Youjo Senki Cilt 13 – Bölüm 1 / Önsöz

Önsöz

15 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Orgeneral Hans von Zettour’un keyfine diyecek yoktu.

Kesinlikle mükemmel, fevkalade bir ruh hâlindeydi.

Zihni tazelenmiş, şevkle dolup taşmıştı; dilinin ucunda bir zafer marşı yankılanıyordu. Nadir rastlanır bir şans eseri coşkuyla çarpan kalbinin tempolu ritmine uyan hafif adımları, Genelkurmay Başkanlığı’nın kasvetli ve soğuk zemininde neşeyle yankılanıyordu.

“Bak sen şu işe.”

Zettour, yaşındaki bir adama göre oldukça garip davrandığının farkındaydı. Ancak yılın başından beri üzerine çöken o kasvetin, ani bir taze hava dalgasıyla dağılıp gittiğini hissederken kendini tutması imkânsızdı. İçini bir ferahlık kaplamıştı ve yüzündeki heyecan net bir şekilde okunuyordu.

“Çıkış yolunu görüyorum. Evet, ne kadar da harika!”

Çok müşkül bir durumdaydı. İşkence gibi bir sıkıntı içindeydi; omuzlarına çöken imkânsız bir yük, midesini mengene gibi sıkan bir azap vardı ve inlemek dışında ağzını açamıyordu. Tüm bu süre boyunca, bir kurmay subay rolüyle ve zorunluluklar gereği tüm dünyanın düşmanı olan Şeytan Zettour sıfatıyla, kendisini bir şiddet enstrümanı olarak biledi. Heimat uğruna, dünyayı kandırma oyunundaki rolünü eksiksiz oynadı.

“Görüyorum.”

Şimdi tek bir umut ipliğine tutunmuştu. Sadece tek bir iplik. Yolların en darı.

“Evet, tıpkı bir iğne deliği gibi. Ama artık net bir şekilde görüyorum.”

Peki bu yol neden bu kadar dardı? Zettour, yaşlı bir adam olarak kendisini bu noktaya getiren şeyin kendi hataları olduğunu gayet iyi biliyordu.

En başta, Federasyon Ordusu’nun taarruz zamanlamasını yanlış değerlendirmişti.

“Bu krize kendi beceriksizliğim yol açtı. Bunu kabul ediyorum. Benim hatamdı. Federasyon’un kararlılığını ve İttifak’ın sağlamaya gönüllü olduğu maddi desteği hafife aldım. Beceriksizlik. Lojistikle benim kadar içli dışlı olan biri için tam anlamıyla bir basiretsizlik.”

Zettour’un bu yanlış hesabının sonucu, felakete balıklama bir dalış olmuş ve onu tam da korumak istediği dünyanın yok oluşuna tanıklık etmenin eşiğine getirmişti.

Zettour’un mutlak bir felaketin eşiğinde bocalarken bir mucizeyi yakalamasını sağlayan şey, ya ilahi bir lütuf ya da insan zekasının eşsiz bir başarısıydı.

“Tanrı bizimle diyorlar ya da öyle derler… Bu sözler kulağa kof gelmekten başka bir işe yaramıyor. Eğer Tanrı bizimleyse, kendini gösterme şekli ne kadar da acıklı. Yine de terk edilmiş olmaktan çok uzak.”

Zettour hımkırdı. Dünyanın ortak düşmanı olan Zettour, artık onunla yüzleşmeye hazırdı. İnsan zekasının sınırlarını aşmaya, insanlığın hudutlarına meydan okumaya, kendisine yöneltilen nefreti bozguna uğratmaya ve iradesini dünyaya dikte ettirmeye hazırdı.

Bunu mümkün kılmak için ihtiyacı olan son parçaya nihayet sahip olmuştu.

İçinde kabaran coşku, Zettour’un o her zamanki vakur tebessümünü korumasını zorlaştırıyordu. Şu anda her şeyden çok, sevinçle haykırmak istiyordu. Zettour’un öznel fikrine göre, şu anda açık ara dünyadaki en mutlu adam kendisiydi.

En son ne zaman böyle içten bir sevinçle gülümsemişti? Bunun pek bir önemi yoktu. İşte buradaydı ve şu anda gülümsüyordu.

Tek bir sebebi vardı. Tek bir örümcek ağı ipliği. Ve Zettour’a böyle harika haberler getiren adam, şu anda onunla birlikte buradaydı. Zettour, bu müjdeli haberciyle sevincini paylaşmaya yetecekmiş gibi gülümsedi.

“Üsteğmen Grantz, neyiniz var böyle? Berbat görünüyorsunuz.”

Hava büyücü subayının yüzünde beliren duygu tek bir kelimeyle özetlenebilseydi, o kelime trajedi olurdu; öyle ki bu durum, yaşadığı coşku krizlerine rağmen Zettour’u neredeyse ağlatacak kadar trajikti.

“Durumu size soramayacak olmam ne kadar üzücü olsa da… Aslında şu anda oldukça iyi bir ruh hâlindeyim.”

Üst bir subay olarak Zettour, küçük rütbeli subaylara karşı ne kadar sert olabileceğinin ve kurmay subaylardan ne kadar çok şey talep ettiğinin gayet farkındaydı. Ancak konu büyücü subaylara, özellikle de cepheye geri dönenlere geldiğinde, Zettour daha nazik davranma niyetindeydi.

Mevcut ruh hâli sayesinde bu niyet daha da pekişmişti. Zettour’un keyfinin yerinde olması, kendisini özellikle hoşgörülü ve cömert hissettiriyordu.

Şimdi bir general olsa da Zettour da bir zamanlar alt rütbeli bir subaydı. Üstlerinin merhametine kalmış o zavallı subaylar için bir iki teselli sözü söylemeye fazlasıyla hazırdı.

“Bu sevinci bir başkasıyla gerçekten paylaşmak muhtemelen imkânsız olurdu ama şansımın küçük bir payını aktarabilseydim…”

Orgeneral Zettour, nazik bir gülümsemeyle elini Üsteğmen Grantz’ın omzuna koydu ve bir zamanlar Ildoa’da haşladığı bu subaya karşı babacan bir yaşlı adam tavrı takındı.

“Utanmanıza gerek yok. Belki de biraz uyumalısınız? Bir büyücü olarak epey uzun uçuşlara katlanmak zorunda kalıyorsunuzdur, diye tahmin ediyorum. Merak etmeyin, komutanınızla ben konuşurum.”

Bu bana yılbaşı ziyafetinden kalan Ildoa şampanyasını hatırlatıyor. Neden bu genç subayın bir kadeh tadını çıkarmasına izin vermeyelim ki?

Orgeneral Zettour konuşmaya devam etti. Adeta neşenin tecellisiydi.

“Bir harekâtın ortasında olmamız ne yazık. Aksi takdirde Milletler Topluluğu Elçiliği’nin en iyi şampanyalarından biriyle kutlama yapabilirdik. Gerçekten çok yazık!”

“O… Orgeneralim! Kendinize gelin…!”

“Ha?”

“Lütfen, Orgeneral Zettour, sakin olun. “Görmüyor musunuz? İçinde bulunduğumuz durumu…”

Genç subayın yüzü kireç gibi kesilmişti. Dünyayı yok olmaktan kurtarmak için çırpınan bu genç adamın yüz ifadesi, Orgeneral Zettour’un nihayet aklını başına getirdi.

“Aman, Üsteğmen Grantz. Aklımı kaçırdığımı düşünüyor olmalısınız.”

“Orgeneralim?”

“Hmm?”

Orgeneral Zettour şaşkınlıkla başka bir karşılık veremeden, zihni o coşku bataklığından sıyrılıp kasvetli gerçekliğe geri döndü.

“Ah, elbette,” diye mırıldandı.

Bu ulak, Yarbay Degurechaff tarafından bomba etkisi yaratacak bir haber iletmek üzere cephe hattından özel bir görevle yeni gelmişti. O bomba tam ayaklarının dibinde patlarken bir generalin böyle kahkahalar attığını görmek elbette rahatsız edici olurdu. Üsteğmen bunu açıkça söyleyemiyordu ama muhtemelen bu kıdemli subayın kafayı yediğinden şüpheleniyordu.

“Üsteğmen Grantz, sizi temin ederim ki akıl sağlığım gayet yerinde.”

Genelkurmay Başkanlığı’nın derinliklerinde, İmparatorluk Ordusu’nun en tepesindeki isim ve İmparatorluk’un sinir merkezi hâline gelmiş o canavar, sanki bir insanmışçasına gülümsedi.

“Bu küçük taşkınlığımı bağışlayın.”

Zettour kendi kendini hafifçe azarladı. Yaşanan şey küçük bir taşkınlıktan çok daha fazlasıydı. Mahcubiyetini örtbas etmek için yüzüne bir tebessüm kondurdu. Bu, uzun zamandır yaşamadığı bir duyguydu.

Şöyle bir düşününce Zettour, yaşı göz önüne alındığında bu hafifmeşrep neşesinin neredeyse çekilmez olduğunu fark etti. Kendi disiplinsizliği karşısında yüzünü buruşturdu. Dürüst olmak gerekirse utanç vericiydi.

“Ha-ha-ha, beni bağışlayın Üsteğmenim. Sizi endişelendirmek istememiştim.”

Yine de Orgeneral Zettour, konuşmasına devam ederken içindeki coşkuyu tamamen gizleyemiyordu:

“Teşekkür ederim Üsteğmen Grantz. Umabileceğimin de ötesinde güzel haberler getirdiniz. Artık dünyaya galip geleceğimden eminim.”

SAVAŞ SONRASI

Doğu’nun Resmi Görüşü

İttifak’ın güney topraklarındaki kriz tırmanırken, Federasyon Ordusu 1927’nin sonlarına doğru zor bir seçim yapmak zorunda kaldı. Zettour’un Hilesi olarak bilinen ve İttifak’ın güney bölgesinde artan İmparatorluk hareketliliği, Federasyon’un ana kuvvetlerini sahaya çekmeyi amaçlıyordu. Bu durumun, kendilerini henüz tam hazırlıklı değilken karşı taarruza kışkırtmak amacıyla kurulmuş vicdansızca bir tuzak olduğunu anlayan Federasyon; İttifak kuvvetlerinin içinde bulunduğu tehlikeyi görmezden gelmek ile bir tuzak olduğunu bile bile yardımlarına koşarak kendi insanlarının canını feda etmek arasında seçim yapmaya zorlandı.

Diplomatik ilişkilerin önemini ve dayanışma ruhunu göz önünde bulunduran Federasyon halkı, İttifak ordularına yönelik tehdidi göz ardı edemeyeceklerine karar verdi ve Ocak 1928’de Yükselen Şafak Harekâtı taarruzunu başlattı. Pusuya yatmış İmparatorluk kuvvetlerinin şiddetli direnişiyle karşılaşmasına ve ağır kayıplar vermesine rağmen Federasyon Ordusu, Orgeneral Zettour’un tuttuğu cephe hattını geri püskürtmeyi başardı; böylece İmparatorluk Ordusu’nun İttifak’ın güney cephesine daha fazla baskı kurma ihtimalini kesin olarak ortadan kaldırdı. Müttefiklerine yardım etmek zorunda olduklarından, bu fedakârlık siyasi açıdan bir zorunluluktu. Taktiksel açıdan bakıldığında çaresiz bir muharebenin ders kitaplarına girecek bir örneği olsa da, aynı zamanda tam anlamıyla stratejik bir zaferdi.

Doğu’nun Resmi Olmayan Görüşü

Yükselen Şafak Harekâtı taarruzuyla tam bir stratejik baskın elde edilmesine rağmen İmparatorluk Ordusu, hızlı ve esnek bir şekilde karşılık verebildi. Askeri uzmanların derinlemesine incelemelerine göre, bu saldırıya bu derece ustalıkla karşılık vermek “önceden bilgi sahibi olunmadan imkânsız” olmalıydı. Bu nedenle en mantıklı açıklama, felaket boyutunda bir istihbarat sızıntısıdır. Muhtemelen taarruzu önceden haber alan Orgeneral Zettour, tam bir bilgi karartması uygulayarak doğu harekât alanını korumasız bırakmış ve tuzağını kurmuştur. Ancak gerçekten bir sızıntı olup olmadığını ve bunun ne boyutta gerçekleştiğini belirlemek imkânsızdır. Eğer yaşananlar bir sızıntıya bağlanamıyorsa, bu durumda Orgeneral Hans von Zettour bizzat şeytanın kendisi olmalıdır. Ya öyleydi ya da bundan Batı sorumluydu.

Batı’nın Resmi Görüşü

1927’nin sonlarına doğru İttifak’ın güney cephesi, İmparatorluk’un stratejik ihtiyatlarını tamamen bağlamış ve Orgeneral Zettour’un bizzat ilgisini çekmeyi başarmıştı. Tam da bu durum gelişmekteyken, Ocak 1928’de Federasyon Ordusu savaşa bir son verme amacıyla Yükselen Şafak taarruzunu başlattı. Bu hamle İmparatorluk Ordusu’nu hazırlıksız yakalamayı başarsa da Orgeneral Zettour amansız karşı taarruzlarla karşılık verdi ve Federasyon trajik kayıplar uğradı. Acelecilik en nihayetinde yenilgiye yol açar; Yükselen Şafak da aynı zamanda tam bir stratejik felaket olan taktiksel bir zaferin ders kitaplarına girecek bir örneğiydi.

Batı’nın Resmi Olmayan Görüşü

Ocak 1928’de yaşanan olaylar, korkunç Orgeneral Hans von Zettour tarafından kurulmuş vicdansız bir tuzaktı. Generalin 1927’nin ikinci yarısında Ildoa’nın güneyinde yürüttüğü bu tekinsiz strateji, Federasyon Ordusu kuvvetlerinin içten çöküşüne yol açan iddialı bir taktiksel şaşırtmacaydı. Eğer başından beri amaç Federasyon Ordusu’nun taarruz kabiliyetini kırmaksa, Orgeneral Zettour gerçekten de eşi benzeri olmayan bir strateji dehasıydı. 1927’nin sonlarından 1928’in başlarına kadar süren çatışmalar, Yükselen Şafak ve onun karşı hamlesi olan Sabah Işığı için bir tetikleyiciden başka bir şey değildi. Orgeneral Zettour’un her şeyi önceden öngörmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Başka belirgin bir açıklaması yoktur. Bu olaylar günümüz uluslararası ilişkileri üzerinde devasa bir etki yarattı, ancak Orgeneral Zettour tam olarak ne kadarını öngörmüştü? Etkisi çok uzaklara kadar uzanmaktadır!

21 OCAK, BİRLEŞİK YIL 1928, BARUCH KÖPRÜSÜ

Savaş acımasızdır.

Ne var bunda büyütülecek?

Elbette hiç kimse savaşın vahşi olduğunu inkar edemez! Ancak acımasız olsun ya da olmasın, insanların vahşet yüzünden bir muharebeyi yarıda kestiği en son ne zaman görülmüştü ki? Dövünmeler genelde ancak çatışma tamamen bittikten sonra başlar. Herkes savaşın vahşetini gerçekten idrak etsin ya da etmesin, bu tür duygulara ancak hayatta kalanlar sahip olabilir.

Ve hiç kimse bunun farkında Yarbay Tanya von Degurechaff kadar olamaz.

“Topçu ateşi geliyor…!”

Karşılık olarak sessizce “Kahretsin, gitgide yaklaşıyorlar,” diye söyleniyorum.

Top mermilerinin ıslığı. Nereye düşecekler?

Birazdan nelerin yaşanacağını anlamak için o ses yeter de artar bile. Birer canlı olarak insanoğlu her şeye alışır. İnsan türünü belirleyen en temel özelliğin, içinde bulunduğu çevreye uyum sağlama yeteneği olduğu söylenebilir. Savaş meydanında son derece belirgin hâle gelen bir yetenek. Ama alışmış olsun ya da olmasın… savaş alanında lüzumsuz düşüncelere kapılmak bir lükstür.

İnsanlar ve onların o pek insani düşünceleri medeniyetin harika bir ürünüdür. Medeniyet hakkında kötü konuşmak bana düşmez. Ama medeniyetin her daim var olacağını varsayamazsınız.

Bu hüzünlü mü?

Federasyon Ordusu’nun büyük bir titizlikle hazırladığı bu siperleri ele geçirdik; şimdiyse eski kiracılar geri döndü ve küplere binmiş durumdalar. Araziyi topçu ateşiyle sürüp İmparatorluk birliklerini eski kamplarının kalıntılarıyla birlikte toprağa gömmeye kararlı görünüyorlar.

Bir çukur kaz, sonra geri doldur.

Bunu bir ders kitabında mı okumuştum?

Komünistler de biraz kitap okumayı denemeli! Artık Keynes’e biat edip serbest piyasa ekonomisine geçseler ya? Huzur içinde bir yuva kurabildiğin sürece verimlilik kimin umurunda ki?!

Toprağa sarılmış hâlde zihnimin köşesinde bu düşüncelerle oynaşırken bile kabul etmeliyim ki: Böyle bir zamanda kim hayatta kalmaktan başka ne arzulayabilir? Aynı zamanda bu durum içimdeki barış arzusunu daha da körüklüyor.

“Liangzhou Şarkısı”nda dendiği gibi, gülmeyin. Elbette burası doğu cephesi. Burada ne yeşim kadehler bulabilirsiniz ne de sızıp kalan bir sarhoşun başarabileceği tek şey donarak ölmekten başka bir şeydir. Her iki şekilde de son aynı. Kaç asker evine dönebilmiş ki?

Evet, savaş tam olarak budur.

Yine de Tanya elinden gelenin en iyisini yapacaktır.

Bir lavtanın nağmeleri yerine, kulaklarımızda savaşın o ezici senfonisi yankılanıyor. Federasyon’un kolordu düzeyindeki topçu ateşinin tıngırdatması, tecrübesiz yeni acemilerimizi toprağa çiviliyor, tir tir titretip kıpırdayamaz hâle getiriyor. Ne kadar acınası olsa da Genelkurmay Başkanlığı, bu görev için gereken sayısal eksikliği kapatmak adına saflarımıza gelecek vaat eden muazzam bir insan kaynağı sermayesi enjekte etti. Şansları yaver giderse gelecekte daha fazla değer biriktirme fırsatı bulacaklar.

Yeni askerlere ayrılan o nezaketi kullanarak (kıçlarına tamamen fedakârca ve kuvvetli bir tekme basarak) onları ileri sürüyor ve “Ölmek istemiyorsanız hareket edin!” diye bağırıyorum. Yanımda emir subayımla birlikte, düşman baraj ateşinin bir an önce sona ermesi için dua ederek mevzimi hafifçe değiştiriyorum.

Bir bakıma şanslıyız.

Ha İmparatorluk ha Federasyon, nihayetinde siper siperdir.

Federasyon’un istihkâmcıları ne yaptıklarını biliyor olmalı. Özenle inşa edilmiş ve daha yeni çaldığımız bu siperler, eski sahipleri üzerimize top mermisi yağdırırken bile sapasağlam ayakta kalmaya devam ediyor.

Tanya’nın yüzünde sinik bir tebessüm beliriyor. Eski sahipleri mi? Sanki gerçekten bir şey değişmiş gibi.

“Ren Cephesi’ni burada yeniden canlandıracağımızı düşünmezdim.”

Düşman bölgesine sızıp bu mevziyi sırf düşman ateşi altında çaresizce götümüzü devirip oturalım diye mi ele geçirdik?! Tanya refleks olarak yüzünü buruşturuyor.

Derler ki savaşı piyade kazanır. Ancak bir piyade erinin bakış açısından söylenmemek elde değil!

Ayrıca Tanya’nın bir büyücü olması gerekiyordu. Onu piyade gibi kullanmak için hiçbir mantıklı neden olmamalıydı. Peki ne hakla burada kıdemsiz bir er gibi siper tutuyordu?

“… Görünüşe göre burada uzun süre çakılı kalacağız.”

Anlaşılan bu ocak ayında doğudaki hava durumu parçalı bulutlu ve yer yer yoğun top mermisi sağanaklı. Ne yazık ki savaşta kötü hava şartları sebebiyle iptal edilen bir etkinlik olmuyordu.

“Her halükarda bu durum berbat. Ren’de bile normalde arada bir ihtiyat siperlerine çekilip rotasyona girerdiniz.”

Federasyon hatlarının arkasına sızdık ve adeta Horatius gibi şu anda bir köprüyü savunuyoruz. Düşmanın ikmal hattındaki bu kritik noktayı ele geçirdikten sonra aldığım emir, kanlı bir nehrin ortasındaki bu yalnız karakolu ne pahasına olursa olsun savunmaktı. İşletmemizin hizmete açık olduğunu düşünebilirsiniz. Çalışma saatleri: yedi gün yirmi dört saat.

Takviye yok, kurtarılma umudu yok.

Elbette bizim bu özel paraşütçü birliğimiz büyücülerden oluşuyor.

Sadece nakliye uçaklarından indirme yapabilen bir hava indirme birliği olmakla kalmıyor, aynı zamanda uçaklara da bağımlı değiliz; teorik olarak kendi imkânlarımızla üsse dönebilecek kapasitedeyiz, bu da bizi oldukça kullanışlı bir güç aktarım aracı yapıyor.

Ve eğer böyle bir kuvvet düşman lojistiğini aksatmak için kullanılabilirse? Açıkça görüldüğü üzere bu son derece etkili ve cazip bir seçenek olurdu. Taktiksel açıdan bakıldığında elbette. Bunu bizzat icra etmek zorunda kalan kişi olarak Tanya ise hiç de hevesli değil.

“Yarbayım, temas sağlandı! Harekete geçtiler! Düşman piyadeleri!”

Binbaşı Weiss alarm vererek rapor verirken iç çekiyorum. Gelecekleri zaten belliydi.

“Ele geçirilen hafif makineli tüfekleri baskı ateşi kurmak için kullanın! Şimdilik büyü mermilerini tasarruflu kullanın. Bunun uzun bir mücadele olacağını unutmayın!”

“İşin içine girerken biliyorduk ama bu tam bir delilik.”

“Evet öyle, Binbaşım. Fakat aynı zamanda son derece mantıklı bir hamle.”

Başka bir deyişle, bu planın sunabileceği tek şey mantıktan ibaret. İçten içe bir ah çekiyorum.

Binbaşı Weiss ile işim bittikten sonra kendi kendime alçak sesle mırıldanıyorum.

“Dürüst olmak gerekirse bu saçmalık.”

Hmph.

Bu şikâyet Tanya’nın ağzından çıkar çıkmaz, yakına düşen büyük bir top mermisiyle gökyüzü sarsılıyor. Şikâyet etmenin bir lüks olduğunu hatırlatan çarpıcı bir durum. Tanya’nın koruyucu filmini delip savunma kalkanına ulaşan şarapnel parçaları can sıkıcı… ama daha da can sıkıcı olanı, atışın en başından beri ona nişan bile alınmamış olması. Bu, alan baskılama taktiğinin ders kitaplarına girecek bir örneği. Ancak bu ateşe maruz kalan taraf olarak, işin bu kadar kuralına göre yürütülüyor olması insanı daha da çileden çıkarıyor.

“Pekala, sanırım bugün herkes pek bir rasyonel. Ne kadar da takdire şayan.”

Şimdi gülmekten başka yapılacak pek bir şey yok.

Ne de olsa, bu ikmal üssüne hava indirmesi yaptığımız an amacımı yerine getirmiş oldum. Zettour’un üç boyutlu stratejisinin püf noktası işte tam olarak buydu. Düşmanın harekât derinliğindeki kritik ikmal üslerini hava büyücü tümenleriyle hedef alan büyük ölçekli bir hava indirme harekâtı.

Kağıt üzerinde en azından oldukça basit ve net.

Ne yazık ki bu plan için elde yeterince büyücü yoktu. İmparatorluk Ordusu’nun mevcut durumunda kazıyıp çıkarabileceğin ne kadar büyücü varsa toplayıp, onları üç tam teşekküllü büyücü tümeni hâlinde yamamak ve düşman hatlarının arkasına bırakmak fikri mi? En hafif tabirle, hiç de küçümsenecek bir iş değildi.

Ama sanırım radikal fikirlerin aşırılığı, onları etkili kılan şeyin bir parçası.

Sonuçta düşmanın üssünü ele geçirmeyi başardık.

Hava büyücüleri belirli miktarda ateş gücüne ve zırha sahiptir. Tıpkı normal piyadeler gibi bir mevziyi elde tutma kabiliyetleri de vardır. Eğer bir şekilde üç hava büyücü tümeni bir araya getirilebilirse, bir bölgeyi uzun süre elde tutabilecek güçlü birer kazık işlevi görebilirlerdi. Ve bu kadar güçlü üç kazık doğrudan Federasyon Ordusu’nun ana damarlarına çakılsaydı ne olurdu? Federasyon’un o devasa ikmal ağını tamamen boğabilirdi.

ebilirdi, -ebilirdi, -ebilirdi. Fakat Federasyon Ordusu’nun da ağır bedeller ödeyerek çıkardığı dersler vardı. Görebildiğim kadarıyla Federasyon Ordusu pragmatizmin yönetimindeydi ve zor kararlar almaya fazlasıyla gönüllüydü.

“Lanet Komünistler, biraz daha sıkı çalışamaz mısınız?!”

Şu Kızıllar orada ne bok yiyor? Komünist Parti’nin ordunun işini zorlaştırması gerekiyordu. Neden işleri biraz daha zorlaştıramıyorlar ki? Siz buna köstek olmak mı diyorsunuz?

Kendi yoldaşlarına çelme takmak için ideolojilerini kullanmayacaklarsa, bir ideoloğun ne hayrı dokunur ki zaten?! Şu anda bile ağır topçu ateşi, daha yeni ele geçirdiğimiz ikmal noktasını dövmeye devam ediyor. Kendi ordularının bel bağladığı bir ikmal noktasını kaybetmek anlamına gelse bile, bu mevzinin her bir karışını bombalamaktan çekinmeyecekleri aşikâr.

“Tıpkı Arene gibi,” diye söyleniyorum etrafa hızlıca bir göz gezdirerek.

Arene’de bombardımanı gerçekleştiren taraf İmparatorluk’tu. Bu kez ise İmparatorluk topçu ateşinin hedefindeki taraftı. Fakat ortamda tampon görevi görecek piyade de yoktu. Düşmanı sadece hava büyücüleriyle bozguna uğratmıştık.

Askerî açıdan bakıldığında, ikmal akışını kesintiye uğratmak, herhangi bir andaki mevcut stok ne olursa olsun çok daha ciddi bir sorundur. Elbette bunu biliyorum. Anlaşılan üst kademe, “Yerinde tedarik ettiğiniz ganimet ikmal malzemeleri ve teçhizatla düşmanı püskürtebilmemiz” gerektiğini düşünüyor. Keşke komuta kademesi bu hesapları kendine saklasaydı.

“Ve Orgeneral Zettour… Pekala, muhtemelen onun da canı yandı,” diye mırıldanıyorum, ağır topçu seslerinin duymazdan gelebileceğim kadar hafiflemesi için dua ederek.

Teknik olarak tartışmalı bir bölge olsa da Arene az çok bir İmparatorluk şehri sayılabilirdi. Evet, oradaki İmparatorluk karşıtı hisler son derece şiddetliydi; bu da askeri inzibata epey baş ağrısı açmış ve sonunda açık bir isyan noktasına varış göstermişti, fakat yeterli gerekçe sağlandığında bir ordunun kendi şehirlerine mermi yağdırmaya fazlasıyla muktedir olduğunu kanıtlamıştı.

Bu son derece rasyonel bir durumdu.

Tanya’nın şehre ateş açma emrini bu kadar kolayca vermesinin sebebi de buydu. Fakat hedef tahtasında olan ve yalnızca barışı bilen o medeni kadınlar ve erkekler için, o emri veren kişiyi bir canavardan başka bir şey olarak görmek zordur.

Aynı zamanda, bu tür kınamalar anlamsızdır; zira hiçbir kınama miktarı savaşa bir son getirmeyecektir.

Diğer taraftan, Orgeneral Zettour, “Topçu yağmurundan kaçamıyorsan neden doğrudan içine atlamıyorsun?” diyecek türden bir adamdı. Ne berbat bir şaka ama.

En nihayetinde, bu tür meseleler tek bir sözcükle karara bağlanma eğilimindedir: zorunluluk.

“Savaş ne barbarca bir zaman!” diye mırıldanıyorum. Tam o sırada siperin duvarının dibinde, yerde yatan bir şey fark ediyorum. Ahşap bir kutu.

Hayır, karton bir kutu mu? Konik bir şey dışarı fırlamış… İkincil bir patlama ihtimalinden bir anlığına dehşete düşerek kutuya doğru uzanırken yüzüm sararıyor. Ancak hemen ardından rahatlıyorum.

Neredeyse yığılıp kalacağım hatta.

“Bak sen şu işe, hayret bir şey! Böyle bir yerde…”

Bir içecek! Şişenin üzerindeki logo ve etiket, önceki hayatımda gördüğüm ürünlere aşırı derecede benziyor.

Birileri bunu çok uzak bir yerden buraya taşımak için büyük çaba sarf etmiş olmalı. Muhtemelen Birleşik Devletler’den gönderilen bir yardım paketinin parçası olarak gelmiş. Gazlı bir içecek, kapitalizmin yüce mabedinden dosdoğru Komünizm’in kutsal makamına kadar ulaşmış.

Bu siperin eski sahiplerinden biri muhtemelen onu buraya zulamıştı. Ve şimdi Federasyon Ordusu, Tanya ve birlikleriyle birlikte bu içeceği de ağır topçu ateşiyle acımasızca imha etmek için geri dönmüştü.

Etrafıma bakınıyorum. Siperlerin yakınındaki alan, ayın kraterlerle dolu yüzeyini andırıyor. Yere saçılmış çukurlar, kraterler, alevler ve—eğlenceli bir bonus olarak—eskiden insan olan şeylerin parçaları ile kapitalistlerin cömertçe sağladığı devasa Federasyon Ordusu stoklarının kalıntıları.

Tüm muharebe tecrübesine rağmen Tanya bile böyle bir manzaraya nadiren tanıklık etmişti. Sadece depolarda saklanan mühimmat ve yakıt değil; gıda maddelerinden lüks eşyalara kadar her şey savaş alanına saçılmış, çoğu paramparça olmuştu. Neşeli bir manzara mı? Hayır, bu onun tam tersi.

En azından bu badireyi atlatırken kapitalizmin o harika tadını çıkarabilirim. Gazoz şişelerinden birine doğru uzanıyorum; tirbuşon yerine büyü bıçağımı somutlaştırarak çıkarıyorum.

“Teğmen Serebryakov, bana bir kadehte eşlik etmek ister misiniz?”

“Yarbayım?”

Bu içeceklerin Yeni Yıl’ı mı yoksa başarılı bir taarruzu mu kutlamak için hazırlandığını bilmiyorum ama bu cömert gazoz hediyesi bir İmparatorluk mensubunun damaklarında da aynı derecede lezzetli olacaktır. Bu durumda, en azından tadını çıkarmak yapabileceğimiz en küçük şey.

“Federasyon’dan bir hediye! Ya da Birleşik Devletler’den mi demeliyim? Her halükarda çok düşünceliler. Gezegenin öbür ucundan gelen biraz gazlı içecek!”

“Madem öyle, hayır demeyeyim efendim.”

“Ne demek, elbette!”

Dudaklarımda hafif bir tebessüm beliriyor. Yaverime nazikçe bir şişe fırlattığımda yüzünü neşeli bir ifade kaplıyor.

Tam Serebryakov şişeyi yakalamak üzereyken…

bir top mermisi, birliğimin mevzilendiği siperin tam üzerinde patlıyor. Havadaki şişeyi tam zamanında vuran şarapnel parçaları etrafa saçılıyor; şişeyle birlikte içindekiler de yere saçılıp ziyan oluyor.

“Aşağılık Komünistler…! Tek bir uyduruk içeceği bile paylaşamayacak kadar cimriler!”

Yüzümü ekşitiyorum. O pisliklerden de başka bir şey beklenmezdi zaten.

“Tüh, ne büyük hayal kırıklığı. Onların her zaman sevdiğim tek şeyi sloganlarıydı. Nasıldı o laf? ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ miydi?”

“Ne kadar medeni bir yaklaşım, Visha. Şerefe! Hâlâ bir şişe daha var. Ne dersin?”

“Sakıncası yoksa efendim.”

Teğmene bir gazoz daha fırlatıyorum. Tepemizdeki gökyüzünde durmaksızın patlayan mermilerin ardı arkası kesilmiyor. Tanya’nın meteorolog olarak resmi bir vasfı yok, ancak bir amatör bile yakın gelecekte yer yer aydınlatma fişekleriyle desteklenen yoğun bir topçu ateşi yaşanacağını söyleyebilir.

Gidişata bakılırsa, düşmanın taarruz hazırlığı kapsamında bir sis perdesi çekmeye başlaması uzun sürmeyebilir.

Öngörülemeyen hava koşulları, savaşın getirdiği sayısız gaddarlıktan sadece bir diğeri.

İşte bu yüzden Tanya’nın hakkaniyet ve adaletin simgesi olması gerekiyor.

Şimdi soruyorum: Muharebe meydanına patlamalar yağdıran tarafın sadece Federasyon olması adil mi? Gazozumdan bir yudum alıp havaya savurduğum kaba bir geğirtiyle, Federasyon topçusunun tek taraflı bilançosuna kendimce ufak bir denge getirmeye çalışıyorum.

Ne yazık ki Tanya’nın elinden şu an bundan fazlası gelmiyor. Etrafta ne yeşim taşından kadehler var ne de başka bir zarafet. Gece gökyüzünü ay yerine aydınlatma fişekleri aydınlatıyor, müziğin yerini ise muharebenin o zarif sesleri alıyor. Çöl kumu bile yok etrafta. Sadece derin ve boğucu siperler.

Burası bir muharebe meydanı.

Ve ben savaştan ölesiye nefret ediyorum.

Tüm bunlar olurken üst komuta kademesi hâlâ gülümseyebiliyorsa, kafalarında kesinlikle bir sorun olmalı.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla