Youjo Senki Cilt 14 – Bölüm 7 / Rüyayı Yaşamak

Rüyayı Yaşamak

2 ŞUBAT, BİRLEŞİK YIL 1928, DOĞU SEMALARI

Albay Lergen, nakliye uçağının penceresinden Doğu’daki topraklara bakarken derin bir iç çekti.

“Buralarda ne yaşandı böyle…?”

Hava keşfi konusunda eğitim almamış olmasına rağmen Lergen bile durumun ne kadar vahim olduğunu bir bakışta anlayabiliyordu. Köprüler yakılmıştı; donmuş yol yüzeyleri bir nebze gevşemiş olsa da bir zamanlar araç ve insan olan, şimdiyse enkazdan farksız kalan kalıntılar hâlâ yollara saçılmış haldeydi.

Lergen, çoğu kişiden daha fazla saha tecrübesine sahipti. Ildoa’da geçirdiği zaman sayesinde, bugüne kadar gerçekleştirilmiş en çığır açıcı hareketli harp örneğine bizzat tanıklık ettiğini rahatlıkla söyleyebilirdi.

Yine de bu tecrübe şu anda hiçbir işe yaramıyordu.

Burası taktiksel bir yetenek savaşından ziyade, adeta sistematik olarak kurgulanmış yabancı ve yapay bir cepheyi andırıyordu.

Lergen huzursuzdu. Gördüğü şeyleri zihninde bir yere oturtamıyordu. Eğer Orgeneral Zettour gibi hem devlet yönetimine hem de komutaya yatkın bir zekaya sahip olsaydı, belki de olayları daha farklı görebilirdi.

“Doğu’nun gerçek doğasını anlayan tek bir kişi var mı acaba…?” diye mırıldandı gayriihtiyari.

Midesinin derinliklerinden tanımlanamaz bir rahatsızlık hissi yükseldi. Aşağıdaki muazzam fedakarlığa duyulan bir tiksinti miydi bu, felaketin eşiğine yapılan bu bakışın getirdiği bir korku mu, yoksa bir şeylerin çok yanlış gittiğine dair hayvani bir sezgi mi?

Belki de cevapsız bırakılması daha hayırlı olacak bir soru. Albay Lergen nakliye uçağındaki koltuğunda kollarını kavuşturdu ve belki de sadece abarttığı yönünde buruk bir kanaate vardı.

“Bunun topyekün savaştan ne farkı var ki? Kelimelere tam dökemiyorum ama… burada bir şekilde bunun da ötesine geçen bir şeyler mi dönüyor?”

Lergen uçağın penceresinden aşağıya, karaya doğru bir göz attı ve bir kez daha iç çekti. Düşünme vakti geçmişti; zira şu an derin hülyalara dalmak için fazla gergindi. Hem kim onu suçlayabilirdi ki? Bu devasa nakliye uçağı az sonra doğrudan bir cephe hattı pistine iniş yapacaktı! Bu ihtimal bile şu an için diğer tüm düşünceleri zihninden silip atmaya yetecek kadar tüyler ürperticiydi.

Bu noktada Doğu’da hayatta kalan tek nakliye kaptanlarının usta kıdemliler olduğunu bilmesine rağmen, “Tanrı aşkına, yeter ki sağ salim inelim,” diye dua etti.

Dürüst olmak gerekirse, böyle bir inişi yarı yarıya tahmin ediyordu. En yakın üsse inip en kötü ihtimalle bir büyücünün omzunda taşınmak zorunda kalma seçeneği düşünüldüğünde, doğrudan cepheye gitmek çok daha iyi bir alternatif gibi görünüyordu.

Ayrıca, aceleyle inşa edilmiş bir muharebe alanı pistine inmek ne kadar zor olursa olsun, pilotların -lövyenin başında onlar olduğu sürece- emektar uçaklarının kendisini oraya ulaştıracağı yönündeki övünmelerini dinledikten sonra bunu reddetmek zordu. Nihayetinde, ellerindeki az sayıda bulunan nakliye uçaklarına en başta el koyan Genelkurmay’ın kendisiydi.

Bunu bir nevi misilleme olarak değerlendiren Lergen, “Bu kadar mühimmat ve teçhizatla aşırı yüklenmiş bu uçağı o kadar engebeli bir piste indirmeyi düşünmüyorsunuz herhalde?!” diye bağırma isteğine güçbela engel oldu.

Yine de dürüst olmak gerekirse, karaya ayak basmadan önce kendisini zihnen hazırlamak için biraz daha vakit bulmayı tercih ederdi; nitekim aşağıda kendisini Yarbay Degurechaff ile yapacağı bir görüşme bekliyordu.

Söz konusu Degurechaff olduğunda, bazen Lergen bile onu anlamakta zorlanıyordu. Ancak onun gibi onurlu ve vatansever bir askerin, aldığı son derece yerinde kararlar yüzünden madalyalarından ve takdirlerinden mahrum bırakıldığını öğrendiğinde yaşayacağı şoku kolayca hayal edebiliyordu.

Lergen onun durumuna üzülüyordu. Hatta, örneğin bir öfke patlaması yaşayacak olsa, bunu hafifletici sebepler çerçevesinde değerlendirmeye bile razıydı. Her ne olursa olsun, hangi sebeple olursa olsun bu haberi vermek zorunda kalan kişi Lergen’di. Yol boyunca diken üstündeydi, midesi hafif hafif isyan ediyordu.

Kız daha Lergen Muharebe Grubu çatısı altında görev yaparken onun başarılarına bu kadar bel bağlamışken, bunu yapacak son kişinin kendisi olması gerekirdi! Şimdi onun gözlerinin içine bakıp, protokolden saptığı gerekçesiyle kınandığını yüzü bile kızarmadan nasıl söyleyecekti?

İçinde hissettiği derin çelişkiye rağmen, vücudu aldığı eğitime uygun şekilde hareket etti; yer personeliyle standart selamlaşmaları otomatik olarak tamamlayıp, görmeye geldiği kişinin çoktan beklemekte olduğu cephe komutanlığı yakınındaki konuma doğru ilerledi.

Lergen oraya nasıl vardığını hayal meyal hatırlıyordu. Ancak adımları nihayet durduğunda, kız her zamanki gibi istifini hiç bozmamış halde tam karşısındaydı.

“Yarbay Degurechaff.”

Ortam hafiften gergin ve tuhaftı, bu da Lergen’in yapmak üzere olduğu şey konusunda tereddüte düşmesine neden oluyordu. Ne söyleyeceğini düşünmekten o kadar çok endişelenmişti ki cesareti kırılmış olmalıydı. Anlayış talep eden birkaç kelimeyi bir araya getirmesi biraz zaman aldı.

“Ne kadar bilge olduğunuzu biliyorum Yarbayım. Muhtemelen burada ne aradığımı zaten biliyorsunuzdur?”

Kulağa son derece zavallı gelmiş olmalıydı. Fakat onu karşılayan gözler, üzerine düşen görevi takdire şayan bir şekilde yerine getirmiş olmanın verdiği kendinden eminlikle, tam bir güvenceyle bakıyordu.

“Tabii ki. Buraya harika bir iş çıkardığım için beni tebrik etmeye geldiniz sanırım, Albay Lergen?”

Yarbay Degurechaff’ın, eylemlerinde hiçbir sorun olmadığına gerçekten inandığından şüpheliydi. Yine de elde ettiği sonuçlarla gurur duyuyor gibiydi ki bunda gayet haklıydı. Sadece Lergen değil, Orgeneral Zettour’un kanaatine göre bile yarbay hepsini kurtarmıştı.

Sonuçta en doğru kararı vermişti. İmparatorluk ve onun kırılgan Doğu Cephesi, kıl payı farkla olay yerinde mefta olmaktan kurtulmuştu. Ve bu başarının aslan payı, tabiri caizse, yarbayındı.

“Her ne kadar bazı ayrıntılar biraz muğlak kalmış olsa da…”

Yine de!

“Bu doğru Albayım. Harekât dairesi başkanından aldığım emirlerin resmi gazetede yayımlanmadığını öğrendiğimde ben de çok şaşırdım. Bu büyüklükte bir bürokratik hatayı düşünebiliyor musunuz! Ama ne yapılabilir ki, elden ne gelir.”

“Hı?”

“Mareşal Rudersdorf’un talihsiz kaybı nedeniyle Genelkurmay’ın kargaşa içinde olduğunu anlıyorum. Ancak bu harekâta dahil olan bir subay olarak, Orgeneral Zettour ve Mareşal Rudersdorf tarafından Doğu’daki stratejik sevk ve idareden sorumlu harekât kurmay kadrosunun bir üyesi sıfatıyla şahsıma tevdi edilen görevi layıkıyla yerine getiremediğim için en derin üzüntülerimi belirtmek isterim.”

Ben neden burada yarbaydan mazeretler bekliyorum ki? diye düşündü Lergen. Ve kız neden şimdi yüzü bile kıpırdamadan böyle hikâyeler uyduruyordu? Bütün bunların amacı neydi böyle?!

“Afedersiniz ama, size böyle bir görev ne zaman verildi?”

Lergen merakına yenik düştüğünün farkındaydı. Şu an konuşmaları gereken başka şeyler vardı. Yine de sesi, içindeki çalkantılardan hiçbirini ele vermeyerek inanılmaz derecede sakin çıktı.

“Aman efendim, elbette Birleşik Yıl 1927, 10 Eylül tarihinde.”

“Siz Tanrı aşkına neden bahsediyorsunuz?”

“Mareşal Rudersdorf’un başına gelen o talihsiz olaydan hemen önceydi. “Hem General Zettour’dan hem de Mareşal Rudersdorf’tan doğrudan şifahi emir aldım.”

“Öyle mi?” Lergen kaşını kaldırdı, kollarını kavuşturdu ve yetkisi ile imalarının elverdiği sınırlar dahilinde olabildiğince açık konuşmaya gayret etti. “Yarbay Degurechaff…”

“Efendim?”

“Bu müsamereyi bir kenara bırakabiliriz. Hayır, neyse, boş verin. Demek istediğim, detayların farkındayım. Generalin deyimiyle, iyi iş çıkardınız. Ne demeye çalıştığımı anlıyor musunuz?”

“Bu bir onurdur, Albayım.”

“Evet, gerçekten çok iyi bir iş çıkardınız. Mevcut durum göz önüne alındığında, olağanüstü derecede iyi. Sürecin bundan daha iyi idare edilemeyeceği aşikâr.”

Ancak Lergen’in ses tonu aniden karardı.

Kısa bir sessizliğin ardından Albay Lergen, yarbayın bakışlarının ağırlığı altında ezilerek etrafında döndü ve ona arkasını döndü. Başka bir yöne bakarken kollarını kavuşturdu ve kederle iç çekti.

“General Zettour ise yaptıklarınızı, azımsanmayacak bir keskin zekânın ürünü olan etkileyici bir başarı olarak nitelendirdi. Hem durumu kavrayışınızın hem de uyguladığınız reçetenin göz alıcı bir zekânın eseri olduğunu söyledi.

“Lakin,” diye devam etti Lergen, inlemeye başladığını fark ederek. “Merak ediyorum da… Başka bir yolu yok muydu?”

Lergen, şu an hislerinin neredeyse tamamen sözlerine yön vermesine izin verdiğini bilse de, o anda ne demek istediğini ifade etmenin başka bir yolunu bulamıyordu.

“Temel yaklaşım muazzamdı. Fakat Yarbay Degurechaff, kullandığınız yöntemlerin ne kadar acımasız ve kaçınılmaz olduğunu muhakkak anlıyor olmalısınız.”

“Tüm yaptığım, yetkimin elverdiği sınırlar dahilinde gerekli ve resen bir karar almaktı.”

“Korkunç olan da bu ya.

“Beni dinleyin,” diye devam etti Lergen. “İşin aslı şu ki, emirlerde sahtecilik yaptınız ve yetkili makamın yerine geçtiniz. Bu çok ciddi bir dolandırıcılık vakasıdır. Sonuçlar hayırlı bitmiş olabilir ama amaçlar her zaman araçları meşrulaştırmaz.”

“Gerekliydi.”

Tanya’nın kararlı cevabı ve sarsılmaz bakışları karşısında Lergen sadece mırıldanabildi. “Evet, gerekli olduğunu kabul ediyorum. Yine de bu gereklilik uğruna, tüm başarılarınız şimdi kayıtlardan silinecek. İtiraz edecek olursanız, bunun askeri sicilinize daha da fazla zarar verebileceğinin farkında olun!”

Bu onun kişisel tavsiyesiydi. Lergen onu kınamak için oradaydı, dolayısıyla sınırlarını aşmadan sunabileceği en iyi tavsiye buydu. Ancak Yarbay Degurechaff duruşunu bozmayarak son derece ciddi bir edayla yanıt verdi.

“Vatan olmadıktan sonra sicilimin hiçbir anlamı kalmaz.”

Lergen söyleyecek söz bulamadı.

Vatanın muhafazası—haklıydı. Bu savaşı kaybetmiş olsalardı askeri sicillerin, ordunun, hatta İmparatorluk’un kendisinin bile hiçbir anlamı kalmayacaktı.

Lergen derin bir çaresizlik hissetti. Sırf Yarbay Degurechaff orduyu kurtarmak uğruna kendini feda etmeyi göze aldığı içindir ki ordu şimdi kurtarıcısını kuralları çiğnedi diye suçlama lüksüne sahipti.

Ve bir yetişkin olarak kendisine bunun bir çocuk—henüz gencecik bir çocuk—tarafından açıklanması gerekmişti.

Nasıl bir karşılık vermeliydi? Görevine sadakatinden ötürü onu övmeli miydi? Kararlılığına duyduğu saygıyı mı dile getirmeliydi? Yoksa bu yaşında bu kadar işe yaramaz olduğu için utanç mı duymalıydı?

O anda tüm kelimeler içi boş lakırdılar gibi geldi. Bu yüzden başını eğmekten başka elinden bir şey gelmedi.

“Beni bağışlayın, hepimizi kurtardınız.”

“Aman efendim, lafı bile edilmez.”

Ama bu gerçekten de çok büyük bir şeydi. Ve onun bunu böylesine küçümseyerek konuşmasını duymak garip hissettiriyordu. Böylesine saygın bir askeri şahsiyeti azarlamak onun ne haddineydi? Lergen iç çekti.

“Size karşı en derin saygıdan başka bir şey beslemiyorum.”

“Övünebileceğim bir şey varsa, o da sizin gibi mümtaz bir kıdemlimin takdirini kazanmaktır.”

“Beni onurlandırıyorsunuz. Fakat durum buysa, belki de övgülerinizi doğrudan General Zettour’dan almalısınız.”

“General Zettour mu…? Cepheye geleceğini söylemiyorsunuzdur umarım?”

“Aynen öyle. Bir teftiş için geliyor. Ha, bu arada, daha önce cepheyi ziyaret etmiş olan Altesleri Prenses Alexandra’nın yerine, Hazretleri İmparator da Zettour’a eşlik edecek.”

Fakat Tanya’yı suçlamak için mi, takdir etmek için mi, yoksa sadece buluşmak için mi geliyor? Karargâhtan kafa karıştırıcı konuğum Albay Lergen’i uğurlarken huzursuzca gülümsüyorum.

“Demek Hazretleri İmparator’un ziyareti değil General Zettour’unki, İmparator da sadece ona yoldaşlık ediyor?”

Lergen’in konuşma tarzı, sanki asıl cazibe merkezi General Zettour’muş da İmparator sadece sonradan akla gelmiş bir detaymış gibi bir izlenim veriyordu.

“Askeri zihniyet Albay Lergen’e iyice sindi, anlaşılan.”

Asilzadelikten gelen—yani imparatorluk biatinin mantıksal simgesi olan—bir subayın kolay kolay gözden kaçıracağı türden bir dil sürçmesi değildi bu. General Zettour’un, Hazretleri İmparator’un önüne geçmesi ha! İmparatorluk görgü kuralları bunun tam aksini gerektirirdi. Belki de bu, toplumsal değerlerin eskisinden daha değişken hale geldiğinin bir işaretidir.

“Vah vah. Gerçekten de vah ki ne vah.”

Yüzümü ekşitmekten kendimi alamıyorum. İmparatorluk değişiyor. Son artık neredeyse ufukta göründü. Vakit neredeyse geldi—bu savaşın nasıl nihayete ereceğini şekillendirmenin vakti neredeyse geldi.

BİRLEŞİK YIL 1928, ŞUBAT BAŞLARI, İLDOA YARIMADASI, İTTİFAK KARARGÂHI

Savaşın nasıl sonlanması gerektiği üzerine kafa yorarken düşüncelere dalmış olmalıydı. Adam ne olduğunu anlayamadan hayli zaman geçmişti.

Duvardaki zarif saate bakan bu yaşlı asker, yüzünü buruşturup sandalyesinden kalktı. Üstünün başının düzgün olduğundan emin olmak için aynaya bir göz attı. Üniforması kusursuzca nizamîydi, üzerinde tek bir kırışıklık bile yoktu. Bu üniformanın üzerindeki yüz samimiyet timsali gibi görünse de yüzeyin altında çetin bir gazi yatıyordu.

Mesele gözleriydi. Şişirilmiş bir sembolden ibaret olmakla övünemeyecek kadar çok cehennem görmüşlerdi.

“Vay be, demek bu hale geldim.”

Ildoa Ordusu’ndan General Gassman yüzünü sıvazladı ve kasvetle ağzını eğdi. Güya askeri bir siyasetçi olan biri için şu anda son derece kaba bir görünümü vardı.

“Ait olmadığı şatafatlı idare odalarına sıza sıza girmiş bir kabadayı gibiyim… hatta bir nevi korsan reisi gibi…”

Hımpf. Odaya göz gezdirirken, sergilenen ve adeta bir korsan kralına tam oturacakmış gibi duran bir şapka fark etti. Muhtemelen bir taklitti. Gerçi… bir daha düşününce, kimbilir—gerçeği de olabilirdi.

Nihayetinde Gassman’ın şu an kullandığı—İttifak Karargâhı olarak el konulan—bina, anlaşılan o ki aslen bir ticaret şirketine aitti.

Asıl sahiplerinin tuhaf zevkleri olmuş olmalıydı.

İç mekân egzotik bir havayla ahenkle düzenlenmişti; her bir parça zarifti fakat sanki kendi hikâyeli anekdotlarına sarınmış gibiydi ve Güney Ildoa’nın canlı yerel motiflerine masalsı bir renk katıyordu. Oda genel olarak ferah ve neşeli bir havaya sahip olsa da aralardan sızan gölgeler tuhaf bir derinlik katıyordu.

Bu odada bulunabilecek tüm şeyler arasında bir korsan şapkası—ahengin ortasındaki bir uyumsuzluktu.

Bir ticaret hanesi gemilerle ilgilenir. Belki de Damokles’in Kılıcı yerine simge olarak kendilerine basitçe bir korsan şapkasını seçmişlerdi. Her halükarda, çoğu insan böyle bir şeyi muhtemelen zevksizlik olarak görürdü. Elbette evin asıl sakinleri—böyle çarpık bir tasarım zevkinden her kim keyif aldıysa—çoktan tahliye edilmişti ve önceden bu mekâna sinmiş olan kültür ne olursa olsun savaşın kargaşasıyla sökülüp atılmıştı.

“Yazık olmuş aslında…”

Ticaret hanesinin bir zamanlar alıp sattığı lüks malların yerini şimdi depoları dolduran devasa bir askeri mühimmat dağı almıştı; şık kıyafetleri içindeki zarif konukların yerini ise koridorlarda cirit atan en terbiye yoksunu askerler ve sivil personel almıştı.

Nihayetinde burayı kullanış biçimleri kabacaydı. İyisiyle kötüsüyle, burayı karargâh haline getiren İttifak yetkilisi muhtemelen daha çok pratik kaygılara ve kapasiteye odaklanmıştı.

“Böyle bir kültürel varlık için gerçekten büyük yazık.”

General Gassman, masif pelesenk ağacından yapılmış gösterişli bir masanın başına otururken hafifçe iç çekti.

Malikanenin tamamı aslen muhtemelen bu tarzda döşenmişti ancak istihkâmcılar ve kâtipler burayı bildikleri gibi evirip çevirince, mekân zevksiz ve sadece işlev odaklı bir yere dönüşmüştü. Bu korsan şapkasının—ya da herhangi bir kültür kırıntısının—ofiste kalmış olması neredeyse bir mucizeydi.

“İmparatorluk Ordusu da Milletler Topluluğu da aynı; konu katı bir pratikliğe geldiğinde bazı insanlar her şeyi göze alıyor…”

Duvarlardan birine devasa bir harita iğnelenmiş, loş lambaların yerini ise göz alıcı elektrik ampulleri almıştı. Bir zamanlar zarif ve kaliteli mobilyalarla dolu olan odanın büyük kısmı, şimdi vahşice ve ezici bir biçimde bomboştu.

“Ne kadar tiksindirici… Ne büyük bir kırıklık.”

General rütbesinin ağırlığını koymasına, etrafı uzman destek personeli ve yaverlerle çevrili olmasına rağmen korumayı başarabildiği en iyi şey sadece bu tek odaydı. İstediği gibi hareket etmekten çok uzaktı.

Hımpf. General Gassman dilini şaklatarak şahsi purosunu ağzına götürdü. Purosunu aheste aheste tüttürüp puslu dumanı dışarı üflerken bu, düşünmek için mükemmel bir fırsattı.

“Tüm bunlarda insanı hiç tatmin etmeyen bir şey var,” diye mırıldandı purosunu şaşalı bir yeşim kül tablasına bırakıp çenesini sıvazlarken.

Bir hırlamayla kollarını kavuşturdu; oturduğu koltuk hiç de konforlu gelmiyordu. Ofisin geri kalanının aksine, nihayetinde askeri standartlarda katlanır bir sahra sandalyesiydi—hayal edilebilecek en eklektik kombinasyondu. Hakiki bir İttifak ordugâhı gibi, bu ofis bile o an elde ne bulunabildiyse ondan devşirilmiş rastgele eşyalarla doluydu.

Zaman, elde edilmesi zor bir kaynaktır.

Böylesine kıymetli bir şey nasıl kullanılmalıydı? General Gassman gözlerini yeniden duvardaki haritaya çevirirken zihnindeki tek soru buydu.

“Eh yani, General Zettour cidden harika bir uyum yeteneği sergiledi.”

Tam bir canavardı doğrusu. Gassman adama şapka çıkardı.

“Savaşın başından beri tüm vaktini askeri bürokrat olarak geçiriyor, sonra acil durum baş gösterdiğinde karşımıza böyle bir şey çıkıyor—bir sanatçı… bir irtical ustası. Onu tanımlamanın başka bir yolu yok.”

İş askeri siyasete geldiğinde Gassman, Zettour’la başa baş mücadele edebileceğinden oldukça emindi ama konu stratejiye gelince hiç şansı olmadığını biliyordu. Gassman, bir aydan kısa bir süre içinde cereyan eden son şiddetli çatışmaların sonuçlanma şekli karşısında tamamen donakalmıştı.

Federasyon Ordusu cephesinden gelen devasa bir karşı taarruz, kendi deyimleriyle bir “stratejik taarruz”. Yükselen Şafak Harekâtı adındaki bu taarruz, etkileyici bir stratejik baskındı. General Zettour Ildoa’nın boğazına kadar batmışken, ordusunun böğrüne indirilen güçlü ve nokta atışı bir darbeydi.

Yine de buna rağmen, haritadan anlaşıldığı kadarıyla İmparatorluk Ordusu, Federasyon Ordusu’nun niyetini tamamen okumuş ve hatta durumu lehine çevirip geçici olarak Federasyon’u kuşatmayı başarmıştı.

“Elbette hamleleri bir kuşatma ve imha derecesine varmadı…”

Muharebenin sonucu belli olmuştu. İmparatorluk kaybetmemişti. Ve dışarıdan bakan bir göz için, diye şaşkınlıkla itiraf etti Gassman, sanki “kazanmışlar” gibi bile görünüyordu.

Kaçınılmaz bir stratejik yenilgi olması gereken kaderi, sahadaki olağanüstü beceriklilikleri ve harekât zaferleriyle geri püskürtmüşlerdi. Gassman, bunun kendi harcı olmadığını dürüstçe itiraf edebilirdi.

Bir asker olarak Gassman’a silik bir stratejist olduğunu söylemek için tarihin tanıklığına gerek yoktu. Bu gerçeğin fazlasıyla bilincindeydi. Bir uzman olarak yürüttüğü rolde bile zar zor asgari düzeyde gerekli bilgiye sahipti. Kendi değerlendirmesine ve bugüne kadar yaptığı çamlara dayanarak Gassman, sahra komutanları için vazgeçilmez olan hızlı karar verme yetisinden kritik derecede yoksun olduğunu biliordu.

Ya da en azından, bu hususta İmparatorluk’un savaş delisi subaylarının eline su bile dökemeyeceğinin pekala farkındaydı.

“General Zettour kesinlikle korkulacak bir adam.”

Böylesine parlak bir zaferi söküp alan Zettour, onların en iyilerinden biriydi. Olayları sevk ve idare ediş tarzı ustacaydı; aynı alanda çalışan biri olarak Gassman, bu adamı düşündüğünde ancak saygı, kıskançlık ve korkunun tuhaf bir karışımını hissedebilecek kadar devasa boyutlarda bir strateji dehasıydı.

Ancak böylesi bir deha bile General Gassman’ın muhakemesini kör etmeye yetmiyordu. Generalin dışarıdan bakıldığında görkemli duran bu zaferinin, esasen çaresizce başvurulmuş son bir çare olduğunu anlıyordu.

“Başarılı bir karşı taarruzdu—parlak bir kontratak. Savuşturma kılıcı hızlı ve keskin vurdu. Kağıt üzerinde her şey fevkalade görünüyor. Ama hakikatte bu, İmparatorluk’un inisiyatifi artık elinde tutamadığı gerçeğinin dayattığı bir hamleden ibaretti.”

İmparatorluk Ordusu üzerine düşen rolü gayet iyi oynamıştı. Ancak bu çetin süreç boyunca ipleri elinde tutan taraf yine Federasyon olmuştu. Meselenin bam teli de hâlâ buydu.

“Bunun bir müsamere olduğu aşikâr—İmparatorluk’un tarafsız bir gözle bakıldığında başrolde olduğu izlenimini vermek için yapılmış bir hile. Fakat asıl etkileyici olan, General Zettour’un biz düşmanları bile bu tiyatroya ayak uydurmaya mecbur bırakma becerisidir.”

Şarlatan olmanın da hakkını vermek lazım, diye düşündü Gassman purosuyla oynarken dalgın dalgın. Ildoa’nın kendisi de şu an bu gerçeği iliklerine kadar hissediyordu. Nihayetinde, krallık başkentini başarılı bir şekilde geri almışlardı—propaganda açısından devasa bir zaferdi bu.

Ancak lojistik ve askeri idare uzmanı olan General Gassman, bunun gerçekte ne anlama geldiğinin acı bir şekilde farkındaydı. Genel olarak bir ulusun başkenti onun siyasi merkezidir; üretimin değil tüketimin odağıdır, siyasi itibarın ve milli gururun ikametkâhıdır.

Ve Gassman ile Ildoa Ordusu’nun şimdi geri aldığı da tam olarak böyle bir krallık başkentiydi; belki de ne yazık ki, bu yüzden büyük övgüler topluyorlardı. Fakat insanı ne kadar çileden çıkaracak olursa olsun, bir de acı gerçeklere bakmak lazımdı. Gassman sakince gerçekleri tartmaya başladı.

İmparatorluk, ancak şiddetli çatışmalardan sonra büyük bir tüketim bölgesini teslim etmiş, ardından da ağırdan alarak kuzeye çekilmişti. Üstelik tüy diker gibi, çekilirken halkın çektiği sıkıntıları mazeret gösterip kuzeyden güneye devasa bir mülteci nüfusunu daha nakletmişlerdi. En kurnazca olanı ise, tüm bunları son derece nazik bir edayla yürütmüş olmalarıydı.

İmparatorluk Ordusu bu mültecileri Ildoa’nın kucağına bıraktığında, sanki tamamen insani kaygılarla hareket ediyorlarmış izlenimi vererek üzerlerine tonlarca erzak ve hatta lüks maddeler yağdırmışlardı. Bu erzakların doğrudan Ildoa’nın kendi ambarlarından yağmalandığı bilinmeseydi; İmparatorluk Ordusu mültecilere sıcak bir kap yemek sunarken Ildoa Ordusu’nun onları eli boş ve soğuk bir şekilde karşılaması arasındaki zıtlık, gece ile gündüz kadar farklı görünürdü. Niyetlerinin nereye varacağını kestirmek zordu ama o pislik Zettour’un Ildoa’ya nifak tohumları ekmeyi hedeflediği açıkça ortadaydı.

Mülteciler için tahsis edilen özel trenler ve tahsisatlar sadece başlangıçtı. İmparatorluk Ordusu konaklama bile ayarlamış; bu trajedinin ortasında kalan her bir zavallı ruha yiyecek, barınak ve bakım sağlayarak, ellerindeki azıcık sevgiyi ve konforu paylaşıyor gibi kusursuz bir tiyatro oynamıştı. Gassman’ın perspektifinden bakıldığında tüm bu sergilenen oyun son derece aleniydi.

Ama bu kaynakların aslen Ildoa’dan çalındığını kaç kişi fark edecekti ki?

Hepsi bir tiyatrodan ibaretti. İmparatorluk, ancak başkentin tahıl depolarını halka dağıtıp kilerleri tam takır kuru bakır bıraktıktan sonra Ildoa’nın karşı taarruzuna boyun eğip başkenti teslim etmişti.

Yine de… Yine de…

Şimdi insanların, kurtarıcı ordunun gelişinden sonra hayatın işgalci kuvvetlerin dönemine kıyasla daha da kötüleştiğini söylemesi hiç iyi olmazdı. İttifak Ordusu’nun Ildoa halkı gözünde birer kurtarıcı olarak görülmesi gerekiyordu.

Bu nedenle, beklentilerin dışına çıkılacak olsa bile, Ildoa Ordusu düşmanı takip etmek yerine artık temel ihtiyaç maddelerinin sevkiyatına odaklanmak zorunda kalmıştı. Bu esnada kuzeydeki İmparatorluk Ordusu, Ildoa Ordusu’ndan ele geçirdiği teçhizatla kendini toparlamış ve yine çalınan erzaklarla karnını bir güzel doyurmuştu!

General Zettour tuhaf bir savaş yürütüyordu. Tuhaf, evet; ancak bu gösterişsiz yüzeyin altında soğuk ve hesapçı bir kötülük yatıyordu. Belki de temkinli bir tebessüme sahip zeki bir kabadayıydı. Tam da İmparatorluk Ordusu’nun, kaba kuvvetin her şeyi çözeceğine inanan siyasi budalalarının şu anda ihtiyaç duyduğu şeydi.

“İster Zettour olsun ister İmparatorluk, haklarını teslim etmek lazım. Hepsi de insanı çileden çıkaracak kadar iyi savaşıyor.”

İttifak onları Ildoa’da oyuna getirmişti.

Bu arada, kedi yokken fareler cirit atar misali. Bu atasözüne inanan Federasyon, Doğuda bodoslama, konvansiyonel bir darbe indirmeye yeltenmişti ama yine akıl almaz bir olaylar silsilesiyle İmparatorluk durumu tamamen kendi lehine çevirmişti. Gassman neyin nasıl olduğunu zerre anlamamıştı ama bir noktada Zettour hamlesini yapmıştı. Tüm bu yaşananlar akıl almazdı.

Başka bir deyişle, diye kafa yordu General Gassman, bir sonuca varmaya başlayarak:

“Önemli olan nokta Zettour ile savaşmamak. Nihayetinde Zettour’un Ildoa ile kişisel bir derdi yok. İşleri her zaman olduğu gibi akışına bırakabilir ve Ildoa cephesinde her şeyin yolunda olduğunu varsayabilirdik. Ancak…”

General Gassman, istese de istemese de söylediği şeyin nereye varacağını anlıyordu. Eğer Ildoa Ordusu savaşırsa, Zettour’u karşılarına almak zorunda kalacaklardı. Ama savaşmazlarsa, bu gerçek savaştan sonra üzerlerinde bir gölge gibi sallanacak—ve büyük olasılıkla ileride Ildoa’nın başını ağrıtmaya gelecekti.

İttifak, birlikte kan dökme taahhüdünü ciddiye mi alıyordu? Yoksa kimsenin komşusunun kendisinden öne geçmesini istememesi gibi basit bir insan doğası gerçeği miydi bu? Her halükarda, Ildoa daha iyi bir konumda yer almak ve İmparatorluk’un eski bir müttefiki olarak yan gözle bakılmaktan kaçınmak istiyorsa, Gassman savaş bittikten sonra ne olacağını şimdiden düşünmeye başlamak zorundaydı.

“Savaşmak mı, savaşmamak mı? İşte bütün mesele bu.”

Fakat her iki cevabın da kendine göre sorunları vardı.

Bir trafik kazasındaki masum taraf gibi, Ildoa da kendi iradesi dışında bu savaşa sürüklenmişti. Ama kimse yanılmasın, artık bu işin bir tarafıydılar.

Doğal olarak, nasıl davranacaklarına karar verirken savaşan diğer ulusların bakışlarını da hesaba katmak zorundaydılar. Sonu Anlaşma İttifakı ya da Özgür Cumhuriyet gibi olsun istemezlerdi, değil mi?

Ildoa hem kağıt üzerinde hem de fiiliyatta bağımsız bir aktördü. En son isteyecekleri şey, kademelerinin düşürülüp sadece adı var kendi yok bir katılımcı durumuna düşmekti.

Egemen bir ulus, çıkarlarının müttefikleri tarafından merhametle gözetilmesini beklememeli, aksine fikrine başvurulması gereken eşit bir ortak olarak ağırlığını koymalıydı. Ildoa’nın ulusal çıkarlarını her şeyin üstünde tutacak tek taraf yine Ildoa’nın kendisiydi. Bu kadarı aşikârdı, değil mi?

Dolayısıyla, eğer mümkünse Ildoa, İttifak’ın bir sütunu olarak Milletler Topluluğu, Federasyon ve Birleşik Devletler ile özde eşit kalmasını sağlamak zorundaydı. Ancak tam da bu noktada General Gassman bir çelişkiyle karşılaştı.

Eğer Ildoa kendini tümüyle savaşa atarsa, savaş da tüm ağırlığıyla Ildoa’nın üstüne çökecekti. Toprakları paramparça olacaktı. Örneğin, İttifak’ın tüm gücü Kuzey Ildoa’yı geri almak için bir araya gelip savaşacak olsa, geride sadece yakılıp yıkılmış bir çöl bırakırlardı.

Üstelik, büyük ihtimalle ilk önce Ildoa’nın kan dökmesi beklenecekti. İltifat toplamak uğruna Ildoa kanı döküp, günün sonunda elde sadece katliam ve yıkımla kalma fikrinden pek az insan hoşnut olurdu.

Savaş kendi arka bahçenize davetsiz misafir gibi girdiğinde sorun tam da buydu.

“Yeni kıtadaki dostlarımızı gerçekten kıskanıyorum. Orada işler ne kadar kötüye giderse gitsin, onlar için bu durum hâlâ karşı kıyıda yanan bir yangından ibaret.”

İdeal olan, Ildoa’nın bu savaşın kenarında durup elde edebileceği her türlü kârı son damlasına kadar süzmesiydi; ancak mevcut durum artık bu kadar müsamahakar değildi.

“Ben de Ildoa’nın henüz geri alamadığımız kalan topraklarını kurtarmak isterim. Ama bunu kendi topraklarımızda topyekûn bir savaş başlatarak yapmanın bedeli ağır olur.”

Topyekûn savaş zihniyeti General Gassman’ın zihninde henüz kök salmamıştı. İkmal maddelerinin mobilizasyonunu iyi bilen biri olarak, savaşın kendi içinde bir amaca dönüşmesinin ne denli korkunç sonuçlar doğurabileceğinin de farkındaydı. Bu bakımdan, bu çatışma kazanının içinde dahi olağanüstü bir nezaket ve sağduyu kırıntısına rastlamak hâlâ mümkündü.

İyi ya da kötü, General Gassman bu konuda sakinliğini ve soğukkanlılığını koruyordu. Kuzey Ildoa’yı geri almayı umut etse de, bunun maliyetini mümkün olduğunca asgari seviyede tutmak istiyordu.

“Yine de, buradaki olayları kendi arzumuz doğrultusunda şekillendirmemiz gerektiği aşikâr.”

Ya zafer ya imha—İmparatorluk ile Federasyon’un topyekûn savaşa olan bu aşırı takıntısı General Gassman gibi biri için cinnetin dik alası gibi görünse de, iş devlet ali menfaatlerine geldiğinde bu mantığı anlayabiliyordu. Bu zihniyetle, kendisi için son derece sıradan, ancak dışarıdan bakıldığında dahiyane sayılabilecek bir sonuca varmayı başardı.

“Eğer İmparatorluk Ordusu geri çekilirse, Kuzey Ildoa’nın geri alınması kendiliğinden gerçekleşecektir. Bir başka deyişle, sırf kendi ayağımıza taş değdirmek pahasına aceleyle öne atılmak aptalca ve kaba bir hamle olur.”

Haritaya bakıp Müttefik ülkelerin askeri ve siyasi durumlarının yanı sıra İmparatorluk kuvvetlerinin konuşlanmasını değerlendirirken, taktiksel çözümlerden ziyade siyasi hamleler denebilecek birkaç ilgi çekici bakış açısı belirmeye başladı.

Doğruydu: General Gassman savaş konusunda pek mahir değildi. Ancak siyasette İmparatorluk mensuplarından katbekat daha uzmandı. Sonuç olarak, düşmanın tercih ettiği meydanı reddedip Ildoa’nın kendi şartları dâhilinde ezici bir darbe indirme kararı aldığında, İmparatorluk’a karşı indirilecek gizli ve etkili bir darbenin hatları kendiliğinden netleşmeye başladı.

Beklediği üç albaydan biri göründü ve General Gassman vakit kaybetmeden müzakereyi başlattı.

“Albay Mikel, Albay Drake, Albay Calandro; siz üçünüzle görüşmek istediğim bir husus var.

Geldiğiniz için teşekkür ederim,” diyerek gülümsedi; fakat sonraki sözlerinin nezaket kurallarıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu.

“Albay Mikel, acaba Ildoa’ya iltica etmekle ilgilenir misiniz? Yanınıza Federasyon büyücü birliğinizi de alın; yarın sabah kadar erken bir vakitte, kendi yetkim altında her şeyi halledebilirim.”

General Gassman, tek bir hamlede odaya adeta bir bomba bırakmıştı. Şaşkınlıktan donakalan Albay Drake kelimenin tam anlamıyla renk değiştirdi; generale dikkatle bakmakta olan Albay Calandro dahi afallamış görünüyordu. Odayı dolduranlar arasında bu teklifin doğrudan muhatabı olan kişi—Albay Mikel—ise yalnızca başını hafifçe iki yana salladı. Yüzü son derece sakindi.

“Memlekette ailelerimiz var—hem benim hem de adamlarımın.”

“Elbette,” dedi General Gassman, düş kırıklığını gizleyemeyerek. Derin bir iç çekişle asıl konuya geçti.

“Peki öyleyse, başka çare kalmadığına göre, dünyanın düşmanını ortadan kaldırmaya yönelik sinsi planımıza geçelim mi? İmparatorluk’u kucağımızda oynatmaya ne dersiniz?

Nihayetinde,” dedi Gassman manidar bir tebessümle, “bu savaşın nasıl sona ereceğini düşünmeye başlama vaktimiz geldi de geçiyor.”

Savaşın nasıl bitirileceği, Birleşik Krallık’ın zihninde her daim diri tuttuğu bir husustu—kıtadaki güç dengesi, kendi uluslarının güvenliğini teminat altına almaktan ibaretti.

Savaşın en kızıştığı anlar, stratejik bakış açısına en çok ihtiyaç duyulan zamanlardı. Birleşik Krallık halkı için bu son derece aşikârdı; bu yüzden savaş kurmayları, bu perspektifi unutmayı alışkanlık haline getiren İmparatorluk’u “acemi” diyerek küçümseme eğilimindeydi.

Tümgeneral Habergram’a göre bu, oldukça haklı bir tespitti. Nihayetinde askeri güç bir araçtan ibaretken, İmparatorluk mensupları askeri strateji ile devlet stratejisini birbirine karıştırma eğilimindeydi; bu da onları savaşmaktan başka hiçbir şeyi düzgün yapamayan bir kitleye dönüştürüyordu.

Bu durum, askeri gücün önemsiz olduğu anlamına gelmiyordu elbette. Güç olmadan, ne teori ne de adalet şiddetin karşısında ezilmekten kurtulabilir. Askeri güçten kaçınan dindar bir prensin suratına yumruk atacak türden biri, bunu yaparken tereddüt edecek biri değildir. Ancak gücün kendisi tek başına haklılık yaratmaz.

Ulusal güvenliği temin etmek için hem adalet hem de güç ayrılmaz bir bütündür.

Üstelik askeri güç ulusal çıkarlara hizmet ediyorsa, tersinden bakıldığında devlet de zamanla askeri güce hizmet eder hale gelebilir.

“Gücün felakete yol açması sık görülen bir durumdur. İmparatorluk mensupları, sırf bir ordunun İmparatorluk’u korumaya yeteceğine inanacak kadar aptaldır.”

Bir aceminin elinde, en efsanevi kılıç bile dönüp dolaşıp sahibini yaralar.

Bu nedenle, savaş alanında İmparatorluk Ordusu’nun zafer haberlerini aldıklarında Birleşik Krallık’taki çoğu kişi, vaziyetin hâlâ telafi edilebilir olduğuna inanarak haberlere şüpheyle yaklaşıyordu. Federasyon’un Yükselen Şafak stratejik taarruzunun başarısız olduğunu duyduğunda bile Habergram şaşırmış, fakat endişelenmemişti.

Ne var ki hiçbir şey sonsuza dek sürmez.

“Bağışlayın Tümgeneral Habergram. Magick’ten bir telgraf geldi. Analiz ekibine göre birinci derecede öncelikli bir husus.”

Birleşik Krallık’ın İmparatorluk şifrelerini kırmış olması, en titizlikle korunan sırlarından biriydi. Gizliliği sağlamak için gösterilen çaba neredeyse paranoya sınırındaydı; öyle ki belgeyi henüz getiren istihbaratçı genç binbaşı, “Magick” kod adının gerçekten de İmparatorluk Ordusu’nda üst düzey bir subay olduğuna inanıyordu.

Bilgi harbi söz konusu olduğunda—İmparatorluk’un sergilediği tuhaf karartmalar ve olağandışı gelişmeler göz önüne alındığında—Birleşik Krallık’ın onların şifresini kırdığı gerçeği sırların sırrı olarak saklanıyordu.

Habergram mesajı alıp açtıktan ve içeriğini okuduktan sonra bağırmaktan kendini alamadı: “Ne, şimdi mi?!”

İçerik, deşifre edildikten sonra acil olarak etiketlenmeyi fazlasıyla hak ediyordu. Telgraf, İmparator’un düzenleyeceği bir yurt gezisini ve buna ilişkin hazırlıkları detaylandırıyordu.

Bunun da ötesinde, acil şerhi düşülmüş bir dipnotta şöyle yazıyordu: Özyönetim Konseyi’ne ilişkin olarak, özerkliğin tanınması, çeşitli idari yetkilerin devrine başlanması ve anti-Federasyon ittifaklarının kurulması için gerekli düzenlemelerin yapılması.

“Z-Zettour bir tür şeytan falan mı? Belki de tam bizim kafamızda biridir.”

Savaş alanındaki zaferlerinin ardından İmparatorluk, Özyönetim Konseyi’ne özerklik tanımıştı. Bu, ana vatanlarına tutunma arzusu ile Federasyon’un kazanması halinde başlarına gelebileceklerin korkusu arasında gidip gelen konseyin dengelerini İmparatorluk tarafına kaydıran korkunç bir hamleydi.

İmparatorluk’un favori at olarak öne çıktığı tam o anda, Özyönetim Konseyi’ni İmparatorluk’un kaderine bağlamışlardı.

“Yahu, bu resmen sahtekârlık! Savaş, diplomasi, strateji… O canavar başından beri tüm bunlara muktedirdiyse, neden en başından yapmadı bunu?!”

O anda Habergram’ın ağzından çıkan her şey bir serzenişti, ancak aynı zamanda dürüst ve yalın duygularıydı.

“İmparatorluk’un bünyesinde Zettour gibi yetenekli ve basiretli biri vardıysa, onu en başından beri kullanıp böyle büyük bir savaşı engellemeliydiler! Cidden, bunca zamandan sonra ve tam da böyle bir anda neden böyle bir hamle yaparsın ki?!”

Neden her şey için çok geç olana kadar beklersin? Bu da elbette bir yakınmaydı, ancak Habergram artık söylenmenin bir faydası olmadığını biliyordu. “Adam dâhi kelimesinin tanımına meydan okuyor!” diye hayıflanmaktan kendini alamadı.

Yine de dâhiler yalnızca birer bireydi. Bir birey ne kadar büyük olursa olsun, bir örgüt değildi. Bir örgüt, saf gayretle bir bireyi ezebilirdi.

“Doğu’da işler muhtemelen tahmin ettiğimizden daha uzun sürecek. Belki de gözlemcilerin raporları varsayıldığı kadar güvenilir değildi.”

Hayır—Tümgeneral Habergram bu noktada başını iki yana sallayarak bu düşünceyi reddetti. Görevlendirilen subaylar seçkin bir gruptu. Dahası, Federasyon büyükelçiliğindeki ataşeler, gönüllü koalisyon kuvvetlerindeki deneyimleriyle Federasyon yetkililerini gayet iyi idare ediyorlardı.

Federasyon Ordusu’nun fiili durumuna dair hâkimiyetleri ve taarruzun ölçeğine ilişkin sundukları raporlar şüphesiz isabetliydi. Her ne kadar bir varsayımdan ibaret olsa da Habergram, Federasyon Ordusu’nun stratejik bir zafer kazanmanın eşiğinde olduğuna dair uyarıların haklı bir temele dayandığını kabul etmek zorundaydı.

Habergram, önünde uzanan bu acı gerçek karşısında derin bir iç çekti. “Anlaşılan Zettour tam son anda işleri tersine çevirmeyi gerçekten başarmış.”

Habergram bir kez daha inlemek zorunda kaldı.

Resmi bir rapor istenseydi Birleşik Krallık İstihbarat Teşkilatı, İmparatorluk Ordusu’nun Federasyon’un Yükselen Şafak stratejik taarruzundan önceden haberdar olduğuna dair hiçbir emare bulunmadığını kesin bir dille belirtebilirdi.

Magick bu konuda oldukça netti; İmparatorluk’un en erken ilkbaharı hesaba katarak rehavete kapıldığını teyit ediyordu. Bu nedenle, İmparatorluk’un zırhlı birlikleri Ildoa’ya kaydırılmışken başlatılan Federasyon’un o kestirilemez Yükselen Şafak harekâtının, hem konuşlanma hem de farkındalık açısından hazırlıksız yakalanan Doğu İmparatorluk Ordusu’nu tamamen haritadan sileceğine dair beklentiler başlangıçta oldukça yüksekti.

“Evet, olması gereken tam da buydu…”

Peki ya gerçekte ne olmuştu? Habergram ağzında biriken acı tadı yutkundu. Gerçek şuydu ki, sebebi her ne olursa olsun Zettour kazanmıştı. Golyat’ın bir aydan kısa bir sürede devrilmiş olması gerekiyordu, ancak hâlâ sapasağlam ayaktaydı.

Doğu ordusundan, İmparatorluk Genelkurmayı’ndan ve hatta Zettour’un kendisinden gelen her telsiz mesajı en kötü senaryo olarak ilkbaharı işaret ettiğine göre, İmparatorluk’un gafil avlanmış olması gerekirdi. Yine de her nasılsa, sayıca az olan taraf inisiyatifi ele geçirmeyi, anında ve yerinde karşılık vermeyi ve dramatik bir savunma muharebesini başarıyla yürütmeyi becermişti. Sonuç olarak Yükselen Şafak, boşa sallanan bir darbe olarak kaldı ve İmparatorluk’un saha ordusu her zamanki gibi sapasağlam ayakta kaldı.

Nereden bakılırsa bakılsın sonuç, İmparatorluk için neredeyse aşırı elverişli görünüyordu—daha fazlasının umut edilemeyeceği anlamında, başlarına gelebilecek en mükemmel senaryoydu. Acaba… diye düşündü Habergram, korkunç bir olasılığı zihninde evirip çevirmeye başlayarak…

“Ya başından beri Zettour’un niyeti tam olarak buysa?”

Magick’te dikkatlerini çeken hiçbir şey olmamıştı, ancak haberleşmelerde en ufak bir emare bile belirmeden bu denli büyük ölçekli bir stratejik taarruza karşı koyma hazırlığı yapmak gerçekten mümkün olabilir miydi?

“Belki de sahadaki müstakil bir karardı…? Hayır, bu saçmalık olurdu.”

Bir karşı taarruz, tamamen sahadakilerin anlık karar verme yetisine ve becerisine dayanarak, hiç tereddüt etmeden veya bocalamadan bu kadar kusursuz bir şekilde yürütülebilir miydi? Zettour’un bir şekilde her şeyi planlamış olması daha muhtemeldi, her ne kadar bu ihtimal de sıfıra yakın görünse de… çünkü Magick’e hiçbir şey takılmamıştı.

“Yani, Magick’ten hâlâ habersiz olduklarını varsayarsak, Zettour’un saldırıdan gerçekten haberi olmamış olmalı…”

Sözler ağzından çıkar çıkmaz Habergram’ın sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi.

Yoksa?

“Acaba bunlar… şifrelerini kırdığımızı bir şekilde anladılar mı?”

Habergram elindeki gizli belgeye hızla göz gezdirmeye başladı. Deşifre edilmiş telgrafların dökümü, İmparatorluk’un hâlâ daha önceki şifreyi kullandığını açıkça gösteriyordu. Bunlar gerçek telgraflar olmalıydı. Yine de—acaba birer yem olabilirler miydi? Mümkün müydü, hepsi mi?

“Bu imkânsız. Birliklerin bir kısmı için, sınırlı bir süreliğine belki. Ama tüm haberleşmelerinin, bu denli geniş bir ölçekte bir aldatmacadan ibaret olması…”

Evet. Bu, rakibinizin elinizi gördüğünü bile bile oyuna devam etmeye benzerdi.

“Belki de General Rudersdorf düşürüldüğünde durumun farkına vardılar. İmparatorluk mensupları, stratejik kararlarımızı yönlendirmek amacıyla bunca zamandır gözümüze perde mi çekiyordu?”

Eğer öyleyse… durum gerçekten buysa… İstihbarat harbinde kendi gölgesinden korkmak işin şanındandı; ancak şu anda Tümgeneral Habergram kendini adeta bir örümcek ağına yakalanmış gibi hissediyordu.

“İmparatorluk’un şifresini kırdık. Ve bunu fark etmediler. En azından, etmemiş olmaları gerekir.”

İmparatorluk Ordusu fark etmiş olsaydı, şimdiye kadar şifrelerini çoktan değiştirirlerdi. Mantıklı düşünüldüğünde, düşman hâlâ şifresinin güvenliğinden eminmiş gibi görünüyordu.

Evet. Öyle gibi görünüyordu.

Habergram’ın kuruntuları, yüzü al al olmuş bir şekilde odaya dalan bir şifre subayının sesiyle dağıldı.

“Yani sen bana… ,” diye karşılık verdi Habergram hayretle, “Yükselen Şafak’a verilen ilk karşılık için tek kullanımlık bir şifre tesis edildiğini ve İmparatorluk Ordusu’nun bu emirleri derhal uygulamaya koyduğunu mu söylüyorsun?”

Şifre subayı, yüzü asık bir halde başını salladı.

“Sıkıntı şu ki efendim, önceden tek kullanımlık bir anahtar blok dağıtılmadığı sürece bu tür şifreler tamamen yararsızdır. Şifre ilk kez kullanıldıktan hemen sonra Doğu Ordusu haberleşmelerinde garip bir hareketlilik baş gösterdi.”

“Dur tahmin edeyim… Federasyon’un taarruzuna verdikleri karşılık bir anda yetkinleşti, öyle mi? Bana bunu mu söylemeye çalışıyorsun?”

Habergram’ın neyle yüzleşmekten korktuğundan habersiz olan subay başını sallayarak, Habergram’ın göğsünde filizlenen şüpheleri daha da körükledi.

“Evet, efendim. Yayınlanan emirlerin tonunda çarpıcı bir değişim saptadık—‘önceden belirlenmiş savunma planlarını uygulayın’ talimatından ‘derhal geri çekilin’ emrine geçildi. Ayrıca Genelkurmay’dan birliklere, daha önce dağıtılmış olan mühürlü emirlere uymalarını bildiren ek bir telsiz mesajı da yakaladık.”

“Evet, o rapordan bahsedildiğini duymuştum. Mühürlü emirler, değil mi? Adı neydi onun, ‘Dört Numaralı Savunma Planı’ mı? Magick başındaki subaylar detaylara dair bir şey saptayabildi mi?”

“Magick’te buna dair en ufak bir iz bile çıkmadı.”

“Hiç mi?”

“Hiç efendim,” diyerek başını salladı şifre subayı. “İstihbarat raporlarında da bir şey yok. Erişebildiğimiz İmparatorluk Ordusu istihbarat kaynaklarının hiçbirinden böyle bir bilgi sızmadı.”

Başka bir deyişle, diye düşündü Habergram zihnindeki parçaları birleştirerek; Yükselen Şafak başlar başlamaz İmparatorluk Ordusu’ndaki bir birlik, iletişim ağları yerine subay kuryelerle önceden dağıtılmış yazılı bir planı uygulamaları için önceden hazırlanmış bir şifre üzerinden aniden talimat vermişti.

Bu da demek oluyordu ki… bu plan bunca zamandır tamamen gizli mi tutulmuştu?

“Plandan yalnızca generallerin haberdar olması muhtemel. General Laudon’un ölümüne rağmen yaşanan kargaşanın ne kadar cüzi olduğu düşünülürse, komuta kademelerindeki birden fazla kişinin bu plana aşina olması muhtemel.” “Magick’te ‘Dört Numaralı Savunma Planı’ ifadesi kaç kez geçiyor?”

“Yükselen Şafak başladıktan sonra bile ‘Dört Numaralı Savunma Planı’ ifadesi gerek Doğu Ordu Komutanlığı gerekse İmparatorluk Genelkurmayı tarafından yalnızca birkaç kez kullanıldı. Çok sık karşımıza çıkmıyor.”

“Yani kasten mi gizli tutulmuş…? Yoksa bu hususta açık ve net olmaya gerek mi duyulmadı?”

“Bilmeyiz,” dedi subay—durumu kavrayamadığını kabul edecek kadar uzman birinin vereceği bir cevaptı bu.

“Teşekkür ederim.” Habergram başıyla onayladı, şifre subayını uğurladıktan sonra masasının en alt gözüne sakladığı viski şişesini çıkardı. Yaptığının nezakete uymadığını bilse de şişeyi doğrudan kafasına dikip büyük bir yudum aldı.

Şu an ya içecek ya da aklını kaçıracaktı. Boğazından geçen o sıvı cesaret olmasa çığlık atacaktı.

Yükselen Şafak’a yanıt olarak gönderilen anlık, gizemli bir telsiz mesajı. Ve buna tepki olarak, titizlikle hazırlanmış ve çok daha gizemli bir planın raftan indirilmesi. Bu planın Yükselen Şafak’a karşı hazırlanmış bir hamle olduğu varsayılırsa…?

İmkânsız! Olamazdı! İmkânı yoktu! İnkâr dolu sözcükler zihninde yüzüp dağıldı; alkol şimdiden etkisini göstermeye başlamıştı.

“Zettour’un bir canavar olduğunu zaten biliyordum. Asıl mesele, Federasyon Ordusu’nun stratejik taarruzunu önceden öngören türden bir canavar mı, yoksa buna anında yanıt verebilen türden bir dâhi mi olduğu.”

7 ŞUBAT, BİRLEŞİK YIL 1928, DOĞU

“Oho, Albay. Seni iyi gördüğüme sevindim.”

“Generalim?”

Aniden komuta merkezimi baskına uğratan generalin huzurunda duruşumu dikleştiriyorum. Bana önceden haber verebileceğini ima etme isteğime güç bela engel oluyorum.

Fakat böyle hazırlıksız yakalanmışken ben henüz söyleyecek bir şey ararken, inisiyatifi elden bırakmaya her zamanki gibi yanaşmayan General Zettour, kendi yıldırım harekâtını başlatıyor. İmparatorluk usulünce.

“Ben İmparator Hazretleri’nin yanındayım.”

“İmparator Hazretleri mi…? Ha, doğru ya. Bir imparatorluk olduğumuzu unutmuşum.”

Zaferimizi kutlamak üzere Majesteleri Prenses Alexandra’nın yerine İmparator’un bizzat geleceğini önceden duymuştum. Generalin de kendisine refakat edeceğini öğrenmiştim. Yine de tamamen gafil avlanmış durumdaydım.

Bir yorum olarak benimki, durumu toparlama adına fena bir çaba sayılmazdı. Ne yazık ki general bu konuda benden bir adım önde. Sözlerimin altındaki anlamı kavrayarak sırıtıyor—General Zettour, gerçek stratejistlerin soyundan gelen özbeöz bir kurmay subaydır.

“Yazık. Çok yazık, Albay.”

Bir zayıflık saptıyor, odaklanmış bir taarruz başlatıyor ve elde ettiği kazanımları sonuna kadar kullanıyor.

“İmparatorluk hanedanına olan hürmet ve sadakat duygunu yitirmiş olamazsın, değil mi? Artık adının önünde bir ‘von’ unvanı taşıyor olmana rağmen?”

Beklenmedik karşılaşmalarda bile kararlılık, daha doğrusu sarsılmaz bir saldırganlık sergileyebilme yetisi subaylara özgü bir özelliktir. General Zettour, sanki sırtına bir cetvel sokulmuşçasına kollarını göğsünde birleştirmiş, dik ve dimdik duruyor. Öfkeli bir edayla ve sert bir yüz ifadesiyle sorduğu soru, biçimsel açıdan neredeyse kusursuz.

“O şerefli şövalyelik unvanın, Harp Akademisi’nin On İki Şövalyesi’nden biri olma konumun sana imparatorluk hanedanı tarafından bahşedilmedi mi? Omuzlarına böyle bir görev ve onur yüklendikten sonra Majestelerini unutmayacağını umuyorum.”

Sözler bir matkap gibi delip geçen, keskin ve şiddetli bir ilk kroşe niteliğinde; fakat Tanya artık derinlemesine bir yarma harekâtından sağ çıkmış kıdemli bir gazi. Gerekirse, son savunma hattına siper kazıp anında karşı ateş açmaktan çekinmem.

“Biraz müsamaha buyurun lütfen. Buradaki harp meydanında saray nezaketimi yitirdim.”

Bir saha subayı için cesur ve asil bir yanıt; ayrıca aklı başında her üst düzey subay üzerinde son derece etkili. General, gayet memnun görünerek yüzünde kocaman bir tebessümle bıyık altından gülüyor.

“Mükemmel, Yarbayım… işte aradığım ruh bu,” diyor neşesini gizlemeye gerek duymadan. “İmparatorluk tarihi boyunca bürokrasiyi, hükümeti ve orduyu bir arada tutan odak noktası—en azından merkez—daima imparatorluk hanedanı olmuştur. Fakat…”

Manidar bir duraklamanın ardından General Zettour devam ediyor.

“Aynı şey günümüz imparatorluk hanedanı için de geçerli mi?”

“Sahi mi,” diye bıyık büküyorum. “Ağırlıklarını pek hissettiremiyor gibi görünüyorlar.”

“Vay, Albay, ne kadar da küstahça,” diyor General Zettour; ancak alaycı tonu azarlamasını boşa çıkarıyor. “İmparatorluk hanedanının—İmparatorluk’un o büyük sembolünün—ağırlıktan yoksun olduğunu ima etmek ha. Böyle bir şey kesinlikle kabul edilemez, Yarbayım!”

Bütün bunlar bir tiyatrodan ibaret. İşin aslı, ortada gerçek bir azarı hak ettirecek hiçbir şey söylenmiş değil.

“Biz Başkomutan Majestelerine sadakat yemini ettik. Doğal olarak bizler Majestelerinin askerleriyiz.”

Bu da doğru. İmparatorluk Ordusu’nun subayları, İmparator Hazretleri’nin subaylarıdır. Günün sonunda İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı, nihayetinde Majestelerine danışmanlık yapan bir organdan başka bir şey değildir—en azından anayasaya ve kanunlara göre.

Aniden yutkunuyorum.

“Yani şunu mu demek istiyorsunuz… İmparator Hazretleri’nin iradesi bu savaşın her aşamasına müdahil mi oluyor?”

Tanya’nın hiçbir zaman bizzat imparatorun huzuruna çıkma fırsatı olmamıştı. Sonuç olarak, ne tür bir askeri liderlik üstlenmeye çalışmış olabileceği hakkında en ufak bir fikrim yok. Yine de bir daha düşününce, Genelkurmay’ın mahrem odalarında kendi kulağı pek bulunmayan benim gibi biri bile, bir askeri figür olarak “imparator” kavramını ancak belirsiz bir şekilde tahayyül edebiliyordu.

Hatırladığım kadarıyla, General Zettour merkeze geri çağrıldığında bu işlem, en azından kağıt üzerinde, imparatorun yetkisiyle yapılmıştı. Fakat imparatorluk hanedanı, General Zettour’un dönüşünün Ildoa’nın işgaliyle bağlantılı olduğundan zerre kadar haberdar mıydı acaba? Gerçekten Zettour dışında birini atama şansları var mıydı ki? Aslında ordu çoktan kendi kendine yeterli hale gelmemiş miydi? Rahmetli General Rudersdorf’un zamanında bile durum öyle görünüyordu… Zihnimde şekillenen soruyu dile getiriyorum.

“Generalim, imparatorluk ailesine karşı bir hürmet duygunuz var mı?”

General Zettour azametli bir edayla başını salladı.

“Sormaya gerek var mı? İmparatorluk’un bir askeri olarak General Zettour, emsalsiz, sadık ve samimi bir monarşisttir,” diye yanıtladı.

Beklendiği üzere, Zettour’un sözleri birçok gizli ima barındırıyor. Düşüncelere dalıyorum. İmparatorluk’un General Zettour’u olarak belki de sadakatin ta kendisidir; fakat bu sadakat, Heimat’lı bir birey olan Hans Zettour için de geçerli miydi? Devletin bir askeri olarak sadıktı… peki ya ana vatanı hakkında kendi düşünce ve duygularına sahip bir birey olarak?

“Kastettiğiniz bu mu? Niyetinizi bu şekilde mi yorumlamalıyım?”

Çetrefilli bir soru. Ancak vereceği cevabın altında yatan mizaç son derece yalın ve net.

“Elbette kelimenin tam anlamıyla bunu kastettim, Albay. Başka nasıl yorumlanabilir ki? Ben İmparatorluk Ordusu’nun şerefli generali Hans von Zettour’um.”

Kararlı bir cevaptı bu.

İlk bakışta, imparatora olan sadakatiyle gurur duyan, eski usul, sadık bir İmparatorluk askerinin vereceği türden bir cevaba benziyordu. Eğer bunu söyleyen sıradan, taşralı bir asker olsaydı, altında gizli bir ima aramak aklımın ucundan bile geçmezdi. Fakat hem Tanya hem de Zettour göründüklerinden çok daha fazlasına sahiptiler ve istesem de istemesem de biliyordum ki, bu durumda Zettour’un asıl niyetini temsil eden şey dile getirmediği kısımdı.

“Generalim, şu anda tam olarak ne planlıyorsunuz?”

Tam da Zettour’un sözlerinin arkasındaki gizli anlamı kavradığım için, şimdi kolunun altında nasıl bir taviz sakladığını öğrenmeyi böylesine canıgönülden istiyordum. Daha doğrusu, bunu bilmek zorundaymışım gibi hissediyordum.

Savaş nasıl sona erecekti?

Bu kontrolden çıkmış, kaotik felaket nasıl dizginlenecekti?

Ve Tanya bu işin ne kadar derinine dahil olacaktı?

Cevap olarak General Zettour ise kollarını muğlak bir tavırla kavuşturup uzaklara daldı.

“Sana gençlik günlerimden biraz bahsedeyim.”

“Ha? Nasıl isterseniz efendim, ama bu da nereden çıktı şimdi…?”

“Hem ben hem de o aptal Rudersdorf… Affedersin, rahmetli General Rudersdorf demeliyim. Her neyse, konu Genelkurmay olduğunda, hem o hem de ben dışarıdan gelenlerdik.”

Beklenmedik bu “dışarıdan gelenler” lafı üzerine duruşumu dikleştirdim. General bunu dile getirince fark ettim ki haklıydı. Hem kendisi hem de merhum General Rudersdorf, Genelkurmay’ın ana akım kanadına tam olarak ait değillerdi.

“Aslen nasıl bir birlikten geldiğimi biliyor musun?”

“Korkarım bu konuda hiçbir bilgim yok efendim.”

“Bilmene imkân yok zaten,” dedi General Zettour kahkaha atarak. “Resmî olarak konuşmak gerekirse, ben sıradan bir alaydan geldim. Âşikâr ki zamanla cemiyette ve orduda yükseldim. Üstelik personel değerlendirmelerimde adım her zaman ‘akademik tip’ olarak geçerdi.”

General Zettour sicil dosyasından bahsederken kollarını çözdü ve keyifle çenesini sıvazladı.

“Ordunun insan sarraflığı iyidir. Sanırım bu yüzden, şöyle de diyebilirsin…” General Zettour, askeri tütün mamulü bir sigarayı dudaklarına götürürken sesi eğlenir gibi çıkıyordu, “… Her yere gözlemci olarak gönderildim. Bu bakımdan benden beklentileri vardı sanırım; yani nispeten kullanışlı bir araç olarak.”

Üst düzey subayın sırtı, ucuz tütünü yakıp eskiden ne kadar ucuz bir adam olduğuna gülerken garip bir havaya büründü.

“Savaşın başında, hem merhum General Rudersdorf hem de ben tuğgeneralik. Pekâlâ, Lojistik Dairesi Başkan Yardımcısı unvanını da işte böyle aldım. Kendimizi ne kadar kullanışlı kılarsak, o kadar uzman olarak görüldük—ve o kadar ilerledik…

“Her neyse,” dedi General Zettour acı acı gülerek, “daha fazla yükselme yolu sonunda bana kapandı.”

Elbette. Önümdeki yol tıkandığında hissedilen o sıkışmışlık duygusunu hatırlayarak yüzümü buruşturdum. Her profesyonelin zaman zaman mücadele ettiği bir şeydi bu ve bu kıdemli subayın da benzer dertler yaşadığını duymak beklenmedik olsa da şaşırtıcı olmadığını biliyordum.

“Genelkurmay Başkanı ve İkinci Başkanı’nın altında, Lojistik Dairesi Başkanı’nın adeta bir taşeronu.”

Artık fiilen bir ülkenin lideri olan bu adam, sigarasından duygusal bir nefes çekti.

“Ama sonra ne oldu dersin?”

Kollarını dramatik bir şekilde iki yana açıp sigarasından keyifli, tatmin edici bir nefes daha çekerken, yaşlı adam aynı anda hem hırslı hem fedakâr hem de basit bir tiyatro oyuncusu gibi görünüyordu.

“Norden, Ren ve son olarak Dacia.”

Genelkurmay’ın öngörüleri tekrar tekrar boşa çıkmıştı.

Üst kademelerin yanlış hesapları gerçekten talihsiz sonuçlara yol açabilirdi, ancak Genelkurmay ne zaman çuvallasa… Karşımda duran bu yaşlı generalin daha da yüksek bir makama nasıl tırmandığını hatırlıyorum.

“İşin aslı, sistem ve personel koşulları sebebiyle üst makamlarda boş koltuklar kaldı; ben de bu sayede kendimi Genelkurmay’ın başında buldum.”

Tuğgenerallikten Genelkurmay Başkanlığına. Muazzam bir sıfırdan zirveye yükseliş hikâyesi.

Zettour’un yetenekleri elbette rol oynamıştı ama içinde bulunduğu çevre de başarısında devasa bir pay sahibiydi. Topyatun savaşın tam göbeğinde yer alırken, bu savaşın gerektirdiği şeyleri başarmaya en uygun kişi tesadüfen kendisiydi. General Zettour: Yeri doldurulabilir sayılamayacak kadar önemli, yine de çarkın bir dişlisi olarak fevkalade kullanışlı.

“Kariyerini tuğgeneral olarak noktalaması gereken biri şu anda İmparatorluk’un kalbi konumunda. Komik, değil mi? Neredeyse kötü bir şaka gibi. Ama işte tam da bu yüzden ortaya bir çelişki çıkarıyor.”

General Zettour gülümserken sesi neşeli geliyordu; durumdan gerçekten keyif alıyor gibiydi.

“İnsanlar muhtemelen beni ‘Lojistik Dairesi Başkan Yardımcısı’ olarak hatırlıyordur. Muhtemelen mevcut savaş boyunca her zaman kilit bir aktör olduğuma dair yanlış bir inanca sahipler.”

Bu doğru muydu? Tam itiraz etmek üzereydim ki düşünce zincirim aniden duvara tosladı. Doğru ya, seçkinlerin gözünden bakıldığında Zettour belki de yan figürden ibaret görünmüş olabilirdi. Ancak bu durum, yalnızca kişi kendisini İmparatorluk Ordusu’nun çekirdek kadrosundan sayıyorsa fark edilebilir bir şeydi. Ne de olsa taşıdığı sorumluluk makamı… Lojistik Dairesi Başkan Yardımcısı şeklindeki görünürdeki unvanı… savaş başlamadan çok önce de hiç değişmeden kalmıştı.

Bazen işlerin yüzeyin altında nasıl değiştiğini gözden kaçırmak son derece kolaydır.

“Durumun hakikati ise bambaşkaydı.”

“Evet. Sen bunu anlayabilirsin Yarbayım, ama saha subaylarının pek azı anlayabilir.”

“Peki ya Albay Lergen ve Albay Uger? Onların kalibresindeki iki adamın bunu doğal olarak kavramış olacağını tahmin ediyorum.”

“Evet, orası aşikâr. Sonuçta ikisi de standart Genelkurmay kariyer basamaklarını tırmanarak geldi. Üstelik Genelkurmay’da hem benim hem de Rudersdorf’un emri altında uzun süre görev yaptılar.”

Durumun hakikatine son derece aşinaydılar. General Zettour’un rolünü en başından beri kavramışlar mıydı? Aslen kendisi, Genelkurmay Başkanlığına bağlı Lojistik Dairesi Başkanı’nın altında, Lojistik Dairesi Başkan Yardımcısı sıfatıyla pratik işlerin başında bulunuyordu. Fakat bir noktada Genelkurmay Başkanı değiştirildi ve Lojistik Dairesi Başkanı pozisyonu boşaldı. Ve yine, General Zettour ne olduğunu anlamadan kendisini, Harekât ve Lojistik Dairesi başkan yardımcılarının Genelkurmay Başkanı’na bağlı olduğu sistemdeki operasyonel bir aksaklık sebebiyle, pratik işleri yürüten Genelkurmay İkinci Başkanı rolünde buldu.

Dışarıdan birinin Genelkurmay’ın karmaşık iç işlerindeki bu tür çetrefilli değişiklikleri anlamasına imkân yoktu.

Bir kurum söz konusu olduğunda, unvanlar ile gerçeklik arasında genellikle tuhaf gelenekler ve geçmişin ivmesiyle belirlenen, dışarıdan birinin tamamen kavraması zor pek çok yön bulunur. İnsanlar bunun yerine yüzeysel görünüme bakarak yargıda bulunmaya meyillidir.

Öyleyse, basit bir soru. Şu anda İmparatorluk Ordusu’nu fiilen yöneten kişi General Zettour’dur. Resmî makamı Lojistik Dairesi Başkan Yardımcılığıdır ve savaş başladığından beri bu görevi sürdürmektedir. Peki, gelecek nesiller bundan nasıl bir anlam çıkaracak?

“İşte bu yüzden imparatorluk hanedanıyla yakın bir ilişki sürdürüyorum.”

İki yana açtığı kollarıyla sanki sarılmak istiyormuş gibi görünen General Zettour’dan bir adım geri çekiliyorum. Aramıza fiziki bir mesafe koyduktan sonra duraksıyor ve bıkkın bir tonla konuşuyorum.

“Yoksa bir cinayet-intihar falan mı planlıyorsunuz…?”

Her şeyin kökeni, savaşı başlatan kişi, kölece bir hürmetle imparatorluk ailesinin gölgesinde saklanıyor. Aşikar bir simge. Dışarıdan bakıldığında Varlık X’ten bile daha aşağılık bir pislik gibi görünecek biri. Dünyanın onu düşman ilan edeceği kesindi.

“Ne kadar gülünç derecede klişe bir fikir olurdu bu… Resimli çocuk kitaplarında bile bundan daha fazla anlatı derinliği vardır herhalde.

“Bütün temennim, dünyanın seninle aynı fikirde olmaması,” diyor general sırıterek.

Elbette. Birden aklıma bir şey geliyor. Amacı tam olarak buydu işte—kelimenin tam anlamıyla taammüden işlenmiş bir suç.

“İmparatorluk çökse bile Heimat ayakta kalabilir. Yüce imparatorluk hükümeti çürüse bile, sonucun felaketle bitmesi gerekmez.”

“Peki Majesteleri İmparator böyle bir ihtimale hazırlıklı mı?” Şaşkınlıkla soruyorum bu soruyu, sözler ağzımdan bir anda dökülüveriyor. Bu gerçekten de akılalmaz bir şey. Ama generalin rahat cevabı karşısında şaşkınlıktan kaskatı kesiliyorum.

“Kim bilebilir ki? Henüz değildir herhalde.”

“Ne… Ne dediniz?!”

“Ne de olsa dışarıdan bakıldığında her şey muazzam bir zafer gibi görünüyor. İmparatorluk hanedanı alenen coşku içinde ve kutlama yapmak için Doğu’da bir tura çıkıyor. Bunu yaparken Özyönetim Konseyi’ndeki dostlarımıza da bol keseden umut ve hayal pazarlayacaklar.”

Ne korkunç bir dolandırıcılık vakası. İnanılmaz derecede kötü niyetli. Yanıltıcı reklamın ve beyanın da bir sınırı olmalı, kesinlikle.

İmparatorluk ailesi kazandığımıza yürekten inanıyor ve İmparator tura çıktığında Özyönetim Konseyi tarafındaki deneyimli isimler bu özgüveni fark edeceklerdir… En ıslah olmaz sahtekar bile Zettour’un yaptıkları karşısında bir miktar vicdan azabı belirtisi gösterirdi.

“Generalim, sizden nefret edecekler.”

“Nedenmiş o Albayım, benim gibi sade ve hilesiz bir yurtseverden kim nefret eder ki?” dedi General, sevecen bir yaşlı adam gibi içtenlikle gülümseyerek. Fakat bu, kasten ve tasarlayarak yapılmış bir şeydi.

“Şaka ve şakalaşmalardan çok hoşlanmaya başladınız sanırım Generalim.”

Kıdemli subay, öteden beri hep böyle olduğunu iddia ederek eliyle geçiştiriyor beni.

“Şimdi gerçekten şaka yapıyorsunuz,” diyorum kısık bir sesle, yüzüm tamamen ciddileşerek. “Ama şakalarınız eskiden entelektüelce olurdu Generalim. Şu an bana bir sirk gösterisini hatırlatıyorsunuz. Dürüst olmak gerekirse pek komik bulmuyorum.”

“Pekâlâ, ne de olsa palyaçoyu oynuyorum.”

Kurnaz bir yaşlı adam yüzüyle—ama yine de artık kemiklerindeki yorgunluğu gizlemeye zahmet etmeyen yaşlı bir adam olarak—General Zettour gülümsüyor.

“Tüm bunlar işin bir parçası sanırım. Sen de kendin denemelisin.”

“Korkarım benim performansım sizinkiyle yarışamaz.”

“Öyle mi?” diye soruyor Zettour, başını yana eğip devam etmeden önce. “Pekâlâ Yarbayım, içten içe sen de ben de aptal olsak daha iyi. İmparatorluk için en hayırlısı, askerlerin cesur kahramanlardan ziyade aylak palyaçolara daha yakın olduğu bir dünyadır.”

“Generalim?”

“Haklısın, konudan uzaklaşıyoruz. Yaşlandıkça konudan sapmamak zorlaşıyor. Şimdi, bugün buraya gelmemin asıl sebebine gelirsek—işin aslı, sana şükranlarımı sunmak istiyordum.”

General hızla başını eğiyor.

“O anda keyfî davranarak iyi ettin. Yetkini aşarak iyi ettin. Ve elbette, orduyu kurtararak çok iyi ettin,” diyor General Zettour, içindekileri dökerken kelimenin tam anlamıyla başıyla selam vererek. “Uçurumun kenarındaydık… Stratejik bir baskındı. Bunu ilk öğrendiğimde, her şeyin bittiğinden emindim.”

General, gözlerindeki samimiyetle bana bakıyor ve tekrar başını eğiyor.

“Bize bir gelecek bağışladın. Bütün kalbimle teşekkür ederim. Ben kabulleniş vadisinde gezinirken bana nasıl da bir kurtuluş sundun.”

“Buna nasıl kurtuluş diyebildiğinizi anlamıyorum.”

“Öyle mi?”

“Suyun üstünde kalmaya çalışmaktan başka bir şey yapmadık. Ordunun gerçekten kurtarıldığını mı düşünüyorsunuz?”

“Evet, öyle düşünüyorum.” Tamamen dağılmaktan kurtulduk. Bir İmparatorluk askeri, Reich’ın yaşlı bir ferdi ve Heimat’lı Zettour olarak sana bir kez daha tüm kalbimle teşekkür ederim.”

“Lütfettiniz efendim,” diyerek alçakgönüllülükle selam veriyorum. Aynı zamanda, gördüklerimi düşündükçe durumun ciddiyeti hakkında yorum yapmaktan kendimi alamıyorum. “Ancak dağılma sadece ertelendi. Yalnızca pamuk ipliğine tutunmayı başarabildik.”

“Yaşadığımız bu çağda Yarbayım, tek bir pamuk ipliği bile belirleyici unsur olabilir.”

Belki de. Çöküşü atlattığımızı mı söylemek daha doğruydu, yoksa sadece ertelediğimizi mi? Her iki şekilde de şimdilik ayakta durduğumuz gerçeği değişmiyordu.

“Yine de neredeyse tamamen tükenmiş durumdayız.”

“Savaş her bakımdan berbat bir şeydir. Tabii kaybediyorsan.”

“Peki ya kazanırken?”

“İnsanoğlunun fıtratı böyledir.”

“Acaba,” diyerek başımı yana eğiyorum. “Kulağa ne kadar küstahça gelirse gelsin, ben barışı severim.”

“Ben de öyle, her ne kadar senin gibi birinden böyle güçlü bir tercihi duymak beni şaşırtsa da.”

“A, ama bunu daha önce belirttiğime eminim. Neticede barış olsaydı, General Rudersdorf bana söz verdiği o resimli kitabı basabilecekti.”

Bahsettiğim “resimli kitap” üstümden beklenmedik bir tepki alıyor. General ağzındaki yanmayan puroyu keyifle gevelerken ve elindeki çakmakla oynarken, yüzünde derin bir duygu ifadesi beliriyor.

“Resimli kitap. Evet, resimli bir kitap. Savaş sonrasına tam da öyle bir şey yakışabilir. Belki bir dahakine ben de şansımı resimli bir kitap yazmakta denerim.”

“Generalim?

Bunun size pek uyacağını sanmıyorum,” diyorum.

Cevap olarak General Zettour, kırılmış gibi görünerek başını çeviriyor. “Yaşlı bir adama söylenecek ne kadar acımasızca bir laf. Yaşlıların bile hayal kurmasına izin verilmeli.”

O surat asan ses tonu gerçekten General Zettour’a mı aitti? Ben şüpheyle bakarken, purosunun tadını çıkara çıkara yavaşça bir nefes çekiyor.

“Dünyaya kültür adına bir şeyler miras bırakmak isterdim. Evet, sadece resimli bir kitap olsa bile. Sırf bu düşünceye sahip olduğum için genç ve yetenekli biri tarafından alaya alınmak ne kadar da zalimce bir durum.”

“Yeteneklerinize başka alanlarda ihtiyaç duyulduğunu düşünüyordum Generalim…”

“Yine de,” diye yanıt veriyor General Zettour, sesi şimdi biraz daha neşeli gelerek, “İster palyaço ister serseri olayım, ben sadece ikinci sınıf bir sanatçıyım.”

Yine de yaşlı adam mütevazı bir tebessümle sırıtıyor.

“Şu anda dünyada birinci sınıf adaylar yoksa, ben de ikinci sınıf olanların birincisi olurum. Zorunluluk bunu gerektiriyorsa, bana da rolümü hakkıyla oynamaktan başka bir şey düşmez.

“Hem ayrıca,” diye devam ediyor General Zettour. “Biliyor musun Albay Degurechaff, bu şaşırtıcı bir şey. Sen ve ben bir şiddet aygıtının çarkları olsak da kanımızı kaynatan şey kültür üzerine konuşmak oluyor. Bu konuşmanın İmparatorluk’un kaderiyle ilgili olduğundan kim şüphelenirdi ki? Bugünlerde salonlardaki o keyifli sohbetler bile savaşçı bir tona büründü sanırım.”

“Hmph,” diye yanıt veriyorum çocuksu bir sadelikle. “Kültür ile şiddetin evliliği, gerçek anlamda en korkunç gücün yattığı yerdir.”

“Ha…? İlginç bir çıkarım. Daha fazla vakit olsaydı, bunun tam teşekküllü bir tez haline getirilmesini görmek isterdim. Ne yazık ki şimdi bu tür şeyler için uygun bir zaman değil sanırım. Her ne olursa olsun, minnettar olduğumu söylerken ciddiydim. İşte bu yüzden özür dilemek zorundayım. Senden bir kez daha imkansızı istemem gerekiyor.”

“Elbette,” diyerek içimden tiksintiyle inliyorum… ancak benim gibi takım elbiseli bir beyaz yakalı için ne kadar iğrenç olursa olsun her işi olumlu bir tebessüm ve neşeli bir edayla karşılamak doğal bir yetenektir. “Emriniz neyse efendim.”

“Kargaşa çıkarmaya devam etmeni istiyorum.”

Generalin bir sonraki sözleri gayet netti.

“Güçlü bir İmparatorluk illüzyonu, dünyanın geri kalanı için gerçek olarak teyit edilmeli.”

Kolayca anlaşılan bir talep. Benden istenen rolü kavrayarak onaylarcasına selam veriyorum.

“Dünyanın kalbine korku salmak için askeri gücümüzü kullanalım.”

“Mükemmel, Albay Degurechaff. Ne yazık ki bir süreliğine şeref veya terfi anlamında pek bir şey vaat edemem… ancak yetkilerimi ve adımı belirli bir dereceye kadar kullanabilirsin; sanırım karşılığında buna uygun sonuçlar bekleyebilirim?”

“Yardımlarınız ve desteğiniz için minnettarım efendim.”

“Böylesine cüretkar bir şey isterken yapabileceğim en küçük şey bu… Şimdi, bir süreliğine Batı’daki yardımına ihtiyacım var.”

“Batı mı?”

Şaşkınlığa uğruyorum. Az önce Batı mı dedi? Ama ana cephe Doğu’da.

“Beni Doğu’da istemiyor musunuz?”

“Bu kez Batı’da sergileyeceğin çalışmaları sabırsızlıkla bekliyorum.”

Batı. Tanya’yı Doğu’ya değil, Batı’ya gönderiyordu. Sadece bu bile kalbimi umutla doldurmaya yetti.

General Zettour nihayet imparatorluk hanedanı için planladığı bu cinayet-intiharın pimini çekmeye karar verdiğinde, onun komutası altındaki Tanya için kuyruğu kıstırıp kaçmak adına fazlasıyla fırsat olacaktı. Yenilgi kaçınılmazdı ancak amirim General Zettour, bu sorumluluğu tek başına üstlenmeye tamamen hazır görünüyor.

Görünüşe göre kendini feda etmeye kadar varan bu sorumluluk bilincine hayran kalmamak elde değil.

Onunki benimkinden tamamen farklı bir hassasiyet türü ve pek çok açıdan anlamakta zorlanıyorum; yine de bir amir olarak, kelimenin tam anlamıyla desteklenmeye kesinlikle değer.

General Zettour sözlerine devam ederek bir kez daha beklenmedik bir hususa değiniyor.

“Üzgünüm Yarbayım. Sizden zaten çok fazla şey istedim… fakat savaştan sonra bile sizi çok çalıştırmayı planlıyorum. Sizden beklentim büyük olacak.”

Hiç düşünmeden, neredeyse tamamen bir dürtüyle asker selamı veriyorum.

“Bu benim için bir onurdur, Generalim! Elimden gelenin en iyisini yapacağıma ant içerim!”

Ne muazzam bir teklif ama. Savaştan sonra bile yoğun bir şekilde çalışacak olma sözü—göğsüme tatlı bir rahatlama yayılıyor. İmparatorluk Ordusu’nun ağır çalışma şartlarında köle gibi dirsek çürüttüğüm tüm o zaman, nihayet muhteşem bir özlük hakları paketi şeklinde neredeyse tamamen tazmin edilecek. Artık savaş sonrası için verilmiş bir söze sahiptim.

General Zettour, deyim yerindeyse İmparatorluk’un iflas sürecindeki kayyumu olacaktı. Böyle bir adamın savaştan sonra bile Tanya’yı sıkı bir şekilde çalıştıracağına dair verdiği söz, içime tatlı bir huzur vermeye fazlasıyla yetti. Artık savaş sonrasında beni bekleyen hazır bir işim var. Katkılarınızın düzgünce görülüp takdir edildiğini bilmek kadar tatmin edici hiçbir şey yoktur.

General Zettour selamıma karşılık verirken duyduğum gururla, gözlerimde hafif yaşlarla dönüp ayrılıyorum.

Bu derece güven duyulmak. İnsanı bundan daha fazla ne gururlandırabilir ki? Fakat her şeyden öte, içimi rahatlatan şey savaş sonrasına dair bu yeni iş imkânlarıydı. Göğsümün derinliklerinde hissettiğim o rahatlamayla kendi kendime kısık sesle fısıldıyorum: “Nefes aldığım sürece hâlâ umut var demektir.”

(Youjo Senki: Saga of Tanya the Evil, Cilt 14: Dum Spiro, Spero —Kısım II, son)

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla