BÖLÜM 1
DENİZKIZININ PAZARLIĞI**
(Küçük Deniz Kızı adlı hikayeye gönderme)
Çevirmen: Onur
En büyük leviathan yuvasını fethetme görevinde başarısız olmasına rağmen, Filo Ülkelerinin süper gemisi binlerce kilometreyi kapsayan seferler için inşa edilmişti. Bu nedenle geminin altı ay gibi uzun süren yolculuklarda binlerce mürettebatının ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasitede olması gerekiyordu.
Elbette bu ihtiyaçlar arasında yiyecek, su, giyecek ve barınma da vardı. Ancak tesisler arasında bir kütüphane, bir şapel, bir spor salonu ve bir kantin de vardı. Bütün bir üssün işlevleri bu yüz bin tonluk gemiye yüklenmişti.
Ve tabii ki geminin kendi tıbbi tesisi de vardı.
“Sanırım bunun Filo Ülkeleri ile ortak bir operasyon olması buradaki tek umut ışığı.”
Hasarlı süper geminin devasa gölgesi gece vakti limanda devasa bir leş gibi duruyordu. Dustin bakışlarını geminin uzaktaki karanlık siluetinden ayırarak konuşmuştu. Denize ve geniş liman kasabasına bakan küçük bir tepenin üzerine inşa edilmiş bir askeri hastanenin koridorlarında duruyordu.
Serap Kulesi operasyonu sırasında en ağır yaralanan üyeler buraya nakledilmiş ve hastaneye yatırılmıştı, ancak süreç henüz tamamlanmıştı. Diğerlerinin henüz onları ziyaret etmesine izin verilmediği için koridorda bekliyordular. Yaralıları teselli etmek ve almak için gelenler, onları göremedikleri için yaşadıkları hayal kırıklığını bastırmak zorunda kaldılar.
Evet, yaralılar.
Yakamoz’u geri çekilmeye zorlayan ve bu sırada elini kaybeden kişi gibi-
“Stella Maris’te bir ameliyathane ve yoğun bakım ünitesi vardı. Adli tabipler onu zamanında tedavi edebildiler, yani-,” diye söze başladı Dustin.
“Ne söylemeye çalıştığını biliyorum, Dustin. Ama kapa çeneni.” Raiden onun sözünü kesti.
Sesi hayvani bir hırıltıyla çıkmıştı. Dustin bunu zaten fark etmişti ama bu noktada durumu geçiştirmeye çalışmanın pek bir anlamı yoktu. Stella Maris’in hastane kanadı teknolojik açıdan gelişmiş ve iyi donanımlıydı; birkaç ameliyathanesi, bir yoğun bakım ünitesi ve yatış olanakları vardı.
Yetim Filosu leviathanlarla mücadele etmek için sık sık anakaradan çok uzaklara yelken açtığından, yaralı mürettebat üyelerinin zamanında karaya dönme ihtimali her zaman gerçekçi değildi. Bu yüzden geminin tesisleri buna uygun olarak inşa edilmişti.
Ve gerçekten de Theo kurtarılır kurtarılmaz ameliyathaneye gönderilmiş, böylece kalbinden sol koluna uzanan atardamardaki ciddi yaralanmaya rağmen, durum hayati tehlike yaratmadan tedavi edilebilmişti.
Ancak…
“Yani…Zamanında tedavi edilmişse ne olmuş? Yine de elini kaybetti, farkında mısın?” Raiden iç çekerek söyledi.
“…Üzgünüm.” Dustin başını öne eğdi.
“Böyle bir yaralanmadan dolayı muhtemelen askerlikten taburcu edilecek, değil mi?” Michihi mırıldandı.
“Terhis edilmeyi özellikle istemediğini varsayarsak, muhtemelen onu muharip olmayan bir pozisyona atayacaklardır.”
Onun sorusuna cevap veren Marcel oldu. Herkes bakışlarını ona dikti ve o da kimsenin gözlerine bakmadan yere bakıp konuşmaya devam etti.
“Biz özel görevlileriz ve ordu bizim eğitimimiz için para yatırdı. Dürüst olmak gerekirse, yeteri kadar personelleri yok, bu yüzden yeni özel subaylara daha sonra yüksek eğitim almaları şartıyla maaşlarını peşin ödüyorlar. Yani yaralanma bir subayın terhis edilmesi için yeterli bir sebep değil… Bir subay artık savaşamayacak kadar ağır bir yaralanma geçirse bile, ordu onun savaş dışı kalmasını önerecektir.”
Özel subay akademisinde meslektaşı olan Shin orada değildi, bu yüzden Marcel’in yaralanmasından haberdar olanlar sadece kulaktan dolma bilgilerle onun yaralanmadan önce bir Vánagandr pilotu olduğunu ve görev yerini kontrol subayı olarak değiştirdiğini biliyordu.
“Ayrıca, hayatını kazanmak için başka bir yolu olmadığı için orduda kalan pek çok özel subay var, bu yüzden işler gerçekten kötüye gitmedikçe istifa etmiyorlar. Ve, şey… Seksen Altı ile, şey… Şey, subay olarak size verdikleri eğitim ve gördüğünüz özel muamele arasında, ordu size çok para harcadı… Bu yüzden sizi o kadar kolay bırakacaklarını düşünemiyorum.”
“Ama…” diye tereddütle başladı Anju ama sonra konuşmamaya karar verdi. Dustin onun yerine, “O artık bir İşlemci olamaz,” dedi.
Hiçbir Seksen Altı, hatta bir İsim Taşıyıcı bile, çok ayaklı bir savaş aracını tek elle kullanmayı beceremezdi. Zırhlı silahlarla yapılan savaşlar, çoğu zaman ölümle yaşam arasındaki farkı belirleyen anlık tepkiler gerektiriyordu. İki el gerektiren pilotluk manevralarını tek elle idare etmek çok zordu. Özellikle de yüksek hareket kabiliyetine sahip savaşlar için özelleşmiş olan Reginleif ile.
Kopan elini tekrar yerine takamazlardı çünkü çoktan parçalanıp dalgaların arasına gömülmüştü…
“Peki ya bir protez…?” Raiden neredeyse son bir umuda tutunmuş gibi sordu.
Bernholdt kayıtsızca, “-Bunu soracağınızı tahmin etmiştim, bu yüzden Birleşik Krallık ve İttifak’tan bazı teknik görevlilere sordum,” dedi. “Ama her iki ulusun da Reginleif savaşına dayanabilecek kadar gelişmiş yapay uzuvları yok.”
Kuzeydeki ve güneydeki büyük ülkelerin her ikisi de son derece ileri teknolojiye sahipti. Birleşik Krallık Sirin teknolojisine dayalı yapay uzuvlara sahip olabilirdi ve İttifak da Stollenwurm’da kullanılan duyusal birleştirme teknolojisine sahipti.
“Birleşik Krallık’ın protezleri ağır zırhlı Barushka Matushkalarında kullanılmak üzere üretildi. Reginleif’i bir kenara bırakın, bir Vánagandr’da bile kullanılacak kadar duyarlı değiller. İttifak’ın protezleri daha çevik ve isabetli, ancak Stollenwurm’un pilot sistemi sıfırdan duyusal bağlantı üzerine inşa edildiğinden, teknoloji Reginleif ile uyumlu değil.”
“Kaptan Olivia teknolojinin yarattığı zihinsel gerginlikten de bahsetti,” diye ekledi Michihi. “İttifak vatandaşlarının çoğu askere alınıyor ve kendilerine sinir bağlama portları yerleştiriliyor, bu yüzden doğrudan kafalarına yapay bir uzvun operasyon portunun yerleştirilmesinden korkmuyorlar. Ancak Federasyon’dan gelenler ve bizler gibi yabancılar için, vücudumuza yabancı nesneler yerleştiriliyormuş gibi geliyor ve çoğu insan bunu yapmaktan korkuyor…”
“Ve o kadar ileri gitseniz bile, Reginleif’i sinir bağlama sistemiyle çalışacak şekilde modifiye etmek sırf Theo’nun hatırı için çok fazla sorun yaratır. Bu işin her iki tarafını da başarmak çok zor olurdu.”
“Cumhuriyet savaştan önce biyolojik teknolojiye ya da yarı-biyolojik teknolojiye falan sahip değil miydi?” Marcel endişeyle sordu. “Orijinali kadar iyi hareket edebilen bir protez falan üretebilirler mi?”
Savaştan önce Cumhuriyet, yapay malzemelerden biyolojik doku yetiştirme ve yeniden yaratma araştırmalarında uzmanlaşmıştı. RAID Aygıtında kullanılan yarı-sinir kristalleri bu araştırmanın bir sonucuydu.
Theo’nun bir Seksen Altı olarak Cumhuriyet tarafından yaratılmış bir şeyi kullanmak isteyip istemeyeceğini bir kenara bırakırsak, bunun da bir seçenek olabileceği aşikardı. Bakışların üzerinde olduğunu hisseden Dustin başını hafifçe salladı.
“Büyük çaplı saldırıdan önce olsaydı, belki bu mümkün olabilirdi… Ama artık değil…”
Cumhuriyet’in teknolojilerinin arkasındaki araştırmacı ve teknisyenlerin çoğu geniş çaplı saldırı sırasında yok edilmişti. Kayıtları tamamen kaybolmamıştı, yani bu teknolojiler eninde sonunda toparlanıp mükemmelleştirilebilirdi. Ama bu yakın gelecekte olmayacaktı.
“…”
Theo’ya yardım etmek için yapılabilecek her şey zaten yapılmıştı. Başka bir şey yapılamazdı ama bu durumu kabullenmeyi kolaylaştırmıyordu. Raiden sadece melankolik bir sessizliğe bürünebildi.
Brísingamen filosunun on sekiz üyesi savaş sırasında ölmüş ya da kaybolmuştu. Bazıları raylı topun kendini imha etmesine yakalanmış, diğerleri ise donanma kalesinin çöküşünden kaçamamış ya da yanan denize çakılmıştı. Sadece bir avuç kadarının öldüğü teyit edilebilmiş ve kalıntıları toplanmıştı. Geri kalanlara gelince, birliklerinin bir parçası bile okyanustan çıkarılamamıştı.
Bunlardan biri de filonun kaptan yardımcısı Shana’ydı.
“Düşmanı vurmak için en üst kata kadar tırmandığını ve bu yüzden kaçmayı başaramadığını söylüyorlar. Gerçi keskin nişancılıkta hiç iyi değildi…”
Shiden zamanında kurtarılan birkaç kişiden biriydi. Lena onu ziyarete geldi ve savaş gemilerinin kamaralarında sık sık olduğu gibi küçük ve sıkışık hissettiren hastane odasının girişinde ayakta kaldı. Shiden yatağında oturuyordu, vücudunun çeşitli yerlerine bandajlar sarılmıştı ve başını dizlerine gömmüştü. Kamaranın ışıkları kapalıydı ve beyaz çarşaflar dalgalar kadar karışıktı.
“…Sanırım gitmenin bir yolu da bu.”
Tepegöz okyanusa çakılmadan hemen önce Shiden’ın Shana’yla olan rezonansı bir daha asla bağlanmamak üzere kesildi.
“‘Çok soğuk’ dedi. Bunlar son sözleriydi… Muhtemelen kan kaybından öldü.”
“…Shiden,” diye mırıldandı Lena.
“Sanırım onunla tanışalı dört küsür yıl oldu. İlk başlarda sürekli kavga ediyorduk çünkü birbirimize katlanamıyorduk. Ama takım arkadaşlarımız teker teker ölmeye başlayınca, istesek de istemesek de zorunlu olarak geçinmeye başladık. Ve o son gün… Takım kaptanımızı gömdüğümüzde sadece ikimiz kalmıştık. Hatta o gün bile birbirimize ‘Sıradaki sensin’ gibi şeyler demiştik.”
Ve bu şekilde, tartışarak, kafa kafaya vererek ve savaş boyunca işbirliği yaparak, o kesin ölüm savaş alanından birlikte kurtuldular. Hatta büyük çaplı saldırıdan da kurtuldular ve Federasyon’un yardımıyla Seksen Altıncı Sektör’den birlikte çıktılar.
Her şeyi birlikte atlatmışlardı ama yine de…
Shiden kızıl, dalgalı saçlarını tuttu. “Eğer Seksen Altıncı Sektör’de… bildiğimiz savaş alanında ölmüş olsaydı, ait olduğu yere gittiğini düşünürdüm. Orası cennet mi cehennem mi bilmiyorum ama oraya gittiğini bilseydim içim rahat olurdu. Mezarı olmasa bile en azından arkasında bir ceset bırakmazdı. Kalıntılarına bir hayvan ulaşmış ve sonunda dünyaya geri dönmüş olsa bile… Bununla yaşayabilirim. Ama…”
Denizde ölenler, batanlar… Cesetleri asla su yüzüne çıkmaz. “Boğulanlara ne oluyor…? Aynı yere mi gidiyorlar? Benim gitme zamanım geldiğinde o da orada olacak mı? Yoksa o leviathanlar onu alıp götürdüler mi?”
O aptal, sinir bozucu… ve hayranlık uyandıran Azrail yerine mi aldılar?
Lena yavaşça gözlerini indirdi. Hayal etti. Hiçbir ışığın ulaşamadığı okyanusun karanlık derinliklerini. Shana’nın bedeninin basınçla dövülüp ezildiğini, akıntıyla birlikte sürüklendiğini ve korkunç, isimsiz yaratıkların evine bırakıldığını hayal etti.
Yüzeyde ölmüş olsaydı, kalıntıları parçalanacak, kana susamış hayvanlar tarafından tüketilecek, rüzgâr ve yağmur tarafından süpürülüp götürülecekti. Belki de o kadar farklı değildi.
“Eminim onunla orada tanışacaksın.”
Lena gizlice ona bir bakış attı. Shiden’ın gölgede kalmış kar gibi solgun sol gözü, soluk karanlıkta parlıyor gibiydi. Shiden kısa ve kendinden emin bir şekilde başını sallarken Lena’ya baktı.
Eğer aynı yerde ölürlerse, aynı yere giden yolu bulacaklardı. Eğer bu, Shiden ve Seksen Altı’nın Tanrı’ya ve cennete olan tüm inançlarını bir kenara bıraktıktan sonra inanabilecekleri bir şeyse, o zaman doğru olmalıydı.
“Çünkü ikiniz de Seksen Altı’sınız. Sen, Shana, tüm yoldaşların, aynı yerde dinleneceksiniz… Ben böyle düşünüyorum.”
…….
“…Şimdi o zaman. Yeni Lejyon birimi Yakamoz’un takibi ve Saldırı Birliği’nin bir sonraki operasyonuyla ilgili olarak.”
Seksen Altıncı Saldırı Birliği dört zırhlı tümenden oluşuyordu.
Her tümenin komutanı kendi grubundaki İşlemcileri denetliyordu. Şu anda Filo Ülkelerinde konuşlanmış olan 1. Zırhlı Tümenin komutanı Shin’di. Federasyon’un karargâh üssünde eğitimde olan 2. Zırhlı Tümen Siri tarafından komuta ediliyordu.
3’üncü Zırhlı Tümen ve komutanı şu anda üsse bağlı okulda izindeyken, 4. Zırhlı Tümen ve komutanı şu anda Wald İttifakı’nda bulunuyordu. Aralarındaki büyük mesafeye rağmen dört komutan iletişim hatları aracılığıyla bir araya geldi.
Serap Kulesi operasyonunda yaralananlardan sadece ağır yaralı olanlar askeri hastaneye kabul edilebilmişti. Nispeten hafif yaralananlar bunun yerine demirli Stella Maris’in tıbbi bloğunda gözaltında tutuluyordu.
Shin tıbbi bloktaki yataklardan birinde yatıyordu. Okyanusa düştüğünde yaralanmıştı ve belki de kan eksikliği veya dayanıklılığının genel olarak tükenmiş olması nedeniyle, ayağa kalkmaya çalışırken baş dönmesi nöbetleri geçiriyordu.
Derin nefes verdi. Siri, kendi yan masasındaki bilgi terminalinden aktarılan holo-pencerede kaşlarını çattı.
“Bundan önce… Nouzen, sen iyi misin? Yaran var tabii, bir de Rikka’nın durumu…”
“…Evet.” Shin iyi olduğunu söylemeyi düşündü ama tekrar düşündü ve başını salladı.
Elbette hiçbiri iyi değildi. Onunla birlikte Özel Keşif görevinden bile sağ çıkan yoldaşı Theo, savaş hatlarını terk etmek zorunda kalmıştı. Her ne kadar ölümden değil de yaralanmadan kaynaklansa da çok zordu… Kimse onlara hatırlatmasa bile sürekli zihinlerinde dönen bir acıydı bu. Katlanmak zorunda oldukları bir acıydı.
“Sanırım hepimiz bu olay yüzünden oldukça sarsıldık. Eğer aşırıya kaçan bir şey söylersem beni uyarmaktan çekinmeyin.”
“Nasıl hissettiğini biliyorum. Bunun olabileceğini bilseniz bile, buna alıştığınızı düşünseniz bile, bir arkadaşınızın bu şekilde aktif görevden ayrılması… acı veriyor.”
Siri ile aynı pencereyi paylaşan bir çocuk başını salladı. Koyu tenliydi ve ince bir yüzü vardı. Saçları kırmızımsı kahverengiydi ve gümüş çerçeveli gözlük takıyordu. Bu Canaan Nyuud’du, 3. Zırhlı Tümen’in komutanı ve ilk filosunun kaptanı: Uzun Yay filosu.
Bu Uzun Yay bölüğü, Seksen Altıncı Sektör’de Batı Cephesi’nin ilk savunma birliğiyle aynı adı taşıyordu. Bu çocuk o zamanlar filonun yüzbaşı yardımcısıydı; yüzbaşı büyük çaplı taarruzda hayatını kaybetmişti.
“Ve bu, uzun süredir birlikte olduğun bir yoldaşın olduğunda daha da kötü oluyor. Derinlerde bir yerde, her zaman her zor durumdan kurtulacaklarına kesin gözüyle bakıyorsunuz… Bu duyguyu biliyorum. Bizim için de aynı şey geçerli.”
Bu sözler diğer ikisinden ayrı bir holo-pencerede bulunan biri tarafından söylendi -Uzun kızıl saçları örgü şeklinde bağlanmış bir kız. Suiu Tohkanya, 4. Zırhlı Tümen’in komutanı ve ilk filosu olan Balyoz filosunun kaptanı.
Seksen Altıncı Sektör’ün kuzey cephesindeki ilk savunma birliği olan orijinal Balyoz bölüğü, büyük çaplı taarruz sırasında yüzbaşısı hariç tamamen yok edilmişti. Bu nedenle, ikinci koğuştan sorumlu olan Suiu ve filosu, onların adını miras aldı.
“Bu yüzden bu konferanstan önce dinlenmen için sana daha fazla zaman vermek istedim.” Siri iç çekti. “Ama böyle zamanlarda Federasyon ordusu nazik, sabırlı yetişkinler gibi davranmayı sürdüremiyor.”
“Benim için sorun değil. Hem bu konferans hem de genel olarak operasyona karar vermek için zaman sıkıntısı çekiyorlar.”
Saldırı Birliği Yakamoz’un konumunu daha bu sabah öğrenmişti. Filo Ülkelerine çekilen telgraf hemen Federasyonla paylaşılsa bile, henüz bir gün bile geçmemişti.
“Sanırım kodamanlar çok fena panik içinde. Raylı tüfek Cumhuriyet’in duvarlarını parçaladı ve bir günde dört Federasyon üssünü yok etti ve şimdi geri döndü. Onları suçlayabileceğimizi sanmıyorum.”
“Şimdilik bu olağanüstü hal hakkında bildiklerimizi karşılaştıralım ve ayarlayalım… Filo Ülkelerinin raporu Yakamoz’un ağır hasar aldığını, su altından kaçtığını ve o zamandan beri nerede olduğunun bilinmediğini söylüyor. Süper gemi onu takip edemedi ve Filo Ülkelerinin karasularındaki sabit sonar da onu tespit edemedi. Muhtemelen açık denize de kaçmamıştır, çünkü orası leviathanların alanı. Bu da açık deniz ile biz insanların sahip olduğu karasuları arasındaki sınırlar boyunca hareket ettiği anlamına geliyor. Değil mi?”
“Evet… Filo Ülkeleri onu aramak için Stella Maris yerine savaş gemileri gönderdi. Ama… ses imzaları savaş sırasında kaydedildi. Koşullar bu şekilde sıralandığında, oldukça uzaklaşmış olsa bile onu tespit edebilmeleri gerekir. Ama onu henüz bulamadılar.”
Shin acı acı kaşlarını çattı.
“Keşke hareketlerini izleyebilseydim… Üzgünüm. Ameliyattan sonra hareket edemedim.”
Theo da dahil olmak üzere diğer kazazedelerin toplanıp tedavi için getirildiğini duyduğunda, bilincini koruyan gerilim muhtemelen tükenmişti. Her şey aniden karardı ve anıları orada sona erdi. Kendine geldiğinde bir hastane yatağındaydı ve Yakamoz’un sesi uzaklarda kaybolmuştu.
“Ne kadar kötü yaralandığını duydum. Kimse seni suçlamıyor. Aksine, köprüye o halde gittiğin için aklını kaçırmışsın.”
“Ameliyat sırasında yaralandın, yani yaralandıktan hemen sonra muhtemelen kendi başına yürüyemezdin. Kendi ayaklarının üzerinde bile duramıyorsan yatakta kalmalıydın.”
“Komutan olarak sen böyle çılgınca şeyler yapınca, astların da sana ayak uydurmak için çılgınca hareketler yapmak zorunda kalıyor. Bunun herkes için sorun yarattığını bilmelisin.”
“…”
Shin sessizliğe gömüldü, inlemekten başka bir şey yapmadı. Bu sefer kasıtlı olarak çılgınca bir şey yapmamıştı. Siri burnundan uzun, kızgın bir nefes çekti.
“Her neyse, Yakamoz’a geri dönelim. Biraz hüsnükuruntu yapmamıza izin verilirse, belki de savaştan sonra batmış ve ölmüştür.”
Canaan, Siri’nin sözünü keserek, “Öyle olmadığı çok açık,” dedi. “Büyük ihtimalle Nouzen’in duyabileceği menzilden çıktı.”
Siri’nin yüz ifadesi daha da hoşnutsuzlaştı. Canaan onu görmezden gelerek orta parmağıyla gözlüğünü düzeltti.
“Ama yine de böğründeki o devasa boşlukla kıtanın kuzeyine, doğusuna ya da batısına hareket etmesi pek mümkün değil. Lejyon’un zaten o kadar uzakta üsleri olmazdı. Tamire ihtiyacı olacak ve cephanesini de yenilemesi gerekecek. Nükleer reaktörü sayesinde muhtemelen güç üretmek için yardıma ihtiyacı olmayacaktır.”
“Bu da bir yerlerde bir Kraliçe Arı ve bir Amiral bulması gerektiği anlamına geliyor. Ancak Serap Kulesi dışında, başka hiçbir ülke Lejyon’un deniz üslerinden herhangi birini tespit ettiğini bildirmedi.”
İsmail’in Shin’e söylediklerine göre, okyanusun diğer bölgeleri, yani kıtanın kuzey kıyıları su üzerinde deniz üsleri inşa etmeye pek uygun değildi. Deniz tabanına olan uzaklık ve Leviathanların bölgeleri, bu bölgelerde Serap Kulesi ile aynı seviyede bir üs kurmayı zorlaştırıyordu.
“Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Yakamoz kıtanın kuzey kıyılarında bir yerde saklanıyor olmalı. Ve orada uygun büyüklükte ve ölçekte bir Lejyon üretim üssü olmalı. Dolayısıyla Saldırı Birliği’nin bir sonraki görevi Yakamoz’u takip etmek ve aynı zamanda birden fazla üretim üssüne eşzamanlı bir saldırı düzenlemektir.”
“Amacımız Yakamoz’u yok etmek ve istihbarat toplamak. Ayrıca Kraliçe Arı üretim parçalarını, özellikle de kontrol çekirdeklerini ele geçirmeye öncelik vermemiz söylendi.”
Lejyon insan konuşması kullanmıyordu ve Mayıs Sineği bölgelerini kapladığı için, iletim kullanmıyor ya da dış ilişkilere veya ticarete girmiyorlardı. Onlar hakkında istihbarat toplamanın tek yolu, hareketlerini gerçek zamanlı olarak gözlemlemek dışında, bir üretim üssünün komuta çekirdeğini ele geçirmek ve üretim hatları ve diğer konular hakkında bilgi almaktı.
“Lejyon’a baskın düzenleyeceğiz, böylece savunma pozisyonu almaya vakitleri olmayacak, bu da Serap Kulesi’nde konuşlandırmaktan vazgeçmek zorunda kaldığımız yeni ekipmanı nihayet kullanacağımız anlamına geliyor. Hayalet Sürücü.”
Hayalet Sürücü – Reginleif’in yeni silahı. Kullanıma sokmak istenilmiş ancak son operasyonda süper gemiye yerleştirilmesi çok zor görülmüştü. Sonuçta, Serap Kulesi’nin kendisine sürpriz bir baskın düzenleme olasılığı, operasyonun doğası göz önüne alındığında sıfıra yakındı ve bu nedenle bu yeni ekipmanın uygulanması ertelendi.
Bunun da ötesinde, Filo Ülkelerindeki operasyon tamamlandığında, sadece Shin’in 1. Zırhlı Tümeni bu ekipmanı kullanma konusunda etkin bir şekilde eğitilmişti. Bu yeni silahı şimdi tek bir üs üzerinden Lejyon’a ifşa etmeyi göze alamazlardı.
Canaan, “Bu kez Siri’nin grubu uygun eğitimi aldı ve benim 3. Zırhlı Tümenim de katılacak,” dedi. “Aynı anda en az üç bölgeye saldırabileceğiz… Eğitimimizi mümkün olan en kısa sürede tamamladık ve deneme sürecimize girdik. Albay Grethe ve taktik komutanımız bunu pek hoş karşılamadılar ama artık alıştık. Ne de olsa Seksen Altı’yız.”
Seksen Altıncı Sektör’de onlara tek bir gün bile tatil verilmemişti ancak buna rağmen yıllarca süren savaşlardan sağ çıkmayı başarmışlardı. Sadece dinlenmeden savaş yeteneklerini yeniden eğitebilenlerin bu ortamda hayatta kalmasına izin verilmişti.
Suiu, “4. Zırhlı Tümen izinde olacak ve yedek kuvvet olarak karargâhta kalacak, ancak iznimizden ziyade eğitime öncelik vereceğiz,” dedi. “Burada Lejyon’la karşı karşıyayız; neler olabileceğini asla tahmin edemeyiz. Hayalet Sürcü’de bir an önce ustalaşmamız gerekiyor.”
“…Ve siz bu konuyu açmak zorunda kaldığınız için Albay Grethe ölüm perisi gibi çığlık atıyor… Savaş biter bitmez, eğitimimizi tamamlayıp tüm zorunlu derslerimizi bitirene kadar hiçbirimizin terhis edilmeyeceğini söylüyor.”
O konuşurken Siri’nin gözleri dalgındı. Görünüşe göre, İttifak’ta görev yaptığı için Suiu’nun yerine Canaan’la birlikte azarlanmıştı.
“…Şey, evet…” dedi Suiu, dudaklarında ince, ironik bir gülümsemeyle. “Albay’ın… Federasyon ‘un böyle düşünmesini takdir ediyorum. Önemli olan tek şey savaşmak değil.”
“Dürüst olmak gerekirse, bizi okula gönderdiklerinden beri, geride bıraktığımız tüm zorunlu dersleri bitirene kadar devam etmek istiyorum,” dedi Canaan. “O kadar uzun zaman oldu ki unutmuşum ama öğrenci olmak eğlenceli.”
“Federasyon’a geldikten sonra bile savaşın gerçekten bitip bitmeyeceğinden şüphe duyuyordum. Ama sanırım sonsuza kadar devam etme olasılığını düşünmeye devam edemeyiz.”
Son altı ay boyunca, Saldırı Birliği Federasyon’un cephelerine sınırı olan ülkelere gönderilmişti. Shin ve 1. Zırhlı Tümen’in Birleşik Krallık’ta Sirinler ve Filo Ülkelerinde Açık Deniz klanlarıyla karşılaştığı gibi, Siri, Canaan ve Suiu da kendi görevleri sırasında pek çok deneyim yaşamıştı.
İnsan kötülüğü ile Lejyon ordusu arasında sıkışıp kaldıkları Seksen Altıncı Sektör’de kendileri için imkânsız olabilecek pek çok deneyim yaşamışlardı.
Shin biraz zoraki bir gülümsemeyle, “Biz komutanların müfredatımızı yetiştirmesi biraz zaman alacak,” dedi.
“Şaka yapmıyorum…”
“Her zaman söyleyecek en kötü şeyi buluyorsun, değil mi?”
“Şimdilik bu konuyu kapatalım. Savaş bittiğinde bu konuda istediğimiz kadar şikayet edebiliriz.”
Dört komutanın yanı sıra takım kaptanları ve teğmenlerinin de normal müfredata ek olarak özel subay müfredatını tamamlamaları bekleniyordu ve hiçbiri birincisini doğru düzgün bitirmemişti.
Canaan’ın gözleri gözlüklerinin arkasında tuhaf bir şekilde dalgalanırken, eldeki konuya dönmelerini önerdi.
“Üçten fazla üssü ele geçirmeye hazırlandığımız için Federasyon birkaç birlik daha göndermeyi planlıyor. Ancak Federasyon ordusunun çıkarabileceği yedek kuvvetleri olmadığı için, büyük soyluların özel ordularına el konulacak ve operasyona dahil edilecek. Bu da on alaydan daha az bir sayıya denk geliyor ama hepsini bu operasyon için getirecekler.”
Bu, Shin’in ordunun üst rütbelilerinin gerçekten de ipin ucunda olduğunu fark etmesini sağladı. Federasyon’un ordusu artık cepheden saldırılarla ilerleyemiyordu, Saldırı Birliği de bu yüzden kurulmuştu. Ama şimdi ordu dışında kuvvetlere el koymuşlar ve onları istihbarat toplamak için bir birlikle beraber getiriyorlardı.
Bu, ordunun üst düzey yöneticilerinin Yakamoz tarafından, daha doğrusu Lejyon’un niyetleri tarafından büyük bir tehdit altında hissettiklerini gösteriyordu. Ya da belki de akıllarında başka bir amaç vardı ve bunu Ykamoz’a karşı koyma hedefinin arkasına saklıyorlardı.
Özel birlikler talep etmek ve onları askeri bir birlik halinde toplamak – toplamı on alaydan az olsa bile – bir gün içinde yapılabilecek bir şey değildi. Bu, önceden yapmayı planladıkları bir şey olmalıydı.
Belki de bu, bir ay önce, Shin Lejyon’u durdurma olasılığını ortaya çıkardığında başlamıştı. Bu hedefin anahtarlarından biri gizli üs olduğundan, bu üssün ele geçirilmesinde Federasyon’un eksik kuvvetlerini desteklemek için özel orduları da dahil etmeyi düşünmüş olmaları muhtemeldi.
“Anlaşıldı. Peki 1. Zırhlı Tümen hangi üsse saldıracak?”
“Doğru, Filo Ülkeleri’nden sonra ziyaret etmen gereken ülkede, Nouzen. Noiryanaruse Kutsal Teokrasisi.”
Bu ulus, kıtanın uzak kuzeybatısında yer alan Aurata yerlisi ülkelerin lideri konumundaydı. Cumhuriyet’ten ve diğer birkaç küçük ülkeden daha uzakta olan yabancı bir ülkeydi. Cumhuriyet veya Federasyon ile sınırları paylaşmıyordu ve kültürü ile dili tamamen farklıydı.
Görünüşe göre Cumhuriyet ve uzak batıdaki küçük ülkelerin hepsi Lejyon Savaşı tarafından harap edilmişti. İki ay önce Birleşik Krallık, o bölgede bazı ulusların varlığını sürdürdüğünü doğrulayan bir ileti yakaladı. Görünüşe göre, Lejyon Savaşı’nın başlamasından bu yana geçen on bir yıl boyunca, düşman tarafından dört bir yandan kuşatılmış halde savaşmışlar. Uzak batının en kuzey ucunda yer alan Kutsal Teokrasi, boş sektör olarak bilinen bir yerde Lejyon’la savaşmış ve savaşmaya devam etmekteydi.
Boş sektör, Lejyon Savaşı başlamadan önce bile ıssız olan bir yarımadaydı. Bu amaçla, savaşın ilk aşamalarından beri orada birkaç büyük ölçekli üretim üssünün inşasına onay verilmişti.
Sonuç olarak, Teokrasi’nin savaştaki konumu oldukça istikrarsızdı. 1. Zırhlı Tümen’in Filo Ülkelerine gönderilmeden önce onlara yardım etmesi gerekiyordu. Yakamoz’un ortaya çıkışı oradaki hedeflerini biraz değiştirmişti ama yine de aynı yere gönderiliyorlardı.
Evet.
Shin gözlerini kıstı. Kıtanın batısının en kuzey ucundaki boş bölge. Shin köprüde bilincini kaybetmeden önce Yakamoz’un batıya yöneldiğini duyabilmişti.
“1. Zırhlı Tümenin batıya, Yakamoz’un büyük olasılıkla gitmiş olduğu yere gitmesine karar verildi… Umarım intikamınızı alma şansınız olur.”
******
“-Bunun farkında olduğundan eminim ama Teokrasi’ye yapılan sevkiyata katılmana izin veremeyiz, Vika. Ulusal savunmamızla ilgili bilgilerin sızmasına karşı dikkatli olmalıyız, tıpkı senin sevimli küçük kuşların gibi.”
Taktik komutanı olarak Lena ve operasyon komutanı olarak Shin’in yerini alan Raiden nasıl operasyonun sonucuyla meşgulse, Vika’nın da Birleşik Krallık prensi ve gönderilmiş bir subay olarak kendi görevleri vardı. Serap Kulesi operasyonunun ayrıntılarını rapor etmiş ve Yakamoz’un izini sürmek için yardım çağrısında bulunmuştu.
Bu konudaki soruşturmaları tamamlayan ağabeyi, Vika’nın başını sallayarak yanıtladığı bu uyarıyı da ekledi. Filo Ülkeleri’nin liman kentlerinden birinde, konuşlandıkları üsteki odasındaydı.
Noiryanaruse Kutsal Teokrasisi. Çılgın ülke, Noiryanaruse.
“Biliyorum, Zafar Kardeş. O ülkenin değerleri bizimkilerle çok fazla çatışıyor, öyle ki biz bile ona deli ülke diyoruz. Ahlaka en ufak saygısı olmayan bir ülke, dost bir ulus olarak güvenebileceğimiz bir ülke değil. Federasyon’un Duyusal Rezonans ya da Nouzen’in yeteneği ile ilgili herhangi bir ayrıntıyı ifşa etmeye niyeti olmadığına inanıyorum.”
“Ben de öyle düşünmüştüm… Evet, seni bu konuda da uyarmalıyım. Sadece tedbirli olmak için.”
“Ben zaten biliyorum. Seksen Altı’ya Teokrasi’ye deli bir ülke denmesinin nedenini söylemeyeceğim.”
Zafar zarif bir şekilde gülümsedi, sanki “ Çok iyi” der gibiydi.
“Bu iznini Federasyon’un generalleriyle bilgi alışverişinde bulunmak için kullanmayı denersen memnun olurum. Çok yerinde bir şekilde ifade ettiğin gibi, Serap Kulesi ve Yakamoz bana tuhaf geliyor. Oh, yapraklardan bahsetmişken…”
Ağabeyi, veliaht prens, gelişigüzel konuşuyordu, bu yüzden Vika küçük ve sıradan bir şey için azarlanmaya hazırdı ve tetikte değildi. Hal böyle olunca.
“…Saldırı Birliği’nin İttifak’tan ayrılmasından bu yana benden sakladığın bir şey var. Değil mi?”
…bu Vika’yı tamamen şaşırttı. O bile bu söz karşısında irkildi. Ama yüz ifadesini hiç değiştirmedi, hatta kendinden o kadar emindi ki, kaşlarını bile çatmadı.
“Tabii ki hayır. Senden asla bir şey saklamam, Zafar Kardeş.”
Lejyon ikinci bir büyük çaplı saldırıya hazırlanıyor ve kendilerini değiştirip geliştirmeye çalışıyorlardı.
Vika, babası krala ve veliaht prens Zafar’a Zelene’nin kendilerine verdiği tüm bilginin bu olduğunu söyledi. Onlara Lejyon’un tamamını kapatma yönteminden bahsetmedi çünkü bu yöntem gerçekçi olarak kullanılamazdı ve bu bilgiyi paylaşmak Federasyon’un kıtadaki diğer uluslar arasındaki konumunu gereksiz yere etkileyecekti.
Zafar’in gülümsemesi değişmedi.
“Anlıyorum. Demek sonunda sahip olmadığın bu sırları saklamayı öğrendin… benden bile.”
“…Zafar Kardeş.”
“Şükürler olsun. En azından Seksen Altı ile iyi geçiniyor gibisin.”
Yine de Zafar ona son derece mutlu bir ifadeyle baktı.
“Çocukların ebeveynlerine ve büyük kardeşlerine isyan etmesi ve arkadaşlarıyla verdikleri sözlere öncelik vermeye başlaması bir büyüme işaretidir… Bu durumda benden saklayacağın bir sırrın olmadığını varsayıyorum.”
Değerli küçük kardeşine duyduğu saygıdan dolayı bunu görmezden gelecekti.
“Eğer savaş biterse, Federasyon’un üniversitelerinden birinde okumaya ne dersin? Ne de olsa bu savaş boyunca neredeyse hiç okula gitmedin. Bence savaş bittikten sonra öğrenci hayatının tadını çıkarman iyi olur.”
Vika’nın dudaklarında belli belirsiz, acı bir gülümseme belirdi. Bu sadece babasına ve en büyük kardeşine gösterdiği bir ifadeydi…
Olgunlaştığımı söylüyorsun Zafar Kardeş, ama yine de bana çocukmuşum gibi davranmaya devam ediyorsun.
“Sen ve babam izin verirseniz.”
Savaş nihayet sona erdiğinde… Shin ve Seksen Altı’nın geri kalanı ne yapacaktı? Bu soru ilgiden çok meraktan aklından geçti. Birleşik Krallık’a ilk geldiklerinde bu soruya verecek bir cevapları yoktu ama ya şimdi?
Theo artık yoldaşlarıyla aynı sıfatla savaş alanında bulunamayacağına göre ne diyecekti?
İletisini sonlandıran Vika terminalini kapattı ve tek kelime etmeden konuşmasının bitmesini bekleyen figürle yüzleşmek için döndü.
“…Sana daha kaç kez dışarı çıkıp kendini kırdırmamanı söylemem gerekiyor?”
“Utancım sınır tanımıyor…”
Sonunda yeniden aktif hale gelen Lerche bir kez daha vücudunun yaklaşık yarısını kaybetmişti. Bu kez yatay olarak parçalanmak yerine, gövdesinin yaklaşık yarısı diyagonal bir açıyla kaybolmuştu. Soğutma ve güç sistemleri korkunç bir bakımsızlık içindeydi. Genç bir kadınınkine benzetilen yüzünün derisinin bir kısmı soyulmuştu. Balıklar tarafından didiklenmiş, boğulmuş bir cesede benziyordu.
Onu baştan aşağı süzen Vika iç geçirdi. Bu kadar hasarı düzeltmek zaman alacaktı.
“Şimdi Federasyon’a döndüğümde ilgilenmem gereken şeyler var ve duyduğun gibi bir sonraki sevkiyata katılmayacağım, yani zamanım var. Ancak bunu çok fazla harcamadığından emin ol.”
“Majesteleri, benden sonra Yakamoz’a ne oldu-?”
“Ona ağır bir darbe indirdik ama kaçtı. Bunu bilmediğine göre, muhtemelen Nouzen’in savaştan sağ çıktığını da bilmiyorsundur. Hayatta kalanların ve ölenlerin listesini de bilmediğini tahmin ediyorum.”
“Anlıyorum. Yani Bay Azrail hayatta kalmış. Bunu bilmek güzel. Peki ya Bay Yuuto? Bay Kurtadam? Hanımefendi Kar Cadısı? Tepegöz Prenses… ve ayakta kalan son kişi olan Bay Tilki?”
Vika soğuk bir şekilde gözlerini kırpıştırdı. Her bir üyenin durumunu gözden geçirecek kadar boş vakti yoktu ve Shin ve Lena’nın aksine, her bir üyeyi de o kadar iyi tanımıyordu.
“Şimdilik Nouzen, Shuga, Emma ve Kukumila’nın önünde Rikka’nın adını anma.”
“Bu demektir ki…?”
“O ölmedi ama sağ salim de çıkmadı. Detayları ve diğer kayıpları bir rapor haline getirip sana göndereceğim, daha sonra kendin kontrol edersin.”
Lerche kederli bir şekilde iç çekti. Sirinler nefes almıyordu ama Vika onların duygularını bu şekilde ifade etmelerini sağlıyordu.
“Anlıyorum. Bu… Eminim Bay Azrail büyük bir ıstırap hissediyordur…”
“Bu sefer şaşırtıcı derecede çok sayıda kayıp verdik. Nouzen de dahil olmak üzere herkes bu konuda oldukça üzgün.”
“Olması gerektiği gibi… Bay Azrail, Bay Kurtadam, Hanımefendi Kar Cadısı ve Hanımefendi Silahşör’ün önünde bu konudan bahsedilmemeli.” Sonra Lerche çekingen bir tavırla ekledi: “Majesteleri, umarım benim alınmama herhangi bir şekilde öncelik verilmemiştir ve bunun sonucunda kimse hayatını kaybetmemiştir…?”
Vika bu soru karşısında kaşlarını kaldırdı. Böyle bir şey Lerche gibi bir Sirin’i rahatsız ederdi.
“Hayır, o yüzden bu konuda endişelenmene gerek yok.”
Kendi kişisel duyguları uğruna önce hangi kurbanların kurtarılacağının sırasını değiştirmek, bir lider olarak konumunu utandırırdı. Kendisinin ve hatta Sirinlerin bu konuda ne hissettiğinden bağımsız olarak, Frederica ve Filo Ülkelerinin kurtarma ekipleri Sirinleri öncelik sıralamasının en altına yerleştirmişti. Lerche’nin bu süreçte kurtarılmış olması tesadüften ibaretti.
“Seninle aynı noktada başka biri daha kaza yaptı ve seni de yanlarına aldılar. Sanırım Yıldırım filosundan Saki ya da onun gibi biriydi. Onları görürsen teşekkür ettiğinden emin ol. İkinizin birlikte oldukça ağır olduğunu tahmin ediyorum.”
Görünüşe göre bu Saki denen kişi hızlı ateş eden bir silahla yakın mesafeden vurulmuştu. Havaya uçmuş ve Yakamoz’dan yuvarlanmıştı. Kurtarılmayı beklerken Lerche’nin Chaika’sı da gemiden düşmüş.
Saki bir şekilde Chaika’nın kokpitini batmadan önce zorla açmış ve Lerche’nin kalıntılarını dışarı çıkarmıştı. Kurtarma botu onu alırken bile kimse Lerche’nin bir Sirin olduğunu fark etmemiş gibiydi. Vika, haberi duymadan önce Lerche’nin sonsuza dek kaybolduğu gerçeğini kabullenmişti…
Oh, evet.
Pencereden dışarıya kayıtsız bir bakış atarak ekledi:
“Bunu söylemeyi unutmuştum ama dönmekle iyi ettin… Bu kadarını kabul ediyorum.”
Göz ucuyla Lerche’nin dudaklarını küçük bir gülümsemeyle kıvırdığını gördü.
“Sana minnettarım.”
….
“…Hmm. Beni yanlış anlama, tamam mı? Bunda kötü bir şey olduğunu söylemiyorum ya da neden hala hayatta olduğunu sormuyorum. Geldiğin için gerçekten çok mutluyum ama…”
Yaralı askerler hastanenin yatan hastaları için ayrılmış geniş bir odaya yerleştirilmişti. Bina eskiydi ama oldukça temizdi. Yuvarlak bir sandalyeye oturan Rito, dalgın ve duygusal bakışlarını yatakta sakince uzanan figüre dikti.
“Sağ salim çıkmana şaşırdım Yuuto.”
“Bende senin için şaşırdım.”
Sağ salim demek, Yuuto’nun durumunu bağlamından kopararak gören biri için pek de doğru olmazdı. Yuuto başını salladı, bandajlarla sarılmıştı ve uzuvları plastik alçılarla kaplıydı. Ciddi çürükleri ve göğüs kafesi de dahil olmak üzere birkaç kırık kemiği vardı, bu da akciğerinin çökmesine neden olmuştu -ki bu da dışarıdan görülebiliyordu.
Ancak tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda bile, teçhizatının 800 mm uzunluğunda ve yüzlerce ton ağırlığındaki bir taret tarafından parçalandığı düşünüldüğünde, hayatta olması mucizeden başka bir şey değildi. Sanki onun yerine darbe almış gibi, Juggernaut’u tamir edilemeyecek kadar hasar görmüştü.
“Kaburgalarının iki taraftan kırılması ve ciğerlerinden birinde delik olması cehennem gibi bir şey,” dedi Yuuto, sesi her zamanki gibi düzdü ve hiç de o acıyı çağrıştırmıyordu. “Nefes almak acı veriyor ama bu konuda yapabileceğim bir şey yok. Hayatta kaldığım gerçeğine lanet ediyorum.”
“Konuşmak da mı acıtıyor?” Rito özür dileyerek sordu. “Belki de daha sonra gelmeliydim.”
“Hayır, senin etrafta olman iyi bir şey. Konuşacak birinin olması dikkat dağıtıyor ve sen ne zaman susacağını bilmiyorsun.”
“Bu bir hakaret gibi geldi,” dedi Rito suratını asarak, ama buna gerçekten gücenmiş gibi görünmüyordu.
Yuuto her zaman suskundu ama bugün garip bir şekilde konuşkandı. Muhtemelen acısını dindirmek için gerçekten bir şeylere ihtiyacı vardı. Ve…
“Hayatta olduğum için şanslıyım, bu yüzden şikayet etmemeyi tercih ederim. Dikkatimi dağıtacak bir şeylerin olması çok yardımcı oluyor.”
…ayrıca ölen yoldaşlarını kaybetmenin duygusal acısını da aklından çıkarması gerekiyordu. Yuuto’nun Yıldırım filosunun pek çok üyesi, özellikle de öncüler ya ölmüş ya da kaybolmuştu. Shiden ve Brísingamen filosu gibi, onların filolarının da bir sonraki operasyona kadar dağılması ve yeniden organize edilmesi gerekecekti. Ancak Yuuto’nun bunun için zamanında iyileşmesi pek olası değildi.
“…Evet. Ama bahse girerim nefes almak hala acı veriyordur, bu yüzden şimdilik sadece kulağına konuşacağım. Sen baygınken neler olduğunu anlatayım. Evet, Leviathan! Sanırım ona Musukura diyorlardı. İyileştiğinde bana nasıl bir şey olduğunu anlat!”
“…Üzgünüm, ortaya çıktığında suyun altında baygındım.”
“Oh doğru. O zaman… Sanırım bunu Kaptan Nouzen’e soramam ama prense sorabilirim! Ama sanırım konuşmak için çok sıkıcı olduğunu düşünecektir ya da kendi tarzında tuhaf bir izlenim bırakacaktır… Muhtemelen lezzetli göründüğünü falan söyleyecektir. Prensin bu tür bir yorum yaptığını hayal edebiliyorum. Sanırım bunu daha sonra kaptana sormam gerekecek!”
“…”
Gerçekten, ne zaman susması gerektiğini bilmiyor. Ya da daha çok o kadar heyecanlı ki, sonunda raydan çıkıyor. Ve böyle zamanlarda… tam da doktorun istediği şey oluyor.
Rito, diğer Seksen Altı’nın çoğunun üzerinde dolaşan ölüm gölgesine sahip değildi. Her zaman ertesi gün hakkında konuşabilirdi, hem de hiç umursamadan. Her zaman yarını görecek kadar yaşayacağından emin bir şekilde yoluna devam ediyordu.
Ben de hayatta kalanlardanım… Seksen Altıncı Sektör’de, geniş çaplı saldırıda hayatta kaldım… Serap Kulesi’nde ölüme doğru tırmanırken bile hayatta kaldım. Hayatta kaldım. Ben hayattayım. Belki de gelecek hakkında düşünme ayrıcalığını kazandım.
Operasyon başlamadan öncesini düşündü; kendisine deniz fenerinden ufuk manzarasını gösteren anti-Leviathan gemisinin kaptanını. Bir daha geri dönmemek üzere yem olarak dalgaların ötesine yelken açmadan sadece birkaç gün önce onu tekrar ziyaret etmesini söyleyen oydu.
Aklı, onlara gençken leviathan iskeletini nasıl gördüğünü anlatan Shin’e gitti. Bu, Yuuto’ya taş suratlı Azrail’in bile bir zamanlar sevimli bir yanı olduğunu gösteren aptalca, iç açıcı bir konuşmaydı.
Yani belki şimdi her şey yolundaydı. Belki şimdi Yuuto, Seksen Altıncı Sektör’de bir kenara atmak zorunda kaldığı çocukluğunun çocukça ve önemsiz hayallerini de yeniden canlandırabilirdi.
“…O halde ben de sana bir şey sorayım.”
Rito merakla ona baktı. Yuuto, bu hareketi yapmak için büyük çaba sarf etmesine rağmen küçük bir omuz silkme hareketi yaptı.
“Leviathan iskeleti hakkında… Bir dahaki sefere kendim görmek isterim.” Bir dahaki sefere oraya basit bir turist olarak gidecekti. Savaş sona erdiğinde…
Tıpkı kaptanın ona söylediği gibi. Ona bıraktığı son dileği gibi.
“Ve ne olursa olsun… bir mürettebat üyesi bana bazı leviathan türlerinin tadının gerçekten güzel olduğunu söyledi. Taze olanları küçük parçalara ayırıp balıkla pişirip yiyorlarmış.”
“…Bu şeyleri gerçekten yiyorlar mı…?”
“Şey, onlar teknik olarak hayvan… Yani, Sanırım…?”
Evet, lazer atan hayvanlar…
“…Hayvan sayılıyorlar, değil mi?”
“Ben nereden bileyim, Yuuto!”
……
Kurena, okyanus gelgitlerinin ağır makinelerin sesini bastıran gürültüsünü duyunca Stella Maris’in limana vardığını fark etti. Juggernaut’unun sistemi bekleme modundaydı. Ancak önünde aniden bir sanal pencere belirdiğinde, Sliahşör’ün kokpitinde çömelmiş olan Kurena ağır ağır başını kaldırdı.
Pencereyi kontrol ederken Frederica’nın Silahşör’ün yanında durduğunu gördü.
“-Ne?”
Kurena ünitenin kanopisini açma zahmetine girmedi, bunun yerine soruyu harici hoparlörden kısık sesle sordu. Onun gür sesini duyan Frederica donup kaldı.
“…Sadece İşlemcilerin yola çıkma vakti neredeyse geldi. Ondan önce bir şeyler yemeye ne dersin? Neredeyse yarım gündür oradasın. Yemek yemeden bu kadar uzun süre kalmak sana pek iyi gelmeyecektir ve vücudunun dinlenmeye ihtiyacı var. Ve böylece-”
“Ben iyi olacağım.”
“Ama…”
“İyi olacağımı söyledim… Yani bir gün boyunca yemek yemedim, ne olmuş? Seksen Altıncı Sektör’de günlerimizi savaşarak geçirdiğimiz tonlarca zaman oldu. Federasyon’da da böyle şeyler oldu. Açlık beni öldürmeye yetseydi şu anda burada olmazdım.”
“Kenara çekil, bücür.”
Muhtemelen optik sensörünün kör noktasında başka biri duruyordu, çünkü o son sözler göremediği biri tarafından söylenmişti. Kısa bir süre sonra, kanopi o tetiklemeden yukarı kalktı. Birisi tüm Juggernaut’ların paylaştığı acil durum şifresini girmiş ve kanopinin dış kilit açma kolunu yukarı çekmişti.
Kurena refleks olarak önüne baktı, şimdi kendisiyle aynı çelik renkli askeri giysisini giymiş bir figürle göz göze gelmişti. Shiden ve Shana’nın Brísingamen filosundaki takım kaptanlarından biri olan Seksen Altı’lı bir kız. Mika.
“Geminin yemekhanesi yemek yemeye gelenlerin ve gelmeyenlerin kaydını tutuyor. Aşçıların her biri endişeli çünkü bir kız hiç gelmedi.”
Elindeki soğuk yemek tepsisini Kurena’ya doğru itti ama Kurena gözlerini kaçırdı.
Mika’nın kaşları çatıldı.
“Ayrıca -ve bu gerçeği fark etmemek için elinden geleni yaptığını biliyorum- limana yanaşalı çok oldu. Tüm yaralı askerler çoktan nakledildi ve Juggernaut’ları dışarı taşımaları gerekiyor. Tüm İşlemciler karaya çıkmaya hazırlanıyor, burada hastaneye kaldırılanlar hariç… Hecelememe gerek var mı? Orada oturup kara kara düşünmen onların işine engel oluyor. Peki ya sorgulama? Takımının iki kaptanı görevde değil ve Raiden’ın operasyon komutanı olması gerekiyor. Bu arada sen de yaralı bile değilken burada kaytarıyorsun.”
Kurena bakım ekibinden bazı tanıdık yüzlerin kısa bir mesafeden onlara baktığını görebiliyordu. Öncü filosunun diğer tüm Juggernaut’larının çoktan gemiden çıkarılmış olduğunu belki de çok geç fark etti. Muhtemelen onu düşündükleri için en sona bırakmışlardı.
Mika’nın söylediği gibi, Shin baygındı, Raiden onun yerini dolduruyordu ve Theo… alınır alınmaz aceleyle ameliyata götürülmüştü. Üçünün de gitmesi ve Kurena’nın kokpitte kalmasıyla, sorgulamayı yapabilecek en yüksek rütbeli subaylar Anju ve 4. Müfreze’nin kaptanıydı. Bunun ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyordu.
Suçluluk duygusunu üzerinden atmak istercesine Mika’ya dik dik baktı. Sanki ona mantıklı şeyler söylemeyi bırakmasını söylemek ister gibiydi.
“…Devam et, söyle. Bu benim başkalarına sorun çıkarmamla ilgili değil; sen sadece benden nefret ediyorsun. Hadi, söyle. Shana’nın ölümü benim hatamdı – söylemek istediğin bu, değil mi?!”
Mika aniden uzandı ve Kurena’yı üniformasının yakasından tutarak kendine yaklaştırdı.
“Söylememi istediğin şey bu,” dedi, neredeyse burunları birbirine değecek kadar yakındı, yeşil Aventura gözlerinin altın rengi irisleri donmuş bir öfkeyle parlıyordu. “Ama senin oyununu oynamayacağım… Shana savaştığı için öldü. Son nefesine kadar savaşmayı kendi seçti. Ve sen bunun sorumluluğunu alamazsın.”
Sadece kendine acıyarak yuvarlanabilmek için suçluluk duygunu yansıtıyorsun… Başkalarının seni suçlamasına izin vermek sana sadece kolay bir çıkış yolu sağlar. Bunun olmasına izin vermeyeceğim.

“Suç senin değil. Shin kaybolacak ya da Theo yaralanacak diye endişelendiğin için bir operasyonun ortasında savaşamamanda da değil. Tekrar söylüyorum Suçlu sen değildin…! Senin derdin ne?! Shin kurtuldu, Theo da öyle, kahretsin! Sizler kolay kurtuldunuz! Shana, Alto, Sanna, Hani ve Meryo’yu kaybettik! Hiçbiri geri gelmeyecek! Ama biz hâlâ hayattayız, o yüzden şimdi dizlerine sarılıp oturmanın sırası değil!”
Kurena’nın altın rengi gözbebekleri küçüldü. Benim oyunum mu? Ucuz mu atlattık…?! Mika’nın yakasına yapıştı ve hırladı.
“Sen buna ‘kolay kurtulmak’ mı diyorsun?! Bu nasıl kolay haaa?!”
Hem Theo hem de ben… Biz Seksen Altı, biz…!
“Sahip olduğumuz tek şey savaşmak. Ailelerimiz, evlerimiz ya da başka bir şeyimiz yok. Eğer bunu kaybedersek… Eğer artık savaşamazsak…”
Gurur, kimliklerinin son kalıntısı. Diğer her şey Cumhuriyet tarafından ellerinden alınmıştı ve ellerinde kalan tek şey savaşta dövülmüş, savaşla yoğrulmuş ve zor kazanılmış gururlarıydı.
Ve şimdi… o bile yok oluyordu.
“Peki bu da gittiyse… biz artık neyiz?!”
Bu soru hiçbir zaman zihninde uzun süre kalmamıştı ama şu anda gözlerinin içine bakıyordu. Bu gururdan mahrum kalmanın ve onun yokluğunda yaşamak zorunda kalmanın gerçekliği gözlerinin önüne seriliyordu. Seksen Altı olmaktan vazgeçmek zorunda kalacakları bir geleceğin hem kendisinin hem de Theo’nun başına gelebileceği gerçeğiyle yüzleşmek zorundaydı. Peki nasıl…?
“Nasıl sakin kalabilirim…?”
Kurena çocukça ve çok acınası bir inilti çıkararak Mika’yı itti ve koşmaya başladı. Mika onu ilk yakaladığında yemek tepsisini yere düşürmüştü. Yere bakıp ne yaptığını fark eden Mika arkasını döndüğünde Frederica’nın tepsiyi küçük ellerinde taşıdığını gördü. Görünüşe göre, Mika istemeden tepsiyi ittiğinde onu yakalamıştı.
“…Çok ileri gitmiş olabilirim,” diye mırıldandı Mika.
Kurena’yı azarladığı için en ufak bir suçluluk hissetmiyordu ama Theo bunu hak etmiyordu. Her ne kadar ölmediği için kolay kurtulduğunu söylemiş olsa da… bu onun için doğru değildi.
Seksen Altı için savaşamaz hale gelmek ölümden daha iyi bir şey değildi. Hatta daha da kötü olabilirdi. Ne de olsa, son nefesine kadar savaşmak Seksen Altı’nın gururuydu. Bunu kaybetmek, onları her şeyden çok tanımlayan tek şeyi kaybetmek demekti.
Yani evet, bu sonuca varmak insanın konuşmayı tamamen bırakmasına neden olabilirdi. Bir süre düşündükten sonra Mika, Kurena’ya karşı haddini aştığını fark etti.
“Hey, bücür, onun yerine bu yemeği sen yemek ister misin?”
“Kesinlikle hayır!”
…..
Mika’dan kaçar gibi hangardan dışarı koşan Kurena, bacaklarının onu doğal bir şekilde Stella Maris’in hastane bloğuna taşıdığını hissetti. Shin’e. Onun sesini duymak istiyordu. Yüzünü görmek istiyordu.
…Kurena.
Tıpkı Seksen Altıncı Sektör’de Kurena’nın beyaz domuzlara karşı duyduğu öfke ve kızgınlıkla tükendiği o eski günlerdeki gibi. Her zaman onun yanında olur, sakin ve dingin sesiyle onu sessizce yatıştırırdı.
Son dönemece girdiğinde Kurena olduğu yerde durdu. Gitmekte olduğu hastane odasının önünde zaten başka biri duruyordu. Bir Adularia’nın mavimsi gümüş buklelerine ve çarpıcı gümüş gözlere sahipti. İri yapılıydılar ve kollarında askeri bir papazın kol bandı vardı.
“Ah, Peder…”
Uzun boylu rahip iri, ayı gibi başını çevirip ona baktı. Raiden’dan daha uzun boyluydu, Daiya ve Kujo’yu bile cüce bırakıyordu. Kurena bir kıza göre ortalama bir boyda duruyordu ancak peder onun gözleriyle buluşmak için aşağıya bakmak zorunda kaldı. Bu…
…tıpkı Kurena ve ablasına tepeden bakan, onlarla ve ebeveynlerinin cesetleriyle alay eden Alba grubu gibiydi.
“…Ah.”
Hala onun üzerinde yükseldiklerini hissedebiliyordu. O zamanlar küçük ve gençti bu yüzden tüm yetişkinler ona dev gibi geliyordu. Ama Cumhuriyet’in adamları sadece normal devler gibi değil de efsanelerdeki zalim devler gibiydi. Donup kalmıştı, sahne zihninde canlanıyordu. Gecenin karanlığını yırtan namlu flaşları. Kan kokusuyla yoğunlaşan hava. Çıldırmış, şeytani kahkahalar ve gümüş parıltıları.
Kurena yüzündeki tüm kanın çekildiğini hissetti. Topuklarının üzerinde dönerek kaçtı.
Lena, Theo ve Yuuto gibi ağır yaralı İşlemciler hakkında durum raporu aldıktan sonra yaralıları ziyaret etmek üzere Stella Maris’e döndü. Süper geminin sıkışık koridorlarında yürüyordu. Tam revirin kapısına girecekken, kapıdan koşarak çıkan Kurena’ya çarpacak gibi oldu ancak hızla ondan kaçtı.
Korkmuş bir tavşan gibi koşarak uzaklaşan Kurena’ya bakan Lena, onu bir süre kuşkuyla süzdü. Bakışlarını tekrar ileriye çevirdiğinde, orada sessizce duran rahibi gördü.
“Özür dilerim.” Lena aceleyle ona doğru yaklaştı. “Yaptığı çok kabaca bir hareketti. Komutanı olarak özür dilerim…”
“…Hayır, sorun değil.” Rahip başını salladı ve yüzünü ona döndü. “O çocukların başına gelenleri düşününce, hiç de kaba bir davranış değildi. Gümüş rengi saçlarımdan ve gözlerimden korkması mantıklı.”
Lena şaşkınlıkla birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. “Sizden… korkuyor muydu?”
Kurena da dahil olmak üzere Seksen Altı, Alba’lara her zaman beyaz domuzlar der ve onlara çıplak bir küçümsemeyle yaklaşırdı ama Lena onların korku gösterdiklerini hiç görmemişti.
“Sanırım benden korkuyordu, evet. Onun gibi bir kız küçükken toplama kamplarına zorla götürülmüştür… En iyi tahminimle yedi yaşındayken falan. O kadar küçük bir çocuğun yetişkin insanlar tarafından sürüklenip ve yerden yere vurulduğunu düşünsene; korkunç olmalı. O yaşta ezici bir şiddete maruz kalmış ve kendini savunacak hiçbir imkânı yoktu büyük ihtimalle.”
“…”
Lena cehaletinden utanarak sessizliğe gömüldü. Birinci Sektör’de, Lejyon Savaşı’ndan çok önce bile çoğunlukla Alba’nın yaşadığı bir bölgede büyümüştü. Seksen Altıların toplama kamplarına nasıl götürüldüklerini hiç görmemişti. Bunun nasıl bir şey olduğunu hayal etmişti ama durumun yoğunluğunu asla tam olarak anlayamamıştı.
“…Sanırım anlıyorum. Boyum yüzümden olmalı. Bu ona çocukken bir yetişkin tarafından küçük görüldüğü zamanları hatırlatmış ve bir anda tetiklenmiş olmalı. Bir daha onlara bu şekilde tepeden bakmamaya özen göstermeliyim.”
“Peder…”
“Oh, merak etme. Çocukların benden korkmasına alışkınım. Yani, ne kadar büyük olduğumu düşünürsek… Bu odada uyuyan huysuz adamla ilk tanıştığımda, o sadece küçük bir kedi yavrusuydu. Ve size söyleyeyim, o zamanlar hayatından endişe ediyordu.”
Şaka yaptığını belli etmek istercesine abartılı bir omuz silkme hareketi yaptı. Lena bu jest ve onun önünde sinmiş genç Shin’in zihnindeki görüntüsü arasında yeniden gülümsemeye başladı. Adam muhtemelen onun utancını hissettiği için şaka yapmıştı ve o da bu jesti takdir etti.
Lafı açılmışken…
“Shin…? Kaptan Nouzen uyuyor mu? Bu kadar erken mi?”
Hem Lena hem de Kurena’nın etrafta dolaştığı göz önüne alındığında, ışıkların sönmesi için çok erken olduğu barizdi. Rahip sözsüz bir şekilde kapıdan uzaklaşarak odanın içine bakmasına izin verdi. Lena yaklaşınca gerçekten de Shin’in zayıf, ritmik nefes alışını duyabildi.
Işıklar hâlâ açıktı. Odanın arka tarafındaydı ama yatağı bir perdeyle gizlenmişti… Ancak gerçekten de uyuyor gibi görünüyordu.
“Yaraları onu çok yıprattı ve diğer grup komutanlarıyla yeni Lejyon birliğini takip etme konusunda uzun uzun tartıştı. Bu onu tüketmiş olmalı.”
“…”
Shin sadece sakatlığı yüzünden bitkin düşmemişti. Theo’ya olanlar onu duygusal olarak da çok zorlamıştı. Yine de Shin kendisini Saldırı Birliği için görevini yerine getirmeye zorladı. Lena Shin’in bunu yapmaya eğilimli olduğunu biliyordu, bu yüzden onu kontrol etmeye gelmişti… Ama Shin’in kendini çok zorladığını hissetmekten kendini alamıyordu.
“Askeri doktor bugün uyumasını istedi. Yarın benim için onu azarlayabilir misin?”
Bu istek Lena’nın şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırmasına neden oldu. Bunu yapabilirdi, evet… Ama baba figürünün onu azarlaması daha ağır basmaz mıydı?
“Bence bunu ona söyleyen siz olmalısınız, Peder…” dedi nazikçe.
“Onu yetiştiren adamın söyleyeceklerini dinlemek için yaşı fazla büyüdü. Ayrıca, onu en çok senin azarlaman etkili olur.”
Rahibin kendisine yönelttiği anlamlı, yan bakışı gören Lena yanaklarının kızardığını hissetti.
…Şey, evet.
Raiden hemen hemen herkesin zaten bildiğini söylemişti, bu yüzden rahibin de bilmesinin mantıklı olduğunu fark etti. Yine de utanç vericiydi. Onun gözlerini kaçırdığını gören rahip bakışlarını yumuşattı.
“Onu toplama kampından çıkarken gördüğümde, o çocuk gülmeyi unutmuştu… ya da ağlamayı.”
Lena tekrar ona baktı ama o çoktan hastane odasına doğru dönmüştü. Gümüş rengi saçları beyaza dönüşüyordu ve gözleri ay rengindeydi.
“Bence senin varlığın… yeniden gülümsemeyi öğrenmesinin en büyük nedenlerinden biri.”
…..
Kurena odasına döndü. Oda arkadaşı Anju dışarıdaydı. Bitişik oda Frederica’nın, karşı oda ise Shiden’indi.
…Shiden’in oda arkadaşı ise asla geri dönmeyecek olan Shana’ydı.
TP, kara kedi, girişte dolanıyordu ve onu fark edince ayağa kalktı. Ona doğru sendeleyerek yaklaştı, başını botlarına sürttü ve miyavladı. Kurena uzun zamandır ilk kez dudaklarında küçük bir gülümseme hissetti.
“…Hey. Geri döndüm.”
Başını nazikçe kaşıyarak kediyi kucağına aldı. Yıllar önce Daiya onu Seksen Altıncı Sektör’de keşfetmişti. O zamanlar sadece bir yavru kediydi ve onu bulan Daiya olmasına rağmen, bir nedenden ötürü Shin’e yapışmış gibi görünüyordu. Shin ne zaman Lejyonla savaştıkları günler arasında rutin görevlerine ara verse, yavru kedi onun yanındaki sabit pozisyonunda otururdu. Shin’in okuduğu herhangi bir kitabın sayfalarını şakacı bir şekilde mıncıklıyordu ama Shin onu asla uzaklaştırmıyordu.
Kediye bakmak doğal olarak Shin’in yanında olmak anlamına geliyordu, bu yüzden Kurena her zaman ikisinin yanındaydı. Kaptanın odası ofis olarak kullanıldığı için biraz daha büyüktü ve çok geçmeden herkes takılmak için oraya gelmişti.
“Ama şimdi biz… artık böyle şeyleri pek yapmıyoruz,” dedi TP’ye, kelimeleri doğrudan kediye yöneltmeden.
Kara kedi ona baktı, gözleri bir insanınkinin asla olamayacağı şekilde şeffaftı. Üssün yatak odaları ve ofisleri takılmak için en iyi mekânlar değildi. Bunun yerine, kafeteryaları, ortak işletmeleri, kafeleri, salonları ve dinlenme odaları vardı. Bunların hepsi, eskiden takıldıkları kaptanın küçük odasından daha genişti ve çok daha fazla insanı ağırlayabiliyordu.
Her filo doğal olarak kendi yerinde toplanıyordu ama sadece onlara ayrılmış bir yer olan kaptanın odası gibi hissettirmiyordu. Etrafta çok fazla göz vardı ve bu kadar insan ona bakarken bir kedi yavrusuyla oynamaktan çok utanıyordu.
Shin çoğu zaman Kurena ve diğer Öncü üyeleriyle birlikte salonun arka tarafındaki ayrılmış koltuklarında oturuyordu ama üssün çalışma odasını daha sık kullanmaya başlamıştı. Çok geçmeden Raiden ve Anju da aynı şeyi yapmaya başladı. Diğer Öncü İşlemcileri de öyle.
“…Evet, biliyorum. Onlarla gidebilirim.”
Eğer o kadar yalnızsa, peşlerinden gidip onlara katılabilirdi. Eğer gururundan vazgeçmeyi reddediyorsa, o zaman savaş alanının dışında bir yer anlamına gelen o odaya gitmek için daha fazla nedeni vardı.
Shin, Raiden ya da Anju savaşmak dışında yapacak özel bir şey bulmuş gibi görünmüyordu. Bir şeyler aramaya yeni başlıyorlardı ve gözlerini savaşın kapsamı dışında var olabilecek belirsiz bir şeye dikmişlerdi.
Gelecekteki rotasına çok daha sonra karar verebilirdi. Ama yine de korkuyordu. Çalışma odasına gitmeyi her düşündüğünde bacakları donup kalıyordu. Savaşın ötesinde bir geleceğin farkına varacağından korkuyordu. Bunu düşünmek istemiyordu.
Seksen Altı’daki pek çok kişinin aynı duyguyu paylaşması mümkündü. Savaş alanına saplanıp kalmak ve onun dışında beliren geleceği ateşli ve inatçı bir şekilde reddetmek. Bildikleri tek şey, o tanıdık yerin sınırlarını aştıkları anda, üzerinde yürüyecekleri sağlam bir zemin olmadığını görebilecekleriydi.
Geleceğin orada olacağına asla güvenemezlerdi. Herhangi bir gün ölebilirlerdi. Bir sonraki günü görecek kadar bile yaşayamayabilirlerdi. Savaş alanında güvenebilecekleri hiçbir destek olmadan bu kadar uzun zaman geçirdikten sonra, içlerinde bu kadar derine yerleşmiş olan teslimiyet o kadar kolay kökünden sökülemezdi.
Kendilerini eğer sadece dilerlerse, mutluluk dolu bir geleceğin ertesi gün hemen gelebileceğine inandıramıyorlardı.
Kedi kollarının arasında miyavladı. Kurena ona sarıldı, yüzünü tüylerine gömdü.
…….
Görevlerini tamamladıktan sonra Filo Ülkelerinden ayrılma vakti gelmişti. Ancak ayrıldıkları gün bile Saldırı Birliği’nin İşlemcileri karamsarlıklarını koruyorlardı. Buraya ilk konuşlandırıldıklarında kendilerine verilen hedefi tamamlamışlardı. Yakamoz kaçmıştı, evet, ama bu beklenmedik bir gelişmeydi. Zaten onu kaçmaya zorlayacak bir hale sokmak bile başlı başına takdire şayan bir durumdu.
En azından sözde.
Deniz kuşları, okyanusun öbür ucunda kopan fırtınalardan ve savaşlardan habersiz bir şekilde ağlıyorlardı. Sesleri Stella Maris’te yankılanıyordu. Hayalet bir gemi gibi kıyının hemen açığında demirlemişti. Uzaktan bakıldığında kötü durumda görünmüyordu ama ağır iç hasara uğramıştı ve bu da seyir kabiliyetini tehlikeye atıyordu.
On yıl süren savaşın ardından, küçük Filo Ülkeleri zaten yetersiz olan ulusal güçlerini ve teknolojik güçlerini tüketmişti. Artık onu tamir edemezlerdi.
Süper gemi gizli yolculuğunu ve son operasyonunu tamamlamıştı. Onu artık gizli bir limanda Lejyon’un görüş alanından saklamanın bir anlamı yoktu. Bu yüzden kıyıda, açıkta bırakmıştılar. Eski mürettebatı, Yetim Filosu’ndan geriye kalan birkaç kişi ve hatta kasaba halkı, hepsinin içlerinde yanan ateş sönmüştü. Yolculuktan önceki festivalin kargaşasında gösterdikleri ateş sanki hiç orada olmamış gibi yok olmuştu.
“Şimdi kendilerine ne isim verecekler? Yani, artık kendilerine Filo Ülkeleri diyemezler.”
“Kes şunu… Bunu söylememelisin.”
“Ama demek istediğim, ya-?”
Bu bizim başımıza gelseydi ne yapardık?
Genç askerler bu soruyu kendilerine sormadan edemediler. Bunu sadece başka bir ülkenin sorunu olarak göremezlerdi. Ne de olsa bir zamanlar her şeyleri ellerinden alınmıştı. Toplama kamplarına götürüldüklerinde, kimlikleri – eskiden oldukları her şey – ellerinden alınmıştı. Tutunmayı başardıkları tüm değerli şeyler, yaşayabilecekleri hayatlar hepsi…
Ve bunları onlardan çalanlar böyle şeylerin hiçbirini zerre kadar umursamadı. Peki bunun tekrarlanmayacağını kim söyleyebilirdi?
Hiç kimse.
Shin Seksen Altıncı Sektör’de savaşırken dahi savaşta çılgınca hareketler yaptığı için sık sık yaralanırdı. Bu yüzden yıllarca onun teğmenliğini yaptıktan sonra, Raiden zorunluluktan evrak işlerini halletmeye alışmıştı.
Ancak tek kullanımlık parçalar olarak muamele gördükleri Seksen Altıncı Sektör’ün aksine, Federasyon onları değerli askerler olarak görüyordu. Bu yüzden Raiden’ın bir raporu yarım yamalak hazırlamasına izin verilmiyordu. Bazı kurmay subaylar bu işin bir kısmını üstlenmiş olsa bile, hâlâ yapılacak çok şey vardı.
Bir nakliye kontrol listesini doldurmaktan vazgeçen Raiden, yardım için yalvarmaya hazır bir şekilde ellerini havaya kaldırdı.
“Hey, Theo, bana yardım edebilir mis-?”
Gözleri o sırada orada olan Anju’ya takıldı. Dilini cıklatma dürtüsüne engel olarak, sadece tavana baktı.
Doğru ya. O artık burada değil.
Anju’nun ona gülümsediğini görebiliyordu. Gözlerinin arkasında, sanki onun kendisini zorladığını görebildiğini hissettiren bir karanlık vardı.
“Yardım edeceğim, Raiden.”
“Teşekkürler.”
“Lafı bile olmaz.”
Elini uzattı ve listenin yarısını aldı. Ama gök mavisi gözleriyle ilk sayfayı gözden geçirir geçirmez, ifadesindeki son ışık izleri de kayboldu.
“…Bununla başa çıkmak kolay değil. Düşündüğümden daha zormuş,” dedi Raiden.
Hem kendisi hem de Anju için, ayrıca şu anda etrafta olmayan Kurena için… ve tabii ki Shin için. Seksen Altıncı Sektör’de bir arkadaşın ölümü alışılmadık bir olay değildi ve Federasyon’a geldiğinden beri bu gerçek pek değişmemişti.
Ancak bir arkadaşın hayatta kalması ama savaşamaz hale gelmesi yeni bir şeydi. Neredeyse ölümle eşdeğer dayanılmaz bir acıydı ve buna alışamıyordular.
Raiden göz ucuyla Anju’nun dudağını ısırdığını fark etti. Bir süre önce Grethe, Saldırı Birliği’ndeki kadınları makyaj yapma alışkanlığı kazanmaları için teşvik etmişti ve birçoğu da bundan zevk almaya başlamıştı. Raiden artık onları böyle görmeye alışmıştı. Anju soluk pembe dudaklarına hafif bir allık sürmüştü.
“Evet… Bir noktada, beşimizden herhangi birini kaybetme olasılığını düşünmeyi bırakmıştım,” diye itiraf etti.
…….
Kurena ameliyattan önce burayı görmek istememişti. Ama artık bittiğine göre, kendini suyun kenarında dururken bulmuştu. Garip bir rol değişimiyle, tüm yoldaşları döndükten sonra buraya gelmemeye karar vermişti. Bu yüzden kıyı bomboştu.
Operasyonun ertesi günü, süper geminin mürettebatı ve kasaba halkı, İşlemcilerin acısını paylaşmak için kıyıya, pek çok insanı ve Theo’nun elini yutan aynı denizin kıyısına çiçekler getirmişti.
“…Kurena.”
Bir sesin ona seslendiğini duyunca arkasını döndü ve Shin’in orada durduğunu gördü.
“Theo’yu görmek için zar zor izin almayı başardım. Şimdi oraya gidiyorum… İyi misin?”
“Evet!” Aceleyle başını salladı. “Şimdi iyiyim!”
Sesi o kadar neşeliydi ki kendisine bile tuhaf geliyordu. Shin onun olayları geçiştirmeye çalıştığını fark etmiş gibiydi ama bir şey söyleyemeden Kurena onun düşünceli, kan kırmızısı gözlerine bakarak konuştu.
“Ona üzgün olduğumu söyler misin? Olay olduğunda hiç yardımcı olamadım…”
Donmuştu ve ateş edemiyordu. Hem Anka’yla savaşırken hem de Yakamoz’u durdurmaya çalışırken. Hem de yoldaşlarına yardım etmek onun varlık sebebiyken.
“Keşke o zamanlar kendimi toparlayabilseydim, Theo-”
“Kurena.”
Shin’in kasvetli sesi onun sözünü kesti.
Arkasına dönüp baktığında, onun görünmeyen bir acıya katlanıyormuş gibi yüzünü buruşturduğunu fark etti.
“Bu senin hatan değil. Kimsenin suçu değil.”
Shana’nın öldüğü gerçeği. Shana’nın savaşmak zorunda kalması.
Evet…
“…Evet. Ama kesinlikle kendimi toparlayamadım.”
Performansını sergileyememişti ve bu yüzden Theo, Shana… hatta Shin bile… Eğer daha iyi olsaydı, her şey daha farklı olabilirdi. En azından böyle hissediyordu.
Çünkü eğer bu doğru değilse, en başından beri kimseyi kurtaramadığı anlamına geliyordu. Ve umutsuzca bunun böyle olmasını istemiyordu… Bu farkındalık zihnini, vücudundan geçen bir ürperti gibi doldurdu.
Eğer savaşta işe yaramazsa… o zaman şu anda karşısında duran adamın yanında yeri yoktu.
“Bir dahaki sefere doğru yapacağım. Savaşacağım. Bir daha başarısız olmayacağım, yani…”
“Kurena.”
“…beni terk etme.”
……
Güneş ışığı perdelerin arasından süzülerek askeri hastanenin koridoruna giriyor ve zemine soluk bir ışık şeridi düşürüyordu. Shin parke koridorda yürürken Kurena’nın sözlerini düşündü.
Keşke o zamanlar kendimi toparlayabilseydim, Theo toparlardı- Ama kesinlikle kendimi toparlayamamıştım.
Bunu saklamaya çalışmıştı ama yüz ifadesi gözyaşlarına boğulmak üzere olan terk edilmiş bir çocuğunkine benziyordu.
Shin de aynı şekilde hissetmekten kendini alamıyordu. Ya Anka’yla karşılaştığında Serap Kulesi’nden düşmemiş olsaydı? O savaşta olanlar için kimin suçlu olduğu sorulacak olsa, sorumluluğun yalnızca takım kaptanına ait olduğunu söylerdi. Lena ve İsmail hatanın kendilerinde olduğu konusunda ısrar ederlerdi ama Shin buna katılamazdı.
Ama kalbi haykırmak ve hepsinin kendi hatası olduğunu kabul etmek istese de, aklının ayık bir kısmı gerçekten suçlu olmadığını düşünüyordu. Düşse de düşmese de sonuç muhtemelen pek farklı olmayacaktı. Undertaker da Yakamoz karşısında herkes gibi çaresiz kalacaktı.
Eğer kendisi orada olsaydı, değişen tek şey kontrol çekirdeğinin konumunu bulmak için zaman kaybetmek zorunda kalmayacak olmaları olurdu ama Stella Maris’in yine de yaklaşıp ana silahını ateşlemesi gerekecekti. Bu da raylı topları devre dışı bırakmayı gerektirecekti, yani Yakamoz’un güvertesinde bir savaş kaçınılmaz olacaktı.
Ama her şeyden öte, Shin Yakamoz’un son atışını tahmin edemezdi. Susturulmuş namluyu canlandırmak için Sıvı Mikro makineleri kullanmak tahmin edemeyeceği bir şeydi. Her iki durumda da Stella Maris’in isabet almasını önlemek için birinin ateş hattına atlaması gerekecekti.
Aradaki tek fark, onun bu rolü üstlenmiş olabileceğiydi. Ve onun varlığının dengeleri değiştirecek tek şey olacağını düşünmek… en hafif tabiriyle küstahlık olurdu.
Kendisine verilen hastane odası numarasının önünde dururken, kapıya yaslanmış birini gördü. Okyanusun tuzlu havasıyla solmuş sarı saçları vardı ve Filo Ülkeleri’nin çivit mavisi üniformasını giyiyordu.
“Hey.” Shin’i elini kaldırarak selamladı.
Shin ise sadece başını sallayarak karşılık verdi. İsmail arkasındaki kapıya bir bakış attı.
“Filo Ülkeleri, nakledilecek kadar iyileşene kadar ağır yaralıların sorumluluğunu üstlenecek. Buna çocuk da dahil… Tam olarak hareket edemiyor ama artık acıya alışmıştır. En azından sizi duyabiliyor olmalı.”
“Evet… Ona bizim için göz kulak ol,” dedi Shin başını derin bir şekilde eğerek.
İsmail’in yanıt olarak başını ciddiyetle salladığını görebiliyordu. Onun çivit mavisi siluetinin koridorda yürüyüşünü izleyen Shin, hastane odasının kapısını açtı.
Burası küçüktü ama yine de ferahtı. Pencereler açıktı ve deniz meltemi içeri giriyordu. Theo yatağın üzerinde oturmuş, dışarıya bakıyordu. Kapının gıcırdadığını duyunca ona doğru döndü. Shin’i görünce, yeşim yeşili gözlerindeki biraz uzak, mesafeli bakış yeniden odaklanır gibi oldu ve bir kez gözlerini kırpıştırdı.
“Shin… Yürüyebilecek durumda mısın?”
“Sanırım sana nasıl hissettiğini sorması gereken kişi benim … Ama evet hareket edebilirim.”
“Öyle mi? Bunu duyduğuma sevindim.”
Henüz hastaneden çıkmasına izin verilmeyecek kadar yaralı olmasına rağmen Theo nispeten rahatlamış görünüyordu. Shin’in soruya kasıtlı olarak cevap vermediğini fark ederek, hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
“Şimdilik enfeksiyon riski olmadığını söylüyorlar,” dedi Theo.
Yeşim rengi gözlerinde ilgisizlik hissi uyandıran bir boşluk vardı. Sanki hiçbir şeye bakmıyor gibiydi.
“Oldukça temiz bir kesikti sanırım. Çok kolay kapandı ve artık o kadar da acımıyor. Sadece garip hissettiriyor, anlıyor musun? Oturduğumda bile bir şeyler hissediyorum ama özellikle ayağa kalktığımda çok kötü oluyor. Sanki dengem bozulmuş gibi. Yine de…”
Bandajlı kolunun bilekle dirsek arasından koptuğu sol tarafına baktı ve zayıf, kendini küçümseyen bir sırıtış attı.
“…Çok fazla bir şey kaybetmedim. Sadece küçük bir el, heh.”
“…”
“Kollar oldukça ağırmış aslında. Başından beri var olduğu için çok fark etmedim ancak vücut ağırlığının yüzde onunu oluşturuyormuş. Yani evet, çok ağırmış.”
Yeşim taşı gözleri kayıp elinin olması gereken yerde sabit kaldı.
“Biliyor musun, bir keresinde… Seksen Altıncı Sektör’de, seninle tanışmadan önce, takım arkadaşlarımdan birinin savaşta tüm kolu kopmuştu. Ve ben onu almak zorunda kaldım. Yani Bir kolun ne kadar ağır olabileceğini hatırlamam gerekirdi… Ama unutmuşum.”
Ağırlığı unutmuştu çünkü geçmişteki olay onun için hiçbir zaman tam olarak hafızasında yer etmemişti. Ya da belki de böyle bir kaybın ne kadar kolay yaşanabileceğini unutmuştu. İster bir elin kaybı olsun, ister kişinin savaşma isteğini kaybetmesi, talihsizlik kurbanlarını ayrım gözetmeksizin seçerdi.
“…Ve o takım arkadaşım- ondan sonra öldü. Artık savaşamayacak durumdaydı, bu yüzden ona herhangi bir tedavi uygulanmadı… Öylece, önümüzde kan kaybından öldü.”
Seksen Altıncı Sektör’deki tıbbi tedavinin anlamı buydu. Ne de olsa Seksen Altı insan olarak görülmüyordu. Hafif yaralanmalar, aktif göreve dönebilecek herkesin dönebilmesi için tedavi edilirdi. Ancak ağır yaralar almış ve hastaneye yatırılması gerekenler gözetimsiz bırakılıyordu. Uygun tıbbi tedavinin hayatlarını kurtarabileceği durumlarda bile. Cumhuriyet’in kırılan aletleri onarmak için kaynaklarını israf etmekten daha fazla nefret ettiği bir şey yoktu.
“Ben… artık savaşamam,” dedi Theo, Shin’in hiç tanımadığı eski bir yoldaşının yarasına çok benzeyen bir yaraya sabit bir şekilde bakarak.
Göz ardı edilebilecek bir yara. Seksen Altıncı Sektör’ün dışında, sanki doğal bir durummuş gibi davranılan bir yara.
“Ama ölmek zorunda değilim. Kurtarıldım ve kimse bana kendimi öldürmemi de söylemiyor… Burası gerçekten Seksen Altıncı Sektör değil. O savaş alanını gerçekten geride bıraktım. Bunu fark etmem bu kadar uzun sürdü ama şimdi… nihayet gerçekmiş gibi hissediyorum.”
Sonunda, bir savaşçının beş yıl boyunca ölümü beklemekten başka yapabileceği hiçbir şeyin olmadığı o hapishaneden kurtulmuşlardı. Kaderleri üzerinde ne kadar kontrol sahibi olmaya çalışırlarsa çalışsınlar, ölümlerinin sahnesi bir oyunmuş gibi önceden belirlenmiş ve onlara da bu sahneyi oynamak kalmıştı. Ancak yine de dışarı çıkmayı başardılar. Seksen Altı’nın değişmez kaderine meydan okudular ve kazandılar.
“Geriye kalan tek şey beni oraya bağlayan zincirleri kırmak.”
Kendilerini bu yükten kurtarmak… yürüyebilecekleri tek yolun acı ve ölüm olduğu inancından kurtarmak. Bu son engeldi.
“…Sorun değil. Yaşamaya devam edeceğim ve kesinlikle mutluluğu bulacağım. Eğer yapmazsam, bizden önce ölen herkesi geçtim, Kaptan’la asla yüzleşemem.”
“Bu-”
“Biliyorum. Kendimi lanetliyormuşum gibi geliyor, değil mi? Ama şu anda tutunabildiğim tek şey bu.”
Sonuna kadar savaşmak Seksen Altı’nın gururuydu. İzlerini böyle bırakırlardı, varlıklarını böyle kanıtlarlardı. Ama bu Theo için artık mümkün değildi. Bunu kaybetmişti sonuçta.
“Eğer bu duygunun beni zincirlemesine izin verirsem, gerçekten bir lanete dönüşecek. Ama eğer senin yaptığın gibi kendime ait bir şey… kendime ait birini… bulana kadar bu duyguya tutunursam… o zaman bu bir rüya olur. Kaptanın bana bu kadarını bahşedeceğine eminim… çünkü sanırım o da benim mutlu olmamı isterdi.”
“…Theo.” Shin buna daha fazla dayanamayarak dudaklarını araladı.
Muhtemelen orada öylece durup dinlemesi gerektiğini biliyordu ama… bu çok fazlaydı. Daha fazla sessiz kalamazdı.
“Kendini bu şekilde zorlamana gerek yok… Her şey yolundaymış gibi davranmana gerek yok.”
Bunu duyan Theo yüz ifadesini ağlamaklı bir gülümsemeye dönüştürdü. Shin’in buraya bunun için gelmediğini biliyordu.
“Biliyorum… Yine de blöf yapmama izin ver. Uzun zamandır sana güveniyordum… Şu andan itibaren…”
…artık sana güvenmeme izin verme. Sana güvenebileceğimi söyleme bana.
“…Özür dilerim. Azrail’imiz olduğun için… Taşıması çok ağır bir yük olmalı.”
Son hedefine ulaşana kadar tüm şehit yoldaşlarının isimlerini ve kalplerini taşımak. Theo ve Shin’in yanında savaşan diğer herkes için bu çok değerli bir kurtuluştu. Ama tüm yoldaşlarının güvendiği Shin için bu tarif edilemez bir yüktü.
“Teşekkür ederim. Her şey için. Ve özür dilerim. Gerçekten.”
Shin refleks olarak onun sözlerini inkâr etmeye çalıştı ama bir an için yeniden düşündü ve sustu. Herhangi bir yükün varlığını inkâr etmek istiyordu. Ama bu doğru değildi.
“Evet… Taşınacak çok şey vardı. Gerçekten öyleydi. Başından sonuna kadar.”
Güvenilmek, tüm bu duygularla emanet edilmek.
“Ve ne kadar ağır olursa olsun, kendimi ölüme terk edemeyeceğimi ve her şeyi bir kenara atamayacağımı hissettim. Yol boyunca yıkılmadım çünkü o kadar çok insan bana güvendi ki… Ben de sana aynı şekilde güveniyordum. Herkes için o kişi olabileceğimi hissetmek her şeyi kolaylaştırdı.”
Güvenilmek onu ayakta tutan şeydi. Başkalarına sunduğu rahatlık ve ferahlık sanki kendi kurtuluşuymuş gibi hissediyordu. Bu tür bir ilişkiyi sürdürmek zordu. Her biri ağır bir yüktü, çünkü hepsi onun için çok değerliydi.
Uzun bir sessizlikten sonra, sanki Shin’in cevabını inceliyormuş gibi, Theo sonunda başını salladı.
“…Anlıyorum.” İkinci kez, derin ve içten bir şekilde başını salladı. “Yani o bile bir şey için yardımcı oldu. Bu durumda…”
Başını kaldırdı, yeşil gözleri bir kez daha çaresiz ve kaybolmuş ama hafifçe rahatlamış ve parlaktı.
“…o zaman bensiz iyi olacaksınız, değil mi?”
“İyi olmayacağız. Ama evet… idare edeceğiz.”
“Sanırım artık ben de idare edebilirim. Biraz olsun rahatladım. Seksen Altı’nın gururu benim lanetim olmayacak.”
Seksen Altı’nın gururunun onu, çabalarının ödülü olarak kendisini bekleyen tek şeyin ölüm olduğu bir geleceğe yönlendirmesine izin vermek zorunda değildi. Bunun yerine, savaş alanının mezarı olmaması için kaptanın duasının laneti olmasına izin verecekti.
“Şimdilik elimizden gelenin en iyisini yapalım… Böylece işler zorlaştığında birbirimizden destek isteyebiliriz.”
Şimdiye kadar olduğu gibi, sadece birinin diğerine güvendiği tek taraflı bir ilişki olmayacaktı. Bu kez eşit olacaklardı.
“O gün gelene kadar, umarım zor zamanlarda bana güvenebileceğini söyleyebilirim.”
……
Askeri hastaneden ayrılan Shin, operasyon komutanı olarak göreve dönmek için hazırlıklara başlaması gerektiğini biliyordu. Yine de, öyle ya da böyle, kendini üssün koridorlarında dolaşırken buldu ve leviathan iskelet modelinin önünde durdu. Onu çocukken ilk gördüğünde, sanki efsanevi bir yaratığın kemiklerine hayranlıkla bakıyormuş gibi hissetmişti.
O günden bu yana on yıldan fazla zaman geçmişti ama şimdi bile ona bakarken bir ejderhanın iskeletine bakıyormuş gibi hissediyordu. Şimdi bile, bu iskeletin yanında bir bebek gibi kalıyordu.
O zaman bensiz de iyi olacaksın, değil mi?
“…Olacak mıyız?”
Theo’ya idare edebileceklerini söylemişti ama dürüst olmak gerekirse bunun doğru olduğundan bile emin değildi. Theo’ya böyle bir zayıflık gösteremezdi, bu yüzden öyle söyledi ama cevaptan emin değildi.
Çünkü yapabileceği hiçbir şey yoktu. Theo’nun yüzleştiği son -son savaşında yaşadığı kayıp- Shin’in hiçbir şey yapamayacağı bir sondu. Geçmişi değiştirmek mümkün değildi. Bazı şeyler Shin’in bile yapabileceklerinin ötesindeydi ve bu konuda hiçbir şey yapamazdı.
Ne şimdi ne de hiçbir zaman.
Üstündeki ejderha iskeleti elbette cevap vermedi. İçini çeken Shin, aniden karşısında duran Lena’yı gördüğünde arkasını döndü. Şaşkınlıkla birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.
“…Sorun ne?” diye sordu.
“Ne demek istiyorsun…? Geç kaldın, ben de endişelendim,” diye yanıtladı Lena. Gergin bir gülümsemeyle ona doğru yürüdü ama yüz ifadesinden belli oluyordu. Lena Theo’yu yeterince uzun zamandır tanıyordu. Doğru, onu çoğu zaman sadece sesinden tanıyordu ama yine de birkaç aydır aralarında bir bağ vardı. Savaş hattından ayrılması Lena için de ağır bir yüktü.
“Theo nasıldı…?”
“Cesur bir yüz ifadesi takınıyor… İyi olacağını ve bana güvenmesine izin vermemem gerektiğini söyledi.”
Theo böyle söylemişti, her ne kadar kimse onu öfkeli olduğu için suçlamasa da. Shin onu görmeye tüm o bastırılmış, çözülmemiş duygularını boşaltması için bir şans vermek amacıyla gitmişti ama Theo buna izin vermedi.
“Bu… söylediği şey, hmm?” Lena onun yanında durarak söyledi.
Gümüş gözleriyle Shin’in bakışlarını iskelet örneğine kadar takip etti.
“Acıyı hayal bile edemiyorum…”
Kimi ya da neyi kastettiğini belirtmedi. Muhtemelen her ikisinden de bahsediyordu. Theo’nun kaybının acısı… Shin’in çaresizliğinin acısı…
“…Evet.”
Yanındaki rahatlık ve sıcaklık kaynağı olmasaydı, bu sözler karşısında başını sallayamayabilirdi. Ve bunları kabul ettiğinde, gerçeklik katlanılamayacak kadar ağır gelmeye başladı.
“Belki onun için bir şeyler yapabilirim diye düşündüm.”
Bu Azrail’in duygusuydu… sevdiklerini her şeyin üstünde tutan…
“Her şeyi geçtim ancak en azından onun kalbini korumak istedim. Ama gerçekten zamanı geldiğinde hiçbir şey yapamadım. Onu teselli edecek tek bir kelime bile bulamadım. Ne yapmalıyım diye düşünmeye çalıştım. Ona yardım etmek için ne yapabilirim…?”
Ama aklıma hiçbir şey gelmedi.
“…Özür dilerim. İçimi sana döktüm.”
“Üzülme… Ben de bu yüzden geldim.”
Lena onun alışılmadık derecede kırılgan olan kan kırmızısı gözlerine baktı. Sanki onun yanında güvende olduğunu sessizce onaylamak ister gibiydi.
Herkesi kurtaramazsın. Her yükü tek tek omuzlayamazsın.
Shin muhtemelen bunu herkesten daha iyi biliyordu. Theo’nun seçimleri ve sonuçları yalnızca ona aitti. Ve Shin bunu da anlıyordu. Ama yine de, bunun hiç yaşanmamış olması gerektiğini hissetmekten kendini alamıyordu. Bu sonuç onu kederle dolduran bir sonuçtu. Ve bu hisler yanlış değildi.
Acısını açıkça itiraf edebilmesi ve kendi güçsüzlüğünün onu ezdiği gerçeği sadece Theo’nun Shin için ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıydı. Ve kimse bunu yalanlayamazdı. Bu yüzden bunu ifade etmek acınacak bir şey değildi.
“Bana güven. Eğer acı çekiyorsan, bana yaslan. Sana destek olacağım. Her yükü birlikte omuzlayabiliriz. Ne zaman üzülsen ya da acı çeksen, seni… seni korurum.”
Nazik bir insandı. Başkalarının talihsizliği yüzünden acı çeken biriydi. Ama bu nezaket onu yıprattı. Artık dayanamayacak hale gelene kadar onu yiyip bitirdi.
“Shin, şu andan itibaren zor zamanlarında yanında olacağım. Her zaman seninle olacağım.”
Seni asla arkada bırakmayacağım. Seni üzmeyeceğim. Seni asla incitmeyeceğine güvenebileceğin tek kişi ben olacağım. Ve…
“Ben de seni seviyorum.”
“Hayatımı seninle geçirmek istiyorum. Denizi tekrar görmek istiyorum ve bu sefer seninle olmak istiyorum. Bahsettiğin denizi birlikte görmek istiyorum.”
Yumuşak bir maviyle parlayan, affetmeyen kuzey denizi. Yazın, suları sayısız renkle aydınlanan güney denizi. Devrim Festivali’nin havai fişekleri. Lena’nın henüz deneyimlemediği Federasyon’un sonbahar ve kış manzaraları. Birleşik Krallık’ı gezmek ve söyledikleri gibi kuzey ışıklarına tanık olmak. İttifak’ın pitoresk manzarasını görmek. Lejyon’un topraklarının ötesinde kalan, daha önce hiç ziyaret etmedikleri sayısız şehir ve ülke.
Seksen Altıncı Sektörü bir kez daha ziyaret etmek ve çiçeklerinin açışını görmek. Savaş alanının çok ötesinde ona göstermek istediği her şeyi görmek.
“Seninle daha önce hiç görmediğim şeyleri görmek istiyorum. Onları bana gösterirken gülümsemene hayran olmak istiyorum. Tüm o duyguları paylaşmak istiyorum. Tüm neşeyi, tüm hüznü. Sonsuza kadar… Mümkünse.”
Böylece bana şu anda içinde barındırdığın acıyı anlatabilirsin. Böylece bir gün boynundaki yara izinin ardındaki hikâyeyi benimle paylaşabilirsin.
İki elini yara izinin üzerinde gezdirdi ve parmak uçlarında durarak dudaklarını onunkilere yaklaştırdı. Her zaman üniformasının yakasıyla gizlediği yara izine dokunmasına rağmen Shin onu reddetmedi. Bunun yerine, dünyadaki tüm incelikle ellerini onun beline doladı ve onu daha da yakınına çekti.
Çok sık ısırdığı dudaklarında hafif bir kan tadı vardı. Bir an için gözyaşlarının acı tadını algıladığını düşündü. Onun önünde dökmeyi reddettiği gözyaşları. Kimsenin görmesine izin vermediği gözyaşları. Sanki onları silmek istercesine onu öptü.
Bir yemin öpücüğü gibi, Tanrı’nın önünde verilen bir söz gibi. Mucizeler yarattığı söylenen bir prensin öpücüğü gibi.
Onunki bir yemin öpücüğüydü, Azrail’e verilen bir sözdü. Onunki Kanlı Kraliçe’nin öpücüğüydü, bir mucize yaratmak için vadedilmişti.
“Birlikte bu savaş alanının ötesine gidelim. Bu kanlı savaşın ötesine geçelim. Bunu sonuna kadar götürelim. Birlikte.”
Ölüm onları ayırana kadar mı? Hayır. Onlar böyle sınırlı bir mutluluğu istemezler. Üzerinde ölümünde estiği savaş rüzgârları kindardı ve bu zayıf bir dileği bile kolayca dağıtabilirdi.
Hayır, ölüm bile onları ayıramazdı.
“Her zaman dönüşünü bekleyeceğim. Seni asla geride bırakmayacağım…”
Ölümün kesin olduğu bu savaş alanında böyle bir sözü tutmak mucizeden başka bir şey olamazdı. Ancak bu, birbirleri için gerçekleştirmeye kararlı oldukları bir dilek olduğu için, bir yemine dönüştü.
“…bu yüzden her zaman benim yanıma dönmene ihtiyacım var.”
Önlerindeki savaşlar ne kadar çalkantılı olursa olsun, ölümün eşiğinden kaçmak zorunda kalacaklardı.
“Bana geri dönmene ihtiyacım var. Sağ salim.”
