YOUJO SENKI Cilt 8 – Bölüm 6 / Hans von Zettour

Hans von Zettour

18 HAZİRAN, BİRLİK YILI 1927, GECE YARISI

Federasyon Ordusu birlikleri, üzerlerine hücum eden İmparatorluk zırhlı birliklerine talimatnamelere uygun şekilde karşılık verdi. İhtiyat kuvvetlerine hızlı müdahale görevi verilmişti ve yarma harekâtı gerçekleştirmeye çalışan İmparatorluk kurtarma birliklerinin önünü kestiler.

Federasyon doktrini sayısal üstünlüğe vurgu yapsa da, Korgeneral von Zettour’un hücumunu göğüsleyen tarafta zorunlu olarak bu üstünlüğe sahip değillerdi. Yine de sayıca eksik kaldıkları noktayı yetenekleriyle kapattılar.

Savaşın sisiyle kaplı muharebe hatlarında Federasyon Ordusu’nun durumu idare edişi mükemmele son derece yakındı. Özenle hazırlanan plan tıkır tıkır işledi ve tam da böyle bir durum için ceplerinde güvenle sakladıkları kozları —tam teşekküllü bir zırhlı tümen— kararlılıkla bölgeye sevk edildi.

İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı bile düşmanın bu örgütlü direnişini takdire şayan bir örnek olarak kabul etmek zorunda kaldı.

Siyasi komiserlerin aşırı müdahalesinden uzaklaşmaları ve askeri mantığı giderek daha fazla benimsemeleri sayesinde, Federasyon askeri teşkilatı kendisine güvenilir bir savunma hattı inşa etmişti. Belki kitabına göre bir harekâttı ama elinizde imkân ve fırsat olduğunda, doğrudan cephe taarruzundan daha sağlam bir şey yoktur.

Eğer İmparatorluk destek birliğinin sinirleri zayıf olsaydı, Federasyon şüphesiz zaferi kazanırdı. Karşı taarruzları, İmparatorluğun savaşma azmini ve diğer her şeyi yerle bir eder, hatta muhtemelen bunu uzun menzilli bir intikale dönüştürebilirlerdi.

Yolu kesen Federasyon birliklerinin yaptığı tek bir ölümcül hesap hatası vardıysa, o da şuydu: Kuşatıldığı varsayılan düşman mevzisinden kaçan vahşi hayvanların dişlerini gösterip arkadan sertçe kenetleneceğini tahmin edememişlerdi.

Bir üstünlük mücadelesinde, sırttan vurulan bir darbe en güçlü orduların bile çöküşünü tetikleyebilir.

Federasyon Ordusu tedbirsizce ihtiyat kuvvetlerini sahaya sürdüğü ve ders kitabına göre doğru cevapları seçmeye devam ettiği için, paradigmasının dışındaki tek bir hamle zihnini felç etmeye yetti.

Bu felaketin içindeki tek teselli, bir çoban köpeğinin o vahşi hayvanların peşine düşmüş olmasıydı.

Yarbay Drake, hiç de böyle bir niyeti olmamasına rağmen kendi birliklerini kurtarma gibi kahramanca bir role soyunmak zorunda kalmıştı; bu da ordu geneli için büyük bir şans oldu.

Gözü dönen Üsteğmen Sue’nun kontrolden çıkmasının ardından peşine sürüklenen gönüllü büyücü birliği düşmanı takibe başladı ve Soldim 528’den fırlayan büyücü taburunu yavaşlatmayı başararak Federasyon birliklerinin aksi takdirde ölümcül olacak bir darbeyi kıl payı savuşturmasını sağladı.

Fakat anlık geliştirilen taktikler ancak bir yere kadar işe yarardı.

Federasyon Ordusu, B Grubu’nun tükenen savaşma azminin farkındaydı; bu yüzden İmparatorluk Ordusu’nun kuşatmayı yarma kararlılığı tüm beklentilerini altüst etti; arkadan büyücü taburu tarafından kıskaca alınmışlardı ve tüm ihtiyat birlikleri çoktan sahaya sürülmüştü.

Herhangi bir ordunun komutanı böyle bir durumda başını iki elinin arasına alıp kara kara düşünürdü.

Ancak Federasyon Ordusu’nun yarıldıkları noktada uğradığı hasarın anlık olarak bölgesel kaldığı anlaşıldı. Asıl sorun, bu tehditle yüzleşirken teşkilat yapılarının yol açtığı durumdu —yani karar alma meselesi.

Hattı artık koruyamadığınızda ne yaparsınız?

Karşı taarruz mu? Geri çekilme mi? Savunma mı?

Bu seçeneklerden herhangi biri ilerlemek için bir yol olabilirdi. Fakat Federasyon komutanları bu kritik kararı almayı başaramadı. Hiç kimse dağılan düzenleri yeniden organize etmek için gereken zamanı kazanamadı.

Hızlı karar alabilecek komutanların olmadığı söylenemezdi.

Çetin muharebeler silsilesi içinde Federasyon komutanları tecrübe ve bilgi birikimi sağlıyor, muhakeme yeteneklerini ve savaş becerilerini İmparatorluk’taki emsalleriyle yarışacak bir hızda keskinleştiriyorlardı.

Karar verememelerinin tek bir sebebi vardı.

Bir subay ne kadar üstün olursa olsun, Federasyon Ordusu itaati en yüce erdem sayıyordu. Başka bir deyişle, emre itaatsizlik prensip olarak bir seçenek bile değildi. Teşkilatlarında, bir acil durumda bile kendi inisiyatifiyle hareket etme kültürü yoktu. Hiç yapılmamış değildi. Ancak bunu yapmak cesaretten öte bir şey gerektiren kahramanca bir karardı.

Çoğu insan sadece beklerdi.

Bir emir.

Veya daha doğrusu, bir izin.

Böyle disipline edilmişlerdi: partiden düşmandan daha çok korkmak üzere.

Tabii ki yetişemeyeceklerini anladıklarında eninde sonunda harekete geçebilirlerdi.

Fakat yeterince ileri gitmediler.

Bu yüzden Korgeneral von Zettour’un sadece yeterince ileri gitmekle kalmayıp sonuna kadar giden ilerleyişi kapıyı ardına kadar açtı.

Bu kararlı hücum, vahşi bir cesaretin, gözü karalığın mı yoksa kararsızlığı bir kenara fırlatmanın mı bir örneğiydi? Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, Zettour’un girdiği bahsi kazandığına şüphe yoktu.

19 HAZİRAN, BİRLİK YILI 1927, DOĞU CEPHESİ, İMPARATORLUK ORDUSU TAKİP BİRLİĞİ

Zaferin ödülleri çok ve çeşitlidir, ancak garanti olan bir tanesi kaçan düşmanı kovalama hakkıdır. Devir ve mekân ne olursa olsun, düşmanın sırt çantalarına ateş etmekten daha tatmin edici bir şey yoktur.

Yani neticede sırtlarına saldırıyorsunuz, değil mi?

Genel takip emri bir kez verildi mi, istesin istemesin herkes harekete geçmek zorundadır.

Düşmanı avlamakla görevlendirilen ve cesurca hücuma kalkan birliklerin arasında Tanya ve 203. Hava Büyücü Taburu’nun geri kalanı da vardır. İmparatorluk’un tazıları olarak doğrudan düşmanın sırtını hedef alıp hava taarruz düzeninde tam sürat ilerliyorlar.

Ancak birliklerin başındaki komutan Yarbay Tanya von Degurechaff’ın yüzü bir anlığına kararır ve yakında uçan tabur komutan yardımcısına çaktırmadan gözüyle işaret eder.

O da endişeli bir ifadeyle kayıtsız bir tavırla yaklaşır. Kendisi de eğitimli bir subay sonuçta—astların gözleri üzerlerindeyken bunu dikkate aldığı için tam puanı hak ediyordu.

“Vay be, manzara harika. Bir takip harekâtına girişeceğimizi kim tahmin edebilirdi ki?”

“Çok doğru dediniz. Yarma harekâtı başarıyla sonuçlandı. Demek Soldim 528’i savunmanın bir anlamı varmış.”

“Ha-ha-ha.” Birlik komutanı ile komutan yardımcısı birlikte gülerken ne kadar da neşeli bir sohbet. 203. Hava Büyücü Taburu sıfırdan eğitilmiş olabilir ama en azından güvenebileceği komutanlara sahip.

Yani evet, Weiss ile Tanya işlerini iyi yapıyorlar. Aralarındaki bu gizemli havanın farkına varan tek kişi muhtemelen Tanya’nın emir subayıydı.

“Bölgeyi emniyete almak için bir yandan kovalayıp bir yandan düşman kalıntılarını temizlememiz gerekiyor ama… Komutanım?”

“Weiss, sana açıkça soruyorum… mevcut şartlar altında takibin gerçekten mümkün olduğunu düşünüyor musun?” Tanya, acı bir ifadeyle tabur komutan yardımcısına bakar.

“Takip emri aldık… ama bu istediğiniz bir şey değil mi? Birliğin yorgun olduğu doğru ancak hâlâ görev icra edecek durumdayız.”

“Binbaşı Weiss, biz bile tükenmiş durumdayız ki en kötü durumda olan kesinlikle biz değildik.”

Yarma harekâtına katılan tüm birlikler arasında muhtemelen en iyi durumda olanı 203. Tabur’du. Yine de Tanya, takiple kazanımları artırma fırsatını değerlendirmekte tereddüt ediyordu.

Yalnızca kendi birliği olsaydı, onları diğer birliklerle aynı tempoyu tutturmaya zorlayabilirdi. Ne var ki son umutları olacak o diğer birliklerin hareket edebilecek durumda olup olmadıkları meçhuldü.

B Grubu’nun mevcut durumu göz önüne alındığında, yarma harekâtını başardıkları ana kadar… birlikler zaten sınırlarına dayanmıştı.

“İmkânı yok mu yani?”

Tanya, Weiss’ın bu kederli yorumuna karşılık hafifçe başını sallar. Ne kastettiğini sormasına gerek yoktu.

Elde edilen bir başarının ardından tüm güçle ilerleyememek sinir bozucuydu ama ihtiyat kuvvetlerinin tamamen tükenmiş olmasını görmezden gelmenin de bir yolu yoktu.

“Tek başına taburla bastırmaya devam etmek çok büyük bir risk. Yapabileceğimizin en iyisi, hava filosuyla birlikte destek sağlamak. Taktiksel bir önlem olarak hafif bir ilerlemeye onay vereceğim ancak birliğin daha fazla yıpranmasından kaçınmak istiyorum.”

“Emriniz bu yöndeyse…”

“Bunu kesin bir emir sayalım. Zaten çetin bir muharebeden çıkmış birlikleri daha fazla tüketmek istemiyorum. Ayrıca şu çok uluslu birlik de peşimizden ayrılmadı. İşin uzamasına izin veremem.”

“Yani harekâtı tamamen iptal mi edelim?”

Tanya bunu değerlendirmek istediğini belirten bir işaret yapar ve kafasındaki meseleleri gözden geçirir.

General Zettour ile buluştuğumuzda, kesinlikle düşmanın kökünü kazımak istediğini ima eden bir hava yayıyordu. O kadar hırslanmıştı ki elinde silahıyla bizzat cephenin en ön saflarındaydı.

Üstelik çay planlarının yanı sıra şöyle bir talepte de bulunmuştu: “Yarbayım, takip harekâtından sonra gelip bana durum raporu vermenizi istiyorum.”

Bunu hatırlayan Tanya iç çeker.

Üst kademe her zaman işlerin çok kolay olduğunu sanarak konuşur. Rapor ver dedi ama bu bir eli boş dönmemi beklediği anlamına mı geliyor? Eli boş dönmeye cesaret edebilir miydi?

Sadece üstlerinin çelişkili emirlerini altlarına dayatan türden bir patron olmak istemiyorum.

“Böyle biri olmak istemiyorum ama”—Tanya, küçük havada süzülen zerreler gibi görünen bir grup düşman büyücüsünü fark eder ve söylenir—”bu da fırsatı tepmek gibi geliyor.”

Tarihin uyarılarına kulak vermek istiyorsam tek pratik seçenek geri çekilmektir. Fakat Cao Cao gibi ben de altın değerinde bir fırsatı heba ediyormuşuz hissiyatını gayet iyi anlıyorum.

Peşimize takılıp bize bela olan şu Federasyon ve Anlaşma Krallığı büyücülerine günlerini gösterebilseydim… Pekala, bunu durup dururken istemiyorum tabii.

“Komutanım?”

“Yok bir şey. Geri çekilmek istiyorum ama tam karşımızdayken hesaplaşmak da geçiyor içimden—birbiriyle tamamen çelişen iki hareket. Dolayısıyla yapılacak tek şey onları yoklamak.”

Tanya, karakterine uymayacak şekilde davrandığı için kendi kendine güler. Ancak iyi bir seçeneğin bulunmadığı bir duruma sıkışıp kaldığınızda böyle olur.

Berbat bir durum ama zaten hayatın büyük kısmı böyledir.

Gerçeklik saçmalıklarla dolu—Varlık X’ten tutun da orta kademe yöneticiliğin çilelerine veya beni trenin önüne iten o aptala kadar. Bu yüzden tüm bu kötülüklerin yerin dibine batmasını diliyorum.

Kendimizi hazırlayalım.

Bu saçmalığa karşı dimdik duralım.

Mevzimize sahip çıkıp azimle hareket edeceğiz.

“01’den tüm birliklere! Şu düşman büyücülerini imha edeceğiz! Taarruza hazırlanın!”

Madem bu işi yapacaksın, tüm tereddütleri bir kenara bırakacaksın.

Taarruz emri veren Tanya, Yarbay Drake ve Albay Mikel liderliğindeki çok uluslu birliğe hızla yaklaşırken taburuna öncülük eder.

AYNI GÜN, ÇOK ULUSLU BİRLİĞİN ARTÇI KUVVETİ

Bu sırada kovalanan tarafta yer alan Yarbay Drake’in de kendine göre dertleri vardı. Ya da savaş meydanında bir teşkilata mensup olan herkesin düşüncelerinin birbirine benzemeye başladığı söylenebilirdi. Muzaffer olup takip safhasına geçiyor olmanız ya da yenilip geri çekiliyor olmanız fark etmez; endişeleriniz bazılarının tahmin edebileceğinden çok daha benzer olacaktır.

Eli boş dönmek sorun olmaz mı gerçekten? Anlaşma Krallığı’nın büyücü deniz piyadesi ve deneyimli kahramanı Drake, kovalanırken bu ikilemin iç kemirici şüphesiyle ilk kez yüzleşmek zorunda kalıyordu.

Bu sıradışı tecrübeyi tek bir kelimeyle özetlemesi gerekseydi: kusmuk tadı. Bir daha asla yaşamak istemeyeceği türden bir ikilemdi.

“Düşman peşimizde. Fakat ne yapmam gerektiğinden emin değilim. Dürüst olmak gerekirse, bu ne biçim bir…

Hayır, dilini tutacaktı ama yaşananlar tam anlamıyla bir rezaletti. Karşı taarruzla kaçmak arasında bir insan nasıl tereddüt edebilirdi ki?

Açıkçası, kendi elinin boş olmasında bir sorun yoktu ama Albay Mikel’i ve onun Federasyon Komünist Partisi nezdindeki konumunu hesaba katmak zorundaydı.

Çok uluslu birlik eli boş çekilirse, Mikel’in can güvenliği garanti altında kalacak mıydı kalmayacak mıydı? Yenilgiye uğramak zaten yeterince karmaşık bir durumdu.

Bunun tüm Federasyon subaylarının ortak kaygısı olduğunu tahmin etmek zor değildi—öyle ki Drake şu gerçeği acı bir şekilde idrak etmek zorunda kalmıştı: Federasyon Ordusu’nun bu kadar kırılgan olmasının sebebi tam olarak bu. Duyduğu söylentilere inanacak olursa, askeri mantığa yavaş yavaş değer vermeye başlıyorlardı. Ancak bir Anlaşma Krallığı askerinin bakış açısıyla aralarındaki uçurum hâlâ her zamanki kadar büyüktü.

“… Öyleyse ne yapmalıyım?” Drake kendi kendine mırıldandı ve zihnini teşkilat teorisine ve Federasyon’un iç mantığına yormaya başladı. Mesele sadece karşılarındaki düşmanı pataklamaktan ibaret olsaydı, işler çok daha basit olurdu…

Fakat mevcut durumda, resmen kıskaca alınıyorlardı.

“Savaşarak çekilen bir birliğin artçılığını yapmak sizi bu kadar rahatsız mı ediyor?”

“… Hayır, mesele o değil. Hangi bahaneyi uyduracağım konusunda endişeleniyorum…”

“Albay Drake?”

Her zamanki tercüman olmadan, kendisine şaşkın gözlerle bakan Mikel ile açık açık konuşuyordu. Riskli bir hamleydi fakat ne siyasi komiser ne de gevşek ağızlı Üsteğmen Sue etraftayken, yararsız formalitelerle vakit kaybedecek lüksü yoktu.

Risk, risk, yine risk.

Alt tarafı Federasyon’un yanında savaşıyorlardı, neden hesaba katılması gereken bu kadar çok şey vardı ki?

“Lütfen size açıkça sormama müsaade edin. Önemli bir şey başarmadan çekilmemize izin veriliyor mu? Özellikle bulunduğunuz konum itibarıyla yaşayabileceğiniz zorluklardan endişe duyuyorum. Ceza almadan paçayı kurtarabileceğinizi düşünüyor musunuz?”

“Siyaset tartışmamayı kendime ilke edindim. Bana bir iyilik yapıp gizli bilgileri ifşa etmeme neden olmasanız?”

Başka bir deyişle, işin içinde siyaset vardı. İşin içinde siyaset varsa, ucuz kurtulamayacaktı. Drake, Mikel’in bu üstü kapalı yanıtına gökyüzüne doğru ruhsuz bir kahkaha atarak karşılık verdi. “… Anlaşıldı. Federasyon’un kültürünü anlıyorum ve buna saygı duymak istiyorum.”

Siyasi bir zorunluluk gereği ellerinde bir ganimetle dönmeleri gerekiyordu.

Siyasetin kirli bir iş olduğuna her zaman inanmıştı ama bununla birlikte, ne kadar çürümüş ve umutsuz bir şey olduğunu bir kez daha doğrulamış oldu.

“Yani gösterdiğimiz tüm çabanın karşılığında sunacak bir şeye ihtiyacımız var ama bir yandan da savaşarak çekilen artçı kuvvetiz. Üsteğmen Sue’nun kontrolden çıkmasının bu kez bizi kurtardığını itiraf etmekten nefret ediyorum ama geriye dönüp bakınca, onun eylemleri sayesinde silah arkadaşlarımıza etkili bir destek sağlayabildik.”

İmparatorluk’un kıskaç harekâtı onları tamamen yok etmekle tehdit ettiğinde ordunun çöküşünü engellemeyi başarmışlardı.

“En arkada dayanmaya devam edelim. Yanınızda kalıp savaşacağız.”

Mikel’in mahcup bir edayla ettiği teşekkür rüzgârda kaybolup gitti.

Drake ne söylediğini duymadı. Silah arkadaşları arasında söylenecek türden bir şey değildi bu. Bir insanın silah arkadaşının yanında dimdik durması için bir gerekçeye ihtiyacı yoktur.

İşte dostum orada.

Ve ben de buradayım.

Bu yüzden Horatius gibi, korumam gereken şeyi korumak zorundayım. Vatan uğruna, insan sadakati kendine borç bilir. Korkacak ne vardı ki?

“En azından şunu söyleyiniz… astlarınızdan kaçı…?”

“On üç.”

Bir bölük dolusu insan heba olmuştu.

Sue’nun kontrolden çıkması olmasaydı—hayır, bunu düşünmenin bir anlamı yoktu.

Onları ben öldürdüm—birlik benim komutam altındaydı. Ailelerinden özür dilemeliyim. Cezalandırılmalıyım. Bu utanç benim taşımam gereken bir yük olmalı.

“… Yüce Tanrım ve kutsal vatanım, onların şanına tanıklık edin,” diye cılız bir sesle dua etti Drake.

“Albayım, onlar düşmanla savaşırken öldüler.”

“Yani ne demek istiyorsunuz…?”

“… Askerlerinizin ölmesine alışkın olmamanız güzel bir şey. Ve düşmana karşı savaşırken can verebildiler. Bu, nispeten kutsanmış bir ölüm şeklidir.”

Drake’e çocukluğunda öğretilen bir hikâye vardı. Cesur ve adil bir şövalyenin kahramanlık destanı. Vatanlarından bu kadar uzakta en büyük fedakarlığı yapan astlarının katkılarını da bu destana eklemesi gerekecekti.

Yaptığımız şeyin bir anlamı var.

Buna inanmak istiyordu.

En azından inandıkları vatanın düşmanıyla savaşırken can vermişlerdi. Anlaşma Krallığı vatandaşı olmaktan şu anki kadar gurur duyduğu çok az an vardı. Ey sevgili Anlaşma Krallığı, eşsiz sevgimiz ve adanmışlığımız seninle neşelensin.

Pekala, şimdilik bu kadar duygusal düşünce yeter.

Şimdilik, sadece şimdilik, bu romantiklikten uzak gerçekliği mantıklı bir zemine oturtmak zorundaydı.

“Pekala, sözleriniz beni rahatlatmış gibi görünüyor, o halde işimize bakıp savaşalım, ne dersiniz? Takip harekâtında ne kadar ciddi olacaklarını düşünüyorsunuz? Şu büyücü taburu peşimizden yardırıyor ama sence bununla kalacak mı?”

Üzerlerine çullanan İmparatorluk Ordusu’nun son derece çevik hareket ettiğini kabul etmek zorundaydı. İmparatorluk büyücü birliği ve Ren’in Şeytanı, Soldim 528’de maruz kaldıkları ağır kuşatma ve çetin şartların içinden fırlayıp çıkar çıkmaz takibe başlamalarına rağmen hâlâ hırsla dolulardı.

Bir nebze olsun yorulmuş olmaları gerekirdi ancak bunun yerine, sanki adrenalinleri son raddesindeymişçesine çok uluslu birliğin üzerine çullanıyorlardı; bu durum, tıpkı Sue’nun yaptığı gibi Drake’in tüylerini aynı anlaşılmaz şekilde ürpertiyordu. Neden her insan gibi tükenip kalmıyorlardı ki?

“Cevap son derece basit, Albay Drake. Düşmanın sırt çantalarını kaçarken görmekten daha eğlenceli pek az şey vardır.”

“Ne?”

“Kuşak farkı falan mı bu? Düşmanın sırtındaki çantalara nişan almak eski, güzel bir eğlencedir. Düşmanın sırt çantalarını görmek bir subayın hayalidir bile denebilir.”

“Ben soylu ve statü sahibi bir çocuktum, bu yüzden her zaman tilki avlamayı tercih etmişimdir.” Avlanıyormuş gibi yaparak tüfeğini yukarı kaldırdı.

Memleketinin adetleri. Ne kadar da nostaljik—huzurlu medeniyetin kokusu. Savaşçı bir üslupla avcılık geleneği, memleketin başına bir şey gelmesi durumunda erkeklerin elinde savaşa hazır bir tüfeğin bulunmasını sağladığı için övülürdü.

Bir savaş meydanındayken o anılara geri dönmek insana bilhassa nostaljik geliyordu. Masumca av tüfeğini eline alıp avının peşine düşmek ne kadar da net ve basit bir şeydi.

“Yani kültür farkı, öyle mi? Her neyse, şimdi savaşa meraklı İmparatorluk mensuplarını karşılamak üzereyiz. Görkemli bir karşılama partisi hazırlamamız lazım.”

“Avcı uçaklarından bir beklentimiz olabilir mi? Şu siyasi komiser destek garantisi verdi ama ne de olsa sadece onun garantisi. Sizin fikrinizi duymak isterim Albay Mikel.”

“… Albay, siyasi komisere olan hoşnutsuzluğunuz biraz kantarların dozunu aştı. Size defalarca onun iyilerden biri olduğunu söyledim.”

“Ve ‘iyi’ dediğinizi kaç kez duyarsam duyayım, bununla ne kastettiğinizi bir türlü anlayamıyorum.”

Siyasete olan nefretinin arttığının farkındaydı ama sırf siyaset uğruna artçı birlik olarak savaşmaya zorlandığı düşünülürse, sızlanmalarına biraz müsamaha gösterilmesini beklerdi.

“En kötüsü hayal edebileceğinizin çok ötesindedir. O daha çok—nasıl desem? Kurt taklidi yapan uslu küçük bir kuzu gibi.”

“İyi olabilir ama kuzu postuna bürünmüş bir kurt. Uslu kuzuların onunla anlaşamamasına şaşmamalı. Yine de bu konuyu burada kapatıyorum. Eğlence vakti geldi.”

Yaklaşan düşmanla yüzleşmeye hazır olmaları için sert emirlerle astlarının paçasını tutuşturup düzene soktuğu sırada, kırk yılda bir gelecek türden iyi bir haber aldı.

“Albayım! Üsteğmen Sue geri çekilme güzergâhımızda düşmanlar olduğunu bildiriyor!”

Muhabere telsizini taşıyan adamından iyi haber.

Düşmanın görülmesi talihsiz bir durum gibi görünse de Drake ve birlikleri zaten kovalanıyordu—elbette düşmanlar peşlerinden gelecekti. Yağmur bulutlarından yağmur yağması kadar doğaldı bu.

Önemli olan nokta, aşırı dikbaşlı bir teğmen olan Sue’nun emirleri düzgünce yerine getirip durum raporu vermiş olmasıydı.

“İmparatorluk biraz daha ağırdan alabilirdi ama neyse. Derhal çatışmaya girin—hayır, durun. Yarma harekâtı yapıp yolumuzu emniyete almasını emredin.”

“Emredersiniz efendim! Geri çekilme yolunu emniyete almasını emrediyorum.”

Emir silah arkadaşlarını kurtarmayı içeriyorsa Sue bile ona itaat ederdi. Müttefikleri için safça bir endişe taşıdığı söylenebilirdi belki de? Ancak hâlâ çiçeği burnunda bir üsteğmendi.

Özünde kötü biri değildi; aksine, asıl sorun tamamen iyi niyetlerle hareket etmesiydi. Fakat bu seferlik bu durum onların lehine işleyecekti.

“Ve ona Federasyon Ordusu’na vereceği desteğe bağlı canlar olduğunu söyleyin! Hiçbir koşulda rastgele İmparatorluk birliklerinin üzerine çullanmasına izin yok. Dizginleri gevşetmeyin!”

“Anlaşıldı!”

Telsizden eski kanat arkadaşına Sue’yu nasıl dizginleyeceğine dair talimatlar verdikten sonra Drake hafifçe iç çekti.

Hırçın kızın bir nebze de olsa kontrol altında tutulabilmesine sevindi.

Yoğun İmparatorluk büyücü ateşine maruz kalıp neredeyse vurularak düşürüldükten sonra, bodoslama dalışlarını bir nebze frenlemeyi öğreniyor gibi görünüyordu.

İmparatorluk birliklerinin ona iyi bir ders vermiş olmasından memnundu. Harç bedelinin bu kadar çok astının canına mal olmasına öfkelense de.

Lakin belki de sorun daha çok Sue’nun komuta yeteneğindeydi.

“Pekala, askerler!” Drake adeta çaresizliğin eşiğinde haykırdı. “Buradan canlı çıkıyoruz. Ve vardığımızda, gizlice sakladığım bütün içki stokunu ortaya dökeceğim. Tek şart şu ki, ölülere içki yok. Hakkınızın gasp edilmesini istemiyorsanız var gücünüzle savaşın!”

AYNI ANLAR, İMPARATORLUK ORDUSU 203. HAVA BÜYÜCÜ TABURU

“Düşman tespit edildi—iki tabur büyücü.”

“Evet, görüyorum.”

Emir subayının saydığı büyücü sayısının doğru olması ne kötü.

“… Bir Federasyon-Anlaşma Krallığı karma birliğine göre reaksiyonları yine son derece hızlı. Sanırım artık ‘birliğine göre’ deyip geçemeyeceğim.”

Çift başlı bu teşkilatın komutanın kim olduğu konusunda kafasının karışması harika olurdu ancak her nasılsa ya komuta zincirini birleştirdiler ya da Anlaşma Krallığı birliklerinin komutanı komünistin teki—bunu nasıl başarmış olurlarsa olsunlar, komünist bir ordu ile kapitalist bir ordu aynı hizada rap rap ilerliyordu.

“Görmesi ne kadar da nahoş bir manzara. Gerçekten korkunç.”

“O halde gerisini bize bırakın. Biz saldırıp onları darmadağın ederken izleyebilirsiniz.”

Üsteğmen Grantz’ın onun şikâyetine dürüstçe tepki verirken gösterdiği heves gerçekten de görülmeye değer. Korgeneral von Zettour’un yakın korumalığı görevinden kurtulmuş olmaktan son derece memnun görünüyor.

Pekala, önemli bir şahsiyete refakat etmek ile kendi işini kendi temponla yapmak arasında ikincisinin daha kolay olduğunu anlıyorum ama… yine de kararlılığın basiretle kullanılması gerekir. Grantz şu anda kendini biraz fazla kaptırıyor.

“Düşmanın disiplinsiz olduğunu varsayamayız. Bu yüzden hayır, reddedildi.”

Normal bir günde, astları böyle bir beyandan sonra geri çekilirdi. Ama—eğer adam ona “Gerçekten mi yapamayız?” der gibi bakan gözlerle bakmıyorsa neyim? bugün Tanya hayretler içinde kalıyor.

Yüzüne çocuk olup olmadığını sormak için bağırmak istiyor.

“Üsteğmen Grantz, hayır hayırdır. Bana kendimi gerçekten tekrar ettirecek misiniz?”

“H-hayır, komutanım. Anlaşıldı!”

Tanya bakışlarını sertleştirip kendisini anlamasını talep edince, Grantz hemen geri adım atıyor. Bir yandan adamlarının cesur olmasını istese de, mantığın sesini dinlemeleri de bir o kadar önemli.

Yine de düşman ordugahı karmaşaya sürüklenecek olsaydı, garanti kazançlara itiraz etmezdi.

“Dağılmayı reddeden bu düşmanlar da ne büyük karın ağrısı.”

Önlerinde, düşman büyücüleri sanki çatışmaya girmek üzerelermiş gibi düzenlerini ayarlıyorlar. Onlara iki tabur denmişti ama kaybedilmiş bir muharebeden kaçan hayatta kalanlara benzemek için fazla sıkı bir koordinasyon içindeler.

Garip. Bunun bir takip muharebesi olması gerekiyordu, öyleyse ne oluyor?

Takip demek, düşmanı arkasından vurmak demektir. Düşmanda hâlâ bu kadar savaşma azmi varsa, bu daha çok bir karşılaşma muharebesine benziyor. Talihsizliğin bu kadarı.

İşte! Dolaylı bir yaklaşımın işe yarayabileceği yer tam olarak burası.

“İki gruba ayrılın ve geri çekilme güzergâhlarını hedef alın. Dönüş yolları tehdit edilirse, onlar da…”

“Bu tarafa geliyorlar!”

Emir subayının bağırışına karşılık Tanya öfkeyle bağırıyor. “Yine mi aynı numara?! Bizi ne sanıyor bunlar?!”

Sözde takip muharebesindeydik ama adamlar arkalarını mı dönüyor? Bu cesaret ister ama aynı zamanda resmen dalga geçmektir. Daha önce böyle koordineli bir sahte saldırının hedefi olmuştuk. Aynı numaraya iki kez kanacağımızı sanmaları son derece sinir bozucu.

“Düşman uçaklarına dikkat edin ve… hıng! Saat üç yönünde uçak tespit edildi! Teşhis edin!”

“Düşman gibi görünüyor komutanım. Birden fazlası bu tarafa yöneldi!”

“Aferin, Weiss!”

Sanki her şey gün yüzüne çıkmış gibi. Büyücüler ile hava kuvvetlerini birleştiren hava taktikleri ilgi çekici olsa da, hilesini anladığınızda bu basit bir el çabukluğundan ibaret kalır.

Biz öğrenme yetisine sahibiz. Aynı başarıyı ısıtıp ısıtıp yeniden üretmeye çalışmanın, kavradığımız klişelerden ibaret olduğunu onlara göstereceğiz!

“Birlikler arası mesafeyi koruyun ve her birini kurşun yağmuruna tutun!”

Düzensiz kaçınma manevralarını ve düzenin bozulmasını engelleyen Tanya, engelleme ateşi şeklinde savunma barajı emri veriyor. Taburun hızlı tepkisi, düşman uçaklarını pahalı birer hurda yığınına çevirmek için çalışırken neredeyse mükemmel.

Ancak mücadeleleri beklenmedik bir şekilde sönük bitiyor.

“Ha? Nereye gidiyorlar…? Kahretsin!”

Düşmanın uçuş rotasını bir taarruz olarak yorumlayan tabur karşı saldırıya hazırdı; ancak tam önümüzde düşman ağırdan alarak yön değiştiriyor.

Bu bir vur-kaç bile değil, daha çok “vurma-kaç” gibi.

Kandırılan tabur, havaya görkemli bir baraj ateşi açıyor. Ve işleri daha da kötüleştirecek şekilde, düşman büyücüleri karşı saldırı için böldüğümüz düzenlerin arasındaki boşluklardan uzun menzilli keskin nişancı ateşiyle adeta bizimle eğlenmeye başlıyor.

Sağduyu, benim gibi iyi bir modern vatandaşı gerçekten de frenliyor. İngilizler ve komünistler… Bu kelimelerin tınısında kötücül bir tanrının gücünü bahşeden bir şey mi var? Dünyanın bu iki büyük kötülüğü olan Müttefik Krallık ve Federasyon kadar nefret odağı haline gelmekte usta olmadığım için kendimle gurur mu duymalıyım?

Yoksa beni oyuna getirdikleri için dövünmeli miyim?

“Düşman büyücüleri geri dönüyor!”

Üsteğmen Serebryakov’un raporu üzerine Tanya gayriihtiyari dilini şaklatıyor.

Sinir bozucu bir şekilde, düşmanın hamlesi ders kitaplarına girecek kadar zekice. Baktığımda, sözde taarruz eden düşman büyücüleri çoktan tüymüş durumda. O kadar çabuk pes ettiler ki insan hayal kırıklığına uğruyor.

“Yani sadece bir aldatmaca mıydı…? Bizi yine kandırdılar. Düşman hiç de fena iş çıkarmıyor, hiç de fena değil.”

Bu noktada, hep birlikte ateş edip üzerlerine çullanarak takip muharebesini tek seferde bitirme fikri bir hayalden ibaret. Verilen hasar göz ardı edilebilir düzeyde olsa bile, takip etme arzum büyük ölçüde tükendi. Açıkçası, bünyesinde bu kadar organize enerji kalmış bir düşmanın peşinden tek başımıza gitmemiz söz konusu bile olamaz.

Hünerlerini sergileyip ardından gösterişli bir şekilde geri çekilen düşman büyücüleri tehlikeli bir tehdittir; bu yüzden onlarla hiçbir işimin olmamasını isterim.

“Ek ödeme verseler bile bu kadarı fazla…”

İşçi sendikası, nerede bu işçi sendikası? Hayır, subaylar kamu görevlisidir, bu yüzden… toplu sözleşme hakkımız bile muhtemelen yoktur. Sanırım tek umudumuz iş standartları denetçisinin bir şeyler yapması olacak.

İş standartları denetçisi… ah, nerede bu iş standartları denetçisi? Dünyanın dört bir yanındaki muvazzaf subaylar dört gözle gelişinizi bekliyor…

“Avcı uçağı birliğini indirin! Patlama formülleriyle bölgesel alan bastırması yapın! En azından şu adamlardan kurtulalım!”

“Hayır, Grantz!”

“Ha?”

Başını ellerinin arasına alıp iç çekme isteğini bastıran Tanya, astını kontrol ediyor.

Zaten bunun için yeterince maaş almıyoruz ve her şeyden öte, büyücüler olarak uçaksavar muharebesine girişmek düzenimizi altüst eder.

Düşman büyücüleri mesafelerini koruyor olabilir ama o hızlı tiplerin hemen angajman menzilimizin dışında dolanmalarına ihtiyacımız yok. ‘Varlığını koruyan donanma’ ilkesiyle birebir aynı olduğunu söylemiyorum ama bu kadar yakında tehditkâr bir varlığın bulunması hareket özgürlüğümüzü ciddi şekilde kısıtlıyor.

“Onları görmezden gelin. O Federasyon büyücü birliği fazla yakınımızda. Hem zaten Tip 97 kullansanız bile, avcı uçaklarının hızına yetişmek için hızlanmak sizi tükenme noktasına getirir.”

Düşman uzaklaşırken uzun menzilli ateşle bizi taciz ediyor olabilir ama neticede kendi istekleriyle çekiliyorlar. Ve biz de onları takip etmek için düzgün bir girişim sayılabilecek kadar angaje olduk. Asgari yükümlülüklerimizi yerine getirdiğimizi söyleyebiliriz. Şimdi sadece kara birliklerini destekleyip geri kalan döküntüleri temizlersek, bu başarılar Zettour için güzel bir hediye olacaktır.

Bütün bunlar bir yana… insanların nefret ettiği işleri yapmak için inisiyatif alın.

Zorunlu eğitimde bize insanların doğasının böyle olduğu öğretilmişti. Bunu hem Japon okullarında, hem İmparatorluk kurmay subay müfredatında, hem de savaş alanındaki tecrübelerimde öğrenmiş biri olarak, belki de evrensel bir kanun kabul etmeliyim.

“Yine de ellerini kollarını sallayarak kaçmalarına izin vermek zorunda değiliz!”

Hevesli astlarıma özür borçluyum ama üzerlerine çullanmak yok.

Grantz, Weiss ve Serebryakov gibi daha hareketli subayların aksine, Tanya zahmetli işlerden pek hoşlanmaz.

Emek bir üründür. Kendini ucuza satmak, samimiyete dayalı bir dumping yapmaktan farksızdır. Dürüst olmak gerekirse bu suç sayılır.

“Formül mermilerini hazırlayın! Uzun menzilli optik keskin nişancı formüllerini uyguluyoruz! Giderlerken kıçlarına nişan alın! Bizi hatırlayacakları bir hediye verelim!”

Düşmanımıza yardım eli uzatmak yerine, onlara bir porsiyon kurşun ikram edeceğiz. Toprak onlar için mükemmel bir partner. İçlerinden bazılarının dik bir keskin dönüş yapıp toprakla tutkulu bir şekilde kucaklaşmasından memnuniyet duyardım.

Ama ne yazık ki ne Federasyon ne de Müttefik Krallık büyücülerinin toprakla olan sevgi dolu ilişkilerini derinleştirmeye niyetleri var gibi görünüyor. Ildoalılar dost canlılıklarıyla ünlüdür, bu yüzden fırsat doğarsa belki onları bu şefkatli kucaklaşmaya ikna etmeyi deneyebiliriz. Bereket versin ki bize düşen huzur payı, bir süre daha bu fırsata sahip olamayacağımız anlamına geliyor.

Her halükarda, zerre kadar görünen uzak düşmanlara uzun menzilden formül mermisi fırlatmak pek bir sonuç vermiyor. Birkaç düzine salvodan sonra, düşman hava büyücüleri düzenli bir şekilde menzilimizden çıkıyor ve ağırdan aldıkları çekilmelerine devam ediyorlar.

Düşman geri çekilirken üzerine ateş etmekten ibaret basit bir takip muharebesi olmalıydı ama sonuçlar zayıf.

“Yine de bu kadarı yeterli.” Tanya tüfeğini tekrar omzuna yaslayarak birliklerine dövüşün bittiğini işaret ediyor. “Onları yakalayamayız. Buradan sonrası çok fazla risk taşıyor. Weiss, Grantz, çekiliyoruz!”

“Ama şimdi harekete geçersek—!”

Grantz sırt çantalarına o kadar meraklı ki, Tanya onun düşmanın sırtını işaret edip sabırsız gözlerle takip için yalvarmasına alışkın.

“Üsteğmen Grantz, bunu gerçekten tekrar mı yapıyorsunuz?!”

“Kara birlikleri onları yakalamak için çok sert dövüştü! Lütfen!”

“… Yapamayız.”

Silah arkadaşlarının fedakarlık yaptığını biliyor. Maliyet-etkinlik açısından bakıldığında, öldürme oranlarının iyileştirilmesi gerektiği açık.

Ama Tanya kumardan nefret eder. Yatırım yaparken günlük alım satım yerine istikrarlı yatırım fonlarını ve bir ömür boyu servet inşa etmeyi, hatta daha da iyisi kendi beşeri sermayesine yatırım yapmayı tercih eder.

Düşmanı takip etmek kötü bir seçenek değil ama… kâr ile zarar arasındaki çizgi çoktan aşıldı. Daha fazla devam etmek çok yüksek risk taşıyor. Geri dönmeyi bozgunculuk diye aşağılayan aptalların ihtiyacı olan şey zekadır. Tanya’nın kendi analizine göre, bu konuda vahim bir eksikliği olmamalı.

“Şimdi ayrılırsak, geri dönecek gücümüz hâlâ var demektir.”

Önemli olan emniyettir.

Güvenlik, huzur ve kesinlik.

Net ilkesine dayanarak Tanya ilan ediyor: “Komuta bende olduğu sürece bundan asla taviz vermem. Birliklerimin anlamsız risklere maruz kalmasına izin vermeyeceğim. Bunu aklınızdan çıkarmayın.”

“… Anlaşıldı.”

Oldukça sessiz ama net bir yanıt, bu yüzden Tanya tatmin olmuş bir şekilde başını sallıyor. Yanıtların biraz daha çevik olmasını isterdi ama bir eğitmen olarak insanlarda duygular olduğu sürece yüzde 100’ü almaya çalışmaktansa yüzde 70’i istemenin daha garantili bir yol olduğunu keşfetmişti.

Keskin gözlemlerime göre Grantz, Tanya’nın kendinden emin deklarasyonu karşısında yetersizliğini kavramış gibi görünüyor. Bu sağlam argümanla yüzleştikten sonra kendinden utanıyor olması gayet muhtemel.

Bu şaşırtıcı değil.

Tanya onun bu hatadan ders çıkaracağını ve bilgisini gelecekte kullanacağını umuyor. Hata yapmak insana mahsustur ve sakince, açık bir zihinle bunlardan ders çıkarabilen herkes düzgün bir beşeri kaynaktır.

“Bir eğitmen olarak, bu uzmanlığı bir gün kitaba dönüştürmek isterim.”

“Bir sorun mu var Yarbayım? Garip bir şekilde neşeli bir havanız var.”

“Önemli bir şey değil. Benim için bile ilginç bir tecrübe oluyor bu. Sadece eğitim üzerine bir kitap yazmak istediğimi düşünüyordum, hepsi bu.”

Tam “Bakış açısını değiştirmenin önemi üzerine,” diye devam edecekken, biraz özeleştiri yapması gerektiğinin farkına varıyor. Sadece kendi iş yerine odaklanması ona hiçbir fayda sağlamayacaktır. Sadece geniş, kuş bakışı bir perspektiften görülebilecek büyük bir kaynağı neredeyse gözden kaçırıyordu.

Hayır, gözden kaçırmaktan ziyade, aşağıdakiler söz konusu olduğunda “görmezden gelmek” belki de daha doğru bir fiil olurdu.

“Şuna bakın, Binbaşı.”

“Ha?”

“Düşmanlarımız bütün o teçhizatı arkalarında bıraktı. Adeta bir hazine dağı.”

Düşman büyücülerinin sergilediği tutum örnek niteliğindeydi ama kara birliklerinin düştüğü kafa karışıklığı zıt anlamda örnek teşkil ediyordu. Zorda kalsam, bunun tam anlamıyla bozgun için ders kitaplarına girecek bir örnek olduğunu söylerdim.

François Cumhuriyeti ordusunu döner kapıda kıstırdığımızda gördüğümüz sahnenin aynısı. Baştaki kişi net bir yön tayin edemediğinde bir şirketin, bir ordunun, hatta bir ülkenin —muhtemelen insana dayalı her türlü organizasyonun— ne kadar zayıfladığının mükemmel bir örneği denebilir ancak buna.

Hızla değişen duruma karşı kararlı bir eylemde bulunamayan düşman kara birliklerinin çoğu, kendilerini buldukları her türlü mevziyi korumak gibi aptalca bir planı seçti ve süratle kaotik bir kargaşanın içine sürüklendi.

Birkaç akıllı ve cesur subay geri çekilme emri vermiş olsa bile, ortaya çıkan kargaşa ve kayıplar açısından düzenli bir geri çekilme ile bireysel kahramanların geri çekilmesi arasındaki fark muazzamdır.

Sonuç olarak ortalıkta pek çok şey bıraktılar.

“Birliklerin geri kalanına haber verin. Terk edilen Federasyon topçu teçhizatına el koymaları için birkaç kamyon göndersinler. Ve kâşiflik ücretimizi de hesaba faturayla yansıtsınlar.”

“Düşman topçu teçhizatı mı? Grantz ve diğerlerine daha önce kürek toplatmıştım ama ağır teçhizatları kullanıp kullanamayacağımızdan bile emin değilim…”

“Buna tedarik kanallarını çeşitlendirmek denir. İkmal süreci vahim durumda, biliyorsunuz.”

Savaş Sanatı da bundan bahseder; ister nakliye ister edinim fiyatı açısından olsun, düşman toprağından tedarik edilen mallar anakaradan gelenlerden daha ucuzdur. Japonya günlerimdeyken Sun Tzu’nun söyledikleri o kadar temel bir ilkeydi ki kavramakta zorlanırdım ama adamın maliyet bilincine sahip olduğu yadsınamaz. Ne yazık ki mevcut uluslararası hukuk resmi bir yağma ekonomisini yasaklıyor…

Kuralları çiğneyemeyiz ama bereket versin ki kanunlar el koymayı yasaklamıyor. Ve işin diğer tarafından bakacak olursak, Birleşik Devletler gibi anakaradan her şeyi taşıyacak durumda olmadığımız da bir gerçek.

“… Ne çekilmez iş,” diye söyleniyor tam kendini toparlamadan önce. “Bu gidişle tüfekler için de düşmana bel bağlamak zorunda kalabiliriz.”

Weiss kıkırdamaya başlayıp—”Yok artık…” deyince Tanya hafifçe başını sallıyor.

“Binbaşı, şu an böyle kıs kıs gülebileceğiniz tek an olabilir.”

FEDERASYON, MOSKOVA’DA BİR YER, HALKA HİZMET ETMEK İÇİN VAR OLAN İÇİŞLERİ KOMİSERLİĞİ OFİSİ

Bu sade ofiste, İçişleri Komiseri… insan kılığına girmiş şeytan, Loria, şaşkınlıkla başını yana eğiyordu.

“Kaybettik mi?”

Masanın diğer tarafındaki muvazzaf asker, kırışıksız üniforması içindeki bir albay, omurgasından yukarı soğuk bir ürperti geçerken irkildi; sessizce başını sallarken soğuk terler dökmeye başladı.

“İmparatorluk Ordusu’nun B Grubuna karşı mı?”

“… Evet.”

Boğazından güçlükle çıkarabildiği sesinde korku vardı. Bu albay Loria’yı bir süredir tanıyordu ve düşüncelerini bir dereceye kadar açıkça dile getirebiliyordu… fakat komiserin başarısızlığa verdiği şiddetli tepkiye bizzat şahit olduğu için rahatlamakta muhtemelen güçlük çekiyordu.

Onu rahatlatmak için Loria umursamazca omuz silkti ve kasten neşeli bir ifadeye büründü. “… Pekala, benim için sorun değil. Güneydeki kritik şehirlerde kazanmayı başardık.”

“Bunu bir zafer olarak mı sayıyorsunuz?”

“Yoldaş Albay, şaşırdım doğrusu. Bir askersiniz ama görünüşe göre askeri bir adamın sahip olması gereken sağduyudan yoksunsunuz. Askeri açıdan bakıldığında buna kesinlikle bir zafer diyebiliriz.”

Sevilmektense korkulmak daha iyi olsa bile, insanları sadece korkuyla bağlamak aptallara göredir.

“Yoldaş, açık konuşacağım. Silah yoldaşlarımız iyi iş çıkarıyor.”

Korku, gerektiğinde uyguladığınız bir ilaç gibidir. Doğru miktar organizasyonun pürüzsüz çalışmasını sağlar ama aşırısının yan etkileri son derece ağırdır.

“Fakat…”

Federasyon Ordusu subayı hâlâ tereddüt içindeydi ve Loria son derece doğal bir edayla nihai fikrini söyledi. “Güneyde İmparatorluk saldırısının en ağır yükünü biz göğüsledik. Kaynak bakımından zengin bölgeler hiç zarar görmedi.”

İmparatorluk Ordusu’nun saldırısı şiddetliydi ancak en nihayetinde tıkandı. İmparatorluk mensupları bile mesafe zorbalığı ile milliyetçiliğin birleşimi karşısında durdurulmuştu.

Evet. Loria burada zihninde bir şey daha ekledi. Kapitalistlerden aldıkları maddi desteğin oynadığı büyük rol gerçekten de yadsınamazdı.

Her halükarda, düşmanın niyetlerinin boşa çıkarılması parti yönetimi üzerinde belirleyici bir psikolojik etki yarattı. İmparatorluk’a direnebilmek… Federasyon’un parlak bir gelecek öngörebildiğinin, aşağılayıcı uzlaşma çabalarından çok daha iyi bir kanıtıydı.

“Düşmanın amacına ulaşmasını engellemekle kalmadık, aynı zamanda zırhlı birliklerini de yıprattık… Kaybedilen bir şehir ödenmesi gereken küçük bir bedeldir.”

Düşen şehrin adı genel sekreterlerinin adından alınmış olsa bile… sadece sembolik bir ismi olan bir şehri kaybetmişlerdi. Hepsi bundan ibaretti. Savaşmaya devam etme kapasiteleri üzerindeki etkisi son derece sınırlı olacaktı.

Parti yönetimi güneydeki kaynak bölgesini kaybetmekten o kadar dehşete düşmüştü ki, her şeylerini kaybetme riski varken tek bir şehir için yaygara koparacak tiplerden etrafta zaten kalmamıştı.

Düşününce, Parti son zamanlarda pek bir ferahlamış, adeta tepeden tırnağa temizlenmişti.

“Ordu, şehri başarıyla savunamayacaklarına kanaat getirip geri çekildi. Yoldaş generallerin kararlarını kayıtsız şartsız kabul edeceğime dair verdiğim sözden dönecek değilim.”

“A-ama… kaybettiğimiz şehir Josefgrad.”

Alt kademedekilerin Genel Sekreter’in gazabından korkması son derece doğaldı ama ellerindeki her şeyi seferber etme kararlılığı artık çok geride kalmıştı.

“Yoldaş Genel Sekreterimizi de bizzat bilgilendireceğim—birliklerin iyi bir iş çıkardığını söyleyeceğim. Ve sahada savaşan yoldaşlarımız için küçük bir jest ayarlayacağım.”

“M-müteşekkirim!”

Albayın yüzüne yeniden renk gelip rahat bir nefes alarak omuzlarını düşürürken, Loria sevecen ve anlayışlı bir baba edasıyla gülümsedi.

“Asıl sorun düşmanın B Grubu.”

Merkez hatlarının bir yıpratma saldırısı düzenleyip cepheyi toparlaması ve mütevazı bir zafer kazanması gerekiyordu; bunun yerine püskürtülmüş olmaları beklenmedik bir durumdu.

En azından Federasyon açısından bakıldığında böyle söylenmeliydi.

Loria için de bu bir sürprizdi ama bunun nasıl gerçekleştiğini anlayabiliyordu.

“Şu neydi adı, Ren’in Şeytanı mı? Orada tozu dumana kattığına dair bir rapor görmüştüm. Daha fazla ayrıntı yok mu?”

O…

Benim sevimli, yaramazlık tutkunu perim…

Benim küçük şeytanım gazabını savuruyordu.

İnsanın bacaklarının arasının ansızın tutuşması dedikleri şey tam olarak buydu işte.

Ahhh, perimin tam orada, bu kadar yakınımda olduğundan haberim yoktu.

“Moskova’da sorun çıkaranlar onlar olduğu için, birliğinin peşine düşüyoruz…” Sesine yansımak üzere olan arzulu sıcaklığı bastıran Loria, mümkün olduğunca kayıtsız bir eda takındı. Bu yaşında aşık olmak ona utanç verici derecede masumane geliyordu.

“Taarruzun başarısızlığı nedeniyle hiçbir şey kesin değil. Şu an için elimizde, çok uluslu birliğin İmparatorluk’un en seçkin birliğiyle çatışmaya girdiğine dair teyit edilmemiş bir rapor var.”

“Komuta Yoldaş Albay Mikel’deydi, değil mi?”

“Evet, bizim tarafımızdan Albay Mikel. İngiliz Milletler Topluluğu tarafının komutanı ise Drake adında bir deniz büyücüsü. Her ne kadar bu yarbayın onların istihbarat teşkilatıyla bağlantıları var gibi görünse de.”

Bunun bir sorun yaratıp yaratmayacağı üstü kapalı bir şekilde sorulunca Loria gülümsedi. “Sıkıntı olmaz. İngiliz Milletler Topluluğu ile yakın dostuz. Dostlar birbirinin geçmişini sorgulamaz, bizim de saklayacak hiçbir şeyimiz yok.”

Saklayacak bir şeyleri olsaydı, o kısıtlı gazeteci grubunun bile içeri girmesine asla izin vermezlerdi. Batı’nın Komünizmin yalnızca iyi yönlerini görmesine ihtiyaçları vardı.

Dışarıdakilere sorunlu unsurları gösterecek halleri yoktu. Elbette, İngiliz Milletler Topluluğu Ordusu’nun istihbarat teşkilatı vahim bir gaf yapacak olursa, onları gazetecilerin önünde kınamaktan ve ittifaklarına yapılan bu ihanetten ötürü ah vah etmekten büyük memnuniyet duyacaktı… bu yüzden her zaman teyakkuzdaydılar.

“Her halükarda, durumumuzu toparlayabiliriz.”

İşgali şehirlerde durdurmayı ve kaynak açısından zengin bölgeleri korumayı başarmış olmaları aslında muazzam bir şeydi. Aşkı için yaşayabilirdi ama işinde bir aksaklık yaşarsa duygularına vakit ayıramazdı; bu yüzden ordunun iyi bir iş çıkarmış olmasına müteşekkirdi.

“Düşmanın Andromeda Harekâtı’ydı, değil mi?”

“Evet, kod adı buydu.”

“Böyle fantastik bir harekâta aşırı bağlandıkları için sadece arkalarından güleceğiz. Kazananlar, bilimsel Komünizm ile desteklenen bizler olacağız. Zafer bizim olacak!”

“Emredersiniz yoldaşım!”

Albay dikleşip selam çaktı—iyi bir meslek askeriydi. Loria’nın bu yoldaşları, onun arzularını gerçeğe dönüştürecek kaliteli birer piyon olacaktı.

“O halde Yoldaş Albay, Genelkurmay’a iletmeniz için sizi yoracağım; tamamen askeri açıdan gerekli görülen tedbirleri almalarını rica ediyorum.”

“Kendilerine mutlaka ileteceğim.”

“Ve bir şey daha. Şu Ren’in Şeytanı gerçekten büyük bir sorun. Katılıyor musunuz?”

“Şüphesiz, kendisi son derece tehlikeli bir varlık…”

Loria, onun çok özel bir tür tehlike olduğunu onaylarcasına başını salladı.

Bu şeytani peri onun kalbini çalıp kaçıyordu.

O küçücük kızın nefes nefese kalışının, hıçkırıklarının nasıl duyulacağını düşünmek bile içini garip duygularla dolduruyordu…

Bunu ölesiye öğrenmek istiyordu.

Ne kadar da baştan çıkarıcı, tehlikeli bir canavar.

“Bu hususta, özellikle onun izini sürecek özel bir birlik hazırlamanızı istiyorum.”

“… Bu bir emir mi efendim?”

“Hayır, sadece sıradan bir Federasyon vatandaşının önerisi. Lütfen bir değerlendirin. Yine de imkânınız varsa, bu takibi İçişleri Komiserliği ile müşterek yürütmenizi temenni ederim.”

DOĞU CEPHESİ B GRUBU, GEÇİCİ İLERİ KOMUTA MERKEZİ, ESKİ ADIYLA SOLDİM 528 MEVZİSİ

“Yarbay von Degurechaff, emrinizdedir.”

Odaya girdiğinde, koku alma duyusu beklenmedik bir uyaranla bocalar. Tüm mekân yumuşak, hoş bir kokuyla kaplıdır. Kısa bir tereddüdün ardından Tanya’nın zihni, bunun uzun zamandır unuttuğu siyah çay kokusu olduğunu hatırlar.

Ooh, doğru ya. Hakiki çay kokusu bu.

“Geldiniz demek Yarbayım. Evet, söz verdiğim gibi bize çay hazırladım. Şöyle buyurun, oturun.”

“Sağ olun efendim.”

John Bull’ların deniz ablukası yüzünden tedariki sık sık kesintiye uğrayan bir kafein kaynağıydı bu. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen Tanya, Korgeneral von Zettour’un davetini memnuniyetle kabul eder.

“Emir eri birazdan getirir. Evet, Yarbay von Degurechaff. Beklerken biraz laflayalım. Takip harekâtı nasıl gidiyor?”

Yüzünde neşeli bir ifadeyle oturduğu anda, bu soru tepesinden aşağı inen bir balyoz gibi tepesine iner. Üstünün tatlı sert üslubundaki ustalığına içinden kıkırdayarak, ciddiyetin adeta timsali bir yüz ifadesiyle amirinin sorusunu yanıtlar.

“… Onları yakalayamadık. En azından sadece benim birliklerimle bu mümkün değil.”

Takviyeli bir büyücü taburuyla belki mümkün olabilir miydi?

Yok, o da zor. İmparatorluk Ordusu’nun artık niteliksel üstünlüğü garanti edemediği gerçeğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Kızılların nitelik bakımından bizimle yarışabildiğini keşfetmek bile İmparatorluk’un geleceğini zifiri karanlığa bürümeye yetiyor.

“Gerçekten de tüm ordunun insan gücü yetersiz.”

“Eh, bu şaşırtıcı değil. İhtiyat birliklerimiz eksikken, bir takip saldırısıyla kazançlarımızı artırmayı ummak en başından beri çok büyük bir beklentiydi.”

“… Düşmanı adamakıllı takip edip biçemediğimiz bir durumda gerçekten kazandığımızı söyleyebilir miyiz?”

Geri çekilen düşmanın peşine bile düşememek, onlara toparlanma ve düzenli bir şekilde çekilme fırsatı vermekten farksızdır. Dışarıdan bakıldığında arazi ele geçirmiş veya kuşatmayı yarmışız gibi görünebilir ama gerçekte elimizdeki fırsatı heba ettik.

“Sen ne düşünüyorsun?”

“Benim düşüncelerimi mi soruyorsunuz efendim?”

Komutanı başıyla onaylayınca Tanya şaşkına döner. Fikrini sorabileceğini düşünmüştü ama bu kadar doğrudan olmasını beklemiyordu.

Ama madem sormuştu. Bu fırsatı iyi değerlendirmezse otlakçıdan hiçbir farkı kalmazdı. Bir an tereddüt ettikten sonra bir süredir hissettiklerini dile getirir.

“Düşmanın saha ordusunu imha etmeyi başaramıyoruz… Geri çekilirken peşlerine düşecek dermanımız bile yoksa, bu gerçekten bir felakettir. Bu gidişle iş yıpratma savaşına dönecek. İmparatorluk Ordusu’nun her şeyden çok kaçınması gereken şey de tam olarak bu.” Karşısındaki kişi Zettour’du. Lafı dolandırmaktansa doğrudan sadede gelmesi gerektiğine karar verir. “Haddimi aşarak söylüyorum ki… buna rağmen, çoktan bu tuzağın içine sürüklenmekte olduğumuzdan korkuyorum.”

“Dürüstlüğünü takdir ediyorum. Ancak tek bir noktayı düzelteceğim.”

“Efendim?”

“‘Sürüklenmekte’ falan değiliz—boğazımıza kadar batmış durumdayız.”

Durumun berbatlığından yakınarak kederle omuz silker. Zettour’un alışılagelmiş sakinliğinden yoksun olan bu mırıltı, adeta bir çaresizlik kokusu yayarak Tanya’yı ürkütür.

“… Durum o kadar mı kötü efendim?”

“Ben Personel Dairesindeydim, biliyorsun değil mi? Yani, aslında resmî olarak hâlâ orada bir görevim var. Üstelik burada, cephe hattındaki birliklere komuta etmeye de soyunmuş durumdayım.”

Gerideki bürokrasi işlerine son derece hâkim olup aynı zamanda sahaya bizzat inmiş birinin analiziydi bu. Esasen, mevcut durumu en iyi anlaması gereken kişi oydu.

“Her iki tarafı da görmüş biri olarak sana nihai kanaatimi söyleyeyim. Yarbayım, işler korkunç. ‘Korkunç ötesi’ demek bile durumu abartmak sayılmaz.”

Komutanı ona göz attığında Tanya havadaki tekinsizliğin farkına varır. Aşırı endişelendiğinden değil, ama ortamın tadının kaçmasını da istemiyordu. Tedbir, cesaretin en iyi parçasıdır.

Konuyu değiştirmenin bir yolunu arar ve—Oh! gülümser. “… Ah, ne kadar nezaketsizim. Tamamen unutmuşum. Zaferinizi tebrik ederim Komutanım.”

“… Buna yürekten sevinmek gerçekten zor. Ah…” Acı acı gülümsedi. “Ben de nezaketimi kaybetmemeliyim. Kurtarma harekâtı için teşekkür ederim Yarbayım. Beni tehlikeli bir durumdan kurtardınız. Samimiyetimle söylüyorum.”

“Ha?”

Komutanının son sözleri kafasını karıştırır. Tehlikeyi savuşturduğunu sanıyordu ama bu konuşma başka bir tuhaf yöne kayıyor gibi görünmektedir.

“Ne oldu, Yarbay von Degurechaff?”

“Yem olarak kullanılmak üzere karargâhın yerini bilerek sızdırdığınızdan emindim… Öyle değil miydi?”

“Yem olma niyetinde olduğum doğru.” Monoton ve buruk bir sesle devam eder: “Yine de kurtarılacağıma hiç ihtimal vermemiştim—bunun hiçbir garantisi yoktu.”

Düşmanı üzerine çekmek için canını mı tehlikeye atmıştı? Tanya buna hiçbir anlam veremez. Kendi güvenliğini hiçe sayıp kendini yem olarak mı sürmüştü?

“… Bunu idrak etmek benim için biraz zor efendim.”

“Öyle olduğuna eminim. Karargâhı yem olarak kullanmak zorunda kalacak kadar sıkışacağımızı asla tahmin etmezdim. İşlerin çetin geçeceğini biliyordum ama sanırım durumu fazla hafifse almışım.”

Zettour bunu son derece sıradan bir şeymiş gibi söylemişti. Tanya onu son derece rasyonel biri olarak görür, bundan hiçbir zaman şüphe duymazdı. Hatta kendi zihninde yaptığı karakter analizinde onunla iletişim kurulabilecek bir pragmatist olduğunu bizzat belirtmişti. Yine de, anın hararetiyle kendisini feda edebilecek biri miydi yani…? Bu benim adıma ciddi bir öngörü hatası.

Birini körü körüne takip edersen, kendini tehlikenin kucağında bulma riskini göze alırsın; bu uyarı Tanya’nın zihninde yankılandı.

“İşte bu yüzden sana müteşekkirim. Hem takip muharebesinde hem de Soldim 528’in savunmasında cephenin en önünde harika bir komuta sergiledin. Madalya başvurusu yapılması için Albay von Lergen’in gerekli girişimlerde bulunmasını sağlayacağım.”

“Benim tek yaptığım, birliklerime dayak yesinler diye etten bir duvar ördürmekten ibaretti. Benim şahsi yeteneklerimle hiçbir alakası yoktu.”

“Yani emri verenin sorumlu tutulması gerektiğini mi söylüyorsun? İlginç bir yorum tarzı. Yoksa bunun son derece sorumsuzca bir hareket olduğunu mu ima ediyorsun?”

“Benim konumumdaki biri için işleri resmiyette tutmanın ve sessiz kalmanın en doğrusu olduğunu düşünüyorum.”

“Hmph.” Zettour acı bir tebessüm etti. “Çizginden asla taviz vermiyorsun, Yarbay von Degurechaff.”

“Evet, ben sadece kendime inanırım.”

Başkalarına yalan söyleyebilirsin. Ancak kendini kandırmaya çalışmak katıksız bir aptallıktır. Her şeyin belirsiz olduğu bir çağda, insan en azından kendi sadakatine ve iradesine kayıtsız şartsız güvenebilmelidir.

Ben kendi yolumdan giderim. Kaderimi Varlık X gibi rastgele tiplerin eline bırakmaktansa, modern zihnimin kararlılığına güvenmeyi tercih ederim.

Kendini koruma içgüdüsünden yoksun insanlar işte bu yüzden beni ürkütüyor.

“Özgür iradeye ve öz kararlılığa fazla mı anlam yüklüyorsun acaba?”

“Harekete geçip pişman olmak, eylemsiz kalıp pişman olmaktan daha üretkendir. Kaderimi başkasının eline teslim etmektense kendi sorumluluğumu üstlenmeyi tercih ederim.”

“… Demek bu yüzden.”

Zettour’un onda ne gördüğünü bilmiyordu ama Tanya onun bu ideallerini anlayışla karşılayacağını samimiyetle umuyordu.

Özellikle de böyle bir çağda, izinden gittiğin liderin zihnini okuma imkânı bulmak paha biçilmez bir fırsattı. Zettour ile geçmişte bazı iletişim kopuklukları yaşadıkları düşünülürse, burada sağlam bir ortak anlayış geliştirip geliştiremeyecekleri geleceğimi doğrudan tayin edebilirdi.

“Ah, çay da tam zamanında geldi.”

“Teşekkür ederim.”

Emir eri, tam kıvamında ısıtılmış bir fincana dökülmüş, usulünce demlenmiş çayı ikram eder.

Bu zengin, buram buram tüten kokuyu neredeyse unutmak üzereydi. Kehribar renginde olsa da çay alkolsüz bir içecekti; doğu cephesindeki bir görevi bitirdikten sonra bunu yudumlamak insanı adeta muazzam bir hazla dolduruyordu.

“Dost İldoa ülkesi veya her kimse, cidden zevk sahibiymiş.”

“Tarafsız bir ülkeden gelen ısırıcı bir yorum diyelim istersen. Yok… Ortak dostumuzun öyle bir adam olduğunu sanmıyorum.”

Tedarikçinin kişiliği bir kenara bırakılırsa, adamın bu işten anladığı aşikârdı. Tedarikçinin —yani Albay Calandro’nun— mizacı düşünüldüğünde, bu yarı nezaket yarı çıkar hesabı ile sunulmuş diplomatik bir hediyeydi.

Tanya da Zettour’un doğu cephesinin en ileri hattına kadar çay yaprağı getirecek türden bir adam olduğunu aklında tutsa iyi ederdi. Bu yarı kaçıklık, yarı incelik miydi? Medeni bir mizaç taşıdığı kesin bir gerçekti.

“İyilik dedikleri şey cidden çok lezzetliymiş.”

“Öyle, şüphe yok. Fakat hüsnüniyet bazen felaket de getirebilir. Ve bazen de en büyük faydayı suiniyet sağlar.”

“Ha?” Tanya başını kaldırıp Zettour’un yüz ifadesini inceler. “Kötü niyetlerin bazen iyi niyetlerden daha hayırlı olduğunu mu söylüyorsunuz? Bağışlayın ama, eğer bunu bulunduğunuz makamın nüfuzuyla söylüyorsanız… Bundan kendimce bazı anlamlar çıkarıp tuhaf düşüncelere kapılmaktan korkarım…”

“İstediğini düşünmekte özgürsün. Nelerin doğru olduğuna karar vermek için kendi sağduyunu kullan.”

“Anavatanda geçerli olan sağduyunun doğu cephesinde de geçerli olacağını mı kastediyorsunuz?”

Tanya harika bir fıkra duymuş gibi güler.

“Sözlerine dikkat et Yarbayım. Doğrusu bu kadarı biraz fazla kaçıyor.”

“Emredersiniz komutanım—daha dikkatli olacağım.”

“İyi edersin. Ben şahsen üzerinde durmam ama bu tür laflar çarpıtılıp hiç beklemediğin yerlere ulaşabilir.”

Anavatanın iyi niyetinin neye benzediğini bilmiyorum ama Zettour’un bana gösterdiği kötü niyet için muhtemelen minnettar olmalıyım. Dürüst olmak gerekirse, sahada olan biri olarak bana muazzam bir yardımı dokundu. Uzun vadede işleri başka şekillerde etkileyebilecek olsa da…

Üstelik Tanya kendisine bu kadar açık sözlü bir tavsiye verilmesini beklemiyordu. Onu beklediğimden daha sert bir dille ikaz etmeye iten şey de neydi böyle…?

“Bu kadar dikkatsizce olduğunu bilmiyordum.”

“Nedenleri var… Görüşmemizden hemen önce aldığım kötü haberi duyduğunda, sen de bana hak vereceksin.”

Tanya kendini en kötüsüne hazırlar ve Zettour lafı hiç dolandırmadan o kelime bombasını patlatır.

“Kazanılan bu zaferin neşesini kursağında bırakmak istemem ama durum pek iç açıcı değil… Andromeda Harekâtı tıkandı.”

Bomba tam Tanya’nın zihninin ortasında patlar. Sakinliğini zar zor korumayı başarsa da uğradığı şoku gizleyemez.

Tıkanmak mı? Yani başarısız mı oldu?

“S-güneydeki şehirleri aşamadık mı?”

“O kadar ilerleyemedik bile. Baş döndürücü bir hızla Josefgrad’a kadar ilerledikten sonra, ikmal hatlarındaki kaos yüzünden taarruz durma noktasına geldi. Neticede Federasyon savunmasını tahkim etti ve daha fazla ilerlemenin imkânı kalmadı… Birlikler şu an açıkta kalan kanatlarını korumaya çalışmakla meşgul.”

“Yani”—bu bir sorudan ziyade bir teyit cümlesidir—“kaynak bölgesi?”

“Oraya ulaşamıyoruz Yarbayım.”

Bu haber, insana kederden ah çektirecek kadar düş kırıklığı yaratıcıydı. Savaş ekonomisinin temeli olan kaynakları güvence altına almayı başaramamıştık.

Tek düşünebildiğim, bu hatanın—forex piyasasında binbir güçlükle kazandığın üç kuruş parayı eritmek gibi—kesinlikle yapılmaması gereken türden bir hata olduğu, fakat İmparatorluk’un bunu ulusal çapta yaptığıydı.

“Şaşırdım doğrusu. Korgeneral von Rudersdorf’un böyle bir hata yapması pek beklenmezdi.”

“Mühimmat ve malzeme seferberliğinin zamanında gerçekleşmemesi ana etken olsa gerek. Bu işin başında Yarbay Uger var; onun hata yapması nadir görülen bir durumdur ama…”

“Ama?”

“Duruma tekrar göz attığında, yeni bir cevap kendiliğinden beliriyor. İkmal maddeleri taşınamıyorsa, sorumluluğun bir kısmı demiryolu personelinde olmalı.”

“Yani raylarla mı ilgili?”

İmparatorluk ile Federasyon’un ray hat açıklığı farklı olduğundan doğrudan tren yürütmek mümkün değildi; bu da bir sürü noktada hat tıkanıklığına yol açıyordu. Bu herkesçe bilinen bir gerçekti.

Ortada bir sorun varsa, muhtemelen bundan kaynaklanıyordu.

“Standartları eşitleme meselesi çetin iştir ama Albay Uger ve ekibi öyle iş bilmez adamlar değil.”

Zettour, teknik sorunların çözüldüğü bilgisini pat diye veriverdi. “Büyük bir cambazlık sergiliyorlar; ana hattın bir kısmında ray açıklığını dönüştürmek için harikalar yaratırken bir yandan da ele geçirilen vagonlarla ikmali akıtmaya devam ediyorlar.”

Başka bir deyişle, sorun demiryolcularda gibi görünse de aslında demiryolculardan kaynaklanmıyordu.

“O halde mesafe mi çok uzaktı? Yoksa Özerklik Konseyi rayları korumayı başaramadı mı?”

“Hayır, konsey iyi iş çıkarıyor. İç idarelerini, köy düzeyindeki özerk organları teşkilatlandırma aşamasına gelecek kadar geliştirdiler bile.”

“O zaman geriye sadece en kötü senaryo kalıyor…”

“Evet, tam anlamıyla en kötüsü.”

Zettour’un onun korkusunu doğrulamasının anlamı son derece ağırdı.

Yol vardı.

Ama ikmal maddeleri o yoldan akmıyordu.

Sebebi basitti.

“İkmal maddelerinin kendisi mi eksik?”

“Öyle olmalı.”

“Sormama müsaade buyurun efendim, peki siz işleri nasıl yürütüyordunuz?”

“Kazan kazıyıp kısıtlı kaynakları odaklanmış bir şekilde seferber ederek üretim hacmini koruyordum. Baş koordinatör olarak, doğru noktalara nasıl ve ne miktarda baskı uygulayacağımı biliyordum.”

Ve şimdi doğu cephesine sürülmüştü.

Bunu dile getirmesine gerek yoktu; hayal gücü kıt bir insan bile bunun alt kademelerde nasıl bir kaosa yol açacağını rahatlıkla kavrayabilirdi.

Örgüt, koordinatörlerin neden yüksek maaş aldığını acı bir tecrübeyle öğreniyordu: Kesintisiz ve entegre operasyonları gözeten onların liderliği olmaksızın, örgüt işleyemezdi. Saha çalışmasından zırnık kadar anlamayan bir aptal ancak o liderliği oradan çekip alır, her şeyi saha personeline yıkar ve işlerin tereyağından kıl çeker gibi yürümesini beklerdi.

“Bir şey söylememe müsaade edin.” Tanya, kafasını kemiren korkunç bir baş ağrısıyla söze girer. “Albay Uger gibi yetenekli biri söz konusu olsa dahi, bu kadarı onun üzerine yüklemek için fazla değil mi? Biri yarbay, diğeri korgeneral. Bu rütbelerin yetkileri, nüfuz alanları ve caydırıcılık güçleri kıyaslanamaz.”

“Askerî teşkilat, birbirinin yerini doldurabilecek insanlardan oluşmalıdır… ya da ‘oluşmalıydı’ demeliyim sanırım. Evet Yarbayım, doğu cephesinde yeterince tecrübe kazandım.”

“Anlaşıldı efendim.”

“Bu iş böyle yürümez.”

Tanya başını sallar.

“Böyle devam edemeyiz.”

Bunu inkâr etmek imkânsız olduğundan, Tanya onun bu kendi kendine konuşmasına saygıyla baş sallayarak karşılık verir.

“Vardığım sonuç son derece basit.”

“Dinlemeye amadeyim efendim.”

“… Bu… bu gidişle tuttuğumuz yol yol değil.”

“Efendim?”

“Zihnimin bir köşesinde, belki ben de… bu yoldan gitmeye devam edersek bir çıkış yolu bulabileceğimizi ummuştum.” Zettour, belirgin şekilde kırlaşmış başını pişmanlık dolu bir ifadeyle sallar. “Günübirlik bir hülyaydı sadece.”

İmparatorluk Ordusu doğu cephesinin zayıf kesimini emniyete almıştı. Yüzeyde bu, taarruzun güneyde uğradığı başarısızlığı telafi eden büyük bir ileri adım gibi görünüyordu.

Ancak İmparatorluk’un iç durumuna bütünüyle hâkim olan herhangi biri için işlerin bambaşka bir yüzü ortaya çıkıyordu… Görmek istemeseniz bile elinizden bir şey gelmezdi.

İleri adım atıyoruz, bacaklarımızı uzatıyoruz, hatta kollarımızı geriyoruz ama elde etmek istediğimiz hiçbir şeye ulaşamıyoruz.

Fakat paşa tam olarak neyi kastediyordu?

“Mevcut durumumuzda, güneydoğudaki aksaklık ölümcüldür. Desteklenmeye ihtiyacımız var… “Eninde sonunda birliğinizin savaşmak üzere oraya sevk edileceğinden eminim.”

“Bu hassas dengeyi bırakıp tüm kuvvetlerimizi güneyde mi toplayacağız? Bu bana pek akıl kârı gelmiyor. Burada hatları düzene sokarken doğrudan Moskva’ya taarruz başlatmak çok daha gerçekçi olurdu.”

“Genelkurmay muhtemelen bu görüşünüze katılırdı.”

Çok fazla şey ima ediyor gibi görünen bu sözler karşısında Tanya’nın omurgası dikleşti.

“Geçenlerde Ildoa ile yürüttüğümüz o hoş temasların pek de iyi gitmediğini duymuştum. Bu da mı…?”

“Ordunun emriyle. Şimdi anladınız mı, Albay?”

Tanya şaşkınlıkla gözlerini ona dikti. Ordunun emriyle mi? Yani ordu bunun tam tersini mi yapmayı hedefliyor?

Bu demek oluyor ki…? Bir dakika, emir verme yetkisine sahip tek merci Yüksek Komuta’dır. Ordu, kontrolden çıkmış bir resmî onay mekanizmasının mı yoksa kamuoyu denen o canavarın mı saldırısı altında?

“Vatan bağımlı hâle geldi. Albay, durumun bu denli vahimleşmesi ne kadar acı.”

“Zafere mi bağımlı?”

“Aynen öyle.” Tepkisiz bir ifadeyle başını salladı. “‘Bütün sorunlarımız zaferle çözülebilir.’ Başka bir deyişle, ciddi şekilde bağımlı hâldeyiz. Zafer olmadan yarını düşleyemiyorsak, basitçe felakete mahkûmuz demektir.” Gözlerinin kenarı bir tebessümle kırışırken bunu kısık ama son derece net bir ses tonuyla söyledi. “Vatan hayal kurmak istiyor. Görkemli bir hayal. Herkes yüce İmparatorluk için büyük bir zaferin gerçeğe dönüşmesini umuyor.”

“O hâlde tek seçeneğimiz bu hayali tuzla buz etmek. Onların o konforlu banyo suyunu döküp bu budalaların gözlerini buz gibi gerçeklerle açmalıyız.”

“Kulağa vatana ihanet gibi geliyor, Albay. Vatana bir grup budala mı diyorsunuz?”

“Ne yazık ki ben bir askerim. Harp okulunda bana, gerçeği olduğu gibi göremeyen herkese budala denmesi gerektiği öğretildi.”

Savaştaki bir orduda, gerçeklerle yüzleşemeyen bir budalaya budala demek son derece doğaldı.

Ordunun güzel yanlarından biri de bir aşağılık adama açıkça aşağılık adam diyebilmenizdir. Lafları dolandırmak zorunda kalmamak harika bir şeydi.

“Hepsinden önemlisi,” dedi Tanya, “vatandaki huzurlu günleri seviyorum. Eğer bir grup kör, gözü dönmüş sözde yurtsever bu huzuru yok edecekse, onları gerçek yurtsever olarak kabul bile edemem. Onları domuzlar gibi asmalı ve köklerini kazımalıyız.”

Tanya von Degurechaff, özünde iliklerine kadar faydacı bir pasifistti. Prensip olarak savaşa karşıydı. Özellikle de kolay bir galibiyet getirmeyen ve bilançoyu kârla kapatmayacak her türlü savaşa kesinlikle karşıydı.

Güvenli yoldan elde edilebilecek, kesin getirili, düşük maliyetli ve kazanılabilir bir savaş değilse, bunu uygulanabilir bir yatırım olarak değerlendirmesine imkân yoktu.

Esasen, bu tür bir girişimi tavsiye eden herkes ya bir dolandırıcı ya da bir man kafaydı; her kârda suç teşkil edecek derecede liyakatsizdi.

“Yurtseverliğin kötü tavsiyelere uymakla hiçbir ilgisi yoktur. En başta, ülkenizi seviyorsanız onun huzurunu korumalısınız; hatta bir adım daha ileri gidersek, ülkenin felaketini önlemek tam da bir yurtseverin görevidir.”

“Kesinlikle. Hakiki bir yurtseverin tanımı tam olarak budur.”

Generalin bu eğlenen mırıltısı, Tanya’ya konuşmalarının garip bir noktaya kaymakta olduğunu fark ettirdi. Bu kadar yurtsevermiş gibi davranmak istememiştim… Neden olayı bu şekilde algıladı ki?

“Demek öyle, Albay von Degurechaff. Bu durumda bir yurtsever olarak zaferi nasıl tanımlıyorsunuz? İmparatorluk için bir zafer mi? Yoksa İmparatorluk’un hayalini kurduğu zafer mi?”

Tanya aslında bir yurtsever değildi, fakat bunu inkâr etmenin onu gücendireceğini biliyordu. Bir subaya —üstelik üst düzey bir subaya— kalbinde bir miligram bile yurtseverlik bulunmadığını beyan etmek ancak bir budalanın yapacağı işti.

Söylenmesine gerek olmayan şeyleri söylememek, toplumun pürüzsüz işlemesini sağlayan bir tür yağ gibidir. Sessizlik, toplumun geneline sürtünmeyi en aza indirmeyi telkin eden pratik bir araçtır.

Bu yüzden Tanya, bir yurtsever olarak ne söylemenin uygun olacağını bir an için düşündü.

İmparatorluk’un kaderini paylaşmak gibi bir niyetim olmadığından kazanıp kaybetmesi pek de umurumda değil, ama hayatım ve varlıklarım korunmazsa başım derde girer. Hem de büyük derde.

“İkisi arasında herhangi bir fark olduğunu kabul etmiyorum. Nasıl edebilirim ki? Askerî nizamnameler buna müsaade etmez.”

Tanya, Zettour’un espri anlayışına dokunmuş olmalıydı ki General hafifçe sırıttı. Bu konuşmanın ortasında gülümseyebilmesi gerçekten şaşırtıcıydı.

“Pek bir örnek öğrenci bakış açısı… Ben eski yöntemlerden vazgeçtim.”

“Vaz mı geçtiniz? Bu şaşırtıcı.”

“Gerekirse ne gerekiyorsa yapacağım. Nihayetinde, zayıf bir stratejiyi üstün taktiklerle telafi edemezsiniz. Stratejik düzeyde müdahil olmaktan başka çaremiz yok, sizce de öyle değil mi?”

Tanya’nın bu görüşe katıldığını söylemesine imkân yoktu. Yüzü kaskatı kesilmeye başladı, ancak kendini koruma içgüdüsüyle lafa girdi.

“Generalim, bunu bildiğinizi düşünüyorum ama… bizler askeriz.”

Meslekten yetişme askerler—yani subaylar. Başka bir deyişle, görev tanımlarımız ilgili kanun ve nizamnamelerde açıkça belirtilmiştir.

Şiddet aygıtını kontrol altında tutmanın en asgari şartı, gücün medeni bir biçimde kullanılmasıdır.

Bunun dışına çıkmak şüphesiz ağır şekilde cezalandırılır ve bu bir sözleşme ihlali teşkil eder; dolayısıyla buna itiraz etmek dahi zordur.

“Askerî emirlere tabi bir askerin rolü, yalnızca askerlik hizmeti olarak açıkça tanımlanmış olanı yapmaktır. Görev tanımımız siyaseti kapsamaz.”

“İdeal bir dünyada belki. Ne yazık ki gerçekçilikten uzak olması dışında bir kusurunu göremiyorum.”

Bu tartışmadan gerçekten nefret etmeye başlıyorum, diye iç geçirdi Tanya. Zettour’un ne düşündüğüne dair hiçbir fikri olmadığı söylenemezdi, fakat… anladığını belli ederse, kendisini onunla aynı gemide bulabilirdi.

“Albay von Degurechaff, nihayetinde moral tuz gibidir. Tuz olmadan ölmekten başka çareniz kalmaz, ancak sadece tuzla da yaşayamazsınız.”

O kadar ağırbaşlı konuşuyordu ki, oysa söylediği şey en sıradan sağduyudan ibaretti.

Tanya onun neyi kastettiğini anlayamıyordu.

“Affınıza sığınarak söylüyorum ama bu zaten son derece bariz bir durum değil mi efendim? Yalnızca tuz kullanarak pişirebileceğiniz tek bir yemek bile yoktur. Bunu bir çocuk bile bilir. Bu konuda bu kadar heyecanlanmamızı gerektirecek bir sebep yok.”

“Albay von Degurechaff, yeni akımlardan haberiniz yok mu? İmparatorluk başkentinde tuz kullanarak simyacılık yapmak pek bir moda.”

“… Başkentteki herkes tuzu altına mı dönüştürmek istiyor? Felsefe taşını yapmaya çalışmak gibi mi?”

Kendini tutamayan Tanya, alaycı bir kahkaha patlattı. Simyacılık! Büyü biliminin günümüzdeki sistemine oturtulup standartlaştırılmasından önceki o karanlık dönemde yaşayan cahil bir toplum değildik ya.

Açıkçası, bu bir teşbih olsa bile… pek de başarılı sayılmazdı.

“Hangi aptal böyle bir şey yapar ki?!” şeklindeki gereksiz çıkışını yutup yutmaması gerektiğini düşündü, yoksa bunu pat diye ağzından kaçırmalı mıydı?

“Bunun mümkün olduğunu düşünenler var. Evet, ne kadar büyük bir servet yatırırlarsa yatırsınlar, hepsini geri kazanacaklarına dair kör bir inançları var.”

“Başarma şansları var mı?”

“Hiç yok. Felaket bir şekilde başarısız olacaklar ve tüm İmparatorluk’u turşu gibi tuzlayacaklar.”

Sodom ve Gomora, tuz şehri.

Tanya’nın aklından korkunç kelimeler geçti, ancak onları hemen kafasından attı. Mitolojiyi doğuran o karanlık dünyada yaşamıyordu. Varlık X gibi kötücül bir ilahın varlığını teyit etmişken bunu tamamen inkâr edememek can sıkıcı olsa da… Son zamanlarda kendisine müdahale edilmediği için rahatlamak tedbirsizlik miydi acaba?

“… Generalim. Gerideki Yüksek Komuta bu kadar mı işe yaramaz hâlde?”

“Son derece aklı başında insanlar ölüler tarafından yönetiliyor.”

Bu sözler o kadar aniden sarf edilmişti ki Tanya bağlamı kavrayamadı. Yüksek komutadaki durumu sormuştu, o ise “Son derece aklı başında insanlar ölüler tarafından yönetiliyor,” diye cevap vermişti. Tanya, onun ne kastettiğini kavrayacak kadar cephe arkasında neler olup bittiğine dair bilgiye sahip değildi.

“Albay von Degurechaff?”

“Ha? B-bağışlayın efendim, ‘ölüler tarafından yönetilmek’ ile ne demek istiyorsunuz?”

Bir şeyi anlamadığını dürüstçe itiraf etmek ne kadar da rahatsız ediciydi. Ne yazık ki çok uzun zamandır ön cephede olduğunu acı bir şekilde fark ettiği o can sıkıcı andı.

“İnsanların ‘şimdiye kadar verdiğimiz kurbanlar’ hakkında konuştuğunu duydunuz mu?”

“Biraz. Albay Uger’den.”

“O zaman bu işi hızlandırır. Ne dedi peki?”

Vatandaki bir masada, zararın neresinden dönülürse kârdır diye ısrar ettiğimi hatırlıyorum. Uger’in karşı argümanı ise çoktan çok fazla kurban verdiğimiz, bu yüzden tazminat arzusunun çok güçlü olacağı yönündeydi. Concorde etkisinden buram buram kokan duygusal bir argümandı bu ve açıkçası kavramakta güçlük çekiyordum. Bunca kutsal insan sermayesini çarçur ettikten sonra, daha fazla zayiatı en aza indirmemeyi seçmek neredeyse cinayetle eşdeğerdir.

Onlara insan hayatının tam olarak ne olduğunu düşündüklerini sormak isterdim. Uger gibi bunu daha iyi bilmesi gereken biri tarafından kendisine böyle bir şey söylenmesi, “Böyle şey olmaz!” diye haykırma isteği uyandırıyordu.

“Dürüst olmak gerekirse, Albay Uger’in arkasından konuşmak gibi bir niyetim yok.”

“Ha-ha-ha. Muhtemelen mantıksız, duygusal ve güçlü bir argümanın ortalığı kasıp kavurduğunu iddia etmiştir, değil mi?”

“Evet, efendim.”

Tanya, Uger’in ne dediğini anlayamamıştı.

Ya da daha doğrusu, abarttığını hissetmişti. Mümkün değil, o kadar da aptal olamazdı! Bazı insanların aptallaştığının tamamen farkında olsa da, süper dretnot sınıfı aptallara dönüştüklerinden pek emin değildi.

Gerçekten böyle bir şey mümkün olabilir miydi?

“İmparatorluk Ordusu’nun en mahrem çarklarını görmüş biri olarak kesinlikle ifade etmeme izin verin: Albay Uger doğruyu söylüyor. Söylediklerinde bir sorun vardıysa, o da durumu hafife almış olabileceğidir.”

“… Buna inanmakta son derece güçlük çekiyorum. Biz savaştayız!” Görünür şekilde sarsılmış ve düzeni bozulmuş bir hâlde bağırdı.

Bir pasifist olan Tanya için barış, başka hiçbir şeyle takas edilemeyecek bir değere sahipti. İnsan sermayesi, yeniden inşa etmesi en zor olan şeydir.

“Aptallar gibi oturmuş, insan hayatından kütükleri savaşın ateşine atıp duruyoruz!”

Dünya Bankası’ndaki ekonomistler, eğitilmiş çalışan nüfusu böyle sorumsuzca harcayışımızı görseydi emin olun düşüp bayılırlardı. Bu tıpkı Ebola veya AIDS gibi bir şey. Tedavisi pahalı diye bir hastalığın önünü almazsanız, toplum eninde sonunda çok daha ağır bir bedel öder.

İster acı ister maliyetli olsun, bir tedavi reçetesi varsa kabul edilmek zorundadır.

“Bunca değerli insan sermayesini heba ettikten sonra zarardan dönme kararını bile alamıyorlar mı? Akıllı insanların böyle hareket edeceğini sanmıyorum.”

Barış, genel olarak güvenilir kâr payı ödeyen bir yatırımdır.

Ha, gerçi başlangıç maliyetleri yüksek olabilir. Yine de sürekli zarar eden bir işletmeyi sürdürmekten kesinlikle daha akılcıl.

Tanya’nın feryadı andıran bu mırıldanmasına karşılık Zettour, belirsiz ve kuru bir gülümseme takındı. Ne bir çürütme, ne bir ikna çabası, ne de bir inkâr; yalnızca dilsiz bir sessizlik.

Bir şeyler söylemesini tercih ederdim.

Mantıklı bir Genelkurmay subayı şaka yapıyor olsaydı, hâlâ bir umut var demekti. Fakat tek bir kelime dahi etmemesi öyle bir anlam taşıyordu ki…

Söylenecek bir şey yoksa, sessizlik en doğrusudur.

Bu, kelimelerin ya da belki de mantığın sınırıydı.

“… Bunca ısrafla bizi zarara soktuktan sonra cephe arkası, bu verimsiz gerçekten kaçmaya mı çalışıyor?”

Zettour hâlâ sessizliğini koruyarak bir puro çıkardı ve aniden ucunu kesti. Ardından bir kibrit çaktı; aheste aheste üflemeye başlaması, ilk bakışta onu sıradan herhangi bir gündeymiş gibi gösteriyordu.

“Savaştan şeref ve itibar devşirmeye çalışan romantiklerin nesli tükenmiş olabilir. Fakat intikam arzusu ve verdiğimiz kurbanlara denk kazançlar elde etme isteği bambaşka bir mesele. Kamuoyu, kimerayı andıran ucube bir canavar doğuruyor.”

“Taramalı tüfek ateşiyle kökü kazınmalı. Bunu ancak demir ve kan düzeltir.”

Fizik kanunları saçma sapan lafları yerle bir eder.

İnancınız ne kadar güçlü olursa olsun, dünya asla tam olarak tahmin ettiğiniz gibi dönmez. Varlık X gibi tipler için nahoş bir gerçek olabilir ama dünya bildiğini okumaya devam eder. Müdahaleler sırf siz öyle istiyorsunuz diye işe yaramaz.

“Önüne gelen herkes sizin gibi düşünseydi bu çok işimize gelirdi. Ancak çaresizce azınlıkta kaldığımızı kabul etmek zorundayız.”

“Yermerkezli modele inanan çoğunluk ile güneşmerkezli teoriyi savunan azınlık gibi mi efendim? Aptallara gerçeklerle ilgili bazı hakikatleri öğretecek bir öncü gibi hissediyorum. Kazanmak için bilincimizi reformdan geçirmemiz gerekecek.”

“Albay von Degurechaff. Pratik bir mesele olarak fikriniz değerlendirilmeye değer… İçsel zorluklarımızın üstesinden gelmemiz gerektiğini kabul etmeliyim.”

Bunları söyleyen kendisi olsa da Tanya, içini kaplayan kötü his karşısında şaşkınlığa düştü.

“Bir askerin iç meselelerde zafer kazanması mı? İnisiyatifi ele geçirme şansınız var mı?”

“Sıkıntı şu ki, ben sadece sadık bir askerî bürokrat olarak çalıştım. Askerî teşkilat bünyesinde ne kadar başarılı olursam olayım, siyasette işlerin nasıl yürütüldüğüne dair hiçbir şey bilmiyorum. Elinde tek bir kozu dahi olmayan deneyimsiz bir amatörüm.”

“Yani şimdi mi başlayacaksınız?”

“Ders çalışma vakti geldi, Albay. Biraz pis numaralar öğrenelim. Başlangıç olarak, suç ortaklarımdan biri olmanızı istiyorum.”

Tanya hafifçe irkildi.

Bu kelimeden hoşlanmıyorum.

“Bir ‘suç ortağı’ mı efendim?”

“… Evet.”

“Şaşkınlığımı gizleyemiyorum.”

Bu; kuralcı, sağduyu sahibi ve kanunlara son derece saygılı modern bir vatandaş olan Tanya von Degurechaff’ın başıyla onaylayarak kabul etmekte çok zorlanacağı türden bir davetti.

Suç benim tarzım değil.

Kanunlar, evet, yalnızca insanları vurmak içindir. Yani kullanışlı bir bıçaktır, fakat bu durum Damokles’in kılıcı gibi kendi idam fermanınız olmaları gerektiği anlamına gelmez. Hukuka duyulan güvenin piyasa itibarını güvence altına alan şey olduğu düşünüldüğünde, kasten kanun çiğnemek kabul edilemez bir şeydir.

Modern toplumdaki on bin kişinin tabu sayılması gerektiğinde hemfikir olduğu bir şey varsa, o da “kanunları çiğnemektir.”

“… En deneyimli ön cephe komutanlarımızdan birisiniz. Ayrıca bir kurmay subaya yakışacak yeteneklere sahipsiniz. Durumumuzu anlamadığınızı hiç sanmıyorum.”

“Generalim, tüm saygımla belirtmeliyim ki, tereddüt etmemin sebebi tam olarak anlıyor olmamdır.”

İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı müşkülpesent bir patrondu. Koydukları kotalar acımasızdı ve bir sonraki görev yerinize karar verirken duygularınıza zerre kadar değer vermezlerdi.

Fakat bu, normal bir işte sıkışıp kalmış herkesin kaderidir.

Gönderildiğin yere gitmek ve sana söyleneni yapmak zorundasındır; yasal bir emir olduğu sürece her şey kabul görür.

Ancak bu, üst kademelerin işlerin nasıl yürümesi gerektiğini bildiği varsayımına dayanır.

Kendi işini yapmanın yanı sıra aptal bir yöneticinin pisliğini temizlemek zorunda kalan her toplum bireyi pes etmek ister. Fakat bir savaş sırasında liderliğin akıl ve mantığı terk ettiğini öğrendiğinizde, yasa dışı karşı önlemler almayı düşünür müsünüz?

Tanya’nın sağduyulu sinirleri için bu katlanılmaz bir şeydi.

“Beni bağışlayın efendim, fakat lütfen aramızdaki rütbe farkını göz önünde bulundurun.”

“Hmm?”

“Ben yalnızca yasal emirlere uymakla yükümlü bir askerî teşkilat mensubuyum.”

İş için bile olsa kırmızı ışıkta geçecek değilim.

Tanya, kanunlara uyan bir vatandaşın yaşamına hürmet duyardı; normların dışına çıkmakla ilgilenmiyordu ve birinin suç ortağı olmaya sürüklenip resmen bir çete üyesine dönüştürülmeyi kesinlikle istemiyordu.

Kanunlar başkalarına çiğnetmek içindir, kendiniz çiğneyin diye değil.

Zettour gibi önemli bir adamın satır aralarında her türlü şeyi ima ettiğini anlıyordu, fakat bir kez o kirli işlere bulaştınız mı, hayatınız kayardı. Elini bir kez kirletenin sonsuza dek lekeleneceğini herkes bilirdi.

Gerçi, belki de işler Nikkei şirketlerinin yürüttüğü şekilden biraz daha farklı işliyordu.

Belki de İmparatorluk’un personel doktrini yeraltı işlerine karşı daha hoşgörülüydü… Başka bir deyişle, gerektiğinde kanunları görmezden gelmeniz için emir verilebilecek şekilde kurgulanmış olabilir miydi?

Adaleti gururla seven bir birey olan Tanya için bu durum, dünyayı son derece hüzünlü bir yer hâline getiriyordu.

“Generalim, bir kez daha ifade etmeme izin verin: Ben yasal hizmetle yükümlü bir askerden başka bir şey değilim. Niyet ne olursa olsun, hukuki normlardan her türlü sapma, imparatorluk hanedanına ve vatana ihanet anlamına gelir.”

Tabii ki bu yalnızca kanunun lafzı için geçerliydi, ruhu için değil. Yazılı olmayan hiçbir şey var sayılmazdı.

“Çok güzel. Bu arada, sizin göreviniz İmparatorluk’u savunmak, değil mi?”

“Öyle, Generalim.”

Sözde görevi…

Tanya için bu, basitçe kendisini sözleşmeye uygun şekilde işine adamaktan ibaretti. Belki buna ek iş yapma yasağı şartı demek gerekirdi, fakat İmparatorluk’un zaferi dışında herhangi bir amacın peşinden koşmak sözleşme fikriyle çelişirdi.

“O zaman üzgünüm ama size bir emrim var. Albay von Degurechaff, ‘en iyisi’ olduğuna kanaat getirdiğiniz şeyi yapmanın bir yolunu bulun.”

“Eğer bu sizin ’emriniz’ ise efendim…”

“Güzel. Yani, evet. Emri doğrudan ben vereceğim.”

Emrin ne olacağını merak eden Tanya korkuya kapıldı, ancak Zettour onu rahatlatmak için gülümsedi.

“Yepyeni bir girişim. Yeni bir çıkış yolu. Ezber bozan bir yöntem, ancak bir askerin en büyük tutkusu olabilir.”

“Bunun ne olduğunu lütfedip söylerseniz müteşekkir olurum.”

“Tabii.” Zettour babacan bir tavırla başını salladı. “Önleyici cerrahi müdahalelerden hoşlanır mısınız, Albay?”

Bu bağlamda…

Bu konuşmada…

Önleyici müdahaleler.

Cerrahi mi?

İma dolu bu kelimeler dizisinde Tanya, en başından beri Zettour’dan aldığı o tehlikeli sinyallerin kaynağını keşfetti.

Üst düzey bir subayın çıkıp bunu açıkça dile getirmesi gerçekten de görülecek şeydi.

“… Haddimi aşmak istemem ama ben bir İmparatorluk askeriyim.”

Resmi duruşlar harikadır.

Resmi duruşlar güvenlidir.

Böylece Tanya, Hava Büyücü Yarbay Tanya von Degurechaff’ın vermesi gereken o kalıp cevaba sığındı. Bir asker olduğunu ve bir subay olarak görevini yerine getireceğini vurgularken, aynı zamanda çizginin dışına çıkmayı kararlılıkla reddettiğini beyan ediyordu.

O kadar çaresizdi ki Zettour bıyık altından gülümsedi.

“Şahane. Başka bir cevap verseydiniz sizi vurmak zorunda kalırdım. Bunu anlayacak kadar olgunsanız, uygun cerrahi müdahaleyi gerçekleştirebileceğinize inancım tam.”

“… Dünyada ne yapmayı planlıyorsunuz böyle?”

Sormak istemiyordu ama bilmemenin riski daha büyüktü.

“Tüm dikkatimizi doğuya verebilmek için batıdaki savaşımızı kazanmamız gerekiyor.”

“Batıdaki hava savaşını mı kastediyorsunuz?”

Bunun hüsnükuruntu olduğunun farkındaydı, ancak bu öyle kolayca vazgeçebileceği bir umut değildi.

“Ondan biraz daha doğuya doğru.”

Ahhh, lanet olsun. Ne demek istediğini anlıyordu. Demek olay bu noktaya geldi?

Batının doğusu, Tanya’nın geri dönmeyi o kadar çok istediği o güzel yerden başkası olamazdı: sevgili vatanı. Kural olarak, geriye, cephe arkasına çekilmek sevindirici bir şeydir; fakat… bu özel durum onu tereddütte bırakıyordu.

“Sevinin, Albay. Huzurlu türden bir savaş bu. Yurtta harika vakit geçireceğiz.”

“Eğer bu bir emirse, elbette elimden gelen az bir şeyi yaparım.”

Tanya bir asker, bir teşkilat mensubu olduğunu tekrarlayıp duruyordu. Duruşunu amirine üstü kapalı bir şekilde bildirmek, kendini korumak için elzemdir. Gerçi burada ne kadar etkili olacağından emin değilim.

Ne de olsa tam karşısında duran adam, Zettour, askerî idare konusunda bir uzmandır. Resmiyet profesyoneli biri işi ciddiye bindirirse, ne gerekiyorsa yapmanın bir yolunu bulurdu.

“Harika.”

“Emredersiniz efendim.”

“Bırakalım bu, İmparatorluk için altın bir çağ olsun… Alacakaranlık olsa bile, güneşin yeniden doğacağını onlara göstermeliyiz. Size güveniyorum, Albay.”

“Bunu… İmparatorluk için altın bir çağ yapacağız.”

“Güzel! Çok güzel! Kararlılığımızı perçinleyelim. Pek fazla seçeneğimiz yok gibi görünüyor.”

“… “Evet, her ihtimale karşı hazırlığımızı yapalım.” Tanya mırıldanarak karşılık verir.

Bu emrin berbat bir şey olacağından eminim. Gerekli görülerek meşrulaştırılacağına şüphe yok ama buna uymak zorunda bırakılmak son derece can sıkıcı.

Yine de kaçmak bir seçenek değilse, başka çare yok demektir—bundan sonra ne gelirse gelsin Tanya hazırlıklı olmak zorunda.

(Saga of Tanya the Evil, Cilt 8: In Omnia Paratus, son)

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla