YOUJO SENKI Cilt 8 – Bölüm 5 / Kuşatma Cebi

Kuşatma Cebi

18 HAZİRAN, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, KURTARMA BİRLİĞİ, EN İLERİ ÖNCÜ BİRLİK

Ucu bucağı görünmeyen bu topraklarda, göze çarpan insan yapımı nesneler minik noktacıklardan ibaretti. Sağa sola saçılmış küçük zerreler. Kuş bakışı bir açıdan bakıldığında, önemsiz birer leke olarak gözden kaçırılmaları muhtemelen oldukça kolaydı.

Fakat yakınına gelen herkes onların heybeti karşısında kesinlikle hayrete düşerdi. Heybet kelimesinin tam karşılığıydılar—modern teknolojinin sunduğu en iyi zırhlar: Taarruza kalkmış İmparatorluk Ordusu zırhlı tümeniydi bu.

Toprakta derin izler bırakarak, yollarına çıkan hiçbir şeye aldırış etmeden doğrudan Soldim 528’e doğru ilerliyorlardı. En önde herkesi bir arada tutmak için büyük bir telsiz teçhizatıyla donatılmış komutan tankı, onun arkasında ise yine haberleşme cihazlarıyla dolu birkaç araç yer alıyordu.

Bu oldukça alışılmadık bir durumdu ama komutanın zihniyetini gözler önüne seren bir hamleydi. Zırhlı muharebelerin sıklıkla büyük ölçekte yaşandığı Doğu Cephesi’nde, anlık kararlar alabilmek adına birlik komutanının en ön saflarda yer alması kanıksanmış bir durum haline gelmişti; bunda sıra dışı bir yan yoktu.

Ancak etrafta seyreden tanklardan ve piyade kamyonlarından—düzenlerini mükemmel bir şekilde koruyan azımsanmayacak sayıdaki tecrübeli zırhlı tümen gazilerinden—gelen meraklı bakışlar, komutan grubunda garip bir şeyler olduğunu fısıldıyordu.

Telsize kulak kabartacak olsanız, cevap anında gün gibi açığa çıkardı.

“Düşmanla temas sağlandı. Federasyon Ordusu’na ait bir savunma birliği!”

Ah, fakat askerler bu ikaz sesine zaten alışkındı. “Düşman” kelimesi muhtemelen onları germişti ama bu olağanüstü bir durum değildi, bu yüzden… bu meraklı bakışların nedeni bu olamazdı.

Yine de her ne hikmetse bugün herkes, hem şaşkınlık hem de büyük bir merakla zırhlı araçların vereceği tepkiyi gözlüyordu.

Bunun nedeni, tanklardan birinden kafasını dışarı çıkarmış olan kişiydi. Düşman mevziine adeta delip geçecek kadar pürdikkat bir bakış fırlattıktan sonra arkasına döndü, başını iki yana salladı ve haykırdı. “Tüm tümenin dikkatine; tekrar ediyorum, tüm tümenin dikkatine. Bu komutanınızın emridir. Onları görmezden gelin! Etraflarından dolanın! Çatışmaya girmeyin!”

Ne bölük, ne tabur, ne de alay komutanıydı. Koskoca tümenin komutanıydı.

Komutan Cramm’ın en önden yükselen nidası, devasa telsiz teçhizatı aracılığıyla arkasındaki diğer araçlara iletiliyordu.

“Aklınızdan bile geçirmeyin—sadece ileri atılın!”

“Beni takip edin!” dercesine kolunu hırsla sallarken, askerlerini cesaretlendirirken sergilediği duruş kararlılıktan adeta taşıyordu. Sadece görünüşe bakılacak olursa, maiyetindekiler muhtemelen “Bizim ihtiyar da hep böyle yapar!” dercesine birbirleriyle bakışırdı.

Cramm en önde dövüşen komutan ruhuna sahipti; araçlardan birine tırmanıp “Ben de sizinle geliyorum!” dedikten sonra bu kararlı taarruza liderlik etmişti.

Tüm bunlar, şu anda askeri bir aracın arka koltuğunda oturmuş, keyifle bıyık altından gülen Zettour’un ektiği tohumların meyvesiydi.

“Vay be Üsteğmen Grantz, Komutan Cramm bizi gerçekten gölgede bıraktı. Neredeyse seyirci durumuna düştük.”

“Generalim, tüm saygımla belirtmeliyim ki…”

“Ne var, Üsteğmenim?”

“Eminim Komutan Cramm’ın açısından bakılınca…” Bu duruma yol açan şey bizzat sizin en ön safa gitme arzunuzdu, öyle değil mi efendim? Korgeneral von Zettour’a eşlik eden üsteğmenin gözlerindeki bakış sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi; anlaşılan muharebe meydanında fikrini ifade etmekten çekinmiyordu.

Şu Albay von Degurechaff genç subaylarını nasıl eğitiyor ki, sıradan bir üsteğmen bir generalle hiç çekinmeden, böyle pervasızca konuşacak zihinsel cesareti bulabiliyor? Sahada bu kadar maharetli olmasaydı, onu doğruca arka hatta bir eğitim görevine sürerdim… Aslında bu oldukça sinir bozucu.

Bunun ne kadar eğlenceli bir ikilem olduğuna dair hafifçe tebessüm ederek Grantz’ın sırtına vurdu. “Ne söylemeye çalıştığını anlıyorum, Üsteğmenim. Fakat en ön safta gözlem yapmak, bu pozisyondaki—yani müfettiş olarak—görevlerimden biridir. Peki, en ön saf neresi? Burası, değil mi?”

“Haddimi aşmak gibi olmasın ama lütfen dikkatli olun Generalim.”

“Elbette, bu iş bittiğinde dikkatli olurum.”

Kararını değiştirmesinin hiçbir yolu olmadığını anlayan Grantz, belirsiz bir tebessüm edip sessiz kaldı. Yaptığı esprinin daha iyi karşılanmamış olmasından ötürü hayal kırıklığına uğrayan Zettour, Cramm’ın tankına bakmak için döndü.

Kendi can güvenliğini hiçe sayarak kapaktan dışarı sarkar hâli, adeta bir kahramanın canlı resmiydi.

“Vay be! Gerçekten de yürekli biri,” diye mırıldandı Zettour, tüm tümen komutanlarının böyle olması gerektiği yönündeki şikâyetini yutkunarak.

Doğu cephesinin engin topraklarında ilerleyen araç grubu, muhtemelen evrensel bir düzen ve disiplini haykırıyordu. Ama kaç kişi bunun aslında ne kadar nadir bir durum olduğunu bilebilirdi ki?

Devasa seferberlik nedeniyle aşırı büyüyen İmparatorluk Ordusu yeni kadrolarla hızla şişmişti fakat—buna karşı yapılabilecek bir şey olduğundan değil—yetersiz eğitimli subaylar, savaşın başından bu yana kaybedilen personelin yerini dolduramıyordu.

Tümen düzeyinde insan kaynakları mı? Onlar zaten alay düzeyindeki personel durumu için endişeleniyorlardı. B Grubu kurmaylarının zihinsel tükenmişliği göz önüne alındığında, çoktan değiştirilmiş olmaları gerekirdi. Bunu yapacak personeli bile bulamamaları, İmparatorluk Ordusu’nun tencerenin dibini ne kadar kazıdığını açıkça gözler önüne seriyordu.

İşte bu yüzden, zırhlı tümen gibi kritik bir birliğin hem kalite hem de motivasyon açısından yüksek standartları koruduğunu kendi gözleriyle görmek, nadir bir umut ışığıydı.

“Durum biraz çetin.”

Doğudaki gibi devasa bir cepheyi kısıtlı kuvvetlerle savunmak zorunda oldukları sürece, görevleri en yüksek verimlilikle yürütmek için olağanüstü, girişken subaylar şarttı.

“Fakat yeterli sayıda yok… Yanından bile geçecek kadar subayımız yok.”

Doğu cephesinin en ileri saflarında durduktan sonra, ister istemez herkesin hissedebileceği bir gerçekti bu.

Degurechaff gibi saha subaylarının ve Cramm gibi zırhlı tümen komutanlarının cephe hattının gerektirdiği standartları karşılıyor olması, onları… mevcut İmparatorluk Ordusu’nda aşırı uçtaki istisnalar kılıyordu.

Onlar gibi daha fazla insan yetiştirmekten başka çare yoktu. Ama öyle personel bir gecede mucizevi bir şekilde var edilemezdi. Gerçek anlamda işe yarayacak subaylar yetiştirmek her zaman zaman alırdı. Astsubay rütbelerinden adam çekmek isteseler bile, astsubay havuzu da herkesin muzdarip olduğu aynı yıpranma ve yetersiz personelden muaf değildi. Bu şartlar altında, sıcak çatışmaya dayanabilecek bir subay kadrosu yetiştirmek muhtemelen bir nesil alırdı.

Zettour tiksinse mi yoksa efkârlansa mı bilemiyordu; İmparatorluk, eğitimli, disiplinli, iyi yetişmiş subayların değerini cephe hatlarında ancak onları kaybettikten sonra anlamıştı.

Belki de ülkenin büyük bölümü hâlâ bir masalda yaşıyordu. Belki de İmparatorluk Ordusu’nun savaş başlamadan önceki kadar güçlü bir teşkilat olduğuna ikna olmuşlardı.

Anakaranın dileği, doğu cephesinin çamurları arasında yola devam etmeleriydi. Bu yüzden ordu, bu çorak toprağa gübre niyetine adeta düşüncesizce asker yığıyordu.

Askerî aracın arka koltuğundan etrafa bakan Zettour, doğanın azametini görebiliyordu. Eğer bu bir gezi seyahati olsaydı, iç içe geçen manzaraların harika görüntülerinin tadını çıkarmak güzel olurdu. Doğaya dönüşün büyük bir savunucusu olmasa da bu hiç de fena sayılmazdı.

Ama diğer yandan, bu sadece gelişmemiş alanların bir kanıtıydı. İmparatorluk için burası Heimat’tan çok uzaktı.

Sevgili yuvası uzaktaydı ve burası bir sınır bölgesi bile sayılamazdı.

“… Burası çorak bir muharebe hattının tam bir timsali.”

Zihnindeki kelimeler bir mırıltı hâlinde döküldü.

“Ters giden bir şeyler var.”

Zettour’un kelimelere dökmeyi başaramadığı bir şey zihnini kurcalıyordu.

İmparatorluk Ordusu’nun mevcut harekât hedefi, savaş ekonomisini destekleyecek bir kaynak bölgesini güvence altına almaktı. Bu anlaşılabilirdi. Bir kaynak bölgesi cazip bir ganimetti. Andromeda Harekâtı başarılı olursa, İmparatorluk’un kaynak durumunun düzeleceğinden hiç şüphesi yoktu. Başarılı olurlarsa, zaferlerini kavramak kolay olacaktı.

Muhtemelen arka hattın giderek azalan savaşma azmi üzerinde de olumlu bir etki yapacaktı. Tabii ki bu, olaya yalnızca arka hattan bakıldığında geçerliydi.

Sahadakiler içinse bir taarruzda zafer kazanmak ve işgal edilen toprakları genişletmek tam anlamıyla bir kâbustu. En ileri hatta, bunun ne kadar anlamsız bir çaba olduğunu fark edemeyen birinin tahtaları eksik olmalıydı.

Sorunu tespit etmek bir zihin jimnastiği bile gerektirmiyordu. Bir bakışta açıkça görülüyordu.

Bu engin çamur deryası, evet, fevkalade zengin bir kara topraktı. Ama hiçbir meyve vermeyecekse, gerçekten de hiçbir anlamı yoktu.

“Özerk Yönetim Konseyi’nin tarımsal verimini artırabilseydik, şüphesiz biraz düzelme bekleyebilirdik… Tıkanıklık gübrede mi? Fakat barut üretimini durduramayız. Her şeye yetecek kadar kaynak yok…”

İşler çetrefilli olacaktı… Zettour işlerin dengesini tartarken kendini yakalayınca yüzünü buruşturdu.

Bu şu an benim işim değil.

İyi ya da kötü, yerimden edildim ve hayatımı burada, cephe hattında kazanmaktan başka çarem yok.

“Hımm?”

Aniden araç sarsıldı ve telsizden gergin sesler haykırdı.

“Düşman tespit edildi! Saat bir yönündeler…” “…düşman tankları!”

Temas sağlandı. Üstelik kaçınması neredeyse imkânsız zırhlı birlikler. Hız faktörüne sahip düşmanlar, Zettour’un iliğine kadar asabını bozardı.

Bir karşılaşma muharebesine hazırlıklıydı; yine de bundan kaçınmayı umut etmişti. Başka bir açıdan bakıldığında, en sorunlu düşmanla henüz güç kaybetmediği bir anda çatışmaya giriyordu—ancak en iyisi, bu hesaplaşmayı Soldim 528’e ulaştıktan sonra yapabilmekti.

“Angajmana hazırlanın! Antitank toplarına dikkat edin, görünce gebertin!” Telsizden yankılanan ses, Cramm’ın askeri galeyana getiren teşvik edici nidasıydı. Zettour kendine gelerek bakışlarını düşmana çevirdi. Karşılarındaki bir tank grubuydu.

Ne yapacağını görmek için Cramm’ın aracına baktığında… geri çekilmeye hiç de niyetli olmadığını gördü.

Elbette çekilmezdi. Komutan tankı en ön safta yer almalıydı. Müfreze öne atılır atılmaz, tank alayı düşman ateşine karşılık vermek amacıyla karmaşık ve koordineli manevralar yapmaya başladı.

Cramm’ın tankı atış menziline girmişti; ana bataryası gürlemeye başladı. Pekala, şimdi nasıl bir yol izleyeceklerdi…? Bizzat gözlem yapmaya hevesli olan Zettour dürbününü eline alıp not defterini açtı; fakat tam o sırada beklenmedik bir telsiz çağrısı geldi.

“Generalim, lütfen geriye çekilin.”

Ahizeden dökülen tümen komutanının sesi karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Tam olarak ifade etmek gerekirse, sözler son derece patavatsızca yazılmıştı. Hiç anlam veremiyordu.

“Komutan Cramm? Bağışlayın ama ne demek istediğinizi anlayamadım.”

“Ne?!”

“Beni neden dışarıda bırakıyorsunuz? Sizin aracınız kalıyor, değil mi?”

Telsiz anında gürledi. “Generalim! Ben tankın içindeyim! Bunun zırhı var!”

Cramm muhtemelen hiddetten kıpkırmızı kesilmiş bir halde bağırıyordu, ama… ee, ne olmuş yani? Zırhsız bir binek araçta bulunmanın fazla tehlikeli olduğuna dair tespiti, evet, haklı bir tespitti.

Haklıydı ama bu hiçbir şey ifade etmiyordu.

“Uyarınız için teşekkür ederim Komutan Cramm. Ancak endişelenmenize gerek yok.”

“Ha?”

“Bana refakat etmeleri için büyücüleri ödünç aldığımı söylemiştim, değil mi? Onlar halleder. Beni dert etmeyin; siz harbinize bakın.”

Zettour ahizeyi kulağından uzaklaştırırken, adeta ağzından köpükler saçan Grantz inanamayan bir ifadeyle ona haykırdı. “Generalim!”

“Albay von Degurechaff’ın raporuna göre, tank desantı sırasında büyücülerin zırh olarak kullanıldığı bir emsal mevcut—ki bunu başaran da sensin.”

“Ama o bir tankın üzerindeydi! Onun zırhı vardı!”

Cramm, Grantz—ikisi de kendilerini tekrarlamaktan başka bir şey bilmiyor muydular? Zettour kaşlarını çattı.

Belki de bu devrin insanları zırh konusuna fazla takıntılıydı, ama… bu durum mevcut paradigma hakkında endişelenmesine de yol açıyordu.

“Teğmen Grantz, zırh önemlidir ancak nihayetinde bir teknolojidir. En nihayetinde teknoloji bir araçtır; bizi kontrol etmesine izin vereceğimiz bir şey değil.”

“Üstü açık bu araca isabet edecek tek bir serseri mermiyle işler çok farklı bir hal alacak! Zırh öylesine bir süs değildir!”

Ah. Zettour hafifçe başını salladı. Grantz’ın görüşü, bulunduğu konumdaki biri için son derece makuldu.

Çok amaçlı bir araca refakat etmenin bir tankı desteklemekten katbekat zor olduğu bir gerçekti. Ne var ki Zettour bu tavsiyeye kesinlikle uyamazdı.

“Eee? Düşman bize ateş açarsa arkasına saklanacak bir zırh bulmamı mı söylüyorsun? Bu önerinle ne yapmamı bekliyorsun, Teğmen?”

Genç teğmenin yüzü şaşkınlıktan kaskatı kesilirken, muhtemelen zihninden General’in bu sorumsuzluğuna karşı hafif bir hor görme duygusu bile geçmişti.

Ve yaptığı gerçekten de tedbirsizlikti.

Sıradan bir otomobille tank muharebesine katılmak, kendisini açık hedef haline getirmekten farksızdı. Herkese yaşattığı bu zahmetten dolayı içinden özür diledi. Fakat bu gerekliydi.

Askeri meselelerde o tek kelime—”gerekli”—her şeyi meşrulaştırmaya yeterdi.

“Teğmen, Lergen Muharebe Grubu’nu kurtarma harekâtını zorla kabul ettiren benim. Harekâtı teklif eden kişi geri çekilirse, bu durum başarısızlık algısı yaratabilir ve tüm operasyonun kırmızıyı görmesine yol açabilir. Böyle bir mazeretin arkasına saklanırsam, o kurtarma harekâtı asla gerçekleşmeyebilir.”

“Haddimi aşmak istemem Generalim, ancak bu resmi bir askeri harekâttır!”

“Nizamnamelere uygun, vazifeşinas bir cevap.”

Tabii kendisi buna gerçekten inanıyorsa.

Zettour, Grantz’ın tek başına tüm yanıtlara sahip olduğunu düşünmüyordu; ancak Degurechaff’ın rahle-i tedrisatından geçtiğini iyi biliyordu. İşinin ehli bir subay sayılabilecek kadar deneyimliydi; bu tür adamlar resmi anlatı ile saha gerçekleri arasındaki uçurumun gayet farkındaydılar.

“Harekâtı öneren adam kaçarsa neler olacağını bilmediğini mi söylüyorsun? Şüphesiz ki tepkimiz sendeleyecektir. Şiddetli bir taarruz olmadan o kuşatmayı yarabileceğimizden şüpheliyim.”

“Fakat… Siper alın! Siper alın!” Grantz tam onaylarcasına başını sallamak üzereydi ki yüz ifadesi aniden değişti ve bağırmaya başladı. Aynı anda sürücünün de yüzü buruştu ve aracı döndürmeye başladı. Zettour bir an sonra ters giden bir şeyler olduğunu fark etti.

“Yaşlanmak ne dert ama. Gözler artık ayak uyduramıyor.”

Düşmanı gördüğünüz her an savaşmaya ne kadar kararlı olursanız olun, o hayati önemdeki görme yetiniz zayıflamaya başladıysa bunun pek bir anlamı kalmıyordu. Kendisiyle dalga geçerek Grantz’ın bakışlarını takip etmek için başını çevirdi… …ve namlularını bu yöne çevirmiş düşman tanklarının karaltılarını gördü.

Düşman karşısında münakaşa etmek ha? Anlaşılan cephe gerisinde fazla uzun kalmışım; keskinliğimi kaybetmişim.

“Büyücüler, bombardımana karşı savunmaya geçin! Mermilerinizi kullanırsanız araçlar havaya uçar! Darbeleri doğrudan göğüslemeyin, sektirmek için koruyucu katmanlarınızı kullanın!”

Grantz bağırırken, ona eşlik eden büyücüler mücevherlerine sarıldılar. Neredeyse aynı anda, havayı yaran gürleyen bir ses duyuldu. Düşman topları ateş açmıştı.

“… Ngh?!”

Bir mucizeye yol açanın çağdaş bilim ile büyünün birleşimi olduğu mu söylenmeliydi? Yoksa Tanrı’nın onu lütfuna mazhar etmek için seçtiği anlar hep böyle anlar mıydı? Doğrudan üzerine doğru gelmekte olan bir düşman mermisi, yönü sapmış olmalı ki ıslık çalarak yanından geçip gitti ve zarar vermeden uzaklaştı.

Büyücülerin bu mesafeden, böylesine yakın atışları savuşturma yeteneği inanılmazdı.

Degurechaff gerçekten de bana çok iyi adamlar vermiş. Demek onları göndermek istememesinin sebebi buydu. Onları aldığım için bana kin besliyor olabilir…

“Tebrik ederim Teğmen!”

“Bunu sizden duymak bir onurdur efendim, ama lütfen geriye çekilin! Düşman tankları—!”

“Çevrede düşmanlar olduğunu biliyorum. Ama bu benim neden umurumda olsun ki, Teğmen Grantz? Hem siz onların icabına bakacaksınız, değil mi?”

“Ama onlar yeni model!”

“İşte tam da bu yüzden onları görmem gerekiyor. İncelememi tamamlamalıyım! Göze göz, tanka tank…” Zettour’un sözleri yarım kaldı; gözleri önünde sere serpe açılan manzara karşısında şaşkınlıkla gözleri büyürken çıkardığı not defteri elinden düştü.

Hareket halinde olmalarına rağmen İmparatorluk tankları düşman araçlarına acımasızca saldırdı. Tankçıların, ana bataryalarını ateşleyip seyir halindeyken mükemmel bir şekilde tam isabet kaydetme becerileri muazzamdı.

Fakat tek bir sorun vardı.

“… Mermileri sektirdiler mi? İnanamıyorum.”

İmparatorluk tanklarının topları etkili menzilin tam içindeydi, ancak atışlar bir işe yaramıyordu. Darbe üstüne darbe alan düşman tankları hiç zarar görmüyordu.

Tankların paletlerini imha etmeyi başarırlarsa, yoğunlaştırılmış atışla onları yıpratabilirlerdi. Düşman zırhıyla ne kadar gurur duyarsa duyurunsun, bir kez hareketsiz kaldıklarında alevler içinde kalana kadar yoğun saldırılara maruz bırakılabilirlerdi. Yine de bu, ancak hareketsiz düşmanlara karşı ateş gücünün yığılmasıyla elde edilebilecek bir sonuçtu.

Normal şartlar altında düşman zırhına karşı İmparatorluk topları neredeyse hiçbir işe yaramıyordu.

Bunu raporlarda okumuştu. Ancak bizzat görmek bambaşka bir etki bırakıyordu.

İmparatorluk tanklarının ana bataryalarından gelen doğrudan isabetlere rağmen istifini bozmadan savaşan düşman tanklarının görüntüsünü bir çırpıda kabullenmek zordu… Beyniyle bunu kavrasa bile, bu manzara onu şaşkınlık içinde bıraktı.

“Teğmen Grantz, bahsettiğin yeni tipler bunlar mı? Bunlarla ne sıklıkla çatışıyorsunuz? Tahmini bir rakam söylesen de kafi.”

“Etraflar bunlarla dolu. O kadar çoğunu etkisiz hale getirdik ama yine de halimiz ortada.” Grantz sakince konuştu; yüz ifadesi durumdan gına geldiğini söylese de buna alıştıysa dair emareler de vardı.

“… Mantıken anlıyorum… ve biraz geç olduğunun farkındayım ama hislerin ne kadar farklı olabileceği bana bir kez daha hatırlatılmış oldu.”

Birkaç yıl önce 50-70 mm’lik topların aşırı güçlü olduğu ve yeterince manevra kabiliyetine sahip olmadığı düşünülür, bu yüzden bir tankın ana bataryası için 37 mm tavsiye edilirdi.

Ya şimdi?!

Artık yeni standart olarak 80 mm, 100 mm ve hatta daha yüksek kalibreleri değerlendirmeye başlamaları gerekecekti!

“Demek tanklar artık dinozorlar gibi evrimleşiyor?”

Piyade, süvari, buna ek olarak topçu ve ellerindeki az sayıda büyücü pratik bir şekilde kullanılabilir miydi kullanılamaz mıydı? General von Zettour’a henüz bir üsteğmanken öğretilen savaş, çok daha fazla gizem ve onur doluydu.

“İşler değişti.”

İstatistiki harp nihayetinde, insanları savaş makinesini yürüten karmaşık, organik bir şiddet çarkında yeri değiştirilebilir parçalar olarak gören aşırı bir yaklaşıma sahipti.

İmparatorluk piyadeleri ile tanklarının kükreyerek o inanılmaz düşman tankı dinozorlarıyla göğüs göğüse çarpışmak için koordineli hareket edişi, savaştan önce Zettour’un bir bilimkurgu romanından çıkmış deyip gülüp geçeceği bir manzaraydı.

“Yeni düşmanlar! Federasyon tank birliği!”

“Federasyon ihtiyatları mı?!”

“Saat on bir yönünde de! Düşman tankları!”

Telsizden gelen durum raporları iç açıcı değildi. İmparatorluk Ordusu düşman tanklarını patlatmayı ancak ucu ucuna başarabiliyordu ama o kadar dayanıklıydılar ki bu son derece uzun sürüyordu. Yakın zamanda köklerinin kazınacağına dair hiçbir emare yoktu. İmhâ hızı son derece yavaştı.

Bu gidişle bir yarma harekâtı gerçekleştirmek hayal içinde hayaldi.

Bir manevra muharebesini zorlamak isteseler bile, bunun etkisi son derece kısıtlı kalırdı. Buradaki savunma hatlarını teğet geçmekten başka çareleri yoktu; fakat bunu düşmanın gözü önünde yapmak resmen onları ikmal ve irtibat hatlarını kesmeye davet etmek demekti.

Bir amip gibi genişleyerek ilerleyebilirlerdi ama enselerinde belalılar varken hiçbir yere varamazlardı. İlerlemenin neredeyse imkânsız olduğunu herkes biliyordu, fakat en azından bir miktar hareket kabiliyetine sahip olmaları gerekirdi. Ne var ki hızları Zettour’un hesapladığından çok daha fazla düşmüştü ve yollarını kesen düşmanlar sinir bozucu derecede güçlüydü.

B Grubu kurmayları bunu içgüdüsel bir düzeyde hissettikleri için isteksiz davrandılarsa, bir bakıma haklıydılar. Ne yazık ki bu sadece bir “bakıma” haklılıktı, ötesi değil.

Güçten düşmüş bir halde bu çapta bir düşmanla yüzleşirken…

Ordumuz bu çatışmayı daha ne kadar sürdürebilirdi ki?

“… Kahretsin. Kum saatimizdeki kum yetersiz. Bunu nasıl artırabiliriz ki?”

Normal zamanlarda da arabada kendi kendine konuşma alışkanlığı olmasaydı, bu sözler şüphesiz çaresiz bir çığlık olarak dökülürdü ağzından. Cesur görünme ve dişini sıkma taktikleri, ancak onları nasıl kullandığınıza bağlıdır. Bir tutam tuz, bir şeylerin eksik olduğunu gizleyebilir… ama yemek tamamen tuzdan ibaretse, yenmez hale gelir.

Başka bir deyişle, mevcut durum fazlasıyla “tuzlu”ydu.

“… Durum tahmin ettiğimden çok daha akışkan. Biriktirdiğimiz verilere güvenilemeyecek olması gerçekten canımı sıkıyor.”

Elden bir şey gelmezdi ama işte bu yüzden savaşı sevmiyordu. Cephe gerisindekiler savaşa pek bir meraklı gibiydi; kendisi bu hıza ayak uyduramıyordu.

İroni o ki, Personel Dairesi Başkan Yardımcısı Hans von Zettour, cephe gerisini düşündükçe daha da karamsarlaşıyordu. Cephe hattındaki havaya o kadar alışmıştı ki başkente döndüğünde aklını koruyup koruyamayacağından emin değildi.

“Takviye birlikler! Dost birlikler bu tarafa geliyor!”

Birisi kurtulduklarını haykırdı.

Mekanize piyadelerin düşman takviyelerine karşı tam zamanında yetişmiş olması büyük şanstı. Sınırda bir parça parça kuvvet kullanımı olsa da, gücün bu şekilde takviye edilmesi onlara savaşma şansı verecekti.

“Yere inin! Çabuk, muharebe düzeni alın!”

“Antitank komutanı, şu tankları vurun!”

Subay ve astsubayların bağrışmaları havayı doldururken, kamyonlardan atlayan askerler hızla muharebe hattına katıldı. Durum iyileşiyordu. En azından İmparatorluk kuvvetleri güçlendirilmişti.

Yine de bunun karşılığında taarruzları yavaşlamıştı.

“Generalim, lütfen!”

Yalvaran sese karşılık, (söylemek icap ederse) ölmeye tam olarak can atmayan Zettour gülümsedi. Bu aşamada konumunu korumasının pek bir faydası yoktu.

Piyadeler göğüs göğüse çarpışmaya girdiyse, kendisinin karargâhı yönetmesi mantıklı olandı.

“Pekala, pekala, mantıksız davranmaya niyetim yok. Sanırım sizinle geleceğim, Komutan Cramm.”

Araçtan atlarken inlemesi gayet doğaldı; yere indiğinde tökezledi ve az kalsın devriliyordu. Uzun zamandır Genelkurmay Başkanlığı’nda sandalye çürütüyordu ve bir sahra subayı olarak fiziksel gücünün ne kadar gerilediğini görmek onu dehşete düşürdü.

Maziye bakılırsa bir piyade taarruzunu yönetebilirdi. Göğüs göğüse çarpışabilirdi. Yarbay olana kadar muhtemelen buna muktedirdi. Fakat şimdi ne yapmak isterse istesin vücudunun buna ayak uyduramayacağı acı gerçeği yüzüne tokat gibi çarptı.

“Böyle zamanlarda gençlere cidden gıpta ediyorum.” Silahını alıp söylenirken, birliklerin piyade muharebe esaslarına göre konuşlanacağından emin olduğu alana baktı; yeteneğini kaybetmemiş gibiydi, bir komutan olarak sezgilerinin körleşmediğini görünce rahatladı. Araçlarından inen Komutan Cramm ve diğerlerinin hareketleriyle neyi hedeflediklerini anlayamasaydı, bir subay eskisi sayılırdı.

Şansına, tuttukları mevzilere bakarak birliklerin ne yapmaya çalıştığını anlayabiliyordu. Fakat yine de gözlerini yuvalarından fırlatan bazı şeyler vardı.

Bunlardan biri, bir araya toplanmış olan antitank toplarıydı.

“Ha, bu nadir görülen bir kullanım şekli…”

“Generalim?”

“Teğmen Grantz, antitank toplarının…?” Cümlesini tamamlamadığına memnundu: … …her piyade birliğine yakın koruma olarak verilmesi gerekmez miydi? Gözlerinin önünde yaklaşan düşman tanklarına verilen karşılık sorusunu yanıtladı.

“Piyadeler, düşman askerlerine yaklaşmayın! Tüm toplar, öne fırlayan şu Federasyon tankını vurun!”

Genç komutan tüm antitank toplarına ateş emri verdi ve bir düzine kadar namlu tek bir tankı hedef aldı. Yerel ateş gücü üstünlüğüyle ya da belki de sadece ağır sayılabilecek kadar büyük kalibreli bir topçu desteğiyle, düşman tankını uzaktan bile imha etmek mümkün görünüyordu.

“Yoğunlaştırılmış antitank ateşi, yerel yetkiyi komutanlara devretmek… Anlıyorum. Bu şeylerle bire bir ölümcül bir dövüşte aptalca ve adil bir şekilde savaşmamıza kesinlikle gerek yok, dolayısıyla yapılması gereken doğru şey bu.”

Her ne kadar bu strateji olmadan düşman tanklarıyla savaşma umudumuzun ne kadar az olduğunun bir kanıtı olsa da. Çok değil yakın bir zamana kadar tankların yakın mesafeden bir büyücü hatta bir piyade taarruzuyla imha edilebileceği öğretilirdi, ancak şimdi bu oldukça imkânsız görünüyordu.

Bu yüzden Zettour büyük bir ilgiyle sahra yorumcusuna fikrini sordu. “Teğmen Grantz, antitank toplarının bu şekilde işletilmesi Doğu Cephesi’nde standart mıdır?”

“Bizim Muharebe Grubu’nda pek değil. Ciddi büyü gücümüz sayesinde genellikle bunlara gerek kalmıyor; bu yüzden motorize olmayan araçlara karşı piyadeye destek vermek üzere görevlendiriliyorlar. Ancak büyücü ve mekanize kuvvetlerin düşmanın zırhlı birliklerini etkisiz hale getiremediği ve yeterli ateş gücüne sahip olunmayan birliklerde, geçici bir çözüm olarak yoğunlaştırılmış ateş açıldığını görüyoruz.”

“Çaresizce bir önlem yani. Ama etkili.”

İhtiyaç, icadın anasıdır. Teknolojiler ve usuller, ancak ihtiyaç duyulduklarında doğarlar. Ve canınızın pamuk ipliğine bağlı olduğu bir savaş alanında, yaratıcılık muhtemelen gösterişe pek aldırış etmeden ivme kazanır.

Savaş alanı sürprizlerle doluydu. Zettour’un hayranlıkla başını salladığı anda, yanı başlarında yükselen heyecanlı bir tezahürat kulağına çalındı.

“… Hava büyücüleri!”

“Geldiler!”

“Zamanlama harika!”

“İşaret fişeklerini hazırlayın! Ateşleyin gitsin!”

“Buraya, büyücüler!”

Askerlerin coşkulu nifaları üzerine başını kaldırdığında üç ayrı filo düzeni gördü. Bir hava büyücü taburunun taarruzu mu? … Bu, B Grubu’nun düzgün bir şekilde işlediğinin kanıtıydı.

Hava filosu onları destekliyorsa, bu durum en azından bu harekâtın Cramm’ın tümeninin tek başına yürüttüğü bir iş olmadığını gösteriyordu.

“İçim ferahladı. Demek doğudaki birlikler hâlâ işler vaziyette…”

Düşünmeden ağzından kaçırdığı bu sözler, tamamen hissettiklerinin yansımasıydı. Kendine geldiğinde yüzünü buruşturdu… İlahi. Sahadaki birliklerimiz için endişeleneceğim bir günün geleceğini düşünmek bile… Bunu yüksek sesle söyleyecek hali yoktu. Bu yüzden samimi hislerini yutmak zorunda kaldı.

İçindeki bu çelişkiyi geçiştirmek için Zettour gökyüzüne baktı ve gelen büyücü takviye birliklerini övdü. “Arkanıza bir büyücü taburunun desteğini almak harika değil mi? Bizzat onlar tarafından kurtarılmayı tecrübe ettiğime göre, birlikler için bunun ne kadar muazzam bir his olduğunu şimdi anlıyorum.”

Kanat yatırarak selam vermekten farklıydı ama işlerini o kadar iyi biliyorlardı ki işaret fişeklerine dost-düşman teşhisi yanıtı olarak fıçı tonozu atarak karşılık verdiler. Zettour, hava büyüsü alanında ne kadar sonradan görme bir acemi olduğunu iliklerine kadar hissetti.

Önyargılardan, öznel izlenimlerden ve yanlış anlamalardan kaçınmak zordu.

Aslına bakılırsa… …buna verilecek somut bir örnek, doğudaki hava büyücülerinin savaşabildiği gerçeği karşısında yaşadığı katıksız şaşkınlıktı. Belki de 203. Hava Büyücü Taburu’nun seçme süreçleri sırasında doğudan gelen fazla sayıda birliğin optik yanıltma formüllerine kandığına şahit olmuştu.

Yok… Zettour orada içsel değerlendirmesini askıya almaya karar verdi. Yıllardır bu savaşı sürdürüyorlardı. Bu kadar uzun süre hayatta kalan herkes, istemese bile asgari düzeyde bilgi birikimi ve tecrübe edinmiş olurdu.

“Pek pahalı bir okul ücretin var, Tecrübe. Fiyatlarını biraz düşüremez miydin?”

Açgözlü olsa da tecrübenin muazzam bir öğretmen olduğu inkâr edilemezdi. Verdiği eğitimin tesirinin fevkaladeden daha az olduğunu kimse iddia edemezdi. Sahadayken edinebileceği dersleri ve bilgeliği süzmesi son derece doğruydu.

Özellikle de… …hava büyüsü alanında uzmanlığın yanından bile geçmediği düşünülürse. Sadece olaya şahit olarak mevzuyu kavrayacak bilgi birikiminden yoksun olduğunu kabul etmeliydi; neyse ki bu kez yanında Tecrübe’nin haricinde başka bir öğretmen daha vardı.

“Bu harika bir fırsat, o yüzden açık sözlü fikrini sormalıyım,” diye düşünen Zettour, bir değerlendirme yapmasını istedi. “Teğmen Grantz, durumu nasıl değerlendiriyorsun?”

“Efendim?”

Zettour önlerindeki manzarayı işaret ederek sorgusuna devam etti. “Bir uzman olarak senin fikrini almak istiyorum.”

“A-Öyle mi? Emrinizdeyim efendim.”

Yanındaki genç üsteğmen tüm ciddiyetiyle cevap verdi. Zettour onun hal ve hareketlerini denetliyor olsa bile tek bir kusur bulunamazdı; ancak bu tutum cephe hattı için biraz eğreti duruyordu.

Gergin cephe atmosferinde nasıl bu kadar sakindi?

“Performansları hakkındaki dürüst değerlendirmeni yap bakalım.”

“Hava büyücülerinin muharebesini değerlendirmemi mi istiyorsunuz efendim? Albay von Degurechaff burada olsaydı daha iyi olurdu; neticede ben bir muharebe eğitmeni vasfına sahip değilim.”

İhtiyatlı olmak güzeldi elbette, ama bunu cephe gerisinde yapmalıydı.

“Resmi bir değerlendirme olmasına gerek yok. İster sövüp sayabilirsin ister ne kadar harika iş çıkardıklarını yere göğe sığdıramazsın, fark etmez. Yahut sadece bana canlı bir anlatım yap.”

“Generalim? Tam olarak ne demek istiyorsunuz?”

“Telsizde hiç böyle şeyleri dinlemedin mi? Bazen ben gözlem yaparken birinin muharebeyi yorumlamasını isterim.”

“… Aklımdan bile geçmemişti.”

Bu kuralcı genç görünüşe göre kendine karşı oldukça sertti. Bu lanet savaşla fazlasıyla samimi bir şekilde yüzleşiyordu.

Savaş yıkıma yol açar.

Subayların bile sadece savaşın kendisiyle ilgilenmesi gerekirdi; anlamıyla yüzleşmeye kalkışırlarsa boylarını aşan bir işe kalkışmış olurlardı. Esnekliğe sahip olmayan bir subay, katı bir zihniyete mahkûm olurdu. Katı bir zihin ise kırılgan bir zihindir. Kendilerini ancak kasılarak koruyabiliyorlarsa, başları gerçekten belada demekti.

“Meseleleri ciddiye almanın yanlış olduğunu söylemeyeceğim Teğmen, ancak düşünme tarzını gözden geçirmek isteyebilirsin.”

“A-Anlayamadım efendim?”

“Birçok şeyi gereğinden fazla dert ediyor gibisin. Görebildiğim kadarıyla gayet işinin ehli bir subaysın. Muharebe meydanında her şey yıkıma uğrar. Yine de aklını başı muhafaza etmeyi başarıyorsun. Bu yüzden düşünmeyi cephe gerisine döndüğün zamana sakla.”

Top mermileri, patlamalar, çığlıklar ve burnumuza hücum eden tüm o leş kokular… İnsanlık tarihinde acaba kaç diyalog buna benzer bir ortamda gerçekleşmiştir? Zettour bunda ufak bir eğlence buldu.

Mevzimizin hemen ötesinde tanklarımız ve zırh delici toplarımız düşman tanklarıyla çarpışırken ben de işi iyice ağırdan alıyorum hani. Kendi kendine kıkırdadı ve devam etti: “Endişelenmek bir lükstür—çünkü endişelenmek zaman alır. Tersinden bakarsak söylemek istediğim şey şu: Zamanın yoksa endişelenme. Gereğinden fazla düşünmek de öyle.”

Her şey için çok geç olana kadar aynı yoldan gitmeye devam etmenin bir anlamı yok. Zettour bağlamı hatırlayıp acı bir şekilde gülümsedi. Bu adam Albay von Degurechaff’ın birliğinin bir üyesiydi.

Her ne olursa olsun, amir amirdir. Kendisi alt rütbeli subaylardan bile yüksek beklentileri olan bir tip olduğu için, “Hiçbir şey düşünme” demek biraz ağır bir talep kalabilirdi.

“Onun bu kadar yakınında çalışmak zor olmalı… Neyse, yaşlı bir adamın boşboğazlığı işte. Söylediklerimi unutabilirsin.”

Kendini toparlayan Zettour, dürbününü hafifçe silip İmparatorluk büyücülerini işaret etti. Konudan sapmışlardı ama yine de bu fırsattan yararlanıp sahadaki birinin eleştirisini dinlemek istiyordu.

“Konumuza dönelim Teğmen. Şu bizim hava büyücüsü birliği hakkında ne düşünüyorsun?”

“Sadece becerilerden bahsedecek olursak, idare ederler. Kara taarruz düzenleri de fena değil.”

Teğmen Grantz lafı dolandırıyordu. Onları aşağılamıyor olsa da konuşma tarzı övgüden ziyade hüküm vermekten kaçınmak gibiydi. Açıkçası, ima ettiği şey neredeyse tamamen olumsuzdu.

“Bu pek de yüksek bir övgü sayılmaz. Neden böyle düşünüyorsun?”

“Taktikleri fazla katı… Şey, bu belki biraz mübalağa olabilir. Ancak yalnızca belirli manevraları ezberleyip tatbik ettiklerine dair emareler var.”

“Ne gibi emareler?”

Grantz düşünmek için bir an sustu.

“… Benim farklı yaklaşımlar sergileyeceğim durumlarda, onlar sürekli aynı kalıpları tekrarlıyorlar.”

“O anki duruma göre en uygun yöntemi seçmek yerine, kısıtlı bir listeden birini mi tercih ediyorlar?”

“Evet efendim,” dedi Grantz başıyla onaylayarak. “Manevraları biraz hantal ve genel olarak hareketleri fazla tahmin edilebilir. Muhtemelen hızlandırılmış eğitimleri sırasında sadece bunlara çalıştırılmış olmalarından kaynaklanıyor.”

Demek batıdaki hava muharebeleriyle aynı durum. Hiçbir yerde nefes alacak boşluk yoktu. İşte bu yüzden acele edip en azından asker sayısını artırmak istemişlerdi.

Sonuç olarak, yetersiz eğitimli birliklerden verim almanın yollarını arıyorlardı… ya da en azından iyimser temennileri buydu. Gerçekte ise, bir hava büyücüsü bölüğünün şimdiki kabiliyetleri, savaş öncesi birliklerin yanından bile geçemezdi. Açıkçası, eğitim süresi meselesi çok büyük bir sorundu.

Görev türleri çeşitleniyor olsa da tam eğitimli asker ve subay kıtlığı bir süredir devam ediyordu. Personel eksikliği sebebiyle kısaltılmış, hızlandırılmış eğitimlerle sayısal çoğunluğa ulaşmaya çalışmak meseleyi sadece daha da karmaşıklaştırıyordu.

Harekâtı planlayanların varsaydığı İmparatorluk Ordusu kabiliyetleri ile mevcut İmparatorluk Ordusu’nun kabiliyetleri arasındaki uçurum, artık halı altına süpürülemeyecek kadar büyüyordu. Durum o kadar vahim bir hal alıyordu ki, yakında bunu çözmek için yapabilecekleri hiçbir şey kalmayacak ve iş baş ağrıtan riskler içerme noktasına varacaktı.

“… Müsaadenizle, 203. Hava Büyücü Taburu ile bu büyücüleri bir tatbikat savaşında karşı karşıya getirsek sonucun ne olacağını düşünüyorsunuz, sormak isterim.”

“Eşit sayılarla savaşmanın hiçbir anlamı olmazdı. Personelimizin yarısıyla, hatta üçte biriyle bile kazanırdık.”

Grantz’ın bu tereddütsüz cevabı, normal şartlar altında aşırı özgüven olarak görülüp gülünüp geçilecek türden bir yorumdu. Fakat muharebe meydanında, onların koruması altındayken Zettour bunun katıksız bir gerçek olduğunu anlayabiliyordu.

“Vay canına.” Yürekten etkilenmişti. Elindeki piyonların ne kadar yetenekli olduğunu zihnen kavramıştı… fakat bunu gözleriyle görmek bambaşka bir etkileyicilik boyutuydu. “Peki ya bizim bu büyücüler Federasyon hava büyücülerinin karşısına çıksa ne olur?”

“Kötü bir mücadele olacağını sanmıyorum. Eşit sayılarda muhtemelen başa baş, hatta belki biraz daha iyi dövüşebilirler. Kesinlikle aşağı kalacaklarını düşünmüyorum.”

“… Başa baş mı dedin, hatta daha iyi mi? Bundan emin misin?” Zettour’un şaşkınlığı ve huzursuzluğu bir anda ağzından dökülüverdi. İmparatorluk hava büyücülerinin Federasyon büyücülerine karşı zorlanmak zorunda kalacağı fikri akıl almazdı.

“Evet, şimdiye kadar karşılaştığımız Federasyon birliklerinin seviyesine dayanarak böyle düşünüyorum. Dedikodusu yapılan muhafız büyücüler olmadığı sürece tek taraflı bir hezimet yaşayacağımızdan endişelenmemize gerek kalmaz.”

Teğmen, Zettour’u endişelenmemesi hususunda temin ediyordu ama durumu tamamen yanlış anlıyordu.

İmparatorluk ve Federasyon büyücüleri arasındaki nitelik farkına dair hayati derecede kritik endişeyi gözden kaçırıyordu.

Problem basitti. İmparatorluk tarafı sayıca az olsa da en azından üstün nitelikleriyle övünebiliyordu; ama şimdi bu durum açıkça tehlikeye girmişti. “Başa baş” olmak, geleceğin ne getireceği konusunda çok şey anlatıyordu. İmparatorluk’un insan gücü ve altyapı kapasitesi, bire bir kayıp oranını göz ardı edemezdi. Bu gidişle, İmparatorluk tamamen tükendikten sonra bile Federasyon’un elinde hâlâ birlikler kalacak ve üstünlüğü daha da büyüyecekti.

“Değerlendirmelerin için teşekkürler, Teğmen. Çok şey öğrendim.”

Yüzündeki ifadeyi ve duygularını bastırarak, dürbününden bakmaya devam ederken nezaketen ama içi boş bir teşekkür sundu. Gözlerinin önüne serilen hava büyücüsü birliğinin kara taarruzu, savaş öncesinde hayal edilen her şeyden çok daha yetkin bir büyücü kullanımı gibi görünüyordu; ancak doğuda savaş tecrübesi olan bir subay buna sadece “hızlandırılmış” diyordu.

Demek artık ben de iyice yaşlanmışım. Çağın ilerlemesine ayak uydurup uyduramadığım bile son derece şüpheli. Zihninde kendisiyle acımasızca alay etti.

“Her neyse… O da ne? Görünüşe göre orayı temizlemişler.” Gayet doğal ve sıradan bir şeyden bahseder gibi konuşmaya özen gösterdi. “Bir zırh delici mevzi, hava büyücüsü taktikleri ve her iki zırhlı grubun da tek bir noktaya odaklanmış taarruzu. Demek ki küçük de olsa bir delik açabiliyoruz.”

Yarma harekâtını başarıp kuşatma manevrasını tekrar deneyebileceklerini düşündüğü an, bu hesaplar altüst oldu.

“General von Zettour! Komutan Cramm arıyor!”

“Ver bakalım.”

“General von Zettour, hava filosundan kötü haber var. Federasyon Ordusu birlikleri varlığımıza reaksiyon veriyor ve mevzi değiştiriyor.”

“Oho, misafirlerimiz mi var?”

“Generalim!”

Tam bir keşmekeş. Yüzünü buruşturdu.

Belki de Genelkurmay Başkanlığı’nda o kadar koltuk çürüttükten sonra sahaya dönmek onu biraz fazla heyecanlandırmıştı. Ön cephe karmaşık ama bir o kadar da basitti. Buradaki atmosferi Yüksek Komuta Kademesi ile yapılan toplantılara katbekat tercih ederdi.

“Komutan Cramm, bir kriz olduğunu söylüyorsunuz ama tam aksine… bu bir fırsat olarak değerlendirilemez mi? Aceleci davranmak istemem ama heyecanlandığımı da inkar edemem.”

“Bir fırsat mı?”

“Mevzilerine kapanmış olan düşman askerleri tıpış tıpış dışarı çıkıyor. Ren cephesinde onları denize kadar kovalamıştık.”

“Ha-ha-ha-ha, fakat o son derece riskli bir ilerleyişti. Bu seferki ise çok daha riskli.”

“Bu, durumu nasıl yorumladığınıza bağlı. Yan kanadımızın riske girdiği kesin ama Lergen Muharebe Grubu bir kıskaç harekâtı için taarruzumuzla eş zamanlı hareket ederse işler değişir.”

“Kuşatmanın işe yaradığını mı söylüyorsunuz?”

“Henüz değil.” Zettour, sesine hafif bir huysuzluk katarak devam etti: “Bunun gerçekleşme ihtimalini daha yeni elde ettik. Zaman geçtikçe bu ihtimal avuçlarımızın arasından kayıp gidecek… İşte bu yüzden yaratıcı olmamız gerekiyor.”

“Y-yaratıcı olmak mı?”

“Ne oldu, Teğmen Grantz?”

“Y-yok, şey, bağışlayın efendim.”

“Bu senaryoda yaratıcı olmak… gerçekten tek bir anlama gelebilir, değil mi? Muhtemelen korktuğun şey bu, ancak bu gidişle Lergen Muharebe Grubu’nun sergilediği o amansız mücadelenin taktiksel bir israftan ibaret kalmasından endişe ediyorum.”

“Ne planlıyorsunuz? Bana da söylerseniz müteşekkir olurum.”

Bu bir sorudan ziyade bir teyit talebiydi. Cramm’ın katılaşan yüz ifadesinden kararını kesin olarak verdiği açıkça anlaşılıyordu.

Bu yüzden Zettour da nezaketini bozmadan ona açıkladı.

“Bize bir yem lazım, Komutan Cramm.”

“Anlaşıldı, ancak bir şey söylememe izin verin lütfen.”

“Nedir o?” Zettour, zor durumda olan birinin fikrini dinlemeyi reddedecek kadar kibirli ya da küstah değildi.

“Bir kıskaç harekâtını görüşmek üzere Albay von Lergen ile buluştuysanız, normalde bunu bize önceden bildirirdiniz.”

“Görüşmedim ki.”

“““Ha?”””

Bir anda herkesin sorgulayan bakışlarının hedefi olan Zettour, mahcup bir edayla sırıttı. “Çok mu garip? Lergen Muharebe Grubu ile önceden hususi bir plan yapmadım.”

“A-ama kıskaç…”

“Kıskaç emri vermedim ki. Genelkurmay’ın görevi Tanrı’nın yerine vatanı korumaktır, ancak kim böyle bir durumu önceden öngörüp zamanında uygun emirler verebilir ki? Şansımıza, oradaki birliğin başında bir kurmay var. En kötü senaryoda bile en azından gerekli olan asgari tepkiyi vereceklerine güveniyorum, hepsi bu.”

“Sizi bundan bu kadar emin kılan nedir efendim?” diye sordu komutan. Zettour ona ışıl ışıl gülümsedi. Cevap çok basitti.

“Kendimi tekrarlıyorum ama yine söyleyeceğim: Birliğe komuta eden kişi bir kurmay subay.”

İkisinin de kafasına aynı paradigma kazınmıştı. Üstelik Harp Akademisi’ndeki On İki Şövalye’den biriydi.

“Yani anlayacağınız, bu iş kesin.”

“P-peki az önceki mesaj neydi?”

“Psikolojik bir gövde gösterisi, baskı ve bir uyarıydı. Eh, tek bir mesajla hem düşmanla hem de bizimkilerle oynamak oldukça kolay.”

Aşırı açıklamaya ihtiyaç duymayan bir subay anında karar verir, derhal tepki gösterir ve gerekli adımları atmaktan çekinmez. Elbette Degurechaff’ın kafası bozuk olabilir, ama bir subay olarak asla.

Vatan için bu, takdir edilmesi gereken bir liyakatti.

“Pekala askerler. Sizden ricam şudur. “Düşmanı olabildiğince gösterişli bir şekilde üzerinize çekin.”

Zor bir iş ama onları buraya çekebilirsek kıskaç harekâtının şekilleneceğine güvenelim. Tüm bunlar taktik olarak adlandırılamayacak kadar mantıksızdı ama doğrudan taarruz imkansız olduğundan başka çareleri de yoktu.

Bunun bir çılgınlık olduğunun tamamen bilincinde olarak planı sonuna kadar zorlayacaktı.

“Pekala Generalim. Talebinize resmi yanıtımı vermeme müsaade edin: ‘Karşı taarruza geçeceğiz. Tekrar ediyorum, karşı taarruza geçeceğiz.’ Hepsi bu.”

Durumun bu öz tekmili, net bir rapordan beklenen her şeyi barındırıyordu.

Üstelik bu tek cümlenin komuta zincirindeki belirsizliği muhafaza edecek şekilde muazzam biçimde kurgulanmış olması, Zettour’un konumunu ve makamını göz önüne alınca duruma daha da sanatsal bir nitelik katıyordu.

Demek o da en kötüsüne hazırlıklı.

“Güzel, çok güzel. Size şans diliyorum. Hepsi bu.”

“Emredersiniz efendim! Pekala Generalim. O halde izninizle, sizin mareşalliğiniz ve generaliniz önderliğinde Valhalla’yı kasıp kavurmaya hazırım.”

“Hangimizin önce gideceğini bilmem ama tamam, ben de peşinizden gelirim.”

Zettour onların hızla uzaklaşmasını izlerken dudaklarının kenarında gevşeyen bir gülümseme belirdiğini fark etti. Tedbiri elden bıraktığından değil, belki de bu coşkulu diyalog sadece neşesini yerine getirmişti.

“… Hiç ihtimal vermezdim ama yaşlandıkça duygusallaşmışım.”

Halledilmesi gereken dağ gibi mesele vardı.

Fakat onu parçalamayı başarmıştı.

Onu enkaz haline getirmek sadece bir hayalden ibaret değildi.

Neredesin ey kaçış yolum?

“Pekala, onların gerisinde kalamam. Yapmam gereken bir iş daha var.”

Zettour elinde tüfeğiyle diğer piyadelerin arasına karışıp savunma muharebesine katılmak üzereyken panik içindeki bir üsteğmen yolunu kesti.

“Generalim, lütfen geriye çekilin! Dahası artık—”

“Fazla mı tehlikeli? Sen söylemeden de biliyorum Teğmen Grantz. Eh, bu bir ölüm kalım anı. Piyade muharebesine hazırlıklıyız, ben bile silah sıkabilirim.”

“Lütfen durun Generalim!”

Yolunu kesen ve onu muharebe meydanından uzak tutmaya çalışan Grantz iyi bir muhafızdı. Zettour teğmenin kendisine katlanmasından ve tek bir şikayette bulunmadan onun için endişelenmeye devam etmesinden ötürü müteşekkirdi.

Ancak şimdi geri çekilmek yapamayacağı bir şeydi.

Düşman hemen burunlarının dibine kadar yaklaşmışken nasıl sadece kendisi geriye çekilebilirdi ki?

“Teğmen, bu kritik bir dönüm noktası.”

“Biz hallederiz! Lütfen geriye çekilin Generalim. Albay von Degurechaff’tan sizi korumam yönünde kesin emir var!”

“… Tümenin geri kalanı hâlâ yolda mı? Git ve onlara da ilerlemelerini söyle.”

“Generalim!”

“Tek bir kurşun bile yemeden nasıl geri çekilirim?”

Grantz itiraz etmeye çalışırken elinde olmadan kulağındaki telsize doğru bir şeyler bağırdı.

“Komutan Cramm ağır yaralandı ve cephe gerisine sevk ediliyor! Komutayı Tuğgeneral Schulz devralıyor. Generalim, yapamazsınız—”

“Duydun işte! Cephe gerisine gönderilmesi gereken kişi Komutan Cramm.”

Daha fazla tartışmaya müsaade etmeyen Zettour tüfeğini kavradı ve en ön hatta mevzilendi. Ne yazık ki hafif makineli tüfek sesleri cılızdı.

Ren’de çıkarılan dersleri aklında tutan İmparatorluk Ordusu’nun topçu birliklerine ve makineli tüfeklere olan sevgisi iltimas boyutundaydı… fakat doğu cephesinde gerekli ikmal ağını idame ettirme umutları pek parlak değildi. Top mermileri hâlâ imal ediliyor olsa da ön cepheye kafi miktarda ulaşmıyordu. Hafif makineli tüfeklere gelince, kronik mühimmat ve namlu kıtlığı baş göstermişti.

İmparatorluk’un bocalayan altyapısı uzun zamandır doğunun üzerine bir yük gibi çökmüştü. Oysa bir ordunun ızdırap içinde kıvranmaya başlaması için ikmal alamaması kafidir. İmparatorluk Ordusu’nun geniş çaplı topçu atışıyla düşman mevzilerini ezme ideali imkansız hale geldi ve piyade ateşinin azalan yoğunluğu, İmparatorluk piyade birliklerinin sayıca zaten yetersiz olan muharebe gücünü son derece yıprattı.

Sonuç olarak, tüm üst düzey İmparatorluk subayları ya doğrudan düşman haberleşme hatlarını hedef alma yaklaşımını seçmeye ya da etrafından dolanmayı hedefleyip bir manevra muharebesine oynamaya mecbur kaldı.

Korgeneral von Rudersdorf’un güneydeki kaynak sahalarını hedef alan harekâtı Andromeda’nın bir manevra muharebesini kazanmaya dayanmasının temel sebebi buydu. Artık takvime uygun genel bir taarruz gerçekleştirme umudu kalmamıştı. Yarbay Uger’in yüzünü buruşturarak adeta tükürürcesine söylediği gibi, İmparatorluk’un artık hata yapma lüksü kalmamıştı.

Çatışmayı ayyuka çıkaran şey B Grubu’nun mühimmat eksikliğiydi. Zaman çizelgesi uzmanı üstatları canla başla çalıştırsalar bile, ordu yeterli mermiyi ancak zorlukla bir araya getirebiliyordu. İmparatorluk için durum işte bu kadar vahimdi.

İster istemez, cephedeki akıbeti tecrübe eden herkes bunu anlıyordu.

“Komutan Muavini Schulz vuruldu! Generalim!”

“Şikayet etmek yok. Duruma göre hareket etmeye devam etsinler. Hangi subay askerlerinin önünde sızlanabilir ki? Bu noktada yapabileceğimiz tek şey dayanmak!”

“Fakat şimdiden pek çok alay komutanı—Bu şekilde devam edemeyiz! Generalim, lütfen geri çekilme emri verin!”

“Teğmen Grantz, sızlanmayı kes. Harekât çoktan başladı. Şimdi geri çekilmeyi dene de gör; bütün ordu çöker. Burası Ren cephesi değil.”

Önceden kararlaştırılmış bir plan, mühimmat stoku, düzgün bir demiryolu zaman çizelgesi ve bolca ihtiyat kuvveti… bunların hiçbiri doğu cephesinde yoktu.

Manevra bir kez başladıktan sonra duracak olurlarsa, bu İmparatorluk Ordusu’nun çöküşü anlamına gelebilirdi. Tüm zorluklara rağmen yola devam etmek zorundaydılar.

Ellerindeki tek şey bir cambaz ipi olsa bile karşıya geçmek mecburiyetindeydiler; başaramazlarsa onları bekleyen tek şey ölümdü.

Savaştayız. Kaderimiz kaçınılmazsa, elimizden gelen tek şey gülmektir.

“Üst düzey subaylar ölecek. Bu iyi bir şey. Belki cephe gerisindekilerin aklını başına getirir.”

Alt ve orta rütbeli subayların yaratıcılığına ve astsubayların maharetine bel bağlayan generaller, işi bitirmek için canlarını ortaya koyuyorlardı.

Buna taktik denemezdi.

Birkaç yıl önce olsaydı, bunu istihbarat eksikliğinden doğan bir keşmekeş, bir yıpratma savaşı diyerek gülüp geçerdi. Düşmanı bozguna uğratacak yeterli ateş gücü kalmamıştı. Yeterli ikmalin yoksa, bunu doğru zihniyetle telafi ederdin. Zihniyetin de zayıflıyorsa, aradaki boşluğu kanla ve kabullenişle doldurmaktan başka çaren kalmazdı.

Etkileyici düzeyde bir aptallık.

“Üzerimize çekin onları! Burada olduğumu gösterin! Sancakları kaldırın!”

“Düşman sizi hedef alacak!”

“Mesele de bu ya! Umurumda değil—dediğimi yapın yeter!”

Fakat iş bu noktaya geldikten sonra, elinden gelen tek şey yem vazifesi görmekti.

Zettour düşmanı üzerine çekip harekâtı başarıya ulaştırabilmeyi umuyordu… Bir kumar olarak bakıldığında, şüphesiz son derece çocukçaydı. Buna harekât düzeyinde bir akıl demek epey zordu.

Yine de… ölse bile bu boşa gitmeyecekti. Milleti şokla uyandıracaktı.

Doğu cephesinin ürkütücü durumunu cephe gerisine iletebilirse…

“… Bedenimi kullanmak için aklıma gelen en iyi yol bu. Asker cesetleri olabildiğince verimli bir şekilde istihdam edilmelidir. Heh, savaşın nihai sınırlarına ulaştık mı acaba?”

İşte bu yüzden, şu an yapabileceği tek şey var gücüyle savaşmaktı.

“Dır dır etmeyi bırakın da işinize bakın! Ateşe karşılık verin!”

AYNI GÜN, SOLDİM 528

Askeri emirler; diğer bir adıyla amirlerinizin sizden imkansızı talep etmesi.

Her halükarda Tanya, doğu cephesindeki dost birliklerin Soldim 528’i kurtarmak için manevralara başladığını çıkarımsayınca, o keyfi uyku vardiyasından vazgeçer. Yoğun çalışma dönemlerinde işçi-işveren anlaşması varsa fazla mesai yasaldır. Zaten İmparatorluk askerleri birer “devlet memuru” olduğundan söylenmeye hakları yoktur.

Tüm birlikleri kestirmeden acil müdahale teyakkuzuna geçirebilmek, orta düzey bir iş gücü yöneticisi için ideal olandır. Bir de savaş olmasaydı her şey mükemmel olurdu; neyse, yapacak bir şey yok.

Üsteğmen Tospan ile Üsteğmen Wüstemann ön cepheyi gözetlemekle ilgili kesin emirlere sahiptir; Yüzbaşı Meybert ve Yüzbaşı Ahrens ise sevk ve idare amacıyla karargâhta teyakkuzda beklemektedir. En başından beri eğittiği astlarını tepe tepe kullanabilmek için şartları titizlikle düzenleyen Tanya, kuşatmayı yaracak müfrezeli büyücülerle birlikte gerçekleştirilecek ortak yarma harekâtını içten içe en ince ayrıntısına kadar değerlendirir. Korgeneral von Zettour’un kendisine garanti ettiği kurtarma operasyonunun yürürlükte olması şanstır, ancak dost birliklerin intikalinin kendi başarılı kaçışına doğrudan denk gelmediği Tanya için gün gibi ortadadır.

Açıkçası tarihe bakıldığında, başarısızlıkla sonuçlanmış pek çok kurtarma operasyonu mevcuttur.

Bu yüzden tek bir detayı bile kaçırmamak adına tüm dikkatini vererek dinler. Fırsatı kaçırdı diye birliği yok ettirmeye hiç niyeti yoktur.

“Federasyon Ordusu’nun telsiz haberleşmesinde bir değişiklik var!”

Tanya başını kaldırır—İşte beklediğimiz şey buydu! muhabere personelinin yükselen sesine karşılık olarak. Karargâhın beklediği duyuru işte budur.

Tanya kulaklığı alır ve bizzat dinler. Aha, sadece frekansta büyük bir yoğunluk yaşanmakla kalmıyor, aynı zamanda tonla açık haberleşme yapılıyor. Şifrelemeye yeterince dikkat etmiyorlar gibi görünmekten ziyade, görünüşe göre basitçe zamanları yok.

Fakat o kritik mesajı anlayamamaktadır.

“Teğmen Serebryakov, bana açıkla. Elbette Federasyon dilini öğreniyorum ama… anadilim gibi konuşmaktan çok uzağım. Telsizdeki aksanlarını ayırt etmek çok zor.”

Bu kadar çok şifresiz mesajın akmasından, büyük bir durum değişikliğinin veya muharebenin yaşandığı çıkarımını yapabilir.

Ancak hayati önem taşıyan içeriği anlayamamaktadır. Zaten nasıl anlayabilsin ki?

Panik içinde çekilen sinyalleri kestiriyorlar. Sadece Tanya değil, anadili Federasyon dili olmayan herkes için durumu saniyeler içinde okumak ve bu kararsız kestirme mesajlarını takip etmek imkansızdır.

Kulaklığa yapışıp var gücüyle dinleyen emir subayının bile alnında boncuk boncuk terler birikmektedir. Anlaması işte bu kadar zordur.

“Önemli hedef mi? … Komuta kademesi mi? Bağışlayın komutanım, oradaki kaos ve kestirmenin kalitesi yüzünden net bir şey çıkaramıyorum…”

Hayal kırıklığına uğramış emir subayına göre, kestirilen bilgilere hakimiyetleri bölük pörçük seviyede kalmaktadır. Fakat ellerinde düzgün bir dinleme ekipmanı da yoktur; mevcut telsiz teçhizatıyla ellerinden gelenin en iyisini yapmaktadırlar.

“Ancak dost karargâhın yerinin açığa çıkmış olması muhtemel.”

“Açığa çıkmak mı…? Sanki Dakterlik Ordusu’yuz da! General von Zettour bilerek mi sızdırdı? Sahte bilgi olma ihtimali çok yüksek. Ya da belki de bir yem birlik onları tuzağa çekmiştir?”

“İhtimali göz ardı edemem ama bu sözcük çok yüksek frekansta geçiyor.”

Ne? Tanya, emir subayının yüzüne dikkatle bakar. Yanlışlık olup olmadığını sorduğunda, aldığı ürkek yanıt kesin bir onay niteliğindedir.

“Ha-ha-ha, ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha!” Tanya kahkahayı basar.

Durumdan emin olduğu an, müthiş bir andı. Siz… siz gerçekten Zettour’un çuvallayıp konumunu Komünistlere açık edeceğini mi sanıyorsunuz?!

“‘Açığa çıkmak’ harika ve özgün bir yorumlama!”

Tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, Personel Dairesi’ndeki bir masa başı uzmanı, yalnızca istihbaratın korunmasında değil, bilerek bilgi “sızdırma” sanatında da son derece uzmandır. İstihbaratı dışarı sızdırmanın binbir türlü yaratıcı yolu vardır.

“Bu, generali tanımayan birinin saçmalamasından başka bir şey değil. Ah, ama bu öyle açık bir davet ki; tüm âlemdeki âşıkların birbirine fısıldaması gereken türden… Uzun zamandır savaş alanında bu kadar komik bir şeyle karşılaşmamıştım. Saygısızca gelebilir ama cidden çok komik!”

Bir insanın karakterinin, karar vermedeki en büyük veri olduğunu söyleyen her kimse kesinlikle ne dediğini biliyordu!

Dürüst olmak gerekirse, bu kahkahanın niteliği tam anlamıyla tuhaf. Tanya’nın bildiği kadarıyla, kurmay subaylar genelde son derece temkinlidir. Özellikle sahada, kişilikleri ne kadar huysuzsa o kadar kalleş olurlar.

“A-Albayım?”

“Visha, bunu iyi aklında tut.” Şaşkın emir subayının eğitimindeki önyargılara dikkat çekmesi gerektiğini düşünür. Kulaklarına varan bir gülümsemeyle, “Böyle zamanlarda,” der, “karargâhın yeri ‘açığa çıktı’ denmez, ‘açığa çıkardık’ denir.”

Bu bir kelime oyunu değil, bir özne meselesidir. Ya da durumu doğru bir şekilde kavrama eksikliği demek belki de daha doğru olur.

“A-ama bu durumda… bu çok büyük bir risk olmaz mı…”

“Doğru. Normalde karargâhının yerini açığa çıkarmak aşırı risklidir. Ne de olsa komuta kademesini imha etme taktiklerinin ne kadar etkili olduğunu Federasyon Ordusu’na bizzat gösterdik.”

“General von Zettour’un ne düşündüğünü anlayamıyorum. Tamamen beyhude görünüyor…”

Serebryakov muhtemelen aktif bir muharip birliğin mensubu olma perspektifinden konuşuyordur. Federasyon Ordusu’ndan az çok anladığı için endişeleri de bundandır.

Aslında Federasyon Ordusu —ve genel olarak Federasyon halkı— karargâha yönelik lider imha taktiklerine karşı son derece hassastır. Karargâhları öyle sıkı korunur ki Tanya içinden, “Porsuk musunuz siz be?” diye alay etmeden duramaz.

“Dürüst bir insansın, Teğmenim.”

“Ha?”

“Fırsatın olursa, harp akademisinde kurmay subayların nasıl eğitildiğine bir bakmanı tavsiye ederim. Temelde bize inisiyatif almamız ve insanların neyden nefret ettiğini çözmeye çalışmamız öğretilir!”

Şirket çalışanları arasında zaman zaman böyle tiplere rastlarsınız, ancak İmparatorluk Ordusu insanları sistematik olarak seçip bu şekilde eğitmektedir. Özünde, güvenle bel bağlayabilecekleri bir insan kaynakları grubudur.

Ve Tanya, kurmayların düşünce yapısını tam olarak kavradığı içindir ki harekete geçmek zorunda kalır.

Etrafındaki subaylara baktığında, Yüzbaşı Meybert ve Ahrens’in bile durumun farkına varamadığı görülür: Bu kadar üst düzey bir subayın kendisini tehlikeye atması alışılagelmiş bir şey değildir.

Açıkçası bu durum o kadar olağan dışıdır ki, ona şüpheli gelir. Yani bunun kurtarma harekâtını gerçekleştirmek için bir bahaneyle kullanılıp kullanılmadığına dair ciddi şüphesini göz ardı etmekte zorlanır. Elbette temel düzeyde Zettour’a güvenir. Ona inanmaktadır ama… bazen örgütün mantığı bir korgeneralin vaatlerini bile yerle bir edebilir.

“Her neyse. Olayları tersine çevirerek düşünmek, kurmay subay olmanın temel ilkelerinden biridir. General von Zettour, karargâhın yerini devasa bir fener gibi açığa çıkardı.”

“Şeyyy…”

“Pekala, biraz yurttaşlık ve toplum bilgisi dersi vakti, Teğmenim.”

“E-efendim?”

Astının eğitimini göz önünde bulunduran Tanya, neşeli bir tonla sorar: “İmparatorluk Ordusu’nun karşı taarruz birliği, karargâhının konumunu Federasyon Ordusu’na açığa çıkardı. Bundan sonra ne olur? Ne düşünüyorsun bakalım? İstediğin kadar samimi olabilirsin.”

“Yani, bence Federasyon Ordusu’nun hedefi olurlar…”

“Kesinlikle haklısın.”

Cevap son derece basittir, dolayısıyla her defasında doğru yanıt verilmesi işten bile değildir.

Ne de olsa… Federasyon Ordusu’nun elinde, İmparatorluk Ordusu yüzünden karargâhlarının felç edilmesi, kuşatılması ve imha edilmesine dair pek çok acı tecrübe vardır. İntikam alma arzularının hiç olmadığını düşünmek için hayal dünyasında yaşıyor olmak gerekir. Bu yüzden düşman karargâhını ezme fırsatı yakaladıklarını hissedince heyecandan havalara uçmuş olmalılar.

Ve zihinlerinin tamamen bu ezme fikriyle meşgul olduğunu tahmin etmek herhalde yanlış olmaz.

“Şimdi başka bir soru soralım. Ya… düşman bilerek çekiliyorsa? O zaman ne olurdu?”

“Mükemmel bir yem olurlardı ama amacını anlayamıyorum. Düşmanı içeri çekmeyi başarsalar bile bundan hakkıyla yararlanacak birliklere sahip gibi görünmüyorlar.”

“Teğmen Serebryakov, tesadüfen bir hayalete dönüşmüş olabilir misin acaba?”

Tanya, “Bacakların var, değil mi?” der gibi gülümseyerek şaşkın emir subayının ayağına hafifçe vurur. O burada var. Dolayısıyla buradadır. Lergen Muharebe Grubu kılığına bürünmüş Semender Muharebe Grubu burada var… Onları bu kadar pestili çıkana kadar çalıştırmak istediğimden değil tabii. Bu birlik çok güçlü ve kaybedilemeyecek kadar değerli.

Ayrıca Doğu Ordusu’nun sık boğaz olmuş B Grubu için kendimizi feda etmemize değip değmeyeceğini de sorgulamak lazım. Bu koşullar altında, iyilik, kötülük ve bir amirin ruh hali gibi şeylerin ötesine geçen örgüt çıkarları, kolaylıkla acımasız bir sonuca yol açabilir. En kötü senaryo düşünüldüğünde, masumca kurtarılmayı beklemek affedilemez bir aptallık olur.

Bu yüzden Tanya da üstüyle aynı seçimi yapar. En iyi ihtimalde harika sonuçlar doğuracak, en kötü ihtimalde ise kendi varlığını korumasını sağlayacak seçeneği tercih eder.

Son derece basit.

“Anlamadınız mı? Hayret doğrusu. Yeme balıklama atlayan o aptalların arkasına sessizce sokulup kıçlarına tekmeyi basacak bir birlik var işte.”

Ofisi kaplayan o sessiz soruyu hisseden—Nerede? Tanya iç çeker. Muhabere personelini ve astsubayları bir kenara bıraktı diyelim, akademi bitirmiş Muharebe Grubu subayları bile mi bunun farkında değil?

Herkesin kendi varlığına biraz daha güvenmesi gerekiyor… Yoksa orduya safça fazla güvendikleri için hayal kırıklığına mı uğramalıyım?

Zihnindeki söylenmeleri bastıran Tanya, bilerek neşeli bir tonla devam eder. “Aha burada, askerler.” Tık-tık. Bir dans adımı atar gibi ayağıyla yere hafifçe vurur ve devam eder. “Biz buradayız, değil mi?”

Soldim 528 kuşatıldığı için Federasyon Ordusu burayı durağan bir nokta olarak düşünüyor olmalı. Evet, izole edilmiş bir noktanın onların artçılarına tehdit oluşturması zordur. Ancak buradaki birlikler, tecrübeli bir hava büyücü taburundan iki bölük içeriyor. Wüstemann’ın takviye birliğini de ekleyince, tam bir tabur için standart asker sayısına ulaşıyor.

Şüphesiz, takviye birlikleri çekmek biraz fazla olur ve mevzinin savunulmasında sorunlara yol açardı ama en önemlisi… öz savunma adına iki bölüğü alıp özgürlüğe doğru kanat çırpmak şaşırtıcı derecede haklı çıkarılabilir görünüyor.

“O Komünistlere, bu unutulmuş taburun dişlerinin ne kadar keskin olduğunu öğretmeye ne dersiniz —öğrenmeye hevesli olsalar da olmasalar da!”

Ne kastettiğini anlayan subayların nefesi kesilir.

“A-Albayım! Henüz kuşatma altındayken 203. Hava Büyücü Taburu’nu mevziden çekeceğinizi mi söylüyorsunuz?!”

“Aynen öyle.”

Meybert’in şaşkınlığı muhtemelen haklı bir nedene dayanmaktadır. Soldim 528, izole edilmiş, çıkıntı oluşturan bir müstahkem mevzidir. Ve içeride kuşatılmış birlikler sadece eksik kadrolu bir Muharebe Grubu’ndan ibarettir.

Büyücü taburunun tamamı çekilirse, savunma savaş gücü dibe vuracaktır. Mevziyi tahkim etmeye devam etseler ve Tanya, Tospan’ın piyadelerini ve Wüstemann’ın takviye büyücülerini oraya konuşlandırsa bile, yarı yarıya yıkılmış şehirde düşmanın şiddetli saldırısına karşı dayanabileceklerini hayal etmek zor olmalı.

“Zor olacak, Yüzbaşı Meybert. Yüzbaşı Ahrens’in zırhlı birliklerinden yararlanabilirsiniz; ihtiyat birliği olduklarından beri sıkıntıdan patlamış olmalılar. Bu iş bitene kadar savunmak için ne gerekiyorsa yapın.”

Bu birlikleri kaybetmek büyük yazık olur.

Tanya savunmanın başarılı olmasını kalpten dilemektedir. Ancak aynı zamanda, dost birlikler tarafından terk edilme gibi en kötü senaryoya kendini hazırlamalı ve birliklerini taarruza sevk etmelidir.

Bunu yapar da işler yolunda giderse herkes kurtulacaktır.

Başarısız olsa bile, en azından ben kurtulmuş olacağım.

“Emirleriniz, komutanım.”

Hiçbir fikri olmamalı. Saygılı bir sessizliği koruduktan sonra Binbaşı Weiss her zamanki gibi emirleri sorar ve Tanya onun talebi üzerine emirleri sıralar.

“… Hava büyücü taburu uzun menzilli bir taarruza çıkacak. Ancak sinyallerimizi asgari düzeyde tutmalıyız. Hurucumuzun fark edilmesini istemeyiz.”

“Ha?”

“Mümkün olduğunca gizli yapmaya çalışın. Mana sinyallerimizi baskılayarak olabildiğince hızlı ilerleyeceğiz.”

Birliğin geri kalanını yem olarak bırakıp kaçamaz. Bunun mantıklı bir şekilde yapılması gerekir. Büyücülerin yokluğunu olabildiğince uzun süre gizleyerek düşmanın mevziye saldırısını geciktirmeliler, aksi takdirde birliklerin geri kalanı fazla dayanamaz.

Astlarını kurtaracak, kendini kurtaracak ve bu süreçte Zettour’a caka satacaktır. Bir taşla üç kuş vurabilmek için bu tavizi vermek zorundadır.

“Biraz mesafe katettikten sonra Federasyon Ordusu’na tekmeyi basacağız. Üstlerimiz bize mükemmel zamanlanmış bu fırsatı sundu! O mankafa düşman askerlerine arkadan saldırın.”

İşler yolunda giderse, gerçekten harika sonuçlar elde edileceği kesindir.

“Anlaşıldı mı askerler? Sessizce arkalarından sokulup kıçlarını dağıtın. Bundan fazlasını tekrarlama gereği duymuyorum.”

AYNI GÜN, FEDERASYON ORDUSU 1 NUMARALI KUŞATMA HATTI CİVARI

Yarbay Drake için Lergen Muharebe Grubu korkulması gereken güçlü bir düşmandı. İnatçı bir savunma savaşı, arada sırada gerçekleşen cesur taarruzlar ve dik baş bir piyade sınıfı.

Hareketlerini gözlemleyip herhangi bir zayıflık bulmak için defalarca tarama yapsa da savunmalarında açık adını hak eden hiçbir delik yoktu; bu da onu tükenme noktasına getirmeye yetiyordu.

Belki de bunun Tanya’nın asıl amacı olduğu söylenmeliydi. Federasyon Ordusu gibi Drake de Soldim 528’in izole edilmiş bir müstahkem mevzi, durağan bir nokta olduğuna ikna olmuştu. Kuşatma altındayken düşman birliklerinin dışarı sızabileceğini rüyasında bile göremezdi.

Fakat kader gariptir.

Yarbay von Degurechaff’ın astlarına sıyrılma harekâtı için sinyallerini baskılamaları yönünde verdiği emir, tuhaf bir fitili ateşledi. Düşmanın arkasına sarkıp kıçına tekmeyi basacak bir baskın harekâtı için son derece sıradan bir emirdi bu. Hayır, sıradandan da öte… tam anlamıyla doktrinin kendisiydi.

Basitçe söylemek gerekirse, Degurechaff adlı bu subay son derece nizami kararlar alıyordu. Talimatnameye, kurallara ve hatta sahadaki çoğu hava büyücü subayının sağduyusuna göre, gizli bir harekât için mana sinyallerini baskılamakta hiçbir yanlışlık yoktu.

Ancak bu durum, hesaba katılmayan bir tepkiyi de beraberinde getirdi.

Soldim 528’de, bitkinliği önlemek ve muharebe kabiliyetini korumak adına garnizonun sık sık kestirmesinden de anlaşılacağı üzere, imkân buldukları her an biraz gevşiyorlardı.

Haliyle, orada konuşlu büyücülerin mana sinyallerini yedi yirmi dört gizlemeleri mümkün değildi.

Fakat Tanya’nın intikal için sinyallerin kesilmesine yönelik katı emirleri yüzünden, yürüttükleri bu gizli harekât hassas bir büyücü tarafından bir nevi eksiklik olarak hissedilebilirdi.

Dolayısıyla… Devam edelim.

Bu değişim, İmparatorluk Ordusu’nun mevziini kuşatan ilk hatta düşman hareketlerini gözlemleyen deniz büyücü subayı Drake’in bir şeylerin ters gittiğini sezeceği kadar büyüktü.

“Çık, sinir bozucu derecede geçilmez olmak zorundalar sanki. Demiryollarına yakın mevzilerden işte bu yüzden nefret ediyorum. Piyade, topçu ve zırhlı birliklerin koordineli savunma mevzileri yerin dibine batsın.”

Meskûn mahal çatışmalarında düşman askerlerinin arkasına saklanacağı bolca siper vardı, bu da iyice mevzilenebilecekleri anlamına geliyordu. Üstüne bir de düşman topçusu ile zırhlı birliklerinin işe burnunu sokması…

“Hmm?”

Drake kendi söylediği sözler üzerine duraksadı.

Koordineli savunma mevzileri tamam.

Piyade inşa ediyor, topçu destekliyor ve düşman zırhlı birlikleri zaman zaman taarruz ekseni olarak iş görüyordu; bu savunma mevzilerinin çetin olması son derece doğaldı.

Fakat bir şey eksikti.

Düşman tehditlerinden biri ortadan kaybolmuştu.

“… Sadece piyade, topçu ve tanklar mı? Büyücüler nerede?”

Kendi piyadelerine saldıran düşman büyücülerini püskürtmek her zaman onun birliğinin göreviydi. Fakat tuhaf bir şekilde, her ne hikmetse bugün onların varlığını neredeyse hiç hissetmiyordu.

Neden? Bir yanıt formüle etmeye çalışırken, bir süredir ona ters gelen şeyin ne olduğunu nihayet kavradı.

Düşmanın mana sinyallerinin sayısı… muazzam derecede azalmıştı.

“Nereye gitti bunlar?”

Hiç yok değillerdi elbette. Bazıları hâlâ aktifti. Birkaç sinyal alabiliyordu. Ancak bu, önceki güne kadar sürekli hissettiği tehdidin adeta kalıntısı gibiydi. Bu his… ciddi anlamda zayıflamıştı.

Hatta adeta içi boşalmış bir kabuğu andırdığını söyleyecek kadar ileri gidebilirdi.

“Yani o baş belası büyücü taburu… hepsi tüymüş mü?!”

Bir hile olarak sinyallerini baskılıyor olma ihtimallerini göz önünde bulundurmak gerekiyordu. Pusu üzerine yazılmış klasik eserler, düşmanı içeri çekme biçiminizin kritik önem taşıdığını belirtirdi. İmparatorluk askerleri aldatmaca oyunlarında oldukça mahir oyunculardı, bu yüzden gevşemek söz konusu bile olamazdı.

Fakat Drake bunu sezgisel olarak anlamıştı.

Bu adeta gelgitleri okumak gibi bir şeydi.

Karman çorman bir zihinle aşırı düşünmek yerine, bazen içgüdü ve sezgiler çok daha doğru sonuç verirdi.

Kötü niyeti ve tehditleri sezme konusunda durum bilhassa böyleydi. Hayatta kalma içgüdüleri, hayatta kalmak için etkili bir araçtı. Bu tür bir sezgi mantıklı değildi. Ancak dehşet verici derecede isabetliydi. Bunu gizemli bir saçmalık diye geçiştiren herkes, ya canlı bir varlık olarak duyuları körelmiş bir odun kafalı ya da ön cephede hiç bulunmamış küstahın tekiydi.

Kuşatma altındaki düşman mevziinden hissetmesi gereken o yoğun baskı dağılıp gitmişti. Tarif etmesi gerekse, bir şey çekip gittikten sonra geride kalan o boşluk gibi olduğunu söylerdi.

Savaş hissi olan herkes ne olduğunu tahmin edebilirdi. Bu bir pusu değildi. Onlar —ve o canavar— gitmişti!

Drake başka hiçbir şey düşünmeden fırlayıp koşmaya başladı. Çok uluslu bir birliğin parçası olmanın getirdiği zorluk yüzünden tek bir emirle işleri halledemiyor olması son derece sinir bozucuydu.

Milletler Topluluğu birliklerine ayrılan mevziden karargâha kadar giderken, subay muamelesi gören Drake bile Federasyon Ordusu tarafından durduruldu —ne büyük eziyet.

“Albay Drake? Bağışlayın ama neden geldiğinizi sorabilir miyim…?”

Savaş alanında yeri olmayan saçmalıklarla onu durduran siyasi komiser, bürokrasinin tıkır tıkır işleyen mükemmel bir örneğiydi. Ancak normalde siyasi komiserlerin yalnızca bir ayak bağı yuvası olduğunu düşünse de bu kez bu karşılaşmadan memnun olmuştu. Karar verme yetkisine sahip biri etraftaysa bu iş çabuk biterdi.

“Teğmen Tanechka, Albay Mikel ile derhal görüşmem gerek.”

“Yoldaş Albay mı…? Bir şey mi oldu?”

Anlaşılan bu siyasi komiser, kritik bir anda saçmalıklarla vaktini harcamayacak kadar aklı başında biriydi. Onu çoğundan üstün kılan şeyin bu olduğuna ikna olarak konuşmaya devam etti.

“Düşman harekete geçti. Büyücü birliklerinin bir kısmını gizlice çektiler!”

Büyücüler gitmiş olsa da düşman mevzii hâlâ çelik gibi sağlamdı.

Düşman piyadesi mide bulandıracak kadar gaddardı, topçusu iğrenç derecede maharetliydi ve tank birlikleri meskûn mahal savaşına tepeden tırnağa hakimdi. Ancak Arene’de sonsuz derecede baş belası olduklarını kanıtlayan hava büyücülerinin çoğu gitmişti.

Dolayısıyla varacağımız sonuç son derece ortada. Konuşmasına devam etti: “Düşman büyücüler bulundukları yeri gizliyor! Düşman mevziine derhal taarruz edin!”

Teçhizat üstünlüğüyle üzerlerine çullanırlarsa yaranıp geçebilirlerdi.

Bu acımasız bir aritmetikti ama kesin sonuç almayı umabilirlerdi. Verilen kayıpların bir karşılığı olacaktı. En azından taarruz edip astlarının cesetlerini arkada bırakmaktan daha iyiydi.

“Tank desantıyla içeri dalıyoruz! Hey, mütercim nerede?! Taarruza hazırlanın! Acele edin! Toplayabildiğimiz kadar yakıt ve silah depolayın!”

“Lütfen durun!”

Bu sözler başından aşağı dökülen buzlu su etkisi yarattı. Şaşkınlığını gizleyemeyerek kadına öfkeyle çıkıştı: “Görmüyor musunuz? Bu bizim fırsatımız! Dünyada niye bekleyelim ki?!”

“Albay Drake, kanat taarruzları haricinde düşman mevzilerine tank desantı yapılması yasaktır! İnsanların hayatını gereksiz riske atacak böyle bir barbarlığı onaylayamam. Yoldaşlarınızı boşu boşuna yıpratacak hiçbir şeye…”

“Aptal mısınız siz?!” Yaptığının son derece nezaketsizce olduğunu çok iyi biliyordu ama bunu söylemek zorundaydı. “İyi bakın! Kendi gözlerinizle görün!” Kasabanın dış hatlarını işaret ederek, sesini sakinleştirmeye çalışarak devam etti. “İmparatorluk hava büyücüsü kuvvetlerinin çoğu çekildi! Şimdi tam sırası—hayır, güçlerimizi birleştirip piyadeleri ve tankları ezmek için tek şansımız bu!”

“Kesin bir kanıtınız var mı?”

“Kesin kanıt mı? Ne kanıtı?”

“Düşmanın bizi tuzağa düşürmek için pusuya yatmadığının kanıtı nerede?!”

Böyle bir kanıt nerede olabilirdi ki?

Kim böyle bir şey beklerdi?

Burası en ön cepheydi!

“Risk sıfır olsun istiyorsanız, üniformanızı hemen şu an çıkarın! Kendinizi toprağa gömüp sonsuz huzurun tadını çıkarın! Biz burada savaş yürütüyoruz!”

Savaşın sisli belirsizliğinde, en uygun planı yakalayana kadar her şey şüphe ve tereddütten ibarettir. Sonuçta insanların hayatlarıyla kumar oynuyorsunuz; bu da her zaman risk getirir.

Ama bu kez kendimizden emin bir şekilde vurabiliriz, o halde neden geri duralım ki?!

“Sinyal eksikliği, harekât koşulları ve hepsinden önemlisi durum değerlendirmesi! Hareket tarzlarına bir bakın, kafamda en ufak bir şüphe bile yok! Kendinize subay diyorsanız, bir karar verin artık!”

“Başarısız olursak bunun ne anlama geleceğini hiç düşündünüz mü?!”

“En kötü ihtimalle silahlı keşif sayılır! Hem her şeyden önce, büyücü birlikleri yokken o hattı tutmalarının imkânı yok! Meskûn bölgeye kadar yarma harekâtı yapabilmeliyiz!”

“Gerçek bir şansımız olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum! Partiden gelen bildiriyi almadınız mı?!”

Kadının onunla böylesine tepeden bakan bir edayla konuşması Drake’i çileden çıkardı. O her zaman savaşı ciddiyetle düşünüyordu.

Bir siyasi komiserin yönlendirmesi gibi ek bir pürüze ihtiyacı yoktu.

“Güneydeki şehirlerde şiddetli çatışmalar yaşandığına dair bildiriyi mi kastediyorsunuz? Düşmana baskı kurmamızın tam da bu yüzden bir anlamı yok mu zaten?! İşte bu yüzden buradayız!”

“Bu cephede bize verilen emirler, zayıflamış İmparatorluk birliklerine tehdit oluşturmak ve düşmanın güneyde yoğunlaşmasını engellemektir. Dolayısıyla tek yapmamız gereken kuşatmayı—”

Anavatanda bir kadının sözünü kesecek olsa, Drake’in suratına görgü kuralları kitabı çarpılırdı. Ancak savaş alanında kadın erkek ayrımı yoktu; aptal bir pislik, aptal bir pislikti.

Kadın o kadar idraksiz davranıyordu ki, Drake’in öfkesi tükürme noktasına geldi. “İşte tam da bu yüzden demiryolunu emniyete almak bu kadar yüksek önceliğe sahip! Sadece meskûn bölgeyi kuşatmakla hiçbir yere varamayız ama yolumuzun üzerindeki Lergen Muharebe Grubu’nu bertaraf edersek, elverişli bir taarruz güzergâhı elde etmiş oluruz! Onları hemen burada imha edebilirsek, İmparatorluk Ordusu üzerindeki etkisi muazzam olacaktır!” Neden anlamıyordu? Siyasi komiser olabilir ama hâlâ bir üsteğmen rütbesi taşıyordu! “Buradaki asıl amaç, güneyi desteklemek adına çok uluslu ve diğer geride kalan birliklerin İmparatorluk hatlarına agresif bir şekilde baskı kurması değil mi?!”

Çatışmalar çetin geçse de görünüşe göre başa baş gidiyorlardı. Birkaç gün önce dayanmanın mümkün bile olabileceğini duymuştu. Bunun ne kadar doğru olduğu belirsizdi ama müttefikleri güneyde gerçekten tutunabilirse… O halde buraya vurulacak bir darbenin çok daha büyük bir anlam taşıyacağını neden anlamıyordu?

“Bu kararı vermek bize düşmez!”

Bu akıl almaz yorum Drake’i nutku tutulmuş hâlde bıraktı. Bir subayın görevi karar vermekti. Bu kararlar doğrultusunda emirler vermek. Ve ardından sonuçların sorumluluğunu üstlenmek.

Ama bu kadın durumu değerlendirmeyi bile reddediyor muydu?

O zaman kim değerlendirecekti?

“Parti bize kuşatma başlatmamızı emretti. Emirlerimiz, düşmanı sıkı bir çember içinde tutmak yönünde.”

“… Bana Parti’ye itaat etmemi mi söylüyorsunuz?”

“Tabii ki.”

En ufak bir şüphesi dahi yokmuşçasına bunu beyan ediş biçimi, savaş alanının ortasında insanın içini ürpertiyordu. Eğer bu tutum tüm Federasyon genelinde hâkimse, bu durumda subayları subay bile sayılmazdı.

“Müsaade edin de bir şey söyleyeyim.”

“Ne var?”

“Ben Birleşik Krallık’ın, verilen bir emrin amacına itaat etmek üzere eğitilmiş bir askeriyim. İnisiyatifi teslim etmek anlamına gelecek bir kuşatmada parmak oynatmadan oturmamızı söyleyen bir emre uymaya hiç niyetim yok.”

Sadece subaylar değil, başkalarına liderlik eden herkes verilen emirlerin amacını kavramalı ve asıl hedefe ulaşmak için çabalamalıdır. Subaylar bunun için vardır. Aksi takdirde subaylara ne gerek vardı ki?!

“Lütfen Albay Mikel’e iletin; ben Birleşik Krallık’ın bir askeriyim ve yalnızca üzerinde mutabık kaldığımız harekât hedefiyle bağlıyım. Başka bir ülkenin Komünist Partisi’nin emirlerine uymamı gerektirecek hiçbir sebep yok.”

“Batılı gazetecilerin önünde onurumuzu ayaklar altına alacak bir teklifte bulunmanız kesinlikle kabul edilemez!”

“Bayan, bağışlayın ama size hatırlatmama izin verin: Biz İmparatorluk ile savaştayız!”

“Sizin de pek ferasetle gözlemlediğiniz üzere, bir savaşın ortasındayız!”

Siyasi komiserlerle ağız kavgasına tutuşmak beyhuzeliğin daniskasıydı. Tam da o anda, altından bile kıymetli olan zaman akıp gidiyordu. Onlar tartışarak vakit kaybederken, zafer avuçlarının arasından kayıp gitmek üzereydi.

“O zaman sadece tanklara ne dersiniz?! Büyücüler için Birleşik Krallık’ınkilerle idare ederiz! Ordunuzun tanklarını sahaya sürün! İşi bitirmek için onlarla koordineli çalışırız!”

“Bunu yapamam! Kendi kafasına göre hareket etmek ordunun düzenini ve disiplinini bozar!”

“İyi, öyle olsun! Kusura bakmayın ama birliğimize tayin edilen siyasi komiserle değil, karargâhla görüşmem gerekiyor! Lütfen beni Albay Mikel’e bağlayın!” Harp okulunda kendisine duygularına kapılmaması öğretilmişti. Nedenini unutmuş muydu? Ya da belki de Doğu Cephesi insanı bu kadar yıpratıyordu. “Ren’in Şeytanı da ortadan kaybolanların arasında, biliyorsunuz değil mi! Bu fırsatın kaçmasına izin veremeyiz! Topyatun bir taarruza geçmemiz lazım!”

Bir anlık gafletle gardını düşürmüş ve mantıksız siyasi komisere karşı sesini yükseltmişti. Bunu etrafta kimin dinliyor olabileceğini kontrol etmeden yapması felaketi oldu.

Drake düşen bir şeyin çıkardığı garip tıkırtı üzerine içgüdüsel olarak arkasına döndüğünde, yüzü kızarmış, yumruklarını sıkmış ve yere düşürdüğü matarasını hiç umursamayan genç bir büyücü üsteğmenin görüntüsü gözlerine çarptı.

Tam burada ve şu anda yaşanabilecek en berbat zamanlamaydı.

“… Gitti mi?”

Artık bir şey yapmak için çok geçti.

“Üsteğmen Sue? Üsteğmen Sue!”

Drake’in onu durdurmak için bağırmasını duymazdan gelerek fırlayıp kaçtı. Ve kızın odasına gidip uslu uslu oturacak bir tip olmadığını çok iyi biliyordu.

“Kahretsin, bu kız her seferinde tez canlılık ediyor!”

Siyasi komiserle konuşarak daha fazla vakit kaybetmek artık söz konusu bile olamazdı. Onu durdurmam lazım, diye düşündü Drake, Sue’nun peşinden koşarken.

Ve garip bir şekilde kız sadece ve sadece bu tür durumlarda inanılmaz hızlıydı. Beklemede gibi görünen tam teçhizatlı gönüllü büyücüler onu engellemeye çalıştıktan hemen sonra kızın havalandığını gördüğünde… gözü dönmüşlüğünü durdurmakta başarısız oldukları aşikârdı. Ve onu dikkatle izleyince nereye yöneldiği net bir şekilde anlaşılıyordu. Anlaşılan düşman mevkiini pas geçerek uzun menzilli bir uçuşa geçiyordu.

“Hadi oradan—Gerçekten onun peşinden mi gitmeye çalışıyor?”

Amacı sadece patlamak idiyse, hışımla fırlayıp gidebileceği çok daha iyi yönler vardı!

“Düşman mevkiine taarruz edebilirdi ama bunun yerine düşman büyücülerini mi takip etmeye çalışıyor?! Neden?!” diye sövdü Drake, ama aynı zamanda kendini hazırladı.

Bu noktada tereddüt en büyük düşmandı. Düşman mevkiine gizlice baskın yapmaktan vazgeçmek zorunda kalacağım. Birliklerin geri kalanı kuşatmayı halledebilir—şimdi o lanet büyücülerle kozları paylaşma vakti.

İşin doğrusu, hiç ama hiç gitmek istemiyordu. Bütün kalbiyle buna karşıydı.

Düşmanın ana savunma kuvvetine tek başına karşı koymak akıl kârı mıydı?

Kendine sormasına bile gerek yoktu; cevap belliydi. En berbat şey olurdu. Kaç kederli aile en sonunda ondan nefret edecekti?

Yas tuttuklarını şimdiden görebiliyordu. Şüphesiz anavatandaki ocaklarının başında otururken, “O beceriksiz amir neden hiçbir plan yapmadan düşmanın ana kuvvetinin peşinden bodrumlama atıldı ki?” diye soracaklardı.

Ancak tamamen taktiksel bir açıdan bakıldığında, düşmanı bağlamak için harika bir fırsattı.

Yapılması gerekeni yapmak zorundalarsa, o zaman bunu yapacaklardı.

“Karargâha bildirim! Lergen Muharebe Grubu kendi inisiyatifiyle taarruza kalkmış görünüyor, peşlerinden gidiyoruz!”

Mesajın coşkulu üslubundan, bazıları onun bir takip muharebesine girme fırsatı yakaladığı için heyecanlandığını sanabilirdi. Ancak Drake, eğer mesaj Mikel’in eline ulaşırsa albayın gerçekte ne hissettiğini anlayacağını umuyordu.

“Bana bırakabilirsiniz!”

Drake palas pandıras harekete geçmeyi pek sevmezdi ama ivme de önemli bir faktördü. Bunu inkâr edemezdi.

AYNI ANLARDA, DOĞU ASKERÎ BÖLGESİ HAVA SAHASI, 203. HAVA BÜYÜCÜ TABURU’NUN BAŞINDA

Mümkün olduğunca gizlice uçan tabur, yarma harekâtı yapıp düşmana esaslı bir kötek atmayı hedeflemektedir. Düşmanın arkasından sızıp popolarına tekmeyi basan biz olacağız.

Ancak bu masum inançları, taarruza kalktıktan hemen sonra sarsılır.

“Albayım! Düşman harekete geçti!”

“Ne? “Daha çok erken!” Tanya, yüzünde yarı şüphe dolu bir ifadeyle yanıt verir.

203. Hava Büyücü Taburu saklambaç oynamakta uzmandır. Mevcut çağın en iyi beş İmparatorluk büyücüsünden biri olan Tanya bile, emrindekiler saklanma konusunda ciddiyse birinin mana sinyalini yakalamakta zorlanır.

Ren Cephesi’ndeki siper savaşlarından beri gizli uçuş becerilerini geliştiriyorlardı. Çift motorlu Tip 97 mücevherlerini kullansalar bile mana sızdırmalarına imkân yoktu.

Düşmanın hareketlenmesine dolaylı olarak bunun yol açmış olabileceği fikri Tanya’nın hayal gücünü aşıyordu; kafa karışıklığının sebebi de tam olarak buydu.

“Sihrimizi bastırmış olmamıza rağmen bizi bulduklarını mı söylüyorsunuz?”

İmparatorluk mevziine taarruz edilene kadar biraz vakit kazanırız varsayımıyla hareket ediyorduk. Tanya, düşman ana hava büyücü taburunun yokluğunu fark ettiyse geride kalan birliklerin tehlikede olacağından endişelenir, ancak bu meseleyi başkasının dert etmesi gereken bir konuymuş gibi süzme lüksü orada sona erer.

“Albayım! Bakın!”

“Peşimizden mi geldiler?!”

Emir subayı uzaktaki zerre gibi beliren noktacıkları işaret eder. Havalandıkları gibi doğrudan bize yöneliyorlar. Düşmanlar. Düşman büyücüleri.

“Hiç komik değil!” diye bağırır Tanya. “Hadi oradan—Benim peşime mi düşüyorlar? Normalde büyücüler çekildiyse, hemen terk ettikleri mevziye vurursun!”

Büyücüleri savunma mevziinden çekmek, boğanın önüne kırmızı bez sallamaktan farksızdır. Düşmanın hiç tereddüt etmeden mevziye hücum etmesi mantıklı olanıydı—öyle ki Tanya, 203. Tabur’un gittiğini anladıkları an düşmanın topyekün taarruza geçeceğini varsaymıştı.

“… İnanılır gibi değil. Gerçekten bu tarafa geliyorlar.”

Kıdemli subaylar Weiss, Ahrens ve Meybert bile yola çıkmadan önce aynı endişeyi dile getirdiği için Tanya, Semender Muharebe Grubu’nun—daha doğrusu Lergen Muharebe Grubu’nun—büyücülerin yokluğunda yapılacak bir savunma muharebesine eksiksiz hazırlanmasını sağlamıştı.

Tabii ki Tanya, büyücü taburunun yokluğunu sonsuza kadar saklayabileceklerini düşünecek kadar gamsız değildi ama durumun bu kadar çabuk ayyuka çıkacağını da tahmin etmemişti.

“Açığa çıkmamızın an meselesi olduğunu kabullenmiştim ama… Peşimize düşeceklerini hiç düşünmemiştim.”

Düşmanın yerinde olsam baş belası düşmanların peşinden gitmez, o baş belası düşmanların açık bıraktığı mevziye yüklenirdim.

Peşimizden kopup gelmek için akıl sağlığını tamamen yitirmiş olmak gerek!

“… Düşmanın bu tarafa geleceğini bilseydim, işleri çok daha farklı yürütürdüm.”

Altlarına son adama kadar savunma yapmaları ve mevzi dışında savaşmaları yönünde kesin emirler vererek en kötü senaryoya karşı tedbirini aldığını sanıyordu.

Ve bu oldukça acımasız bir yöntem olsa da birçoğu hayatta kalmayı başarmıştı. Tanya kendi canını korumaya öncelik vermeye hazırdı. Hayatta kalma arzusu kolay kolay ezilecek türden değildi.

Dolayısıyla işler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın iyi bir konumda olmalıydı ama… düşman peşlerindeyse, konumu ve dayandığı önermeler tamamen değişmiş demekti.

Peşinde düşmanla Korgeneral von Zettour’un taarruzuna katılmak zorunda kalmak, yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktan farksızdı. Ne kadar aşırı çalıştırıldığından dert yanıp feryat etmek geliyordu içinden.

Bir şekilde halletmek zorundayım.

Burası savaş alanı. Maalesef gayrimedenî bir dünya. Düzenlenmiş şiddetin medenice tartışmalardan daha fazla ağırlık taşıdığı dünyaların canı cehenneme. Ya da daha doğrusu, Varlık X gibi pisliklerin canı cehenneme.

Yaşamalıyım, geriye, cephe gerisine dönmeliyim ve dağ gibi şikâyet dilekçeleriyle oradakilerin suratına itirazlarımı ve memnuniyetsizliğimi çarpmalıyım.

“Binbaşı Weiss, mana bastırmayı iptal edin. Tam güçle muharebeye girmeye hazırlanın. Gizli kozumuzu kullanmaktan çekinmeyin—büyü savar keskin nişancı formüllü mühimmatları hazırlayın.”

“Emredersiniz komutanım! Mana bastırma iptal ediliyor, peşimizdeki düşman birliğiyle tam güçle angaje olunuyor!”

Federasyon ve Birleşik Krallık ordularından oluşan bu iki başlı kimera belki geç reaksiyon verir de işimize yarar diye gizli gizli umut ediyordum.

Ama dereyi görmeden paçaları sıvamamak gerekiyormuş demek ki.

Bunu yapmak zorundaysak, yapalım gitsin.

Yapamayacağımız tek şey yavaşlamak.

“Binbaşı Weiss, karşılık vermek güzel ama ne olursa olsun ilerlemeye devam ediyoruz! Peşimizdekiler bize yetiştikçe icaplarına bakın!”

“Düşman peşimizdeyken bile ilerliyor muyuz?!”

Tanya, dehşete düşen astına son derece doğal bir şeymiş gibi başıyla onay verir. “Dursak daha kötü olur! İleri, ileri! Hızınızı korurken gerektiği şekilde karşı ateş açın!”

Yarma harekâtını gerçekleştirmesi gereken şok birlikleri burada oyalanırsa, amacımızdan sapmış oluruz. Zaten Elinium Silah Sanayii Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevheri’nin hızından faydalanmak yerine düşmanla boğuşmak zaman kaybından başka bir şey olmazdı.

Onları atlatma ve sadece menzilli taarruzlarla savaşma emrini verdikten sonra Tanya, emir subayının sesiyle kendine gelir.

“Düşman atış menzilinde!” Menzildeki birlik bir düşman büyücü bölüğü.

Mana sinyalini bastırmaktan azami muharebe hızına geçmenin bir dakika sürdüğünün farkındayım ama yine de hızlılar.

Peşine takılmak üzere ortaya çıkan bir bölük olmasına hayran kalmaktan kendini alamaz. Kaçınma manevraları bile yapmıyorlar, dosdoğru üzerimize geliyorlar—ne kararlı avlar ama.

“Geçmiş devrin bu kahramanlarını modern uzun menzilli ateşle vaftiz edin! Bu sefer doğrudan savunma kalkanlarını delip geçiyoruz!”

Tanya’nın tek bir emriyle iki bölük karşı ateş açar. Çağın hem nicelik hem de nitelik olarak en iyisi olan bu voley, üzerlerine gelen bölüğe muazzam bir şekilde çarpar ve düşman askerlerini Federasyon topraklarına serer.

Ancak Tanya’nın beklediği kadar büyük bir sonuç elde edemezler.

Tek bir saldırının yarılarını biçip geçeceğini sanmıştı fakat sadece birkaçı düşürülmüştü.

Önde giden ve muhtemelen subay olan o küçücük nokta, Tanya’nın astlarının odaklanmış çoklu atışlarına hedef olmuş olmalıydı ama liderleri turp gibi görünüyordu.

Uzun menzilli atış koşulları hesaba katlansa bile, bu herif inanılmaz derecede dayanıklıydı.

“Tch, amma da inatçı bir takipçi!” Canı sıkkın bir şekilde dilini şaklatan Tanya, düşmanın savunma kalkanlarını delecek bir formül oluşturmaya çalışarak optik bir keskin nişancı formülü seçer; fakat tam ateş etmek üzereyken yaklaşan düşmanın uzun menzilli ateşini fark eder.

Yarma bölüğünün arkasından gelen grubun bir kısmı keskin nişancılık yapmak için durdu mu? Baktığında, orada başka bir tabur daha var gibi görünmektedir. İki bölükle koskoca bir taburu karşıma almaya hiç niyetim yok.

Ancak bu küçük çatışmadan da anlaşılacağı üzere, bu rakipler öyle kolay kolay vazgeçecek gibi değildir.

“Orta menzilli ve yakın mesafeli muharebeye giriliyor! Federasyon için son derece hızlı bir hamleydi bu. Fazla hızlı!”

“Kiminle savaştığınızı bilin, Binbaşı! Onlar çok uluslu birlikler. Yani Federasyon kadar yavaş değiller. Peşimizde dolanan bu çevik takipçiler varken görevimizi tamamlayamayız.”

Başka çarem yok galiba. Tanya kaderine razı olur. Tanya, ne demek istediğini anladığını belirtircesine başını sallayan Weiss’ın omzuna hafifçe vurur, ardından partnerini değiştirip kadim dostu Üsteğmen Serebryakov ile eşleşir.

İki bölüğün, öne çıkan düşman bölüğünü avlamak için derhal düzen alırken sergilediği beceri rüya gibidir.

203. Tabur’un büyücüleri yerel sayısal üstünlük sağlamak için çılgınca hücum eder ve bu darbenin hedefi olan düşman bölüğünün kaderi gerçekten acınası olur. Avcıyken av durumuna düşmenin şokunu zihnen atlatmaya vakit bulamadan, büyük kısmı daha birkaç an önceki dayanıklılıklarını gösteremeden kahramanca can verir.

Ancak sinir bozucu bir şekilde, ayrılan birliğe komuta ettiği anlaşılan subay hâlâ turp gibidir.

“Bu herifin derdi ne böyle?”

Bu müfreze sadece tek bir büyücünün yeteneklerine mi bel bağlamış?

Tanya bu akıl sır ermez düzenleme karşısında kaşlarını çatar, fakat her küçük ayrıntıyı dert etmesi için bir sebep yoktur. Böylesine berbat bir subay tarafından yönetilen zavallı düşman askerlerinin yasını tutması gerekebilirdi belki, ancak bunu hayatta kaldıktan ve zafer kazandıktan sonra da yapabilir.

Şimdilik, yaklaşan takipçi taburu karşılamak için herkesi tekrar düzene sokmak zorundadır.

“02’den 01’e, acil durum! Arkadan daha fazla düşman geliyor! Bunlar Federasyon Ordusu!”

“Ne?!” Komutan yardımcısından gelen bu uyarı yer yerinden oynatacak cinstendir. “Hadi oradan—! Komünistler de mi? Ne düşünüyor bunlar?! Meskûn bölgeyi terk edip peşimize mi düşüyorlar?!”

Sayıca bu kadar gerideyken, saf tutup düşmanı alt etmeye çalışmayı istemek zordur. Ve daha da önemlisi, burada ne işleri olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum.

Soldim 528’i kaderine terk etmişler.

Şaşkına dönmüş olsa da Tanya tam karşısındaki gerçekliği göz ardı edemez. Amma da arapsaçına döndü. Yine de düşman büyücüleri ona meseleleri enine boyuna düşünecek kadar nezaket göstermez.

“Düşman büyücülerini bana bırakın! Onların icabına ben bakacağım!”

“Pekala. İşlerini çabuk bitir!”

Yanındaki Serebryakov, karşı taarruzla biraz vakit kazanmak için fırlayıp uzaklaşır; böylece Tanya bu fırsattan yararlanarak durumu gözden geçirir.

Savaş alanına şöyle bir baktığında görebildiği kadarıyla, Federasyon birlikleri pek de hızlı hareket etmemektedir. Bunlar geçen gün karşılaştıkları eski birliklerden farklı. Aşırı özgüvenli olmak tehlikelidir fakat bu büyücülerin daha yavaş türde bir hesaplama mücevheri kullandıklarını varsaymak herhalde yanlış olmaz.

Bunu çözene kadar oradan bir an önce topuklamak istiyorum.

Düşmanın planı, hızlı Birleşik Krallık-Federasyon karma birliğinin bizi sıkıştırması ve biz durdurulduktan sonra ana kuvvetlerin taarruz etmesi olmalı. Bu durumda, karşı taarruzla oyuna gelmek zırvalığın daniskası olur.

Yapışkan, yüksek hızlı düşmanların çoğu tepeletildi. Belki de çekilmeliyiz.

“Binbaşı Weiss, geri çekilmeyi yeniden başlatın! Aynı anda hem John Bull’larla hem de Komünistlerle savaşmak zorunda olmamız için hiçbir sebep yok!”

“Ama hâlâ peşimizdeler!”

“Göğüs göğüse dövüşe saplanıp kalmaktan iyidir!”

“… Anlaşıldı!”

İkna olmuş olmalıydı. Birliğini derhal yeniden düzenlemeye başlaması tam bir kıdemli asker göstergesiydi. Altında kalmak istemezdi ama Tanya işi emir subayına bırakabilir.

“Ha?”

Fakat aniden Serebryakov’un yanında olmadığını fark eder. Hayır, düşmanın önünü kesmeye gönüllü olduğu için gitmiş olması tuhaf değildi ama… hâlâ dönmemiş miydi?

“Üsteğmen Serebryakov? Hâlâ dışarıda oynaşıyor musun?”

Tanya telsizden ona seslenir ama cevap alamaz.

Tam nerede olabileceğini merak etmeye başladığı sırada kulağına bölük pörçük bir ses gelir.

“Sarsamıyorum… başımdan sarsamıyorum bu herifi…”

Derinden gelen nefes alışverişleri bir şeylerin yolunda gitmediğini doğrulamaktadır. Tanya’nın emir subayı boş yere soğukkanlılığını kaybetmezdi.

Geçici olarak fikrini değiştirir ve birliklerine tek bir düşmanı düşürme emri verir. Konum doğrulanıp teşhis tamamlanınca, tereddüt etmeden var gücüyle taarruza geçer.

“Üsteğmen Serebryakov’a yardım edin! Üç salvo destek ateşi!”

Tanya iki bölük dolusu astına aynı anda ateş emri verir ve hepsi toplu halde ateş açar.

“Düşman tespit edildi! “Hâlâ dayanıyorlar!”

“Oradan çekilin, Teğmen! Üç salvo patlama formülü! Önceliği baskı ateşine verin!”

“Düşman hızlanıyor!”

“Kafalarına bir formül indirin! Yollarını kesin!”

İnanması güç ama bu bile yeterli olmuyor. Doğrudan birkaç isabet aldığı hâlde bu büyücüye hâlâ bir şey olmadı; inanılmaz derecede kalın bir savunma kalkanı ve koruyucu zarı olmalı.

Üstelik her nasılsa hâlâ bu kadar hızlılar! Federasyon Ordusu’ndan farklı bir model kullanıyor olmalılar. Hızlı ve dayanıklı düşmanlar en kötüsüdür. Bir de Serebryakov’un alt etmekte zorlanacağı kadar yeteneklilerse, bu bütünüyle felakettir. Öylece görmezden de gelemiyorum, ancak bu durumla başa çıkmak için seçeneklerimin son derece kısıtlı olması sinir bozucu.

Tanya, yedek olarak yanında getirdiği Elenium Tip 95’e göz atıp huzursuzca kıvranır. Bunu kullanmak istemiyorum ama mecbur kalabilirim.

İnsan kaynaklarını korumak adına kişinin kendi akıl sağlığından ne kadar feragat etmesi gerektiği sorusu, yöneticilerin ve işverenlerin sürekli karşılaştığı etik bir ikilemdir.

Tanya için de son derece baş belası bir meseledir bu.

Emir subayını kaybetmesi durumunda katlanmak zorunda kalacağı iletişim maliyetleri göz önüne alındığında, belli miktarda bir fedakarlık yapmaya değer olmalıydı.

“Ey Yüce Tanrım, Kutsal adınla ilahi olana düşman bu mahluku defet ve dünyaya huzur getir.”

Saflıkla dolup taşan o sinir bozucu duayı mırıldanan Tanya, inanılmaz bir hazırlık hızıyla bir optik keskin nişancı formülü oluşturur. Federasyon’un yeni modellerini parçalamak için tek bir tanesi bile şüphesiz yeterli gelecekken, nihayet ateş etmeden önce üst üste binen birden fazla formül hazırlar.

İlki, tam işini bitirecekken… karavana çıkar.

“Iska mı geçtim—Hayır, kaçtı mı?!”

Tanya, isabet yeteneğinden ve gücünden o kadar emindi ki kendini ihanete uğramış hisseder. Elenium Tip 95, sen hiçbir sonuç vermeden sadece akıl sağlığımı kemiren bir çöp yığınından mı ibaretsin?!

“… Ey Yüce Tanrım, düşmanım yere çakılsın. Senin kudretinle, bu topraklar huzura kavuşsun!”

Ses tonuna karışan öfkesiyle birlikte, çok daha hassas ve güçlü bir formül oluşturur. Bu defaki tam isabet kaydetmek üzeredir.

Ve öyle de olur.

Ya da olması gerekirdi.

“Saçmalık! Bu doğrudan bir isabetti!”

Yine de Tanya, esas olarak kafa karışıklığı içinde başını sallar.

Gözlerinin önündeki manzara, düşmanı gerçekten tam isabetle vurup vurmadığını temelden sorgulamasına neden olmaktadır.

Özellikle anti-mana keskin nişancı mermisi kullanan bir keskin nişancı formülüydü. Savunma kalkanını tereyağından kıl çeker gibi delip geçmeliydi.

Tip 97 savunma kalkanını bile tereddütsüz delip geçerdi. Ama bu şey az önce doğrudan isabeti püskürttü mü?

“Ne kadar güçlü olabilirsin ki?! Şaka yapıyor olsan bile bunun da bir sınırı var!” Tanya hışımla söylenir. Fakat kafasının içinde, bu rakiple tek başına mücadele etmekten çoktan vazgeçmiştir. Tek derdi Serebryakov’u kurtarmak ve ardından hemen oradan topuklamaktır.

Ufak çabalarla harcayacak tek bir saniyesi bile yoktur.

“Yoğun alan saldırısı! Alansal patlatma! Düşmanı karbonmonoksit zehirlenmesiyle etkisiz hale getirin!”

“O da arada kalacak!”

Panik içindeki Weiss’a açıklama yapmakla vakit kaybetmek istemeyen Tanya, telsizden emir subayını arar ve doğrudan konuya girer.

“Doğrudan isabet almadığın sürece sorun yok, değil mi?! Visha, beni duyabiliyorsun, değil mi?! Çekil oradan!”

“Bekle—A-anlaşıldı!!”

Serebryakov’un onayı gelir gelmez Tanya harekete geçer.

“Patlama formülleri—oksijeni yakın. Gücü azaltın, etki alanını artırın. Düşmanın ciğerlerini mahvedeceğiz.”

Hiç tereddüt etmeden formülleri oluşturmaya başlayan iki bölük, kusursuzca dizginlenmiş bir şiddetin tam anlamıyla zirvesidir.

“Ateş!”

İki bölük dolusu patlama formülü aynı anda ateşlenir—ve tek hedef oksijendir.

“Teğmen Serebryakov! Hayattasınız, değil mi?!”

“B-B-Ben iyiyim. Bir şekilde, evet.”

Geri çekilme pozisyonuna geçen Serebryakov’un güvende olduğunu gözleriyle teyit etmiştir, yani bu da bir nevi ilgi göstergesidir, değil mi? Hani şu art bakım dedikleri türden.

“Teğmen Serebryakov geri çekiliyor!”

“O halde artık kendimizi tutmamıza gerek kalmadı—güzel. Patlama formüllerini sis perdesi olarak kullanın ve asıl saldırı olarak araya keskin nişancı formüllerini karıştırın. Bu sefer işlerini bitireceğiz…”

“Düşman büyücü geri çekiliyor!”

Zamanı geldiğinde Tanya, ateş emri verip canlarını almadığına pişman olacaktır. Ancak şu an için en azından yoluna devam etmeye heveslidir, bu yüzden düşmanı püskürtmeyi kabul edilebilir bir başarı sayar.

“Takip edelim mi?”

“Teması kesiyoruz! Geri çekilen bir düşmanın peşinden koşarak vakit kaybedecek lüksümüz mü var?”

“Anlaşıldı.”

Weiss’ın mahcup bir şekilde sırıtması, kendisinin bile bu soruyu sırf usulden sorduğunu gösteriyor olmalıydı; Tanya acı acı gülümsedi, birlikleri topladı ve Federasyon Ordusu’ndan sıyrılmak üzere hızlanmaya başladı.

“Güvende olmanıza sevindim, Teğmen.”

“Teşekkür ederim komutanım. Yine de beni o saldırının ortasında bırakmasaydınız daha çok sevinirdim.”

“Başka ne seçeneğimiz vardı ki?”

“O da ne demek şimdi?” Serebryakov yanaklarını şişirip dudak büküyor; bu da kesinlikle kendini daha iyi hissettiğinin bir işareti.

Derken, kolda bir miktar uzaktan uçmakta olan Weiss yanlarına yanaşır.

“Tekrar aramıza hoş geldin, Teğmen.”

“Az önceki yardımınız için teşekkürler, Binbaşım… O düşman gerçekten… tam bir belaydı.”

“Evet, gördüm. Ne öyle bir şeydi ki o? Federasyon’un yeni modelleri kadar sert bir savunma kalkanları vardı. Optik keskin nişancı formüllerini püskürtebildiğine inanmak güç.”

“Üstelik aynı anda bu kadar hızlı hareket edebiliyor. Dürüst olmak gerekirse hiç mantıklı değil.”

Emir subayının iç çekişlerine ve söylenmelerine karşılık komutan yardımcısı acı acı tebessüm eder. Bir de Üsteğmen Grantz’la takılabilselerdi, her şey her zamanki seyrine dönecekti.

Pekala, tamam. Tanya zihnini toparlayıp odağını değiştirir. Baş belası yeni bir tehdidi teyit ettiğine göre onunla nasıl başa çıkacağını düşünmeliydi; bu derece mantıklı davranmak boynunun borcuydu.

“Binbaşı Weiss, o şeyi etkisiz hale getirebilir misiniz?”

“… Korkarım son derece çetin bir dövüş olurdu.” Kastedilenin o büyücü olduğunu hemen anlayan komutan yardımcısı beyaz bayrağı çeker.

Güç dengesizliğini nesnel bir şekilde değerlendirebildiği içindir ki verdiği cevap Tanya’nın sırtından aşağı soğuk terler boşanmasına neden olur.

Su götürmez bir tecrübeli gazi olan Weiss bile kazanabileceğinden şüphe duymaktadır. Şüphe yok ki bu düşman tam bir bela.

“Peşini bırakmayıp vurulmamayı başarabilirim belki. Ama onu gerçekten indirmek… İnanın bilmiyorum. Tek başıma muhtemelen çok zor olurdu.”

“Öyle değil mi? Onlarla savaşmaya benim de hiç niyetim yok.”

Ya savunma kalkanlarını hafifçe çizmeyi başarmak ya da enerjinin tükenmesiyle sonuçlanacak bir inatlaşma oyunu olurdu bu. Bilesiniz ki eğlencesine gireceğiniz türden bir iş değil.

“Hem bu durum hem de Federasyon birliklerinin niteliksel olarak gelişmesi yüzünden gözümüzü açamıyoruz.”

“… Nitelikten bahsetmişken, peşimizden gelmeyi planlıyor olabilirler mi? Belki taktiksel karar alma becerilerini de geliştirmişlerdir?”

Tanya’nın söylenmesiyle hafızası tazelenmiş gibi görünen Weiss, düşmanın tutumunu sorgular.

“Gelecekler. Bundan eminim.”

“Bu çılgınca ve gözü kara ilerleyiş yüzünden mi?”

Tanya elinde olmadan kahkahayı basar. “Binbaşı Weiss, olayı biraz fazla basite indirgiyorsunuz.”

“Yani ne demek istiyorsunuz?”

“Onlar özünde birer av köpeği.”

En azından sıradan nöbet köpekleri değiller. Eğitilmiş, gaddar birer harp köpeği hepsi. Sadece diş gösterip biraz havlamakla yetinmelerine imkan yok.

“Bir an için av köpeği olduklarını varsaysak bile—avları tam karşılarındayken geri dönerler mi hiç? Dişlerini geçirmeye bile çalışmayan korkak bir av köpeği varlık amacını tamamen yitirmiş demektir. Gelecekler.”

“Taktiklerini gözden geçirmek için biraz zaman ayırabileceklerini düşünmüyor musunuz?”

“Anında plan değiştirebilecek kapasitede olduklarını gerçekten sanıyor musunuz? Ben hiç sanmıyorum.”

Sadece düzenlerine bakmak bile anlamaya yeter. Federasyon ve İngiliz Milletler Topluluğu birliklerinden oluşuyorsa, bu çok uluslu bir birliktir. Başka bir deyişle, çeşitlilik festivali! Elbette Tanya bunun bir hata olma olasılığını tamamen göz ardı etmeyecektir. Gerçeğin bir yüzü, çeşitliliği reddetmenin tıkanıklıklara yol açacağıdır.

Ancak çeşitliliğe saygı duymak, zaman alan bir uyum sürecidir.

“Her şey dönüp dolaşıp zamana dayanıyor. Eğer düşman komutanları vasıflıysa, fikir teatisinde bulunarak vakit kaybetmektense önceden belirlenmiş planı zorla da olsa uygulayarak durumu iyileştirmeye çalışırlar.”

Bir birey ne kadar yetkin ve samimi olursa olsun, iletişim maliyetini sıfıra indirmek imkansızdır. Zaten bildiğiniz şeyleri teyit etmek ve karara bağlamak için harcanan zaman ve enerji azımsanamaz. Plan değiştirmek adeta bir kabustur.

Savaşın yıkımından uzak, barış zamanındaki Japonya’da bile iletişim maliyetlerinden kaçınmak mümkün değildi. Aksine, neredeyse aşırı boyutlardaydı. Yakın zamanda birleşme yaşamış bir şirketin çalışanı olarak geçirdiğim günleri ve farklı departmanlardan üyelerle ortak ekiplerde çalışmamı hatırlamak, bu kavramı oldukça net bir şekilde ortaya koyuyor.

Birden fazla departmandan oluşan bir beyin yavaş çalışmaya başlar, ancak fikrini değiştirmesi çok daha uzun sürer.

Acımasız gerçeklik hakkında yorum yapmak gerekirse… savaş, nihayetinde anlık kararlılıkla ilgilidir. Hızlı ve yarım yamalak iş yapmak, yavaş ve nizami olana kıyasla zafere giden kestirme bir yol olduğu sürece; net, konsolide bir komuta zincirine sahip devlet eliyle meşrulaştırılmış bir şiddet organı işe yarayacaktır.

İşte bu yüzden mantıklı bir düşman, tereddüt etmektense barbarca seçeneği tercih eder. Ne yazık ki Tanya, düşmanın mantıksız hareket edeceğini varsayamamaktadır.

“Bizi av köpekleri gibi kovalama emri almış bir düşman birliği, şu saatten sonra geri dönmenin siyasi sonuçlarına dayanamaz. “Başka şansları yok.”

“Yine de acayip inatçılar. Buraya kadar gelmişken arkalarını dönüp gitseler olmuyor sanki.”

“Tamamen katılıyorum. Sapık gibi yapıştılar peşimize. Mide bulandırıcı.”

Böylece 203. Hava Büyücü Taburu; hızlanarak, biraz daha hızlanarak ve bir dizi kaçınma manevrası yaparak düşmanı atlatmayı başarır.

Bu noktada düşmanın amansızca üzerimize çullanmayıp izimizi kaybetmesi şansımızaydı.

Yüksek teyakkuzla etrafı tarayıp bölgede hiç düşman bulunmadığından emin olan Tanya, uçuş rotasını birliğin asıl varış noktasına, dost karargâhın yakınına doğru ayarlar.

Ardından, mana sinyallerini bastırarak düz bir hatta ilerlerler.

Şükür ki düşman izlerini kaybettiği için olsa gerek, başka bir engelle karşılaşmazlar. Ciddi bir zaman kazanarak, dost birliklerin çatışmakta olduğu düşman unsurunun arka tarafının görüş alanına girerler.

“Onları görüyorum! Saat on iki yönü! Bizim birlikler!”

“Teğmen, konumu telsizle bildir! Binbaşı, kara hedeflerine vurmaya hazır ol. Karşılarındaki düşmanın arkasına sarkıp onları—” Tam “kıçlarına tekmeyi basacağız” diyecekken, duyuları aniden kesintiye uğrar. Daha önce de tanık olduğu, parıldayan o niyet-i hasmane kırıntıları.

Kahretsin, bu aşağılık pislikler.

“Bu kadar yoğun büyü radyasyonu da ne?!”

Durumu anında tespit eden Tanya alarm verir.

“Taarruzu iptal edin! Dağılın!”

Yine o pislikler, başından beri arkamızdan ayrılmayan o şerefsizler. Bir pusu mu bu? Nereye gittiğimizi tahmin mi ettiler? Muhtemelen ikincisi. Demek izimizi kaybettirdikten sonra nerede ortaya çıkacağımızı kestirmeye çalıştılar.

Müthiş bir çıkarım, ya da yerinde bir tahmin mi demeliyim. Her halükarda, tahammül edebileceğimden çok daha sinir bozucu.

Düşman büyücüleri her zaman en berbat anlarda arkanda biter zaten.

Medeni bir dünyada olsaydık bu meseleyi mahkemede hallederdik ama burası doğu cephesi. Bu şiddet dolu ortama en iyi gününde bile medeni demek imkansız olduğuna göre başımızın çaresine bakmaktan başka yolumuz yok. Huzuru ve düzeni ne kadar da özlüyorum.

“Muharebeye hazırlanın!” Sesi öfkeyle çınlayarak emri veren Tanya, düzensiz kaçınma manevralarına başlar. Bunun düzeni bozacağının ve birliğin ilerleyişini ciddi şekilde yavaşlatacağının farkındadır.

Ancak durumu ne kadar anlamaya ve kabullenmeye çalışırsa çalışsın, fırsat maliyeti her zaman canını yakar.

Bu herifler bizi taciz etmeseydi kimbilir ne kadar verimli faaliyetlerde bulunabilirdik! Kendileri Komünist olmayabilir ama Komünistleri destekleyen çok uluslu bir birlik çok daha beter.

“Cık, sapkınlık derecesinde inatçılar… Kafalarını karıştırmak için optik yanıltma formüllerini devreye sokun ve çatışmaya hazırlanın!”

Hızları göz önüne alındığında, İngiliz Milletler Topluluğu’na ait gibi görünen bu büyücü birliği tek başına bile yeterince belalı. Düşman kara birlikleri de şoku atlattıysa, arkadan saldırmanın ne anlamı kalır ki…? Arkadan mı?

“Hmm? … Mükemmel işte!” Şimdi hatırladım.

Karada bir bölüğüm var, değil mi?

Onu düşmanın arkasını vurmak için kullanabiliriz.

“Üsteğmen Grantz, benim.”

“Yarbayım?!”

Karada çatışmada olmalı. Arka plan müziği, ağır makineli tüfek ateşinin ve yankılanan patlamaların bir karışımından ibaret. Bayağı şiddetli bir çatışmaya benziyor, ancak Tanya kendi ihtiyaçlarına öncelik vererek emri yapıştırır. “İmha etmek üzere düşmanı tuzağa çekiyoruz. Başınızın üstünden geçtikten sonra düşmanın kıçına tekmeyi basın.”

“Emredersiniz komutanım! Ama, şey, benim koruma görevim ne olacak?”

Ah evet, onları şimdi kullanmak Korgeneral von Zettour ve diğerlerini tehlikeye atabilir. Şahsen Tanya kendi güvenliği için onları kullanmak isterdi ama amirini tehlikeye atmak kendi konumunu tehlikeye atmakla eşdeğerdi; bu yüzden çetrefilli bir seçenekti.

Ne yapacağını kara kara düşünürken, bizzat korgeneralin telsize girmesiyle bu ikilemden kurtulur. “Sıkıntı yok. Devam edin.”

En başından beri bu neredeyse imkansız görevi ona dayatan kişi o olmasaydı, o sakin ve mesafeli konuşma tarzı Tanya’yı gözyaşlarına boğabilirdi.

“… Müteşekkirim. Şimdiyse, sanatımızı icra edişimizi izlemenizi temenni ederim.”

“Keyifle izleyeceğim.”

Amiriniz sizi izliyorsa elinizden gelenin en iyisini yapmaktan başka çareniz yoktur. Basit bir marifette bile çuvallamak, sonradan başınızı belaya sokabilir.

“Kovalamaç oynamaya o kadar kendilerini kaptırdılar ki nereye gittiklerine bakmayı unuttular. Onlara dünyanın iki değil, üç boyutlu olduğunu hatırlatalım!”

Bütün bu sürede iki bölük olarak savaştık, bu yüzden düşman kesinlikle iki bölük olduğumuzu sanıyordur.

“01’den tüm birliklere! Üç salvo! Düşmanı baskı altına alın!”

Formül mermileri ışıldar, oluşturulan patlama formülleri kükrer; sıçrayan kırmızı sıvıya boyun eğmek istemeyen Tanya sesini bir kez daha yükseltir. “Ey Yüce Tanrım, Ey Yüce Tanrım, bizlere şanlı bir onur, kaderin demir balyozunu, huzuru ve düzeni ihsan eyle!”

“Yarbayı takip edin! Göğüs göğüse muharebeye hazırlanın!”

“Hücumdan önce destek ateşi!”

Düşmanı baskı altına alıp doğrudan üzerlerine çullanacakmışız gibi yapınca, önümüzü kesmek için karşı ateş açıyorlar. Cepheden bir çatışmanın an meselesi olduğuna zerre şüphe duymadan inanıyor olmalılar.

İlk bakışta, her iki taraf da var gücüyle birbirine girecekmiş gibi görünüyor.

Ama durum hiç de öyle değil.

“Hücum! Hücum!”

Bir bölüğün aniden yerden havalanıp çatışmayı bölmek için araya gireceğini hayal edebilecek tek kişi, emri bizzat veren kişidir.

“Şimdi! Kıskaç harekâtı için yaklaşın!”

Grantz komutasındaki bölük, karadaki mevzilerinden havalanarak hızla bir arbedeye dönen çatışmanın ortasına dalar.

Arkadan yaptıkları taarruzla kısasa kısas yaparlar ve güç dengesi tekrar bizim lehimize kayar.

Tam sırtınızdan bıçaklandığınız anda tüm enerjinizi öne odaklamış durumdaysanız, ne kadar büyük bir kahraman olursanız olun düzeninizi korumanız imkansızdır. Sonuç olarak, inatla direnen düşman büyücü birliği de kendini tam bir karmaşanın içinde bulur.

Yine de, tam da basit bir kaos ile mutlak bir çöküş arasında gidip geldikleri o anda, düşman komutanı ipleri sıkı tutmuş olmalı. Bir nebze olsun birlik düzenini koruyarak geri çekilmeye başlarlar.

“Düşman büyücüler geri çekiliyor!”

Serebryakov’un muştu dolu haberi, Tanya’nın yanaklarında hafif bir tebessüm oluşturur. Aynen bir sapıktan kurtulmuş gibi hissettirmektedir. Yozlaşmış biri tarafından takip edilme tecrübesini yaşamış biri olarak, nasıl mutlu olmayayım ki?

“01’den tüm birliklere! Takip yok! Düzeninizi sağlayın—çabuk!”

Birlikleri tekrar toplarken Tanya, kilit rolü oynayan ismi takdir etmeyi unutmaz. Üst bir subay olarak, ince düşünceli olmanın ne kadar önemli olduğunu aklından çıkarmaz.

“Muazzam bir iş, Üsteğmen Grantz!”

“Rica ederim komutanım. Desteğiniz için teşekkür ederim.”

“Görevimiz bu. Bu iş karşılıklıdır.”

“Buna itiraz edemem.”

Üsteğmen gülümsediğinde Tanya onun omzuna vurur; aralarındaki mesafeyi yeterince kapattığına kanaat getirdiğinde ise ona son derece ağır bir emir verir.

“Generale destek olmak için karaya geri dönüyorsunuz.”

İnsan kendini koruma içgüdüsünü asla ihmal etmemelidir. Koruma birliğini dikkatsizce havada çakılı tutarsa, Genelkurmay Personel Dairesi Başkan Yardımcısı karada şerefli bir şekilde şehit düşebilir; bu da Yarbay Tanya von Degurechaff’ın parlak kariyerinin muharebede şerefsizce ölmesine yol açacaktır.

“Bölük, beni takip edin! Alçalıyoruz!”

Astı yiğitçe süzülüp uzaklaşır. General von Zettour’u onun mahir ellerine teslim eden Tanya, birliğini kalan düşmanları püskürtmek amacıyla kara desteği sağlamak üzere yeniden görevlendirir.

“Tüm birlikler, vites değiştirin ve karadaki birliklerimize yardıma hazırlanın! Hava desteği sağlıyoruz! Kara taarruz düzenine geçin!”

“Ana mevzi—!”

“Düşman piyadesi mi?! Kahretsin, beni takip edin!”

Ancak kritik bir unsur eksiktir: baskı ateşi. Kuşatma altındaki Soldim 528 hiçbir zaman bol mühimmat stokuna sahip olmamıştı ve tabur iki yakasını bir araya getirmekte zorlanıyordu. Yoldayken büyük bir çatışmaya girmek kesinlikle durumu kolaylaştırmadı.

Ne acıdır ki, komutan olarak Tanya, ateşe en çok ihtiyaç duyduğu bu anda en az ateş gücüne sahiptir.

“Cık… Peş peşe çatışmaya girmek tam bir lanet.”

Hiç mermisi kalmamıştır. Elinde çakılı kaldığı kısıtlı uzun menzilli teçhizat seçeneğinden nefret etmektedir. Tam, Göğüs göğüse savaşmak istesem bile… diye düşünürken, kalçasındaki küreği hatırlar. Şehir savaşında işe yarar diye yanında taşıyordu ama üç boyutlu bir muharebede kullanmasına ne engel olabilirdi ki?

Aşağıya göz attığında, düşman piyadeleri tarafından basılmanın eşiğindeki İmparatorluk mevzilerini görür. Normal bir mevzi savaşında işlerin nasıl yürüyeceğinden bağımsız olarak, burada yedek bir siperi bile olmayan iğreti bir savunmaya sahiplerdi. Birliklerimiz çiğnenirse sonu hiç iyi bitmeyecek.

Başka çarem yok. Kürek denen bu medeniyet gerecini pratik bir şekilde kullanmak zorundayım.

Kararını verir vermez, alçalmaya başlarken küreği ışıldar. Ardından başının üzerine kaldırarak tereddüt etmeden bir düşman askerinin tepesine indirir.

Bu, yavaşlamadan, kütle çekim ivmesinden güç alarak; her çağda ve bölgede gerçekleştirilen o hiddetli süvari taarruzlarıyla aynı mantıkla bir hava büyücüsü tarafından indirilen bir darbedir. Tanya’nın kendisi hafif olsa bile, artık korkunç bir füzedir.

Boğuk bir çarpışma sesi.

Yere serilen bir asker.

Ardından fren yapmak yerine, savunma kalkanını ve koruyucu zarını kullanarak bölgedeki diğer askerleri etrafa savurur ve nihayet karaya ayak basar. Yerdeki bir düşmandan kapıştığı tüfekle etrafı tarar ve aradığı adamı hemen bulur.

Şaşırmalı mıydı? Cesareti karşısında duygulanmalı mıydı? Büyük bir şaşkınlıkla görür ki, bir büyücü bile olmayan Zettour, elinde şahsi silahıyla piyadelerin arasına karışmıştır.

Ceset yığınlarına rağmen geri çekilmek yerine mevziyi korumaktadır… Ne harika bir patron ama. Tanya onunla yarışabileceğini pek sanmıyor.

“İyi misiniz, Generalim?”

“Küreğinizin pırıltısı büyüleyiciydi.”

Mermisi biterken kendisini görmüş olması ne kadar da utanç verici. Yüzü hafifçe kızararak bakışlarını başka yöne çevirir ve sergilediği bu kötü görüntü için özür diler.

“Böyle bir şeye tanık olmak zorunda kaldığınız için özür dilerim efendim.”

“Aksine Yarbayım, Genelkurmay Başkanlığı’nda kıçımla sandalye eskitirken asla hayal edemeyeceğim son derece kıymetli bir manzaraydı. Hayli ilgi çekici bir gösteriydi.”

“Bunu sizden duymak benim için bir onurdur efendim.”

Demek gülüp geçebileceğimiz türden bir başarısızlıktı? Tanya elinden gelenin en iyisini yaptığına göre, değerlendirmenin fazla ağır olmamasıyla rahat bir nefes almakta beis yoktu.

“Bir dahakine daha iyisini yapacağım.”

“Bu kadarı kâfi Yarbayım. Bu kadarı kâfi. Her neyse, burayı temizledikten sonra sizi bir çaya davet etmeme müsaade edin.”

“Ne kadar da incelikli efendim.” Bir savaş meydanında teklif edilecek ne garip bir şey diyerek güler.

“Bizi canavarlardan, normal olanı anormal olandan ayıran şeyin kültür olduğunu düşünmez misiniz?”

“Sizin kadar istikrarlı olmayı beceremiyorum. Lakin davet edilmekten son derece onur duydum.”

“Güzel.” Zettour da güler.

“Ildoa’lı dostumuzun memleketine dönmeden önce bıraktığı güzel bir harmanım var. Arada sırada kahveden başka şeyler de içmek lazım. Her neyse, şu işi hakkıyla halledin.”

“Emredersiniz efendim! Sonra görüşmek üzere!”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla