Youjo Senki Cilt 9 – Bölüm 2 / İç Cephe

İç Cephe

30 HAZİRAN BİRLİK YILI 1927, İMPARATORLUK BATI HAVA KONTROLÜ

Önleme Kontrolü, başlangıçta İmparatorluk Ordusu bünyesinde son derece sınırlı, geçici bir birim olarak kurulmuştu; düşmanın hava saldırılarını engellemeye adanmış hava büyücüleri ve diğer hava unsurlarından oluşan bir nevi özel görev gücüydü. Açıkça söylemek gerekirse, önleme kontrolörleri hava savunmasında uzmanlaşmış personeldi. Bu komutanlığın teşkil edilme gerekçesi basitti.

Ren Cephesi üzerindeki hava muharebeleri amansızdı. Düşman her saniyenin kritik olduğu kadar yakınken, hızlı müdahale görevlerini icra etmeye adanmış bir birlik arzulamak gayet doğaldı. Özellikle silahlı keşif görevleri yürüten az sayıdaki Cumhuriyet birliği gökyüzüne her yükseldiğinde onlarla acilen ilgilenilmesi gerekiyordu.

Bu nedenle, aşırı yük altındaki Ren Kontrol’ün üzerindeki baskıyı hafifletmek adına, ayrı bir komuta zinciri altında önleme görevlerinde uzmanlaşmış bir makam kurulmasına karar verildi. Tüm amaçları ve varlık nedenleri bundan ibaretti. Siper savaşlarının o aşırı yakın mesafe çetin şartları çözüme kavuşturulduğunda işleri bitmiş olacaktı… ya da en azından işlerin böyle yürümesi gerekiyordu.

Feshedilmeleri, Batı Hava Muharebesi patlak verene kadar defalarca ertelendi.

O andan itibaren eski Ren Kontrol, şiddetlenen hava savaşının tam zamanlı destekçisi haline geldi ve eski Cumhuriyet toprakları üzerindeki hava üstünlüğünü koruma görevi geçici önleme kontrolörlerinin sorumluluk alanına girdi.

Ancak o aşamada, Hava Kontrolü ile Önleme Kontrolü, Ren Kontrol bünyesindeki iki farklı unsurdu. Başka bir şey olmasa bile, iki grubun kendilerini birbirinden ayrı tuttuğuna şüphe yoktu. Hava Kontrol ana kuvveti oluşturuyordu, Önleme Kontrol ise düşmanın uzun menzilli keşif uçaklarının sızmalarını bertaraf etmeye yardım ediyordu.

Batıdaki sular durulduğunda her şey yeniden Hava Kontrolü’nün yetki alanına dönecekti… Bunun nasıl değişeceğinden zerre kadar haberleri yoktu.

Çantada keklik gördükleri gelecek, ham bir hayalden ibaretti.

Şimdilerde artık Batı Hava Kontrolü olarak adlandırılan eski Ren Kontrol, hava savunması ve önleme konusunda uzmanlaşmıştı.

Bu garip rol değişimine ek olarak, küçük ve güya hâlâ geçici olan özel kuvvet grubu, düşman topraklarına girdiğinde Hava Kontrol’den seyrüsefer desteği almak zorunda kalıyordu.

Taarruzdan müdafaaya geçmek zorunda kalmışlardı. Bu durum, tüm İmparatorluk’un karşı karşıya olduğu vaziyeti kusursuz bir şekilde özetliyordu. Ve hiçbir şey İmparatorluk Ordusu’nun içine düştüğü müşkül durumu, kontrol odasındaki önleme kontrolörlerinin asık yüzleri kadar etkileyici bir şekilde gözler önüne seremezdi.

Biri çıksa piyasada aşırı bir iç çekiş arzı olduğunu söyleyebilirdi. Talebi karşılayacak üretim kapasitesi kronik bir yetersizlik içindeki İmparatorluk’ta, sinirli ve perişan mırıltılar bu kıtlığın yegâne istisnasıydı ve bol miktarda bulunuyordu.

“Yine bizim rutin uçuşçular. Akıllanmak bilmiyorlar, kaşınmaya yine geldiler.”

“Bu gece hepsiyle yükleniyorlar… Üç gruba ayrılmışlar, ovalık sanayi bölgesine baskın düzenlemek üzere rota almışlar.”

Nöbetçi personel düşmanın aşikâr niyetini hızla tarttı ve komutan her zamanki gibi kararını verdi. Savaş vakti gelmişti.

Çatışmayla geçecek bir gece daha henüz yeni başlıyordu.

“İkazı yayınlayın. Bu bir önleme muharebesidir, baylar bayanlar. Ne yapacağınızı biliyorsunuz. Her zamanki neticeleri görmek istiyorum.”

Ne yapacağınızı biliyorsunuz.

Nöbetçi subayın bunu en ufak bir ima veya alay barındırmadan, sırf bir teşvik olarak söylemesi, İmparatorluk’un içinde bulunduğu vaziyeti tek başına özetlemeye yetiyordu.

AYNI GÜN, ESKİ REN CEPHESİ’NDEKİ OVALIK SANAYİ BÖLGESİNE GİDEN ROTA ÜZERİ

Bu esnada Birleşik Krallık bombardıman mürettebatının, ne yaptıklarına dair şaşırtıcı derecede az fikri vardı.

Öncü uçaklar hariç, pilotların çoğu için bombardıman akınları hiç bilmedikleri bir alandı.

Bunun sebebi son derece basitti: Birleşik Krallık bombardıman uçağının ortalama ömrü elli ila altmış uçuş saatinden ibaretti.

Delik deşik olmuş uçaklar birer birer topallayarak geri dönerken ve içindeki mürettebat hayatta kaldığına şükrederken, kimsenin bu görevlere hevesle gönüllü olmasına imkân yoktu.

Bunlara “cehenneme bombardıman uçuşu” diyorlardı.

Cehenneme bombaları mı yoksa kendilerini mi bırakacakları tamamen şansa kalmıştı. Tek bir talihsizlik bile ölüm tanrısını davet etmeye yeterdi.

Ve bugün, o lanet olası boktan günlerin her birine taş çıkartacak çetin bir sınav olacaktı.

Talihsizliklerinin nedeni inanılmaz derecede basitti.

Bulutlar.

Cehennemin üzerini örtmesi gereken gece örtüsü yetersizdi. Bunu ilk fark edenler, şanssızlığa şerbetli kıdemliler oldu.

Onlardan biri, filonun başını çeken öncü bombardıman uçağının kaptanı, endişeyle söylenerek dişlerini gıcırdattı. “… Görevi iptal etmiyorlar mı?! Bu bulut örtüsü hiç yeterli değil!”

Gece gökyüzü.

Zifiri karanlık bir gök.

Aşağıdaki yeryüzü, büyük olasılıkla sıkı bir karartma emri nedeniyle zifiri karanlıktı; ancak kalın bir bulut duvarının arkasına saklanmadığı da aşikârdı. Hedeflerini görebiliyor olmaları iyiydi güzeldi de, uçuruma uzun süre bakarsanız uçurum da size geri bakar.

“Meteoroloji uzmanları ‘mükemmel şartlar’ derken neyi kastediyordu ulan? Önlenip avlanmak için mi mükemmel şartlar?! Akvavit falan mı çekiyorlardı kafaya? O aptallar muhtemelen alkolden sulanmış beyinlerine ilk gelen şeyi yumurtladılar!” diye tükürürcesine konuştu ve içini kaplayan kötü bir hisle araziyi taradı.

Gözüne çarpan şey kırmızıydı. Şiddetli, kör edici bir ışık hüzmesinin aniden ortaya çıkışı.

“Projektör!”

“Kahretsin! Çıplak gözle görünüyoruz!”

“Gece avcıları, yüksekte!”

Uçuş mühendisinin çığlığı üzerine kaptan kaçınmak için lövyeyi itmeye çalıştı ama fırsat bulamadan bilincini kaybetti.

Nedeni, bir düşman avcı uçağının tepeden ateşlediği 20 mm’lik otomatik top mermisiydi. Modernize edilmiş Azrail tırpanı, kaptanın hayatının gözlerinin önünden film şeridi gibi geçmesine bile vakit tanımadı. Bir anda yok olup gitti. Ölüm tanrısı bu devirde pek bir verimliydi.

Az önce kaptan olan adamın beyni uçağın içine saçılırken, mürettebatı da benzer bir kaderle yüzleşiyordu. Artık sallantıda olan, hedefsiz ve kontrolden çıkan öncü uçak, uçuş pozisyonunu koruyamadı ve yerçekiminin esiri olarak yere doğru çekildi.

Bu esnada filoda onun arkasından gelen uçaklar, bu katliamı mide bulandırıcı bir netlikle izliyordu. Daha doğrusu, olayın tüm ayrıntılarıyla gerçekleşmesini görecek kadar talihsizdiler. Ne de olsa İmparatorluk projektörü bütün sahneyi aydınlatma nezaketini göstermişti.

Tam o sırada arkadaki bombardıman uçağının mürettebatı çığlığı bastı.

“Öncü düştü! Kahretsin!”

Yeterince bulut yoktu. Ölüm koridorunda çaresizce çırılçıplak kalmışlardı.

Ve düşman gece avcıları, yeme hevesli balıklar gibi üzerlerine çöküyordu. Düzenlerini korumaya çalışan bombardıman uçakları için can sıkıcı şekilde, düşman gece savaşının doruk noktasındaydı.

Bu belalı ziyaretçiler sadece yukarıdan değil, aşağıdan da geliyordu.

“Uçaksavarlar tam altımızda! Yer yarılıyor!”

Hedefleri projektörlerle aydınlatılmışken, yukarıya doğru bir uçaksavar ateşi fırtınası yükseliyordu. Üstelik aydınlatılan uçaklar, üzerlerine dalış yapan avcılar için harika birer hedef oluşturuyordu.

Bir dakika boyunca aydınlatılırsan ömrün yarı yarıya kısalırdı.

İki dakika aydınlatılırsan hayatta kaldığına dua ederdin.

O gökyüzünde geçirilen her bir an ruhu kemiriyordu. Sonsuza kadar sürecek bir azaptan farksızdı. Şimdi mi? Henüz değil mi? Bomba bırakma noktasına hâlâ ulaşmadık mı?

Birleşik Krallık bombardıman mürettebatının bir üyesi olmak işte böyle bir şeydi. Hepsi başlarına ne geleceğini biliyordu ama yine de bu tam anlamıyla bir işkenceydi.

“Bırakışa hazırlanın! Senkronize olun!”

Öncü uçak yok olunca, komutan hedefi kendi takdirine göre belirledi.

“Şimdi!”

Eşzamanlı olarak bırakılan bombalar, bombardıman mürettebatı için fazlalık bagajdan ibaretti. Ağır yük İmparatorluk tarafına bırakıldıktan sonra görevleri tamamlanmış oluyordu. Artık epey hafiflemiş olan bombardıman uçaklarının, öfkeyle ateş kusan düşman uçaksavar mevzilerinin üzerinde tek bir saniye dâhi oyalanması için hiçbir sebep yoktu. Uçaklar birbiri ardına keskin dönüşler yaparak, tehlikenin evlerine kadar peşlerinden gidecek avlar aradığı İmparatorluk hava sahasından bir an önce çekilmek için acele etti.

Ancak henüz yoldayken…

“Peşimizden geliyorlar! Kahretsin! Ateş altındayız!”

Dodobird Boğazı’nın ötesindeki dost topraklara varılmasına daha çok vardı.

1 TEMMUZ BİRLİK YILI 1927, İMPARATORLUK ORDUSU BATI HAVA KONTROL KOMUTANLIĞI

Savaşa dair çok temel bir söz vardır: “Tarafın biri acı çekiyorsa, diğer taraf için de işler hiç güllük gülistanlık değildir.”

İmparatorluk Ordusu, Birleşik Krallık’ın stratejik bombardımanlarını kararlılıkla ve kesintisiz bir şekilde püskürtüyordu. Ancak bunlar tatlı zaferler olmaktan çok uzaktı. Zafer kazanmanın ne kadar acı bir tat bırakabileceğine fazlasıyla aşinaydılar.

Uzun gecenin ardından şafak sökerken, nöbetçi subaylar yüzlerinde asık bir ifadeyle acı gerçekle yüzleşmek üzere istemeye istemeye birbirlerine baktılar.

Bugünün öncekilerden ne farkı olacaktı ki?

“Hasar raporu?” diye sordu komutan.

Gergin atmosfer, rapor veren askerin üzerine en az bekleyen komutanın bakışları kadar ağır bir yük gibi biniyordu.

“Kabul edilebilir sınırlar dahilinde.”

Saldırının bilançosunu inceleyen subaylar rahat bir nefes aldı. Batı Karargâhı’ndaki herkes her sabahın böyle başlamasını temenni ederdi.

İhmal edilebilir düzeyde hasar.

Kimse daha fazlasını istemeye cesaret edemiyordu. Bombardıman uçaklarının sonunun gelmesini dilemeyi hepsi çoktan bırakmıştı.

“Çevre savunma hattı sınırlı hasar gördü… Sahte uçaksavar mevzilerinin tasarlandığı gibi işe yaradığını söyleyebilirim. Ancak aynı numaraya sonsuza kadar güvenebileceğimizden şüpheliyim.”

“Bir grup bu numarayı yemeyip sanayi bölgesine kadar ulaşmayı başardı. Neyse ki hava filosundan bir tümen durumu fark edip onları püskürttü. Oradaki hasar da sınırlı düzeyde.”

“Genel olarak düşmana ağır kayıplar verdirmeyi başardık. Yine de taarruz harekâtlarına devam etme ihtimalleri gayet yüksek.”

İmparatorluk hava filosunun rüyasında bile göremeyeceği kadar çok ağır bombardıman uçağının katıldığı bir gece bombardımanını henüz atlatmışlardı. Savaşın başlarında Birleşik Krallık bombardıman gücünü tamamen engelleyebiliyorlardı, ancak bir noktadan sonra düşman sayıları o kadar arttı ki sürekli olarak savunmayı delmeye başladılar.

Tabii ki ev sahibi İmparatorluk birliklerinin eli kolu bağlı oturduğu falan yoktu. Ama yetişemiyorlardı işte. Her tehdidi bertaraf etmelerine imkân yoktu.

Herkes iç çekerek mevcut durumu bile koruyup koruyamayacaklarını merak edip duruyordu.

“Onarımlara, yardım dağıtımına ve mağdurlarla ilgilenilmesine derhal başlansın.”

Komutanın sözleri, üzerlerine düşen kutsal ve ağır görevin ta kendisiydi. Sayısız bombardıman gününün ardından, batıdaki subaylar artık rutin bir düzene alışmışlardı.

Tabii ki gece baskınları ilk başladığında sinirleri altüst olmuştu. Şimdiyse bu durum fazlasıyla kanıksanmıştı.

En azından subaylar için günün sıradan bir parçası haline gelmişti.

Yine de aklıselim zihinleri zaman zaman geleceğe kayıyordu.

Herkesin aklından geçenleri kimse yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemiyordu. İmparatorluk subayları bile karanlık geleceklerini neşeyle tartışmadan önce iki kez düşünürdü.

Ancak zihinleri ister istemez o yöne kaydığında… bazen mırıldanma şeklinde ifadeler kaçıyordu ağızlarından.

“… Şu an için bombardıman uçaklarıyla başa çıkma konusunda fena bir iş çıkarmıyoruz. Ama bunu sonsuza kadar sürdüremeyiz. Bu gidişle, er ya da geç…” diye mırıldandı subaylardan biri korkuyla.

Karamsarlık, bir asker için var olan en büyük tabudur. Normalde böyle vahim düşünceleri gülüp geçerler, birbirlerini cesaretlendirir ya da takılarak dertleşirlerdi.

Çatışmalar daha da mı şiddetlenecekti?

Bu disiplinli subaylar bile bu endişeleri karamsarlık deyip geçiştirecek gücü kendilerinde bulamıyorlardı. Çoğu aynı korkuyu besliyordu.

Aynı endişeyi.

Aynı dehşeti.

Aynı kötü hissi.

Onları bozgunculuğa sürüklenmekten alıkoyan tek şey aldıkları eğitim ve emirlerdi. Endişeli tek bir yorum ağızdan kaçmayagörsün, baraj kapağı açılmışçasına gerisi çorap söküğü gibi geldi.

“Doğu cephesi avcı birliklerimizin çoğuna el koydu.”

“Büyücülere de. Sürekli ‘Doğu cephesinin şuna ihtiyacı var, doğu cephesinin buna ihtiyacı var!’ denip duruyor! Peki ya geri kalanımız ne olacak?”

Verimsiz bir sızlanma.

Hepsi bunun ne olduğunun farkındaydı. Ancak hoşnutsuzlukları o kadar uzun süredir birikmişti ki subaylar ilk fırsatta içlerini dökmek zorundaydılar.

“Üstelik bize gönderilen yeni acemi pilotların uçuş saatleri savaş öncesi standartların çok altında. Aralarında çift haneli uçuş saati olanlar bile var!”

“Ciddi misin? İlk görevlendirmelerinden önce hâlâ en az yüz elli saat uçtuklarını sanıyordum.”

“Son hızlandırılmış dönem mezunları arasında üç haneli rakamlara ulaşabilen birini bulmak neredeyse imkânsız.”

İnanması güç. Odadaki tüm dikkat hava irtibat subayına odaklandı. Savaş öncesinde, sadece yüz saatlik uçuşu olan biri henüz eğitimini bile tamamlamış sayılmazdı.

Ceplerinde en az üç yüz saatlik tecrübe olması gerekirdi. Mümkünse altı yüz.

Savaş öncesinin katı standartlarına göre eğitilme şansına erişmiş her subay için esas alınan asgari ölçüt buydu.

Mevcut durumun onları son derece huzursuz etmesi gayet doğaldı.

“İnanılır gibi değil. Yani gelecek vaat eden pilotlarımızın ve genç büyücülerimizin suyunu çıkarana kadar çalıştıracak mıyız?”

“Başka ne çaremiz var? Sahada eli yüzü düzgün ne kadar hava büyücü birliği varsa doğudaki kayıpları telafi etmek için oraya çekildi…”

“Yani günün sonunda iş yine dönüp dolaşıp doğu cephesine geliyor, öyle mi? Orası tam bir bataklık.”

Merkez Komutanlığı tonlarca mühimmatı ve teçhizatı emip doğu cephesine akıtıyordu. İşgal edilen topraklarda üretilen mühimmatın bile doğudaki yıpratma savaşını sürdürmek için gönderildiğini duymak insanın midesini bulandırmaya yetiyordu.

Ellerinde yeterli uçaksavar mermisi olmadığını bas bas bağırabilirlerdi ama ana ülke, doğuda ihtiyaç var diyerek hepsine el koymaya devam ediyordu. Normalde hava savunmasını işletecek fazlasıyla asker bulunurdu ancak insan gücü bile kıt kanaat yetiyordu.

Hiçbir şey yetişmiyordu. Hiçbir şeyden yeterince yoktu.

Sebebi ise doğuydu. İmparatorluk o cephede oluk oluk kan kaybediyordu.

“Onların batıda her şeyin süt liman olduğuna inanmalarına izin verdik. Anlaşılan memlekettekilerin buraların ne halde olduğundan zerre kadar haberi yok.”

Şikâyet fırtınasını bölen şey, üstlerinin bıkkın bir edayla boğazını temizlemesi olur.

“Bir günlük bu kadar sızlanma yeter.”

Çizgiyi aştıklarını belirten uyarıcı bir bakış atan üstlerinin bu tavrını, katot ışınlı tüpün hassas dalga boylarını bile ayırt edebilen subayların yanlış anlamasına imkân yoktu.

Daha fazla söze müsamaha gösterilmeyecekti. Aşılmasına izin verilmeyen bir sınırın olduğunu belirten kesin bir ikazdı bu.

Böylece hepsi işlerinin başına dönmek için adeta birbirleriyle yarıştı ve nerede ne zaman patlayacağı belirsiz isyankâr hava iz bırakmadan kaybolup gitti.

Elbette zevzekliği kesmelerini söyleyen komutan da bu konuda onlarla aynı duyguları paylaşıyordu. Sadece içten içe dahi olsa, hava savunmasından sorumlu olan herkes bunu iliklerine kadar hissetmekten kendini alıkoyamazdı.

“… İşler iyice çığırından çıkıyor, ha?”

Sökülüp alınan ana çekirdek.

Sonu gelmez muharebelerin biriken yükü.

Ve hem nitelik hem de nicelik açısından hayal kırıklığı yaratan takviye birlikler.

Tam saçını başını yolma noktasına gelmişken, büyük bir takviye birliğinin yolda olduğu haberi gelmiş ve bir süreliğine umutlanmıştı. Ancak sonunda vardıklarında, tamamen hazırlıksız oldukları bir savaş alanına doğrudan sürülen hızlandırılmış eğitim programı mezunları oldukları ortaya çıktı. İmparatorluk’un asla başvurmaması gereken çaresizce bir önlemdi bu.

Komutan, diğerlerinin önünde sanki hiçbir sorun yokmuş gibi soğukkanlılığını korudu. Ancak içten içe inlemek geliyordu içinden.

Birleşik Krallık bombardıman gruplarına bir kez daha iyi bir ders vermişlerdi. Şans eseri bulut örtüsünün olmaması göz önüne alındığında, dün geceden epey yüksek bir skor bekleyebilirlerdi.

Kayıp oranı kesinlikle kabul edilebilir sınırlar içindeydi. Uzun zamandır kazandıkları ilk takdire şayan başarıydı.

Fakat bu sadece düşmanı püskürtmeyi başardıkları anlamına geliyordu.

“Tam bir eziyet.”

Yarın yine savaşmak zorunda kalacaklarından şüphe yoktu. İmparatorluk, Batı Muharebesi’nin bir sonraki çarpışmasından da galip çıkmayı başarabilecek miydi? Ertesi gün düşmanın tekrar gelmesi kuvvetle muhtemeldi. İmparatorluk’un o gün de kazanamayacağını düşünmek için bir sebep yoktu.

Peki ya gelecek ay? Ya ondan sonraki ay? Altı ay sonra? Hatta koskoca bir yıl sonra?

Bu yıpranma oranına gerçekten katlanmaya devam edebilecekler miydi?

“… Büsbütün eziyet.”

AYNI GÜN, İMPARATORLUK BAŞKENTİ, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Batıdaki komuta personelini takviye etmek. İmparatorluk Ordusu uzun zamandır bu ihtiyacın farkındaydı. Yine de bu, uzun süredir çözümsüz bırakılan pek çok tali meseleden sadece biriydi.

Sebebi basitti.

Görevlendirilecek yeterli adam yoktu.

Bir adım daha ileri gitmek gerekirse, mevcut müşkül duruma gerçek dışı beklentiler yol açmıştı. Savaş öncesi tahminlerin yanlış olduğu kanıtlanmıştı ve yeterli kurmay subay yoktu.

Kesin sonuçlu bir muharebe için bir saha ordusunu komuta etmek insan kaynaklarının yoğun bir şekilde seferber edilmesini gerektiriyordu ama gerekli personel sayısı sınırlıydı. Bunu göz önünde bulunduran İmparatorluk, kurmaylarını sıkı bir eleme süreci ve hedefli yatırımlarla yetiştiriyordu.

Sadece ilk elemeyi geçen en gelecek vaat eden subaylar harp akademisine gönderilir ve kurmay eğitiminden geçirilirdi. Subay kadrosu zaten seçkin bir gruptu, bu yüzden sadece en iyilerin en iyisini seçmeye dayalı bu sistem aşırı derecede müşkülpesentti.

Barış zamanında kesinlikle doğru bir karar olan bu politika, savaş zamanında tamamen yetersiz kalıyordu.

Ordunun kendini amansız bir siper savaşından söküp alamadığı Ren cephesindekine benzer bir durumda, subayları sırf harp akademisine göndermek için bulundukları yerden çekip almak imkânsızdı. Ve hareketli cepheleri ile akışkan savunma hatlarıyla doğudakine benzer bir durumda, harekât alanı hakkında detaylı bilgiye sahip bir subayı, birlikleri karmaşaya sürüklemeden çekip almak zordu.

Üstelik kurmay subay eğitiminin ne kadar hızlandırılabileceğinin de bir sınırı vardı. Tüm bu nedenlerden ötürü, mevcut kurmay subaylar aşırı derecede çalıştırılıyordu.

Geride konuşlandırılmış yaralı subayların bile yardım etmesine şükrediyorlardı.

Özgürce hareket edebilen kurmay subaylar için dinlenme süresi diye bir şey yoktu. Çoğu kiralık katır gibi çalıştırılıyordu.

Her şeyden önce kurmay subay, ikinci olarak insan kabul ediliyorlardı ama yine de nihayetinde insandılar.

Bütün bunların üzerine bir de kronik personel eksikliği vardı.

Bu şartlar altında personel gönderme emri almak tüyler ürpertici bir talepti. İmparatorluk tarzı kurmay heyeti bile bu talebi hevesle karşılayacak durumda değildi.

Fakat tereddütleri burada sona erdi.

Genelkurmay’ın başındaki Korgeneral Rudersdorf bizzat öncülük ediyorsa, kurmaylar şikâyetlerini Tanrı’ya haykırır ve istemeye istemeye kıçlarını kıpırdatırlardı.

Hepsi bir toplantı odasında toplanmıştı.

Sayıları onu bile bulmayan kurmaylar, toplantının başkanı olan Rudersdorf’un kendisine ürkek gözlerle bakıyorlardı.

Katılımcılardan biri olan Albay Lergen için bu gayet mantıklıydı.

Genel olarak tüm kurmaylar tükenmiş durumdaydı. Yoğun askeri eğitimleri boyunca zihinleri ve bedenleri sınırlarına kadar zorlandıktan sonra üstün dayanıklılıkları takdir edilen aynı kurmaylar!

Biri daha feda edecek halimiz yok. Bu sözler, salondaki herkesin boğazında düğümleniyor gibiydi.

Fakat Lergen’in izlediği sırada toplantı lideri, yüzünde en ufak bir ifade değişimi olmadan konuyu açtı.

“Tahmin ettiğim gibi, batıya kesinlikle birini göndermemiz gerekiyor.”

General, müzakerelerinin asıl temelinin bu olacağını ima etti. Birinin tayin edilme ihtimalinin değerlendirileceğini anlayan en çekingen kurmaylar bile itirazlarını dile getirmek zorunda hissetti.

Lergen’in yanında oturan subayın yüzü sarardı ve hemen elini havaya kaldırarak söz hakkı istedi.

“Korgeneralim, tüm saygımla belirtmeliyim ki, batıdaki personel durumunda büyük bir sorun olduğunu düşünmüyorum…”

“Daha iyi olması gerekiyor. Birini gönderiyoruz. Geride kalan tek soru, kimin gideceği.”

Kurmay subay, dolaylı yoldan Kimseyi göndermek istemiyoruz demeye çalışmıştı ama Rudersdorf’un kestirip atan yanıtıyla tamamen bozguna uğradı.

Yani başka çaremiz yok mu? Lergen kendini hazırladı.

Birini göndermek zorundayız. Üst kademelerin istediği bu.

“Genelkurmay’ın iradesini hemen harekete geçecek kadar hızlı kavrayabilecek çok az insan var. Batıdaki bataklık ise bir yıpratma savaşına dönüştü. Ufak bir iyileştirme bile ileride belirleyici bir rol oynayabilir.”

Odayı süzdüğünde hepsi ürperdi.

“Bu yüzden bu işi hakkıyla yapacağız. Batı cephesine gereken ehemmiyeti göstermenin vakti geldi. Anlaşıldı mı?”

Onay istediğinde kurmayların çoğu gözlerini kaçırdı. Lergen, generalin keskin bakışlarıyla zar zor göz teması kurabilse de cevap vermemeyi tercih etti.

İster iyi ister kötü olsun, Lergen de nihayetinde bir kurmay subaydı.

Zihninde uygun birini aradı ve vakit kaybetmeden bir aday önerdi.

“General Rosenberg’e ne dersiniz? Göreve dönmeden önce milletvekiliydi. Hükümet ile ordu arasındaki ilişkiye son derece hâkim, ayrıca kendisi bir baron.”

Rosenberg, Dakterliği’ndeki askeri yönetim yetkilisiydi. Bu yüksek rütbeli general yalnızca imparatorluk hanedanıyla iyi geçinmekle kalmıyor, sivil hükümetle de oldukça iyi anlaşıyordu. Adam zengin bir siyasi tecrübeyle donatılmıştı.

“Dakterliği’ndeki askeri idare bizim petrol can damarımız. Onu oradan kaydırırsak neler olacağını düşünmek bile istemiyorum.”

İlk tercihi reddedilen Lergen, ikinci adayını sundu.

“Yarbay Schulz’a ne dersiniz? Benimle hemen hemen aynı dönemde göreve başladı. Hastalığından sonraki uzun iyileşme süreci düşünülürse cephe görevine uygunluğu tartışılır ancak cephe gerisindeki kritik meseleleri idare etme yeteneği olağanüstüydü. Yanlış hatırlamıyorsam şu an sivil-askeri ilişkilerle ilgileniyor.”

“Güzel bir seçim. Keşke onu alabilseydik. Henüz resmiyete dökülmedi ama o aptal Zettour onu doğuya götürüyor.”

“Birlikten çekildi mi efendim?”

Rudersdorf acı bir kafayla onaylayarak hırladı.

“Tayini bir sonraki personel atama genel kurulunda duyurulacak. Özerklik Konseyi’ne danışman olarak atanacak; koordine yeteneğinin hakkını teslim eden bir tayin. Tümen planlaması açısından anlayabiliyorum ama uyumlu ve yetenekli bir kurmay bulmak öyle zor ki…”

Bu durum Lergen’in ikinci seçeneğinin de suya düştüğü anlamına geliyordu. Ancak Genelkurmay’ın orta rütbeli personeli tek taraflı olarak nakletme yetkisi olmalıydı.

Gerekirse onu elinden kapma şansları vardı.

“Schulz’u oradan kendi tarafımıza çekelim mi?”

“Hayır. Gönüllü tümenin planlamasını başarısızlığa uğratamayız.”

Doğu cephesinin bariz önemi göz önüne alındığında, batının önceliği ister istemez daha düşük olmak zorundaydı. Bu noktada geriye pek elverişli aday kalmamıştı. Personel eksikliğine rağmen pek çok yetenekli kurmay vardı fakat harekât dışında bir konuda güvenilebilecek adam neredeyse yoktu.

Ah. İşte o an Lergen’in aklına demiryollarından sorumlu olağanüstü bir subay geldi. Mükemmel bir koordinasyon yeteneği. Hem kişilik hem de karakter olarak biçilmiş kaftan.

“Yarbay Uger’e ne dersiniz? Düzgün ve yetenekli bir adamdır. Çıtayı karşıladığını düşünüyorum.”

“… Onu zaten çok fazla çalıştırdık. Ayrıca yeterince hırslı ve saldırgan değil. Tuğgeneral olsaydı ya da ön saflarda bir alaya komuta etme tecrübesi bulunsaydı belki durum farklı olurdu…”

Kariyer geçmişi meselesi, öyle mi? Ardından Lergen’in zihninde yeni bir fikir belirdi.

Başka hiçbir şeyi olmasa bile bu iş için biçilmiş kaftan bir tecrübeye sahip olan bir aday vardı.

“O halde ben gitsem nasıl olur efendim? Sadece kâğıt üzerinde bile olsa muharebe tecrübem var. General de değilim ama hizmet tecrübemi dikkate alırsanız—”

Yansıttığı o nüfuzu ve duruşu tam dile getirecekken Rudersdorf sözünü kesti. “Topyatun bir savaşta evini odun niyetine yakmak yeterince aptalca bir hareket zaten, henüz kollarımızı bacaklarımızı da yakacak kadar çaresiz duruma düşmedik.”

“Teşekkür ederim efendim.”

“Sana verecek fazlasıyla işim var Albay. Aklına gelen başka biri var mı?”

Şakayla karışık müsaade isteyecek vakit bile bulamadan, bir sonraki adayını açıklaması emredildi.

Bu saatten sonra sanırım sadece askeri kariyerleri temel alarak düşünmem gerekecek. Lergen seçeneklerini tarttı. Hem boşta olan hem de Genelkurmay’ın niyetlerini harfiyen hayata geçirebilecek biri…

Peki ya o?

“General Romel’e ne dersiniz? Güney Kıta Sefer Kuvvetleri geri çağrıldıktan sonra Genelkurmay’daki kısa bir sürenin ardından kendisini batıya tayin edersek, durumu ona tam olarak aktarabileceğimize inanıyorum.”

“… Boşa çıkmış olacak.”

“Evet efendim. Döndüğünde kesinlikle boşa çıkacaktır. Batıdaki bir komutanlık onun için adeta tatil gibi bile sayılabilir. Personel açısından oldukça elverişli bir seçim.”

“Fakat kendisi olağanüstü bir taktik komutanı. Onu oraya atarsak bu yeteneği heba olur. Üstelik sivil ve askeri işlerin kesiştiği noktalarda pek tecrübesi yok. Onu eğitebiliriz ama bu durum yeteneklerini köreltme riski taşımaz mı?”

“O halde…” Lergen hızla teklifini gözden geçirdi. Biri yetmiyorsa, iki kişi hallederdi. “Yardımcı olması için Yarbay Uger’i de yanında göndermeye ne dersiniz?”

“Bu söz konusu bile olamaz.” Rudersdorf başını iki yana salladı. “Birden fazla kişi göndermiyorum. İş yapabilecek kurmay subay sayısı zaten son derece kıt.”

Planının reddedildiği sırada Lergen’in henüz bilmediği şey, Uger’in müzakere yeteneği nedeniyle el üstünde tutulduğuydu.

Sürekli dırdır eden, şikâyet eden, hatta açıkça çirkefleşen birinden ihtiyaç duyulan ikmal malzemelerini söküp alabilmek—kurmay subaylarda daha önce hiç bu kadar değer görmemiş bir meziyetti.

Sonuç olarak, uzlaşma sağlayabilen kişilere olan talep tavan yapmıştı.

Cephe gerisindeki sivillerle “bu kadar nezaketle müzakere eden demiryolu adamını” başka yere kaydırma yönündeki her türlü girişim, edep erkan dinlemeyen sert itirazlarla karşılaşırdı.

“Haaah.” Rudersdorf alenen derin bir iç çekti. “Tümen sayısındaki ani artış, ölenlerin yerini doldurma telaşı ve tüm bunların üstüne Genelkurmay’ın askeri idare için insan temin etmek zorunda kalması… Zettour bile Yüksek Komuta tarafından kapışıldı ve doğuya sürüldü.” Öfkeyle bir kez daha iç çekerek devam etti: “Kâğıt üzerindeki personel ihtiyacını karşılamakla, o işi gerçekten kıvırabilecek insanları bulmak bambaşka şeyler.”

Haklı bir sitemdi. O toplantı odasında toplanan tüm kurmaylar muhtemelen bu görüşe katılırdı. Onun bu yerinde tespitinin ardından tek yapabildikleri başlarını ellerinin arasına almaktı.

“Elimizde yeterince adam yok. Yine de birini göndermek zorundayız.”

“… Bunun ne kadar zor olduğunun farkındasınızdır.”

“Ne yapıp edin, birini seçin. Batıyı bu kadar ihmal edemeyiz. Cephe gerisinde muharebe tecrübesi olan birini bulundurmazsak, batı ve doğu cephelerinin derslerini eşit şekilde özümseyememe riskiyle karşı karşıya kalırız.”

AYNI GÜN, DOĞU CEPHESİ

Anayurttaki sorumlunun midesine kramplar girerken, sahada görev yapan sorumlunun da aynı derecede midesi bulanıyordu—Neden bize daha fazla asker veremiyorsunuz?

İmparatorluk Ordusu’nda bile bu, kaçınılmaz bir hakikatti.

Korgeneral Zettour da doğu cephesindeki danışmanlık görevinde yaşadığı sıkıntıyı demir bir maskenin ardına gizliyor ve elde kalan az sayıdaki değerli sigarasından birini ifadesiz bir yüzle tüttürüyordu.

“… Peki ya çok uluslu birlik?”

“Hofen çıkıntısı üzerindeki baskıyı sürdürüyorlar. 301. Tümen çetin bir direniş sergiliyor ancak çok fazla dayanamayabilirler.”

Önlerinde serili duran haritaya dik dik bakan Zettour, bir süre sessizliğe gömüldü. Birlikler iyice yayılmıştı. İhtiyatlar sınırlıydı. Şu an karşı karşıya oldukları durum tam olarak buydu.

Teoride emirlerinde devasa Doğu Ordu Grubu vardı ancak yıpranma oranı vahşiceydi.

Geriye kalan tek stratejik ihtiyat ise bir zırhlı tümen, bir mekanize tümen ve bir hava büyücü taburundan ibaretti. Bunların haricinde elde sadece yıpranmış birkaç piyade tümeni kalmıştı.

Koskoca bir ordu grubunun stratejik ihtiyatı için bu durum inanılmaz derecede yetersizdi.

Kitaba uygun hareket, kayıpları telafi etmek ve yeniden yapılanmak adına derhal genel bir geri çekilme emri vermek olurdu. Harp Akademisi’nde eğitmenlik yaptığı günlerde Zettour, böyle bir geri çekilmenin en iyi nasıl icra edileceğini tam da bu şekilde öğretirdi. Şimdiki sorun ise geri çekilseler dahi onları bekleyen hiçbir takviye birlik olmadığı gibi, yeni erlerin de gelmeyecek olmasıydı.

“Stratejik ihtiyattaki hava büyücü taburunu konuşlandırsak nasıl olur? Düşman ordusunu imha etme hedefini hâlâ başarıyla tamamlamak istiyorsak Hofen çıkıntısını kaybetmeyi göze alamayız…”

“Gerek yok.”

“Korgeneralim?”

Zettour, görünüşte gülümsese de şaşkınlık içindeki subaylarla hafifçe alay etti. “Kilit arazi hâkimiyetinin mi yoksa stratejik ihtiyatların esnekliğinin mi daha önemli olduğu yönündeki o klasik ikilemi gerçekten yeniden mi tartışmak istiyorsunuz?”

Harp Akademisi’ndeki yıllarını ve o günlerin ne kadar samimiyetle eğlenceli olduğunu hatırladı.

Birliklerin kaderini omuzlarken imparatorluk hanedanına ve vatana karşı görevini yerine getirmek son derece yıpratıcıydı. Son zamanlarda bu yükü taşımakta zorlanmaya başlamıştı. Yaşlanmış mıydı? Omuzları kesinlikle ağrıyordu.

“O mevziyi kesinlikle elde tutmamız gerektiğini emin olarak söyleyebilir misiniz? Bu kararı verebilecek durumda mısınız? Bir düşünün.” Teoride faydalı olsa bile, bundan yararlanacak insan gücümüz var mı?”

Zaman, mekân ve stratejik ihtiyatlar.

Bir subay her zaman hesap yapabilmelidir.

“İzin verirseniz Korgeneralim.”

“Nedir? Her türlü fikre açığımdır.”

“Tüm saygımla belirtmeliyim ki, sanki birlikleri geri çekmenin bir seçenek olduğunu ima ediyorsunuz.”

Teyit maskesi altına gizlenmiş bir kınama. Anlıyorum—kitaba uygun bir bakış açısıyla, kilit bir taarruz mevzisi olan çıkıntıdan birlikleri çekmenin eleştirilmeye değer bulunması gayet mantıklı.

Ama Zettour gülümsedi.

“… Bir harekât kurmayına ‘öyle geliyorsa’, Doğu Ordu Grubu gerçekten zorda demektir.”

“Şey, o…!”

Bu adamlar yeteneksiz olmaktan uzaktı.

Zaman ile mekân arasındaki dengenin gayet farkındaydılar ve sırf cephe hattını geri çekmenin acil ihtiyacı zihinlerini kurcaladığı için tam da bu şekilde tepki vermişlerdi. Kritik bir konumdan geri çekilmeme mantığı zihinlerine kazınmış olsa da, bu anlayışın mevcut durumlarıyla ne kadar çeliştiği konusunda endişelenecek kadar mesleki dürüstlüğe sahiplerdi.

“Yeterli kuvvetimiz yok. Yakından bile geçmiyor. Stratejik ihtiyatlarımızı sözde önemli tek bir toprak parçasına fazlasıyla bağlamak, anlamsız bir yıpratma savaşından başka bir şey getirmez.”

Herkes Zettour’un bu kararlarını sessiz iniltilerle kabul etti. Kimse bu durumdan memnun değildi ama başka çareleri olmadığını kabul ettiler.

“Hofen çıkıntısını terk edeceğiz. Muhtemelen geri çekilmeye destek verecek bir plan yapmalıyız.”

“Fakat Soldim 528 emsali ve kısmi bir kuşatmanın uygulanabilirliği var…”

İtiraz tereddütlüydü. Ama bu, açgözlü bir temenniden başka bir şey değildi.

“Mevcut durumumuzu, ana gövdesi Andromeda Harekâtı ile meşgul olan bir düşmana karşı seçkin bir Muharebe Grubu ve yıpranmamış bir zırhlı tümen kullandığımız zamanla kıyaslamanızın hususi bir sebebi var mı?”

Söz konusu kuvvet yoğunlaşması ve stratejik ortam birbirinden dağlar kadar farklıydı. İki senaryo kıyaslanamazdı bile. Yüzünde ciddi bir ifadeyle Zettour çıkıştı. “Hâlâ cepheden bir taarruz düzenlememizi önerme cüretini gösteriyorsanız, derhal bu küstahlığı nereden bulduğunuzun konumunu vermenizi emrediyorum. Hemen onun için bir talep formu dolduracağım.”

Bakışlarını grupta gezdirdiğinde, hepsinin yüzünde aynı sıkıntılı ifade vardı.

Bir subay aynada nasıl bir surat astığını görmek istiyorsa yapması gereken tek şey yanındakine bakmaktı. Zeki kurmaylar, sadece birbirlerinin yüzlerine bakarak bile durumu kavrayabilirlerdi.

Ve şu an gördükleri tek şey, birbirlerinin kederli ifadeleriydi.

“Güzel.”

“Korgeneralim?”

“Madem hepimiz hemfikiriz, devam edelim. Geri çekilmeyi en iyi nasıl destekleyeceğimizi tartışmalıyız.” Zettour parmak boğumlarıyla masaya tıklattı ve sinirli üslubunu bıraktı. “Birliklerimizin geri çekilmesi mümkünse, bunu bir sonraki hamlemizi hazırlamak için kullanmak isterim. Hususi olarak, Federasyon Ordusu’nu kışkırtmak istiyorum.”

“… Düşmanı çıkıntıya çekmeyi mi kastediyorsunuz? Ama onları çekmeyi başarsak bile kuşatma icra edecek kadar kuvvetimiz yok…”

“Manevra savaşından sonuna kadar yanayım ama her seferinde aynı ‘yemle, kuşat, imha et’ hamlesini kullanamayız.”

Bu bir el çabukluğu gibidir.

Taktiksel açıdan yaratıcılığa fazlasıyla alan olabilir ama bir kalıba saplanıp kalmak yalnızca felaket getirir.

Numarayı bir kez açık ettikten sonra tek bir numarayla karın doyurmaya devam etmek imkânsızlaşır.

Zettour hafifçe gülümsedi. “Bununla birlikte, düşmanın hilelerinizi çözdüğünü düşündüğü an, onları tuzağa düşürmek için en mükemmel andır. Beyler, neden biraz yaratıcı olmuyoruz?”

Düzbaştan her türlü yöntemden mahrum bırakılmak onlarda stres yaratmaya fazlasıyla yeterdi fakat sahadaki en iyi plan, her daim fiilen uygulanabilecek olandı.

Doğu Ordu Grubu, nihayetinde koca bir ordu grubuydu.

Özerklik Konseyi ile koordinasyon kurmak, ikmal hatlarını korumak ve lojistiği geliştirmek gibi stratejiyi doğrudan etkilemeyen işler üzerinde çalışamayacak durumda değillerdi.

Ama yine de… sahada yapabileceklerinin bir sınırı vardı.

İmparatorluk—daha doğrusu Yüksek Komuta ne yapacaktı?

Ordu baş değildi. Onlar el ve ayaklardı. Bu benzetmeyi mantıklı sonucuna varana dek sürdürürsek, Doğu Ordu Grubu bu ellerden birindeki tek bir parmaktan ibaretti ve ellerinden geleni yapmak zorundaydılar.

“Her ne kahrolası durumdaysak olalım, o çok uluslu gönüllü orduyu kozmopolit bir mezarlığa gönderelim.” Bir sigara daha tüttürmek isterdi ama o kadar az kalmıştı ki içten içe sızlanarak bunun yerine kıkırdamakla yetindi. “Beyler, Komünistler propagandaya bayılır. O birliğin nerede konuşlandığını her daim göz önünde bulundurun. Bir sonraki büyük taarruz hamlesi o konumun etrafında şekillenecektir.”

“Korgeneralim, Andromeda Harekâtı’nda asıl muharebe alanı cephe hattının yakınında bile değildi…”

“Doğru. Ve Komünist mantığını izlersek, bir sonraki hamlelerinin temeli de bu olacak. Elbette kesin olarak bilemeyiz ama göz önünde bulundurulması gereken bir husus.”

AYNI ESNADA, ÇOK ULUSLU GÖNÜLLÜ ORDU GARNİZONU

Zafer, her derde devadır. En azından hemen her çatışmayı şirin gösterebilir.

Ve uzun süredir İmparatorluk Ordusu tarafından evire çevire dövülen çok uluslu birlik de bir istisna değildi.

Andromeda Harekâtı’nı boşa çıkarmak devasa bir dönüm noktası olmuştu. Başka hiçbir şey olmasa bile Federasyon, İmparatorluk karşısındaki büyük zaferini avazı çıktığı kadar ilan ediyor, müttefikleri de birbirlerini tebrik yağmuruna tutuyordu.

Ardından gelen manevra savaşında acı bir yenilgiye uğramış olsalar dahi, stratejik zaferleri yadsınamazdı.

Durumun iyileşmesi, çok uluslu birliğin üzerine Hızır gibi yetişen bir rahmet gibi yağdı. Bu, propaganda için biçilmiş kaftandı.

Siyasi açıdan bundan daha işlerine gelen bir zafer arzulamaları mümkün değildi.

Krallık Deniz Büyücü Sefer Birliklerinin komutanı Yarbay Drake’i bu kadar neşeli kılan da tam olarak buydu.

“… Görünüşe göre mesafe katediyoruz.”

Gözün görebileceği her yer bereketli topraklardan ibaretti. Düşmandan en ufak bir iz bile yoktu. Ve İmparatorluk Ordusu geri çekildikçe Federasyon Ordusu da ileriye atılıyordu.

Drake ve askerleri, bu genel taarruzu desteklemek için her gün hava devriyesine çıkıyorlardı. Asıl görevleri ara-bul-yok et üzerineydi. Devriyelerinde en geniş alanı kapsayacak şekilde dağılsalar da düşmanla karşılaşmalar tek tük gerçekleşiyordu.

İmparatorluk kara kuvvetlerinin korkunç bir pratiklikle topraklardan vazgeçtiği ve alelacele geri çekildiği sonucuna varmaktan başka çaresi yoktu.

Nadiren gelen raporlar ise İmparatorluk keşif uçakları veya hava büyücüleriyle temas sağlandığı yönündeydi.

“Cephe beklediğimden de hızlı ilerliyor.”

Av o kadar azdı ki devriyelerinden genellikle elleri boş dönüyorlardı.

Doğrudan kendi komutasındaki bölüğü bir araya toplarken “Bu harika bir şey,” diye düşünüyordu fakat yere indiklerinde tanıdık iki yüz fark etti.

Albay Mikel ile Üsteğmen Liliya Ivanova Tanechka yan yana duruyorlardı; aralarındaki boy farkı onları tuhaf bir ikili yapıyordu. Biri yakın olduğu bir silah arkadaşıydı, diğeri ise can sıkıcı bir siyasi komiserdi.

İlki bir kenara, eğer ikincisi onu “karşılamak” için buradaysa, başının dertte olduğunu varsaymaktan başka seçeneği yoktu.

Ondan tam olarak ne istiyorlardı?

“Yarbay Drake, biraz vaktiniz var mı?”

Tam da beklediği gibi, ona seslenen Komünist köpeğin tekiydi. Siyasi komiserlerle konuşmaya tahammül edemiyordu.

Biri ona soracak olsa, Drake muhtemelen dünyada bundan daha kötü çok az şey olduğunu söylerdi. Bir papağanla sohbet etmek muhtemelen çok daha verimli olurdu.

“Evet. Albay Mikel için mi yoksa şahsınız için mi?”

“Yoldaş Albay, savaş durumu hakkında sizinle istişare etmek istiyor.”

“Ha, demek Albay Mikel için!” Aleni bir alayla bakışlarını mütercim Tanechka’ya çevirdi. “Albay benimle ne hakkında istişare etmek istiyor acaba, Üsteğmenim?”

Normalde tartışmayı Drake ve Mikel yürütürdü—Tanechka’nın her küçük şeyi Federasyon dilinde Mikel’e açıklamasına kesinlikle gerek yoktu.

Bir siyasi komiser olan bu üsteğmen, sadece mütercim kılığı altında Komünist Parti’nin çıkarlarını garanti altına almak için oradaydı.

Dostum Albay Mikel’in Krallık dilini su gibi bildiğini çaktırmadan unutmam gerekiyor sanırım.

Sanırım bir tiyatronun en önemli kuralı, gösterinin her ne pahasına olursa olsun devam etmesidir.

Tam bir maskaralıktı ama aktörler yani Mikel ve Drake son derece ciddiydi. Seyircileri tek bir siyasi komiserden ibaret olabilirdi ama Mikel’in hayatı ve çok daha fazlası ne kadar iyi oyun sergilediklerine bağlıyken Drake’in gevşemeye lüksü yoktu.

“Büyülü hava muharebeleri iyi gidiyor. Birliklerimiz ilerledikçe cephe hattı da ileri kaymaya devam edecek. Bu noktada yeni bir harekâtı değerlendirmek isterim.”

“Şimdi yeni bir harekât mı?! Ona mutlaka söyleyin, Federasyon askerleri adeta hayat dolular ve bu ne kadar harika bir şey, tamam mı?”

Ona dik dik bakarken üsteğmen tereddüt eder gibi göründü.

Hah, anladım.

“Peki albay ne cevap veriyor?”

“Şey, bağışlayın ama ne söylediğinizi tekrarlayabilir misiniz?”

“Ah, kusura bakmayın Üsteğmen Tanechka. Biraz hızlı konuştum sanırım?”

İğneleyici küçük bir laf sokma.

Sadece onun havasını söndürmeyi amaçlayan ufak bir kışkırtma.

Siyasi komiser Mikel’e bir şeyler söyledi ve Mikel birkaç kez başını sallar sallamaz Drake bu çocukça muzipliğini ilerletmekte vakit kaybetmedi.

“Bu arada, güneyden hiç takviye almayacak mıyız? Yeni bir harekât gayet güzel ama insan gücü meselesini göz ardı edemeyiz.”

“Partinin açıklamalarına göre güneydeki durum istikrarlı bir şekilde iyileşiyor ama yine de olası bir karşı taarruza karşı tetikte olmak gerekiyor.”

Siyasi komiser derhal yanıt verdi fakat bu konuşmanın, en azından usulen de olsa Mikel ile Drake arasında geçmesi gerekiyordu. Drake öfkesinin bir kısmını Tanechka’dan çıkardı.

“Teşekkür ederim Üsteğmenim. Fakat siz bir üsteğmensiniz. Rütbe farkının bilgi eksikliğine yol açmasına izin vermemeliyiz. Her ihtimale karşı Albay Mikel’e takviye bekleyip bekleyemeyeceğimizi sorabilir misiniz?”

Daha önce olduğu gibi Mikel’e hızlıca bir şeyler söyledi ve ardından albayın pratik yanıtını süsleyip püsleyerek Drake’e sundu.

“Düşündüğüm gibi, cevabı yine aynı. Güneydeki durum iyileşiyor, bu yüzden o kötücül emperyalistleri yerle bir etmemiz için bu en iyi fırsat olacak.”

“Pek ala! Peki bu yeni harekât ne ile ilgili?”

“Doğrudan Merkez Komite’den gelen bir teklif.”

“Ha? Ne kadar heyecan verici. Nasıl bir teklifmiş bu? Duymak için sabırsızlanıyorum.” Drake’in sözlerinden adeta gizli bir aşağılama akıyordu. Bu siyasi bekçi köpekleriyle konuşmak tam bir işkenceydi—yaptığı tek şey adamın onurunu ve sağduyusunu kemirmekti.

Ancak kızın ağzından çıkan bir sonraki sözler, bu boş düşünceleri Drake’in zihninden söküp attı.

“Parti yönetimi lider kadroyu etkisiz hale getirme taktiğini değerlendiriyor.”

Lider kadroyu etkisiz hale getirmek mi!

Görünüşe göre düşmana kendi ilacını tattırmanın tam zamanıydı.

Bu fikrin özü muhtemelen buydu.

“Hedef nedir?”

“Doğu Ordu Grubu Karargâhı. Düşmanın kurmay başkanı Korgeneral von Zettour’u hedef aldıklarına inanıyorum.”

“O kurmay başkanı değil, müfettiş değil miydi?”

“Fakat esirlerin ifadelerine bakılırsa, asıl kontrolü elinde tutan kişi o.”

Drake, sorusuna doğrudan bir yanıt alabildiği için memnundu.

Şikâyet edecek bir husus varsa, o da siyasi subay dahi olsa sıradan bir üsteğmenin, Milletler Topluluğu kuvvetlerinin komutanı olan kendisinden daha bilgili olmasıydı.

Bu gidişle bir arpa boyu yol alamazlardı.

“Üsteğmen Tanechka, bir şey sorabilir miyim?”

“Evet, nedir efendim?”

“Bağışlayın ama o istihbaratı ne zaman elde ettiniz?”

“Ha?”

Drake’in huzursuz bakışları karşısında afallayan genç siyasi subayın bu cevabında muhtemelen artı bir niyet yoktu. Muhtemelen bunu düşünmek aklının ucundan bile geçmemişti.

Aptallıkla açıklanabilecek bir duruma kötü niyet atfetmek, işleri sadece daha da karmaşık hâle getirirdi.

“Kimse bana bilgi vermedi. Henüz elime ulaşmamış bir istihbarata dayanan bir harekâtı tartışmak ise söz konusu dahi olamaz.” Ardından rütbe meselesini yeniden vurguladı. “Siyasi subay olabilirsiniz Üsteğmen Tanechka, ancak Milletler Topluluğu’nun tamamı gönüllülerden oluşan birliğinin komutanının bilmediği bir şeyi sizin nasıl bildiğinizi aklım almıyor. İlgili raporları derhal tarafıma sunmanızı talep ediyorum.”

“Şey… yani…”

Kız onu, öfkelenmekten başka çare bırakmayan bir duruma sokmuştu. Hayatını ortaya koyup sizinle omuz omuza savaşmak için bu kadar yoldan gelen bir silah arkadaşınıza böyle mi muamele ediyordunuz?

“Albay Mikel’in haberi vardı da bana mı söylemedi?”

Durumun böyle olmadığını gayet iyi biliyordu.

Hatta Mikel, Komünist hükümete karşı Drake’ten de daha temkinliydi.

Memleketteki hatırı sayılır zevatın, doğu cephesine birkaç muvazzaf asker daha göndermesi gerekiyordu. Kısa bir konaklama bile merkezi hükümetin kıymetini bilmelerini ve ona her zamankinden daha fazla güvenmelerini sağlardı.

Zira Federasyon’da herkes, demokrasinin ne kadar paha biçilemez bir nimet olduğunu bizzat tecrübe ederek öğreniyordu.

“Bir karışıklık olmuş olmalı, şey… Ben de tam size bildirmek üzereydim.”

“Çok iyi. O hâlde bana tercümanlık etmenizi rica edeceğim. Lütfen kendisine söyleyin; bundan böyle müttefik ülkeye gerekli istihbarat raporlarını eksiksiz sunacaklarından eminim.” Ancak o zaman devam edebiliriz, diyerek kurnaz bir diplomat edasıyla sahte bir tebessüm takındı Drake, Tanechka’ya ima ile.

“Uluslarımız arasındaki ilişkilerin hatırına iş birliği yapalım.”

“Yani kabul ediyor musunuz?”

Siyasi subay, yaptığı hatanın vahim sonuçlar doğurabileceğinden endişelendiği her hâlinden belli bir şekilde başını dikleştirdi. Dürüst olmak gerekirse, Federasyon insanları hata yapmaktan ölesiye korkuyordu.

Tanrı aşkına, biz müttefik olmalıydık!

Başbakan bile gerekirse şeytanla el sıkışacaklarını ve onu Avam Kamarası’nda savunacaklarını açıkça beyan etmişti.

Her şey o “gerekirse” kelimesine bağlıydı!

Ve işte bu yüzden, yüzünde bir tebessümle bir siyasi subaya yaklaşmak gibi iğrenç bir görev kendi sırtına yüklenmişti!

“Çok uluslu birlik, tüm cephelerde başarıya ulaşmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Bizim rolümüz bundan ibaret.”

Bu siyasi bir görevdi ve nihayetinde Federasyon’un emirlerine uyma zorunluluğu yoktu. Ancak iş birliği meyve verdiği sürece ev sahiplerinin taleplerini karşılamak da işinin bir parçasıydı.

Kendi ülkesi de muhtemelen bu tarz keyifli bir harekâtı onaylardı. Özellikle Tümgeneral Habergram’ın tam dişine göre görünüyordu.

“Bu açıdan bakıldığında, elit birlikleri sevk etmek hayli verimli olacaktır—tabii planı icra eden bizlerin sağ salim geri dönebileceği varsayılırsa. Ama subaylar ne güne duruyor ki? Bu riski almaya hazırım.”

Zorlu bir görevdi.

Fakat bir o kadar da değecekti.

Birlikleri bu konuda coşturmak pek de zor olmayacaktı.

“Gerekli belgeleri gecikmeksizin teslim almayı bekleyebilir miyim?”

Drake’in bu talebine ve keskin bakışlarına yanıt veren, beklendiği üzere yine siyasi subay oldu. Mikel’e danışması gerektiği numarasını sürdürmeyi bile unutarak başını salladı.

“Elbette. Bizzat ilgileneceğim.”

“Güzel.” Başını salladı, yalnızca Mikel’in elini sıkmaya karar verip derhal odasına döndü; fakat orada beklenmedik bir ziyaretçiyle karşılaştı.

Karşısındaki Tanechka ve beraberindeki bir kalabalık askeri inzibat grubuydu. Ne için geldiklerini sorgulamaya fırsat bile bulamadan, siyasi subay ve maiyeti masasına gürültüyle bir tomar evrak fırlattı.

Bunlar, adı geçen esirin ifadesinin Milletler Topluluğu diline düzgünce çevrilmiş tutanaklarıydı—yani daha az önce talep ettiği belgeler. Anlaşılan Federasyon Ordusu, nadiren de olsa istenen şeyleri zamanında teslim edebiliyordu.

Bütün bu süredir ellerinde hazırmış demek, diye inlemek geldi içinden.

Bu kadar kolaysa baştan yapsanıza şunları! diye haykırmasına ramak kalmıştı. Odanın dinleniyor olabileceğini akıl ettikten sonra, pragmatik bir tavırla yalnızca şaşkınlığını dile getirmekle yetindi.

Pislikler.

Yine de belgeleri gözden geçirip durumu etraflıca tartma imkânı bulunca, düşündüklerini dile getirmekten başka çaresi kalmadı.

“Kahretsin, bu adam… Çetin bir cevizmiş.”

Hedef, üst düzey bir generaldi. Lider kadroyu imha taktiklerine sıklıkla başvuran herhangi bir komutan, doğası gereği bunlara karşı kendisini nasıl koruyacağını da bilirdi. Belgelerde yer alan bilgilere bakılırsa, bu generalin hızlı ve sık yer değiştirdiği aşikârdı.

Böyle bir harekât için gerekli koşullar, sabit bir hedefe yapılacak bir saldırıyla kıyaslanamazdı bile. Federasyon partizanlarının vereceği istihbarata güvenebilseler dahi, adamın konumunu kesin olarak saptamalarının imkânı yoktu.

“… Hareket hâlindeki bir hedefi nasıl yakalayacağız? Planlarının ne olduğunu bilmek zorundayız.”

Hedefi ıskalama riskleri muazzamdı.

“Bulsak bile önümüzde dağ gibi başka sorunlar kalacak. “Korumalarını yeterince hızlı bir şekilde etkisiz hâle getirebilir miyiz? Ya kaçmayı başarırsa ne yapacağız?”

Özetle, risk son derece yüksekti.

“İmparatorluktakilerin bu taktiği defalarca nasıl başarıyla uygulayabildiklerini anlayamıyorum.”

Şaşırtıcı bir şekilde düşman, bu hileyi inanılmaz bir verimle kullanıp durmuştu.

Onlardan nefret ediyordu ama profesyonel bir asker olarak yeteneklerine saygı duymak zorundaydı.

Norden kıyılarındaki o iki “tesadüfi karşılaşma”, Cumhuriyet Ordusu’nun Ren cephesi karargâhına yapılan saldırı ve son olarak Federasyon Ordusu’nun kilit mevzilerine düzenlenen o çileden çıkarıcı derecede sık baskınlar…

Ve sanırım Anlaşma İttifakı’na karşı düzenlenen çıkarma harekâtını da buna dâhil etmek yerinde olurdu. Bir kara ordusunu denizden kuşatmanın başarılı bir örneği denebilirdi buna.

Üzerinde düşündükçe, hamlelerinin ne kadar ince hesaplanmış olduğunu daha net anlıyordu.

Kendi ülkesindeki analistler tüm bunların sadece rastgele alınmış kararlar olma ihtimaline dikkat çekse de… cephe deneyimi olan Drake, şansın üst üste bu kadar çok yaver gitmesinin gerçekten mümkün olup olmadığını sorguluyordu. İnce elenip sık dokunmuş planlar bile çoğu zaman fiyaskoyla sonuçlanırdı. Başarıyı arka arkaya gelen tesadüflerle geçiştirmek kesinlikle söz konusu olamazdı.

“Savaşta öylesine, rastgele hareket etmek mi? Gülünç.”

Bunların hepsi tesadüf olamazdı. İyice oturtulmuş bir harekât doktrini üzerine yoğun araştırma ve geliştirme yapılmadan, bu derece istikrarlı ve çarpıcı sonuçlar elde etmek imkânsızdı.

Bu yüzden düşmandan ders çıkarmak en mantıklı yoldu… fakat en büyük örnek olan Cumhuriyet Ordusu’nun Ren Karargâhı’na yapılan doğrudan saldırının ayrıntıları hâlâ büyük ölçüde karanlıktaydı. Bir tür hava harekâtının icra edildiği açıktı; fakat uzun menzilli bir uçuşu tamamlayana kadar hiçbir büyücü tespit edilememiş, ardından belki bir demiryolu topu saldırısı veya benzeri bir destek bombardımanıyla eş zamanlı olarak alçalmışlardı.

Bunun bir demiryolu topu değil de havadan atılan bir bomba olduğuna dair hipotezler de vardı… ama ortalık tam bir kaos meydanıydı. Kayda değer bir inceleme yapılamadan, İmparatorluk Ordusu bölgeyi ezip geçmişti.

“Bunu söylemek için biraz geç belki ama ortada gerçekten çok fazla gizem var. Analiz edecek tek bir kırıntı bulabilmek için el yordamıyla aranmak zorunda kalmamıza inanamıyorum.”

Çöken cephe hatlarının yarattığı o kargaşayı bugün bile dün gibi hatırlayabiliyordu. Yeterli kaydın bulunamamasına şaşmamak gerekirdi. Yine de bir şekilde araştırma yapmak zorundaydı, aksi takdirde hiçbir ilerleme kaydedemezdi.

“Keşke biri bana bu numaranın sırrını gösterse. Belki başkente danışmalı ve Özgür Cumhuriyet ile de temas kurmalıyım…”

Ülkede birilerinin elinde elbette bir iki ipucu olmalıydı. Asıl mesele, istihbaratın sahadaki askerlere ulaşmasının her zaman vakit almasıydı.

Zaman sorunu şaşırtıcı derecede ciddi bir engel teşkil ediyordu.

Drake, eline geçebilecek her türlü ipucuna olabildiğince çabuk ulaşmak istiyordu. İşin ucunda hayatlar vardı. Her saniyenin altın değerinde olması gayet doğaldı.

Pek bir şey beklemesem de yine de Federasyon Ordusu’ndan belge talep etmeliyim galiba… Gerçi harekâtı teklif eden kendileri olmasına rağmen, bu hödükler planlama aşamasında ellerini taşın altına koymamışlardı.

Onlara güvenemezdim. Zaten Komünistlerden bir şey beklememek gerektiğini en baştan bilmeliydim. Gözden kaçırdığım başka bir kaynak var mı acaba? Zihninde bu düşünceleri bir süre çevirip durduktan sonra avucunu yumruk yapıp vurdu.

“Hmm? Ha doğru ya, basın biriminde konuşabileceğim birkaç adam vardı. Andrew, Ren Cephesi’nde değil miydi?”

Birliklerle hareket eden gazeteciler bir seçenekti.

Beklentisi yüksek değildi ama denemeye değerdi. Öyle ya da böyle, Federasyon topraklarının kuş uçmaz kervan geçmez bir köşesinde istihbarat edinmek için pek fazla seçeneği yoktu.

Bir zararı dokunmaz…

Ancak kapının çalınması bu düşünce silsilesini böldü.

“Albay Drake? Bir dakikanızı alabilir miyim—şey, efendim?”

“Tabii ki. Kim o? Girebilirsiniz.”

Bu tuhaf konuşma tarzını Milletler Topluluğu diline yabancı olmasına bağlayıp usulsüzlüğü görmezden gelebilirdi, ancak emri altındaki subaylar arasında böyle konuşacak tek bir kişi vardı.

Dürüst olmak gerekirse, kızı dizginlemek zordu… ama imkânsız da değildi; belki de bu felaketin içindeki tek lütuftu.

“Üsteğmen Sue? Döndünüz demek.”

“Evet, raporumu hazırlıyorum. Yine de herhangi bir düşmanla karşılaşmadık, karada da neredeyse hiçbir hareketlilik saptamadık.”

“Güzel. Bütün detayları daha sonra teslim edersiniz.”

Üsteğmen Sue, Drake’in talebi karşısında gayet itaatkâr bir şekilde başını salladı. Bir birliğin başında belli bir özerklikle yürüttüğü görevden henüz yeni dönmüştü.

İçinin tamamen rahat olduğu söylenemezdi fakat işler en azından bir iki tavizi kaldırabilecek kadar kararlı bir seyirdeydi.

Kızın en azından biraz olsun durulmasını sağlayabilmiş olması, mucizeden başka bir şey olamazdı.

“Gözü dönüp ortalığı birbirine katmadı demek, ha?”

Ona pabuç bırakmamak, suyuna gitmek zorunda kalmak hiç de ideal bir durum değildi. Aslına bakılırsa hayli sıkıntılıydı. Yine de istese de istemese de ondan yararlanmanın bir yolunu bulmak zorundaydı. Onu bir şekilde idare edebildiğine şükretmesi gerektiğini düşündü.

“Fena değil.” Hatta kendi kendine, “Dürüst olmak gerekirse kazanabileceğin bir savaş gibisi yok,” diye mırıldanırken buldu kendini.

Kendi sözlerini duygusal bulması onu bir aptal mı yapıyordu? Yine de galibiyet hissinin onda uyandırdığı minnet duygusunun tadını çıkarıyordu.

“Az sayıda kayıp ve giderek azalan anlaşmazlıklar. Hepsi gayet güzel şeyler.” “Lergen Muharebe Grubu gittiğinden beri ortalık ne kadar da rahat.”

Aslında düşmana teşekkür ediyor falan değildi. Belki Tanrı’nın bir korumasıydı, belki de İmparatorluktakiler katıksız birer aptaldı; her halükarda biraz nefes alma fırsatı bulmaktan şikâyetçi değildi.

“… Yine de Bay John’a acımadan edemiyorum.”

Sahadakiler için dişli bir düşmanın geri çekilmesi büyük bir şanstı.

“Yine de bizim de kendi dertlerimiz var. Komuta zincirinden çetrefilli emirler yağıp duruyor. Asıl empati gösterilmesi gereken biziz.”

Lergen Muharebe Grubu tehdidi ortadan kalkar kalkmaz, Sue ve birliğin geri kalanı daha da dizginlenemez hâle gelmişti. Tam da sonuç almaya başladıkları ve savaşın seyri kendi lehlerine dönüyor gibi göründüğü bir anda.

Mikel ile Tanechka’nın komuta yetkisini paylaşması gibi son derece endişe verici bir mesele de hâlâ çözüme kavuşturulabilmiş değildi. Çok uluslu gönüllü orduyu günlük olarak sevk ve idare etmek bile başlı başına bir kâbustu. Bir de savaş alanında başları belaya girerse hâlleri ne olurdu?

“Yine de şu an kazanmıyor muyuz? Belki de olayları fazla büyütüyorumdur.”

Hayır. Drake kendini aşırı iyimserliğe kaptırmamak için topladı.

“Şu Zettour denen adam fazla huzursuzluk verici.”

Düşman generali bir an sıkıştırılmış bir mevziyi kurtarmak için yırtıcı bir hırsla saldırıyor, hemen ardından da sırra kadem basıp sessizliğe bürünüyordu. Bir yere kapanıp kalsa ya da büsbütün çekilip gitse ne harika olurdu. İnsanları sürekli muammada bırakıyordu.

Gerçekten çekildiği ana kadar da bu böyle sürdü.

Daima kan ve demirle bedel ödeten, işine sadık bir düşman. Drake onun yine bir dolaplar çevirdiğinden zerre kadar şüphe duymuyordu.

İmparatorluk kuvvetlerinin başını ezmek son derece mantıklı bir hamleydi. Federasyon yönetimiyle—daha doğrusu Komünistlerle—aynı fikirde olmaktan ne kadar nefret etse de.

Yine de bunu kabullenmek zorundaydı.

Lider kadroya yönelik bir baskın değerlendirmeye değerdi.

Risk muazzamdı; dahası, bu görevi icra edecek birliğin adeta felaket bir fiyasko ile ölüm arasındaki o çaresiz çizgide mekik dokuyacağını da kabul etmek gerekiyordu. Bir birlik komutanı olarak Drake, normalde bu tür durumlardan kaçınmak için elinden geleni yapardı. Öte yandan, fikrin taktiksel ve stratejik getirilerinin hakkını vermeliydi.

“Subayın ikilemi” tabirini kim uydurduysa, tam olarak neyden bahsettiğini gayet iyi biliyordu.

Ne yapmalı? diye düşündü içinin yandığı buram buram bir puro arzusuyla.

Bir süre bu konuyu kafasında evirip çevirdi.

“Albayım… efendim? Yemek hazır.”

Emir erinin sesini duyması onu kendine getirdi. Drake içgüdüsel olarak saate baktı. Bayağıdır düşüncelere dalmış durumdaydı.

“Kahretsin. Saat bu kadar oldu mu? Yemek soğumadan yesek iyi olacak.”

Ne büyük zaman kaybı ama. Drake ayağa kalkarken başını salladı. Bu kadar uzun süre düşündüğüme göre ortaya işe yarar bir iki iyi fikir çıkarabilmeliydim… Zihnini alkolle yıkamadığı sürece aklına hiçbir şey gelmiyordu işte.

Mahalledeki barda çakıştıracağı buz gibi bir birayı en çok böyle anlarda özlüyordu. İskambil oyununda gazetecilerden kazandığı şarap şişesini açmanın vakti gelmişti belki de.

Şarabı bahane edip ağızlarından laf alabilirse, bu da zorunlu bir masraf olarak değerlendirilebilirdi… Yok, subay dediğin öyle sarhoş dolanamazdı.

“Bu akşam yemekte ne var?”

“İkmal durumumuz düzeldi. Müstemlekelerden bir şeyler geldi.”

“Öyle mi?”

Bak buna sevinilir işte, diye düşünerek subay yemekhanesine doğru ilerleyen asker kalabalığına katıldığı sırada dağ gibi yığılmış konserve kutularını fark etti. Sevkiyat daha yeni ulaşmış olmalıydı. Hatta kutular tek tek ambalajlanmıştı.

Konserve ve şişe hazinesine doğru yönelen subaylar, yüzlerinde sırıtan bir ifadeyle hallerinden gayet memnun görünüyorlardı. E olsunlar o kadar! Etiketlerde görmeye alıştıkları Federasyon dili yazmıyordu. Hepsi de gözlerinin aşina olduğu Milletler Topluluğu ibareleriyle doluydu. Yani bunlar, sömürgelerdeki insanların aldığı ikmal malzemelerinin birebir aynısıydı. Ve savaş zamanında konserveleri tek tek ambalajlayıp gönderecek tek kitle de sömürgedekilerdi zaten.

Büyük bir heyecanla subay yemekhanesine adım attığında, hemen hemen herkesin çoktan toplanmış olduğunu gördü.

Neşeyle sohbet eden astlarının ellerinde… çay fincanları vardı. Fincanlardan, Milletler Topluluğu’nun gurur kaynağı olan o yoğun, taze koku yayılıyordu.

“Taze taze limandan geldi. Bir fincan alır mıydınız, Albayım?”

“Hiç fena değil, hiç fena değil. Demek sömürgedekiler konserve çay da göndermiş? Bir fincan içeyim bari. İçine biraz da reçel katıp denemek isterim.”

“Aah, demek sapkınlık he?”

Bu dostane takılmayı gülüp geçmek kolaydı. Savaşın gidişatı lehlerine dönüyor gibi göründüğünden beri bu durum çok daha zahmetsiz hâle gelmişti.

“Roma’daysan Romalı gibi davranacaksın, değil mi? Komünistlerin kahrı çekilmez ama en azından çayı içme tarzlarını deneyebiliriz, öyle değil mi?”

Masaya şöyle bir göz attığında—Oho, bugün yaban mersini reçeli vardı.

Çörek yerine kurabiye olması kabul edilebilirdi. Ekmek sert olabilirdi ama en azından beyaz ekmekti. Ne olursa olsun peksimete bin basardı.

Fasulye çorbası, sade bir balık yemeği, bir et yemeği—hiç de fena değildi. Savaşta oldukları düşünülürse, bu resmen ziyafet sofrası sayılırdı.

Cephe hatlarında umabilecekleri en iyi yemekti bu.

İşler nihayet doğru istikamete giriyor gibiydi.

“Savaş alanında arada sırada böyle şeylere rastlamak güzel. Değişiklik olsun diye biraz kalitenin tadını çıkaralım.”

1 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ, ZOLKA KAFE

Albay Uger, Tanya’ya yemek ısmarlamayı teklif etmişti. Dostluk adına ne kadar da duygulandırıcı bir jest.

Mesleki açıdan bakarsak, demiryolu idaresinden biriyle dirsek temasında bulunmaktan zarar gelmezdi—üstelik kendisi faydalı da bir dosttu. Üstüne bir de bedava yemek eklenince, Tanya’nın icabet etmekten başka çaresi kalmamıştı. Uger sokulgan bir adamdı, bu yüzden onunla buluşmak kolay verilmiş bir karardı.

Ne var ki o gün Yarbay Tanya von Degurechaff tedbiri elden bırakmıştı.

Tanıdık sokaklarda yaptığı kısa bir yürüyüşün ardından, keyfinin yerinde olduğu her hâlinden belli bir şekilde, kahve özlemiyle Zolka Kafe’ye adım attı. Uger’in hayli yorgun görünen yüzünü fark edince, karşılıklı kibar selamlaşmaların ardından masadaki yerini aldı.

Yanlış hesap yaptığımı ancak yemek başlamak üzereyken kavrayabildim.

Köklü Zolka Kafe’de sunulan yemekler geleneklere sıkı sıkıya bağlıydı; yani önce ekmek ikram edilir, ardından meze, ana yemek ve kapanışı yapmak üzere biraz çay servis edilirdi.

Buraya kadar her şey güzeldi güzel olmasına ama tek bir sorun vardı—servis edilen her bir şey ikame gıdalardan ibaretti.

“… Nasıl buldunuz Yarbay Degurechaff? Başkentteki bu ziyafeti?” Uger’in yüzünde hüzünle karışık hafif çocuksu bir ifade vardı. Bu alışılmadık ifadeyi koruyarak kıkırdadı ve ekledi: “Yüzünüzün hâline bakılırsa, kurduğum pusu işe yaramış gibi görünüyor.”

Beni fena gafil avlamıştı. Tanya yarı şaka yarı ciddi başını salladı. “Sırtımdan vurulmak ha. Ne çirkin bir iş.”

“Sizin gibi seçkin bir askerin arkasında da bir çift gözü olmalıydı.”

“Beni yemeğe davet eden kişi namıdiğer General von Zettour olsaydı belki dikkat ederdim ama harp akademisinden dönem arkadaşım olunca yelkenleri suya indirebileceğimi düşünmüştüm.”

Uger, bunu Tanya’nın kişiliğine yakıştıramayarak başını salladı. “Savaş alanında olsun olmasın, daimi teyakkuzun tecessüm etmiş hâli olduğunuzu sanıyordum.”

“Savaş alanında bile müttefiklerinize güvenmek zorundasınızdır. Bu yaptığınız hayli acımasızca.”

“Gümüş Kanat Hücum Nişanı sahibi birine başarıyla pusu kurmak harika bir harp hikâyesi olacak. Bir gün kızıma anlatmam gerekecek.”

“Kızınızın, öz dostuna ihanet edecek kadar aşağılık biri olduğunuzu öğrenecek olması ne acı.”

“Yapmayın n’olur. Başka ne derseniz deyin ama bunu demeyin.”

Hayırlı bir baba olan Uger, kızının kendisinden nefret edebileceğinden endişeleniyordu. Ailesine bağlı adam, teslim olurcasına ellerini havaya kaldırdı. Araları hayli iyi olmalıydı. Cephe gerisinden ne kadar da huzur dolu bir manzara. Kıskanmamak elde değil. Akşam yemeğinde önüme K-Brot konduğu için ona biraz daha laf sokma isteğimi kabartıyor.

“Şahsen ben de silah arkadaşlığı ruhunu sergilemek isterdim ama ne yazık ki dilim buna müsaade etmeyecek gibi.”

“K-Brot yüzünden kriz mi geçiriyor?”

“Evet, tam manasıyla amansız bir mücadele veriyor.”

Cephe gerisindeki birine K-Brot servis etmek resmen şiddetti.

Yiyeceklerin kalitesi ve miktarı cephedeki moralle doğrudan ilintili olduğundan, çetin savaşların göbeğindeki askerlere çoğunlukla hakiki çavdar ekmeği tahsis edilirdi. Yine de bir yerlerde birilerinin K-Brot ile idare etmesini engellemek imkânsızdı; bu yüzden cephedeki birlikler bile isteseler de istemeseler de birkaç kez bunu yemek zorunda kalmışlardı.

Fakat… başkentteki K-Brot’un tadı ve içine katılan katkı maddeleri o kadar berbattı ki buna KK-Brot desem yeridir.

“K-Brot’u ilk tattığım anı asla unutmayacağım. Gerçekten de merkezdeki gerizekalıların bunu bir ceza veya yasadışı bir işkence yöntemi olarak geliştirip geliştirmediklerini merak etmiştim.”

“Acınızı paylaşıyorum, Yarbayım. Ama bakın. Artık masadaki her şey ikame gıdalardan ibaret.”

Uger’in dediği gibi, Zolka Kafe artık bunu gizleyemiyordu bile.

Et denen şey resmen bir felaketti. Masaya getirdikleri şey, kimbilir kaç yıl önce üretilmiş, balık ve sebze artıklarından müteşekkil dayanıklı azık stoklarıydı—De De-Fleisch denilen mide bulandırıcı bir ziftin pekmezi.

İşte cephe gerisinin—ve dahi başkentteki Zolka Kafe’nin—hâli pürmelali buydu.

Olan biten o kadar vahimdi ki, buranın eskiden nasıl bir yer olduğunu bilmeseydim, bu kadar berbat yemekler sunarak nasıl hâlâ ayakta kalabildiklerini zerre kadar anlayamazdım.

Buradaki yemekler gayet lezzetli olurdu. Ama artık hepsi maziye karışmıştı. Çatalını ve bıçağını isteksizce hareket ettiren Tanya, ne idüğü belirsiz bulamaçtan bir miktar ağzına tıkıştırdı. Lezzet fukaralığı göz ardı edilecek gibi değildi.

“… Beterin beteri mi olmuş ne?”

“Şef ve aşçılar askere alındı, orası öyle. Fakat başkentin belini büken asıl mesele sizin de yakından bildiğiniz o malum konu. Bu kadar berbat erzakla en maharetli aşçı bile harikalar yaratamaz.”

“Lojistik durumunun düzeleceğini ummak isterdim…”

“Mantıklı bir beklenti ama… yemeğin tadı tuhaf bir şekilde lezzetlenmeye başlasaydı çok daha ürkütücü olurdu.”

Hm? Tanya, Uger’nin bu yorumu üzerine kaşlarını çattı. Yemek kalitesinin artması iyi bir şey olmaz mıydı?

“Zolka Kafe idaresini kendisine tahsis edilen erzakla sağlamaya çalışıyor.”

Ahhh. Tanya, Uger’nin ne söylemek istediğini anlayınca başıyla onayladı. Muharebe Grubu’nun yemek durumunu halletmek için benim de yaratıcı çözümler bulmam gerekmişti. Bazen gri alana giren tedarik yöntemlerine başvurmak —yani esasen erzak depolarından aşırmak— kaçınılmaz hale gelir.

Erzak azaldığında bile ortaya bir şeyler çıkarmak zorunda kalmanın sancısı insana gayet tanıdık geliyordu.

“Gerçekten büyük çaba sarf ediyorlar… Takdire şayan demekten başka laf yok.”

Karaborsaya düşmeden veya yasa dışı yollardan tedarik yapmadan ayakta kalmaları kesinlikle övgüye değerdi. Ama tadı berbat. Gerçekten, ama gerçekten çok berbat.

“Yemeğinizin nereden geldiğini bilmek güzel bir şey, tabii tadı da lezzetli olduğu sürece.”

Gurme olmak gibi bir iddiam yok ama işler bu kadar çığırından çıkmışken bunu sessizce sineye çekmek imkânsız.

Yemek yemek, hâlâ dört gözle bekleyebileceğimiz nadir şeylerden biriyken bu kadarı artık kabul edilebilir gibi değil.

Lezzetli değil. Düz ifade etmek gerekirse, bundan daha tatsız tuzsuz bir şey olamazdı. Böyle yemeklerle siperlerdeki moral, kalitesiz bir K-Brot gibi ufanıp giderdi.

“Bu yorumunuz kanunlara olan bağlılığınızı sorgulamama neden oluyor, Albay.”

“Bağışlayın Albay Uger, fakat ben bir hava büyücüsüyüm. Düzenli kalori alımı olmadan, daha havalanamadan açlıktan ölmem son derece olası.”

Boğazından berbat yiyecekleri zorla tıkıştırmak, zihni tahmin edebileceğinizden çok daha hızlı kemirir. Savaş zaten inanılmaz derecede stresliyken zihin sağlığına biraz olsun özen gösterilse hiç fena olmazdı. Üst kademe, yemeğin cephede bulunabilecek nadir neşelerden biri olduğunu biraz olsun akıllarında tutamazlar mıydı?

İkmal durumunun bilincinde olmanın hayati önemini inkâr edecek değilim ama tek tip seri üretime bel bağlama işini Komünistlere bırakabiliriz. Kapitalizme meşruiyetini kazandıran şey bolluktur.

“Yani görev icabı mı yemek konusunda bu kadar hassassınız?”

“Ben gelişme çağında bir kız çocuğuyum.”

“Ha, güzel cevaptı. O hâlde isterseniz Genelkurmay Başkanlığı’nın yemekhanesine sizin için bir kelam edebilirim. Yiyebileceğiniz kadar yemeği size ısmarlayabilirdim ama…”

“Bütün yemeklerimin hesabını ödemeyi mi teklif ediyorsunuz, Albay Uger?”

“… İkimizin de iyiliği için bundan kaçınmalıyız sanırım.”

“O kadar mı kötüleşti?”

Kurmay subaylara sunulan yemeğin hâlâ her zamanki gibi berbat olup olmadığını merak ederken Uger başını hafifçe yana eğdi.

Hım, bu tuhaf bir tepkiydi.

“Şey… hım. Nasıl tarif etsem? Kötü ama özellikle kötü de sayılmaz.”

“Bununla ne kastettiğinizi tahmin dahi edemiyorum.”

Uger lafı başka türlü ifade etti. “Başka bir deyişle… Son zamanlarda yemekhane ile dışarıdaki restoranlar arasındaki kalite farkı kapandı.”

“Geliştiğini mi söylüyorsunuz?! Sahi mi? Böyle bir şey mümkün mü ki?!”

Tanya’nın yaşadığı bu muazzam şaşkınlığa başını kederle sallayarak yanıt verdi. “Keşke öyle olsaydı. Sadece tatsız tuzsuz yemekler artık norm haline geldi.”

“Yani…”

Nispeten bakıldığında artık o kadar da kötü sayılmadığını söylüyordu. Ama aynı zamanda her zamanki gibi berbat olduğunu da. Tek açıklama, diğer her yerdeki yemeklerin genel olarak daha da kötüleştiğiydi.

“Genelkurmay Başkanlığı’nın yemeklerinin iyileşmesinden ziyade, sivil halkın yiyecek kalitesi korkunç bir düşüş gösterdi. Sonuç olarak, artık zamanı dar olan insanlar kendi istekleriyle karargâhta yemek yiyor.”

“Şaka yapıyorsunuz herhalde.”

“Hayır, korkunç ama gerçek.”

Gayet ciddi bir ifadeyle yanıt verdi; istesem de gülemezdim doğrusu.

Tanya, bir nevi nüfuz istismarı olarak General von Zettour tarafından o yemekhanede birkaç kez yemeğe “davet edilmişti”… İşler insanların kendi rızalarıyla orada yemeyi seçeceği kadar mı kötüleşmişti?

Bundan daha korkunç bir hal alabilir miydi?

Düşündükçe İmparatorluk’un gıda durumu daha net bir şekilde gözler önüne seriliyordu. İnsanlar gerçekten Genelkurmay Başkanlığı yemekhanesinde yemeyi tercih ediyorsa bu, medeniyetin kendisinin yenilgiye uğradığı anlamına gelmez miydi?

“Topyatun savaş tam bir felaket,” diye mırıldandı Tanya, bakışlarını ellerine indirmeden önce.

Şık bir kapta sunulan renkli sıcak su. Ne sefil bir his. En kaliteli porselen, en hayal kırıklığı yaratıcı ikame gıdayla doldurulmuştu. Medeniyetin kokusunu taşıyan porselen, bu tezatlığı sadece daha da kasvetli kılıyordu.

“İçecekler bile kurban gitti.”

İki acı tebessüm ve bir çift ciddi ifade.

Güya siyah çay olan bu ılık, renklendirilmiş su. En düşük kaliteli çay bile bundan daha iyi görünür ve kokardı.

“Son zamanlarda popüler olan bir çeşit bitki çayı. Yüksek lifli bir diyete ihtiyacınız varsa görünüşe göre oldukça faydalıymış, Albay von Degurechaff.”

“Sağlık bilincine sahip olmaya bir diyeceğim yok fakat elinde olmadan kilo kaybetmenin ve mideyi hazmı imkânsız ikame gıdalarla doldurmanın ne gibi bir yararı olduğunu merak ediyorum doğrusu. Dürüst olmak gerekirse pek de akla yatkın gelmiyor.” Kendimi tekrarlıyor gibi olacağım ama biliyorsunuz ki ben henüz gelişme çağında bir kız çocuğuyum.” Yüzünü asan Tanya, bu husustaki duruşunu gayet net bir şekilde ortaya koydu. “Her şeyden öte, bu bir damak tadı meselesi… Bitki çayına karşı değilim. Sadece siyah çay veya kahveyi tercih ederim.”

“Kafein, ha?”

“Ne de olsa ben medeni bir insanım.”

Kahve ve siyah çay, belki de ilerlemenin en büyük katalizörlerinden biridir. Temiz kaynamış suya olan talebi ve ticari ürünleri dağıtmak için sağlam ticaret ağlarını doğurur.

Ticaret, çeşitli kültürel etkileşimlerin ve toplumsal gelişimin en güçlü itici gücüdür. Dolayısıyla kafeini, modern yurttaşın kadim bir dostu olarak görmek son derece doğaldır.

“Açık konuşmak gerekirse Albay Uger, içeceklerle ilgili prensipler hafife alınmamalıdır. Çay konusunda zevksiz olan insanlarla ben bile iyi geçinmekte zorlanıyorum.”

“Bu bir zevk meselesi mi yani?” Uger, parmağıyla çay fincanını kaldırırken yüzünde buruk bir tebessümle konuştu. “Ne yazık ki savaşın ilk kurbanı her zaman bu tür zevkler olur — çay ve kahve de bunun en belirgin örnekleridir.”

“Haklısınız fakat bu durum, sefil kaderimize uysalca boyun eğmemiz gerektiği anlamına gelmez.” Tanya hafifçe şaka yaparken yüzünü buruşturdu. “Bir subayın dişe diş mücadele etmesi gereken zamanlar vardır.”

“Korkarım bu kez pes etmek zorunda kalacaksınız, Albay von Degurechaff. Doğu’dan getirdiğiniz o hediye olmasaydı şeker bulup bulamayacağımız bile şüpheliydi.”

Savaştan önce İmparatorluk en büyük şeker üreticisiydi. Sonra, daha fazla gıda üretimi için yapılan art arda çağrılar ortasında patates en öncelikli mahsul haline geldi.

Gerçekleri öğrendikçe, tablonun ağırlığı omzuma daha da çok biniyor.

“Topyatun savaş artık günlük hayatın her alanına sızıyor mu yani?”

“Öyle. Günlük yaşam eskisine kıyasla çok daha zahmetli bir hal aldı.”

“Ama o kadar da kötü sayılmaz, değil mi?”

“… Ne demek istiyorsunuz?” Uger öne eğilip gözlerinin içine baktı. Tanya bu kadar şaşırtıcı bir şey mi söylemişti?

“Hayat şu an daha zor olabilir ama burası hâlâ aynı huzurlu cephe gerisi.”

Her köşenin ardında temizlenmesi gereken düşmanlar pusuya yatmış değil. İç cephe, bir insanın elinde cüzdanıyla sokakta rahatça yürüyebileceği huzurlu bir dünya. Yanından geçtiğimiz askerlerin hepsi kolalı, jilet gibi üniformalar giyiyor.

Siperlerin çamurunu ve pisliğini burada bulamazsınız.

Üzerinize hücum eden Komünistler yok, milliyeti belirsiz gerillalar yok, beceriksiz müttefiklerin dost ateşi yok — son derece düzenli bir ortam.

Tanya için cephe gerisi hâlâ sıcak bir banyo kadar cazip.

“İç cephenin fedakârlıklarına saygı duyuyorum ama savaş zamanında bu kadarcık sıkıntıya katlanmak zorundalar.”

Bu ifadede hiçbir küçümseme veya alay yoktu.

Burayı ön cepheyle kıyaslamamı istiyorsanız, cephe gerisini katbekat tercih ettiğimi söylemeliyim. Burası şüphesiz oradan çok daha güvenli.

Bu nesnel bir gerçek — aşikâr ve müsellem bir hakikat.

Durum böyle olmasına rağmen Uger’nin yüzü buruştu. Bakan biri, yüzünü gölgeleyen öfkeyi ve kederi anında fark ederdi.

“Albay Degurechaff… Bu düşüncelerinizi bir kenara bırakmanızı rica edeceğim.” İç çekerek tavana baktı ve konuşmasına devam etti. “… Yine de bu konuda bir tavsiyem var.”

“Aaa, neymiş acaba?”

“Bunu korgenerallere de söylemiştim; siz de onlarla aynı kumaştansınız. Yanlış anlamanızı istemem ama zihniniz fazla keskin.”

Bunun bir övgü mü yoksa eleştiri mi olduğu belirsizdi.

Doğrudan bir iltifat sayılmazdı ama Tanya’yı aşağıladığı da yoktu. Hem Rudersdorf ve Zettour gibi nüfuzlu figürlerle aynı kefeye konmaktan daha kötü şeyler de vardı.

“Ne demek istiyorsunuz?”

Kendisinden açıklama istendiğinde Uger sus pus oldu. İğrenç “bitki çayı” fincanını ağzına götürürkenki o beceriksiz hali — tereddüdü âdeta dışarı taşıyordu.

Bu kadar huzursuzlandıysa, söyleyeceği şey sesli dile getirmekten bile çekineceği kadar keskin olmalıydı.

“Her neyse söyleyebilirsiniz.”

Tanya gözlerini ona dikince, bir kez daha derin bir iç çekti.

Bu adam küresel ısınmayı tek başına tetiklemeye mi niyetliydi?

Bu çağdaki sanayileşme göz önüne alındığında… havada zaten muazzam miktarda sera gazı olmalıydı ancak kimse bunu bir sorun olarak görmüyordu. İnsanlar daha çok gezegenin soğumasından endişeleniyordu. Belki de uzun vadede hapsolmuş ısının çok daha büyük bir tehdit olduğu konusunda onları uyarmalıydım?

Aklımdan bu boş düşünceler geçerken sessizlik bir süre daha devam etti, sonunda Uger yeniden söze girdi.

“… Biraz insani duyguları özümsemenize ihtiyacım var.”

“Bağışlayın ama… benim—?”

“Açık konuşmak gerekirse, bir insan olarak doğal olanı yapmanızı rica ediyorum.”

Benim insan olmadığımı mı söylüyor? Bu son derece beklenmedik bir şeydi. Benimki kadar işlenmiş bir bireysellik duygusuyla övünebilecek az insan olduğunu hissediyorum. O pislik Varlık X bile bunu inkâr etmekte zorlanırdı.

“İnsanlığımın sorgulanmasını gerektirecek bir durum mu var? Karakterim mi?” Albayım, şerefim üzerine yemin ederim ki görevlerimi kusursuz bir şekilde yerine getirdim…!”

Tanya, görünürde aniden parlayan bir öfkeyle koltuğundan yarıya kadar doğruldu; ancak Uger alelacele ekledi: “Bu bir kınama değil! Lütfen beni yanlış anlamayın!”

“Açıklar mısınız?”

“Karakterinizi küçük düşürmek gibi bir niyetim yok! Yemin ederim — bu sadece samimi bir tavsiye! Bunu yalnızca içten bir öneri olarak kabul edin lütfen.”

“… Yani bir eksikliğe mi dikkat çekiyorsunuz?”

Tekrar yerine oturan Tanya iğneleyici bir soru sordu; Uger ise bir kurmay subaya yakışır şekilde cevaben yalnızca başını salladı. Konudan kaçmanın bir anlamı yoktu.

“Doğru ve yanlış söz konusu olduğunda, çok kısa sürede çok fazla şey bekliyorsunuz ve beklentilerinizi karşılayamayanlara karşı aşırı sertsiniz. Yetiştirilme tarzınız ve tecrübeleriniz göz önüne alındığında neden böyle davrandığınızı anlayabiliyorum fakat… bu kötü bir alışkanlık.” Yüzünde yürekten gelen bir bitkinlik ifadesiyle konuşmasına devam etti. “Nihayetinde duyguların çoğu inatçıdır. Bir kez birbirine dolandılar mı, onları düğümden kurtarmak zaman alır.”

“Anlamadığımı söyleyemem…”

“Ama yine de katılmıyor musunuz?”

“Evet,” diye dürüstçe yanıt verdi Tanya.

Duyguların inatçı olabileceği temel gerçeğini kabul edebilirim.

Kendini duygularına kaptırmış aptalın teki sizi tren peronundan aşağı ittiğinde, doğaüstü bir ilah olduğunu iddia eden birine göre son derece tez canlı olan Varlık X öfkesini size yönelttiğinde ve İmparatorluk çoktan ölüp gitmiş kişilerin duygusal argümanlarına hizmet etmek uğruna kendini bir savaşın ortasına attığında, insan duygularına dair bu temel gerçek fazlasıyla berraklaşıyor. Bunun mağduru olan benim gibi birinden başka kim daha iyi bilebilir ki?

İşte tam da bu yüzden bu zararın kınanması gerekir. Bir şey takılıp kalıyorsa, öylece kesip atılabilir. Gordion düğümü de böyle çözülmemiş miydi?

“Neyi sevip neyi sevmediğimiz konusunda sızlanma lüksüne sahip çocuklar değiliz.”

Yetişkinliğe erişen insanlar toplumun tam birer üyesi olurlar ki bu noktada sağduyuya sahip olmaları bir zorunluluktur.

İnsanlığın tamamı sadece duygularıyla hareket etseydi, medeniyetin yapı taşları muhtemelen asla döşenmezdi. Meseleleri her zaman kaba kuvvetle çözseydik, nükleer karşılıklı garantili imha doktrini asla hayata geçirilemezdi.

İtiraf etmekten nefret ediyorum ama tarihten örnekler inkâr edilemez. Komünistler bile belli bir temel düzeyde rasyonelliği korumayı başardılar. Bunun gerçekten akıl olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı konusunda hâlâ şüphelerim olsa da…

Neyse, hakikat ortada. Her iki taraf da nükleer silahlarını savurdu, karşılıklı garantili imhayla tehdit etti, dünyayı küle çevirmeye yetecek kadar zehirli madde depoladı ama yine de Soğuk Savaş asla sıcak savaşa dönüşmedi.

Yaşasın medeniyet. Yaşasın rasyonellik.

“Zorunluluk mantık gerektirir. Tereddüt, endişe, kararlılık eksikliği — bunların hepsi kaçırılmış fırsatla eş anlamlıdır. Prangadan başka bir şey değiller.”

Bu bir gösteriş ya da maske değil, yalnızca dürüst düşüncelerimdi.

Bir bakıma piyasa rekabetinden daha çirkin ve acımasız olan biyolojik rekabette, savaş alanındaki askerler kelimenin tam anlamıyla hayatların bağlı olduğu kararları saniyeler içinde vermek zorundadır. Ve bunu, çoğunlukla temkine yer bırakmayan şartlar altında, anında yapmak durumundadırlar.

İdeal olanı aramaktansa, ayrılan sürede yeterince iyi olan neyse onu seçmemiz gerekir. Zamanın fırsat maliyeti, özellikle de savaş zamanında, zavallı bir adamın hayatından çok daha ağırdır. Tabii ki kendi hayatım ve varlıklarım başka bir konu.

“… Tam olarak kastettiğim de bu.”

Uger’nin yüz ifadesine ve ses tonuna bakılırsa, Tanya’nın bu yol gösterici ilkelere olan bağlılığını tutkuyla ilan etmesinde katılacağı pek bir şey bulamamıştı — oysa cephedeki herhangi bir subay, sözlerinin genel tonu bir yana, her bir detayına kuşkusuz tamamen katılırdı.

“Zorunluluklara koşulsuz şartsız boyun eğen bu zihniyeti anlayamıyorum.” Sessizce çıkardığı ses adeta bir iniltiydi. “Ben bir yetişkinim. Genelkurmay subayı olarak eksiksiz bir eğitim aldım. Yine de şu an bir çocuk gibi büzülüp hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.”

“Ha…?”

“Albayım, bir türlü kavrayamıyorum. Sizin ‘zorunluluk’ anlayışınızı dürüst olmak gerekirse anlayamıyorum.”

Bir kafa karışıklığı dalgasıyla sarsıldım. Bu, yıkılmaz bir duvarın aniden çökmesinden daha şok ediciydi.

Anlayamıyorum da ne demek? Saçmalığın bu kadarı…

“Aşikâr olanı belirttiğim için bağışlayın ama siz bir Genelkurmay subayısınız, Albayım.”

Harp Akademisinde düzgün bir eğitim almıştı. Bir kez kurmay subay oldunuz mu, kurmay subay paradigması zihninize tekrar tekrar kazınır.

Yine de karşımda duran bir kurmay subay, açıkça kendini koyverip ağlamak istediğini mi söylüyordu? Kendine gel be adam!

“Bizler kurmay subaylarız. Bizler — ve öyle de olmalıyız — ortak bilgi ve eğitim sayesinde aynı sarsılmaz doktrini takip eden varlıklarız.”

“Anlamamamın hiçbir yolu olmadığını mı söylüyorsunuz?”

“Evet, Albay Uger. Prensip olarak bu imkânsız olmalı.”

Kurmay subaylar, kurmay subay olmaları için eğitilirler.

Temel ve aynı zamanda en yalın kavram zorunluluktur. Hedefler bir kez belirlendi mi, sarsılmaz bir kararlılıkla yerine getirilmelidir.

Bu hem buluşların anası hem de bizim tiksindirici görevimizdir. Bizden istenen buysa, başka çaremiz yoktur. Tereddüte yer yok, gecikmeye yer yok. Tüm kararsızlıklar ve şikâyetler bir kenara bırakılmalıdır. Biz her zaman işimizi yaparız.

“Harp Akademisindeki eğitim son derece basittir. Amacı seri halde kurmay subay yetiştirmektir; bu yüzden dersliğe adım attığınız andan itibaren bir kurmayın düşünce yapısı ve davranışı iliklerinize kadar işlemelidir. Şimdilerde olmamız gereken insan tipi tam olarak bu…”

Duygusal meseleler, savaşma azminin göz önünde bulundurulması ve hesaba katılması gereken unsurlarından ibarettir. Bundan ne bir eksik ne bir fazla olmalı ve bir kurmay subayın asla bocalamasına yol açmamalıdırlar.

Okulun başladığı ilk andan itibaren bunu kafamıza kazıdılar.

“Siz ne düşünüyorsunuz, Albayım?”

“… Söyledikleriniz mantıklı. Ve aslında mantığını gayet iyi kavrıyorum. Bereket versin ki hafızam fena sayılmaz.” Ancak yine de başını sallıyor. “Fakat ben cephe gerisinde çok uzun süre kaldım. Tekrar insana dönüştüm. Kızım doğduğundan beri durumun böyle olduğuna eminim.”

Bir anlık tereddüdün ardından, göğsünün derinliklerinden cılız bir sesle şu kelimeleri söküp çıkarıyor.

“Albay Degurechaff, ben… Hayatıma canavar ruhlu bir kurmay subay olarak devam edemem. Ben zayıf bir insandan başka bir şey değilim. Bir zamanlar canavar olmak istiyordum ama bu artık beni aşıyor.”

İnsanlığının ilanı mı?

Benimle aynı harp akademisi müfredatından geçmiş birinden mi? Dürüst ve yetenekli bir çalışan, aynı zamanda modern bir vatandaşın tüm erdemlerine sahip sınıf arkadaşımdan mı?

“Olacak şey değil! Gereğinden fazla endişeleniyorsunuz!” Tanya, ona cesaret vermek için sesini yükseltiyor. “Siz mükemmel bir kurmay subaysınız! Ne kadar yetenekli olduğunuzu duydum. Yorgun olduğunuzu biliyorum ama cesaretinizi kaybetmeniz için kesinlikle hiçbir sebep yok!”

“Dağıtım ve lojistik sorumlusu olarak bile anca işe yarıyorum. Onda bile görevlerimin çoğu sadece cephe gerisinde müzakere yürütmekten ibaret. Kurmay subayların asıl ilgilenmesi gereken konularla uzaktan yakından alakası yok.”

Muharebe meydanında hiçbir işe yaramadığından yakınarak kendisiyle cılızca alay ediyor.

“En kötüsü de üçüncü sınıf bir harekâtçıyım. Çok fazla tereddüt ediyorum. Komutanlık yapma konusunda tamamen vasıfsızım. İyisiyle kötüsüyle, en azından kendimi objektif bir şekilde değerlendirebiliyorum.”

Uger bu inanılmaz öz değerlendirmeyi mesafeli bir tavırla ifade ediyor ki bunu anlamam tamamen yeteneklerimin ötesinde.

Neler oluyor böyle?

“Dürüst olmak gerekirse cephe gerisine tayin edildiğime o kadar memnunum ki… Ve tüm bunlar sizin sayenizde oldu.” Uger başını öne eğiyor.

Her ne kadar kalabalık olmasa da hâlâ Zolka Kafe’de, topluma açık bir yerdeyiz. İnsanların ne düşüneceğini bu kadar umursamadığına göre ciddi olmalı. Tanya’nın oturduğu yerden yüz ifadesi görünmüyor ancak içindeki samimiyet her neyse içten olduğuna inanmam gerekiyor.

Eğer Tanya bunu gülüp geçerse, sosyal becerileri kuşkusuz sorgulanır. Bir anlık kararsızlığın ardından zararsız bir yanıt vermeyi seçiyorum.

“Haddimi aşmak istemem ama… o zamanlar yalnızca endişeli bir sınıf arkadaşı olarak size tavsiyede bulunuyordum.”

“Öyle olsa bile. Size tüm kalbimle teşekkür ederim.”

Böyle şahsi bir teşekkür almak… Hımm, sivil birinin duyduğu sevinç mi bu? Belki de çok uzun süredir ön cephelerdeyimdir; Tanya’nın boğazında oluşan düğüm kocaman.

“Şimdi de tavsiye verme sırası bende. Şahsen kötü biri olmadığınızı biliyorum; işte tam da bu yüzden size bunları söylüyorum.”

“Bu nazik düşünceniz için teşekkür ederim.”

“… Bu kadar resmi konuşmayın, Albayım.”

“Mizacım böyle.”

İş arkadaşlarıma karşı gardımı düşürecek ve nezaket kurallarını bir kenara bırakacak kadar aptal değilim. Zaten İmparatorluk’ta makbul olan da budur.

“Öyle, evet. Siz gerçekten de öyle birisiniz. Görevinize olan adanmışlığınız fazlasıyla kusursuz. Sizi daha yakından tanımasaydım, soğukkanlı bir canavar olduğunuza hükmederdim. İnsanların hakkınızda yanlış izlenime kapılmasından endişelenmiyor musunuz?”

Ne kadar kibar bir uyarı. Dürüst olmak gerekirse Uger, tipik bir İmparatorluk vatandaşından çok daha samimi olmaya meyilli biri. Tabii bunu sözlükte aratırsanız karşınıza “güzide bir müdahaleci” lafı da çıkabilir.

Tanya göğsünü kabartarak, “Her halükarda, kurduğum ilişkilerle epey gurur duyuyorum…” diyor.

“Ha-ha-ha. Her zaman en son fark eden, konunun muhatabı olan kişi olur. Bir dostun olarak sadece dikkatli olmanı söyleyeyim, Degurechaff.”

“İyi üstler, güvenilir silah arkadaşları ve hatta iyi altlarla kutsanmış durumdayım. İnsan ilişkilerim övünebileceğim az sayıda şeyden biridir.”

Becerikli patronlar, hayatımı kolaylaştıran eski bir sınıf arkadaşı ve sadık et kalkanım. Üstelik hepsi son derece eğitimli; daha ne isteyebilirim ki?

Güvenebileceğim başka meslektaşlarım ve astlarım da var. Hızla kan kaybeden İmparatorluk Ordusu’nda benim kadar şanslı bir subay bulmak muhtemelen zordur.

“Arkadaşlıklarınla gurur duymak ha… hımm?” Pekala, öyle düşünmekte özgürsün herhalde.”

“Yaşasın özgürlük. Yaşasın dostluk. Bu konuda diyeceklerim bundan ibaret.”

“Anlıyorum,” diyor Uger, gülümsemesi hafifçe gölgelenerek. Sonra sıradan bir edayla ama ses tonunda belirsiz bir değişimle devam ediyor: “… Ha, doğru ya. Dostluk demişken… Bu, sizinle baş başa konuşmak istediğim kişisel bir mesele…”

“Ne hakkında acaba?”

Sözsüz işareti fark ediyorum.

Gayriresmî bir bağlantıdan gelen bir bilgi bu. Bu tarz kırıntı bilgiler son derece önemlidir. Aptalın teki istihbaratını haberlerden almanı söyler fakat bir şey tüm dünyaya duyurulacak raddeye geldiğinde, işin içindekiler sonucu çoktan öğrenmiştir.

Savaş zamanında akışkan ve sürekli değişen durumu kavramanın tek yolu, içerideki insanlardan bilgi almaktır.

Gördün mü? İlişkilerim işime gayet güzel yarıyor. Gereğinden fazla endişeleniyorsun Uger, hem de beklediğimden çok daha fazla.

“Kötü haberlerim var.”

Belki de bana bu dolaylı uyarıları yapmasının sebebi budur? Tanya içten şükranlarını sunmak adına başını eğiyor ve tüm benliğiyle dinlemeye koyuluyor.

“Daha önce bahsettiğimi sanıyorum. Dostumun evinde planladığım şu ‘yeniden dost olalım’ partisi. Hatırladığına eminim. Bir şeyler çağrıştırıyor mu?”

Dost, parti ve… biriyle barışmak mı?

Bağlam dikkate alınırsa, sanırım Ildoa üzerinden yürütülen barış görüşmelerinden bahsediyor.

“Ha, şu ortak dostumuz mu? Planlar hakkında yeni bir gelişme mi var?”

“İşler bir türlü yoluna girmiyor. Konuyu ‘Belki başka şartlar altında’ diyerek kapattık.”

“Arabuluculuk yapacak dostumuz mu böyle söyledi?!”

Eğer Ildoa, İmparatorluk ile Birleşik Krallık arasındaki iletişimi engelliyorsa, bu onların gerçekte hangi tarafta olduğuna dair büyük bir işaret olabilir. Harika, tam oldu şimdi. Tanya kaşlarını çatarken Uger’in başını iki yana salladığını fark ediyor.

“Hayır, bu bizim tercihimizdi.”

“Bu şaşırtıcı. Barışmak istediğinizi sanıyordum.”

“Ne yazık ki aradaki mesafe çok açıldı. Artık konuşasım gelmedi, ben de kalkıp gittim.”

“Anlıyorum. Yazık olmuş. Anlaşıldı.”

Vay aşağılık pislikler. İmparatorluk yönetiminin basireti bağlanmış! Burada barışa ekmek su gibi ihtiyacımız varken, ufacık bir rahatsızlığa bile tahammül edemiyorlar mı? İnanılmaz!

Bu haber o kadar berbat ki Tanya, Uger’i tanımasaydı yerinden fırlayıp zırvaladığını haykırırdı.

“Tam olarak yerini tutmaz ama General Rudersdorf ile bir arazi incelemesi planlıyoruz. Gelip izlemelisin.”

Barış umutlarımız suya düştü, bu yüzden arazi gezisine mi gidiyoruz? Şu an netleştirilmesi gereken tek bir şey var.

“Bu bir emir mi?”

“Evet, öyle.”

Başını sallayarak verdiği gayet doğal yanıt, gerekli ve yeterli koşulu sağlıyor.

“Öyleyse emredildiği gibi yapacağım.”

“Müteşekkirim Albayım.”

“Lafı bile olmaz.”

Bu konuşma sona erdi ama Uger neden insanlığını ilan etme ihtiyacı duymuştu ki? Tanya’nın verecek bir cevabı yok.

2 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ, MERKEZ İSTASYONU YAKINLARI

Doğuya giden trenler her allahın günü imparatorluk başkentinden hareket ediyor. Bir sonraki izinlerini sabırsızlıkla bekleyen askerler, doğu cephesi boyunca kendilerini hazırlıyor ya da siperlerde titriyorlar.

Hepsi ama hepsi sıla hasreti çekiyor. Ne yazık ki savaşın kritik durumu ve demiryolu ağının kötüleşen hali göz önüne alındığında, hakkın olan izne gerçekten çıkabilmek neredeyse imkânsız bir hayal.

Öte yandan başkent de her gün geri dönenleri karşılıyor. Birçoğu vatanına dönüp memleketinin birasını yudumlamayı hayal etmiş olmalı ama bunun yerine sessiz birer tabut olarak geri dönüyorlar.

Bu büyük savaş boyunca ana sevkiyat noktası batıdan doğuya kaymış olsa da geri dönenler başkente hâlâ tabutlar içinde yatay bir şekilde geliyordu.

Tanya’ya sivil yas kıyafetleri temin edilmiş durumda ve katılması emredilen tören, savaşta ölenler için düzenlenen şu her zamanki anma törenlerinden biri.

Askeri üniformasız bir askeri görev. Anlaşılan bugünlük sadece sıradan bir sivil. Korgeneral Rudersdorf da üniformasını çıkarıp sade bir resmi kıyafet giymiş. Mekânın bir köşesine doğru kararlı adımlarla yürüyüşüyle adeta kendisini takip etmesini emrediyor.

‘Hayır’ı bir cevap olarak kabul edeceğine dair en ufak bir izlenim edinmiyorum. Tanya’nın sorularını yutmaktan, dudaklarını sıkıp peşinden gitmekten başka çaresi yok.

Çok geçmeden, tren istasyonunun kuzey çıkışına kısa bir mesafedeki bir noktaya ulaşıyorlar.

Baktıkları her yönde görülebilen tek şey siyahlık. Yas giysilerinin oluşturduğu kalabalığın arasına karışmış tek tük tören üniformaları, bu mat renkli duvarı bölüyor.

Şu beyaz noktalar deniz kuvvetlerinin tören üniformaları mı? Çok fazla göze batıyorlar.

Beyazın ince çizgileri, kalabalığa tuhaf, alacalı bir görünüm kazandırıyor. Ve göze çarpan kara subaylarının çoğu yüzbaşı veya daha alt rütbede. Tören alayını yönetenler en azından üst subaylar ama… Tanya ile generalin resmi sivil giysileriyle kıyaslandığında, üniformalıların ne kadar aşırı dikkat çektiği açıkça görülüyor.

Şahsiyetten uzak, siyah yas kıyafetleri içinde bir birey olmaktan çıkar, arka planda kaybolursunuz. Kamuflaj olarak akıllıca bir seçimdi. Böylece Tanya bu cenazeye sadece sıradan bir izleyici olarak katılabiliyor.

Yine de İmparatorluk’ta olduğuna ve bu bir tören olduğuna göre, belirli kurallara hâlâ uyulması gerekiyor.

Nerede yapılırsa yapılsın, bu törenlerin hepsi aynı şekilde başlar.

Hüzünlü bir borazan sesi yankılanır. İster cephedeki sadeleştirilmiş bir tören, ister cephe gerisinde şehitler için düzenlenen bir anma töreni olsun, ezgi her zaman aynıdır.

Doğrusu, İmparatorluk usul erkanı sever.

İster başkentte, ister en ileri hatta, isterse doğudaki siperlerde olsun; ölülerin yası belirlenmiş kurallara uygun olarak tutulur.

Anlaşılan bu ezgiyi duymaya bayağı alışmışım. İnsana gerçekten de silah arkadaşlarını hatırlatıyor ve melodi Tanya’nın kulaklarında çınlamaya devam ediyor. Neredeyse onu düşünmeden, içgüdüsel olarak hareket etmeye yönlendiriyor.

Hazırolda beklerken, tam selam verecekken kendini son anda durduruyor. Şu an sivil giyinmiş durumda. Havaya kalkan kolunu hızla geri indiriyor ve hafif bir iç çekişi bastırıyor.

Buradaki amaç gözlem yapmak.

Bu yüzden daha yakından bakıyor ve… kendini beklenmedik bir kafa karışıklığı içinde buluyor.

Hiçbir şey göremiyor.

Görüşün bu kadar kötü olmasının sebebi, açık konuşmak gerekirse, insan sırtlarından oluşan bir deniz.

Normalde astları düşüncelidir ve yolundan çekilirler ancak elbette halk kalabalığından böyle bir muamele bekleyemez… Böyle bir durumda nasıl bir şey yapmam bekleniyor ki?

“Görebiliyor musun?”

Alaycı komutanın sesine, biraz sabırsızlıkla ve dürüstçe yanıt veriyor.

“Ş-şey, biraz… Yani benim boyumla pek seçemiyorum…”

Ön cephede boyum bana hiç zorluk çıkarmıyor. Hatta bazen hayatımı kolaylaştırıyor bile; örneğin diğerleri kadar çömelmek zorunda kalmıyorum. Ama insan kalabalığının içinde dikilirken pek bir işe yaramıyor.

Boy farkı yadsınamaz bir gerçek. Kabul ediyorum; ufacığım. Tabii düşmana daha küçük bir hedef sunduğum için bu sadece muharebe meydanına optimize edilmiş olduğum anlamına gelir.

Medeni bir şehir ortamına optimize edilmemiş olmam ne kadar sinir bozucu.

“Hiç göremiyorsun, değil mi?”

“Şey… ne yazık ki buradan görünmüyor.”

“Seni omuzlarıma almam da pek uygun olmaz herhalde.”

Yufka yürekli bir dede gibi gülümseyen amirinin benimle dalga geçtiği son derece açık. Kurmay subayları bu kadar çekilmez kılan da işte bu.

Böyle sıra dışı bir anda tuhaf bir zayıflık sergilemek zorunda kalmaktan hiç memnun değilim… ama Tanya’nın boyca biraz kısa kaldığını kabul etmeliyim.

“Omuzlarınıza oturabileceğimi mi söylüyorsunuz?”

“Ne? Bunu mu istiyorsun? O zaman sanırım bunu yapabilirim.”

Huzurunu kaçırmak için elimden geleni yapmama rağmen generalin savunması aşılmaz.

Politik yaratıklar olsalar da, sosyal canlılar olarak insanların aşmaması gereken sınırlar vardır. Ve dürüst olmak gerekirse, onun omuzlarına oturmak zorunda kalmaktansa başka her şeyi yapmayı tercih ederim.

“… Hayır, şey…”

“Aha, benim için endişelenmene gerek yok. Gücüm kuvvetim yerinde.”

Beni taşıyabilecek güçte olduğuna dair güvence verirken gülüyor ve tüylerim adeta diken diken oluyor.

Beni burada omuzlarına alırsa, utancı ömrümün sonuna kadar peşimi bırakmaz. Eğer bir de fotoğraflar çekilecek olursa, o zamana kadar biriktirdiğim tüm şeref ve itibar yerle bir olur. Bunu ben başlattım ama tek çarem saygıyla reddetmek.

“Lütfunuzdan onur duydum ama koşulların biraz ölçülü olmayı gerektirdiğine inanıyorum. Belki başka bir zaman.”

“Anlıyorum.” Rudersdorf istifini hiç bozmadan gülüyor. Bana mı öyle geliyor, yoksa bu cenazede bayağı eğleniyor mu?

Bu durum insanlığını sorgulamama neden oluyor. Tanya gibi buraya görev icabı gelmiş insanlar bile ciddi bir ifade takınırken, adam burada matrak geçiyor!

Sosyal özürlü falan mı bu adam?

Cephe gerisinde, iyisiyle kötüsüyle görgü kuralları tıkır tıkır işliyor. Çok arzu etmesem de, parmak uçlarında yükselmeye çalışan bir çocuk görseler, etrafımızdaki beyefendiler ve hanımefendiler doğal olarak yol verecektir.

Açıkçası, biraz uyduruktan bir oyunculuk kalabalık meselesini halleder. Sanırım Rudersdorf kederli bir ifade takınıp çevredekilere “Lütfen, bu küçük kız görmeye çalışıyor…” gibi sözlerle seslendiğinde kendini biraz Musa gibi hissediyordur.

Bu yüzden bu tuhaf tiyatro oyununda yer almaktan başka çare yok. Özür dilercesine başımı eğerek benim için anında açılan alana geçiyorum.

İleri doğru ilerledikçe görüş alanım genişliyor.

Omuzda taşıma meselesi laf sokmaktan ibaret olmalıydı. Kurmay subaylar genelde insanların nefret ettiği şeyleri istismar etmek için inisiyatif alırlar.

Evet, kurmay subayların sorunu da bu işte.

Yine de sonuç olarak artık görebiliyorum.

Başını çevirip etrafına bakınan Tanya’nın pürdikkat gözleri, her şeyin tamamen nizami bir şekilde düzenlendiğini fark ediyor. Tören tamamıyla usulüne uygun icra ediliyor; ne kadar dikkatli bakarsa baksın, özellikle sıra dışı veya yeni hiçbir şey yok. Açıkçası, artık böyle şeyleri görmekten gına geldi.

Sonuçta doğu cephesi, askerleri şehitlere dönüştüren başlıca işleme merkezlerinden biri.

Doğu cephesi, imparatorluk başkentinden sevk edilen ham maddeleri cesetlere dönüştürüp ardından memlekete geri teslim ediyor. Başkent ham madde ihraç edip savaş ölüsü ithal ediyor; tam bir fason üretim ticareti.

Elbette farklı bölgeler arasındaki yerel varyasyonların farkındayım. Mesela başkent, cephe hatlarından olabileceğiniz en uzak yer. Konumu gereği, siyah sivil yas kıyafetlerinin belirgin bir ağırlığı var.

Ama hepsi bu kadar.

Burada dikilip ortamı incelemek için hiçbir makul sebep yok.

“… Şunlara bak.”

Omuzuna dokunup ardından ileriye işaret eden parmağı takip eden… Tanya, jilet gibi kolalanmış kıyafetler giymiş bir grup insanı seçebiliyor. Doğu cephesinde tabutu diğer askerler taşır ama burada tören kıtası gibi görünüyorlar.

“Hımm?”

İşte o anda Tanya bir şey fark ediyor. Aşırı derecede—nasıl desem—tabutu sanki çok ağırmış gibi gösteriyorlar. Muhtemelen nefes nefese değiller ama zorlandıkları tek bir bakışta anlaşılabiliyor.

Tuhaf.

O tabutun içinde bir şey bile olmaması gerekir; büyük ihtimalle sadece boş bir kutu. Törene katılan tüm sivillerin hatırı için içinde gerçekten bir ceset varmış gibi mi rol yapıyorlar?

Ancak savaş yeterince uzun süredir devam ediyor; artık tabuta koyacak tek bir kemik parçası bulabilirseniz kendinizi şanslı saymanız gerektiği herkesin bildiği bir gerçek olmalı. Bu gerçeği geçiştirmek imkânsız.

Üstelik bu tiyatro, şehitlerin defnedilmesine dair yönetmeliklere bile uymuyor. Bildiğim kadarıyla tabutun ağır bir yükmüş gibi taşınması gerektiğini belirten hiçbir nizamname hükmü yok… Ben bakmazken yönetmelik mi revize edildi?

Yoksa o tabuta gerçekten bu kadar çürümüş bir ceset mi koydular? O zaman üst rütbeli bir subay veya en azından nişanlı biri olmalı. Ancak durum böyle olsaydı, kalabalıkta daha fazla tanıdık yüz bulunurdu.

Buna hiç ama hiç anlam veremiyorum. Tanya gözlemlemeye devam ediyor.

Bu tür işlerin anahtarı her zaman er ve erbaşlardır.

Tabutun içinde ne olduğu meselesini bir kenara bırakan Tanya, bakışlarını son derece sıradan olan askerlere çeviriyor. Ancak onları izledikçe, gözlerini başka yöne çevirme arzusu daha da güçleniyor.

Uyumsuzluğun bu kadarı!

Kusursuz bir şekilde uygun adım yürümeleri gerektiğini falan iddia etmiyorum. Ama cephe gerisindeki bir törende görsellik açısından bu kadar rahatsız edici bir şeye nasıl izin verilebiliyor? Orduda dış görünüşün önemi düşünüldüğünde, bu kafa karıştırıcı.

Nizamnamelere körü körüne bağlı mızmız bir askeri bürokrat burada olsaydı, tek saniye tereddüt etmeden bu gösteriyi yerin dibine sokardı.

Birliklerimin askeri kanunların bu kadar katı bir yorumuna uymasını sağlamak gibi bir niyetim olduğundan değil, ama tören kıtasının hali buysa, Semender Muharebe Grubu’nun çok daha iyi performans sergileyeceğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Çok fazla protokol eğitimi almamış bir birlik bile buna tercih edilirdi.

“… Rezalet.” Tanya elde olmadan hayıflanırken buluyor kendini.

Yaralı tek bir silah arkadaşını bile taşıyamıyorsan kendine asker diyemezsin. Birden fazla kişinin taşıdığı bir tabutun altında nefes nefese kalmak ise kesinlikle kabul edilemez. Normal şartlar altında, düzgün eğitim almış bir grup askerin taşıdıkları bir tabutu ağır bulabileceğine inanmak zordur.

Ya da belki de gerçekten ağır geliyordu; sınırda yetersiz beslenen bu adamlara ağır gelmiş olabilir.

Tanya izlemeye devam ettikçe başka bir şey daha netleşiyor.

Tabutu taşıyanların hepsi oldukça solgun ve rahatsız görünüyor. Çoğu hastalıktan iyileşmek üzere cephe gerisine gönderilmiş askerler mi? Ya da belki hafif bir yaralanmayla mı geldiler? Hareketlerini izlerken, topallamaya işaret edebilecek hafif bir bocalama seçebiliyor.

Bunun dışında, çoğunluğu al yanaklı genç adamlar gibi görünüyor.

Vakur bir görünüm için benzer boylarda tören muhafızları seçmeyi seven bir orduya göre boyları biraz dengesiz, ama hepsinden öte, inanılmayacak kadar gençler.

Belki de sadece ona öyle geliyordur ama neredeyse Harp Okulu öğrencileri ya da on altı-on dokuz yaşlarında gönüllüler gibi görünüyorlar.

“… Sanırım buna çarpıklık deniyor,” diye fısıldıyor Tanya sessizce. Kendi kendine konuşuyordu fakat amiri bu sözü duymuş ve yerinde bulmuş gibi görünüyor.

“Demek sen de görüyorsun.”

Onun tespitinden memnun kaldığını gören Tanya hafifçe başını sallıyor.

“Evet.”

“… Önünde gördüğün bu manzara, şu an karşı karşıya olduğumuz durumun ta kendisi,” diye fısıldıyor Rudersdorf, hafifçe çömelerek. “Hasta ve gençler tabut taşıyor. Korkunç bir şey.”

Bu çocuklar o tabutun altında gerçekten zorlanıyor gibi görünüyor… Ne kadar acıklı. Kurumuş insan kaynakları havuzunu gözler önüne seren bir manzara. Tanya için baş dönmesine engel olmaya çalışmaktan başka elden bir şey gelmiyor. Belki Rudersdorf da aynı şeyleri hissediyordur. Alçak bir sesle kederlenmeye devam ediyor.

“Ve İmparatorluk’un kaderini açıkça gözler önüne seriyor. Fakat bu bizim bakış açımızdan böyle. Bir de farklı bir açıdan gözlemleyelim.” Tanya’nın omzuna hafifçe vurup doğruluyor. “Bugün insanların yüzlerine iyice baktığından emin ol.”

Emredildiği üzere, gözlerini tören alanında gezdiriyor ve kederli ifadelerle dolu sıraları süzüyor. Belki de yas tutan akrabalardır? Ölenlerin dostları mı?

Her hâlükârda, cenaze alayındalarsa merhumla bir bağları olmalı. Geride kalanların kederli görünmesi son derece doğal. Yakın birinin ölümü her zaman kahredicidir.

Hüzünlü hava durgunlaşırken, dökülen gözyaşlarının boğuk sesleri işitiliyor. Bu hiç şüphesiz bir cenaze alayı.

Fakat Tanya başka bir şeyin daha farkına varıyor.

Bu kederli ağıtlar yalnızca alaydakilerden yükseliyor.

Başkentte gelip geçen ve olayla hiçbir bağı olmayan insanlar bile sırf nezaketen ve usulden yol verip başlarını eğiyorlar. Fakat bu nezaketin altında bir tür ilgisizlik seziyorsunuz. Yoldan geçen sivillerin her bir hareketi, çaresiz bir kanıksamışlık hissi saçıyor.

Bir bakışta anlaşılabiliyor. Hareketleri pürüzsüz, hatta rahat. Görevde olmadığı anlaşılan bir grup asker dikleşip kusursuz bir selam duruşuna geçiyor. Tanya’nın kendisi de başka bir iş için oradan geçiyor olsaydı, sessiz bir dua eşliğinde o da selam dururdu.

Tekrar edilerek mükemmelleştirilmiş bu hareketler, artık iyice pekişmiş bir görgü kuralından ibaret.

“… Ah, şimdi anlıyorum.”

Yas tutmak, burada adeta iyi terbiyeli bir toplumun sıradan bir gerekliliğiymişçesine sıradanlaşmış.

İncelikli olmak güzel de… Tabii sürekli savaş şehitleri için tören düzenlemek zorunda kalmadığımız sürece.

Barış içindeki Japonya’da tek bir günde çift haneli ölümlere yol açan herhangi bir olay günlerce aralıksız haber yapılırdı. Oysa bugün İmparatorluk başkentinde zayiat sayıları tüm anlamını yitirmiş durumda.

Her gün onlarca kişinin öldüğünün bildirilmesi için de aynı şey geçerli. Böyle bir konu en fazla öylesine laf arasında açılır ve hava durumu kadar ilgi uyandırır. Bir an sonra ise sohbet, ikame gıdalar üzerine ateşli bir tartışmaya kayar.

Savaş, toplumun dokusuna işte bu kadar işlemiş. Büyük savaş boyunca başkent sakinleri için şehit tabutları çoktan günlük hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş. Her bir cesedi layıkıyla gömmeye bile vakit bulunamayan cepheden dönen Tanya gibi biri için bu tören, sivillere kıyasla daha garip ve alışılmadık geliyor.

Bu, çarpıtılmış bir normallik hissi.

Anormal olanın normallerin yerini çoktan aldığı, bozulmuş bir barış ortamı. En ön cephe, düşmanın ağır topçu ateşi altında insanların akıl sağlığının ufalandığı bir dünya gibiydi ama… Görünüşe göre cinnet, beklenenden çok daha şiddetli bir şekilde cephe gerisine de sızmış. Dünyanın mantığı yerle bir olmuş, kaos ise giderek büyüyor.

“… Bunda trajik bir şeyler var.”

Tanya’nın bu sözü üzerine Rudersdorf, ona yeterince şey gösterdiğine karar vermiş olmalıydı. Sert bir edayla, “Gidelim,” dedi.

“… Anlaşıldı, efendim.”

Kalabalığın arasından tekrar yarmaya gerek yoktu. Etraftaki tek tük insana hafifçe baş eğmek yol açmaya yetiyordu. Cephede durum ne olursa olsun, diğer alanlar oldukça açıktı.

Cenaze alanından ayrılırken Rudersdorf sessizliğini korudu.

Cebinden bir puro çıkarıp ağzına götürdü ve geniş adımlarla yürürken dumanını tüttürdü.

Yürüyüşü… öfkeli görünüyordu. Adımlarının Tanya’nınkilerden çok daha uzun olduğunun da farkında değil gibiydi. Sonunda Tanya yetişebilmek için tempolu koşmak zorunda kaldı.

Bazı üst subaylar bu tür detaylara gerçekten hiç dikkat etmiyor…

Ya da belki de sadece bunu umursayacak lüksleri yoktu…

İlki aşikâr sebeplerden ötürü iyi bir şey değildi; fakat normalde bu tür şeylerde düşünceli olan biri, şartlar elvermediği için bunları görmezden gelmek zorunda kalıyorsa… işte bu çok daha büyük bir sorundu.

Ana Cadde’ye çıkıp yaya trafiğine karıştıklarında, general nihayet durdu.

“Nasıldı?”

Hiçbir süsten eser olmayan, aniden sorulmuş bir soru.

“Öngörü ve hayal gücü eksikliğimi kabul etmek zorunda kaldım… Cephe gerisinde olduğumuza inanmak güç. İmparatorluk başkenti araf hâline mi geldi?”

“Öyle. Kendi gözlerinle gördüğün gibi. Geçen gün Albay Uger bana bundan bahsetmişti, ben de gidip bir bakayım dedim. Ancak o zaman nihayet kavrayabildim.”

“Ben de aynı şekilde hissediyorum. Sanırım gözleriyle görmek gibisi yok.”

Nihayet Uger’in fikir birliği oluşturma konusundaki muazzam yeteneğine bizzat şahit olmuş oldum.

Doğrusu, planlaması kusursuzdu. İnsanları harekete geçirmek için üst bir makamın otoritesine sığınmayan, aksine onları durumu sezgisel olarak kavramaya zorlayan biri. İnsan ilişkilerindeki bu yeteneği gerçek bir hazine. İleride çok iyi yerlere geleceğinden eminim.

Aslında onu terfi yarışının dışına itmeyi planlıyordum ama görünen o ki kendini geliştirmeye devam edecek kumaşa sahip. Onun gibi biriyle rekabet etmek enerji, sermaye ve zaman kaybı olur. Bunun yerine onunla aramı iyi tutmaya çalışacağım.

Aynı zamanda, böylesine üstün bir birey Tanya’yı uyarmak için fazladan çaba sarf ediyorsa, bunun üstünkörü bir incelemeden fazlasını hak ettiğini gecikmeli de olsa anlıyorum.

“… Demek artık savaşta ölenler bile kamuoyunu etkileyemiyor?”

“Ölümün her yerde hazır ve nazır hale gelmesi hakkında Zettour’un söyleyecek iki çift sözü olurdu.”

Topyatun savaşın şoku büyük. Bir paradigma değişimini zorunlu kılmış olmalı. Fakat belki de bu durumun muazzam boyutu, toplumu duyularını uyuşturmaya itti.

Son genç kırıntısına kadar seferber edilmesi, karne sistemi, her hizmet ve sanayi kolunda kadınların ve genç kızların kitleler halinde istihdam edilmesi ve cephe hatlarından fışkıran bir ceset denizi.

“Bütün bunların içinde yine de bir umut kırıntısı bulunabileceğini düşünüyorum.”

“Ne?”

“Duygularının esiri olmuyorlarsa, bu durum mantık ve akıl çerçevesinde düzgün bir tartışmanın yürütülebileceği anlamına gelmez mi?”

Kendi adıma konuşmam gerekirse oldukça bilgece bir düşünce. Tanya kesinlikle keskin bir tespitte bulunmuş gibi hissediyor.

Ne yazık ki sohbet etmek çetrefilli bir iştir.

“Albay, sen aptal mısın?”

Beklediğim onaylamanın tam aksi bir tepki. Can yakıcı bir karşılık.

“Ba—bağışlayın Generalim. Ne demek istiyorsunuz?”

“Demek gerçekten de bir aptalsın.”

Bu kadar patavatsızca azarlanmak benim için bile oldukça can sıkıcı. Tanya kibar gülümsemesini koruyor, fakat seğiren dudakları yakından bakma zahmetine giren biri için durumu kesinlikle ele veriyor.

“İnsanların duygularından bu kadar mı habersizsin? Psikolojik harp yürütebilen ama yine de insan kalbini bir türlü kavrayamayan tiplerin tipik bir örneğisin.”

“Efendim?”

Tanya’nın olayı kavrayamaması karşısında Rudersdorf bıkkın bir iç çekiyor. Ne kadar da… aşağılayıcı.

Tanya son derece, iliklerine kadar gücenmiş durumda.

“Sen de savaşı insanların birbirini boğazlamasından ibaret sanan o aptallardan mısın? Kafanı çalıştır da sağduyunu nerede bıraktığını bir hatırla. Öfke belirli bir eşiği aştıktan sonra sabitleşir.”

Sanki keyifli bir felsefi tartışma yürütüyorlarmış gibi Rudersdorf gülümsüyor; sert çehresi doğal olmayan bir huzura bürünüyor.

“Gerçek öfke, bir insanın sınırlarını aştıktan sonra üzerine çöken o tuhaf sakinlikle kendini belli eder.”

Bir puro ve çakmak daha çıkararak görünüşe göre kısa bir molanın tadını çıkarmak istiyor. Dudaklarının arasından dumanlar yükselirken General her zamanki kadar sakin görünüyor… fakat elleri titriyor.

Bunun sırf yaşlılıktan kaynaklandığına inanabilseydim mesele yoktu.

“Hâlâ çığlık atabiliyorlarken durum farklıdır. Çığlık atabildikleri sürece duygularını dile getirirler. İnsanlar dibe vurup da haykırmayı bıraktıklarında ise… Bunu nasıl açıklasam ki?”

Her askerin aldığı temel eğitimle kendini dizginlemeye çalışsa da, yüzünden belli belirsiz bir ifade geçiyor. Bu… korku mu? Bu fikri aklımdan tamamen silip atmak istiyorum ama başka hiçbir açıklaması yok.

Üstü ve Genelkurmay’ın fiili ağababası olan harekât subayı korkuyor mu yani? Bu, Tanya gibi saha subaylarının yüreğini felç edecek türden bir şey. Bu bir kâbus. Zayıf anlarında sözde yüce varlıklara yanlışlıkla sığınan insanlarla neredeyse empati kuracak raddeye geliyorum.

Özgür iradem ve sarsılmaz, modern egom olmasaydı, bu çaresizlik hissi muhtemelen beni de inancın pençesine itecekti.

Şansıma, sahtekârın hilesi ifşa oldu.

Tanya derin bir nefes alıyor. Oksijenin beynine ulaşması için bir an bekledikten sonra, zihnini berraklaştırmak ve bir nebze olsun sakinleşmek için başını sallıyor.

“Generalim, bu korkmamız gereken bir şey mi?”

“Korkmak mı? … Hımm, sanırım bunu kabul etmek zorundayız,” diye mırıldanıyor. “Bunca zamandır bastırılan kamuoyunun patlayıcı gücü… Aşırı basınç altındaki magma gibi… Gerçekten de insanı hem hayrete düşüren hem de dehşete düşüren bir yanı var.”

Kamuoyundan sanki magmaymış gibi bahsetmesi Tanya’nın kaşlarını çatmasına neden oluyor. Yine de son zamanlarda kitlelerin ve kamuoyunun uzmanlık alanımın dışında kaldığını kabullenmek zorunda kaldığım yadsınamaz.

Tanya’nın kendisi sıradan, dürüst bir vatandaştır; bu yüzden kamuoyunu temsil edebileceğini iddia edebilseydi ne ala, ama…

Ne yazık ki dışarıda aptallar var.

O budalalar kurtarılamaz durumda. Ve görünüşe göre Tanya gibi aklı başında bir bireyin hayal edebileceğinden çok daha dişliler.

“Yani Generalim, bu dünyada huzurlu görünen şeylerin aslında patlamanın eşiğindeki bir şeyi gizliyor olabileceğini mi söylüyorsunuz?”

“Barut bile patlayana kadar istikrarlıdır.”

Kulağa bir topçu subayının veya istihkâmcının söyleyeceği türden bir şey gibi geliyor. O tipler, patlamadıkları sürece patlayıcıların ne kadar çekici olduğuna dair yorumlar yapmaya bayılırlar.

“Bu, içinden ‘seni geberteceğim’ diye geçirirken şaşırtıcı derecede sakin hissetmekle aynı şey mi?”

“… Savaş alanındaki gerçek bu olabilir ama devletin önemli meselelerinin tartışıldığı yerlerde bunun yeri yoktur. Bu, yalnızca savaş alanını bilen birinin söyleyeceği türden rezilce bir laf. Esneklikten yoksun bir zihniyetin tipik örneği. Düş kırıklığına uğradım.”

Bir an ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Engin bir tecrübeye sahip olduğumu iddia etmek isterdim ama bu temelsiz bir iddia olurdu.

Lanet olsun. Tanya kaskatı kesiliyor; fakat iyisiyle kötüsüyle, Rudersdorf da şaşkın görünüyor ve ardından elini sertçe masaya vuruyor.

“… Özür dilerim, az önce söylediğim her şeyi geri alıyorum. Tecrübesizliğin zaten gün gibi ortada.”

“Efendim?”

“Hayatının büyük çoğunluğunu ordu bünyesinde geçirdiğin bir gerçek. Kiminle konuştuğumu unuttum bir an. Eleştirimin yersiz olduğunu kabul etmeliyim.”

Bütün huzursuzluğuma rağmen General, samimiyetle başını eğip özür diliyor. Nezaket numarası mı yapıyor? Benimle dalga mı geçiyor?

Eğer karşı bir argüman istiyorsa, bende onlardan bolca var.

İşte bu yüzden Tanya’nın itirazını yutması son derece zor oluyor. Fakat bunlardan tek birini bile dile getirmesine imkân yok. Biri açıklama isteyecek olsa nasıl cevap verebilir ki?

Sonuçta Tanya, orduya mümkün olan en küçük yaşta “gönüllü” oldu. Bu dünyadaki kimsenin gözünde, kâğıt üzerinde bile olsa bahsedebileceği başka bir hayat tecrübesi yok ve aksi bir iddiada bulunmasına imkân yok.

Generalin Tanya’nın bu kibar sessizliğini nasıl yorumladığı hakkında hiçbir fikrim yok ama kendi kendine bir sonuca varmış gibi görünüyor. “Saldırı öncesindeki sessizlikle kıyaslasam anlarsın, değil mi? Geride kalan herkes siperlerde tükenmiş, zihinleri uyuşmuş bir hâlde düdük sesini bekliyor sadece.”

“Bu benzetmeye göre, barış nihayet sona erdiğinde bir anda paramparça olur.”

Rudersdorf onaylarcasına başını sallıyor ve huzursuz bir edayla purosunu dudaklarına götürüyor. “Düzen korunduğu sürece barış da muhafaza edilebilir. O olmadan barış imkânsızdır. İncecik bir buz tabakasının varlığı ile yokluğu arasındaki fark gibi.”

İmparatorluk’un zafer kazanması harika olurdu… daha doğrusu, verilen muazzam fedakârlıklara değecek bir başarı olurdu. Başka bir deyişle, İmparatorluk Ordusu’nun döktüğü kanın bedeline denk bir paha. Hiçbir şey ifade etmeyen altı boş laflardan bahsedeceksek bunda sorun yok.

Ne var ki yatırımlar, anaparayı geri kazanacağınız garantisiyle gelmez.

Bu, zafer tanımını gözden kaçırmış bir proje. Herhangi bir başarı umut edebilecek yegâne kişiler, hissedarları dolandıran sahtekârlardır. Yeni kurulan şirketlerin basın bültenleri bile bundan daha umut vericidir.

Zafer denilen alacak, artık sadece batık borçtan ibaret.

O kadar kalitesiz ki kredi notu bile verilemez. Batık borçlara yatırım yapma riskinden korkmayan uzmanlar bile bu girişimde tek bir umut kırıntısı dahi bulamazdı.

Ve işin en komik yanı da bu absürt duruma gülmenin imkânsız oluşu. İşler ne biçim bir kâbusa dönüşüyor böyle.

Belki de insanoğlu bu döngüyü tekrar etmeye mahkûm bir yaratıktır. Öznel hafızama göre asırlar önceymiş gibi geliyor ama ABD’nin… … aynı şekilde eline yüzüne bulaştırdığı tarih ne zamandı?

Şu subprime konut kredileri… Ne büyük bir panikti ama.

Olayın özeti, “ortalama Amerikalıların” hep birlikte bu anormallikle hiç ilgilenmemeye karar vermiş görünmesiydi. Gerçekten inanılmaz.

“… Plan illüzyonu. Uyum ve düzen fantezisi. Geleceğin olması gereken hali. Generalim, bu rezil bir dolandırıcılık.”

“Dolandırıcılık ya da her neyse, plan plandır.”

“Ancak dolandırıcılık olmasının sebebi, işe yaramayacak olması.”

“Başarısızlığımız ifşa olursa felaketten kaçmamız imkânsız hale gelir. Bu yüzden tek çaremiz savaşmaya devam etmek. Ne de olsa bunun İmparatorluk’u havaya uçuracak o patlamayı tetiklemeyeceğini kimse garanti edemez.”

Bir patlama… Yani eşi benzeri görülmemiş bir cinnet.

Ha, bir savaşı kaybettiğinizde ne olacağından bahsediyor olmalı.

Aklımdan bu boş düşünce geçerken, içimdeki realist şüpheye düşüyor. Tükenme noktasının bile ötesine kadar savaşmış bir ülkenin böyle bir patlama için enerjisi kalır mı ki?

İnsanların tamir edilemeyecek kadar kökten bozulmuş bir şeye tutunmaya devam edip etmeyeceği tartışmalı bir konu.

“Saygısızlık etmek istemem ama… Tamamen tükenip bittikten sonra gerçekten ne olacağını merak ediyorum. Duruma ve zamanlamaya bağlı olarak, barışı sessiz sedasız kabullenmemiz mümkün değil mi?”

“Sen de mi gündüz hayallerinde boğulan hayalperestler sürüsüne katıldın?”

Generalin son derece küçümseyici tonu ve bakışları karşısında sinen Tanya duraksıyor. Kendisi ne ilkesiz bir bozguncu ne de bir iyimserdir.

Tanya fikrini savunmak için daha vurgulu bir şekilde konuşuyor. “Hayır, Generalim. Bu yalnızca benim kişisel teorim. En basit haliyle, topyatun bir savaşın ardından bekleyebileceğimiz olası bir sonucu öngörmeye çalışıyorum.”

Tarihte kesinlikle emsalleri var. Gerçeklikten daha büyük bir kanıt yoktur. Ve aslında Tanya’ya göre gerçekler kurgudan çok daha gariptir.

Şüpheniz olmasın, dünya gerçekten de hakiki gizemlerle dolu. Tanya’nın amirine karşı bir soruyla çıkışıp tartışabilmesini sağlayan şey de bu.

“Şüphe duymaktan kendimi alamıyorum. İliklerine kadar savaşmış bir ülkede, halkın içinde patlama yapacak kadar enerji kalmış mıdır gerçekten?”

“Bunu iddia etmek için bir dayanağın var mı?”

Elbette var.

Japon İmparatorluğu.

Halk kaybettiklerini öğrendiğinde inanılamaz bir şoka uğramıştı. Atsugi’de birkaç istisna, cephe hatlarında direnen az sayıda birlik ve komünistlere karşı yürütülen iç kampanya olmuş olabilir ama çoğunluk yenilgiyi kabullendi.

Üçüncü Reich.

İmparatorluk düşlerinin enkazında, büsbütün ezilmiş bir halde yenilgiyle yüzleşmek zorunda kaldılar.

Ya da Girit Savaşı. Yahut Sovyet-Afgan Savaşı. Seçenekleriniz tükenene kadar var gücünüzle savaşmak, kelimenin tam anlamıyla yenilgiyi kabullenmekten başka yapacak hiçbir şey kalmaması demektir.

“Lütfen eski Anlaşma İttifakı ile Dakterliği’ne ve onların direnme azminin Cumhuriyet’inkinden nasıl farklı olduğuna bir bakın. İlk ikisi tamamen yere serilip ezilmişken, sonuncusu yenilmesine rağmen direnme gücünü korudu.”

Bir ‘élan vital’ olmasa da, moral bazen bir canavara dönüşebilir.

İnsanların pervazsızca hareket edip etmemesi zihinsel bir meseledir. Psikolojik harp en azından biraz olsun takdir edilmeyi hak ediyor.

“Hâlâ enerjileri kaldıysa, yeniden -belki de bu kez daha şiddetli bir biçimde- ayaklanmaya meyilli olacaklardır.”

“Alıp başını yürüyen partizan sorunumuzdan habersiz değilsinizdir. Bugünlerde Dakterliği’nde bile türemeye başladılar. Mevcut şartlar altında böyle bir görüş oldukça cesur kaçıyor.”

“Zaman, acıyı hafifleten ve hafıza kaybına yol açan bir ilaçtır; dertli zihinler için adeta bir şifa kaynağı gibi görünür.”

İnsanoğlu işine gelmeyen şeyleri unutmakta çoğu zaman pek mahirdir.

Kullanışlı beyinlerimiz sayesinde Fransızlar direniş efsanelerine sarılır, Almanlar “iyi Almanlar” hakkında fısıldaşır, İngilizler ise kendi İmparatorluklarına “cömert” derdi. Japonlar “militarizmin kurbanları” haline gelirken, Amerikalılar ise dağın tepesindeki krallar misali kendi istisnailiklerinin gerçekliğinden zerre kadar şüphe duymazlardı.

Peki gerçekte olan ne?

“Pekâlâ. Meselelerin büyük bir kargaşa çıkmadan sonuçlanma ihtimali olduğunu kabul edebilirim. Ancak Albay, bu senaryoda o kadar çok pürüz var ki bunu en olası sonuç olarak kabul etmemiz imkânsız.”

General buna dikkat çektiğinde, durumu midemi bulandıracak kadar iyi anlıyorum.

Yenilgi, kelimenin tam anlamıyla barışı kabul etmek zorunda bırakılmak demektir. Bu, İmparatorluk’un şu anda katlanabileceği bir şey değil.

Kademeli bir çöküş.

Bir bataklık.

Ufku belirsiz bir gidişat.

Tüm bunlar doğru olmasına rağmen, İmparatorluk hâlâ savaşma kabiliyetine sahip olmakla övünüyor.

Müzakerelerdeki konumu göz önüne alındığında, bu yarıştan geri kalmanın riski son derece büyük. Zayıflığımızı birine açık edecek olursak, kendimizi I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın düştüğü konumda bulabiliriz.

Fakat o zaman işleri nasıl tatlıya bağlayacağız? Açılan bütün gedikleri her alanda tatmin edici bir şekilde yamamanın bir yolu var mı?

Vakıf olduğum tarihe bakılırsa, barış… Pekâlâ, utanç verici gerçek tam olarak bu.

Rus-Japon Savaşı’ndaki kesin zaferden sonra bile Hibiya ayaklanmaları patlak vermişti.

Diğer tarihsel emsallere bakıldığında, insanlar sinip sessizleşmek yerine, son derece makul barış şartlarına karşı bile şiddetle ayaklanmışlardı. Halkın kabul etmeye razı olacağı düzgün bir açıklama yapılmazsa olacağı budur.

Nihayetinde, cephe gerisinde kaostan kaçınmak istiyorsak kamuoyunu göz ardı edemeyiz.

Şansımıza… halkın hissiyatı karşısındaki mevcut siyasi durum o kadar da felaket sayılmaz. Üstelik İmparatorluk’un idari organları, köklü Komünist rakiplerimizin herhangi birininkinden çok daha üstün. Kimilerinin kararlı ve acımasız bir baskı olarak adlandıracağı yöntemlerle polis teşkilatı, örgütlü muhalefeti neredeyse tamamen ortadan kaldırmayı başardı; dolayısıyla toplumumuzdaki hoşnutsuz tipler bir süredir ezilmiş ve köşeye sıkıştırılmış durumda.

Fakat rakiplerimiz Komünistler.

Tüm hücrelerini kökünden kazıyamadığımız bir gerçek. Şaşırtıcı derecede inatçı ve dirençliler. Bu “Köstebek Vurmaca” oyununun sonu gelecek gibi görünmüyor. Bana doğuyu hatırlatıyor… Ah.

“Zorlu bir çaba olacağının farkındayım. Doğuda zafer kazanmakla eşdeğer güçlükte bir görev bu.”

Sert bir iniş ihtimali gözünün önünde yanıp sönerken yumuşak bir iniş stratejisi aramaya çalıştığında, soğukkanlılığını koruyup yola devam etmek oldukça zordur.

Dünyanın II. Dünya Savaşı’ndan sonra Komünist tehdidiyle kafa kafaya gelmek zorunda kaldığı göz önüne alınırsa, tedbiri elden bırakmak intiharı düşünmekten farksız olurdu.

Dürüst olalım. Bu gerçekten de göz korkutucu bir görev. Ancak Tanya, yanıtına azmini ve iradesini katarak kararlı bir şekilde konuşuyor. “Bu savaşı barışçıl ve sakin bir sonuca ulaştırmaktan daha zor bir şey olamaz ama… pes etmemeliyiz.”

“Ağzına sağlık.”

“Evet. Bunu başarmak zorundayız—barış için.”

Ve kendim için.

Barışı yeniden tesis etmeliyiz.

Başka hiçbir yerde olmasa bile en azından benim yakın çevremde. Dünya barışı gibi hırslı bir talepte bulunmuyorum. Kendi geleceğimi güven içinde inşa edebileceğim bir ortama ulaşmak benim için fazlasıyla yeterli olur.

Böyle bir ortam ise barış gerektirir.

“Barış için, ha?”

“İmparatorluk’un barışı için. Huzurlu bir Vatan için. Son derece basit bir dilek.”

Askerler doğaları gereği barış hayranıdır. Savaş vaktinde barışın değerini bir askerden daha iyi kim anlayabilir ki?

“Bu kadar barış hayranı olduğunu bilmiyordum.”

“Evet efendim, ben bir korkağım.”

Tanya doğruyu sanki bir şakaymış gibi söylüyor.

Generalin bunu onun karakterine aykırı bulmasının nedeni, savaş sicili olmalı. O kadar uzun zamandır en ön cephede ki insanların orada bulunmaktan keyif aldığını varsayması gayet doğal.

Fakat ben şirket merkezinde çalışmayı açıkça tercih ederdim.

Daha geçenlerde Yarbay Uger’in insanlığını ilan etmesi derin bir iz bırakmıştı. Ben de insani duyguları olan bir komutan olarak görülmek isterdim.

“Gümüş Kanat liyakat nişanı sahibi birinin korkak olduğunu iddia etmesi mi? Sen mi? Şaşırdım, Albay. Kulağa çocuk kitabı gibi gelmeye başladı.”

“Genelkurmay Başkanlığı bunu basacak mı? Telif haklarımı dört gözle bekliyorum.”

Verdiği yanıt üstünün neşesini yerine getirmiş gibi görünüyordu.

“Ha-ha-ha-ha! Telif hakları ha! Telif hakkı mı dedin?” Rudersdorf karnını tutarak içtenlikle kahkaha attı, ardından ellerini birbirine vurdu. “Pekala, Albay.”

“Ha?”

“Bu bir söz.”

“Ne için efendim?”

“Neden bahsettiğimi bilmiyor musun?” Gülümsemesi adeta bunu söylüyordu. “Elbette önce bu savaştan sağ salim çıkmamız gerekiyor ama… o iş hallolduktan sonra, senin bu itiraflarını bir çocuk hikâyesine dönüştüreceğim. Tüm masrafı Genelkurmay karşılayacak, resimli bir kitap yapacağım.”

“Cidden mi? Bu durum devlet fonlarının usulsüz kullanımına girer gibi görünüyor, efendim.”

Hangi çağda olursa olsun kamu işleriyle şahsi işleri birbirine karıştırmak cezayı davet eder, savaş kahramanları da bundan muaf değildir. Scipio Africanus bile bir aile ferdinin devlet parasını zimmetine geçirmesi yüzünden yerden yere vurulmuştu. Yaşlı Cato yüce bir adam olabilir ama diğer pek çok kişi sadece ‘Ahmak Cato’ olarak hatırlanmaktan öteye gidemezdi.

“O kadarı görmezden gelinir. Bütçeyi propaganda kaleminden düşerim. Peki ya o en önemli başlık ne olacak—’Korkak Kahraman’a ne dersin?”

“Benim için büyük bir onur olurdu, efendim.”

Rudersdorf’un gülümsemesi, bunun harika bir fikir olduğunu düşündüğünü gösteriyordu. “Savaşın bittiği günü görebilmek için elinden gelenin en iyisini yapıp hayatta kal. Gizli utancını herkesin görmesi için gözler önüne sereceğim. Artık beni kimse durduramaz, Albay.”

“Şüphesiz efendim.” Tanya da gülümsedi. Bu noktada, bir cesaret abidesi ya da nerede duracağını bilmeyen kuduz bir köpek olarak görülmektense bu şekilde algılanmak çok daha faydalıydı. “Telif haklarıyla geçinme hayalimi gerçekleştirebilmek için hayatta kalmalıyım.”

İşin karşılığı adil bir şekilde ödendiği sürece çalışmak harika bir şeydi. Ama tek bir parmak bile kıpırdatmadan pasif gelir elde etmeye kim karşı çıkabilirdi ki?

Ancak tatlı bir hayalden acı gerçeklere uyanmak her zaman sarsıcı olurdu. Gelecek ne kadar cazip görünürse, hayal kırıklığı da o kadar büyük oluyordu.

Rudersdorf’tan ayrıldıktan sonra Tanya, başkentte tek başına yürürken derin bir iç çekti.

Gri imparatorluk başkenti, ölüler şehri ve bozulmuş bir normalliğe umutsuzca tutunmaya çalışan bu tuhaf yaşam tarzı… Buradaki durum onun kavrayış sınırlarını aşıyordu.

“… İşin çetrefilli tarafı, henüz kaybetmemiş olmamız.”

Bunun tek bir temel sebebi vardı.

Kazanmamış olsak da kaybetmiş de değildik; tuhaf bir araf hali.

Gerçekte ise doğu cephesi tam bir kâbustu. İmparatorluk çoktan beline kadar bir bataklığa batmıştı. Ağır bir yıpranma, idari kaos ve ortada hiçbir çıkış stratejisi yok. Aşama aşama ama bariz bir şekilde gerçekleşen bu çöküşün sebebi işte buydu.

Doğru yerlere bakmayı bilirseniz, kum saatinin dehşet verici bir hızla boşaldığını görebilirdiniz.

Ancak insanoğlu sadece görmek istediğini gören kör bir yaratıktır. İnsan, ‘düşünen bir kamış’ olmaktan ziyade, düşünüyormuş gibi yapan bir zombidir çoğu zaman.

İmparatorluk, duyguların ve ölülerin ağırlığının tahakkümü altındaydı.

Bir sürü zombinin ortasında “Ben zombi değilim!” diye bağırırsanız, doğal olarak ısırılırsınız. Herkesin bir zombiye dönüşmesi gerekiyordu.

Sokak köşelerini amaçsızca dönüp dururken Tanya bir kez daha iç çekti.

Kendisine amaç ve yön veren subay üniformasından yoksun olmak, ardı arkası kesilmeyen efkarlı iç çekişlere sebep olmaya yetiyordu.

“Bir salgından korkmak için gereğinden fazla sebep var, ha.”

Zombi paniği… Hollywood gişe rekortmeni filmlerde görebileceğiniz türden basmakalıp bir senaryoydu.

Ancak bunu gülüp geçmek imkânsızdı çünkü ekranda oynatılan bir kurgu değildi. Sarsıcı olan şuydu ki, bu gerçekti. Eğer bunu hemen olduğu yerde durdurmazsak, İmparatorluk içten içe çürüyen büyük bir güç haline gelme riskiyle karşı karşıyaydı.

Düşüncelerinde bu noktaya ulaşan Tanya başını iki yana salladı. “Sıradan bir yarbayın boyunu aşan meseleler bunlar. İstediğim kadar kafa patlatayım, henüz önümdeki bulmacayı bile çözebilmiş değilim.”

Yeteneklerinle gurur duymak ayrı bir şeydir, ancak kibirlenip yapabileceklerini abartırsan kendi ayağına çelme takarsın.

İnşa ettiği kariyere rağmen Tanya, Genelkurmay için kullanışlı bir araçtan fazlası değildi. Sanki merkez ofiste ayrıcalıklı muamele gören yetenekli bir saha ekibi gibi. Güvenilir bir el veya ayak olabilirsiniz, ama sonuçta sadece bir uzuvsunuzdur.

Ellerin ve ayakların kendi başlarına düşünmelerine izin verilmez.

“Yine de öylece havlu atacak değilim.”

Beyin hataya düştüğünde, uzuvların bundan yara almadan kurtulabilmesi için hiçbir sebep yoktur.

Aksine, tam tersidir. Süzme bir aptal alt bezini bağlamayı unutmuştur ve onu giydirmek yine ellerin işidir. Eller ve ayaklar, çoğu zaman aptal beyinlerin arkasını temizlemek zorunda kalır. Ayrıca beynin içine düştüğü berbat durumu ancak eller ve ayaklar çürümeye başladığında fark etmesi de hiç nadir bir durum değildir.

“Haaah,” Tanya iç çekip başını salladı. “Galiba üst kademeyi ikna etmeye devam etmekten başka çarem yok.”

Vücut benzetmelerine fazla kapılmamalıyım. Bahsettiğim eller ve ayaklar bile gerçekte kendi adlarına düşünebilen ve konuşabilen bireylerden oluşuyor.

Kendi başımıza düşünemeyeceğimizi söyleyen bir kural yok.

Durumu iyileştirmek için ne yapılabilir? Olasılıklar üzerinde ciddiyetle düşünüldüğünde, Korgeneral Rudersdorf ve Korgeneral Zettour gibi bilge ve nüfuzlu liderlerin varlığı parlayan birer yıldız gibiydi. Nüfuzlarının genişlemesi, savaş vaziyeti üzerinde kuşkusuz olumlu bir etki yaratmalıydı.

İlk bakışta, çözüme doğru atılacak faydalı bir adımın, sorumluluklarımın bana yüklediği görevlerin ötesine geçerek onlara hizmet etmek olduğu düşünülebilirdi.

“Ama bu, askeri bir klik oluşturmanın ilk adımı olur.” Partileşen ve siyasi bir savaş yürüten bir ordu mu? Nereden bakarsanız bakın, bu tam bir felaket reçetesi.”

Bir şiddet aygıtı.

Ordunun her zaman böyle bir yönü vardır. Düzgün bir denetim olmadığında, şiddet için tasarlanmış bir araç kolayca kontrolden çıkabilir.

Amaç ne kadar haklı olursa olsun, her türlü ihmal kaçınılmaz olarak trajediye yol açar.

Tanya’nın böyle bir geleceğe bulaşmaya hiç niyeti yoktu.

Bir fırtınanın yaklaştığını biliyorsanız, gerekli önlemleri alırsınız. Acil durum tahliyesi. Kaçmak, her insanın en doğal hakkıdır elbette.

“Tarzım olmasa da…”

İltica talebinde bulunmaya ne dersiniz?

Tanya’nın yüksek sesle söylemeyi göze alamadığı düşünceler bir anlığına zihninde yer etti.

Bu tıpkı iş değiştirmek gibiydi. Yanından geçen başkent sakinleri sanki kendisini izliyormuş gibi bir hisse kapılsa da, genel durumu değerlendirmenin zamanı gelmişti.

İmparatorluk batan bir gemiydi.

Uçak benzetmesi yapmak gerekirse, kokpitte sarhoş bir acemi oturuyordu adeta. İlk bakışta uçak otomatik pilot sayesinde dengeli uçuyor gibi görünüyordu, fakat güvenli bir inişin hiçbir garantisi yoktu.

Eğer bir paraşütünüz varsa, atlamak değerlendirilmesi gereken gerçek bir seçenekti.

Ancak panik içinde alelacele atlamak sadece kendi ipinizi çekmek anlamına gelirdi.

İş ararken, nereye gideceğinizi bilene kadar mevcut pozisyonunuzda kalmanız en doğal şeydir. Tanınmış bir şirketten yatay geçiş yapıyorsanız zayıf yönleriniz pek göze çarpmaz, ancak boşta kalmışken iş arıyorsanız size farklı muamele ettiklerini görürsünüz.

Dışarıdan belli olmasa da eskiden İnsan Kaynaklarında çalışıyordum. Bu işlerin nasıl yürüdüğünü gayet iyi bilirim.

En iyi şartlara alışkın bir personel transfer edildiğinde yine mükemmel bir tazminat almaya devam edebilir; fakat kovulmadan önce el üstünde tutulan biri bile boşta kaldığında piyasa değerinin düştüğünü görür.

Doktorlar veya mühendisler gibi vasıflı meslek sahipleri için durum farklı olabilir elbette, ama… Tanya’nın askeri kariyeri bu tarz yüksek uzmanlık gerektiren alanlardan biri değildi. Şimdiye kadar aldığı en yüksek eğitim İmparatorluk Harp Akademisi’ndeydi. Bu diplomanın yurt dışında tanınması bile son derece şüpheliydi.

İltica ettikten sonra iş bulma beklentileri son derece karamsardı. Kariyer değiştirmek zorunda kalsa güvenebileceği tek bir bağlantısı bile yoktu.

“Belki de üst düzey bir yetkiliyi esir almalıydım.”

Tanya, esir değişimine değecek kadar önemli birini ele geçirmiş olsaydı, en azından bazı nüfuzlu bağlantılar kurabilirdi. Tanıdığı neredeyse herkes İmparatorluk sınırları içindeydi.

Yabancı askerler arasında en yakın olduğu kişi ihtimal ki Ildoa’lı Albay Calandro’ydu. Fakat onlar yalnızca iş tanıdığıydı.

“Yine de iyi bir adama benziyordu.”

Ama hepsi bu kadardı.

Açık konuşmak gerekirse Tanya’ya göre, ön cephedeki bir Muharebe Grubu’nda görev yapan ve üstelik sıklıkla hassas meselelerle ilgilenen bir subayın yüksek değerlendirilmesi gayet doğaldı.

Calandro bir bakıma Yarbay Uger gibi sağduyulu bir adama benziyordu, ancak…

Tanya başını salladı. Harp akademisine birlikte gittiği ve aile hayatını bile bir dereceye kadar bildiği Uger’in aksine, Calandro’yu kişisel olarak tanıdığını iddia edemezdi.

Söyleyebileceği en iyi şey, onun yakından tanıdığı bir müşteri olduğuydu. Evet, kariyer değişikliği hakkında sessizce danışabileceği türden bir bağlantı kesinlikle değildi. İşini kaybettikten sonra ona sığınma fikri bir yana, hâlâ çalışırken açıktan bir hamle yapabilmek için aralarındaki bağ çok zayıftı.

Hayatın dönüm noktalarında belirli bir istikrara sahip olmak önemlidir. Sis yoğun olduğu içindir ki kendimizi iyice güvenceye almamız gerekir.

“Batan gemide durumu idare etmeye devam mı edeyim? Yoksa kariyer değişikliği imkânlarını araştırırken canımı dişime takıp tutunayım mı?”

İki seçenek de berbattı.

Yeniden yapılandırmayı yapan benim. İşten çıkarılma ya da kariyer değiştirme kaygısına düşeceğim hiç aklıma gelmezdi. Seçim yapan tarafta olmayı tercih ederim.

Ordunun bu ömür boyu istihdam sisteminin, işgücünün serbest dolaşımını kısıtlarken yeni mezunları istihdam etme uygulamasını bile yanında melek gibi bıraktığını tüm kalbimle ve samimiyetimle beyan edebilirim. Askeri sistem yerin dibine batsın.

Üstelik orduda “ömür boyu” kavramı, gerçekte kaydolduğunuz andan çatışmada öldüğünüz güne kadar olan süreyi ifade eder.

O şeytan Varlık X beni bu duruma düşürme cüretini gerçekten gösterdi ya. Zaten en başından beri ondan tek bir şey bile hazzetmezdim ama… bu kadarı da fazlaydı.

Eğer tanrılar varsa, başıboş bırakılmış tam anlamıyla kötücül bir ruh var karşımızda.

Tanrı’nın öldüğünü haykıran filozofları daha ciddiye almalıydık. Nietzsche, haklıydın.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla