslim edeceğim? Hiç komik değil! diye düşündü Tanya ve ne olduğunu anlayamadan aklına gelen her türlü laneti savurmaya başladı. Bu hiç adil değil.
“Ah, Albay Degurechaff, hiç endişelenmeyin. Rab’bin sizi koruduğuna eminim—kendinize inanın! Pek bir anlamı olmayabilir ama ben de sizinle aynı inancı paylaşan biri olarak size güveniyorum.”
“Ne?”
“Bunu sizin önerilerinizi dikkate alarak geliştirdim. Aynı inancı paylaşan müminlerin inancıyla hayata geçirilmiş ortak bir proje de diyebiliriz buna. Tanrı’nın lütfu olmasaydı böyle bir şeyi asla yaratamazdım,” dedi sevimli bir gülümsemeyle. “Gurur duyun, Albay’ım.”
Doktor, sanki onu kutsuyormuşçasına kollarını iki yana açıyor. Duygularına mı yenik düştü nedir? Ellerini göğe kaldırıp yüzünde ışıl ışıl bir gülümsemeyle tavana bakıyor ve Tanrı’ya şükranlarını mırıldanmaya başlıyor.
Bu adam hâlâ tatmin olmadı mı? Kendi kendine bir şeyleri anlamış gibi başını sallayarak bakışlarını tekrar Tanya’ya çeviriyor ve pek neşeli bir edayla konuşuyor.
“Bu şey neredeyse bizim çocuğumuz sayılır! Ha-ha-ha! Görkemli bir torpido, değil mi? Harikulade tek kelimeyle.”
“Ç-Çocuk mu?”
“Hiiç endişelenmeyin. Çok güzel bir bebek oldu. Onu ben doğurdum ama tohumunu siz ektiniz. Şu tatsız tuzsuz vaftiz tüzükleri olmasaydı, General Zettour’dan vaftiz babası olmasını rica ederdim.”
Babanın ben, annenin de sen olduğunu mu söylüyorsun yani?!
Torpidoyu okşarken gözleri gururla doluyor. Kör ol emi, seni manyak!
“Bu, deniz kuvvetlerindeki o aptalların geliştirdiği yılan balıklarına hiç benzemez. Tek bir fünyeden tutun da tüm parçalarına kadar azami özeni gösterdiğimi gururla söyleyebilirim.”
“Ne demek istiyorsunuz, Doktor?”
Tanya’nın ne hissettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu—ki muhtemelen öğrenmeye niyeti de yoktu… Şu “başarıları” üzerine biraz kafa yormasını isterdim açıkçası.
“Bu benim torpidom. Yani tam manasıyla, düzgün çalışan bir torpido.”
“… S-Sizin torpidonuz mu, Doktor?”
Doktorun geliştirdiği herhangi bir torpido hakkındaki dürüst düşüncem tek kelimeyle katıksız bir dehşettir. Kelimenin tam anlamıyla çılgın bir doktor tarafından üretilmiş bir torpido bu. Çağrıştırdığı tek şey korku olabilir. Ama bu gayet doğal değil mi?
Aklı başında olan kimin aklı başından gitmez ki?
Bu da olayı yanlış anlayan tek kişinin doktor olduğu anlamına geliyor.
Bir an kollarını kavuşturup sessizliğe bürünüyor; ardından samimi bir ifadeyle başını kaldırıyor. Öf, şimdi ne var? Duygusal olarak dengesiz bir adam olduğunun farkındayım ama birazdan patlayacaksa, araya biraz mesafe koymak isterim; bu yüzden umarım bir saniye bekleyecek kadar düşünceli davranır.
Bundan sonra ne olacağını merak eden Tanya tam gerilemek üzereyken, uzun boylu doktor aniden adeta tepesinde bitiyor.
“… Mantıksal olarak anladığımı sanıyordum ama…”
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Evet, asıl mesele bu. Bunun ortak bir proje olduğunu bile söylemiştim.”
Ne demek istediğini merak ederken, adamın elleri aniden yine Tanya’nın omuzlarına yapışıyor.
“Özür dilerim. Bütün kalbimle özür dilememe izin verin.”
Ürkütücü bilim insanı, göz göze gelebilmek için çömeliyor ve şaşırtıcı bir şekilde gözlerinde gerçek bir pişmanlık okunuyor.
Neyiniz var, Doktor?
“Bu bizim torpidomuz. Öyle demek istememiştim…”
Bir suçlunun solgun yüz ifadesiyle önünde diz çöküyor. Sonra adeta büyük bir günahı itiraf edercesine secdeye kapanır gibi kapanıyor.
“Çok özür dilerim.”
Düzeltiyorum. Neden böyle düşündüğünüzü tam olarak bilmek istiyorum?!
“Lütfen beni bağışlayın, Albay’ım. Neredeyse kibire yenik düşüyordum. Mucizeler yaratabilen şey bizim o mütevazı ve samimi dayanışmamızdır—iş birliğimizdir—ama ne hikmetse bunu neredeyse unutuyordum. Kibre kapıldım.”
Sonunda yüzü buruşuyor ve hıçkırıklara boğuluyor. Tanya’nın şu andaki dürüst hisleri gelecek nesiller için kayda geçirilecek olsaydı şöyle yazardı: Ben de ağlamak istiyorum.
Ne yapmamı istiyor ki? Biri bir şey yapsın lütfen.
“Kibrimi bağışlar mısınız, Albay Degurechaff?”
“… Doktor, neyiniz var Allah aşkına?”
“Bir teknisyen mütevazı kalmalıdır. Zorlukların üstesinden ancak böyle geliriz. Donanmadaki teknisyenlerle aynı hatayı yaptım. Sizin o yorumunuz olmasaydı, sonu gelmez bir karanlık döngüsünün içinde kapana kısılıp kalacaktım. İnanç kardeşim, size teşekkür ederim.”
Aynı dilden konuşmuyoruz.
O kadar afalladım ki, aynı çağda, aynı ülkede ve aynı dili konuştuğumuza inanasım gelmiyor. Babil Kulesi falan mı yıkıldı ne oldu?
Ahhh, kendilerine tanrı diyen bu pislikler, insanlar arasındaki karşılıklı anlayışı engellemeye bayılıyor olmalı. Bu kesinlikle Varlık X ve çetesinin zevk için yapacağı türden medeniyetsizce bir şey.
Biri beni kurtarsın, lütfen. Çok acil.
Bu duruma dair tüm görüşüm tek bir cümleyle özetlenebilir: Hiçbir mantığı yok. Kendime sormaktan alıkoyamıyorum: Kaderin nasıl bir cilvesi doktorla beni böyle anlaşılmaz bir diyaloğun içine sürükledi?
“… Albay’ım?” Kurtuluş arayan Tanya, hemen yanında nazik bir sessizliği korumakta olan Lergen’e doğru aniden döner.
Şu adamı susturabilir mi acaba? Yüzündeki endişeyi nasıl yorumladığı meçhul ama ona hafifçe, sessizce başını sallıyor.
“Yarbay Degurechaff.”
“Evet Albay’ım, nedir?”
“Endişenizi anlıyorum. Yeni bir silah bu. Ve torpidolarımızda sürekli ortaya çıkan tüm o kusurlar göz önüne alındığında, bazı çekincelerinizin olması son derece doğal.”
Ohhh! Neredeyse sevinçten havalara uçacaktım ki hemen ardından yeni bir hayal kırıklığı çıkageliyor.
“Ancak Kara Kuvvetleri’nin Teknik Cephanelik’teki uzmanları kapsamlı operasyonel testler gerçekleştirdi. Güvenilirlik eşiğini aşmış olması gerekir. Doktorun da belirttiği gibi, buna bir dayanışma ürünü denebilir.”
Kara Kuvvetleri’nin Deniz Kuvvetleri hakkında gerçekten diyecek çok şeyi varmış, değil mi? Kesin olarak bildiğimden değil ama sesi oldukça neşeli geliyordu.
Aslında, bir dakika. O baştaki aceleci yargıyı unutun.
Örgütsel açıdan bakıldığında Lergen en yetenekli subaylardan biridir. Eğer Tanya onunla bütçe için rekabet etmeye kalkarsa, konu kara-deniz kuvvetleri ilişkileri olmasa bile geçinmek kolay olmayacaktır.
Yaptığı yorum, doktorun tuhaf davranışlarını da sessizce görmezden gelmiş oluyor.
“Her neyse, ana filomuzun zayıflığını muhtemelen taktik ve teknolojiyle telafi edebiliriz.”
“Düşman filosuyla Kara Kuvvetleri’nin onay damgasını taşıyan torpidolar kullanarak savaşacağımızı hiç tahmin etmezdim. Ne diyebilirim ki? Bunun epey eğlenceli olacağını tahmin ediyorum.”
Yakında İmparatorluk kara ordusu kendi refakat uçak gemilerini ve nakliye denizaltılarını inşa etmeye başlar, eminim. Tabii bunun gerçekten yaşanabileceği tek yer, kara ve deniz kuvvetlerinin karşılıklı güvensizlikte tavan yaptığı bir ülke olurdu.
BÜYÜK SAVAŞ SIRASINDA BİR GÜN, İMPARATORLUK BAŞKENTİ CİVARI
Dakar konusunu ele almak için filmi biraz geriye sarmamız gerekiyor…
Gerçekten garip olaylar silsilesinin, talihsiz asker Yarbay Tanya von Degurechaff’ı Semender Muharebe Grubu’nun komutasına getirmesinden önceki bir hikâyeye.
Milletler Topluluğu ile yeni bir savaşa sürüklenen İmparatorluk, gemileri vurma yeteneği kazanma konusunda son derece acil bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmıştı.
Resmi olarak Genel Amaçlı Denizaltı Hızlandırma Aygıtı adıyla geliştirilen ve kod adı V-2 olan bu şey…
Milletler Topluluğu Donanması’nı dehşetin derinliklerine gömen silahtı. Geliştirilme süreci, Degurechaff’ın Genelkurmay Başkanlığı Stratejik Araştırmalar Dairesi’ndeki kısa süreli görev süresi boyunca başlamıştı.
Ancak fikri sunan kişi kendisi olsa da, bir gün bunu bizzat kendisinin kullanabileceği ihtimali üzerinde durmayı hiç akıl edememişti… İnsanlar, mesele doğrudan kendilerini ilgilendirmediğinde son derece sorumsuz olabiliyorlar.
Böylesine düşüncesizce koşullar altında başlayan bu silahın geliştirilme süreci, aslında oldukça mantıklı bir şekilde denetlenip yönetilmişti. Her şey Tanya’dan tavsiye istendiğinde başladı.
Zengin saha tecrübesine sahip biri olarak bir gün davet edildiği teknik araştırma projesi toplantısında, şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı.
Üstün Milletler Topluluğu Donanması ve Cumhuriyet filosunun kalıntılarıyla en iyi nasıl başa çıkılacağı konusu tartışılıyordu.
Garip bir ilahi takdir eseri 2. Dünya Savaşı’nın derslerine aşina olan bu asker Tanya için mesele sadece harp gemilerini hava saldırılarıyla veya denizaltı harekâtlarıyla saf dışı bırakmaktan ibaretti.
Zırhlılar, ana bataryalar ve devasa toplara sahip büyük gemiler hakkındaki sonu gelmez tartışmaları dinlemek zorunda kalınca sabrı tükenmiş ve söze girmişti.
“Gemi karşıtı muharebe mi? Gemisavar bombalama uçakları veya torpidolu denizaltılar konuşlandıramaz mıyız?” demişti. Tanya için bu son derece makul bir görüşü ifade ediyordu.
İmparatorluk Donanması’nın Aal’larının neredeyse gerçek birer yılan balığından farksız olduğunu nereden bilebilirdi ki?
Pearl Harbor’ı ve Prince of Wales ile Repulse’un batırılışını bilen biri olarak, denizlerde torpido yedikten sonra batmayacak hiçbir ana muharebe gemisi ya da başka bir hedef olamayacağını düşünüyordu. Tam anlamıyla bir bölgeye erişimi engelleme stratejisi işlevi görmezdi belki ama genel olarak, patlayıcılarla vurulan deniz taşıtları batardı sonuçta.
Nihayetinde, bir sürü vurucu tim konuşlandırmanın benzer bir şeyi başarmak için fazlasıyla yeterli olacağı sonucuna varmıştı. Denizaltıları da eş zamanlı olarak devreye sokmak fena bir fikir sayılmazdı.
1. Dünya Savaşı’nda tek bir denizaltının tek bir karşılaşmada üç ağır kruvazörü batırdığı meşhurdu.
İşi kestirmeden halletmek adına söylemek istediği şey basitti.
Bırakın bu saçma zaman kaybını da artık torpidolardan bahsedelim! Tabii ki bürokratik retorik kullanarak bunu daha dolaylı ve kibar bir dille ifade etmeyi de ihmal etmemişti.
“Düşmanımızın üstün deniz kuvvetleri göz önüne alındığında, İmparatorluk ordusu için en ideal önlem, bu kuvvetleri bir torpido saldırısıyla yerle bir etmektir.”
Ancak aldığı yanıt hiç hayal etmediği türden olmuştu.
“… Yarbay’ım, denizaltılarımızla onları durduramayız.”
Dürüst olmak gerekirse, neden sadece denizaltılar?
Yanıtı kavramak o kadar zordu ki kalakalmıştı.
Tanya’nın, İmparatorluk Donanması denizaltı birliklerinin düşmanın ana muharebe gemilerine karşı tek başlarına kesin sonuçlu bir muharebeye girmesini önermek gibi en ufak bir niyeti yoktu. Sadece eldeki ve kullanılabilir durumda olan ne varsa—bir uçak gemisi filosu, su altı patlayıcıları, karaya konuşlu bir vurucu birlik, ne olursa—kullanılarak o gemilerin batırılması gerektiğini kastetmişti.
Torpido saldırısı demişti. Kimse bunun illa gemiler tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini söylememişti ki.
“Ah, ben esas olarak hava kuvvetlerinin kullanılmasını kastetmiştim; ancak destek rolünde görev yapacak denizaltıların da tam anlamıyla değerlendirilmesini öneriyorum.”
“Keşke elimizde öyle şeyler olsaydı Yarbay’ım.”
“Ha? Ben, şey…”
“Ordumuzun elinde gemilerin peşine takabileceğimiz bir torpido yok.”
Bir büyücü olarak hava kuvvetlerinin ayrıntılarına yabancı olmasından kaynaklanan dikkatsizce bir yanlış anlamaydı bu.
Tam o anda kendisine söylenene kadar, Büyücü Yarbay Tanya von Degurechaff hava kuvvetlerinin elinde hiç torpido bombalama uçağı olmadığını fark etmemişti.
Ne de olsa hafızasındaki Pasifik cephesi havadan atılan torpido saldırılarıyla doluydu. Ve Bismarck’ı yere seren o yıkıcı darbenin emektar Fairey Swordfish tarafından indirildiğini biliyordu.
Böyle biri için torpido bombalama uçaklarının varlığı zaten kanıksanmış bir gerçekti.
Bu yüzden Tanya afallayıp kalmıştı.
“… Nasıl?”
O an, varlığının her bir hücresi aynı şeyi fısıldıyordu:
Nasıl yani, yoklar mı?
Neden?
Neden yoklar ki?
Bu soru o kadar derindi ki bir anlığına yüzündeki şaşkınlık alenen dışarı vurdu. Ve insanlarda hayranlıkla karışık fısıltılara yol açan o olgun ifadesi bir anda yıkılıp gitti. Toplantıda bulunanlar, asker mizacı ortadan kalktığında kızın aslında tam da yaşını gösterdiğini fark edip nutukları tutuldu.
“Bilmiyor muydunuz?”
“Hayır, ben… Onca başarı elde ettiğimiz için.”
Soğuk terler dökerek zihnindeki hatıraları altüst etti. Gazetelerdeki haberlerde, kurum içi söylentilerde ve resmi bültenlerde batırılan gemilere dair kayıtlar olduğuna kesinlikle emindi.
“Hava kuvvetlerimiz nice gemiyi batırmadı mı?”
Hava kuvvetlerinin muharebe detaylarını incelemeye vakit bulamasa bile genel askeri durumdan haberdardı. Düşman filosunun gururu olan savaş gemilerinin batırıldığından bahsedildiği için, envanterlerinde torpido bombalama uçaklarının da bulunduğuna ikna olmuştu.
Üstelik hava kuvvetleriyle az sayıda ortak görevde de yer almamıştı… Torpido uçaklarına sahip olmanın son derece sıradan bir şey olduğuna yemin edebilirdi.
Tanya onların var olduğunu en başından beri kanıksamıştı. Bir şeyin var olmadığı söylenene kadar, sahip olunan bilgi kişide bir tür önyargı yaratır. Ne de olsa, hızlandırılmış eğitiminin hemen ardından savaşa sürülmüş biri olarak donanmayla tek ortak harekâtı, organik ateş desteği sağlamaktan ibaretti.
Bir yerlerde mutlaka taarruz uçaklarının bulunması gerektiğini düşünmekten başka bir şey gelemiyordu elinden.
“Yanlış anlamışım. Taarruz birliklerinin bunu yaptığını sanıyordum.”
“Onların hepsi dalış bombardıman uçaklarının eseriydi. Ve çoğu da muhrip ve birlik taşıma gemileri gibi daha küçük teknelerdi. Uçaklarımızı henüz kasten ana muharebe gemilerinin üzerine sürmüyoruz.”
Yanıt kestirip atar gibiydi. Tanya perdenin arkasındaki gerçeğe şöyle bir göz atmıştı sadece… Dev Ordusu tarafından temsil edilen İmparatorluk, ne kadar da tipik ve ne yazık ki kıtasal bir ulustu.
Sert bir genişleme politikasının sonucu olarak, donanma son yıllarda giderek güçlenmiş ve azımsanmayacak bir filoya kavuşmuştu.
Fakat hava kuvvetleri, kıtasal bir ulustan bekleneceği üzere, esas olarak hava üstünlüğüne ve yakın hava desteği görevlerine odaklanmıştı.
“Cahilliğimi bağışlayın ama gemilere saldırmak için taarruz uçakları ve taktikler hiç geliştirmiyor muyuz?”
“Geliştiriyoruz elbette ama bunlar bir gecede tamamlanacak şeyler değil. Somut sonuçlar elde etmemize muhtemelen bir iki yıl daha var. Gerçek muharebede ilk kez kullanılmalarının ise daha da uzun süreceğini öngörebilirsiniz.”
Tanya’nın bir sorudan ziyade bir yakarış niteliğindeki bu hamlesi, hassas iyimserliğinin paramparça olmasıyla sonuçlandı.
Tek umudu İmparatorluk’un teknolojik gücüydü.
Yine de, bilgi birikimi gibi somut olmayan en büyük sermayeden yoksundular. Kullanışlı bir şey geliştirmek şüphesiz uzun zaman alacaktı.
Duygusal davranmak gibi mantıksız bir sonuca yol açan hiçbir şey olmasa bile…
ekonomik rasyonelliğe değer veren bu insanın, mantıksızlığa karşı duyduğu o ironik nefretten sıyrılması gerçekten de zordu.
“O halde denizaltıların veya torpido botlarının yakın mesafeden saldırılar düzenlemesine ne dersiniz?”
Makul bir yetişkin ve gerçeklikle yoğrulmuş bir asker olarak tek yaptığı alternatif bir plan sunmaktı.
Hava kuvvetlerinin gemilere güvenilir bir şekilde saldıramaması kritik bir sorundu, dolayısıyla planın iyileştirilmesi gerektiği açıktı.
Tanya’nın denizaltılardan umutlu olmasının sebebi, gemilere saldırma işinin sadece hava kuvvetlerinin tekelinde olduğunu belirten hiçbir kural olmamasıydı. Üstelik denizaltılar halihazırda konuşlandırılmış durumdaydı. Eldekileri kullanmak… en doğrudan yaklaşım olurdu.
İmparatorluk denizaltıları, Milletler Topluluğu’nun deniz yollarını tehdit eden gayet iyi mevzilerdeydi. Ancak su üstünde seyreden bir gemiyi torpidoyla vurmanın getirdiği karmaşıklık, Tanya’nın hayal ettiğinden çok daha zordu. Yine de bu kabiliyete sahip olmaları gerekiyordu, bu yüzden Tanya sesini yükseltti.
“Denizaltı taarruzu başarı şansı en yüksek seçenek olacaktır. Su altı patlayıcı birliği ve torpido botlarını da kapsayan geniş çaplı bir saldırıyı değerlendirmeliyiz.”
“Şu an için bu oldukça zor. Hepsinden öte, karşı karşıya olduğumuz büyük teknik kısıtlamalar göz önüne alındığında pek bir şey bekleyemeyiz.”
Ne! Tanya hafifçe kaşlarını çattı. Bu göze çarpar derecede olumsuz bir yanıttı—biraz fazla mı olumsuzdu ne?
Zor olacağını elbette anlıyordu. Düşmana yaklaşıp torpido ateşlemekten bahsetmek kolaydı tabii. Ancak gerçekte bir torpido saldırısı düzenlemek inanılmaz derecede karmaşık bir prosedür gerektiriyordu.
İdeal konumları hesaplamak, pruvanın önündeki alanı emniyete almak ve tüm bunlardan sonra bile yakın mesafeden saldırıp saldıramayacağınız temel olarak şansa kalıyordu.
Hedefin rotasını hesaplamak veya onu diğer gemilerden ayırt etmek gibi en temel hususlar bile yetkin subayların ayağını kaydıracak kadar karmaşıktı. Bir torpidonun izleyeceği yolu hesaplamak için hedefin hızı, hedefe olan mesafe ve pruva açısının bilinmesi gerekiyordu. Ardından bir fünye ve derinlik de seçilmeliydi. Yani donanmanın perspektifinden bakıldığında, Tanya’nın yakın mesafe saldırısı talebinin neden imkânsız görüldüğü son derece anlaşılırdı… Mantıklıydı.
Ve Tanya elbette kendisinin bir bahriye uzmanı olmadığının farkındaydı. Ancak rasyonel düşünen insanlar fikirlerini değiştirip tam tersi bir yaklaşım benimseme esnekliğine sahiptir.
Yani, isabet kaydetmekte zorlanıyorlarsa, bu eksiklik basitçe sayısal üstünlükle telafi edilmeliydi.
Yüz atıştan biri isabet ediyorsa, atılan torpido sayısı yüzü bulduğu sürece hedef kesinlikle vurulurdu.
“Gelin olaya tersinden bakalım. Elimizde torpidolar var, değil mi? Bu sorunun üstesinden nicelikle gelemez miyiz?”
“Var olmasına var ama onları fırlatabileceğimiz potansiyel platformlar sınırlı. Tüm düşman gemilerini güvenilir bir şekilde yok etmemizi sağlayacak kadar yeterli araca sahip değiliz.”
Yine de Tanya’nın aklına gelen her şeyi zaten çoktan düşünmüşlerdi.
Teknik heyet yenilik yapma eğilimindeydi belki ama harekât dairesi de elinden gelenin en iyisini yapıyordu.
Hem eğitimlerde hem de sahada düşük isabet oranını artırmak adına mümkün olan her çareye başvurmuşlardı.
Bu yüzden, köşeye sıkışıp iyi bir fikir arayışıyla sahaya danışan toplantı katılımcıları için bu, kırk yıllık bayat bir tartışmadan ibaretti.
Zaten duydukları önerilerin ısıtılıp ısıtılıp önüne getirilmesinden başka bir şey çıkmayacaksa, bu toplantıdan pek bir verim alamayacaklar gibi görünüyordu.
Tam da böyle düşünmeye başladıkları sırada Tanya mırıldandı.
“O hâlde torpidolara büyücü yerleştirelim. İnsanlı torpidoları ya fırlatma kovanlarından ateşleriz ya da denizaltıların gövdesinden ayrılacak şekilde tasarlarız. Böylece büyücüler torpidoları doğrudan düşman gemilerine yönlendirebilir. Nasıl fikir?”
Baskı altındaki bir insanın hayal gücü gerçekten de hafife alınacak bir şey değildi.
Tanya bunu sohbetin akışı içinde öylece, rastgele söyleyivermişti. Uygulamaya konan dahiyane fikirler genelde böylesine şaşırtıcı başlangıçlara sahip olurdu. Ne kadar delice kulağa gelirlerse gelsinler, normal bir zihin yapısıyla dile getirilebilecek fikirlerden türerlerdi.
Dünyanın çılgın silahlar tarihine dair koskoca bir kitap yazılabilirdi.
İnsanlığı birkaç kez yok etmeye yetecek kadar nükleer silahın bulunduğu o çağ… Nükleer bombalar, şemsiyeler ve karşılıklı garantili imha üzerine kara mizah yapmanın eğlenceli sayıldığı o dönem…
Mantıken o zamanlarda yaşamış biri olarak Tanya, insanlı torpidoları gayet uygulanabilir bir sonuç olarak görüyordu.
İtalya bunları kullanmıştı, Japonya’nın Kaiten’leri de vardı.
“Ne?”
“Torpidolara bir pilot ve yön verme mekanizması ekleyelim, tıpkı V-1’ler gibi gemilerin gövdesine çarptıralım. Personel çarpmadan önce araçtan tahliye olduğu sürece hiçbir sorun yaşanmaz.”
Her halükarda Tanya, insanlı torpidolar gibi delice bir fikri kabullenmeye dünden razıydı.
Tanya kendi hayatını her şeyin üstünde tuttuğundan, kendisinden önce vatanı uğruna ölenlerin aksine mottosu “Hayata dikkatle muamele edin” idi. Yani… Pek hümanist biri sayılmazdı, bu yüzden bunu “Kendi hayatına dikkatle muamele et” şeklinde ifade etmek daha dürüstçeydi.
Üstelik insan sermayesinin değerini midesini bulandıracak kadar iyi biliyordu. İşte bu yüzden İtalyanların insanlı torpidolarını çok daha akıllıca bir silah olarak görüyordu.
Nitekim her iki fikrin de en iyi yönlerini cımbızlamaktan çekinmedi: Kaiten’lerin yıkıcı gücü ve İtalyanların insan hayatını koruyan zihniyeti.
“… Onları insanlı olacak şekilde yeniden tasarlamamızı ciddi ciddi öneriyor musunuz?”
“Asıl tadilatın uygulanması nispeten kolay olacaktır. Tek yapmanız gereken deniz kuvvetlerinin torpidolarını kumanda edilebilir hâle getirmek. Boyutlarını büyütmek de başka bir fikir olabilir.”
İtalya’nın Maiali torpidoları son derece pratik bir biçimde tasarlanmıştı.
Gerçi teknik olarak torpidedan ziyade minyatür denizaltı sayılabilirlerdi…
Hedefe yaklaştığında bir mayın yerleştirirdi.
İskenderiye Limanı baskınında, sadece üç ekibe ayrılmış altı kişilik bir grup iki zırhlıyı saf dışı bırakmıştı.
Şaşırtıcı bir şekilde, bu torpidoların petrol tankerlerini ve muhripleri de imha etmeyi başardığı zamanlar olmuştu.
Maliyet-performans açısından bakıldığında Maiali, Kaiten’i kesinlikle açık ara geride bırakıyordu.
Yani, eğer birine binmek zorunda kalsaydım kesinlikle Maiali’yi seçerdim (çünkü hem güvenlilerdi hem de insana güven veriyorlardı).
Yine de Kaiten’in yıkıcı gücünün cazip olduğu da bir gerçekti.
“Nasıl yani?”
“En basiti, torpidonun üzerine binit şeklinde bir koltuk eklemek olur. İdeal olanı torpido kovanından ateşlenmesidir ancak bunu çözmek çok zor olacaksa gövdeden ayrılan bir tip de iş görür. Gövdeden ayrılan tipten ilerlersek, azami gücü elde etmek adına onları büyük olasılıkla daha büyük yapmak isteriz, fakat… Ben sadece bir acemiyim.”
“Yani ne demek istiyorsunuz?”
“Bu fikri herhangi bir sorumluluk almadan ortaya atıyorum. Uygulanabilirlik ve maliyet gibi son derece kritik unsurlar hakkındaki görüşler için asıl uzmanlara danışacağınızı umuyorum.”
Başka bir deyişle, bu sadece anlık bir parlamaydı. Tanya temelde sadece beyin fırtınası yapıyordu.
Ortaya attığı şey, çarpışma kargaşasında hedefe yapışacak bir yapışkan mayın takma fikriydi.
Bir saha subayı olarak konuşuyor, bu tür alışılmadık taktiklere destek sağlayacak bir seçeneğe sahip olmanın işlerine yarayacağını düşünüyordu.
“Öneriniz hakkında.”
“Evet, efendim.”
“Genel hatları iyi hoş da bize biraz daha ayrıntı verebilir misiniz? İnsan kumandalı torpido derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?”
“Belki de ifade ediş şeklim fazla sıra dışıydı. V-1’den pek bir farkı yok. Torpido rotasına oturtulduktan sonra personel araçtan tahliye olunur.”
Ahhh. Yeterince açıklayıcı konuşmadığını işte o an fark etti. Maiali ile Kaiten’i birbirine karıştırmak hiç iyi olmazdı.
“Onları sadece gemi saldırılarında değil, başka alanlarda da kullanmayı düşünebiliriz. Örneğin, küçük torpidoları tekne gibi kullanmanın vaat edici olacağını düşünüyorum.”
“Küçük torpidoları tekne olarak mı?”
Kafası karışmış ses tonu, gayet doğal bir soruyu beraberinde getirmişti.
Yüzlerinde soru işaretleriyle ona istedikleri kadar bakabilirlerdi ama yani…
O kadar da tuhaf bir şey söylediğini düşünmüyordu.
“Liman tesislerine sızma ve onları imha etme görevlerini kastediyorum. Düşman gemileri demirlenmiş hâldeyken onları yapışkan mayınlarla ağır hasara uğratabiliriz. Mürettebatın esir düşmesine göz mü yumacağımıza yoksa denizaltılarla onları toplatacağımıza karar vermemiz yeterli.”
“Doğrudan düşmanın burnunun dibinde mi? Bu intihar olur. Bu tarz kendini imha eden silahlar çok fazla kayba yol açar.”
Tabii ki Tanya tüm ordunun bunları kullanması gerektiğini söylemiyordu. Bunun geleneksel saldırı yöntemlerinden oldukça uzak bir yaklaşım olduğunu kabul ediyordu.
“Bunların tamamen özel harekâtlarda su altı tekneleri olarak kullanılmasını öngörüyorum. Olağanüstü bir yöntem olduğunun farkındayım ama maliyet-etkinliğini bir düşünün.”
“Elinde somut bir tahmini rakam var mı?”
“… Sıcak çatışmada henüz test edilmedikleri için kesin bir şey söyleyemem. Fakat ana denizaltıyla kıyaslandığında, küçük torpido mürettebatı son derece küçük bir birlik tarafından idare edilecektir.”
Zayıf İtalyan ordusu, sadece altı kişiyle iki zırhlıyı saf dışı bırakmıştı.
Zırhlıları batırmanın bundan daha maliyet-etkin bir yolunu bulmak son derece zordu; üstelik o altı kişi esir düşmüş olsa da aralarından tek bir kişi bile ölmemişti.
“Demirlemiş gemilere yapılan saldırılardan büyük sonuçlar almayı bekleyebiliriz. Zayiat da asgari seviyede kalacaktır.”
Evet, neredeyse sıfır zayiat beklentisiyle etkinliği en üst seviyeye çıkarmak pekala mümkündü. Hatta deniz büyücülerini kullanırsanız, esir düşmek yerine kendi imkânlarıyla oradan topuklayıp kaçacaklarına bile güvenebilirdiniz.
İmkânsız bir şey değildi.
“Siz ciddi misiniz?”
Yine de intihar silahları cinnetin bir ürünüydü. Savaşın cinnetiyle köşeye sıkıştırılmış bir ulusun can çekiştiği anlarda icat edilirlerdi.
Uzak Doğu’daki malum bir ülkede bile intihar saldırılarına karşı güçlü itirazlar yükselmişti. Kısacası, ölmeye kararlı olmak ile kesin olarak öleceğini bilmek arasında dağlar kadar fark vardı. Özellikle İmparatorluk’ta kabul edilebilir genel askeri müdahale standartları, Tanya’nın neyin gerekli neyin gereksiz olduğuna dair anlayışından oldukça uzaktı.
“Kullanabilirsek, elbette. Sadece bir fikir ama bence iyi bir fikir.”
Fakat—
Savaş, aşırı durumlara zorlanmakla eş anlamlıydı. Aksi takdirde buna topyekün savaş denmezdi.
Bu önermeden yola çıkan Tanya, insan hayatını sadece rakamlara indirgemekten kaçınılmasını bir türlü anlayamıyordu. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, Rus-Japon Savaşı’ndan çıkarılan derslerde geleceğin emarelerini gören ama diğer herkes tarafından aklını kaçırdığına karar verilen İngiliz general gibi. Savaş, bedeli son derece ağır olan deneyim adındaki o öğretmen eşliğinde yapılan çalışmalarla yerleşik kanıları değiştirirdi.
Aksine, bir insan ne kadar makul olursa, geleceği yerleşik kanılar ve sağduyu penceresinden değerlendirmeye o kadar meyilli olurdu.
Başka bir deyişle Tanya, tamamen kavranılamaz bir mantık ve hareket ilkelerine göre iş gören bir canavar gibi görünüyordu.
Oysa Tanya sadece eli yüzü düzgün miktarda tarih bilgisine sahipti.
“Hayır, yani, torpidoları geliştirmeye yönelik bu planlardan herhangi birinin hayata geçirilmesi gerçekten mümkün mü?”
Konuşan kişi aslında uygulaması zor görünmesini bahane ederek kulağa delice gelen bu planların önünü kesmeye çalışıyordu, her ne kadar Tanya durumun farkında olmasa da.
“Torpido teknolojisi hakkında fazla bir şey bilmiyorum. Ancak sorunuzu bir hava büyücüsünün perspektifinden yanıtlayabilirim.”
“Lütfen açıklayın.”
“Büyücülerin dâhil olduğu gemi karşıtı bir torpido saldırısı için… düşman tespit ve oksijen sağlama büyü formülleri, yüksek irtifa harekâtlarından uyarlanabilir. Pratikliği ve maliyet-etkinliği büyü teknolojisiyle harmanlarsak, engellerin çoğunu aşabileceğimizi tahmin ediyorum.”
“Peki ya küçük torpidolar için?”
“O daha da basit. İçine doldurulan mühimmat miktarını azaltarak, hareket kabiliyetini sağlamak adına burun kısmına bir batarya veya benzeri bir şey yerleştirebiliriz. Bundan daha kullanışlı bir U-boat olabilir mi?” Kendime biraz güvence payı bırakmayı unutmamalıyım. “Elbette, mevcut teknoloji kullanılarak tam olarak istenen niteliklerde üretilebileceklerinden emin değilim. Öngöremediğim tasarım zorlukları çıkabilir.”
“Yani esas olarak mevcut teknolojilerin kombinasyonuna dayanan bir yenilik mi olacak?”
“Evet, düşük riskli bir geliştirme sürecinin en iyisi olduğunu düşünüyorum.”
Aklına başka bir dünyadaki, tüm yumurtalarını teknoloji sepetine koyup çuvallayan bir ülkenin kötü örneği geldi.
Almanların, garip yeni silahlarla savaşın gidişatını tersine çevirmeye takıntılı olmak gibi kötü bir huyu vardı ve bu durum mevcut üretim hatları üzerinde ciddi olumsuz etkilere yol açıyordu.
Ancak insan kaynaklarında çalışan yetişkin bir birey olarak edindiği deneyimler sayesinde Tanya, beklenen değer ile gerçeklik arasındaki uçurum konusunda son derece makul bir yaklaşıma sahipti.
Sonuçta teoride konuşmuyordu; gerçekten yaşanmış olaylardan ve gerçekten var olan şeylerden bahsediyordu.
Uygulanabilirlik hususunda, tedbirsizce hareket etmemeye her zaman özen gösterirdi.
“Teknik Cephanelik’in genel görüşü nedir?”
Ve genel nezaket kuralları gereği ile sorumluluktan kaçma arzusuyla soruyu uzmanlara yöneltmeyi de ihmal etmiyordu.
Diğer herkes için bu, sadece bahanelerin arkasına saklanmalarına izin vermeyecekmiş gibi görünüyordu—ama kendisi bunun farkında değildi.
Tanya’ya göreyse yaptığı şey yalnızca prosedürlere uymaktan ibaretti.
Son derece teknik bir tartışmada uzmanların görüşlerine saygı duymak onun için gayet doğaldı.
Bir iç yönetim aracı oluştururken mühendisleri göz ardı etmek, işin ters gitmesini kendi eliyle davet etmekle aynı şeydi.
Bu durumun da bundan bir farkı yoktu.
“Teknik Cephanelik mi… şey, eğer bu bir emirse… muhtemelen oldukça kolay bir şekilde bir prototip ortaya çıkarabiliriz. Torpidoları büyütmek ve içinde büyücüler için alan yaratmak çok da karmaşık bir iş olmayacaktır.”
Soru sorulduğunda uzmanlar genelde dürüstçe yanıt verirlerdi. Üstelik bu adamlar teknik bir meydan okumaya göğüs geremeyen bir ekip olarak hatırlanmak istemiyorlardı.
Yapabiliyorsak yaparız.
Uzmanlık gerektiren bir mesleğin gücü de zayıflığı da işte buradaydı. Profesyoneller ellerinden geldiği için her şeyi yapma eğilimindeydiler.
“… Teknik Cephanelik’teki araştırmaların nasıl gittiğine bir bakalım. Bir anlık hevesle birlikleri ölüme gönderme kararını öylece veremem. Ölmeye kararlı olmaları gereken bir görev başka şey, ama tek sonucun ölüm olduğu görevler…”
“Elbette, insan hayatı en yüksek önceliğe sahiptir. Bu konuda duruşum nettir.”
Toplantıya katılanlar bir atılım gerçekleştirmenin yolunu bulmaya pek meraklıydılar.
Oturum başkanından en alt kademeye kadar herkes istemeye istemeye de olsa reddetmek için bir nedenleri olmadığı sonucuna vardı.
İşte bu yüzden “sadece bir denemek adına” geliştirilmesine onay verildi.
“Harika. Deniz kuvvetlerinin en azından bu fikri değerlendirmesini isterim.”
Arghhhh, bu sözler kendi ağzımdan ne zaman çıktı benim…? Zihninde davetsizce beliren bu iniltili düşünceyle Tanya, gözlerinde uzaklara dalan bir ifadeyle boşluğa süzüldü.
Aklına şu beş kelime geliyordu: Ne ekersen onu biçersin.
Bu, kabullenmesi zor bir gerçeklikti. Fakat ne kadar tuhaf olsa da ektiğim tohumlar gerçekten de doğrudan bu duruma yol açmıştı.
Tanya, sırf elinin altında Maiali bulunsa ne kadar kullanışlı olacağını öylesine düşünürken düşüncesizce deniz kuvvetlerinin teçhizatı hakkında yorum yapmaya başlamıştı… …ve şimdi insanlı torpidoya dönüştürülen kişi bizzat kendisiydi.
Tüm bunların eğlenceli tarafını görmek gerçekten zordu.
12 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, İÇ DENİZ CEPHESİ
İmparatorluk Donanması İç Deniz denizaltı birlikleri, başlangıçta filonun geri kalanıyla aynı standartlarda donatılmıştı.
Başka bir deyişle, kendilerine tahsis edilen torpidolar hiçbir işe yaramıyordu. Bunu artık geçmiş zaman kullanarak konuşabiliyor olmaları, hem kendileri hem de torpidoları geliştirenler için iyi haberdi.
Tapa mekanizmasındaki dramatik iyileşme; tam isabet kaydeden kovanların patlamaması, fırlatma anında patlamalar ya da düşman filosunu teğet geçip giden manyetik tapalar gibi akıl dışı saçmalıkların bıçak gibi kesilmesi anlamına geliyordu.
O “yılan balıkları” nihayet denizaltı dairesinin dört gözle beklediği torpidolara evrilmişti. Ancak böyle iyi bir habere rağmen, standart üretim torpidoların mucizevi bir çözüme dönüştüğü de söylenemezdi.
Ortalama silahlardı, özel bir yanları yoktu.
Pek hızlı sayılmasalar da mekanik güvenilirliğe öncelik veriyorlardı ve elektrikle çalışıyorlardı; bu da üretim verimliliği açısından mükemmel bir tasarım tercihiydi. Ticaret gemilerini avlamak üzere hevesli İç Deniz’in sularına sürüleceklerdi.
Doğal olarak bu durum, orada konuşlandırılan denizaltıların da ticaret gemilerini avlamakla meşgul olacağı anlamına geliyordu. Ancak durum değişiyordu… az da olsa. Tecrübeli mürettebata en azından öyle geliyordu.
Fark ettikleri ilk işaret, üst kademeden gelen garip “tamirat” emirleriydi.
Bir süredir denizaltılarına devasa, gizemli eklentiler takmaları söylenip duruyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, bunun su altındaki hızlarını olumsuz etkileyeceğine dair itirazları göz ardı edilmiş, tersane personeli kesin emirler doğrultusunda bu “özel tadilatları” yapmaya kararlılıkla devam etmişti.
Ortaya çıkan sonucu gördüklerinde, daha da fazla kaptanın bunları gemilerinde istememek konusunda kararlı ve sert bir tavır takınması gayet doğaldı. Buna rağmen denizaltı birlikleri, nadir görülen bir şekilde, “emirlere” uymaktan başka hiçbir açıklama yapılmaksızın buna boyun eğmek zorunda bırakıldı.
“Bu da ne halt böyle?” sorusunun yeni bir selamlama parolasına dönüşmesi an meselesiydi.
İyi ya da kötü, gerçeği sadece yolcular ve ana denizaltının mürettebatı biliyordu. Açıkça söylemek gerekirse, bu eklentiler yeni silahlar içindi. Yapılan bu tadilatlar, V-2’yi taşımayı mümkün kılıyordu. Plandan haberdar edilen tüm mürettebatın vardığı ortak kanı şaşmaz bir şekilde şuydu: “Bu adamlar kafayı yemiş.”
Doğrusunu söylemek gerekirse, sadece onlar da değildi. Bunların içine yüklenecek olan hava büyücüleri de bu görüşe gönülden katılıyordu. Tamamen dürüst olmak gerekirse, Teknik Cephanelik mühendisleri bile şüphe içindeydi.
Özgüvenden dolup taşan tek kişi, mucidin kendisiydi.
Denizaltı mürettebatı da dâhil olmak üzere pek çok insan, “Bunu gerçekten yapıyor musunuz?” gibi sorularla projenin akıl sağlığını sorgularken… Başmühendis Schugel, denizaltıları bu devasa ve hantal eklentilerle donatmak için Teknik Cephanelik’in başını çekiyordu. Hatta tam da tasarlandığı gibi çalışacaklarından emin bir şekilde, denizaltıları üç tezahüratla coşkulu bir şekilde uğurlayacak kadar da nezaket göstermişlerdi.
İnsana görevini yapma isteğini kesinlikle kaybettiren türden bir uğurlamaydı.
Eğer o anda Milletler Topluluğu’nun Jabo’ları iskeleyi makineli tüfek ateşiyle tarayıp o mühendisleri havaya uçursaydı, onlara üç tezahürat da ben çekerdim.
Bir savaş gemisinde kurmak için biraz fazla düşman yanlısı bir hülyaydı bu; fakat sadece kalkış anında Tanya’nın ne kadar büyük bir zihinsel baskı altında olduğunu gösteriyordu.
Kasvetli bir şekilde iskeleye bakarken dalıp gitmişti; kendimin bile ne kadar dalgın olduğuna şaşırmıştım. Farkına varacak vakit bile bulamadan denize açılmışlardı.
Yani, denizaltılar yavaştır.
On knot’tan daha hızlı seyredemezler. Düzenli olarak hane sayısı bir basamak daha fazla hızlarda seyahat eden bir hava büyücüsü için katlanılamayacak kadar yavaştırlar. Manzaranın değişeceği kadar açık denize ilerlemek epey vakit alır.
Fakat canını sıkan tek şey bu değildi.
Hepsinden daha kafa karıştırıcı olanı, harekât henüz yeni başlamış olmasına rağmen her şeyin plana göre ilerliyor olmasıydı. Birlikler nöbetçi personelle kaynaşmış, gözcü desteği sağlıyordu.
“… Hiç bu kadar zaman planına sadık kaldığımızı sanmıyorum.”
Acı bir tebessümle açık denize bakıp o güzel maviliği seyrediyorum. Denizaltının arkasında bıraktığı dalgaların köpürmesini izlemenin ne kadar dinlendirici olduğunu takdir edecek kadar geniş bir zaman bulabiliyorum.
Zamanında varmak ne kadar da son derece kafa karıştırıcı. Kısa bir süre öncesine kadar doğunun uçsuz bucaksız ovalarında Komünistlerle düzensiz “oyun buluşmaları” gerçekleştiren biri için bu çok tuhaf ve huzursuz edici.
“Kocaman mavilikte sadece küçücük bir noktayız. Pekala, bir denizaltı grubu olduğumuza göre daha çok bir nokta kümesiyiz sanırım. Deniz fazlasıyla muazzam.”
Doğu cephesi de engindi ama İç Deniz göze daha da engin geliyordu. Denizaltılarla yapılan “ara ve yok et” görevleri, söylemesi yapmasından kolay olan şeylerin klasik bir örneğidir. Bir dizi denizaltı harekâtına katılmış ve yenisini iple çekmeyecek kadar çok denizaltı yolculuğu yapmış olan Tanya bile, bir denizaltının içinde düşman arama fikrinin biraz komik göründüğü gerçeğini gizleyemez.
Kimsenin denizaltıları küçümsediğinden değil. Düşmanın yerini tespit etme ve saldırma konusunda gayet kabiliyetlilerdir. Bir silah olarak ne kadar etkili olduklarının pekala farkındayım. Aal’lerin düzgün şekilde patlayacak seviyede geliştirilmesiyle birlikte, İmparatorluk denizaltıları artık Milletler Topluluğu filosu için meşru bir tehdit kabul edilebilir.
Bir sorun varsa, o da düşman gemilerini imha etme işinin aslan payını denizaltıların üstlenmesini bekleyen emirlerdi. Filo denizaltılarına takıntılı olan Japon İmparatorluk Donanması bile, kafalarının patlamasının işten bile olmadığı kadar ağır bir baskı altına girene dek denizaltıcılarına bu tür beklentileri dayatmaya kalkışmamıştı.
Denizaltılar hava ve zırhlı tümenler gibi kullanılamaz, fakat… piyade kafalı Genelkurmay Başkanlığı onları bir tür hareketli vurucu güçle karıştırıyor gibi görünüyordu.
Japon İmparatorluk Donanması’nın sık sık dogmatik olmakla eleştirilen engelleme stratejisi, herhangi bir şeyi tamamen yok etmek değil, düşmanın deniz kuvvetlerini zayıflatmak üzerineydi. Dalgaların kontrolünü tamamen ele geçireceklerini asla iddia etmemişlerdi.
Eğer Genelkurmay soğukkanlılıkla bize düşman deniz kuvvetlerini arayıp yok etme emri veriyorsa, kesinlikle kafayı yemişler demektir. Ya da belki de yememişlerdir.
Kurmay subaylar kara savaşında aşırı uzmanlaşmıştır. Başka bir deyişle, sadece fazlasıyla zeki kara ordusu mensuplarıdır. Deniz gücünü kara gücü gibi düşünürseniz, etrafta saçma sapan emirlerin uçuşması kaçınılmazdır.
Tanya’nın tek düşünebildiği “Aptal mısınız siz?” olsa da… Bunu söylemek saygısızlık olsa da hoşnutsuzluk hissetmekten kendini alıkoyamaz.
Kara ve deniz birbiriyle bağlantılıdır ama farklı dünyalardır.
Karadan denize bakıp emir verebilecek tek kişiler, oraların nasıl bir yer olduğunu yakından bilen amirallerdir.
Genelkurmay Başkanlığı’ndaki dâhilerin çoğu deniz hakkında hiçbir şey bilmiyor. Düşünmesi bile dehşet verici ama… Harp akademisinde deniz taktiklerinin ders olarak bile okutulmadığını aniden nefesim kesilerek fark ediyorum.
Tanya, harp okulunu ve harp akademisini bitirdikten sonra epey kayda değer bir askeri bilgi birikimi edinmişti. Bu durum sadece İmparatorluk sınırları dâhilinde geçerli olsa bile, çoğu kişiden daha iyi bir eğitim aldığını söylemek yanlış olmazdı.
Bu da müfredat hızlandırılmış bir takvime sıkıştırılmış olsa dahi, ordunun muvazzaf bir askerin bilmesi gerektiğini düşündüğü her şeyi ona kazandırmış olması gerektiği gerçeğini perçinliyordu.
Yine de deniz muharebelerine dair tüm bildiklerim, barış içindeki modern Japonya’da yaşamış geçmiş benliğimden kalan kırıntılar ile İmparatorluk Deniz Kuvvetleri ile yürütülen müşterek harekâtlarda kaptığım az buçuk şeyden ibaret.
Deniz doktrini konusunda hiçbir sistematik eğitim almadım.
“… Kurmay tatbikat gezileri bile her zaman dağlara, tepelere veya ovalaraydı.” Kendi kendime söylenirken sadece başımı sallayabiliyorum. Aslına bakılırsa, deniz muharebeleri hakkında… diğer tüm kurmay veya büyücü subaylardan daha çok şey biliyor olmam son derece muhtemel. “Bu da ne böyle…? Bu tam bir rezalet. Ayrıca bunun benim uzmanlık alanım olması bana en ufak bir sevinç bile vermiyor.”
İnsanın işinde iyi olması artı bir değerdir. Fakat uzmanlık alanınızın bir lanete dönüştüğü anlar da vardır. Örneğin, tam da şu anki gibi.
“Bunu yapmak zorundayım ama bunu yapmak zorunda olduğum gerçeği berbat bir şey.” Tanya, yakındaki denizciler duymasın diye sesini alçaltıp kasvetli bir yüz ifadesiyle inliyor. Denizleri seyrediyor olsam da zihnim hâlâ çaresizlik içinde kıvranıyor.
Neden böyle oldu?
Olaylar buraya nasıl geldi?
“Haaah.” Kaçıncı olduğunu sayamadığı derin iç çekişi lacivert gökyüzünde dağıldığı anda gerçekleşiyor.
“Telgraf var! On Altıncı Hava Filosu’nun keşif uçaklarından biri düşmanın yerini tespit etmiş!”
İlk temas raporu. Bu haberi dört gözle mi beklediğini yoksa hiç gelmemesini mi dilediğini bir türlü kestiremiyor.
Her halükarda, bu avlarına dair bir istihbarat. Denizaltının mürettebatı hafifçe canlanıyor.
“Düşman filosu tespit edildi! Düşman filosu tespit edildi!”
Elbette iş söz konusu olduğunda modumu gayet kolay değiştirebilirim.
“Albayım, Süvari Barchet sizi çağırıyor.”
“Hemen geleceğimi söyleyin!”
Denizcinin mesajını alır almaz koşar adım yola koyuluyorum. Yetişkin bir adamı yavaşlatacak o daracık denizaltı koridorlarının bana hiç engel olmaması sanırım bir şans.
Çevik adımlarla süzülerek doğrudan kaptanın yanına varıyorum.
“Süvari Bey, telgrafı duydum.”
“Sizi ayağınıza kadar çağırdığım için kusura bakmayın, Albayım.”
Rütbe olarak bir binbaşı ama denizaltının komutanı olarak süvarisi konumunda. Üstelik deniz kuvvetlerinden. Rütbe hiyerarşisinin teferruatına girmek fazla karmaşık.
“Lütfen dert etmeyin, Süvari Barchet. Sonuçta ben sadece yolcuyum; denizaltının komutanı sizsiniz. Ev sahibinin önceliklerine riayet etmek son derece doğal. Hiç kafanıza takmayın.”
“Teşekkür ederim. Öyleyse Albay Degurechaff, işte burada.”
Konuşurken telgraf metninin dökümünü Tanya’ya uzatıyor.
Belgeye hızlıca göz atan Tanya, hafifçe başını sallıyor. Bir düşman gemi filosu. Büyük olasılıkla hedefimiz bu. Onlar olmalı, şüpheye yer yok.
“… En azından birkaç ana harp gemisi veya kruvazör içeren bir savaş gemisi grubu. İkisi muhtemelen ağır kruvazör, dördü ise muhrip veya hafif kruvazör. Uçak gemisi yok.”
Fakat bu durum bana bir şeylerin ters gittiğini hissettiriyor. Eğer düşmanın düzeni buysa, tuhaf bir durum var demektir…
“Uçak gemisi yok mu? Bu garip. Milletler Topluluğu’nun genel harekât tarzı düşünüldüğünde, civarda bir uçak gemisinin olmasını beklerdim. Bir yanlışlık olabilir mi?”
“Raporda petrol tankerleri olsaydı belki yanılmış olabileceklerini söylerdim ama kimsenin ana harp gemisiyle uçak gemisini karıştıracağını sanmıyorum. Eğer gerçekten yoksa, bu bana harika bir haber gibi geliyor…”
Tanya, Barchet’nin yorumlarına karşılık başını sallıyor ancak ikna olmayarak kafasını yana yatırıyor. Uçak gemilerinin önemi hafife alınamaz.
Denizlerin hâkimi onlar.
“Kuşkusuz. Yine de şu an için henüz onu tespit edemediğimizi varsayabiliriz.”
“Evet, etraflıca bir arama yapmak önemli; ancak—belki doğru ifade edemiyorum ama… eğer keşif uçaklarımız düşmanın doğrudan destek avcı uçakları tarafından taciz edilmiyorsa, bu orada olmadıklarına dair dolaylı bir kanıt değil midir?”
Doğru, kanaryalar sağ salim ötmeye devam ediyor. Eğer keşif uçakları görevlerini hiçbir engelle karşılaşmadan icra edebiliyorsa, bunun yakında uçak gemisi bulunmadığına işaret ettiğini görebiliyorum.
Uçak gemisi konuşlu uçaklar çetin rakiplerdir. Genel olarak konuşmak gerekirse, uçak gemilerinde sürüyle deniz büyücü birliği de bulunur, bu yüzden bir uçak gemisinin bulunmaması Tanya’nın gerçekten sevinebileceği bir şeydir.
“… Yani gerçekten düşman uçak gemisi olmadığını söyleyebilir miyiz?”
“Tedbiri elden bırakmamalıyız ama umutlanmakta bir sakınca olmadığını düşünüyorum.”
Tanya tebessüm ederek onaylar.
“Sanırım temas sağladığımızda öğreneceğiz.”
Ne de olsa ön istihbaratın tamamı teyit edilmemiş bilgilerden ibaret. Tüm muharebe meydanını görebilme yeteneğine sahip olsaydık, bu Clausewitz’den bu yana harp bilimindeki ilk devrim olurdu.
Ne yazık ki bu sinir bozucu sisin eline mahkûmuz.
“Varsayımların üzerine daha fazla varsayım yığmanın manası yok. Bekleyip ne olacağını görelim.”
“Haklısınız Albayım.”
“Pekala, lütfen bizi onlara götürün.”
“Anlaşıldı. Sadece nakliyeci olabiliriz ama elimizden geleni yapacağız. Siz havalandıktan sonra sahte hedef olarak eski içten yanmalı modellerden mi yoksa yeni elektrikli olanlardan mı fırlatalım?”
Barchet’nin sorusu, üzerine düşünürken bir an duraksamama neden oluyor.
Muhtemelen nezaketinden teklif ediyor ama buna ne anlam vermem gerektiğinden emin değilim. Düşman, pille çalışıyor olsa bile üzerlerine doğru süzülen bir sürü torpidoyu gerçekten gözden kaçırır mı?
Donanma, böyle bir harekât sırasında denizaltı gizliliğini nasıl kavramlaştırıyor ki?
“Denizdeki koşullar gökyüzüne bağlı sanırım. Hava durumu tahmini nasıl?”
“Açık veya az bulutlu. Denizin dalgalanmayacağından eminim.”
“O halde…” Tanya başını sallayarak kaptanın inceliğini geri çevirir.
“Emin misiniz?”
“Evet, başarılarımızın kaydını tutması gereken denizaltıyı riske atamayız. Ne başardığımız konusunda hiçbir fikrimiz olmadan geri dönmek pek hoş durmaz.”
Başarılar, her şeyi meşrulaştırmak için kullanılır.
İş o noktaya varırsa Ildoa’ya girme iznimiz var, ancak… bir sonuç elde edip edemeyeceğimiz, her şey bittiğinde devletimizin bize nasıl davranacağını değiştirecektir. Hiçbir şey başaramadan Ildoa’ya sığınırsak, İmparatorluk’un prestijinin lekeleneceğini tahmin etmek zor değil.
Yine de başımın ağrımasını istemediğimden, saldırıdan sonra Ildoa’dan tamamen uzak durmayı tercih ederim. Bunun ülke içi meselelerden farklı bir sebebi var.
Yani müttefikimiz olan Ildoa, bir müttefike göre feci şekilde tarafsız.
Savaşan bir devletten biri pat diye içeri girerse, soru sormadan esir alınabilir. Şahsen, savaşın geri kalanı boyunca emniyetimi sağlayacaksa, bu “katı bir şekilde tarafsız güç” tarafından alıkonulmayı düşünmeye değer buluyorum.
Ancak Ildoa ile İmparatorluk arasındaki şu anki tuhaf ilişki göz önüne alındığında, bunun işe yarayacağından emin değilim. Sadece bir pazarlık kozu olarak takas edilmemiz işten bile değil.
Bunun güvenli olan hiçbir yanı yok.
Uzun vadeli doğuracağı sonuçları kestirmek zor olsa da kısa ve orta vadede İmparatorluk’taki statümü olumsuz etkilemesi son derece muhtemel.
Mevcut durum göz önüne alındığında… Tanya ancak diğer tüm seçenekler tükendiğinde Ildoa’ya sığınmalı.
Ah, doğru ya. Ildoa’ya şaka yapmadığımızı göstermemiz emredilmişti.
Şiddetin genellikle soruna yol açtığı söylenir ama gerçek şu ki bu, zamana ve mekâna göre değişir. Savaşan bir gücün hafife alınmaktansa kendisinden korkulması daha iyidir. Makyavelizmin özü de kesinlikle budur.
“… Komuta zinciri cidden muazzam bir şey.”
