86 – Seksen Altı (LN) Cilt 12 – Bölüm 05

Kanlı Marry Sisin İçinde

BÖLÜM 05

KANLI MARRY SİSİN İÇİNDE

Çevirmen: Onur

 

 

 

 

Kullanılmış nükleer yakıtın yaydığı radyasyon, kalın metalik kalkanlarla engellenebilirdi. Mükemmel bir koruma olmasa da, radyasyona maruz kalma riskini en aza indirgemek için büyük ölçüde etkiliydi. Bu nedenle, zayıf ve silahsız Hail Mary Alayı’nı takip ederken, ordu seramik ve ağır metallerin karışımından yapılmış kompozit zırhla kaplı Vánagandr’ları kullanıyordu. Federasyon’un kara kuvvetlerinin temel taşları olan ve hedefleri ile benzer zırhlı silahlarla donatılmış bu araçlar, her biri 120 mm’lik yivsiz top ve 12,7 mm’lik ağır makineli tüfekle donatılmıştı ve elli ton ağırlığında, saatte yüz kilometre hıza ulaşabiliyordu.

Bu metal kurt sürüsü, ikinci kuzey cephesinde sonbaharın sonlarına özgü yoğun ve ağır sisin altında hızla ilerliyordu.

İki döner makineli tüfeğin ateşi, kaçan askerleri kan bulutunun içinde biçti. Yıkık taş duvarların arkasına saklanmaya çalışanlar, tank mermileriyle vuruldu ve ezilmiş kaya ve et karışımına dönüştü. Bazıları gölgelerde saklanmaya çalıştı, ancak havada patlayan çok amaçlı tank mermileri onları parçaladı ve etrafa saçılan mermiler onları süpürdü. Diğerleri ise o kadar paniklediler ki, Vánagandr’lara boş ellerle saldırdılar, ancak metal bacaklar tarafından ezildiler.

Hail Mary Alayı’nın askerleri, zırhlı piyadelerin ana güç olduğu Federasyon’da çoğunlukla savunma silahı olarak kabul edilen ve nakliye birimleri veya muharebe mühendisleri tarafından taşınan 7,62 mm saldırı tüfekleri taşıyordu. Cumhuriyetin en zayıf zırhlı silahı olan Juggernaut bile 7,62 mm’lik mermileri saptırabiliyordu, bu yüzden doğal olarak Vánagandr’ların sağlam zırhlarını çizmeleri bile mümkün değildi.

Böylece Hail Mary Alayı intikamını alamadı, aksine uğraşları yüzünden hızlı ve acımasızca katledildiler.

 

…………………..

 

Tüm savaş alanları bir tür sisle kaplıydı. İstihbarat ne kadar dikkatli, kapsamlı veya titiz bir şekilde toplanırsa toplansın, tüm belirsizlikleri ortadan kaldırmak imkansızdı. Belirsizlik her yerde pusuda bekliyordu: düşman ordusunda, politikada, iklimde, arazide ve hatta Hail Mary Alayı’ndaki askerlerin eylemlerinde bile. Bu tür faktörlerin etkisinde, bir operasyon asla tam olarak plana göre ilerleyemezdi.

Bu yüzden, Yarbay Mialona için bu savaş çok garip ve korkunçtu.

“… Siz aptallar ne yapmayı umuyordunuz?”

Hiçbir askerin “nükleer silah” ile kaçmamasını sağlamak için, askerlerin etrafını dikkatli ve kapsamlı bir şekilde kuşatmıştı. Kuşatmalarının fark edilmemesi için telsiz sessizliği koruyup araziyi kullanarak kendilerini gizlediler.

Ayrıca, asi askerlerin son çare olarak nükleer silahı patlatmayı düşünmemeleri için, ilk olarak “nükleer silahların” depolandığı ambarı basıp ele geçirdiler. Tüm istihbaratlarını dikkatle inceledikten sonra, baskın başlatmadan önce keşif erlerini göndererek araziyi ve hedefin konumunu hızlı ama dikkatli bir şekilde teyit ettiler.

Buna rağmen, yaklaşma, kuşatma, keşif ve çatışma işlemlerinin tümünün tam olarak plana göre gitmesi, bu savaşı çok sıra dışı hale getirdi.

Sanki rakiplerinin ne planlama, ne hazırlık, ne de direnme iradesi varmış gibi. Son umut ışıkları olan “nükleer silah”ı da kaybettiklerinde, durum çöktü ve hepsi korku içinde kaçtılar.

Evet, tek yaptıkları kaçmak oldu.

İlk başta, aptal ve korkak tavuklar gibi sadece kaçtılar. Ülkelerine sadakatlerinden dolayı hareket etmiyordular. Komutanlar belki de memleketlerine veya yoldaşlarına olan sevgiden hareket ettiklerini düşündüler ancak bu da değildi. Ayrıca bunu haklı bir öfkeden, gerçek bir duygudan veya adalet arzusundan da yapmıyordular.

Onları harekete geçiren tek şey korkuydu. Duruma dayanamamış, bu yüzden bacakları onlara nereye götürmüşse oraya doğru kaçmıştılar. Tüm bu kargaşanın ardındaki absürt ve aptalca gerçek buydu. Korkudan o kadar sarsılmışlardı ki, sonunda cepheyi, kendi yoldaşlarını ve hatta tüm ülkeyi tehlikeye atmıştılar—ve hepsi basit, çirkin bir kaçış içindi.

Kendilerini oldukları gibi görmeye bile çalışmadılar — kendi duygularını bile kontrol edemeyen acınası aptallardı bunlar. Ve bu aptalca, güçsüz ve tembel tavırlarıyla…

“Kendinizi dahi disipline edemiyorken nasıl birini kurtarmayı düşünüyordunuz? Ne olacağını sanıyordunuz, sizi aptallar?”

 

…………..

 

“Prenses, kurtar beni! Kurtar beni!” “Prenses, ölmek istemiyorum!” “Bizi koru, Prenses! Prenses!”

Ölen askerlerinin sesleri kulaklarında yankılanırken, Noele onları duymamak için ağlayarak çığlık attı.

“Bu benim suçum değil, hayır, benim değil, onların suçu, benim değil, onların…”

Hiçbiri düşünmüyordu, sadece bana yapışıp kurtarılmak için yalvarıyorlardı, ben de elimden geleni yaptım, ben… denedim, gerçekten denedim, bu yüzden bunu yapmak zorunda kaldım… Ama ben gerçekten… Ben gerçekten istememiştim!

Gözleri, bir Vánagandr’dan kaçan Rilé’ye döndü. Onu gören Rilé, çaresiz bir ifadeyle ona uzandı.

“Prens…”

Ama Rilé cümlesini bitiremeden, bir Vánagandr’ın ayağı onu parçalara ayırdı. Noele onun sesini duymamalıydı, yüzünü bir daha görmemeliydi. Yine de onu lanetleyen sesi duyabiliyor, onu suçlayan yüzünü görebiliyordu.

“Bunu yapmamızı sen söyledin, Prenses. Sen emrettin. Bunu yapmaya sen karar verdin ve bizi de bu karmaşaya bulaştırdın.”

“… Hayır!”

Hatayı düzeltmek zorundaydık. Ben sadece diğerlerini korumak ve kurtarmak için hareket ettim. Bu benim hatam olamaz. Bu benim hatam değil!

“İşleri düzgün yapmayan sizdiniz! Bu benim hatam değil!”

Nükleer silahı yapamadığımız ve herkesin öldüğü gerçeği… Ben hata yapmadım. Haklıydım! Benim için mükemmel bir çözüm olmalıydı! Dünya bu kadar acımasız olamaz… O çözümü bulamadığım için suçlu ben değilim. Yapamadığımız için suçlu ben değilim!

“—Doğru.”

Biri onu kollarına aldı. Arkasını döndü ve Ninha’nın ona gülümsediğini gördü.

“Doğru, bu senin suçun değil. Artık her şey yolunda. Ben herkesi koruyacağım.”

Noele nefesinin boğazında düğümlendiğini hissetti. O anda, az önce yaşadığı tüm üzüntü, korku ve gözyaşlarını tamamen unuttu.

Ninha kurtar beniyardım et veya koru beni dememişti. Ben koruyacağım demişti… Noele’yi koruyacağım mı demek istemişti?

“Artık hiçbir şey düşünmene gerek yok. Karar vermen gerek yok. Seni her şeyden koruyacağım. Yani, seni anlayabilecek tek kişi benim, değil mi? Prenses olmak çok zor olmalı. Ama artık her şey yoluna girecek.”

Ben…

Noele’nin içten içe bunun bir yük olduğunu düşünüyordu. Bölgesel bir şövalyenin kızı olmak, imparatorluk soylusu olmanın sorumluluklarını üstlenmek. Bunların hepsi ona zorla yüklenmişti. Prenses unvanından, kendisine zorla yüklenen her şeyden vazgeçebilseydi, o zaman… O zaman her şey çok güzel olurdu…

Ve sonra Vánagandr’ın makineli tüfeğinin dönen ateşi iki kızı kanlı bir sis haline getirdi.

 

………………..

 

Nükleer silahların çoğu, savaşın başında ele geçirilen deponun içindeydi. Kiahi sonuncusunu bir kovada tutuyordu. Mide bulantısından kusmak üzereydi ve bacakları titriyordu, ama katliamın kalıntıları arasında sendeleyerek yürümeye devam etti.

Nükleer silahın bulunduğu kova garip bir şekilde ağırdı ve yaralanmamış olmasına rağmen kendini çok halsiz hissediyordu. Ama içinde yanan öfke, ayaklarını sürüklemeye devam etmesi için ona güç verdi.

O lanet leviathan’ı bulamayacaklardı. Tüm arkadaşları ölmüştü. Ve hepsi Federasyon’un suçuydu. Soyluların suçuydu.

 

Prensesin suçuydu.

 

Kiahi dişlerini sıktı. Her şey prensesin hatasıydı. Prenses onları kandırmıştı.

“Başından beri bir terslik olduğunu düşünmüştüm.”

Federasyon, soylular, prenses. Hepsi bize yalan söylüyordu… Bana yalan söylüyorlardı.

“O yüzden intikam alacağım.”

Acınası bir fare gibi sürünerek ve gizlice dolaşarak Vánagandrların bakışlarından kaçtı ve o büyük makinelerin görüş alanından uzak kalabileceği bir yere gitti. Onların dar bir alanda onu takip edemeyeceğini fark edince, küçük bir taş binaya saklandı.

Elbette, taş duvarlarla çevrili bir alanda nükleer silahı patlatmak, radyoaktif madde hiçbir yere yayılmayacağı için anlamsız bir hareket olurdu, ama Kiahi bunun farkında değildi. Bu nükleer silahın son koz olduğunu düşünüyordu ve düşmanının kazanmasına izin vermektense, eski kovayı patlatarak her şeyi yok etmeyi planlıyordu.

Aynı koşullarda bu silahları en son kullandıklarında, tek bir arabayı havaya uçurmaya yetecek kadar güçlü olduğunu bile düşünmedi. Tek yapması gereken onu patlatmak ve her şeyi yok etmekti.

Bu intikamdı. İntikam olduğu için öfkesi haklıydı, yani bu işin ters gitmesi imkansızdı.

Kovanın kapağını sıkıca tutan koli bandını yırttı ve içine doldurulmuş sayısız ürkütücü metal peletlerin üzerine bulabildiği tüm plastik patlayıcıları tıkıştırdı. Fitili yerleştirdi ve patlatma ipini geri çekerken ayağa kalktı. Midesini bulantı kapladı ve bu sefer dayanamayıp kustu.

…Onlar da ilk başta böyle kusmuşlardı.

Bu, yakıt çubuklarını açtıktan ve ilk nükleer silahı patlattıklarında ve işe yaramadığında olmuştu. Arkadaşları gözle görülür şekilde zayıfladı, görünüşleri değişti ve sonunda öldüler.

Sanki bir tür lanet gibi.

Vurulmamışlardı, ateşe maruz kalmamışlardı, ama vücutları şişmeye başlamış, saçları dökülmüş ve derileri pul pul dökülmeye başlamıştı. Kusmaktan mideleri parçalanmış ve ölmüştüler. Nükleer yakıtla temas eden herkes ölmüştü. Muhtemelen bir lanetti. Yakıtta yanlış bir şey yoktu. Garip bir ses veya koku yoktu. Ama ona dokunan herkes ölüyordu, yani lanetli olmalıydı. Bu şeye asla dokunmamalıydılar.

Prenses bunu biliyordu ve sessiz kaldı. İmparatorluk, santrali kasabalarına kurduğunda bunu biliyordu.

O zaman bu laneti her yere saçacağım.

Ağzını silip ayağa kalktı. O anda, bir şapelde olduğunu fark etti. Şapelin diğer tarafında, sabah güneşi sisin içinden yükseliyor, vitray pencerelerden cennetin ışığı gibi soluk bir parıltı yayıyordu. Camda, ona şefkatli bir gülümsemeyle bakan ince yapılı bir kadın resmi vardı.

Güzel kıyafeti parlak, şeffaf maviydi.

Vali’nin karısı, Mary Lazulia. Köylerine nükleer enerjiyi getiren kişi.

Hepiniz bunu hak ettiniz. İzle beni, mavi elbiseli güzel, kutsal anne.

Kiahi arkasını döndü…

…ve kendini, çelik rengi tam vücut zırhı giymiş bir kadının elindeki ağır saldırı tüfeğinin namlusuna bakarken buldu.

“…Hah.”

 

…………

 

Bir yerden yüksek ve keskin bir silah sesi duyuldu.

Vánagandr toplarının sağır edici gürültüsü ve güç kaynaklarının tiz çığlıkları, duyulabilecek kadar azalmıştı. Milha, loş sabah sisinde ürkütücü sessizliğin içinde sürünerek ilerledi. Bacaklarından biri kopmuştu, bu yüzden ayakta duramıyordu ve sağ eli çamurda sürünürken, neredeyse kopmak üzere olan avucunun tek bir engelden ibaret olduğu belliydi.

Sol eli hala sağlamdı, ama Yono’nun vücudu ağırdı ve kan nedeniyle elinden kayıp duruyordu. Onu tutmak için sürekli elini ayarlamak zorunda kalmak sinir bozucu ve can sıkıcıydı.

O sinir bozucu, zayıf ve korkaktı, ama yine de onun için küçük kız kardeşi gibiydi. Ne kadar baş belası olsa da onu korumak zorundaydı. Ayrıca zayıf, korkak doğası onu dünyadan korumak istemesine neden oluyordu.

Öyleyse neden her zamanki gibi ağlamayı ve korkarak kıvrılmayı bırakmıştı? Çamur kirli yüzüne sıçradı.

Başını kaldırdığında, metalik, sivri uçlu bir bacağın yere indiğini gördü. Federasyonun… İmparatorluk soylularının mekanik canavarları. Bir Vánagandr. Makinenin dış hoparlöründen bir kadının sesi, Noele’nin kuzey eyaletleri aksanıyla onu soğuk bir şekilde kınadı.

“Sen, kuş beyinli, yerdeki böcekleri yiyen horozlar grubunun sonuncususun. O paçavra da arkadaşlarından biri mi? Sizin gibi işe yaramaz aptallar yerinizi bilmeyip yapmamanız gereken şeyleri yaptığınız için arkadaşlarınız öldü.”

Milha öfkesinin kaynadığını hissetti.

Paçavra mı..? Yono’yu kastetmişti…

Evet. Biliyorum.

Bir süredir ağlamıyor ya da korkarak sinmiyordu. Onu defalarca kaldırmak zorunda kalmıştı, ama kendi başına hareket edemiyordu. Bu mantıklıydı…

…kafası olmadığı için.

Kafası olmadığı ağzı ve gözleri de yoktu, bu yüzden gözyaşı dökemiyor, ağlayamıyordu. Onu bu hale getiren, Yono’yu bu hale getiren şey…

Sen. Siz askerler. Üst düzey subaylar. Federasyon. “Bize kendi başımıza düşünmemizi söylediniz!”

Ve yapamadığımızda da bizi affetmediniz.

“Ben… Biz bunu hiç istemedik, ama siz yine de yapmamızı söylediniz! Sizin dediğiniz gibi kendi başımıza düşünmeye ve hareket etmeye çalıştık, şimdi de yerimizi bilmemizi ve hareket etmememizi mi söylüyorsunuz? Öyleyse neden baştan beri bize işe yaramaz olduğumuzu ve hiçbir şey yapmamamız gerektiğini söylemediniz?!”

Milha konuşurken cevabı biliyordu. Federasyon’da horozlara yerlerini bilmelerini söylemenin, onlara işe yaramaz demenin, özgürlük ve eşitlik ülkesinde yasaklanmış sözler olduğunu biliyordu.

… Hayır. Öyle değildi.

“… Siz sadece söylemek istemediniz.”

Çünkü özgürlük ve eşitlik ülkesinde bunu söylemek doğru bir şey değildi. Adaletsiz olmak istemediler. Hepsi içten içe kendilerinde adaletin zerresi bile olmadığını biliyorlardı, ama başkalarının kendilerini adaletsiz sanmasını istemediler.

“Sadece kötü adamlar olmak istemediğiniz için söylemediniz! Bu haksızlık!”

 

 

“… Haklısın.”

Teğmen Albay Mialona konuşurken tetiği çekti. Makineli tüfek ateşi, son isyancıları paramparça etti. Teğmen albay, kanın sıçradığı yere bakarak, daracık topçu koltuğunda oturmuş kendi kendine mırıldandı.

Güç ünitesinin gürültüsü nedeniyle, Vánagandr’ın operatörü aynı kokpitte olmasına rağmen, iç radyoyu açmadıkça onu duyamazdı.

“Haklısın. Adil bir ülke haksızdır.”

Birine kendi başına düşünmesini söylemek, tek yapması gerekenin düşünmek olduğu anlamına gelmez. Birine harekete geçmesini söylemek, ne yaparsa yapsın suçlanmayacağı anlamına gelmez. Bu ayrımı yapamayan insanlar için her şey çok adaletsiz görünmüş olmalıydı.

Kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçamayacağını bilmeyen ve sadece ağlayarak koşturan Noele Rohi için. Çok geç teslim olan ve buna rağmen kendini ateş hattına atan Ninha Lekaf için. Sonuna kadar hiçbir şey öğrenmeyen, hiçbir şeyi düşünmeyen ve kapalı bir alanda kirli bir bombayı patlatmaya çalışan o tek asker için.

Onlar için özgürlük ve eşitlik, kaldırabileceklerinden fazlasıydı. Ve adalet adına onlara bunları dayatan Federasyon…

“Eğitim istemeyen, öğrenmeye çalışmayan, zaman verildiğinde düşünmeyen ve plan yapmayan, özgürlük verildiğinde bile karar vermeye çalışmayan koyunlara haklarını dayattığımız için başımıza gelen budur. Bazı insanlar düşünmek veya seçim yapmak zorunda olmayan, sadece liderlerini takip eden koyunlar olmak istiyor. Bu yüzden onlara özgürlük ve eşitlik dayattığımızda başımıza bu geliyor.”

Özgürlük ve eşitliğin getirdiği zorlukları düşünmemişlerdi ve bunu kaldırabileceklerine sorumsuzca inanmışlardı…

Gerçekten de, bir hükümdarın niteliklerine sahip olanlar, yani kendi kendilerinin efendisi olma kapasitesine sahip olanlar için özgürlük ve eşitlik harika şeylerdi. Kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarına karar verme özgürlüğüyle, emir almayacaklardı, hiçbir şeye zorlanmayacaklardı… ve eşitlik adına, başkalarının hayatları için sorumluluk almayacaklardı.

Bir hükümdarın gücüne sahip olacaklardı, ama bu gücü, bu yükü kendi başlarına taşıyamayacak kadar zayıf olanları korumak için kullanmak zorunda kalmayacaklardı.

Demokrasinin özgürlük ve eşitliği altında her vatandaşın kendi kralı olacağını söyleyerek yalan söylediler. Ve kendi kaderlerinin efendisi olamayanlar yine kendilerinden sorumlu olacaktı. Kendi özgürlüklerini isteyerek kabul ederken, vatandaşlarına istedikleri huzuru vermeyeceklerdi.

Yarbay Mialona’nın gözünde bu sorumsuzluktu.

Bunlar, halkını yönetmekten sorumlu olan ve bu nedenle egemenlik hakkının getirdiği görev ve sorumlulukları üstlenen Giadian İmparatorluğu’nun eski bir soylusu olarak düşünceleriydi. Halkın kaderini ve hayatını gözeten biriydi o.

Vatandaşların kendi güçlerinin tadını çıkarırken koyunların zayıflığına göz yummaları kibirli bir davranıştı.

“Özgürlük ve eşitlik… Sürüdeki koyunlar için bu fikirler zulümden başka bir şey değildir.”

Dış hoparlör ve iç radyonun anahtarları kapalıydı, bu yüzden sevdiği koyunları öldürmek zorunda kalan valinin yakarışları duyulmadı.

 

…………….

 

“Prenses olmak çok zor olmalı. Ama artık her şey yoluna girecek.”

Noele’nin Ninha’nın bu sözlerine nasıl cevap verdiğini duymadı. Ardından gelen yüksek ve şiddetli silah sesleri Noele’yi, Ninha’yı ve hatta ana birimin radyo vericisini bile parçaladı.

“Ha…?”

Radyo cızırtısı kesilip sessizliğe büründüğünde, Mele olduğu yerde durdu.

Saldırı Birliği’nin savaşı nihayet sona erdiğinde, sonunda görevini hatırladı. Prensese leviathan hakkında rapor vermeye çalışmıştı.

Ama aradığında, onu karşılayan, tüm arkadaşlarının, prensesinin katledilme sesleriydi.

“Hayır… Hayır!”

Telsizi yeniden bağlamaya çalıştı, ama cevap yoktu. Kiahi, Milha, Rilé ve Yono… Hiçbiri cevap vermiyordu.

“Hepsi öldürüldü mü…?” Otto şaşkın bir şekilde sordu. “Herkes… Bizim dışımızda herkes öldü mü…?”

Mele şok içinde dizlerinin üzerine çöktü. Kiahi. Milha. Rilé. Yono. Yoldaşları… ve prenses.

İçinde öfke ve üzüntü birikti; prensesi öldüren düşmanlara, onu kurtarmayan leviathan’a ve kendine karşı.

Dürüst olmak gerekirse, prensesin ona karşı hislerini biliyordu. Ama o bir prensesti, farklı bir sınıftan biriydi. Eski bir köle, onun gibi hiçbir şey yapamayan sıradan bir insan, böylesine güzel bir prensese layık değildi, bu yüzden farkında değilmiş gibi davranmıştı.

Eğer her şey böyle bitmek zorundaysa, belki de onun hislerine karşılık verseydi daha iyi olurdu. Belki önceki gece, onu son gördüğünde, onu öpmeliydi.

Güneşin parlak ışınları ağaçların arasından rahatsız edici bir şekilde parlıyordu. Beyaz bir Reginleif barajdan indi ve ışık zırhından yansıdı. Kızıl optik sensörü onlara doğru döndü. Hail Mary Alayı’nın son hayatta kalanları olan Mele ve Otto’nun ağaçların arasında kederle durduklarını fark etmeden, yanlarından geçip gittiler.

Mele, optik sensörün kontrolünün kokpit içindeki İşlemcinin bakışlarını takip etmek için ayarlandığını bilmiyordu. Bunu operatörün kayıtsızlığının bir göstergesi olarak gördü. Onları görebildiğine göre, Operatör de onları fark etmiş olmalı ve kayıtsızca başka yere bakmayı tercih etmişti.

O anda Mele, utanç ve öfkeden vücudundaki her kılın diken diken olduğunu hissetti.

Çok üzgünüm. Sevdiğim prenses öldü. Neden benim için üzülmüyorsunuz? Neden siz de yas tutmuyorsunuz? Benim için kızmıyorsunuz? Neden bizim acımızı, kederimizi, ıstırabımızı anlamıyorsunuz?

Biz… Siz… Siz…!

 

“Siz güçlüsünüz, ama yine de…”

 

Siz güçlüsünüz, bizim gibi değilsiniz. Her şeyi yapabilirsiniz, her şeyi seçebilirsiniz ve seçimlerinize göre hareket edebilirsiniz. Öyleyse neden bizi korumadınız, yardım etmediniz, yol göstermediniz? Neden prensesi kurtarmadınız?

Siz güçlüsünüz. Eğer bunu yapacak kadar güçlüyseniz, yapmamanız için hiçbir neden yoktu.

Seçimler yapmak ve düşünmek çok zor, karmaşık ve korkutucu bir şey. Biz yapamayız, bu yüzden bizi korumalı, bize rehberlik etmeli, kurtarmalısınız. Bizi, prensesi, her şeyi.

Ve yine de sizler prensesi terk ettiniz… Sizi işe yaramaz, tembel, kibirli, zalimler…

“Onu terk ettiniz… Hepsi sizin suçunuz!”

 

 

Düşen kırmızı yaprakların arasından bir figür fırladı ve yaralı bir hayvan gibi uludu. Kurena bunu ilk fark eden oldu.

—Kundağı motorlu bir mayın mı…?! Dur, hayır!

Ona bakarken, bir holografik pencere açıldı ve yakınlaştırarak figürün Federasyon’un metalik siyah üniformasını giydiğini gösterdi. Kundağı motorlu mayın değil de, genç bir adamın yüzüne sahipti ve Shin’in yeteneklerinin algılayabildiği kadarıyla,Lejyon buralarda değildi. Yani bu çocuk kundağı motorlu bir mayın değildi.

O bir insandı, Federasyon askeriydi. Savaş alanına alışkın olan Kurena’nın gözleri, onu kendi taraflarından bir asker olarak hemen tanıdı. Ama o zaman neden bu kadar düşmanca davranıyordu? Neden kan dökme arzusuyla koşuyordu? Neden saldırıdan kaçmak için yanlarından geçen genç leviathan’a bu kadar düşmanca ve kan dökme arzusu ile yaklaşıyordu?

Ve parmağı tetikte tuttuğu saldırı tüfeği…

“… H-Hail Mary! Shin!” Kurena, vücudundaki her kılın diken diken olduğunu hissederek bağırdı. Kurena ondan çok uzaktaydı; bulunduğu yerden zamanında yetişemezdi. “Bir kurtulan var! Yavruya ateş etmeye çalışıyor!”

 

 

Mele bağırarak dışarı fırlarken, Otto ve arkadaşları Mele’nin çığlığı ve öfkesine kapılarak onu takip etmeye karar verdiler. Doğru. Hepsi onların suçu. Arkadaşlarımızın intikamını almalıyız. Hepsi onların suçu. Eğer leviathan’ı öldürebilirsek, onu öldürebilirsek, diğer leviathanlar da geri kalan herkesi öldürecek. Korkunç Lejyon, Federasyon, subaylar, soylular ve arkadaşlarımızı terk eden bu adamları.

Nefret ettiğimiz herkesi ve bize kötülük yapan her şeyi yok edecekler. Hepsini yok edelim!

“Hepsi sizin suçunuz!”

Bunu bağıran Mele miydi? Otto mu? Belki de arkadaşlarından biriydi? Artık birbirlerini ayırt edemiyorlardı. Hepsi aynı öfkeyle boyanmış, karşılıklı öfkelerini körüklüyorlardı.

“Hepsi sizin suçunuz! Bütün bunlar sizin yüzünüzden!”

“Biz değildik, bu bizim suçumuz değil! Ama siz tembel, işe yaramaz, kibirli pisliklersiniz, bizi terk ettiniz! Bizi defalarca, defalarca ezip geçtiniz!”

“Acı verdi, korkunçtu, ama yine de yaptınız! Sinir bozucu ve sefil bir durumdu, ama siz hiç anlamadınız, anlamaya bile çalışmadınız! Bu yüzden bu sizin suçunuz!”

“Siz bizi korumaya çalışmadınız, bir kez bile!”

Bağırdılar. Koştular. Hep bir ağızdan uludular ve haykırdılar, öfkelerini belli ettiler.

Aynı şeyi düşünmenin, aynı duyguları hissetmenin, aynı sözleri haykırmanın, aynı yöne koşmanın coşkusunu hissettiler. Aynı duyguları, seçimleri ve eylemleri paylaşan, tek bir varlık haline gelen bir grubun sevincini hissettiler.

Herkesle bir olmak, barış içinde olmak. Bu çok hoştu, çok rahatlatıcıydı.

Mele ve bir bütün haline geldiği Hail Mary Alayı’nın hayatta kalanları, bu zevkten sarhoş olmuştu.

Özgürlük, adalet, özgür irade, bireysellik… Hiçbiri bu bir olma hissinin verdiği coşkuyla boy ölçüşemezdi.

Aaah… Hep böyle olmak istemiştim. Hep böyle olmak istemiştim. Bu harika aleme ulaşmak, bu geniş, büyük, sınırsız sürüye ulaşmak.

Ve bu büyüklüğün sembolü -onların büyüklüğünün vücut bulmuş hali- her şeyi yok edecek bu şiddet gücü tam önlerinde duruyordu. Silahını ona doğrultması yeterliydi.

Nişan aldığı şey, o güzel, geçici, camdan yapılmış denizkızıydı. Ve onu kıracaklardı — o çarpıcı, nadir ve değerli yaratığı. Onlar kadar zayıf, aptal ve beceriksiz insanlar onu kıracaktı.

Tüm gücümüzle, hep birlikte. Aah, ne kadar da harika.

Ama tam o anda…

 

Undertaker, Fisara’yı teşvik ederek barajın kemerinden nehir yatağına iniyordu. Reginleif’in maksimum savaş hızından sıfıra düşmesini sağlayan frenleri kullanarak ağır bir güm sesiyle yere indi. Şans eseri, Hail Mary Alayı ile Leuca’nın arasına düşerek onu korudu.

Kızıl, kırmızı ve vermilyon yapraklar sessizce üzerine yağmur gibi yağdı. Ormanların üzerinde sabah yeni ağarmıştı ve düşen yaprakların arasından yumuşak güneş ışığı sızarken, Shin son isyancılarla karşı karşıya geldi.

Saldırı tüfeği ateşleri Reginleif’in zırhını delemiyordu ve eğer patlayıcıları varsa, bunları üzerlerinde saklayabilecek kadar az miktarda olmalıydı. Reginleif’in kendisine takmadıkları sürece, herhangi bir hasar veremezlerdi. Ama koşmayı bırakmadılar.

Shin hazırlandı. Eğer daha fazla yaklaşırlarsa onları vurmak zorunda kalacaktı.

Reginleif’ler ölümcül olmayan silahlarla donatılmamıştı. Tank zırhını delmek için 88 mm’lik yivsiz toplara, yüksek frekanslı bıçaklara ve zırh delici çakmaçlara sahip olmanın yanı sıra, hafif zırhlı birimlere karşı etkili olan ancak insanlara karşı kullanılamayacak kadar güçlü 12,7 mm’lik ağır makineli tüfeklere de sahiptiler.

Üstelik, birimin on tonluk ağırlığı bile insan rakiplerine karşı ölümcül bir silahtı. Bu, silah olmamasına rağmen tel çapalar ve birimin bacaklarından gelen basit bir tekmeyi bile ölümcül hale getiriyordu.

Durmayacaklarsa, onları öldürmek zorunda kalacaktı.

Ellerini tetiğin üzerine koydu. Sistem lazer nişangahını ateşledi ve tankın kulesi otomatik olarak titredi. Lazerin görünmez ısısı ve heybetli kulenin namlusu askerleri irkiltti. Shin, bunun onları durdurmasını dileyerek içinden dua etti, ama ne yazık ki, korkularının her zerresi garip bir hızla öfkeye dönüştü.

Yüzleri farklıydı, ama nedense hepsi ona aynı görünüyordu. Farklı insanlardı, ama nedense yüzlerini ayırt edemiyordu. Shin titredi. Nedenini bilmiyordu, ama kalbinin derinliklerinden korkuyordu.

Aynı anda, tehditlerin onları durdurmayacağını fark etti.

Ateş etmek zorundaydı.

Shin kendini hazırladı ve sertleşmiş parmaklarını zorla hareket ettirdi. Tetiği çekmek üzereydi. Ve sonra… bunu yapamadan bir saniye önce, zırhlı piyade ve keşif birimi aceleyle yaklaşıp hiç tereddüt etmeden silahlarını ateşledi.

 

 

Zırhlı piyadelerin 12,7 mm’lik ağır saldırı tüfekleri, güçlendirilmiş dış iskeletlerin desteği sayesinde zar zor kullanılabilirdi, çünkü bunlar aslında bir araca veya uçağa monte edilmek üzere tasarlanmış silahlar idi. Bu, bir piyadenin normalde kullanabileceği türden bir ateş gücü değildi.

Bu ağır makineli tüfekler, hafif zırhlı araçlara karşı kullanılan 7,62 mm’lik tam boy tüfeklerin ateşiyle birlikte tam otomatik bir ateş açtı ve askerleri yanlardan parçaladı. Saldırıyı yöneten genç adam ve onu takip eden askerler, Shin’in optik ekranından kayboldu. Öfkeyle çarpılmış yüzleri anında ortadan silindi. Ateş ve kan gibi yanan nefretle dolu bakışları Shin’in gözlerine kazındı, ama onlardan geriye hiçbir şey kalmadı. Havaya uçtular, parçalandılar ve ortadan kayboldular.

Shin bir an için şaşkına döndü. Her şey çok ani olmuştu. Savaş alanında ölümün ne kadar ani ve acımasız olabileceğine alışkın olan Shin’in gözlerinde bile bu, mutlak bir ölüm gösterisiydi. Son anlarına kadar onları saran yoğun nefret bile iz bırakmadan yok olmuştu.

Şaşkınlıkla etrafına bakarken, İsmail, tam otomatik ateşin ısısından hala buhar çıkan 7,62 mm’lik saldırı tüfeğini omzuna dayayarak konuştu.

“Sana söylemiştim, Yüzbaşı. Kurtaramayacağın insanlar senin sorumluluğunda değil.”

“…Yüzbaşı.”

“Bu, bugüne kadar seninle hiçbir ilgisi olmayan, cahilce aptallıklarıyla herkese sorun çıkaran ve sonra da neden onları kurtarmadığını sorma cüretini gösteren aptallar için özellikle geçerli. Onlar senden yardım istemiş olmaları, senin bunu yapmak zorunda olduğun anlamına gelmez. Sen aziz değilsin, biliyorsun.”

 

………….

 

Gadyuka’nın açık kanopisinin yanında titreyerek duran Frederica’yı gören Vika, gözlerini kısarak baktı. Bu, karnının derinliklerinde titremeyi gizlemek için yaptığı bir hareketti. Kan kırmızısı gözlerindeki parıltıya bakılırsa, yeteneği aktif durumdaydı ve gördükleri apaçık ortadaydı.

“Onları terk et demiştim, maskot.”

Onun gibi güçsüz bir sembol, kurtaramayacağı kişileri terk etmeliydi. Kendini beğenmiş arzuları yüzünden boğulup ölmelerine izin vermektense bu daha iyiydi. Onlara acımaya ya da kendisini bu aptalların ölümünü izlemeye zorlamaya gerek yoktu.

Frederica ona yan gözle baktı.

“Hayır. Öncelikle, bana emir vermeye hakkın yok, Zincirlerin Yılanı.”

Frederica ona döndü ve yılan prense öfkeyle baktı.

“Gerçekten, ihanet etmeyeceğim tek şey kendi vicdanımdır. Ayrıca şu anda gerçekten koruyabileceğim tek şey de kendi vicdanımdır. Doğru, şu anki halimle kimseyi koruyamam ya da kurtaramam. Ama insanları terk etmeyi seçersem, o zaman kendi vicdanımı bile koruyamam. Ve o durumda, şu anda…”

Yanan alevler gibi gözleri, yeni dökülen kanın kırmızısıyla parlıyordu.

“…bakmamak, yapmam gereken şey. Bu savaşı, insanların nasıl düştüğünü ve yıkımın nasıl geldiğini izleyerek, asla bakmadan savaşacağım. Böylece bir gün, sen ve Shinei gibi başkalarını koruyacak kadar güçlü olduğumda, hayatların parmaklarımın arasından kayıp gitmesine izin vermeyeceğim. İşte bu yüzden, yorum yapmaya hakkın yok.”

“Vicdan, diyorsun.” Vika, ince, hoş olmayan bir nefretle gözlerini hafifçe kısarak baktı. “Bu duyguyu beslemek sadece yoluna engel olur.”

Bu, idealist bir güzelliğe sahip ama hiçbir gücü ve gerçekliği olmayan, boş bir kısıtlamadan başka bir şey değildi.

“Umurumda değil,” diye tükürdü Frederica, kızıl gözleri parlayarak. “Bir keresinde bana söylemiştin; Kral olamasan bile, bir asilzade gibi davranabilirsin. Böyle olmak istediğini söylemiştin. Kral unvanın olmasa bile, asaletini koruyabilirsin. Evet, ben de öyle yapacağım. Başkaları tarafından bana verilen taçla değil, kendi kaderimin efendisi olarak davranacağım.”

Vika, az önce söylediği şeyde bir terslik olduğunu hissetti. Kendi kaderimin efendisi. Bu, Seksen Altı’dan farklı değildi, sorun yoktu. Ama…

başkaları tarafından kendisine verilen bir taçla değil mi?

Bir an sonra Vika anladı. Yılan prens bile bir anlık şoktan kurtulamadı. Karşısındaki bu kız. İmparatorluk soylularının kanını taşımıyordu…

Frederica ona bakarak alçak sesle konuştu.

“Anlıyorum. Mutlaktır ki bu duydukların seni şaşırtmadı. Ben de bunu örnek almalıyım.”

“Sen…”

“Benim işlerimle ilgilenmediğini sanıyordum?” Onun sözünü kesti.

“…Şey, sanırım bu doğru, ama…”

Kendi toprağı olmayan, sadece kukla bir hükümdar olan eski bir imparatoriçeyi barındırmak, hiçbir fayda sağlamayan bir beladan başka bir şey değildi. Birleşik Krallık gibi büyük bir ülke bile kıtanın en büyük süper gücüne karşı çıkmak istemiyordu. Eski imparatorluk soylularının bin yıllık rekabetine karışmak son derece itici bir fikir gibi görünüyordu.

Ancak.

“Şu anda, artık aynı şekilde hissetmeyebilirim.”

Tüm Lejyon birimlerini durdurabilen imparatorluğun kartal soyundan gelen kız… Şu anda, Birleşik Krallık kraliyet ailesinin bu üyesi, tüm insan uluslarının karşı karşıya olduğu zorlukları sona erdirebilecek tek anahtarı görüyordu.

Ancak Frederica yerinden kıpırdamadı.

“Idinarohk’un en değerli mücevheri, tüm koşullar yerine gelmeden aceleci davranmayacağını bilmez mi?”

Vika ona alaycı bir şekilde baktı. En azından o kadarını anlamıştı.

“Başka kim biliyor? Milizé… muhtemelen bilmiyor. Nouzen biliyor mu?”

“… Biliyor.”

Vika, Shin’in sırtına bir tırtıl bırakmayı düşündü. Bu, Shin’in düşüncesizce etrafa yayabileceği bir bilgi değildi ve başkalarının kişisel durumlarını başkalarıyla paylaşmak da ona düşmezdi. Bu konuda samimiyeti övgüye değerdi, ama… yine de Vika’yı sinirlendiriyordu.

“O zaman onlarla işbirliği yapmaya devam etmeliyim. Elimde pek fazla koz olmadığı doğru.”

Emri verebilecek Frederica’nın varlığı yeterli değildi. Emri iletebilecek komuta merkezinin yerini bulup ele geçirmeleri gerekiyordu. Federasyon’da mahsur kalmış, vatanına dönememiş ve emrinde tek bir alay bulunan Vika, o yeri bulup ele geçirmek için gerekli imkânlardan yoksundu. Shin, Saldırı Birliği’yle ve Federasyon ordusuyla işbirliği yapmak zorundaydı.

Ayrıca Shin’in yasal vasisi, Federasyon’un geçici başkanı Ernst ile de. Frederica başını salladı. Adel-Adler Hanesi’nin alev rengi gözleri, tek boynuzlu atların imparatorluk moru gözlerine baktı. Tahtlarından kovulmuş olsalar da kraliyetin gururunu bir kenara atmayacaklardı.

“Her zamankinden daha fazla dikkatli ol,” dedi. “Diğerlerini koruyabilmemiz için.”

 

………………..

 

İsmail’in dediği gibi, Fisara baraj kemerinden dışarı baktığında, Leuca yüksek bir çığlık attı ve Kadunan taşkın kanalına doğru yüzdü. Fisara onu takip ederek barajı terk etti ve taşkın kanalına doğru ilerledi. Devasa gövdesi yıkık baraj kapısının üzerinden geçerken bu kez istemeden onu tamamen kırdı. Sonunda, iki leviathan Kadunan taşkın kanalında, sonbahar renkleri içinde birleşti.

Bunu gerçekleştirmek için çekilen onca zahmetten sonra, Shin onların yeniden bir araya gelmesinden pek etkilenmemişti. Diğer İşlemciler ve zırhlı piyadeler de aynı yorgunlukla tepki verdiler ve içtenlikle iki yaratığın bir an önce gidip huzur içinde kalmasını dilediler. Sadece Fido, nehir kıyısında ikisine nazikçe yaklaştı ve birkaç dostça bip sesi çıkardı. Leviathanlar bunu fark etmediler bile.

Pi…” Sesi biraz incinmiş gibiydi.

Fido’nun omuzlarını (vücudunun arkasını) kederle düşürdüğünü gören Shin, bu ilgisizliğin mantıklı olduğunu düşünmeden edemedi. Bu kadar kısa bir sürede bu iki farklı tür arasında bir bağ oluşmuş olsaydı, bin yıldır bu yaratıklarla savaşan İsmail’in Açık Deniz klanlarının gururu incinirdi.

İsmail Fido’nun üzgün davranışını öfkeyle izlerken, Fisara onu gözünün ucuyla fark etti ve bu sefer arkasını döndü. Uzun boynunu olabildiğince aşağı indirdi ve İsmail’e doğrudan baktı. Eğer burası kara parçası olmasaydı, eğer burası insanlığın toprağı olmasaydı, hiç tereddüt etmeden ısı ışınıyla ateş edeceği çok açıktı.

“… Ne? Beni hatırladın mı, seni piç?”

Ya Açık Deniz klanlarının ayırt edici dövmesini tanıdı. Ya da Deniz ve güneşten solmuş açık renkli saçlarından. Belki de üzerinde kalan kalıcı tuz kokusu, düşmanının kokusuyla karışmıştı.

İsmail’in yüzünde de bir gülümseme yayıldı, vahşi ve bir şekilde samimi bir şekilde sırıttı.

“Ne? Bana öyle bakma, piç kurusu. Seni parçalarım.”

Shin, bu yaratığa karşı mutlu mu yoksa kızgın mı olduğunu anlayamadı. Belki de ikisi deydi. Leuca, onlara aldırış etmeden Kadunan taşkın yolundan kuzeye doğru yol almaya devam etti. Fisara, uzun boynunu eğerek İsmail’e bakmaya devam etti.

İki leviathan taşkın yolundan geçtikten sonra, komuta subayları anında çevredeki birimlere emirler yağdırarak yaratıklara dokunmamalarını emretti.

 

…………..

 

Ernst, ikinci kuzey cephesindeki askerlerin imha edildiğinin ve kalan nükleer yakıtın ele geçirildiğinin haberini aldı. Rahat bir nefes aldı; ikinci kuzey cephesindeki kriz önlenmişti.

Buna rağmen, Ernst’in kalbinin derinliklerinde bir pişmanlık duyuyordu.

“Efendim, insanların ideallerini korumaktan bahsediyorsunuz, ama aslında bunu hiç umursamıyorsunuz, değil mi?”

“…Doğru,” diye fısıldadı başkanlık konutunun boş ofisinde. “Hiçbir şeyi umursamıyorum, sonuçta korkacak hiçbir şeyim kalmadı.”

Artık onun için gerçekten değerli olan hiçbir şey kalmamıştı. Kaybetmekten korktuğu, korumak için kendini mecbur hissettiği her şey çoktan yok olmuştu. Onun inandığı, ama gerçekleşmemiş olan idealleri bile…

Ama o idealleri korumaya devam ediyordu, çünkü onlar kadının inandığı şeylerdi. Kimsenin terk edilmediği, herkesin kurtarılabileceği, şefkat ve adaletin hüküm sürdüğü bir dünya. Ve bu ideal lekelenecekse, o zaman her şeyin yanmasını, insanları, ülkeleri, tüm dünyayı, tüm kalbinden diliyordu.

Ama artık onun için bunların hiçbir önemi yoktu.

“Çünkü o çoktan gitti.”

………………..

 

4.Zırhlı Tümen, Hiyano Nehri’nden çekildi ve geri dönüş yolunu koruyan Rito’nun birliğiyle yeniden birleşti. Buna bağlı olarak, kuzeydeki bölgelere girmiş olan 3. Zırhlı Tümen de geri çekilmeye başladı. Arka muhafızlar yeterince uzaklaştığında, Recannac barajındaki patlayıcılar ateşlendi.

Bir gürültüyle, ince beton baraj kemeri çöktü ve Recannac Nehri’nin tıkanmış suları tekrar eski akışına kavuştu. Bundan sonra, komutanlar geçtikten ve bölgeyi kontrol altında tutan birliklerin geri çekilmesi doğrulandıktan sonra, bitişikteki Niioka barajı ve Niusei barajının patlayıcıları ateşlendi.

Bu birlikler geri çekilirken, Kadunan taşkın yolundaki yirmi iki baraj da bir iplik gibi geri çekilerek yıkıldı. Son olarak, Roginia Nehri’nin kaynağında suyu tutan Roginia barajı patlatıldı ve aynı anda eski Tataswa taşkın yolunun ve yeni taşkın yolunun kapakları kapatıldı.

Bununla birlikte, Hiyano’nun tüm suları Roginia savunma hattının sular altında kalan nehir yatağına taşarak Womisam havzasını sular altında bıraktı. Lejyonun ilerlemesini engelleyen büyük Roginia Nehri bataklığı, bir asırdan fazla bir süre sonra ilk kez ikinci kuzey cephesinin önünde yeniden ortaya çıktı.

 

…………

 

Fisara, yavruyu peşine takarak, insanların Zinori limanı olarak adlandırdıkları yerde bulunan nehir ağzından geçerek kuzey denizlerine ulaştı. Düşman metalik varlıklar onu uzaktan izliyordu, ancak saldırmadıkları için onlara aldırış etmedi. Dikkatini, leviathan sürüsünün geri kalanının şarkı söylediği kıyıdan uzaklara vermişti.

Yavru Leuca, uzun, palto gibi zarları ve zırh pulları arasındaki sıvıyı emerek soğuk suya daldı ve onu bir fıskiye gibi püskürterek sürünün yanına hızla yaklaştı. Fisara onu takip etti, suya daldı ve sürünün yanına, tanıdık, donmuş kuzey denizinin berrak sularındaki evine geri yüzdü.

Lapis lazuli rengindeki suların derinliklerinde, Fisara’nın zihninde bir anı canlandı. Yavruyu topladığı gölette gördüğü iki ayaklı yaratıklar grubunu düşündü. Onlar birbirlerini öldürürken, leviathan neredeyse duyulmayacak kadar zayıf bir ses duymuştu. Bu ne olabilirdi?

 

 

Federasyonun birçok eğitim üssünden birinde, gümüş saçlı, gümüş gözlü Birinci Teğmen Henry Knot gönüllü asker olmak için geldi. O eski bir Cumhuriyet askeriydi, başka bir deyişle Cumhuriyet vatandaşıydı.

(Ne Henry mi?? I feel quite hungry!)

Sadık hizmetinden ötürü övgü aldı ki bu bir Cumhuriyet askeri için oldukça sıra dışı bir durumdu ve bölük subayı rütbesini korumasına izin verildi. İlk yedek birliğe çağrıldığında, onunla birlikte eğitim gören diğer Federasyon askerleri onu kendilerinden uzak tuttu. Cumhuriyet’in Seksen Altı’ya yaptıklarını düşünüldüğünde, bu çok doğal bir davranıştı, bu yüzden Henry bunu fazla kafasına takmadı.

İnsanlar bazen arkasında konuşuyordu ancak daha fazlasını yapan olmamıştı. bu da ona Federasyon ordusunun düzenli ve disiplinli olduğu izlenimini verdi.

Bu yüzden, meslektaşlarından biri onu ortak odadaki telefon kulübesine çağırdığında, Henry şaşkın bir şekilde kendini işaret etti. Askerler kulübeden özel görüşme yapma iznine sahipti, ama Henry hiç kullanmamıştı. Asker olmak için gönüllü olduğunda babasına uzun bir veda etmişti, bu yüzden sadece bir ay sonra onunla konuşmasına gerek yoktu.

Ama buna rağmen, meslektaşı net bir şekilde konuştu.

“Evet, Teğmen. Teğmen Henry Knot. Kardeşiniz sizi arıyor.”

“Ne?!”

Henry aceleyle yanına gittiğinde, askerin ifadesinin her zamankinden farklı olduğunu gördü. Adam, Henry’ye yanlış bir şey yapıyormuş gibi rahatsız hissediyordu.

“Kardeşin Seksen Altı’lı mı?”

Henry irkildi ve olduğu yerde donakaldı. Ailesini terk etmekle mi suçlanıyordu? Üvey annesi ve küçük kardeşini. Bu doğruydu, Claude’u terk etmişti.

“… Evet.”

“Anlıyorum. Bu, hmm… senin için zor olmalı.”

Bu sözler beklediği sözler değildi. Henry şaşkınlıkla uzun boylu askere baktı. Henry’den ortlama bir iki yaş büyük, genç bir yedek askerdi.

“Toplama kampları sen on yedi yaşlarındayken başlamış olmalı, değil mi? O yaşta, aslında yapamayacağın çok şey varken, her şeyi yapabileceğini sanırsın. Bu yüzden… zor olmuş olmalı.”

“…”

“O yüzden, küçük kardeşinden kaçma. Seni aradıysa, konuşmak istiyordur. Ondan bu şansı alma.”

“…Teşekkür ederim.”

Gerçekten de Henry bir zamanlar ona bu şansı vermemişti, bu yüzden Claude çok kızmış olmalıydı. Ve ona kızgın olmasına rağmen, Claude ona konuşmak için bir şans daha veriyordu. Öyleyse…

“…Henry?”

“Claude?”

Claude’un sesi, aralarındaki mesafeyi ölçmeye çalışıyormuş gibi geliyordu, ama Henry’yi sadece birimlerinin sorumlusu olarak gördüğü zamanlarda, ona çok samimi bir tonla konuşurdu. Kardeşiyle konuştuğunu öğrenince böyle davranmaya başlaması, ayrı geçirdikleri zamanı ve aralarındaki kopukluğu acı bir şekilde hatırlattı.

—Ağabey.

Claude muhtemelen bir daha ona asla böyle hitap etmeyecekti.

“Eğitim aşamasının neredeyse bittiğini duydum, o yüzden… bitmeden önce sana ulaşayım dedim…”

“Oh… Teşekkürler.”

Cepheye gönderildiğinde, muhtemelen şu anda olduğu kadar kolay telefon görüşmesi yapamayacaktı.

“Ee, ne yapıyorsun?” Henry, sesini sakin tutmaya çalışarak sordu. Claude’un onu araması, ana üssüne döndüğü anlamına geliyordu.

“Mm… Ay seyrediyorum.”

“Ay mı seyrediyorsun?”

“Bir yerde öyle bir festival var. Shin… Şey, operasyon komutanım iki yıl önce Seksen Altı’ncı Sektör’de böyle bir şey yapmıştı ve yine yapmaya karar verdi. Garip çim süslemeler yapıp garip şekerler yiyorsun.”

Henry, kabinden odanın karşısındaki pencereden dışarı baktı ve ayı seyretti. Claude’un şu anda baktığı aynı ayı.

“Gerçekten mi? Eğlenceli görünüyor.”

 

 

Ay seyri için gerekli olduğundan, Cephanelik üssünün manevra sahasından uzun yapraklar topladılar. Bu yaprakların birçoğu birbirine bağlanıp dekorasyon olarak asılmıştı. Shin, yemek salonunda otururken Para-RAID aracılığıyla Lena ile bağlantı kurdu. Lena hala sağlık merkezindeydi, ama o da aya bakıyordu.

Michihi’nin talimatlarıyla ay keklerine benzer bir şey yaptılar. Shin, köfte ikram etmeyi önerdi, o da bunun unu yoğurup kaynatarak yapıldığını söyledi. Orienta üyeleri de buğulanmış patateslerden bahsetti, ama patates mi tatlı patates mi olduğuna karar veremediler, bu yüzden ikisini de yaptılar.

Muhtemelen geleneklerin hepsini yanlış anlamışlardı, ama içlerinden geldiği gibi yaptılar.

İki yıl önce, Seksen Altıncı Sektör’de Kujo, ay seyri yapmayı önermiş ve ayda bir tavşan olduğunu söylemişti. Bunu hatırlayan Raiden, elmaları tavşan şeklinde kesti ve nedense masalardan biri elmalı tavşan kesme dersine dönüştü.

Tedarik ekibi, patatesleri sadece haşlamanın yetmediğini söyleyerek, üzerlerine tereyağı sürüp tart yaptı.

Tereyağlı tarttan bir parça alan Shin, tartın hilal şeklinde kesildiğini fark etti. Kafasını kaldırdı ve gökyüzünde aynı şekle sahip ayı gördü.

Ne yazık ki, konuştukları şey o kadar şiirsel değildi: ikinci kuzey cephesindeki ayaklanma olayları. Kesinlikle eğlenceli bir konu değildi ama Lena operasyonun içeriğini duymak istiyordu. Nükleer silah yapmanın pervasızlığı karşısında şaşkına dönmüş, Hail Mary Alayı’nın aceleci eylemlerini duyunca yüzünü buruşturmuş ve kirli bomba kullandıklarını duyunca nutku tutulmuştu. Asilerin savaşa bir leviathan’ı dahil etmeye çalıştığını duyunca başını tutmuş ve sonunda şunu söylemeyi başarmıştı:

“Hmm… Zor bir zaman geçirmişsin gibi görünüyor…”

“Operasyonun kendisi o kadar da kötü değildi.” Tereyağlı patatesi ısırıp bir parça yuttuktan sonra Shin devam etti.

“Bazı iyi şeyler de oldu… Bu operasyonda Kırkayak’ların düşen birimleri ve mermi parçalarını toplamakla kalmayıp, bölgeleri dezenfekte etmek içinde hareket ettiklerini doğrulayabildik. Patlattıkları kirli bombanın etkisi minimum düzeyde olmalı.”

“Bu… En azından bu iyi bir haber.”

“Evet… Ve, hmm, fark ettiğim bir şey var.”

“Hmm? Ne?”

“Hail Mary Alayı’nın lideri… Olayı başlatan oydu, ama askerlerinin talepleri arttığında ve onların beklentilerini karşılamaya çalıştığında, durum kontrolden çıktı.”

Shin, Ninha’nın ifadesini duymuştu. Lider, tek bir şehrin valisi olarak görev yapan şövalyelerden geliyordu ve o kasabanın askerleri onu efendileri ve prensesleri olarak görüyordu. Muhtemelen halkının layık bir lideri, adil bir prenses olmakla gurur duyuyordu ve bu şekilde davranmaya çalışması onu bu korkunç duruma düşürdü.

“Birine hizmet edenler sadece itaat etmemeli aynı zamanda üstlerini desteklemeleri gerekir. Çünkü bunu yapmazlarsa, hizmet ettikleri kişiler baskı altında ezilene kadar daha da fazla çabalamaya zorlanır. Bu da beni düşündürdü, ya biz…”

Ya biz, kraliçemize hizmet eden Seksen Altı’lar da…

 

“… sana yük oluyor olabiliriz, Lena.”

 

 

Ay seyri hakkında haber alan yemekhane sorumlusu, Lena’ya tatlı patates yapmayı öğretti. Tatlı patatesler, şu anda baktığı ayın aksine, dolunay gibi yuvarlaktı. Lena, diğer iyileşmekte olan askerlerle birlikte akşam yemeğinden sonra tatlı olarak tatlı patates yerken, Shin’in sözleri kafasını karıştırdı.

Shin, bunu sen mi söylüyorsun? Doğu cephesinin başsız ölüm meleği?

Sen sadece bir kral değilsin, sen kurtarıcı bir tanrı gibisin.

“Endişelenmene gerek yok. Sen beni sadece takip etmiyorsun, aynı zamanda destekliyorsun. Benden sadece bir şeyler beklemiyorsun, aynı zamanda bana inanıyorsun.”

Majesteleri. Bu unvan saygı ve güven içerirken, tapınma ya da zorlama içermiyordu.

“Ayrıca, bana hiç güvenmemen canımı yakıyor. Bunu zaten biliyorsun. Yoksa yine ağlamaya başlayayım mı?”

Shin’in alaycı bir gülümseme attığını hissetti, Birleşik Krallık’taki kavgalarını hatırladı.

“… Evet, haklısın.”

“Haklı mıyım?” Lena, dudaklarında gururlu, tatminkar bir gülümseme olduğunu fark etmeden sordu. “Merak etme, hepiniz beni yeterince destekliyorsunuz. Hatta, Shin, benim yanımda daha şımarık davranmanı tercih ederim. Daha önce, ‘bana yeterince ilgi göstermiyorsun’ diye kızdığın zamanlar ki gibi.”

“Oh. Bunu bir söz olarak kabul edebilir miyim?” Shin şakayla cevap verdi.

Sanki Lena’ya bu sözü vermek istediğinden emin olup olmadığını soran yaramaz bir çocuk gibi konuşuyordu. Ama sonra ses tonunu değiştirip, biraz sabırsız ama samimi bir heyecanla ciddi ve dürüstçe konuştu.

“Sana doyamıyorum Lena. Seni yakında görmek istiyorum. Yanımda olmanı istiyorum.”

Lena kıkırdadı. Zihnini dolduran boşluk ve suçluluk duygularını atlatmak için ihtiyaç duyduğu zamanı bulmuş, yeterince dinlenmişti. Kaçınılmaz endişe ve kaygı labirentinden kurtulmuştu. Kalbinde, Rezonans’ın diğer tarafındaki erkek arkadaşıyla gelecek hayallerini veya ertesi gün için eğlenceli planlarını konuşmak için yeterince yer açmıştı.

“Evet. Ben de sana doyamıyorum.”

 

……………..

 

Anju, telefon görüşmesinden dönen Claude’u uzaktan gördüğünde, Dustin’e aniden sordu:

“Anneni düzenli olarak arıyor musun? Eminim senin için endişeleniyordur.”

“Muhtemelen öyledir, ama…”

Onun yaşındaki bir çocuk, annesinin kendisiyle fazla ilgilenmesinden rahatsız olurdu. Ancak…

“Biraz hile yapabileceğimi söylemiştin… ve bu bizi kurtardı.”

Eğer o sözleri söylemeseydi, Dustin’in annesi – İmparatorluk’tan göç etmiş ve Cumhuriyet’te hiçbir etkisi olmayan bir kadın – zamanında tahliye edilemeyebilirdi… ve hayatta kalamayabilirdi.

“Önemli değil.” Anju gülümsedi, ama sonra düşünceli bir şekilde Dustin’den gözlerini kaçırdı. “Sende… bana karşı da biraz hile yapabilirsin.”

Dustin ona şaşkınlıkla baktı, ama gökyüzü rengi gözleri onunla buluşmadı. “Sen çok safsın Dustin, bu yüzden hile yapmayı sevmiyorsun. O yüzden biraz hile yapmanı ve bunu benim için yaptığını kendine söylemeni istiyorum.

Bir şey olup geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmeden önce durmanı ve bana geri dönmeni istiyorum.”

Gözlerini titreyerek indirdi, geri dönmeyen birini hatırladı. Geri dönmesini dilediği ama asla dönmeyen değerli birini. Ve Dustin, onu bir daha böyle incitmeye niyetli değildi.

“…Eğer bu senin benden nefret etmene engel olacaksa.”

Tamamen korkak olmak istemiyordu, ama bu onu incitmekten alıkoyacaksa, deneyebilirdi.

“Sen de, Anju. Biraz hile yapıp benim için yaptığını söyleyebilirsin. Sen de geri dönmekten vazgeçemezsin.”

“Oh, bence ben zaten yeterince hile yapıyorum, biliyor musun? Sen izin verdiğin için sana yalakalık yapıyorum.”

“Bana yalakalık yapmak hile değildir.”

Anju, yaramaz bir gülümsemeyle başını Dustin’in omzuna yasladı ve Dustin’de kolunu onun omzuna doladı. Anju’nun kıkırdaması Dustin’in kulağını gıdıkladı ve bir aydır ilk kez duyduğu Anju’nun sesi farkında bile olmadan Dustin’i mutlulukla gülümsetti.

 

……………….

 

Frederica kararını vermişti: bir hükümdar olarak kaderinin efendisi olacaktı. Ve böyle bir hükümdarı somurtkan görünmesi yasaktı. Kendi sorunlarıyla çok meşgul olursa, başkalarını kurtaramazdı.

Ve böylece…

“Önce kendi sorunlarımı çözmeye çalışmalıyım,” diye fısıldadı kararlı bir sesle.

“Sizi beklettik çocuklar! Taze pişmiş, sıcacık fırından çıkmış kabak turtası!”

“Mm-hmm, gerçekten bekletildim! Ben de bir parça istiyorum!”

Tedarik ekibi kaptanı, büyük bir tabak balkabağı turtasıyla içeri girdi ve anında İşlemciler tarafından çevrildi. Frederica, aç çocukların arasına neşeyle daldı ve kendi payını almak için turtanın üzerine atladı.

 

…………….

 

Ayrıldıklarında, Yarbay Mialona nükleer enerji ve nükleer silahlarla ilgili her türlü kitabı getirdi, yardımcısı komutanına gergin bir gülümsemeyle bakıyordu.

“Bunların hepsi beni aşıyor.”

Shiden kitapların içeriğini anlayabiliyordu, ama içinde hiçbir güzellik görmüyordu. Yarbay Mialona ondan her türlü konuyu tatmasını istemişti, ama ne yazık ki bu Shiden’in damak tadına uymuyordu. Ancak, eğer ilgisini çekecek bir şey bulursa, yarbayın da çok sevineceğini hissediyordu.

Kitapları üssün çalışma odasına koymuştu, bu da diğerlerinin kitapları okumasına ve bir veya ikisinin hepsini okuduktan sonra öğretim kadrosundan daha fazlasını istemesine neden oldu, bu yüzden belki de Yarbay Mialona’nın çabaları meyvesini vermişti.

“Güzellik, ha…?”

Shiden, belki, sadece belki, albayın sözlerini anladığını hissetti. Ayı gizleyen soluk bulutlara bakarken, etrafındaki diğer bulutlardan daha parlak bir şekilde parlayan Shiden, kendini gökyüzüne uzanırken buldu.

 

……………

 

Büyük bir ülkenin prensi olan Vika, kişisel ihtiyaçlarının çoğunu kendi başına hallederdi. Raiden bunu biliyordu, ama elma kabuklarını eşit şeritler halinde kesmeyi veya elmaları tavşan şekline oyup kesmeyi bildiğini hiç tahmin etmemişti. Raiden, Vika’nın elmayı dikkatlice tavşan kulakları şeklinde keserken bunu düşündü.

Ve birçok kişinin cephede buna benzer bir şey taşımasına rağmen, prensin kendi çok amaçlı bıçağını taşımasını beklemiyordu.

“Sen de tavşan elma yapmayacak mısın, Lerche?” diye sordu Rito.

“Hmm, şey, Milan Bey, meyve şekillendirmek benim için çok zor…”

“Onu o kadar becerikli yaratmadım. Tıpkı senin şuradaki çöpçüden elma soymasını istemeyeceğin gibi.”

Dışarıda zarifçe ayı seyreden Fido, açık pencereye yaklaştı. Michihi, eğlenerek merakla ona bir meyve bıçağı uzattı, ama… Juggernautları çekmek ve kar küremekte yetenekli olan Fido’nun bile yapamayacağı işler vardı. Bıçağı birkaç kez almaya çalıştı ama düşürüp durdu.

Raiden, Fido’nun hayal kırıklığıyla omuzlarını düşürmesini izlerken, Lerche onun optik sensörüne şefkatle elini koydu.

Vika, anladık, nasıl yapılacağını biliyorsun, artık soyma işini bırak. Kimse hepsini yemeyecek.”

Vika’nın imparatorluk moru gözleri şaşkınlıkla Raiden’e döndü.

“Ne?” diye sordu Raiden.

“Hiçbir şey. Sana bana öyle seslenmeni söylemiştim, ama…duyunca garip geldi.”

“Şey, bilirsin,” dedi Raiden, başka bir elmayı soyarken. “Sana ‘prens’ demek biraz ağır kaçar diye düşündüm.”

Bir prens, herkesi kurtarmakla yükümlüydü ve bunu başaramazsa sorumluluğu üstlenmek zorundaydı. Bu unvanı üstlenmek isteyenlerin omuzlarına yüklediği sonsuz bir yüktü.

Vika, Frederica’ya söylediklerini ve Cumhuriyet vatandaşlarının ve Hail Mary Alayı’ndan kurtulanların haykırışlarını hatırladı. Yardım edin. Koruyun bizi. Kurtarın bizi.

Bir koyun sürüsü olarak kendilerini uçurumun kenarına sürükleyen valinin kızına yapışıp, onu körü körüne takip ediyorlardı.

Yani kral olmak — kendi kralı değil, onu takip eden sayısız koyun sürüsünün kralı — bu demekti…

“Ben senin tebandan değilim… bu yüzden sana prens diye hitap edip, sana itaat etmeme gerek yok,” dedi Raiden. “En azından ben öyle anladım.”

Sadakat ya da tapınma içermeyen bir takma ad olsa bile. “Bunun ağır bir şey olduğunu hiç düşünmemiştim…” Vika başını eğdi.

Kişinin sosyal konumu, doğuştan gelen bir şeydi ve uzuvları, gözleri ve kulakları gibi kişinin doğal bir parçasıydı. Kimse uzuvlarının ağır olduğunu hissetmezdi. Aynı şekilde Vika da kraliyet konumunun bir yük olduğunu düşünmüyordu.

Öyle düşünmüyordu, ama yine de…

“…Ama evet,” dedi Vika eğlenerek gülümsedi. “Sen benim tebaamdan değilsin. Ve bana saygılı bir şekilde hitap etmeyeceksen, bana ismimle hitap etmeni tercih ederim.”

Orada bulunan herkes birbirine baktı ve Kurena ilk başını sallayan oldu. “O zaman bundan sonra sana Vika diyeceğiz!”

“Evet, teşekkürler Vika.”

“Ve açıkçası, sen de bize karşı daha rahat olabilirsin, Vika. Bir kez olsun isimlerimizle hitap et.”

“Evet! Ayrıca, Vika biraz uzun, sana Vi diyelim mi?” Tohru heyecanlanarak elini kaldırdı.

“Kesik tahtaya yatmak mı istiyorsun, aptal?”

 

 

“…Kes şunu, yedi yaşındaki çocuk. Şaka yapıyordum.”

“Evet, ben de şaka yapıyordum, Majesteleri. Gerçekten şaka yapıyordum, Jabberwock Bey, lütfen korkmayın.”

 

……………..

Bir ay sonra ilk kez Zelene’nin mezarını ziyaret eden Yatrai kaşlarını kaldırdı.

“Oldukça acınacak bir haldesin, Zelene Birkenbaum.”

Bir Lejyon üyesi olarak Zelene, iradesi ne olursa olsun istihbarat sızdırmasını engelleyen mekanizmalara sahipti. Hem Federasyon ordusu hem de Yatrai bunun farkındaydı. Ayrıca, bu kısıtlamalara uymuyormuş gibi davranıp davranmadığını doğrulamanın bir yolu olmadığını da biliyorlardı.

Bu yüzden Yatrai, istihbarat personeline her şeyi anlatmasını emretti. Ona söylemek istediği her şeyi ve Federasyon’un cevaplarını istediği tüm soruları sordular.

Bir soruya cevap veremeyeceğini söylerse, bunu da bir tür istihbarat olarak kabul ediyorlardı. Lejyonun paylaşmaktan alıkonulan şeyleri, mekanik tehdidin saklamaya çalıştığı şeyleri onlara anlatıyordu. Tüm bu bilgiler bir araya geldiğinde ipuçlarını oluşturuyordu.

Elbette, Lejyon’un insan dilinde konuşması asla amaçlanmamıştı, bu yüzden bunu çok uzun süre yapmak onu zorladı. Günlerce sorguya çekilmek büyük bir yük bindirdi zihnine. Kısıtlayıcı kabının içindeki Zelene artık alaycı konuşamıyordu.

 

<<Ne istiyorsun?>>

 

Elektronik sesi yorgun bir şekilde sordu.

“Oh, sadece sana küçük bir ödül vermek için geldim. Detaylara giremem, ama yasaklarınızın ne kadar katı olduğunu kanıtlayan deliller bulduk. Kontrol etmeye değdi, çünkü sana olan güvenimizi biraz olsun geri kazandık.”

Kuzey cephesindeki karışıklık, bir hipotez oluşturmalarına olanak sağladı. Lejyon, nükleer yakıtı geri almaya çalışmamıştı. Bu, en azından nükleer silah kullanma yasağının son derece katı ve kesin olduğu anlamına geliyordu.

Bu yasak, kirli bombaları da kapsıyordu. Belki de nükleer reaktörlerin ve tükenmiş uranyumun kullanımı ile tükenmiş uranyum içeren zırh plakaları tek istisnaydı. Bu, biyolojik silahların kullanımına getirilen kısıtlamaların o kadar katı hale gelmesi ve artık normal askerlerle birlikte çalışamaz hale gelmeleri gibi komik bir hikayeye benziyordu.

Lejyon, savaş alanında sıradan askerlerin, astsubayların veya düşük rütbeli subayların yerini almak üzere oluşturulmuştu. Bu tür sıradan görevlerde taktik silahların kullanılmasına izin verilmiyordu. Bu durumda, belki de bu yasak nükleer silahlar gibi, balistik füzelerin kullanımını da kapsıyordu.

“Bir şey daha var, bunu tamamen meraktan soruyorum. Cevap vermek istemiyorsan cevap vermek zorunda değilsin.”

Yüzü çizili olan konteynerinin üstüne konulan kağıt torbadan bakışlarının kendisine sabitlendiğini hissetti. Yatrai, Zelene’nin konteynerinin dışındaki dünyayı görebilmesini sağlayan tek ucuz kameraya bakarak konuştu.

“Senin ‘tahtında’ lav gölüne açılan bir geçit vardı.”

Birleşik Krallık’taki Ejderha Dişi Dağı’nın derinliklerinde, Merhametsiz Kraliçe adlı lejyon komutanının tahtında, gerçekten de lav gölüne açılan bir geçit vardı. Komutanın konutunda olması hiç doğal olmayan bir yerdi.

“Kaçış tüneli olarak kullanılmayacak bir yeraltı geçidi kazmışsın. Kendini öldürmek için mi yaptın? Anka yenilip de seni kurtarmazsa diye mi?”

İnsanlığın yenilgisi kesinleşir ve Lejyonu yok etmek için anahtarı asla ele geçiremezlerse diye mi? Bin yıldır İmparatorluğu savunan bir savaşçının soyundan gelen Yatrai, başka bir savaşçı hanedanının ölümsüz hayaleti karşısında başını hafifçe eğdi.

 

“Şimdi olmak zorunda değil ama hayatta kalmanın utancına artık dayanamıyorsan, seni, Birkenbaum İmparatorluk savaşçı hanedanının son varisi olarak ortadan kaldırmaya hazırız.”

Bu, hayatına tutunmanın utancını yaşamak zorunda kalan, başka bir yok olmak üzere olan savaşçı hanedanının bir üyesi olarak ona göstereceği mütevazı bir merhametti.

 

Zelene’nin cevabı kesindi.

 

<<—Hayır.>>

 

Yatrai kaşlarını kaldırdı. Zelene’nin ses tonunda insan sesine benzeyen bir ton duymuştu ilk kez. Onun tepkisini gören Zelene devam etti. Evet, tüm umutları yitirdiği anda ölmeyi düşünmüştü. Gerçekten de, onun gibi mekanik bir hayalet için ölüm en uygun sondu. Ancak…

 

<<Hayır. Ölmeyeceğim. Henüz ölümü seçemem. Çünkü o çocuklar — Shinei Nouzen ve Viktor Idinarohk — henüz pes etmediler.>>

 

Şu anda bile, hala dışarıda savaşıyorlardı. Onlara verebileceği herhangi bir bilgi, operasyonlarına ve zaferlerine katkıda bulunacak bir şans olduğu sürece, savaşlarını sonuna kadar izlemek onun göreviydi.

 

<<Henüz ölmeyi göze alamam.>>

 

……………..

 

Üssü terk etmelerine izin verilmişti, ancak sivil kıyafetlerle ve askeri polisin eşliğinde çıkmak zorundaydılar.

Sanırım ben bir Cumhuriyet askeriyim…, diye düşündü Annette.

Aziz Jeder sokaklarında yürürken, sokak televizyonlarında haberleri izledi.

“…Haber yapıyorlar.”

“Dinleme cihazları” hakkındaki bilgiler nihayet basına açıklanmıştı. Dinleme cihazları, Lejyon’a bilgi sızdırmanın kaynağıydı. Lejyon hala onların iletişimlerini dinliyor olabileceğinden, ordu tutuklamadan hemen sonra bu bilgiyi paylaşamazdı. Toplama operasyonundan bu yana epey zaman geçmişti ve operasyonun tam tarihi akıllıca belirtilmemişti, ancak haberde yalan yoktu.

Cumhuriyet, Federasyon’un güvenini sarsan bir eylemde Seksen Altı’lıları kullanmıştı.

“Evet, bu her şeyi açıklıyor.”

Annette, muhtemelen haber yüzünden, yoldan geçenlerin sert bakışlarını hissetti. Federasyon gibi çok etnikli grupların yaşadığı bir ülkede birçok Alba vatandaşı vardı. Ayrıca sivil üniformasını giydiğinde Annette’in Cumhuriyet askeri olduğunu hemen anlamak mümkün değildi. Bu, sadece Cumhuriyet vatandaşları arasında değil, ülke genelinde Alba’nın popülaritesinin düştüğü anlamına geliyordu.

Kalabalıktan “Hey, Beyaz Saçlı” gibi, gümüş saçlı Alba’lılar için kullanılan aşağılayıcı bir terim duydu. Askeri polis, bakışlarını ve hakaretlerini engellemek için hızla müdahale etti.

“Üzgünüz, Binbaşı. Siz bizimle işbirliği yapıyorsunuz, ama halkımız böyle şeyler söylüyor…”

“Sadece şehirde mi böyle, yoksa Alba askerlerine de böyle mi bakılıyor?”

Zamanının çoğunu üssün içinde geçiren bir asker, Alba’nın orada nasıl görüldüğünü muhtemelen biliyordu. Askeri polis memuru acı bir ifadeyle cevap verdi.

“Utanarak söylüyorum ki, öyle.”

“Yerli Alba’lar da böyle muamele görüyor ve Cumhuriyet’ten gelen gönüllü askerler hain olarak görülüyor…”

Haberler, Cumhuriyeti eleştiren tartışmalarla doluydu ve bu da kalabalığın öfkesini daha da artırıyordu. “Bu yüzden o beyaz saçlılara güvenemezsiniz,” diyorlardı. “Korkak Alba’lar. Hayatlarını kurtardık ve bu hainler bizim iyiliğimize böyle mi teşekkür ediyor?”

“Bu yüzden o zavallı Seksen Altı’lar onlardan böyle intikam aldı.” Böyle yorumlar bile susturulmadı.

“Cumhuriyet’teki piçler çocuklara o kadar kötü davrandı ki, intikam almak için Lejyon ile işbirliği yapmaya karar verdiler” dedi kalabalığın içinden öfkeli bir ses.

Katılıyorum, Cumhuriyet’tekiler piçler, ama… diye düşündü Annette iç çekerek.

Üzerinde sevimli bir kedi çizili karamelli kahve içtiği kağıt bardaklardan bir tane daha içmek için garip bir özlem duyuyordu.

 

…………………….

 

“Ne, Theo, sana da mı o dinleme cihazlarından biri takıldı? Sana sahte sinir kristali mi taktılar?” diye bir iş arkadaşı kötü bir şaka yapmaya çalıştı.

“Artık yok, Federasyon bizi aldığında çıkardı. Yara izini görmek ister misin?” diye Theo kayıtsızca cevap verdi.

“Uh… Üzgünüm. Gerçekten sana takmışlar diye düşünmemiştim…” dedi iş arkadaşı özür dileyerek.

Komik değildi, ama kızmaya da değmezdi. İş arkadaşı defalarca özür diledi, ama Theo başını salladı, sorun olmadığını söyledi ve adamla konuşurken ağzından uzak tuttuğu cep telefonuna geri döndü.

Çalışma saatleri içinde, kişisel görüşmeler için cep telefonu kullanmak bilgi güvenliği açısından hoş karşılanmazdı, ama Theo moladaydı. Şu anda bir eğitim biriminin üssünde olduğu için söylediklerine dikkat etmesi gerekiyordu ama telefon görüşmesi yapmasına izin vardı.

“…Bayım?”

“Oh, pardon, boş ver… Nasılsın Miel? Orada hayat nasıl?”

Aziz Jeder’den, Cumhuriyet mültecilerinin tahliye yerlerinden biri olan batı sınırındaki bir bölgede yaşayan bir çocukla, Theo’nun eski kaptanının ölen oğlu Miel Renard’la konuşuyordu.

Evet, Renard, “tilki”.

Yıllar sonra Theo, adamın kişisel amblemi olarak tilkiyi kullanmasının nedenini anladı. Tesadüfen, kaptanın adı Sylvain‘di, yani adı “orman tilkisi” anlamına geliyordu. Oğlunun adı Miel, ‘bal’ anlamına geliyordu — “bal rengi tilki”. Görünüşe göre, tüm ailesi tilkilere bir tür yakınlık duyuyordu.

“Önemli insanların yaşadığı bir şehirde bazı olaylar oldu, ama benim kasabamda her şey yolunda. Tesis müdürü ve diğer Federasyon askerleri çok iyi insanlar. Ah, bir de…”

“Mm?”

“Yemekler çok lezzetli.” Genç Miel derin bir nefes aldı. “Gerçek et ve balık çok lezzetli. Yumurta, süt, reçel ve kekler…”

Theo gülümsemeden edemedi. Bunu duymak güzeldi. “Her şey yoluna girince seni balık tutmaya götüreceğim. Kek ve reçel de yapabiliriz.”

“Evet!” Çocuğun heyecanla başını salladığını ve telefona eğildiğini neredeyse hissedebiliyordu. Ama sonra Miel sesini alçaltı.

“Bayım hmm… Sizin tarafta her şey yolunda mı?”

“Benim tarafımda mı? Neden?”

“Orada daha korkunç insanlar var, değil mi? Onlara ne diyorlar…? Çok uzun isimleri var.”

Neden bahsediyordu?

“Cumhuriyet son büyük saldırıda yenilince, hepsi sizin… Seksen Altı’nın suçu olduğunu söylediler. Toplanıp, yeterince savaşmadığınızı söyleyerek protesto ettiler.”

“…Oh.”

Bleachers’ı kastetmişti. Theo da onların tam adını hatırlamıyordu, ama sloganları saf beyazı geri almak olduğu için Shin bunu alıp onlara “bleachers” demeye başlamıştı ve bu isim grubun geri kalanında da yayılmıştı.

“O adamlar sadece… Cumhuriyetçilerin olduğu yerlerde, yani başkentte değiller.”

“Oh, gerçekten mi?”

“Ama daha korkutucu insanlar derken neyi kastediyorsun?”

Theo, ikinci büyük çaplı saldırının ardından Bleachers’ın sivillerin desteğini kaybettiğini ve siyasi gücünün önemli ölçüde azaldığını duymuştu.

“Şey, böyle şeyler söyleyen önemli kişiler geri dönmedi, ama sizi kötüleyenlerin sayısı arttı. Seksen Altı’nın doğru savaşmış olsaydı Cumhuriyet’in düşmeyeceğini ve onların yerine şimdi Cumhuriyet’in savaşması gerektiğini söylüyorlar.”

Seksen Altı’yı geri alamayan ve Cumhuriyeti kurtaramayan liderler yetersizlikleri nedeniyle kovulmuştu, ama halk, yenilginin ve askeri görevin suçunu Seksen Altı’ya yükleyen söylemlerini miras almıştı. Onları yönetecek veya kontrol edecek kimse olmadığından, bu fikirler halk arasında kendiliğinden yayılmaya devam etti.

“Federasyona geldikten sonra, birçok insan orduya katılmak zorunda kaldı. Şimdi ise askere gitmek istemeyenler ve aileleri bundan memnun değil… Her gün her yerde isyanlar çıkıyor.”

 

 

Federasyona kaçan Cumhuriyet vatandaşları, Monitozoto’nun batı sınırındaki üretim bölgesinde bulunan birkaç tahliye edilmiş kasabaya dağılmıştı ve hükümet işleri kışlık sağlık merkezi Laka Mifaka’da yürütülüyordu.

Şehir merkezindeki büyük bir otel hükümet binası olarak ayrılmış, kalan oteller ve banliyölerdeki villalar ise Celena’nın yüksek rütbeli yetkilileri ve eski soylularına tahsis edilmişti. Buraya tahliye edilmiş mülteciler olmalarına rağmen, lüks konutlarda yaşıyorlardı. Ancak, dinleme cihazlarıyla ilgili kişiler tutuklandığından beri, bölgede garip bir gerginlik hakimdi. Federasyon, dinlemeleri gerçekleştiren düşük rütbeli askeri yetkilileri değil, onlara bu emri veren yüksek rütbeli yetkilileri de tutukladı. Bu olayla bağlantılı başka birinin ortaya çıkması durumunda, Federasyon askeri polisi onu da tutuklamak için geliyordu. Bu nedenle üst sınıflar lüks hayatlarının tadını çıkaramıyordu.

Bleachers’ın lideri Primevére, askeri polisin onu almaya gelme olasılığı nedeniyle çok tedirgin olan kişilerden biriydi. Onun dinlemelerle ilgisi yoktu ancak tutuklanan yarbay kendisinin yoldaşıydı. Etkisini büyük ölçüde yitirdiği için nispeten küçük bir villaya yerleştirilmişti ve sonunda askeri polis muhtemelen onu da sorgulamaya gelecekti.

“… Ne?”

Ama o gün Primevére’nin askeri polisle hiç ilgisi olmayan bir nedenden yüzü soldu. Federasyonun haber programları Laka Mifaka’ya da ulaşmıştı. Meslektaşlarından biri programı izlemiş ve onun dikkatini çekmişti: kaçan bir Seksen Altı kızın vesikalık fotoğrafı.

“Actaeon hayatta kalmış… ve kaçmış mı…?”

 

 

Federasyon ordusunda birçok asker sadece asgari eğitim aldığı için nükleer silahların doğası hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değildi. İkinci kuzey cephesinin 37. Zırhlı Tümeni’ndeki kargaşayla ilgili belirsiz haberler, kuzey cephesinin geri kalanı ve diğer cepheler tarafından da bir miktar yanlış anlaşılarak karşılandı.

Tehlikeli bir nükleer silah, ikinci kuzey cephesini neredeyse yok ediyordu ve bunu engelleyen Saldırı Birliği olmuştu. Ya da Filo Ülkeleri, ikinci kuzey cephesini nükleer silahtan koruyan leviathan adlı bir canavar çağırdı. Ya da nükleer silahlar Lejyonu yok edebilirdi, ama hainler bunu gizlemeye çalıştı. Ya da Federasyon, nükleer silah adı verilen bu güçlü süper silahla kazanacaktı, ama leviathanlar buna engel oldu. Ya da hainler, nükleer silahlarla Lejyonla işbirliği yapmaya çalıştı, ancak Saldırı Birliği tarafından durduruldu.

Hikayelerinde Saldırı Birliği’nin ne olduğu veya kim olduğu tam olarak anlaşılmıyordu ama onların Seksen Altı’lı kahramanlardan oluşan seçkin bir birim olduğunu biliyorlardı. Ve böylece askerler, söyledikleri şeylerin gerçeğe hiç benzemediği noktaya gelene kadar hikayelerini süsleyip abartmaya devam ettiler.

 

…………………..

 

“—Eğer onlar kahramanlarsa.”

Roginia hattı akıntısının diğer tarafında yayılan çamuru gören zırhlı piyade Vyov Katou, şok ve hayretle fısıldadı. Geri çekilmiş olmasına rağmen, ikinci kuzey cephesinin savaş alanı hala savaş bölgelerinin sınırları içindeydi. Askerlerin ve saha subaylarının çoğu bu bölgelerin eski vatandaşlarıydı, ancak buradan gelmemişlerdi. Yine de, Saldırı Birliği’nin buraya getirdiği sonuç, askerler için korkunç bir şok oldu.

Bu çamur denizinde yetiştirilecek un yoktu. Burada otlatılacak koyun, inek veya domuz yoktu. Bölgenin halkının çoğu çiftçiydi. Onlar için, bu tarım arazilerini yok eden ve onarılması uzun zaman alacak bir hale gelen su ve çamurun görüntüsü, son derece acımasızca geliyordu.

Vyov dişlerini sıktı. Bu bir çözüm değildi. Bu bir başarı ya da zafer değildi. Bu, onun umduğu gelecek ya da kurtuluş değildi!

“Saldırı Birliği ne halt ediyor…?”

Onlar kahramanlardı. Seçkinlerdi. Vyov’u ve ikinci kuzey cephesini kurtarmaları gerekmiyor muydu?!

“Ama siz hiçbir şey yapmadınız! Kahramanlar herkesi kurtarmaz mı?! Sizi işe yaramazlar!”

 

………………….

 

Aniden oldu.

Gözlerinin önünde ölen gençlerin yüzleri, ondan biraz daha büyük genç erkeklerin öfkeli ifadeleri ve bağırışların sesi sabun köpükleri gibi zihninde yankılandı. Shin’in nefesi boğazında düğümlendi.

Hala zihninde taze olan anı yeniden canlandı. Çirkin ama aynı zamanda çok içten bir çığlık.

O gençlerin silah ateşiyle paramparça olduğu anın anısıydı.

Hepsi aynı yüzlere sahipti. Her biri birbirinden farklı görünmeleri gerekirken, bireyselliklerini tamamen bir kenara bırakıp mükemmel bir uyum içinde hareket ettiklerinde, aynı kelimeleri söylediklerinde, aynı düşünceleri paylaştıklarında ve aynı duygularla dolduklarında, yüzleri onun gözünde aynı hale gelmişti.

Korkunç bir andı. Kendi kaderlerinin efendisi olamayan, hiçbir şeyden korkmayan insanlar. O kadar güçsüz insanlar bile başkalarını suçlayabiliyordu.

Yapamam. Karar veremem. Böyle derlerdi ve yine de suç atmaya çalışırlardı. Hala başkalarının üzerinden geçebiliyorlardı.

Onlar, Çoban yapılmış Seksen Altı’dan farklıydılar. Nefretle bile olsa hiçbir şey başaramayan insanlardılar. Ve nedense bu, Shin’i çok korkutuyordu.

 

 

Shin’in düşüncelere daldığını hisseden Lena bir kez gözlerini kırptı.

“Shin? Bir şey mi var?”

“Ha?”

“Az önce bir şey seni üzdü.”

“Oh…” Bir an düşündükten sonra Shin başını salladı. “Hayır, merak etme. Ben de tam olarak anlamadım.”

“Peki, sen öyle diyorsan…”

Ne oldu? Bu düşünce aklında dolanırken, Lena konuya geri döndü. O endişeli, neredeyse korkulu sessizliği merak ediyordu, ama Shin kendisi tam olarak anlamamışsa, onu zorlamanın bir anlamı yoktu. Shin’in şu anki haliyle, bir sorundan kaçmayacağını veya onu içine atıp tek başına üstlenmeye çalışmayacağını biliyordu.

“Cadılar Bayramı. Bu yıl katılamayacağım için üzgünüm, ama gelecek yıl kesinlikle katılacağım. Ve senin de benimle birlikte katılmanı istiyorum.”

“Şey… Benim için sorun değil, ama bu yıl çoğu kişi çarşaf giyip hayalet gibi oynuyor, bu yüzden gelecek yıl herkes daha özenli giyinmek istiyor.”

Veda partisi yerine, ikinci kuzey cephesi biraz gecikmeli bir Cadılar Bayramı partisi düzenledi, ancak savaş durumu nedeniyle tedarik hattının tüm tugay için kostüm temin etmesi zor olduğundan, herkes kişisel kıyafetlerini ve elindeki malzemeleri kullanarak doğaçlama kostümler yapmak zorunda kaldı. Çoğunlukla çarşaf hayaletler, yüzlerine dikiş izleri çizmek, mendillerle kurt adam kulakları yapmak veya kalın makyajla cadı gibi görünmek gibi kostümler yapıldı.

Lena düşünmek için durakladı. Çarşaf hayaletleri yapmak kolaydı, ama çarşaflara delik açmak pek mümkün değildi.

“O çarşaflarla önlerini görebiliyorlar mıydı?”

“Görünüşe göre hayır. Çoğu cadı, kurt adam veya canavar kostümlerine geçmeye karar verdi.”

Basitliği ile dikkat çeken bir örnek: Michihi de dahil olmak üzere birkaç Orienta üyesi, Uzak Doğu hayaletleri gibi görünmek için alınlarına kağıt tılsımlar yapıştırdı ve bu fikir oldukça başarılı oldu. Marcel de alnına hayalet yazıp ciddi bir yüzle ortalıkta dolaştığı için çok övgü aldı.

“Sen ne kılığına girdin, Shin?”

“…Bir gözüme göz bandı taktım ve bana bir süpürge verip mızrak olduğunu söylediler.”

Görünüşe göre, belli bir mitolojideki baş tanrı ve ölüm tanrısı gibi.

“Çok havalı!”

“Bu fikri bulan Rito ve Raiden, Anju ve Kurena da bana güldüler… Rito yüzüne kabak çizmişti ve Raiden zombi gibi görünmek için yağlı kamuflaj boyası sürmüştü. Anju mavi makyajla kar kraliçesi gibi görünmüştü ve Kurena vampir prensesi gibi görünmek için kırmızı ruj sürmüştü. Bana gülmeleri haksızlık gibi geldi.”

Shin yorgun bir şekilde mırıldandı. Anlaşılan hoşuna gitmemişti.

“Evet, ama o fırsatı değerlendirip sevimli olmak istemeyi anlayabiliyorum.”

“Sen ne giyerdin Lena? Mesela gelecek yıl.”

Lena durakladı ve düşündü. Çarşaf hayalet olmak pek çekici gelmiyordu.

“…Frederica’nın sevdiği sihirli kız gibi olmaya ne dersin?”

“O sayılır mı? O gerçek bir canavar değil, sadece bir kostüm.”

“Bence cadı sayılır.”

“Daha çok peri gibi değil mi…?”

Lena bunun çok da önemli olmadığını düşündü. Daha da önemlisi…

“Sen gelecek yıl kurt adam gibi giyinmeye ne dersin? Mendille değil, iyi yapılmış kulaklarla.”

“Onu Raiden’nin yapması gerekmez mi? Kurt Adam’ı pilot eden o sonuçta.”

“Ama ben seni köpek kulaklarıyla görmek istiyorum, kulaklarını okşayabilmek için. Kuyruk da olsun!”

Sonra TP’ninki gibi siyah kedi kulaklarının da işe yarayacağına karar verdi ve Raiden’ kurt adam olacağına karar verilirse, Theo’ya tilki kulakları ve kuyruk takabilirlerdi. Böylece herkesi okşayabilirdi.

Ancak Lena’nın heyecanlı önerisi, Shin’den çok hoşnutsuz bir ses çıkmasına neden oldu.

“Ugh…”Shin’in Seksen Altıncı Sektör’de hiç duymadığı bir şekilde öfkeyle inlediğini duyan Lena, kahkahalara boğuldu.

 

86 – Seksen Altı

86 – Seksen Altı

86 - Tám Sáu, 86 -เอทตี้ซิกซ์-, 86: Eighty Six, 86―EIGHTY-SIX, 86―エイティシックス―, 86―不存在的戰區―
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , , , Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
San Magnolia Cumhuriyeti, komşu Gidian İmparatorluğu’nun Lejyon olarak bilinen insansız hava araçları (Dron) tarafından kuşatılmıştır. Yıllarca süren özenli çalışmalardan sonra, Cumhuriyet sonunda tek taraflı mücadeleyi zayiatsız bir savaşa çevirmek için, ya da en azından hükümetin iddia ettiği buydu, kendi otonom hava araçlarını geliştirdi. Gerçekte ise kansız savaş diye bir şey yoktur. Güçlendirilmiş duvarların ötesinde Seksen Altı cumhuriyet bölgesini koruyan ve ‘varolmayan’ Seksen Altı bölgesi uzanır. Terk edilmiş bu bölgenin genç erkek ve kadınları Seksen Altı olarak damgalanır ve insanlıklarından sıyrılıp savaşta ‘insansız!’ hava araçlarına pilotluk yaparlar. Shinn, savaş alanında genç Seksen Altılıların bir müfrezesinin eylemlerini yönetiyor. Lena ise özel haberleşme denetimcisi. Bu ikisinin şiddetli ve hüzünlü veda hikayesi başlıyor!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla