Youjo Senki Cilt 11 – Bölüm 2 / Hatırat

Hatırat

ERİCH VON LERGEN’İN (ESKİ BİR İMPARATORLUK SUBAYI) YAYIMLANMAMIŞ HATIRATI

Bu hatıratı kaleme alırken, gelecekteki okuyuculara açıkça ifade etmek istediğim belirli bir husus var.

Ben… Hepimiz milletimizin davasına yürekten inanıyorduk: İmparatorluk’un dünya barışına ulaşma yolundaki hakiki ve onurlu itici güç olduğuna. Bu bizim adımıza büyük bir muhakeme hatasıydı ve korkunç sonuçları oldu. Dolayısıyla benim hatıratım, kendi başarısızlığımın hikâyesini anlatacaktır. Görevinde başarısız olmuş bir kaybedenin feryatlarıdır bunlar.

Yüzleşmek zorunda kaldığım ilk hata Ildoa’da gerçekleşti. Şimdi bile Ildoa’da kendimi Lergen olarak tanıttığımda, bu her zaman hoşnutsuz bakışlarla karşılanır. Gülen bir yüz tebessümünü kaybeder, tokalaşmak için uzattığım el havada kalır.

Bu her zaman üzücü bir durum, fakat çok basit bir nedenden ötürü hiç de haksız sayılmaz. Görüyorsunuz ya, Lergen ismi burada ‘düzenbaz’ sözcüğüyle aynı anlamı taşıyor. Ve bunu söylemek bana ne kadar acı verse de, sebebini tamamen anlayabiliyorum.

Savaş sırasında yaşananlar gerçekten de kaçınılmazdı. ‘Kaçınılmazlık’ veya ‘görev’ gibi içi dolu terimlerin ya da belli bir eylemin yalnızca yapılması gereken şey olduğu fikrinin arkasına saklanmaktan utanıyorum. Bunu yazarken tek dileğim samimi bir tarihi kayıt bırakmaktır; eğer bir gün bu saçmalıklara ilgi duyacak kadar sıra dışı bir tarihçi çıkarsa, belki bugün yazdıklarımdan kendince bir şeyler çıkarabilir. Ya da belki daha da fazlasını, yazmamayı tercih ettiklerimden çıkarır. Çünkü görüyorsunuz ya, ben hem nezafetten hem de evim diyebileceğim bir yerden yoksun bir adamım; bu da sinsi bir yılan olma itibarını üzerimden asla atamayacağıma dair bende şüphe uyandırıyor.

Yine de, bir zamanlar emrinde görev yaptığım bir İmparatorluk subayının izinden gidip sözü kalemime bırakmayı düşünüyorum. Her şeyin nasıl başladığını hâlâ hatırlayabiliyorum. Sonun yakın olduğunu kavradığım, zaferin artık imkânsız hale geldiğinin açıklık kazandığı anın hemen sonrasıydı. O sırada Genelkurmay Başkanlığı’nda görev yapan bir albaydım ve harp gayretleri açısından en yüksek önceliğe sahip olduğu söylenen bir iş üzerinde çalışıyordum: Ildoa’nın arabuluculuğunda bir mütareke organize etmek.

Geriye dönüp düşündüğümde, bir mütareke imzalayabileceğimiz fikri, proje dışındakileri yatıştırmak için uydurulmuş dâhili bir hileden başka bir şey değildi. Bu hedef doğrultusunda benimle birlikte çalışan bir avuç insan için, çoğumuzun asıl amacımızın ne pahasına olursa olsun savaşı bitirmek olduğunu fark ettiğini tahmin ediyorum.

Bunları kaleme alırken geçmişteki halime ancak gülebiliyorum, fakat içinde bulunması korkunç bir konumdu. Görevim, barış dilekçesi sunarken başımı öne eğip özür dilemekti. Ne yazık ki başka bir subaya devredemeyeceğim bir görevdi… ve geçmişimde kara bir lekeydi.

Barış müzakereleri yoluyla itibar kazanmak, İmparatorluk’un savaşın zaferle sonuçlanması hususunda başlangıçta tahayyül ettiği şeyden çok uzaktı. Dünya barışına ulaşmanın gerçek bir zafer olduğunu gün boyu savunabilirdiniz ama bu sözler yalnızca duyarsız kulaklara çarpıp geri dönerdi.

Bazılarınızın, en başta neden barış anlaşmaları üzerinde çalışması için bir askerin gönderildiğini merak ettiğine eminim. Ve açıkçası, bu fikrin kendisini sorgulamakta son derece haklı olurdunuz. İmparatorluk’un eskiden nasıl işlediği ile işlerin şu anki yürüyüşü arasındaki farkları bir kenara bırakırsak… bir asker askerdir. Siyasete veya diplomasiye müdahil olmak bir askerin işi değildir. Bu, ordunun varlık amacından vahim bir sapmaydı. Şiddetin tüm kaynağını bir ulusun tepesine oturtmak o ulusa yalnızca zarar verir. Hükümetin orduya boyun eğdiği, böylece ulusu raydan çıkaran telafisi imkânsız bir tersine dönüşe yol açar.

Bunu biliyorduk. Aynı zamanda, ne kadar pişmanlık verici olsa da, Genelkurmay Başkanlığı’ndaki söylemlerin sanki ulusal stratejinin başında biz duruyormuşuz gibi ifade edildiğini hatırlıyorum. Tıpkı ‘Dehşet Zettour’ isminin tarih sayfalarına kazındığı gibi, onun hakkında da yanlış anlaşılmaya müsait pek çok şey var.

Savaşın ikinci yarısı pek çok kuralsız ve aşırı duruma sahne oldu. Bu yüzden özellikle o son günlerde bazı yanlış anlaşılmaların olması son derece anlaşılabilir bir durum. O zamana gelindiğinde, İmparatorluk ordusu ve hükümet tek bir vücut halinde birleşmişti. Bu süreç kademeli olarak gerçekleşti; askeri ve siyasi işler bir ve aynı hale geldi. Belki de birleşmelerinden ziyade… büyük bir kaosun içinde birbirine karıştıklarını söylemek daha doğru olur. Genelkurmay Başkanlığı’nın İmparatorluk bünyesinde kendi başına ayrı bir devlet haline gelmesi üzerine yapılması gereken bir tartışma var.

Ve böylece İmparatorluk kaptansız bir gemiye dönüştü; tüm ulusa liderlik etme yükünü Genelkurmay’ın omuzlarına bıraktı. Ve ne kadar şanslı ya da şanssız bir durum olsa da, Dehşet Zettour strateji geliştirmede ne kadar yetenekliyse ülkesini dümende tutma konusunda da o kadar yetenekliydi. General Zettour’un ulusun son saatlerinde İmparatorluk’la özdeşleşmesinin sebebi tam olarak buydu.

Bu, ülkenin tarihinde gelip geçici bir kesitti ama şu konuda açık olayım… kesinlikle tasarlanmış veya amaçlanmış bir şey değildi. Biliyorum çünkü oradaydım; bu da gelecek nesillere bıraktığım tanıklığımdır. Bugün hâlâ hayatta olmamın sebebinin bunu paylaşmak olduğuna inanıyorum.

Kesin bir netlikle şunu söyleyerek başlamama izin verin: Generalin diktatör olmak gibi bir emeli asla yoktu. O yalnızca yapılması gerekeni yaptı. Tarih tarafından sonsuza dek unutulmak üzere savaş alanında can veren milyonlarca isimsiz asker gibi, o da yalnızca görevini ifa etti. Anavatan’ın, generalin kendi çarklarının bir dişlisi haline gelmesine mutlak surette ihtiyacı vardı. Ancak onun yükselişi, ulusun çöküşüne giden süreçte bir istisnaydı. İmparatorluk iflasını ilan etmeden hemen öncesine kadar bile, biz askerlerin çoğunluğu ordunun dış politikaya yön verecek bir konumda olduğunu hayal bile etmemişti.

Şüphesiz insanların çoğu, ‘Neden başka kimse değil de bir asker?’ diye sorgulayacaktır. Ben de başlangıçta tam olarak bu şekilde tepki vermiştim. Bir askerin işi kendi ulusu için savaşmaktır. İmparatorluk ordusu ve askerleri, İmparatorluk’un yumrukları gibiydi. Bazen bununla suçlanmış olsak da, biz kıdemli kurmay subaylar kesinlikle kendimizi bu yapının beyni olarak görmüyorduk. Sık sık bacaklarını masaya uzatmış bir grup küstah bürokrat olarak alaya alınırdık, fakat… gerçekten de tam tersiydi. Devlet içinde devlet yaratmayı akıldan geçiremeyecek kadar entelektüel ve mütevazıydık.

Fakat dediğim gibi, bunun bir istisna olduğunu kabul etmeliyim. Savaşı bitirme komplosuna çaresizce sürüklenecek kadar talihsiz bir kadere sahip olan asker bendim; bu görev ki, her Ildoalının bugün bile beni aşağılık bir örümcek olarak görmesine neden olacaktı.

Her neyse, başlangıç kısmım fazlasıyla uzadı. Okuyucularımın başlangıçtaki sorunun cevabını öğrenmek istediklerine eminim: Neden bir İmparatorluk subayı savaşı bitirmek için diplomatik müzakereler yürütsün ki?

Bir kıdemli kurmay subaya yakışmayan bu dolambaçlı anlatımımı bağışlamalısınız. Tarih tartışmayı seven biri asla olmadım. Buna yol açan olaylar zincirinin ayrıntılı bir tanımını vererek başlamalıyım.

En basit cevap, yaptığımız şeyi yapabilecek başka kimsenin olmamasıdır. İmparatorluk’ta ulusumuzun yenilgisini tahayyül edebilen tek örgüt Genelkurmay Başkanlığı’nın iç çevresiydi, çünkü ordunun tam merkezinde duruyorlardı. Lütfen savaşa kadar İmparatorluk’un asla yenilgi yüzü görmediğini bir an olsun hatırlayın. Günümüzden farksız gibi görünen bu kesin ayrım, her ne kadar küçük görünürse görsün, o dönemde İmparatorluk’un önünde bir engel oluşturuyordu. Genelkurmay Başkanlığı’nda gözyaşı nehirlerine sebep olan muharebe meydanındaki sayısız kaybı bir kenara bırakırsak, savaşın sonunda bir şekilde her zaman kazanmanın yolunu bulurduk.

Eski İmparatorluk’u tanımlayan şey tam da buydu. İmparatorluk güçlü bir orduya sahipti; dünyadaki en güçlü orduya. Bütün diplomasi, onun askeri ve ekonomik gücüyle yürütülürdü. Bir süper güç olarak göz korkutuculuğumuz, bizim adımıza konuşan tek şeydi.

Genç neslin bunu hayal etmekte zorlandığını tahmin edebiliyorum. Bugünkü İmparatorluk, eski halinin sadece boş bir kabuğundan ibaret. Yine de insanların hatalarından ders çıkarması son derece doğaldır. İmparatorluk’tan sağ çıkanlar, savaşın kaybedildiğini kabul ettiler. Fakat o zamanlar durum kesinlikle böyle değildi.

O zamanlar, yani savaş sırasında.

İmparatorluk hiçbir zaman bir savaşı kaybedebileceğimiz varsayımı altında diplomasi yürütmedi. Yenilgi düşüncesinin bile ortak varlığımızın her bir hücresine ters düştüğünü söyleyecek kadar ileri gidebilirsiniz. Bu durum Dışişleri Bakanlığı’ndaki yetkililer için de geçerliydi. Ne de olsa, yaklaşan yenilgiyi bizzat tecrübe etmemiş olanlar, kaçış sendromu yaşayanlar ile iyimserlerin bir karışımı olma eğilimindedir.

Askerler de bir istisna değildi; hatta savaşın içinde bizzat dövüşen askerler bile. Ordunun kaçınılmaz yenilgiyi kavraması inanılmaz bir zaman aldı ve bünyesinde büyük iç çatışmalara yol açtı.

Lergen Muharebe Grubu ile cepheyi ziyaret etmemiş olsaydım, umudumu düzgün bir şekilde kesebilir miydim, şüpheliyim. Savaş, her zaman fizik yasalarının merhametine kalmıştır. Hafızamdaki özel bir anı, bana bunu her zaman hatırlatan bir simge olarak kalacak.

Doğu cephesinde tanık olduğum sarsıcı bir manzaraydı. Muharebe Grubumdan genç bir subay yanıma yaklaşmıştı… Dönüp geriye baktığımda, neredeyse çocuk denecek kadar genç bir subay. Savaş, bir ülkenin yetişkin nüfusunu silip süpürür ve çocukları onların yerini almaya zorlar. Her neyse, o genç subay beni daha birkaç dakika önce imha edilmiş Federasyon ana muharebe tanklarından birinin enkazını incelemeye götürdü.

Çeşitli raporlarda tankları hakkında yazılanları okumuştum ve neyle karşı karşıya olduğumuzu bildiğimi sanıyordum. Ancak gerçeğini gözlerimle görmek, binlerce rapora bedeldi. Olay yerine vardığımda, beynim o genç askerlerin bu çelik canavarı nasıl etkisiz hale getirebildiğini bir türlü idrak edemedi. Makine adeta efsanelerden fırlamış gibiydi ve onlar bunu mızrak mayınlarıyla etkisiz hale getirmişlerdi. Bu manzara, henüz genç albaylardan biri olmama rağmen zihnimdeki savaş imgesinin çoktan miadını doldurduğunu kabul etmeme neden oldu.

Aşina olduğum tanklar birer oyuncaktan ibaretti. Onları yeterli sayıda tanksavar tüfeğiyle işlevsiz kılabilirdiniz. Ancak muharebe meydanında gördüğüm o devasa heybet, bir hava büyücüsünün bile başa çıkmakta zorlanacağını hissettiren bir şeydi. Kesinlikle yüksek kalibreli toplar gerektirirdi.

Savaşın gerçekliği karşısında ezilmiştim; gerçeklerden ne kadar kopuk olduğumu anlamamı sağladı. Cephe hattında şahit olduğum pek çok tehlike karşısında bu kadar dehşete düşmemin sebebi de buydu. Bu deneyim bana, biz subayların cephe gerisindeki raporlardan okuduğumuz dünyayla, adamların tank zırhlarını patlatmak için sopalara takılı mayınlar kullandığı gerçek dünya arasında neredeyse hiç benzerlik olmadığını öğretti.

Kendimizi şanslı olarak adlandıramayacak olsak da, bu cehennem gibi manzaralar cephe hattındaki birçoğumuzu vaftiz etti ve ayaklarımızın yere basmasını sağladı. Elbette, muharebe meydanında durmalarına rağmen bunun asla farkına varamayacak olan pek çoğumuz da vardı…

Cephe gerisindeki meslektaşlarımı aydınlatmak için elimden gelen her şeyi yaptım ama pek bir faydası olmadı. Feryadımı anlayıp bana güç verenlere hâlâ kalbimde minnetten başka bir şey taşımıyorum. İçinde bulunduğumuz o karanlık günlere rağmen vatan uğruna her şeyini veren sayısız insanı unutmak çok kolay. Bu kadın ve erkeklerin bazıları muharebe meydanında can vererek istatistiksel birer sayıdan ibaret kalacaktı. Diğerleri ise tarihe hain olarak geçeceklerini bile bile görevlerini yerine getirecekti. Ve kimileri de her şeylerini Anavatan’a adayacaktı.

Bu silah arkadaşlarından sağ kurtulmuş biri olarak ne demem gerektiğinden emin değilim. Okuyucuya derin bir bilgi birikimine sahipmişim gibi geliyorsa, bunun sebebi orada bulunmamış olmanızdır. O zamanlar benim sezgilerim, her şeyden ziyade bir laneti andırıyordu.

Ben ve çevremdekiler çöküşün yaklaşan ayak seslerini duyabiliyorduk, fakat kaçacak ya da karşı koyacak bir yol bulmamızın imkânı yoktu. Çıkışı olmayan, gerçekten karanlık günlerdi.

Dışişleri Bakanlığı bile barış görüşmelerinin değerlendirilmesini kendi bünyesinde gizli tutulamayacak kadar skandal bulmuştu; lafın dışarı sızması çok tehlikeli olurdu. Savaşın bitirilmesi için yapılan hamlelerin iki general, Zettour ve Rudersdorf, ile ordu içindeki bir avuç ajan arasında gizli tutulmasının sebebi tam olarak buydu. Hepimiz, İmparatorluk’un bu savaştan tek parça halinde çıkmasının tek ve yegâne yolunun bu olduğuna inanıyorduk. Ve ben… o birkaç ajandan biriydim.

İşte tam da bu yüzden, içimizden davamızı anlayan o az sayıdaki insana hâlâ minnet duyuyorum. Özellikle bu çabanın başlatılmasında büyük rol oynayan yetkin ve samimi bir İmparatorluk diplomatının yardımı dokunmuştu. Onun yardımı, o dönemde benim için beklenmedik bir teselli kaynağı oldu. Müsteşar Conrad benim iyi bir dostumdu… Belki de ona silah arkadaşım demeliyim. Ildoa ile müzakerelere yaklaşırken bana çok faydalı tavsiyelerde bulundu.

“Albay Lergen, size birkaç ipucu vermeme izin verin.”

Müsteşar Conrad her zaman aynı kararlı ve dengeli ses tonuyla konuşurdu. Mesleğinde kıdemli diplomat, soylu duruşunu sürdürürken adeta savaş öncesinin zarafetiyle ışıldıyordu.

“Diplomasi esnek görünür ama aslında oldukça katıdır. Bununla birlikte, genel anlamda sürekli akan bir süreçtir. Lütfen diplomasinin özünde adalet ile makul tazminat arasında hassas bir dengenin yattığını anlayın.”

Tavsiyesini dinlerken, anladığımı göstermek için istekle başımı salladım. Diplomasi üzerine daha önce hiç düşünmemiş bir kurmay subay olarak, alabileceğim tüm tavsiyelere muhtaçtım. Ancak bir sonraki tavsiyesi beni kesinlikle hazırlıksız yakalayacaktı.

“Diplomatik ilişkilerde hilekar ya da dolandırıcı gibi kelimelerin hiçbir anlam taşımadığının bilincinde olun.”

Buna cevaben güldüğümü hatırlıyorum. Bahsetmeye bile değmez gibi görünüyordu. Hilekar mı? Dolandırıcı mı? Bu iki kelime sözlüğümden çoktan silinmiş ve yerini “zorunluluk” kelimesine bırakmıştı. Bu kadarı bana yeterince açık görünüyordu. Siyasi konularda deneyimsiz olan… İmparatorluk’u ve Anavatan’ı kaybetme olasılığının kaderini omuzlayan bir kurmay subayın zihnindeki en son şey buydu.

Biraz daha tavsiye istedim, Müsteşar Conrad da her şeyi bilen bir edayla isteğimi memnuniyetle karşıladı.

“Bahsettiğim o dengeyi bulmak için cephaneliğinizdeki her şeyi kullanmanızı istiyorum…”

Bunun üzerine ne kadar ileri gitmem gerektiğini sordum; mesleğinde kıdemli diplomat bu soruma gür bir kahkahayla karşılık verdi.

“Her şey derken, gerçekten her şeyi kastediyorum. Yalan söylemek mi? Hile yapmak mı? Kandırmak mı? Hiçbirinin önemi yok. Yoktan bir şey var etmek açısından bakarsak diplomasi… Bir bakıma simyaya benzer.”

Bu düşünce ile General Zettour’un doğu cephesindeki kurnazlıkları arasında bir paralellik kurmaya çalıştım ama yaptığım benzetme anında çürütüldü.

“Savaş bir istisnadır. Diplomasi ise kuralın kendisidir. Devletimiz var olduğu sürece, dünyanın geri kalan uluslarıyla müzakere etmek zorundayız. Planlar ve hileler elverişli olabilir, ancak bunlar sadece çeşnidir. En önemli malzeme ise güvendir.”

Pekala, şimdi kendi kendinizle çelişiyorsunuz. Onunla birlikte ben de güldüm.

Bir yandan güvene değer verirken diğer yandan elimden gelen her şeyi yapmamı öneriyordu. Bu bana bağdaşmaz görünen garip bir anlayıştı ama adam son derece ciddiydi.

“Bu bir öncelik meselesidir. Güven en yüksek öneme sahip olduğuna göre, onların güvenini kazanmak için ne gerekiyorsa yapmalısınız. Önlerine ne atmanız gerekiyorsa —ister bir insan ister bir eşya olsun— tencereye katın, karıştırın ve onlara servis edin.”

Diplomat, güvenden sanki yemeklik bir malzemeymiş gibi bahsediyordu. Bunun bir bakıma insaniyetten uzak bir ifade şekli olduğunu düşünsem de onaylarcasına başımı salladım. Güvenin, diplomasi muharebesinde savaşmak için ihtiyacım olan silah olduğunu anlamıştım. Eğer silahlanmam gereken şey buysa, mümkün olduğunca çok hazırlık yapardım. Temiz bir vicdan çoğu insanı güveni bir silah olarak kullanmaktan alıkoyardı, ancak ne yazık ki temiz vicdanlar genellikle gerçekliğin gereksinimlerine kurban gider.

Bir şey kesindi: Müsteşar Conrad’ın sözlerini, sıcak savaşı bizzat yaşamış bir subayın perspektifinden pürdikkat dinliyordum. Çünkü biz konuşurken, İmparatorluk —artık var olmayan o Reich— her yaştan kadın ve erkeğini cepheye sürüyordu. Anavatan, halkının uyumasına bile izin vermiyordu. Ey atalar. Lütfen sesi çıkmayan bu kahramanların huzur içinde yatmasını sağlayın. Hatamızı sona erdirmek için elimden gelen her şeyi yapmıştım ve gereken başka ne varsa yapmaya da hazırdım.

Kendi muharebesine girmek üzere olan bir subay olarak Müsteşar Conrad’dan daha fazla tavsiye almaya bu kadar hevesli olmamın sebebi buydu. O da berrak sözleriyle isteğimi geri çevirmedi.

“Eğer güven sağlarsanız, müzakerelerin kapısı açılır. Bu müzakerelerin genel kuralı, adil olmaları ve şartların makul olmasıdır. Ya da en azından, her iki tarafın da öyle olduğuna inanması gerekir.”

Müsteşar Conrad tam kritik bir noktaya değinmek üzereyken duraksadı. Sevgili dostum Conrad’ın, sözlerinin beni dehşete düşürüp düşürmeyeceğini düşünecek sebebi yoktu elbette. Ne de olsa ikimiz de bu fırtınaya yakalanma talihsizliğini yaşamış aynı geminin yolcularıydık. Gemimizi su üstünde tutmanın bir yolunu bulmak için ikimiz de çırpınıp duruyorduk. Müsteşar Conrad’ın o sırada bana bazı kötü haberler vermeye çalıştığını işte bu yüzden şimdi anlıyorum. Ne yazık ki o an bana verdiği üstü kapalı mesajları kavrayamamıştım.

“Temeliniz güven olmak zorunda olsa da, asıl müzakereler için elinizdeki her imkânı kullanmanız gerekecek. Karşı taraf da aynısını yapacaktır. Geriye kalan tek şey, temsil ettiğiniz ulusların kendi çıkarlarıdır.”

Bu hususta, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek bir biçimde onunla tamamen aynı fikirde olduğumu düşünüyorum. En azından ülkemin çıkarlarını korumam gerektiğini ve savaşların rakiplere karşı verildiğini biliyordum. Bu kadarını biliyordum. Gerek harp oyunlarında gerekse bizzat muharebede her zaman iyi performans gösterirdim. Bu benim için bir gurur kaynağıydı. Ancak iyi bir performans sergilemek size güzel bir gösteriden fazlasını kazandırmaz. Aynı konumda benim kadar iyi iş çıkarabilecek sürüsüne bereket subay vardı. Genç kurmay subaylar bile bunu yapabilirdi. Ancak bunların arasındaki en uç örnek, zamanla “Dehşet Zettour” olarak anılacak olan subaydı.

General’in savaşı kendi oyuncak kutusuymuş gibi yönetmesine bizzat tanıklık etmiş bir adam olarak, yeteneğimle gurur duymaktan ziyade, onun örgütünün bir parçası olarak maruz kaldığım sistematik eğitime ve tabi tutulduğum standartlara —her ne kadar içimde şüpheler barındırsa da— minnet duyduğumu söyleyebilirim.

İmparatorluk’u ve Anavatan’ı küle çeviren şey onun liderliğiydi. Tıpkı zorunlulukların gerektirdiği gibi. Bunun iyi bir şey mi yoksa bir hata mı olduğu sorusu, hayatımın sonuna kadar peşimi bırakmayacak.

Neyse, konudan biraz saptım. O zamanlar diplomat dostumun tavsiyelerini pazarlık yapmaya dair temel bir ders olarak kavramıştım.

“Bu durum sadece Ildoa için geçerli değil. Onların kendi terazilerine koyacakları malzemeler zaman zaman bizimkilerden farklılık gösterecektir.”

Bunu tekrar savaşla bağdaştırmaya çalıştım ama bu yaklaşım Müsteşar Conrad’da pek karşılık bulmadı. Aynı frekansta olmadığımız açıktı. Bu konuda Müsteşar Conrad, çalışma arkadaşlarına karşı muhtemelen nasılsa bana karşı da o kadar acımasızdı. Zayıf bir öğrenciye dersini tane tane anlatan bir profesör gibi, erinmeyip daha derinlemesine bir açıklama yapma zahmetine katlandı.

“Eğer savaş gerçekliğin en saf haliyse, diplomasi de fantezinin en saf halidir. Teraziyi çok dikkatli izlemenizi istiyorum. Bazen her iki taraf da terazide ne olduğu konusunda farklı bir anlayışa sahip olabilir.”

Sanırım buna benzer bir şeyler söylemişti. Durum ne olursa olsun, coşkulu bir baş sallamayla daha onu anladığımı gösterdim. İmparatorluk için ne yazık ki, biz kurmay subayların doğuştan gelen bir kusuru vardı. Ben de bu konuda bir istisna olmaktan uzaktım.

Bu aptalca kusur, bakış açımızda yatıyordu. Her şeyi askeri terimlerle analiz edecek şekilde eğitilmiştik. Bu durum siyasete de yansıyordu. Çarpık bakış açımız, savaşı siyasetin önüne koyuyordu. Bizim için siyaset, savaşın bir başka boyutundan ibaretti. Biz kurmay subaylar için bu son derece ağır bir kusurdu.

Müsteşar Conrad’ın o keskin zekasının bile sınırsız aptallığımızın ardındaki gerçeği görebildiğinden şüpheliyim.

Tavsiyesine uyduğumu görünce bana tebessüm etti ve sırtımı güçlüce sıvazladı.

“İşlerinizin yolunda gitmesini temenni ederim. Ordu bize bir yol açmayı başarabilirse, gerisini biz hallederiz.”

“Bana kendimi mekanize piyade birliğindeki bir zırhlıymışım gibi hissettiriyorsunuz,” diye karşılık verdim.

Ordunun tankı taarruza öncülük edecek, diplomat piyadeler ise arkadan gelip muharebe meydanının kontrolünü ele geçirecekti. Bir asker olarak bu bana son derece tanıdık bir yaklaşımdı. Doğu cephesinde bunu defalarca yapmıştım; Muharebe Grubumla üstesinden geldiğim diğer tüm çatışmalardan hiçbir farkı yoktu. İster muharebe meydanında ister diplomasi masasında olsun, işi yürütenler her zaman insanlardır.

Her ikisinin de hedefi oldukça benzerdir… Bu sonuca varmış olmanın verdiği özgüvenle tatmin olmuş bir ifade takındığımı hatırlıyorum. Müsteşar Conrad ile yaptığım görüşme, yeni görevimi kabullenmemde üzerimde büyük bir nüfuz bırakacaktı. Müsteşar Conrad’a ve o gün bana sağladığı rehberliğe hâlâ minnettarım. Verdiği tavsiye koskoca bir tümen askere bedeldi. Fakat ne yazık ki… benim ihtiyacım olan şey tamamen yeni bir ordu sınıfıydı. Zira savaşta Tanrı, her zaman asker sayısı fazla olan tarafa güler. Yine de en çetin muharebe görmüş askerler bile kimi zaman imkânsızı başarır; benim de Ildoa’ya doğru yola çıkarken yapmam gereken şey tam olarak buydu.

Fırsat bu fırsat, yolculuğa dair düşüncelerimi kaleme almak istiyorum. Özellikle Ildoa’ya giden somut güzergâhtan bahsetmek isterim. İçinde bulunduğum talihsiz koşullar nedeniyle defalarca geçmek zorunda kalacağım bir güzergâhtı bu. Ildoa’ya giden yolum, şehirleri aşan otoyolları ve demiryolu hatlarını kapsıyordu. İyisiyle kötüsüyle, ulaşım araçları mükemmel durumdaydı. Yollar gayet bakımlıydı; gerekirse hızlı bir zırhlı yarma harekâtı için biçilmiş kaftandı. Yine de bu yolculuğu koşulsuz şartsız keyifli bir deneyim olarak tanımlamak zordur. Somut bir güzergâhtan bahsediyor olsam da bunu fiziksel anlamda söylemiyorum… Bunu düzgünce ifade edemeyişimi lütfen bağışlayın.

Peki, nereden başlasam? O dönemde her iki ülke de uluslararası bir demiryolu hattıyla birbirine bağlıydı. Trenin sınırın iki tarafındaki sallantısı, ne yazık ki her iki ülkenin içinde bulunduğu durumu acı bir şekilde hatırlatıyordu. İmparatorluk tarafındaki demiryolu sarsıntılı ve dökülen bir enkaz halindeyken, Ildoa tarafındaki tatlı salınımın oldukça konforlu olduğu kanıtlanıyordu. Tren sınırı geçer geçmez aradaki fark gün gibi ortaya çıkıyordu.

İnsanın içindeki hüznü söküp alıp onu derin bir depresyona dönüştüren türden bir yolculuktu. Savaştan önce İmparatorluk, Ildoa’nınkilerden katbekat üstün olan demiryollarıyla gurur duyardı. Sırf bu göze batan değişim bile genç bir vatanseverin midesini bulandırmaya yeterdi. Ve tren iki ülkeyi ayıran dağ silsilesinden çıktığında, diğer tarafta bizi bekleyen şey… bambaşka bir dünyaydı; ışıl ışıl, rengârenk ışıklarla dolu bir dünya.

Kulağa garip geldiğini biliyorum ama o dönemde Ildoa’nın savaştan büyük ölçüde etkilenmeden kaldığını anlamanızı isterim. Bu sayede halkı barış şarkıları söylemeye devam edebiliyordu. Nereye gidersem gideyim bu gerçeklikle karşılaşmak mümkündü.

Güneşi, insanları, şehir ışıkları… İmparatorluk’un hemen güneyindeki bu ülke pek çok açıdan göz kamaştırıcıydı. Sokaklar açıktı, hiçbir denetim yoktu ve dahası, kendi arabanızla özgürce turlayabiliyordunuz. Bombardıman uçaklarının baskınları sırasında uygulanan karartma fikrinin bile yabancı olduğu huzur dolu bir dünyaydı.

Bu ışığın kaynağı onların tarafsızlığıydı. O zamanlar, İmparatorluk’un üzerine çöken o kasvetli felaket atmosferinden sendeleyerek gelen bir zombi gibiydim ve içimdeki bir şey “tarafsızlık” terimini katlanılmaz kılıyordu. Şimdi itiraf edebilirim ki bu his kendi kıskançlığımdan başka bir şey değildi. Ildoa’nın o bitmek bilmeyen bahar dünyasına adım atan ezilmiş her İmparatorluk vatandaşının vereceği doğal tepki bu olurdu herhalde. Ildoa gerçekten de kartlarını doğru oynadı.

Bunu benden duymaktan hoşnut olacak bir Ildoalı okuyucu olacağını sanmasam da, katıksız gerçek buydu. O dönemde işleri tıkırındaydı.

Nesnel bir şekilde konuşmak gerekirse, Ildoa hükümeti savaş sırasında halkını refah ve güvenlik içinde tutma çabalarından ötürü büyük bir övgüyü hak ediyor. Pek çok Ildoalı, bunun farkına varmadan mevcut hükümetlerini ve ordularını eleştiriyor. Ne kadar da korkunç bir yanılgı içindeler. Geriden bakıldığında yalnızca operasyonel hatalar ve gaf gibi görünen şeyler yüzünden sık sık hoşnutsuzluk hedefi haline gelen yetkilileri adına konuşmak isterim.

Yine söylüyorum, benim övgülerimi duymaktan mutlu olacaklarını pek sanmam… fakat gerçeği yazmak zorundayım. Nedenini anlıyorum elbette. Tarihsel olarak bakıldığında, ülkenin muharebe meydanında ağır kayıplar vermediği söylenemezdi. Ancak çatışmayı önleme konusunda birer dahiydiler. Öte yandan, iş tedaviye ve müdahaleye geldiğinde İmparatorluk’un da dahi kısmından nasibini aldığı bir gerçekti. Ancak lütfen anlayın ki önlemek, tedavi etmekten her zaman daha iyidir. Bu fark, Ildoa uzun bir barış döneminin tadını çıkarırken İmparatorluk’u savaşın içinde tuttu.

İki ülke arasındaki devasa uçurumu örneklendiren özel bir anım var. Önemsiz gibi görünebileceğini bilsem de, diplomatik görevim için bir hediye bulmanın ne kadar zor olduğunu burada itiraf edeyim. Orada resmi görevle bulunuyor olsam da, ziyaretin diplomatik niteliği onu biraz daha kişisel kılıyordu. Ve size şunu söyleyeyim, Ildoalılar hediye konusunda hiçbir masraftan kaçınmazlardı.

Ildoa’yı ne zaman ziyaret etsem, beni en harika hediyelere boğarlardı. Vardıkları bolluk her daim gözler önündeydi. Hediye alışverişi kısmen kişisel bir münasebet olsa da, hediyelerin niteliği genellikle ülkenin gücünü ve duruşunu simgeleyebilir.

Bir aldatmacadan ibaret olsa bile, İmparatorluk’un hediyesi muhatabınınkinden aşağı kalamazdı.

Her şey gösterişten, prestiji koruma çabasından ibaretti. Bir başka deyişle, dışarıya karşı bir süper güç görüntüsünü korumamız gerekiyordu.

Kulağa ne kadar saçma geldiğini biliyorum ama uluslar bu tür ritüellere alışıktı ve sonuç olarak uygun bir hediye hazırlamam bekleniyordu. Mesleğim icabı bir diplomat olmamam da işimi zorlaştırıyordu. Bir sonraki sefer nasıl bir hediye getirmem gerektiğini düşünmek her zaman başımı ağrıtır.

Öte yandan muhatabım Albay Calandro… Ildoa’nın varlıklı merkezinde doğup büyümüştü. Hazırladığı o görkemli ince jestler, benim işimi bilhassa zorlaştırıyordu. Yine de yapacağım o muazzam teklife yakışır bir hediye bulmam gerekiyordu.

Kulağa büyük bir şaka gibi gelebilir ama sizi temin ederim ki bu durum beni içten içe kemirip bitiriyordu. Mesele bütçe değildi. Genelkurmay, barış müzakereleri uğruna ne kadar harcanması gerekiyorsa o kadarını gözden çıkarmaya hazırdı. Sorun şudaydı ki, artık satın alınabilecek elle tutulur bir hediye kalmamıştı. Kalkıp karaborsaya gidemez ve devletin fonlarını orada harcayamazdım. Nizami bir satın alma yapmalıydım, bu da… şey, en hafif tabiriyle hiç kolay değildi.

O kadar çaresiz bir haldeydim ki, itiraf edeyim: Hediyemi adeta çalmak zorunda kaldım. Eski İmparatorluk’un kraliyet sarayında bir zamanlar var olan yüksek sosyeteyi bilirsiniz. Bu insanların düzenlediği partiler ve etkinlikler şatafatın da ötesindeydi. Dışişleri Bakanlığı ve saray, en inanılmaz ziyafetlere ev sahipliği yapardı. Güven tesis etme adına, konuklarının iyi vakit geçirmesini sağlamak için hiçbir masraftan kaçınmazlardı. Bu ilkelerin bugün bile özünde hâlâ geçerli olduğunu hissediyorum. Bir diplomat yabancı bir ulusla dostluk geliştirmek için çabalarken, bu teşvik edilmesi gereken bir şeydir. Ne de olsa diplomatları içkiye boğmak, savaşmaktan çok daha ucuza gelir. Bir asker olarak sizi temin ederim ki, diplomatik taarruzlar topyekün bir savaştan katbekat daha maliyet etkindir.

Her neyse, biz ülkemin yüksek sosyetesine dönelim. Bu muazzam partilerin olmazsa olmazı şaraptı; hem sarayın hem de Dışişleri Bakanlığı’nın şarap mahzenleri vardı. Sarayda hâlâ şarap stoku bulunduğunu öğrenmek için küçük bir araştırma yapmak yetti.

Peki, sizce bir kurmay subay bu durumda ne yapardı? Bence yanıtı yeterince açık olmalı. Dürüst olacağım; imparatorluk sarayını yağmalamak için bir kurmay subay olarak yetkimi kullandım. Bir nevi gövde gösterisi.

Gerçi bir hediye getirmiş olmam ziyaretimin hoş karşılandığı anlamına gelmiyordu. Görüyorsunuz ya, Ildoa tarafsız bir devletti. Diğer ülkelerin açısından bakıldığında, benim gibi bir İmparatorluk kurmayının gün ortasında şehirlerinde kasıla kasıla dolaşması ancak bela anlamına gelebilirdi. Bu yüzden ne zaman ziyaret etsem, beni trenden hemen kaçırırcasına çıkarmakta acele ederlerdi.

Ildoalı yetkililer, hem rehberlik etmek hem de üzerimde göz tutmak için istasyonda beni bekliyor olurlardı. Sert görünüşlü askerlerinden oluşan bir grup üniformalarıyla çıkagelir ve beni tutacakları otele götürürdü. Tüm bu süreç boyunca elbette olabildiğince kibardılar.

Bu kararlı çabaları sayesinde, orada bulunduğum süre boyunca dış dünyayla neredeyse hiç temas kurmadım. Beni otele her zaman kaydettiren personelin yüzünü hatırladığımı anımsıyorum. Kraliyet Ildoa Ordusu için çalışan bir istihbarat ajanı olduğuna oldukça emindim.

Ayrıca oda servisini kullanmam konusunda da oldukça ısrarcıydılar. Yemek salonundaki diğer otel müşterileriyle kaynaşmaya pek meraklı olduğumdan değil… ama bunu yapmamı ne kadar istemediklerini anlamak son derece kolaydı.

Bütün bunlar bir yana, onların bu isteklerini kolayca göz ardı edebilirdim. Ben bir İmparatorluk vatandaşıydım ve Ildoa da müttefikimizdi. Tarafsız olsalar da, müttefik bir ulusun vatandaşının şehir sokaklarında yürümesini yasaklayan bir kanun yoktu. Ancak uymak zorundaydım. Benimle iş birliği yapmalarına ihtiyacım vardı ve sorun çıkarmak hiçbir işe yaramazdı.

Belki de beni otel odasında oyalamak ve göz önünden uzak tutmak amacıyla Albay Calandro’nun da her zaman beni ziyaret etmekte çok elini çabuk tuttuğunu belirtmeliyim.

O gün de bir istisna değildi.

Öğleyi biraz geçe otele giriş yapmıştım ve odama ulaşıp çantamı tam yere koyacakken, Ildoa koruması Albay Calandro’nun beni görmeye geldiğini söyledi. Çok geçmeden eski dostumun kararlı kapı vuruşunu duydum. Ildoalı asker o sert yüzünü kapıdan içeri uzattı ve dudaklarından dökülen ilk sözlerin ağırlığı hâlâ aklımda.

“Sana söyleyeyim, Igor Gassman korkudan tir tir titriyor. Daha fazla başının belaya girmesinden korkuyor.”

Dostça bir şaka gibi kulağa gelse de, bunu beni dizginlemek için söylediği son derece aşikardı. Ne yazık ki bu lafı duymazdan gelip elini sıkmak üzere ona doğru yaklaşmaktan başka bir şey yapamadım.

İkimiz de gülümseyerek el sıkıştık.

“General Gassman’a özürlerimi iletirim ama… Bundan böyle yakın bir iş birliği içinde çalışabileceğimizi umuyorum.”

Esprime biraz şaşırdığını sanıyorum, fakat görünen o ki bu tür laf sokuşmalarda bir yeteneğim vardı. Yeni problemler yaratmadan meseleleri çözmek isterdim her zaman. Bir keresinde bir eğitmenim değerlendirme raporuma ılımlı bir mizaçta olduğumu yazmıştı, fakat bunun bir kurmay subay için iyi mi yoksa kötü mü bir şey olduğundan emin değilim.

Durum ne olursa olsun, Ildoalı askeri gafil avlamayı başarmıştım.

“Şaşırdım doğrusu. Neredeyse bir diplomat gibi konuşuyorsun.”

İşte gelmişti — övgü. Diplomasi tamamen sözlü taktiklerden ibarettir. Birini överken aynı zamanda onu şaşırtmak istersiniz.

“Fakat… sen bir askersin. Üstelik bir kurmay subay. Diplomatik işlere bulaşmaktan biraz rahatsızlık duyuyor olmalısın.”

Geçmişim göz önüne alındığında, ben bile buna inanmakta güçlük çekiyordum. Bir zamanlar tam da karşımdaki bu adama böbürlenerek askerlerin asker olduğunu, diplomat olmadığını söylediğimi hatırlayıp mahcubiyetle başımı salladım.

“Hâlâ bir askerim, Albay Calandro.”

“Elbette.”

“Fakat ne yazık ki ülkemin bana burada ihtiyacı var.”

Selamlaşma denebilecek şeyleri karşılıklı olarak tamamlamıştık. Ya da daha doğru bir tabirle, birbirimizi dizginlemeyi amaçlayan bir ironi teatisiydi bu. Her şey bana o kadar dolambaçlı geliyordu ki, üstelik böyle hisseden tek kişinin ben olmadığımı da anlıyordum. Albay Calandro da bir askerdi, üstelik açık konuşmayı tercih eden cinsten.

Günün konusuna bodoslama dalmasının sebebi de buydu:

“… Önemli bir meseleyle geldiğini işittim.”

Kritik bir teklifle ziyarette bulunacağımı, İmparatorluk’ta konuşlanmış Ildoa ordusuna önceden bildirmiştim. Biz Genelkurmay subaylarının, iyiye de gitse kötüye de gitse, işleri prosedürlere harfiyen uygun şekilde yürütmek gibi bir huyu vardır. Planları önceden döşenmiş raylar üzerinde ilerletmek her zaman en ideal olanıdır.

Asıl mesele, o rayların planla aynı doğrultuda ilerleyip ilerlemediğidir.

“Açık konuşalım. Hazırladığınız şartlar nelerdir?”

Albay Calandro bu soruyu sorarken ifadesi son derece ciddiydi; ben de tam bu yüzden ihtimallerin lehime olduğunu varsaymıştım. Büyük bir özgüvenle… İmparatorluk Ordusu ve Genelkurmay’dan adeta söke söke aldığım şartları, masaya art arda kozlarımı oynar gibi sundum.

“Üç temel husus var: Savaş tazminatı yok, ilhak yok ve halkların kendi kaderini tayin hakkı.”

Bu, İmparatorluk’un kabul edebileceği son sınırdı. Hatta o sınırları sonuna kadar zorluyordu. Bu şartlar, İmparatorluk içindeki çoğu kişinin adil kabul edeceği çizginin bir adım ötesindeydi. Genelkurmay Başkanlığı’ndaki meslektaşlarımın çoğu bu teklifi tehlikeli derecede pasifist buluyordu. Nihai plan şekillenmeden önce bu şartlar dışarı sızsaydı, tüm İmparatorluk’ta büyük bir kargaşaya yol açardı. Sesimin titremesini önlemek için bilinçli bir çaba sarf etmek zorunda kaldım.

Cümlemi bitirir bitirmez sanki buradaki görevimi tamamlamışım gibi hissettim. Garip bir şekilde ferahlatıcı bir histi. İldoalı muhatabımın yüz ifadesi ise… bulunduğum konumdan bakıldığında oldukça iyi görünüyordu.

O anda içimde küçük bir umut belirdi.

“Bu… mevcut durumdaki İmparatorluk’tan gelen son derece büyük bir teklif. Fakat… Bağışlayın, bunun müzakereleriniz için hazırlanan taslak plan olduğunu mu söylüyorsunuz?”

Albay Calandro’nun yüzünde bariz bir şaşkınlık ifadesi vardı. Bunun iyiye işaret olduğunu düşündüm. Bunu, İmparatorluk’un samimiyetini ve taviz vermeye ne kadar hazır olduğunu kavradığı şeklinde yorumlamıştım.

“… Ülkenizin kıta genelinde barışa aracılık etmesi için bunun fazlasıyla yeterli olacağına inanıyorum.”

Savaştan çıkmaya yönelik bir teklifti bu. O dönemde herkesin hayalini kurduğu bir şeydi ve nihayet gerçekleşebilirdi. Bunu mümkün kılmanın yolu buydu. Savaşın sonunun İmparatorluk için artık bir el uzatımı mesafede olduğuna yürekten inanıyordum.

Albayın gözlerinde çakan kafa karışıklığı kıvılcımını görünce şaşırdım.

“Sadece bununla mı…? Pek emin değilim. Her şeyden önce, savaş tazminatı olmadan bir uzlaşmanın gerçekten mümkün olabileceğini mi düşünüyorsunuz?”

“İmparatorluk bunu kabul etmeye hazır. Hiçbir şekilde tazminat talep etmeyeceğimizi taahhüt edeceğiz.”

“Beni bağışlayın, yanlış duymuş olabilirim. İmparatorluk dilimin bu kadar paslandığını sanmıyordum… ama az önce İmparatorluk’un bu şartları kabul etmeye hazır olduğunu mu söylediniz…?”

Akıcı bir İmparatorluk diliyle konuşan şaşkın Albay Calandro, birdenbire bu ayrıntıyı sorguladı. Bu tepkinin, hazırladığım şartların şaşırtıcı derecede iyi olduğu anlamına geldiğini düşündüğümü hatırlıyorum. Gözlerinde görebiliyordum… bakışlarındaki o katıksız duyguyu. Söylediklerim karşısında adeta hayrete düşmüştü. Kendi kendime, Böyle bir şeyi kırk yıl düşünse aklına getiremezdi herhalde, diye düşündüm.

Son derece kararlı bir şekilde başımı sallarken, bu andan faydalanmam gerektiğini biliyordum. Barışa giden yolu döşemek için bu bizim şansımızdı. Yalan söylemeyeceğim: O an içimde, bu işin yoluna gireceğine dair güçlü ama anlık bir umut belirdi.

“Doğrudur. Bunu tüm yönleriyle kabul etmeye hazırız. Tazminat talep etmeyeceğiz ya da işgal ettiğimiz toprakların hiçbirini ilhak etmeyeceğiz. Hangi devlete katılmak istediklerine halkın bir oylamayla karar vermesini sağlayacağız.”

Bu önemli bir noktaydı. İmparatorluk’un sıkça yaptığı bariz bir hataydı. O ana kadarki diplomasimiz, elde edebileceğimiz en büyük çıkarı koparmaya odaklanmıştı. Bu kez yapmamız gereken şey ise asgari bir sınır belirleyip bunu kesin olarak elde ettiğimizden emin olmaktı.

İşte bu yüzden Albay Calandro’nun yüzündeki şaşkın ifadenin, bu müzakerelerin meyve vereceğine dair inancımı doğruladığını düşünmüştüm.

“B-Bağışlayın. Albay Lergen. Bunu bir kez daha sorayım. Herhangi bir yanlış anlaşılmayı önlemek adına sorumu son derece açık sormama müsaade edin.”

“Tabii ki.”

“Harika,” dedi ve sorusunu açıklamaya koyuldu.

“Önerdiğiniz tazminat teklifi, İmparatorluk’un tazminat talep etmekten feragat etmesi değil, aksine İmparatorluk’un tazminat ödemeyeceği yönünde bir beyan mı?”

Gayriresmî bir görüşme olsa da… İmparatorluk Ordusu’nun müzakere etmemize izin vereceği en iyi şartları masaya yatırmıştım. Fakat her ne nedense, Albay Calandro bunu kavrayabilecek durumda görünmüyordu.

Neler oluyordu?

“Doğru… Bir dakika, neden böyle bir şey soruyorsunuz?”

“Yani ülkenizin tazminat ödemeye hiç niyeti yok mu?”

Bunu bana sıkıntılı bir ifadeyle sordu ve ben ne diyeceğimi bilemedim. Sanırım ona sadece boş gözlerle bakakalmış olmalıyım. Az önce sorduğu şey, benim idrak sınırlarımın çok ötesindeydi. Sözlerinin ne anlama geldiği en nihayetinde kafama dank ettiğinde, doğrudan yüzüne baktım ve inanamayarak konuştum:

“Biz mi? Tazminat mı ödeyeceğiz?”

“… Albay Lergen. Burada benimle gerçekten ciddi mi konuşuyorsunuz, bunu sormam gerek.”

“Böylesine önemli bir hususta asla şaka yapmam. Yalnızca barış için dua eden bir İmparatorluk vatandaşı olarak, sunabileceğimiz en iyi planı hazırladığıma inanıyorum.”

Birbirimizin yüzüne dikkatle baktık ve ikimiz de diğerinin gözlerindeki kafa karışıklığını fark ettik.

Tersi giden çok ciddi bir şeyler vardı.

İmparatorluk’un tazminat ödemesi fikrini akıldan geçirmenin bile ne kadar saçma olduğunu yüzüne haykırmak istiyordum. Aslında tazminat talep etmek bizim en doğal hakkımızdı. Savaşı başlatan taraf Anlaşma İttifakı ve François Cumhuriyeti’ydi. İmparatorluk yalnızca kendini savunuyordu. Biz sadece bir müdafaa savaşında zaferin peşinden koşmuştuk.

Ne var ki Ildoa meseleyi İmparatorluk ile aynı açıdan görmüyordu.

“Ciddi olamazsınız. Diğer uluslara tazminat ödemekten muaf tutulmayı talep ederek mi savaşı bitirmek istiyorsunuz?”

“Anlaşılmayacak ne var?” İstemeden de olsa aşırı bir hırsla çıkıştım. “Biz onlardan bir şey talep etmeyeceğimizi söylüyoruz! Bunun ne kadar büyük bir taviz olduğu hakkında en ufak bir fikriniz var mı? Ve bu yine de yeterli değil mi?”

“… Evet. Peki ya ilhaktan vazgeçme meselesi neyin nesi?”

“Ele geçirdiğimiz topraklar üzerindeki haklarımızdan feragat edeceğiz. İmparatorluk’un yeni topraklar fethetmek gibi bir arzusu olmadığını göstermek niyetindeyiz!”

Gayet basit bir mantıktı. Yanlış yorumlanabilecek hiçbir tarafı yoktu. En azından ben öyle sanıyordum. İşte bu yüzden birbirimizi bu denli teğet geçiyor oluşumuz beni çileden çıkarmaya başlamıştı.

“Yani… tartışmalı topraklardan vazgeçeceksiniz… ama kendi topraklarınızdan zırnık teslim etmeyeceksiniz, öyle mi?”

“Gerekirse kararı halka bırakabiliriz! Fakat bu yalnızca savaştan elde ettiğimiz topraklar için geçerlidir!”

O anda hem kafa karışıklığı hem de korku yaşadığımı muhtemelen itiraf etmeliyim. Sesimi yükseltmeye çalıştım ama tonumun hiçbir güç veya etki taşımadığına eminim. Birbirimizi tamamen teğet geçiyorduk. Üstelik müzakerelerin tam da belkemiğini oluşturan konularda.

“… Bağışlayın ama Arene’de yaşananlardan sonra mı söylüyorsunuz bunu? Bugün orada hâlâ kaç tane İmparatorluk karşıtı ayrılıkçı olduğunu biliyor musunuz?”

“Orada kanunsuz hiçbir şey yapmadık.”

“Peki ya şu sözde halkların kendi kaderini tayin hakkı… Bunda, o topraklarda yaşayan insanların hangi ülkenin parçası olmak istediklerine kendilerinin karar vermesini mi kastediyorsunuz?”

“Doğrudur. Bunda yanlış bir şey mi var?”

Aramızda bu laflar gidip gelirken şunu düşündüğümü hatırlıyorum: İmparatorluk’ta böyle bir konuşmanın yaşanacağını tahmin edebilecek tek bir kişi bile yoktu. İşin doğrusu, şahsen ben de bunun geleceğini hiç öngörmemiştim. Ildoalıların ya savaşın bitmesine yardım etmekten memnuniyet duyacağını ya da kendi çıkarları için bize ihanet edeceğini düşünmüştüm—bu ikisinden biriydi. Bunun ötesindeki herhangi bir ihtimal, benim de İmparatorluk’un da en çılgınca hayallerinin ötesindeydi. Planladığımın aksine, Ildoalı albay kafa karışıklığıyla tepki vermişti.

Albay Calandro masasındaki sürahiye doğru uzandı ve derin bir iç çekerek kendine bir bardak su doldurdu. Birkaç yudumla hararetini aldıktan sonra bir puroya uzandı, fakat sonra kendini durdurdu.

“Albay Lergen, resmiyeti bir kenara bırakalım da şurada baş başa dürüstçe konuşalım. İkimiz de askeriz. Sanırım biraz daha samimi olmayı göze alabiliriz.”

Benden daha açık konuşmamı isterken, bir paket askeri sigara uzattı. Ildoa Ordusu’nun resmi sigara markası olduğunu hatırlıyorum. Paketten bir tane çıkarıp dudaklarımın arasına sıkıştırdım. Ardından ikimiz de çakmaklarımızı çıkarıp sigaralarımızı yaktık. Büsbütün tükenmiş olan biz iki subay, birlikte bir sigara molası verdik.

Odayı bir koku kapladı—diplomatik bir mekânda bekleyeceğiniz türden zarif bir koku değildi bu. Acı bir şekilde fazlasıyla aşina olduğum bu kokuyu ciğerlerime çekerken, Albay Calandro benimle konuşurken daha da ciddi bir bakışa büründü.

“Sizinle bir asker olarak konuşmak istiyorum. Diplomat olarak değil.”

“Elbette. Aklımızdaki şüpheleri giderelim.”

Aynen öyle. Albay Calandro ağzında sigarasıyla başını salladı.

“Durumu kavrayışımız arasında bir uçurum var gibi hissediyorum. Bunu defalarca söylediğim için üzgünüm ama tüm bunlar yapmaya çalıştığınız zalimce bir şakadan ibaretse, benimle daha açık konuşmanızı gerçekten tercih ederim.”

Ne diyorsunuz? diye sordu sorgulayan gözlerle. Bir kurmay subay olarak bu talep zihnimi son derece karıştırmıştı.

“Hem şahsen hem de bir asker olarak sizinle mümkün olan en sade dille konuştuğuma inanıyorum.”

Ona karşı samimiyetten başka hiçbir şey taşımıyordum. Satır araları okunacak bir şey yoktu; her şey gün gibi açık bir şekilde masaya yatırılmıştı. Teklifte kafa karışıklığına yol açabilecek hiçbir husus yoktu. İmparatorluk barış istiyordu ve İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı bunun aksini düşündürecek her türlü fikri ortadan kaldırmak arzusundaydı.

“Biz ciddi olarak hiçbir tazminat ödenmemesini, hiçbir toprağın ilhak edilmemesini ve tartışmalı bölgelerdeki halklara kendi kaderini tayin hakkı verilmesini teklif ediyoruz. Umuyorum ki teklifimizdeki İmparatorluk samimiyetini görebiliyorsunuzdur.”

“Demek bu teklif, İmparatorluk’un ne derece taviz vermeye hazır olduğunu gösteriyor.”

Başımı salladım. Genelkurmay’a bile bu şartları kabul ettirmek son derece güç olmuştu.

“Aynen öyle. Tazminat talep etmeyeceğiz. İşgal ettiğimiz toprakları da ilhak etmeyeceğiz. Üstelik sömürgelerimizin geleceğini de oradaki halkların iradesine bırakacağız. Bütün bunları yapmaya hazırız ve buna kararlıyız.”

Bu ne bir şakaydı ne de bir pazarlık taktiği. İmparatorluk, o döneme kadar sergilediği amansız direniş göz önüne alındığında, vermesi gerekenden çok daha fazla taviz vermeye razıydı. Bu… halkımızın hislerini tam anlamıyla yansıtıyordu.

“Demek hepiniz olayı böyle görüyorsunuz.”

Albay Calandro’nun yüzündeki yorgunluk, kendi kendine hayıflanırken doruk noktasına ulaştı. Ardından, sanki aradığı kelimeler orada gizliymiş gibi gözlerini tavana dikti. Her zaman ne kadar zarif biri olduğu düşünüldüğünde, oldukça kaba bir hareketti bu. Fakat hemen ardından söylediği şeyi duyduğumdaki kadar hiçbir zaman şoke olmadım.

“Dünya devletleri bu teklifi bir hakaret olarak görecektir.”

Derhal karşılık verdim.

“Ne bakımdan?”

“Zarar ziyanı ödemeyeceksiniz, tek karış toprak vermeyeceksiniz ve tüm bunlar yetmezmiş gibi tartışmalı bölgelerde yeni sorunlar ateşleyeceksiniz. Düşmanlarınızın gözünde bu teklif, onlarla dalga geçiyormuşsunuz gibi duruyor. Üzgünüm Albay Lergen, ama bu sonucu gerçekten hiç mi öngöremediniz…?”

Kulaklarıma inanamıyordum. Hatta inanamamaktan da öte bir durumdu bu. Beynim onun bu iddiasını kavrayamıyordu.

“Bağışlayın, Albay Lergen. Yüzünüzdeki ifadeden, bu ihtimali aklınızdan bile geçirmediğinizi anlayabiliyorum.”

“Ben…” diyebildim yalnızca; ardından susup o acı gerçeği yüzüme vurmasını bekledim.

“İmparatorluk için barış istemek aşağılayıcı olabilir… fakat dışarıdan bakan biri için düşünce yapınız kibirin de ötesinde. Ülkenizin işleyişi ile dünyanın geri kalanı arasında ciddi bir uçurum var.”

İfademin fazla sertleşmesini önleme çabasıyla gözlüklerimi düzelttim. Bunu yaparken, aslında iki farklı dünyada yaşadığımıza dair bir düşünce belirdi zihnimde.

“Ama ilkelerimiz bunlar…?”

Artık ayyuka çıkan bu yanlış anlaşılma, hiçbir İmparatorluk vatandaşının sindirebileceği bir şey değildi. Tamamen zıt bakış açıları çarpışıyor, sürtünmeye sebep oluyordu. Dünyalarımız farklı merceklerden algılanıyordu. İçinde hareket ettiğimiz paradigmalar aynı boyutta bile değildi.

İmparatorluk kendisini mağdur olarak görüyordu. Dünyanın geri kalanı ise kendisini aynı ışık altında değerlendiriyordu. İmparatorluk’un perspektifinden bakıldığında bu tamamen çelişkiliydi. Bu savaşı başlatan onlardı. Anlaşma İttifakı’ydı, François Cumhuriyeti’ydi ve Birleşik Krallık’tı. Onlara karşı hınç doluydum.

Bu yüzden cevabımı adeta haykırdım.

“Fakat Albay Calandro. Sizin de en az benim kadar bildiğiniz üzere, İmparatorluk hiç başlatmadığı bir savaşta kendini savunmaktan başka bir şey yapmadı.”

İmparatorluk bu savaşı işte böyle kavrıyordu. Öfkem aynı görüşle karşılık bulmadı. Ildoalı, ikinci purosunu eline alırken acı bir tebessümle derin derin başını salladı. Tavırları, diplomatik açıdan feryadımı anlasa da bana katılmadığını gösteriyordu.

“Neyin doğru olduğuna inandığınızı tartışmak istiyorsanız, en yakın üniversiteye gidip bunu bir profesörle tartışmaya ne dersiniz?”

“… Anlıyorum…”

Yaptığı benzetme acı verici derecede açıktı. Bir anda, neyin doğru ve adil olduğuna dair tartışmaların müzakerelerde hiçbir hükmünün olmadığını idrak ettim.

Bir sonraki sorumu hatırlıyorum. Çabalarımın heba olduğu gerçeğiyle kıvranırken, albaya bir soru yönelttim.

“Çocuklar arasındaki bir kavgayı nasıl çözerdiniz?”

Barış için İmparatorluk’un ödemesi gereken bedel neydi? Ona bunu sordum ve Albay Calandro, bana nezaketle ders vermek adına bıkkınlıkla bir yedek öğretmen rolüne büründü. Geriye dönüp baktığımda, onun için ne kadar tuhaf bir durum olduğuna eminim… fakat benim ayrıntılarla uğraşacak hâlim yoktu.

Ben… çaresizdim. İmparatorluk için bu savaştan bir çıkış yolu bulmam gerekiyordu. Ve uzlaşma fikrini bir kenara atmak istemiyordum. Zihnimde bu düşüncelerle, Albay Calandro’ya bir cevap için yalvarırcasına samimiyetle bekledim. Fakat ne yazık ki karşımdaki adam dürüst biriydi.

Bugün bile söylediklerini hâlâ hatırlayabiliyorum.

“Eğer birbirimize dürüst olacaksak, adil bir alışveriş olması adına İmparatorluk’un hem diplomatik alanda hem de savaş meydanında zaferden vazgeçmesi gerekir. Düşmanlarınızın silahlarını bırakması için fazlasıyla haklı bir nedene ihtiyaçları olacak.”

Adil ve haklı.

Müsteşar Conrad bu iki kavramı diplomasinin temel kuralları olarak tanımlardı. Yalın bir mantık daha önce hiç bu kadar sefil hissettirmemişti. Başım dönüyordu; bu da ellerimi başımın arasına almama ve kendimi onun açıklamasını dinlemeye zorlamama neden oldu. Adeta zalimce bir şaka gibiydi.

“İmparatorluk, düşmanlarına tazminat ödemek zorunda kalacak.” “Bunu söylemek benim için zor… ama sanırım bazı topraklardan da feragat edilmesi gerekecek.”

“Toprak değişimi ve uluslararası silahsızlandırmayı mı kastediyorsunuz?”

“… Bu tek taraflı bir değişim olacak. Sanıyorum ki yalnızca İmparatorluk’un bu tavizleri vermesi gerekecek.”

Sorumu bir keşif atışı niyetiyle sormuştum ama ezici bir karşı ateşle püskürtüldüm. Bu noktada tavize yer yoktu.

“Savaşı kaybetmemiş olmamıza rağmen sadece tazminat ödemekle kalmayıp düşmanlarımıza toprak da vereceğimizi mi söylüyorsunuz? Bu, adil bir alışveriş kavramından biraz uzaklaşmıyor mu? Ildoa Krallığı’nda adalet anlayışınız bu mudur?”

“Müttefikiniz olarak elbette İmparatorluk için daha iyi şartlar müzakere etmek adına elimizden gelen her şeyi yapacağız.”

Yüzüne bir tebessüm kondurdu.

Evet, neredeyse tamamen havlu attığım an o andı.

Bunun boş bir vaat olduğunu biliyordum. Gerçi, hiçbir değeri olmayan boş bir teklifle gelen sanırım bizdik. İmparatorluk’un kasasında barışın kapısını açabilecek gizli bir anahtar olmadığını fark ettim.

Bu beni titretti. Bütün bunlardan tiksiniyordum.

“Bağışlayın… Düşünmek için bana biraz müsaade edin.”

Bunu dedikten sonra bu kez kendime bir bardak su doldurdum ve tek dikişte bitirdim. Çaresizliğin son raddesindeydim. Bu kadar susamış olmam neredeyse garipti.

Eskiden diplomatları işlerini yapamadıkları için hor gören türden bir askerdim. Şimdi büyük bir yanılgı içinde olduğumu anlıyorum. Çabalarının hiçbir zaman meyve vermeyeceğini bildikleri hâlde vazifelerini sadakatle yapan ve ellerinden gelenin en iyisini ortaya koyan vatanseverlerdi çoğu muhtemelen.

Onlar da bizden farksızdı.

Onca çaba sarf etmiştik ama sonuçların hoşumuza gideceğinin hiçbir garantisi yoktu. Çöküşü önlemek adına taktik zafer üstüne taktik zafer kovalıyorduk; bu da bizi bekleyen stratejik yenilgiyi ertelemekten başka bir işe yaramıyordu.

Cephede yer alan çoğu insan için bu, canından olmak anlamına geliyordu. Vatanın geleceğini gençler omuzluyordu. Ulusumuzun üzerine bir ışık doğması için tek umut onlardı. Tehlikede olan her şeye rağmen, pek çok şey mevcut durumu korumamıza bağlıydı.

İşte o an tek bir ihtimale oynamaya karar verdim. Hepimiz asker olduğumuza göre kesinlikle aynı bakış açısını paylaştığımızı düşündüm.

“… Barış adına bile olsa, savaşan iki ülkenin ortak bir noktada buluşması imkânsız mıdır?”

Acemi bir diplomattım ve bu, düşmanlarımla orta yolda buluşmak için yaptığım bir yakarıştı.

Şimdi olsa asla böyle bir şey söyleyemezdim. Ne kadar üzücü olursa olsun, acımasız uluslararası jeopolitik dünyasında böyle duygusallıkların hiçbir değeri yoktur. Bu, yalnızca gerçeklerden kopuk, en hayalperest kişilerin aklından geçirebileceği bir düşüncedir.

Ve… siyasette benden katbekat usta olan Ildoalı dostum, soruma anlayış dolu gözlerle karşılık verdi.

“Albay Lergen, siz dürüst bir askersiniz. Bu yüzden… şahsi fikrimi sizinle paylaşmama müsaade edin.”

“Fikriniz benim için çok kıymetli.”

Ses tonu, gözleri ve her şeyden öte samimiyeti—yürekten konuştuğunu anlayabiliyordum. Mesleki sınırları aşmadan insancıl davranmak istiyordu.

İşte bu yüzden biliyordum ki… bir sonraki söyleyeceği şey, barış arayışımdaki son umut kırıntısını da yok edecekti.

“İmparatorluk’un çok daha can yakıcı tavizler vermesi gerekeceğini anlayın… eğer bu müzakerelerin gerçekleşmesini istiyorlarsa. Düşmanlarınız çok inatçı.”

“Sanki tek taviz verecek taraf İmparatorluk olacakmış gibi konuşuyorsunuz.”

“Hayır, tam olarak öyle değil,” dedi albay. Acaba nezaketten mi gülümsüyordu?

Kibar ifadelerle meramını anlatamadığını gören bu samimi muhatabım, çok daha açık konuştu.

“İmparatorluk’un sonunu getirmek istiyorlar. Gerçekten istedikleri şey bu.”

İçimi kaplayan o öfkeyi hatırlıyorum.

“… Yani verebileceğimiz en büyük tavizler onlar için bir hakaret sayılmakla kalmıyor, aynı zamanda canımız için diz çökmüş yalvarırken ölmemizden başka bir şey istemediklerini mi düşünüyorsunuz?”

Albay Calandro, yanılıyormuşum gibi hemen başını salladı.

“İşi o kadar ileri götürürler mi bilmem. Acele etmeye gerek yok.”

Beni sakinleştirmeye çalıştığını hatırlıyorum. Ama nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu? Bu kadar şok edici bir şeyi nasıl bu kadar pişkinlikle söyleyebilirdi?!

“Ve her halükarda İmparatorluk’a savaşın mağlubu muamelesi yapacaksınız, öyle mi?”

Bu sorunun tek bir cevabı vardı. Albay Calandro biraz gönülsüz görünmeye çalıştı. Bu düşünceyi kestirip atamasa da, benim için bile her şey gün gibi ortadaydı.

“Ildoa sadece bir arabulucudur. Söyleyebileceğim tek şey… İmparatorluk gerekli tavizleri vermeye yanaşmazsa onlar adına arabuluculuk yapamayız.”

Zihnimde her şey oturmaya başladı. Bulmacanın her bir parçası yerine oturdukça, vahim bir manzara kendini giderek daha net hissettiriyordu. Ve işte o zaman idrak ettim. Bu bulmaca, kazanamayacağımız bir savaşın resmiydi. Savaşı doğru şekilde bile yürütmüyorduk.

İmparatorluk, bir asker bir arabulucuyla görüşene kadar bunun farkına bile varmamıştı. Diplomasinin bir zafer olarak adlandırılamayacağını biliyorum, ancak yine de kendimi İmparatorluk için onurlu bir savaşçı olarak görüyordum.

Yenilgi fikri kafamı karıştırıyordu. Hatta zihnime ilk dank ettiğinde bunu kabullenip kabullenmediğimden bile emin değilim. Ve saygıdeğer düşmanlarımızın, İmparatorluk’un bu yenilgiden en ufak bir onur kırıntısıyla bile sıyrılmasına izin vermeye hiç niyeti yoktu. Biz hâlâ bu işi bitirmenin bir yolunu hayal ederken, onların aklı tamamen buradaydı. Komik değil miydi?

Olabilecek en kibirli İmparatorluk subaylarından biriydim. O kadar takıntılıydım ki… Onursuzca olan her şeyden nefret etmeye ve görevimi yerine getirmeye o denli takılmıştım ki gerçekliği gözden kaçırdım. Ve ah, gerçeklikle yeniden yüzleşmek gerçekten de ne kadar acı vericiydi. Gözlerim bulanıklaşırken içimden, bunun yanında vatanın o acıklı kaderiyle yüzleşmenin neredeyse önemsiz kaldığını düşündüm.

Bir de baktım ki uluslararası demiryolu hattıyla evime dönmek üzere sınırı geçiyordum. Beni bu dalgınlıktan çekip çıkaran şey, trenin şiddetli sarsıntısı oldu. Trenin tıkırtıları bana daha çok, ülkemin çöken temellerinin çatırdaması gibi geliyordu. Bunu da, o gün bana söylenen hiçbir şeyi de reddedemedim; bu da yolculuğu son derece yalnız bir hale getirdi.

Dönüp baktığımda, uluslararası demiryolundaki zengin yemek çeşitlerinin tadını çıkarabilmek başlı başına bir ayrıcalıktı, fakat… Boğazımdan tek bir lokma bile geçmiyordu.

Pencereden vatanın manzarasına bakmak, umutsuz bir uçuruma göz dikmek gibiydi. İmparatorluk’a döner dönmez, göze çarpan ışık eksikliği içime bir hançer gibi saplandı. Elektrik kısıtlamaları nedeniyle karanlığa gömülmüştük.

İmparatorluk eskiden sonsuz bir ışıkla parıldayan, ışıl ışıl bir kaleydi. Trenden indiğimde artık başarısızlığımı kabullenmiştim.

İşim—yani görevim—olmasaydı sonrasında ne yapardım, işte sadece bunu sorguluyorum. Muhtemelen bulduğum ilk silahı alıp namlusunu ağzıma sokardım, buna neredeyse eminim.

Ancak bir bakıma, bir kurmay subay gibi programlanmış olduğum için şanslıydım belki de. Yıllarca süren ağır çalışma temposuyla içime işlenen disiplin devreye giriyor ve kendimi her defasında yeniden Genelkurmay Başkanlığı’nda buluyordum. Kulağa bedenim kendi kendine hareket ediyormuş gibi geldiğinin farkındayım ama durum tam olarak böyleydi.

Raporumu sunduğuma dair kayıtlar mevcut. Diğer subaylardan biri daha sonra bana Genelkurmay koridorlarında amaçsızca yürürken kurmalı bebeklere benzediğimi söylemişti; bu yüzden o raporu teslim ettiğimin doğru olduğuna eminim.

Sadece hatırlayamıyorum. Rapor, ana hatlarıyla “Diplomasi beyhudedir,” mealinde bir şey söyler gibiydi.

Şimdi bile, bunu söylediğim toplantıya dair kayda değer hiçbir şey hatırlayamıyorum. Bir arkadaşım bana bir keresinde, beynimizin en acı verici anıları aktif bir şekilde unuttuğunu söylemişti. Belki de zihnime bir ket vurmuştum. Şimdi tek bildiğim, o günün benim için bir kırılma noktası olduğu. İmparatorluk’un İldoa aracılığıyla barışa ulaşacağına dair tüm umudumu yitirmiştim.

İmparatorluk, savaşı galip taraf olarak bitirme hayali kurmuştu.

Bugün bunu okuyanların bu bakış açısını anlayamayacağından veya hak veremeyeceğinden eminim. Savaş bittikten çok sonra kendi kayıtlarımı yeniden okuduğumda ben de aynı şeyleri hissetmiştim.

Çok açgözlüydük. Ve bir o kadar da saf.

O zamanlar bundan fazlasını umut edemeyişimizin sebebi de buydu.

İldoa’dayken bunu reddettim ve bunun sonucunda… Bütün ülke çapında kötü bir şöhrete dönüşecek tohumları ekmiş oldum. Daha sonra, istemeyerek de olsa belirli bir askerî harekâta—İldoa’nın kalbine saplanan o mızrak ucuna—katılma emirlerini kabul edecektim.

Müzakerecilikten işgalciliğe geçecektim.

Yine de açıklığa kavuşturmak istediğim bir husus var. Onları diplomatik bir elçi olarak ziyaret ederken İldoa hakkında asla casusluk yapmadım. İldoa’da hiçbir zaman onları işgal etmek niyetiyle barış müzakeresi yürütmedim. Onurum üzerine yemin ederim ki tek görevim İmparatorluk için bu savaştan bir çıkış yolu bulmaktı.

İldoa ile bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu bilsem de, son ana kadar ülkemin çöküşünü önlemek için elimden gelen her şeyi yapmak istedim. Varımı yoğumu işime adadım. Ama ne yazık ki hepsi boşunaydı.

Bununla birlikte… Hatalı olduğumu kabul ediyorum—etmek zorundayım. Tek arzum samimi olmak.

Diplomasi dışında başka bir planın varlığından emindim. Bir taarruz planı olduğunu bilecek kadar kanıt görmüştüm.

Yine de, dürüst kalmak istiyorsam bunu muhtemelen farklı ifade etmeliyim. Bir saldırı gerçekleşebileceğini biliyordum demek daha doğru olur. Kulağa garip bir ifade gibi geldiğini biliyorum ama söylemeye çalıştığım şey; çabalarım başarısız olursa, bir başka planın devreye sokulacağını içten içe biliyor oluşumdu.

Bunu kimse yüksek sesle söylemiyordu ama havada böyle bir his vardı. Uzun lafın kısası, gördüğüm işaretler resmin tamamını çizebilmem için bana gereken her şeyi verdi.

Kulağa böbürleniyormuşum gibi mi geliyor? İnanın bana, hiç de etkileyici bir şey değildi. Yalnızca bir çalışma arkadaşımın görmemem gereken evraklarına şöyle bir göz atmıştım. Doğru yerlerde arkadaşlarım vardı, bu da kokuyu almamı sağladı. Benim konumumda olan herkesin bunu çözebileceğine inanıyorum. Tabii ki o dönemde Genelkurmay’ın çok gizli bilgiler konusunda son derece katı olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Çalışma arkadaşlarımın büyük çoğunluğunun İmparatorluk’un İldoa’ya saldıracağını akıllarından bile geçirmediğine eminim. Nitekim onlarla yürüttüğüm barış görüşmeleri bile bir sırdı. İşte bu yüzden bu çabalar, Genelkurmay’ın bir girişimi olmaktan ziyade… General Rudersdorf, General Zettour ve benim gibi kişilerin yürüttüğü bir dizi küçük hamleden ibaretti.

O dönemki ilişkimize dair bir tablo bırakmanın gelecek nesiller için faydalı olacağını düşünüyorum. Bu biraz konu dışına çıkabilir, lütfen beni bağışlayın.

İlk olarak rütbemle başlayalım.

İldoa aracılığıyla barış arayışlarımı anlatırken çıtlattığım gibi, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde biraz garip bir konumdaydım.

Resmî olarak, Genelkurmay Başkanlığı Harekât Dairesi’nde kıdemli bir subaydım. Barış müzakerelerini yürütmekle görevlendirilmemden de çıkarım yapabileceğiniz üzere, bir nevi her işe koşturulan joker eleman olarak da adlandırılabilirdim sanırım.

Sadece savaşla ilgili değil, Genelkurmay Başkanlığı’ndan geçen her türlü meseleye dair çok gizli bilgilere erişimim vardı. Demiryolu çarklarının işlemesini sağlamak ve ordunun mobilizasyonunu denetlemekle görevli Yarbay Uger üzerinde bile kısıtlı bir yetkim vardı. Bu yetki özünde sembolik olsa da, Genelkurmay Başkanı’nın dahi benim astlarıma doğrudan emir vermesi bir ihlal sayılırdı. Geçmişe dönüp baktığımda, İmparatorluk Genelkurmay Başkanlığı başlangıçta hiç hedeflemediği bir şeye dönüşmüştü.

Ancak bu değişim, o zamanlar bir zorunluluktu. Üstelik son derece acil bir zorunluluk.

Akılalmaz iş yükümüzle boğuşmaktan başımızı kaldıramazken, olağan dışı herhangi bir şeyi fark etmemiz mümkün değildi. Yine de… Kendimizi işe güce vurmamızın kısmen içinde bulunduğumuz gerçeklikten kaçmak için olduğunu da inkâr edemem.

Yetkimle gurur duymaktansa, işimin getirdiği o bitmek bilmeyen stres ve kaygıyı sırtlanırken midemin ne halde olduğu beni daha çok endişelendiriyordu. Şimdi bile ne zaman midem ağrısa, kendimi K-Brot’un o acı tadını hatırlarken buluyorum. Bizi saf tutan o kurumsal at gözlüğünün artılarını ve eksilerini bir kenara bırakırsak, çalışma ortamımızın neden sürdürülebilir olmadığına dair basit bir açıklama yapabilirim: Aşırı çalışmaktan ölecektik. En çetin cephelerden sağ çıkan kurmay subaylar bile, nihayetinde cephe gerisindeki o ezici iş yükü altında onurlu bir ölüme kavuşurlardı.

Her şey, o dönem cephe gerisi harekâtı—ikmal, lojistik, demiryolu ve benzeri işlerin yönetimini—üstlenen Genelkurmay İkinci Başkanı Zettour ile başladı. İmparatorluk Yüksek Komutanlığı kurulunun öfkesini üzerine çekmişti. (O sırada İkinci Başkan, aynı zamanda savaşın idaresinden de sorumluydu.)

Hem cephedeki hem de cephe gerisindeki koşulları gözlemleyip karşılaştırma konusundaki eşsiz yeteneği, muhtemelen bulunduğu makam sayesinde mümkün olmuştu. Ancak makamından bağımsız olarak, (o zamanki) paşa, İmparatorluk’un zafer konusundaki kasvetli geleceğini savunacak müthiş bir öngörüye sahipti.

Tarihin de gösterdiği gibi, unvanına “Büyük” sıfatı eklenen herkes bir şekilde doğru yolu bilir.

Yine de Truvalı Cassandra’nın hikâyesini de unutmamak gerekir.

Halkıyla paylaştığı gerçek kehanetler yüzünden hiçbir zaman övülmemişti. Ne yazık ki, kara haberi getireni cezalandırma eğilimi evrenseldir. İnsanoğlunun kötü bir haber duyduğunda kulaklarını tıkama arzusu, çoğunlukla gerçekliğin basit bir reddinden ibarettir. İşte bu yüzden General Zettour, İmparatorluk’la istenmeyen bir gerçeği paylaştığı için dışlandı.

Sonuç olarak, Doğu Cephesi’ni “denetlemeye” gönderildi ki bu aslında onun tasfiyesi anlamına geliyordu. Okuyucularımın çoğu, paşanın daha sonra stratejist olarak yeniden sahneye çıkacağı dönemin bu dönem olduğunu bilecektir. Ancak o zamanlar Genelkurmay İkinci Başkanı’ydı. Özünde, makinedeki hayati bir çarktan fazlası değildi; fakat tam da bu hayati önemi, etrafındaki diğer çarkları ezip geçmesine neden oluyordu.

Neyse, konuyu dağıtıyorum. Konuya dönecek olursak, bir noktada astım Yarbay Uger ve ben, tesadüfen İldoa’ya yönelik planlanan bir taarruza denk geldik.

Bana saldırıyı neden durdurmadığımı soranlar oldu. Ne yazık ki bu mümkün değildi.

Yarbay Uger ile gizlice bilgi paylaşıyorduk ve kendisi yanıma geldiğinde çarklar çoktan dönmeye başlamıştı. O gün odama, yüzüne çöken çaresiz bir ifadeyle, başka bir isim altında acil bir toplantı ayarlayarak gelmişti.

“Albayım, bunu geciktirmek için elimden gelen her şeyi yaptım ama fazla vaktimiz kalmadı. Hatta intikal etmemize anlar kaldı.”

İntikal mi? İldoa’ya mı? Zaten dört farklı cephede kuşatılmış durumdaydık ve bir yenisini daha mı ekleyecektik? Bence aklı başında her asker hemen oracıkta silahını bırakırdı.

Yine de askerî mantığın kutsal mabedi olan İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, inisiyatifi ele geçirmek adına harp prensiplerini çiğnemeye razıydı. Atalarımızın kemikleri sızlıyor olmalıydı.

Yarbay Uger yanıma oturdu, takvime bakarak sessizce purolarımızı tüttürdük. Yılın bu zamanını ve hava koşullarını düşündüğümüzde, fazla zamanımızın olmadığını biliyorduk.

“Uzlaşma görüşmeleri nasıl gidiyor…?”

“Adil şartlar üzerinde anlaşamıyoruz.”

“Adil şartlar mı…?”

Yarbay Uger’in kafası karışmış görünüyordu, bu yüzden ona gerçeği söyledim.

“Teslim olmamızı istiyorlar.”

“Bağışlayın ama… Bizim de yapmaya çalıştığımız şey bu değil mi zaten?”

Teorik olarak, evet. Ne yazık ki bu, Albay Calandro ile konuştuğumda benim de aklıma takılan sorunun aynısıydı.

“Bunca taviz içeren teklifinizi bu yüzden sunmamış mıydınız?”

Yarbay Uger’in bana bunu sorduğunu duyduğumda ne düşündüğümü hayal etmeye çalışmanızı istiyorum. Gülüp ona hak mı versem, yoksa başımı sallayıp ağlasam mı bilemedim. Elimden gelen tek şey kendi kendime acı acı kıkırdamak oldu. Beni şaşkınlıkla izlerken yüzü kararan Yarbay Uger’den özür dilemek istedim.

Ona gerçeği söyleyip söylememe konusunda tereddüt etsem de, çoktan körelmiş vicdanımdan geriye kalanlar bana doğru olanın bu olduğunu söyledi. Neden mi? Çünkü Yarbay Uger de bir insandı. Bilmeye hakkı vardı. Bir şey bana onun farklı olduğunu söylüyordu. O benim gibi değildi. İnsanlığını korumuş bir subay ile savaş makinesinin bir çarkına dönüşmüş bir Genelkurmay subayı arasında uçurumlar olduğuna eminim. Yine de görevim ona gerçeği söylememi emrediyordu.

“Yarbayım, bu kötü haberi vermeden önce… Lütfen bir oturun. Rahatlayıp arkanıza yaslanmanızı rica ediyorum.”

Onu bu kötü habere hazırlamaya çalışıyordum. Yarbay Uger bunu anladı ve derin bir nefes alarak sandalyesine gömülüp rıcama uydu. Sonra bulabildiğim en iyi puroları çıkardım; saygıdeğer dostum Albay Calandro ile İldoa’da yaptığım görüşmenin sonuçlarını paylaşmadan önce purolarımızı tüttürdük.

Konuşurken duygularımı kontrol altında tutmak için elimden geleni yaptım.

“Yarbay Uger, bizim taviz olduğunu düşündüğümüz şeyler… Düşmana taleplermiş gibi görünüyormuş. Hatta bunları bir hakaret olarak görüyorlar.”

“Ne…?”

“İmparatorluk’un, Reich’ın yıkılmasını istiyorlar. Savaşı müzakerelerle sonlandırmak gibi bir niyetleri yok. Tek istedikleri, dizlerimizin üzerine çöküp af dilememiz.”

Bunu duyduğunda yüzünde beliren o katıksız şoku, savaşın üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen bugün bile dün gibi hatırlıyorum. Nasıl unutabilirim ki? Çaresizliğin, kabullenişin ve öfkenin karanlık ama bir o kadar da sarsıcı bir harmanıydı. Reich’ın akıbetini idrak ettiği an yüzünün aldığı şeklin, Albay Calandro ile yaptığım görüşmede kendi yüzümün aldığı şekille birebir aynı olduğuna eminim.

İkimiz, orada baş başa, o ezici çaresizlik hissini paylaştık. O an her şeyden neredeyse pes etmek üzere olduğumu hatırlıyorum…

Buradan sonra yaşananlar hakkında ne diyeceğimi gerçekten bilmiyorum. Söylenecek daha pek çok şey var ama bunları anlatacak kelimeleri bulamıyorum. Ayrıca bir daha asla dile getirilmemesi gereken pek çok şey de var. Tarihçilerin bizi nasıl yargılayacağını merak ediyorum doğrusu. Fakat bu, benim gibi bir ihtiyarın asla öğrenemeyeceği bir şey. Ben sadece, o olağanüstü emsallerimden ve silah arkadaşlarımdan geriye kalan bir döküntüyüm.

Benim hesap günüm de eninde sonunda gelecektir, bundan eminim.

Lergen’in yayımlanmamış anılarından.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla