Youjo Senki Cilt 10 – Bölüm 7 / Kum Saati

Kum Saati

2 EYLÜL, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Başkan yardımcısının makam odasının kaosla çalkalanması alışılmadık bir manzaraydı. Gerçi son zamanlarda yaşananlar düşünülürse, o kadar da tuhaf sayılmazdı…

Son dönemde İmparatorluk’ta kaostan bol bir şey yoktu.

Meydan muharebelerinde tecrübe, savaşın sisle kaplı olduğunu söylerdi. Siyaset ise bambaşka bir sis perdesiyle örtülüydü. Kimsenin ne olup bittiğini kavrayamadığı bir duruma saplanıp kalındığında, en zeki stratejistler bile kendilerini hantal ve idraksiz hissetmekten alıkoyamazdı.

Tepelerinde belirsiz ama için için yanan bir huzursuzluk hissinin dolaşması bu insanlar için sıradan bir durumdu.

Yine de o günkü genel havada farklı bir şey vardı.

“… Bunu iyi bir haber mi yoksa kötü bir haber mi saymalıyız?”

General, zihninde bahsi geçen her iki duyguyla birlikte haritasına dikti gözlerini. Yoğun sigara dumanından oluşan bir perdenin ardında yavaşça soluğunu dışarı üfledi.

“Epey zamandır bu kadar keyifli bir sigara içmemiştim.”

Bu düşünceli halinin sebebi doğudan geliyordu. O tazı Zettour, doğu cephesinde büyük bir zafer kazanarak İmparatorluk’un o harekât alanındaki tükenmiş ömrünü ciddi şekilde uzatmıştı.

Görülmemiş bir karşı taarruz gerçekleştirerek cepheye adeta yeniden can verdi.

‘Döner kapı’ adını verdiği harekât, hatlarını tekrar olmaları gereken yere çekmişti. Bu öyle devasa bir gelişmeydi ki, diğer subaylar Zettour’un ‘ileri harekâtı’nın kaçınılmaz rütbe terfisine yapılan bir gönderme olduğu hakkında şimdiden şakalaşmaya başlamışlardı.

“Düzenbaz herif. Bana eski günleri hatırlatıyor. Aramızdaki en acımasız adam olmasına rağmen her zaman pek bir akademisyen edasıyla davranırdı.”

Eski dostunu ve geçmişlerini yad etmek generalin yüzüne bir tebessüm kondurdu. Bir haritaya bakarken kendini iyi hissetmeyeli epey zaman olmuştu. Bu ilerleme; umutsuz derecede sayıca az olunsa bile, iyi bir stratejiyle savaşın seyrini değiştirmenin mümkün olduğunu kanıtlamıştı. Karamsarlığa gömülmüş Genelkurmay Başkanlığı için adeta küçük bir umut ışığıydı.

Yine de bir umut ışığı olması… ülkenin saplandığı batakta olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

“Yine de, onun numaralarının bizi getirebileceği son nokta bu.”

Titreyen eli tütüne uzanırken bu kestirip atan yorum dudaklarından döküldü. Zettour’un en büyük çabaları bile yalnızca savaş meydanındaki taktiksel bir zaferden ibaretti.

Muharebe kazanmak her zaman iyi bir şeydi ama bu durum aynı zamanda savaş gayretlerinin ne kadar acınası bir halde olduğunu da gözler önüne seriyordu.

Üstelik bu, kendisinden başka kimsenin başaramayacağı bir işti. Doğu cephesini emniyetle Zettour’un ellerine bırakabilirdi. Bu da generalin üzerindeki büyük bir baskıyı söküp alıyordu.

Yine de… başkentte binbir çeşit pazarlıkla uğraşmak zorundayken ona gerçekten nefes aldıracak kadar yeterli değildi. Adam tükenmişti. Fiziksel olarak, evet elbette—ama zihnen çok daha fazla! Biriken tüm bu zihinsel stres yüzünden artık ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.

Siyasi işlerle—hiç de iyi anlamadığı bir alanla—uğraşmak zorunda kalması da işleri kolaylaştırmıyordu.

“Sadece o ikisinin benim için işleri yoluna koymasını umabilirim.”

Sesinde kendini küçümseyen bir eda vardı.

Bürokratlar bürokrasi için çalışıyor, siyasetçiler sadece kendilerini düşünüyor, meclis üyeleri sürekli talepte bulunuyor, imparatorluk hanedanı ise kendi hırs ve planlarının peşinde koşuyordu.

Her biri kendi düşünce ekolüne ve jargonuna bağlıydı; bu da herhangi bir grupla herhangi bir anda aynı noktada buluşmayı imkânsız kılacak kadar zorlaştırıyordu. Bir stratejist için, temelden farklı bir mantıkla hareket eden insanlarla çalışmaktan daha zor bir şey yoktu. Bu durum sıklıkla gereksiz ve anlamsız tartışmalara yol açıyordu.

General sanki sürekli bir cambaz ipinde yürüyormuş gibi hissediyordu.

Savaşması gereken bir harp vardı ama yine de tüm bu fuzuli bürokrasi damarlarındaki mukavemeti sonuna kadar sınıyordu.

“Daha ne kadar buna katlanmak zorunda kalacağım…?”

Bu öylesine yapılmış şikâyet dudaklarından kaçtı ve farkında bile olmadan general, mevcut sorunun tam özüne parmak bastı.

Doğuda yine kazanmışlardı ve batıdaki kayıplarına rağmen oradaki çabaları düşmanlarını teyakkuzda kalmaya zorlamıştı. İmparatorluk dünyaya kolayca ya da savaşmadan teslim olmayacağını kanıtlamayı başarmıştı… en azından şimdilik.

Başka bir açıdan bakılacak olursa, başarabilecekleri tek şey de buydu.

Tüm ulus tehlikeli derecede ince bir buzun üzerinde yürüyordu. Korgeneral Rudersdorf, durum üzerinde derin derin düşünürken bir iç çekişi yoğun sigara dumanıyla örttü.

Daha fazla zamana ihtiyaçları vardı.

Ne yazık ki İmparatorluk’un kum saatindeki kumlar çoktan tükenmişti. Daha fazlasını elde etmelerinin tek yolu, kum saatini tamamen ters çevirmekti.

Asıl sorun ise en başından beri bir kum saatinin içine hapsolmuş olmaları gerçeğiydi.

“… Ordu, tek bir komutanın idaresinde topyekün savaşa girmeli.”

Zettour’un doğudaki başarısı bu hakikati her şeyden daha yüksek sesle haykırıyordu.

Doğru uygulanmış bir stratejiyle İmparatorluk Ordusu’nun dokunulmaz bir süper güç olarak kalabileceğini kanıtlamıştı.

General Romel’in batıdaki başarısızlığı da aynı derecede önemli bir ders niteliğindeydi.

İmparatorluk Ordusu, düzgün bir koordinasyon olmadan alışık olmadığı bir harp sahasında zafer kazanmaktan acizdi.

İki muharebenin sonuçları arasındaki fark muazzamdı. Bu durum, Rudersdorf’un içindeki stratejist için son derece net bir tablo çiziyordu.

“Tek bir komuta zincirine ihtiyacımız var.”

Ordunun bir Genelkurmay Başkanlığı’ndan daha fazlasına ihtiyacı vardı. Ülkenin, tüm savaşı tek bir noktadan sevk ve idare edecek bir Ordu Yüksek Komutanlığı’na ihtiyacı vardı. Başkomutanlıktan, meclisten, imparatorluk hanedanından ve halkın iradesinden bağımsız hareket etmesi gerekiyordu.

“Bizi elimiz kolumuz bağlı tutan şey tam da bu unsurlar.”

Değişiklik olsun diye sigaradan puroya geçtikten sonra sessizce içti ama zihninin bir köşesindeki yeni fikir onu daha da meşgul eder oldu.

Her şeyin başında tek bir komuta zincirinin bulunmasıyla kazanabilirler miydi? Kesin değildi. Yine de işleri hızlandırmanın—bu cambazlık saçmalığına son verip ordunun sınırlı zamanını ve kaynaklarını kullanmasını sağlamanın bir yoluydu…

Bunun gerekliliği sorusu Korgeneral Rudersdorf’un zihninden bir anlığına geçti, ardından huzursuz bir kıkırdamayla yüzünü buruşturdu.

“Çok ileri gitmemeliyim…”

Sıkıntılı bir meselede dikkatsizce bir karar vermek üzereydi.

B Planı hâlâ sadece bir ihtiyat planıydı.

Hâlâ sırtlarını dayayabilecekleri Danışman Conrad ve İldoa üzerinden barışa giden olası bir yol vardı. İhtimal ne kadar zayıf olursa olsun, İmparatorluk’un tüm bu cendereden sıyrılma şansı olduğu sürece B Planı her zaman arka planda kalmak zorundaydı.

“Hayal gücümün kontrolden çıkmasına izin veremem. Zettour’un muharebe meydanında o numaraları çekmek için aşırı çalışan hayal gücüne ihtiyacı olduğunu biliyorum. Yine de bu, kendi adıma asla aklımdan bile geçirmem gerekeceğini düşünmediğim bir şeydi.”

Bu düşünceyi bir kahkahayla üstünden atmaya çalıştı ama fikir inatla zihninde çakılı kaldı.

Fikir aklına bir kere kök salmıştı.

En kötü senaryoya yönelik bir fikir. İşler o raddeye gelirse, sıkıyönetim altındaki ülkenin neye benzeyeceğine dair bir plan. Bir acil durum çözümü. Üstelik başarı ihtimali de azımsanmayacak türden.

Yine de… imparatorluk hanedanına ve vatana sadakat yemini etmiş aklı başında hiçbir askerin, öz kontrolünü kaybetmeden sonuna kadar götürebileceği bir şey değildi.

Zihnini tüm bunlardan uzaklaştıracak herhangi bir şey, hatta bir polisiye roman bile okumak istiyordu neredeyse.

Yine de—ne olursa olsun—işin aslı…

Korgeneral Rudersdorf, batıdan kendisine gönderilen pimi çekilmiş bombayı enine boyuna tarttı.

“Başta General Romel’in acil durum raporu olmak üzere ilgilenilmesi gereken çok fazla sorun var.”

Generalden, bir subay tarafından elden ulaştırılan mühürlü bir mesajla uyarı almıştı. Ağzında purosuyla sorun üzerine uzun uzun düşündü ama etrafındaki havada süzülen duman gibi, o da dağılıp gitmiyordu.

Uyarı daha çok bir sezgiden ibaret olsa da, bu sezginin dayandığı temeller son derece endişe vericiydi.

Uyarıda şifreleme sistemlerinin kırılmış olmasının muhtemel olduğu belirtiliyordu. Kısmen bile doğru olsa yıkıcı derecede sarsıcı bir ihtimal.

Böyle bir sorunun sadece potansiyeli bile generali titretmeye fazlasıyla yetiyordu. Şifreleri denetlemesi gerekiyordu… Her biri kendine özgü uygulamalara sahip ordunun her bir kuvvetini teyit etmek devasa bir iş yükü getirecekti ama kesinlikle yapılması şarttı.

İmparatorluk içinde bir casus bulunma ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. Tüm muhtemel seçenekleri öylece sıralamak, asıl sorunların hiçbirini tespit etmeye yaramıyordu!

“Umarım aramızda gerçekten bir hain yoktur. Gerçi şifrelerimizi çözmeyi gerçekten başardılarsa bu çok daha ciddi bir sorun demektir. Her kârda bu durum…”

Çok gizli bilgilerine ilişkin bir belirsizlik büyük bir aksaklıktı.

İşleri daha da kötüleştiren şey, Korgeneral Rudersdorf’un şifrelerine gerçekten güvenilip güvenilemeyeceğini bilmesinin hiçbir yolu olmamasıydı.

Milletler Topluluğu inanılmaz bir istihbarat toplama kabiliyetine sahipti. İtiraf etmek istemese de casusluk söz konusu olduğunda İmparatorluk dünyanın geri kalanının gerisindeydi.

Karşılarındakiler Albion takımıydı sonuçta. Çağdaşlarıyla kıyaslandığında İmparatorluk istihbarat konusunda çocuk gibi kalıyordu.

İstihbarat ne kadar da ürkütücü bir kavramdı. Güvensizlik hissinin orduya sirayet etmesi ölümcül olurdu. İyi ya da kötü, İmparatorluk Ordusu şüpheleri kendi içinde dizginlemek ve araştırmalar yürütmek konusunda neredeyse hiç tecrübeye sahip değildi.

Böyle bir durumda B Planı’nı hayata geçirebilirler miydi acaba…?

En baştan B Planı’nı tetikleyebilecek koşulları rafa kaldırmayı düşündü. Ne olursa olsun en kötüsüne hazırlıklı olmak zorundaydı, aksi takdirde İmparatorluk için her şey biterdi. Bir stratejist olarak, olası her türlü en kötü senaryo için bir plana sahip olmak onun göreviydi.

Ve Korgeneral Rudersdorf görevini her zaman ciddiyetle yerine getirirdi.

“İç ve dış sebeplerden ötürü ordunun durumundan emin olamıyoruz.”

Purosunu tek elinde tuttu. Artık geri dönüş olmadığını biliyordu.

Vatan, yani İmparatorluk, çok fazla gencini kurban etmişti. Sevdiklerini kaybedenlerin kederi, omuzlarında adeta bir lanet gibi muazzam bir yük oluşturuyordu.

Korgeneral Rudersdorf, ülkelerinin nihai zaferine inanarak canlarını feda eden sayısız kadın ve erkeğe karşı olan borcunun son derece bilincindeydi.

İmparatorluk’a—Reich’a inanmışlardı.

İşte bu yüzden olası her yolu değerlendirmeyi ve en iyisi olduğunu düşündüğü çözümü uygulamayı kendisine borç biliyordu. Sonuç ne olursa olsun. Zamanı geldiğinde yapılması gerekeni yapacaktı… B Planı’nı devreye sokmak anlamına gelse bile.

“… İldoa’nın nasıl hareket edeceğini görmemiz gerekecek.”

Ne kadar sinir bozucu olursa olsun, İmparatorluk’un kaderi İldoa ile yapılan o muğlak antlaşmaya bağlıydı. Bu savaşın anahtarını İldoalılar elinde tutuyordu. İmparatorluk için savaşın nasıl sonuçlanacağı tamamen onların insafına kalmıştı.

Düşülmesi ne kadar da tatsız bir durumdu.

İldoalılar savaşın başından beri tarafsızlıklarını korumuşlar ve uzun süredir ambargo altında olan İmparatorluk’a sınırlı da olsa çok ihtiyaç duyduğu desteği sağlamaya devam eden az sayıdaki ülkeden biri olmuşlardı.

Küresel sahnedeki tarafsızlıkları, onları bir barış antlaşmasına aracılık etmek için biçilmiş kaftan kılıyordu. Müzakerelerde ipleri eline alabilecek bir ülke varsa… o da kesinlikle İldoa’dan başkası değildi.

Sıkıntı şudaydı ki İldoa inanılmaz derecede avantajlı bir coğrafi konumdaydı.

İmparatorluk anakarasına komşulardı ve kendi çaplarında küresel bir aktördüler, üstelik bu büyük savaş boyunca İmparatorluk’la henüz kozlarını paylaşmamışlardı.

Şekilden ibaret olsa da Kraliyet İldoa Ordusu, İmparatorluk Ordusu’nun müttefiki sayılırdı. Ve ittifakları taarruz ve savunma maddeleri içerse de İldoa, iki taraf arasında mekik dokuyan ve her zaman o muğlak ortada bir yere tünemekle yetinen bir yarasa olarak kalmıştı… işte bu yüzden yarasayı bir sopayla dürtüp üzerine bir sürü saldırtma fikri korkunç bir düşünceydi.

İldoa her iki taraf için de çok değerli bir kozdu. İldoa’dan gelen ikmal malzemelerine ve coğrafi olarak sağladıkları stratejik tampon bölgeye erişimi kaybederlerse, antlaşmadan sorumlu kişi çaresizlik gözyaşlarını gizleyemezdi. Hem İmparatorluk hem de düşmanları, gerçek niyetlerini anlamaya çalışarak İldoa’nın yaptığı her açıklamayı kılı kırk yararak inceliyordu.

İmparatorluk için sorunun özü niyetlerinden ziyade, kararlı bir eyleme geçme kabiliyetlerinde yatıyordu.

“İldoa… İmparatorluk için fazla tehlikeli bir ülke.”

İki cepheli savaş zaten tam bir kâbustu. Doğudaki kanlı siperlere saplanıp kalmışken yeni bir cepheyi daha kaldıracak güçleri yoktu. Böylesi bir görev, pek yakında Orgeneral olacak büyük Zettour’un dahi şapkasından çıkarabileceği tüm mucizeleri şüphesiz aşardı.

Onun gibi konuşmak istemem ama bu savaş biraz daha uzayacak olursa İmparatorluk’un ne bir mermisi ne ikmali ne de insan gücü kalacaktı. Zettour’un sık sık dile getirdiği bir şeydi bu ve tamamen haklıydı. İmparatorluk’un, kaçınılmaz bir şekilde yaklaşan o iflastan ne pahasına olursa olsun kaçınması gerekiyordu.

Sorun şuydu ki, savaş zamanlarında doğru karar her zaman en iyi karar olmuyordu.

“Mümkünse onları müttefikimiz olarak tutmak isterim. Fakat… bu korkunç savaşta kaderimizi paylaşacak kadar aptallar mı acaba?”

İldoalılar, komşuluk sevdası uğruna kendi çıkarlarını göz ardı edip cephe hattında savaşacak kadar saf değillerdi.

Yönetim orduya aitti ve dostça davranmaktan ziyade mantıkla hareket ediyorlardı.

En büyük öncelikleri, tarafsızlıklarını koruyarak baştan bir savaşın ortasına düşmekten kaçınmaktı. Bu durum teorik olarak İmparatorluk’un, bu ülkenin aralarındaki anlaşmayı çöpe atıp kuzeye doğru ilerlemesinden endişelenmesine gerek kalmadığı anlamına geliyordu. İldoalılar, herhangi bir taraf uğruna kendilerini savaşa atacak kadar fedakâr değillerdi.

“Tam da bu yüzden görmezden gelinemezler ya.”

Yalın gerçek şuydu ki, İldoalılar her şeyden önce yalnızca kendi çıkarlarına sadıktı. İmparatorluk’un bu savaşta hâlâ bir kazanma şansı olduğu sürece tarafsızlıklarını koruyacaklardı.

Tarafsız kalma konusundaki kararlılıklarının eşi benzeri yoktu.

İmparatorluk adına, durumun böyle kalmasını ummaktan başka yapacak bir şey yoktu. Ancak İmparatorluk’un düşmanları için İldoalıları kendi yanlarına çekmek son derece mümkündü. İmparatorluk, İldoa ile aralarındaki süreğen toprak anlaşmazlıklarını çözecek bir yol bulsa bile, nihai sonucun değişmeme ihtimali yüksekti.

İmparatorluk bariz bir zayıflık gösterdiği an, İldoa tarafsız kalmak için bir neden göremezdi. Bu nedenle, onları mevcut muğlak tarafsızlık konumunda tutabilmek için İmparatorluk’un yenilmez imajını koruması, sınırlarını tahkim etmeye devam etmesi ve İldoalıları İmparatorluk’a karşı savaşmanın çok riskli olduğuna inandırması şarttı.

“Bu mümkün olmayacak. İşler çığırından çıkacak.”

İmparatorluk hâlâ birkaç ay daha dayanabilecek durumdaydı.

Mümkün olan her şeyi yaparlarsa bir yarım yıl, hatta belki bir tam yıl daha idare edebilirlerdi.

Fakat kazanmalarının imkânı yoktu.

Danışman Conrad’ın müzakerelerden bir sonuç çıkarabileceğine dair hiçbir belirti yoksa, önleyici tedbirler almak gerekebilirdi.

“Ne kadar gerici görünürse görünsün, hâlâ vakit var.”

İldoa ne olduğunu anlayamadan onları vurabilirlerdi. Bu, doğudan ateş gücü çekmeyi ve İldoa yarımadasını işgal etmeyi gerektirecekti. Derinlemesine savunma elde etmenin ve güney sınırlarını tahkim etmenin bir yoluydu bu.

İldoa’yı savaşa çekmenin korkunç bir fikir olduğunu ve ülkelerinin karşı karşıya kaldığı kaçınılmaz çöküşü yalnızca geciktirmeye yarayacağını biliyordu. Fakat böyle bir saldırı söz konusu çöküşü gerçekten geciktirebilecekse… o zaman kesinlikle değerlendirilmeye değerdi. Bu açıdan bakıldığında, aniden yapmaya değerden de öte görünmeye başlamıştı.

“Yapılmalı… Görevimi yerine getirmeliyim.”

Eğer peşinde olduğu şey zamansa, ellerini kirletmek zorunda kalacaktı… Ve harekete geçmek için en fazla bir yılı vardı.

Doğuda bir galip vardı. Sayısız inanılmaz askeri başarıya imza atmış bir galip.

Yüzünde alaycı bir tebessüm taşıyan o galip—Korgeneral Zettour—masasına serilmiş büyük haritayı incelerken, madalyasının ve orgeneral rütbe işaretlerinin her an gelebileceği ihtimaline güldü.

Detaylar ve notlarla ağzına kadar dolu olan harita, artık eskisine kıyasla çok daha doğuya uzanıyordu. Yabancı basın kuruluşları, İmparatorluk’un yeniden taarruza geçmesi karşısında yaşadıkları şaşkınlığı gizleme gereği bile duymuyorlardı ama… gerçekler gazetelerdekine kıyasla çok daha az büyülü ve umut vericiydi.

“Bu muharebeyi kazandık. Ancak cephe hattımız iskambil kâğıdından bir şato kadar sağlam.”

Harita her şeyi açıkça anlatıyordu. Gerçek şuydu ki İmparatorluk Ordusu ucu ucuna dayanıyordu ve kendisine yeni bir tutunma noktası oluşturmayı ancak başarabilmişti.

Federasyon Ordusu bu mevziyi kaybetmişti fakat bu, devasa bir ağacı budamaktan farksızdı. Kalın bir ağaç gövdesinin bu topraklara tekrar nüfuz etmesi uzun sürmezdi. Nitekim Federasyon denen o devasa ağaç, hâlâ toprağına son derece sıkı tutunuyordu.

İmparatorluk’un ağacı ise aksine, giderek solup kuruduğuna dair işaretler vermekten başka bir şey yapmıyordu.

Bu ciddi bir sorundu ve tüm İmparatorluk bu açığı kapatabilmek için üretebileceği her çözümü düşünerek kafasını patlatıyordu. Bu savaşı kazanmak için artık pratik zekâ tek başına yeterli değildi. Çevrelerindeki toprakları düzenleme acil ihtiyacıyla karşı karşıya kalmalarının ve Öz Yönetim Konseyi’ni kurmalarının sebebi tam da buydu. Zettour, o konseyi faaliyete geçirmek için tüm zekasını ve yeteneğini seferber etmişti.

Hatta özverili çalışmasının bir kanıtı olarak konseyin kendisi için bir gönüllü tümeni hazırlamasını bile sağlamıştı. Yoktan var etmeleri gerekiyordu. General, ne kadar da büyük bir dolandırıcıya dönüştüğünü düşündü.

Yine de insan gücü açısından elde edebileceği en fazla şey iki ya da üç tümedi. Bu, ulaşılabilecek mutlak sınırdı. Tümen sayısının çift hanelere ulaşmasının hayalini kurmaya bile cesaret edemiyordu.

Öte yandan Federasyon, taze tümenleri onlarcasıyla seferber ediyordu.

“Bu insan gücü farkı insanın midesini bulandırmaya yetiyor… Böylesine ezici bir sayı üstünlüğü karşısında strateji de ancak bir yere kadar işe yarar.”

Korgeneral Zettour, orgeneralliğe terfi detaylarını içeren telgrafı incelerken ucuz askeri tütününe uzandı. Üst düzey subayları cephe hattında düşüncesizce harcamaktan kaçınmanın, sağlıklı bir ordunun işareti olduğunu her zaman düşünürdü. Şimdi ise cephe protokollerinin tamamını yok sayan bir orgeneral olmuştu. Omuzundaki yıldızlar artık gözüne çok daha hafif görünüyordu.

Yenilen orduların seri halde üst düzey subay çıkardığını bir yerlerde duymuştu… İmparatorluk’ta böyle bir eğilime bizzat tanıklık edeceğini hiç tahmin etmezdi.

Bu kara mizah dolu tespiti kendine saklayarak, keşke görmezden gelebilseydim dediği şeye isteksizce dikkatini yöneltti.

Bu bir haritaydı ve Federasyon Ordusu’nun geriden ne kadar çok takviye kuvvet getirdiğini, kendisinin ise son derece seyrek kalmış cephe hattının hemen yanı başında gösteriyordu. Asker sayısındaki göze batan eksiklik, tüm hat boyunca fazlasıyla aşikârdı.

Ve işleri daha da kötüleştiren şey… düşmanın, hattın en zayıf göründüğü yerlerde kuvvetlerini tahkim ettiğine dair kanıtlar bulunmasıydı.

“Bu Komünistler benim gibi moruk bir heriften daha mı becerikli çıkacak ne?”

Zettour çenesini sıvazladı. Bu acımasız gerçeklik karşısında elinden gelen tek şey alaycı bir kahkaha atmaktı. Münferit muharebeleri kaç kez kazanırsa kazansın, savaşı kazanabileceklerine dair tek bir emare bile yoktu.

Düşmanlarını daha kaç kez imha etmesi, kaç kez önünden sürüp atması gerekiyordu?

Savaşın başında İmparatorluk yaklaşık iki yüz Federasyon tümeniyle baş etmek zorundaydı. General, tamamını olmasa bile bu tümenlerin büyük kısmını yok ettiğini biliyordu.

Buna rağmen İmparatorluk Ordusu’nun karşısında iki yüz Federasyon tümeninden oluşan son derece sağlam bir duvar daha dikiliyordu. İmparatorluk’un da buna denk bir askeri güce sahip olduğu blöfünü sürdürmek imkânsızdı.

Güç dengesini eşitlemek adına düşman tümenleriyle tek seferde onar, hatta yirmişerli gruplar hâlinde savaşıp her seferinde muzaffer çıkmıştı.

Tüm çabalarına rağmen Federasyon’da personel sıkıntısı çekildiğine dair en ufak bir emare görünmüyordu.

Üstelik tüm bunlar yetmezmiş gibi, taktikleri de giderek gelişiyordu. Artık iş yavaş ve yıpratıcı bir yıpratma savaşına dönmüştü ve İmparatorluk Ordusu artık kayıp verme hızına yetişemiyordu. Şu anda doğudaki hattı tutan yüz elli tümenleri vardı. Bu tümenlerin çoğunun mevcudu zaten endişe verici derecede azalmıştı.

Savaş çok uzamıştı. Hem de fazlasıyla. İmparatorluk dikişlerinden patlıyordu ve yakında tamiri mümkün olmayan bir noktadan kopup gidecekti.

Topyatun savaş, bir alevi canlı tutmak için kendi evini tutuşturmaktan farksız aptalca bir eylemdi. Askeri mantığın ve ülkesinin “devlet aklı” denen o küçük şeytanının dikte ettiği bir zorunluluğun dayattığı mantıksız bir eylem. Cephe hattından bakıldığında Korgeneral Zettour’a sanki atalarının bıraktığı gelecekten oluşan ve durmaksızın dibe doğru süzülen kumlarla dolu bir kum saatinin içindeymiş gibi geliyordu.

Buna bir dur demeliydi.

“Ne yapmam gerektiğini biliyorum fakat…”

Kendi içinde sessizce yas tutarken şakaklarını ovdu.

Bir şeylerin değişmesi gerektiğinin pekala farkındayım! Ordunun B Planı perde arkasında yavaş yavaş şekillenirken sessiz kalmasının sebebi de tam olarak buydu.

Ne yapabileceğini ve ne yapması gerektiğini biliyordu; yumurta kapıya dayandığında görevini yerine getirmeye hazırdı.

“Bunu kesin olarak biliyorum.”

Her şeyin zorunluluk uğruna yapıldığının farkındaydı. Bunu sadece kendisi değil, ordudaki herkes biliyordu.

Sahip oldukları geleceğin bedelini gençlerin kanıyla ödemek zorundaydılar. Omuzlanması muazzam bir yüktü.

Doğu cephesinde konuşlanmış herkesi içten içe kemiren bir huzursuzluk hissi kaplamıştı. Hepsi mucizevi bir çözüm arıyor, afyon bağımlıları gibi buradan bir çıkış yolu arzuluyordu. Yine de general, kıdemli bir kurmay subay olmak için harcanan bir ömürlük eğitime gülmekten kendini alamıyordu.

Aldığı eğitim, kısa vadeli düşünmenin ne kadar anlamsız olduğunu ona idrak ettirmişti.

Gençlerinin hayatlarını bu savaşa yığmaya devam etmek hâlâ mümkündü. Eğer yapılacak şey buysa, kendisine zaman kazandırdığı sürece ne kadar gerekiyorsa o kadarını feda eder—durum bunu gerektiriyorsa cesetlerden bir kale bile yapardı. Kıdemli bir kurmay subayın zihniyeti işte böyleydi… Ülkesinin çizgiyi çoktan aştığını biliyordu.

“Eskiden iyi bir insan olduğumu düşünürdüm ama şu hâlime bak.”

Artık kelimenin tam anlamıyla kendisini iyi biri sayamazdı.

Bunu idrak etmek, o vahim kararı almanın ilk adımıydı. “İyi niyetli bir kıdemli kurmay subay bile nihayetinde kötü bir organizasyonun parçasıdır…” dedi. “İyi bir insan olma arzum, bir subay olduğum gerçeğinin gölgesinde kalıyor. Artık bunu görebiliyorum. İmparatorluk’un doğurduğu o kimera bizden başkası değil.”

Zorunluluk.

Bir subayın gözünü bile kırpmadan harekete geçmesi için bu kelime tek başına yeterliydi. Artık insan değil, savaş makinesinin birer çarkıydılar.

“… Artık kendimi kandıramam.”

Bir an durup kendisini her zaman nasıl da iyi biri olarak gördüğünü düşündü. Doğu cephesinde kendisini ne yapacağını ve işi nasıl bitireceğini bilen bir subay olarak konumlandırmıştı.

Ne zaman olduğunu bilmiyordu ama bir noktada, doğu cephesinde kendisiyle birlikte ellerini kirletmeye gönüllü olan bir avuç subayı emsallerinden üstün gördüğünü fark etmişti. Aklına gelen ilk kişi Yarbay Degurechaff oldu.

Askeri dehasını her zaman takdir etmişti ama bunun sıradan bir asker olmamasından kaynaklanabileceğini yeni anlıyordu.

Korgeneral Zettour hafif ama son derece net bir şekilde kıkırdadı.

Demek öyle, diye düşündü.

Demek bu kadar basit.

Bütün bunların ne kadar saçma olduğuna güldü.

“Sıradan bir asker doğu cephesinde sınırlarına çoktan ulaşırdı…”

Yalnızca standart bir eğitimden geçmiş subaylar, insanlığa giden yolu hâlâ koruyorlardı.

Fakat bu topyatun savaşta gıkını çıkarmadan savaşabilmek için insan değil de rasyonel bir makine gerekiyorsa ne olacaktı? Kendisi gibi aşırı teorik birinin nasıl bu kadar kolay orgeneralliğe terfi ettiğini fazlasıyla açıklıyordu bu durum.

“Rütbe yıldızlarını sağa sola saçmalarının sebebi bu işte.”

Bu da onun kötücül mantığı ve rasyonelliğinin, emsallerinin iyi niyetinden daha çok değer gördüğü anlamına geliyordu. Bu kötülüğü bir nevi acil durum tedbiriydi ama artık kendisi için bir norm hâline geldiğini kabul etmek zorundaydı.

Bunun sebebi de gayet basitti.

“Doğuda kazanamayız. Bize daha fazla… her şeyden lazım.”

Kıdemli kurmay subay denen mahluklar birer canavardı—içlerine İmparatorluk’un kalbi ve ruhu üflenmiş canavarlar. İmkânsızı mümkün kılmak amacıyla hayata geçirilmiş birer garabettiler. Bu yaratığa bir kaldıraç verin, dünyayı yerinden oynatsın.

Ancak bu canavarlardan ellerinde çok ama çok az vardı.

Onlardan daha fazla üretebilmek için… öyle bir canavara dönüşme potansiyeline sahip ideal bir kap gerekiyordu. Subaylar harp akademisindeki sıkı bir dizi sınavdan süzülerek seçiliyordu—yakın zamanda bu canavarlardan seri üretime geçmelerine imkân yoktu.

Günün sonunda bu ciddi bir muammaydı. Bütün orduyu canavara dönüştürmek imkânsızdı. Ancak bunu tam da başaramamaları savaşı ani ve sert bir duraklamaya sürükleyecekti. Böyle bir savaşta artık topyekün bir zafer umut edemezlerdi.

“Bu saatten sonra, bel bağlayabileceğimiz tek şeyin siyaset olduğunu varsayıyorum.”

Savaşmaya devam edebilirlerdi. Şurada burada tek tük zaferler de kazanabilirlerdi. Ancak bunu yaparken asıl ihtiyaç duydukları şey, savaş alanının dışındaki zaferlerdi.

Fakat… bu ne kadar mümkündü?

Bu, eninde sonunda yenilgilerini kabul etmek zorunda kalacakları anlamına gelebilirdi. Siyaset dünyası böyle bir yerdi işte.

Kaybetseler bile, mağlubiyetlerini mecazi olarak elli bire kırk dokuzluk bir skorda tutabilirlerse… Yüz üzerinden sadece iki puanlık bir farkla kaybetmişlerse, içindeki stratejisti bunun teknik bir zafer olduğuna ikna edebilir miydi?

Zettour, bir stratejist olarak kariyerinin büyük bölümünü zafer ve yenilgiye takıntılı bir şekilde geçirmişti.

“… Şu aptal Rudersdorf muhtemelen bu şartları kabul etmezdi. Kabul etme ihtimaline yarı yarıya derdim.”

O, fırsatları yakalamakta gecikmeyen bir askerdi. Bir savaşta nasıl savaşılacağı ve nasıl kazanılacağı konusunda derin ve kapsamlı bir bilgiye sahipti. Zettour buna yabancı değildi—harp akademisindeyken kendisinin ve diğer subayların kafayı taktığı şey tam da buydu.

Askeri harekâtlar söz konusu olduğunda Zettour, Rudersdorf’u alt edebileceğinden şüphe duyuyordu. Savaşın kendisi hakkında endişelenmemesinin sebebi de buydu.

Savaşma işini memnuniyetle Rudersdorf’a bırakabilirdi.

Ancak işin içine siyaset girdiğinde sular bulanıklaşıyordu. Bu bakımdan, umutlu olmak için nedenler bulunsa da… Zettour’un Rudersdorf ile ilgili asıl endişesi onun mesleki geçmişiydi.

İnce bir farktı bu ama Zettour’un yönünü bulma konusunda deneyimli olduğu bir farktı.

“O herifin emirleri hep olabilecek en kötü zamanlamayla vermek gibi bir huyu var zaten.”

Korkunç gerçek şuydu ki general, Genelkurmay Başkanlığı’nda yalnızca stratejiye odaklanarak çok fazla zaman harcamıştı. Zettour kendisinin de bundan müstesna olmadığını bilse de, kıdemli kurmay subay olarak yoğrulmuş generaller nev-i şahsına münhasır bir gruptu.

Şüphesiz, bu gerçeğin kendisini kibirlendirmesine asla izin vermezdi. Ama nihayetinde o da bir insandı ve ne yazık ki kişisel deneyimleri ile yetiştiği çevre tarafından sınırlandırılmıştı.

En büyük etken, adamın bir stratejist olarak ne kadar olağanüstü olduğuydu. Başarısızlığa asla tahammül etmezdi.

Zettour kendisinin ikinci sınıf bir general olduğunu, Rudersdorf’un komuta tarzının ise işin hakikisi olduğunu çok iyi biliyordu. Bir başka deyişle, kendisi iş birliğine yer olduğunu bilse bile… dostunun hedeflere kaba kuvvet dışında bir şeyle nasıl ulaşılacağını bilip bilmediğini sorguluyordu.

Ağrımaya başlayan başını iki yana salladı.

Zettour tek temennisinin bu endişesinin boşa çıkması ve bir gün ikisinin bir kadeh eşliğinde buna gülüp geçmeleri olduğunu düşündü.

“Ona bir mektup göndermem gerekecek… Bunu iletmesi için siyasi bir subaya da ihtiyacım olacak.”

Onunla yüz yüze konuşabilsem daha iyi olurdu.

Ne yazık ki aralarındaki mesafe ve bulundukları konumlar, bunu yapmalarına engel olan lojistik bir engel teşkil ediyordu. Birbirlerinin konumlarıyla ilgili askeri konularda uzman görüşünü paylaşan mesajlar göndermesi kolaydı… fakat B Planı’nda kendini gösteren o ölümcül zehir hakkında resmi kanallardan konuşamazlardı.

Ah.

General ilk kez bir şeyin farkına vardı.

“O adamın ne düşündüğünü hiçbir zaman gerçekten tahmin edemedim.”

Zettour, Rudersdorf’u her zaman bir dost olarak görse de, o gerçekten kestirilemez biriydi. Her ne planlıyorsa, doğuda konuşlanmış geleceğin orgeneralinin hayal gücünün ötesindeydi.

Yarbay Tanya von Degurechaff’ın sade arzuları vardı. O sadece çoğu insanın da muhtemelen arzulayacağı şeyleri istiyordu.

Somut terimlerle konuşmak gerekirse, faydanın maksimize edilmesini ve mutluluk arayışı özgürlüğünü hedefliyordu.

Son zamanlarda yaşadığı olaylar arasında doğuda Milletler Topluluğu’nun kaçık bir deniz büyücüsüyle girdiği it dalaşı da vardı. Ardından batıya ulaştığında General Romel ona tatsız bir görev kakalamıştı. Bu durum canını sıksa da görevini yerine getirmişti—ancak aynı kaçık büyücünün orada da kendisini beklediğini görmek için.

“Nesi var bu adamın? Bir tür ürpertici sapık falan mı?”

Bu düşünce ne kadar rahatsız edici olsa da arkasında bir mantık vardı.

Gerçek şuydu ki düşman onları kıta boyunca takip edip duruyordu. O çok uluslu gönüllü birlikte tuhaf bir şeyler vardı. Bunu düşünmek bile Tanya’nın başını döndürüyordu.

Berrak ve sağlıklı zihninin endüstriyel tip bir freze tezgahından geçirildiğini hissediyordu.

“… İzne ihtiyacım var.”

Tanya kendi kendine sesli bir şekilde söylendi ama söylediği bu söz yeni bir farkındalığın fitilini ateşledi.

İyi ya da kötü, şu anda konuşlandıkları batı topraklarının bu kısmında güçlü bir François etkisi hakimdi—ve hâlâ medeniyetten izler taşıyordu. Şurada burada uzaktan duyulan ara sıradaki bombardımanlar bir kenara bırakılırsa… doğuyla kıyaslandığında burası cennet gibiydi.

Su tesisatı, elektrik ve hatta bir yatak bile vardı. Lezzetinden ölünecek yemeklerden bahsetmeye gerek bile yoktu. Asıl mesele, buranın medeniyetin sunduğu asgari imkânların tadını çıkarmak için mükemmel bir yer olmasıydı.

Hepsinden önemlisi ve en kritik detay, General Romel’in Milletler Topluluğu’nu basma planının duvara toslamış olması ve Tanya’ya kesinlikle yapacak hiçbir şey bırakmamasıydı.

“Belki, sadece belki de…”

Kendime biraz vakit ayırabilirim. Bu düşünce zihninden geçer geçmez, muharebelerde pişmiş o genç hava büyücü subayı tek bir an bile tereddüt etmeden rüzgâr gibi harekete geçti. Tanya resmi evrakları hazırlama ve işleme koyma konusunda zaten son derece deneyimliydi. Gerekli formları kaşla göz arasında hazırlayıp kendi yetkisini kullanarak kendisine nihai onay mührünü basarken emir subayının yardımına bile ihtiyaç duymadı ve resmen izne çıktı.

Geriye kalan tek şey evrakları sessizce teslim etmekti. Tanya emir subayını, aynı zamanda Muharebe Grubu’nun komuta merkezi olarak da işlev gören tabur karargâhında buldu.

“Üsteğmen Serebryakov! Bugün izin kullanıyorum!”

“Şey…” Emir subayı, yüzünde şaşkın bir ifadeyle kafasını yana eğdi. “İzin mi kullanıyorsunuz?”

“Aynen öyle—bugün çalışmıyorum!”

Emir subayı, sanki izin kavramının ne olduğunu çoktan unutmuş gibi ellerini çırpıp gülümsedi.

“… Bu sizden beklenmeyecek bir şey, Yarbayım.”

“Neymiş o?”

“Şey, sadece uzun zamandır kendinize tek bir gün bile ayırmadığınızı düşünüyordum da.”

Bunun kendisine hatırlatılması Tanya’yı kahkahalarla güldürdü. Emir subayı haklıydı elbette. Tanya, kendi iznini onaylamak için o izin mührünü en son ne zaman çıkardığını hatırlayamıyordu bile.

Zaten mevcut şartlar göz önüne alındığında, izin kullanmak için pek fırsat da olmamıştı.

Doğudan batıya, oradan başkente sürüklenip durmuştu… ve İldoa’daki o küçük güney kaçamağı bir kenara bırakılırsa, çok ama çok uzun zamandır adamakıllı bir tatil yapmamıştı.

“Taburumuzda personelin ücretli izinlerini kullanmaması gibi bir sorun var. Bu sadece benimle de sınırlı değil.”

“Uyumak için zar zor vakit yaratabiliyoruz ama bunun ötesinde ne zamandır adamakıllı dinlenemedik.”

Tanya kararlı bir şekilde başını salladı.

Komuta çadırındaki tüm yüzlere göz gezdirdi. Hepsi de kendi yüz ifadesini andırıyordu. Neden andırmasındı ki? Zaten büyücü taburuna normal şartlarda bile doğru düzgün dinlenecek vakit tanınmıyordu.

Üstelik Lergen Muharebe Grubu adı yalnızca kâğıt üstündeydi. İşin gerçeği, Muharebe Grubu 203. Hava Büyücü Taburu’nun etrafında dönüyordu ve hangi harekât alanında ihtiyaç duyulursa oraya sürülüyorlardı. En sadık asker bile bir noktada izin başvurusunda bulunmak isterdi.

Elbette Tanya kendini koruma içgüdüsü yüzünden bunu asla yüksek sesle itiraf etmezdi. Yine de konu açılacak olursa bu fikri abartılı bir baş hareketiyle onaylamaktan da geri duracak değildi.

“Bak Visha. Komutanın olarak taburun geri kalanına örnek olma zamanım geldi. Ben izin kullanmazsam, astlarımın izin kullanmasına imkân yok.”

Çalışanlarını düşünen bir yönetici rolü kesmek insanı gerçekten yorabiliyordu… Yine de bu rolü oynaması gerekiyordu.

Emir subayının tepkisinden anladığı kadarıyla, söyledikleri gayet olumlu karşılanmıştı.

“… Bizim tabur gerçekten de izin zamanlarını pas geçmeye meyilli.”

Astları yaradılış gereği aşırı mı ciddiydi, yoksa bunca zamandır savaşta oldukları için izin kullanma fikrinden vaz mı geçmişlerdi? Nöbet değişimlerinde her zaman son derece titizdiler ama iş izin kullanmaya geldiğinde büyücü taburu inanılmaz derecede umursamazdı.

Eğer Tanya izin kullanmak için inisiyatif almazsa, astları da asla almayacaktı… Tanya’nın bu düşünceyle boğuşuyor olması bile, kendisinin ve taburunun ıslah olmaz birer işkolik olduğunun açık bir kanıtıydı. Yine de Tanya’ya göre, kolektif ücretli izin kavramı muharebe meydanındaki topçu ateşleriyle zihinlerinden sökülüp atılmış da olabilirdi.

Eh, nedenini bilirsiniz ya… Keskin bir kahkaha daha attı.

Tanya’nın izin kullanmaktan bahsetmesiyle tüm komuta merkezinin kulakları kabardı ve bir anda hepsinin gözleri parıldamaya başladı.

“Ben izin alırsam, bütün Muharebe Grubu da hep birlikte izne mi çıkacak?”

Astlarına dik dik baktı ve o toplu parıltı anında yok oldu. Vay canına, bakılırsa astları nihayetinde hâlâ insanmış. Bu iyiye işaretti.

“Görünüşe göre herkes kendini tutuyormuş.”

Tanya’nın bu tespitinin ardından emir subayı muğlak bir ifadeyle söze girdi.

“Eğer izin kullanabiliyorsak, biz de isteriz. Madem fırsat bu fırsat, ben de… gelen başvuruları işleme koymaktan memnuniyet duyarım. Bir sakıncası olur mu dersiniz, Yarbayım?”

“Kesinlikle hiçbir sakıncası yok. Her ne kadar başkentteyken hepinizin bir nebze dinlenebildiğini tahmin etsem de… İzin hakkınız var. Kullanabiliyorsanız, çekinmeden kullanın.”

Taburunun her bir üyesi, maaşlarının karşılığından çok daha fazla iş yapıyordu. Biraz geç kalınmış olsa da, kazanılmış izinlerine başvurmak Tanya ve 203. Hava Büyücü Taburu’nun en doğal hakkıydı.

Haklar önemliydi nitekim. Dokunulmaz bir kutsal alan diye bir şey varsa, Tanya bunun bireysel haklardan başka bir şey olamayacağını iyi biliyordu. Tarih boyunca bu böyle olmuştu. Bireyin haklarına saygı duyamayan bir ülke… doğal olarak mülkiyet hakkına da saygı duymazdı. Başka bir deyişle, Komünist olup çıkarlardı.

Astları tereddüt içindeydi. Kimse ayağa kalkıp “Ben de izin kullanıyorum!” demiyordu. Bunu görmek bir nebze endişe vericiydi. Karargâhta çalışan birinin tatil arzusunu bastırması garip bir durumdu.

Sömürücü bir şirketin aksine… Tanya çalışanlarının haklarına saygı gösterme niyetindeydi.

“Askerler, suçluluk hissetmenize gerek yok. Çalışırken huzursuzluğunu saklayan işçilertense, kendilerine uygun miktarda vakit ayırıp dinlendikten sonra işini bitiren çalışanları tercih ederim. İtirazı olan var mı?”

Tanya’nın sözleri astlarını tam da gereken şekilde yüreklendirdi.

İzin başvuruları birbiri ardına masasında birikmeye başladı. Hatta daha uyanık askerlerden bazıları, tarih kısmını boş bıraktıkları başvuruları teslim etti. Böylece Tanya, emir subayıyla birlikte dağ gibi yığılan başvuruları işleme koyma görevine koyuldu.

Şaşırtıcı bir şekilde, izin başvuruları tüm Muharebe Grubu’ndan sel gibi yağmıştı.

En azından Binbaşı Weiss’ın kalacağını düşünmüştü… Her bir başvuru formunda, ister memlekete gitmek ister kısa bir kişisel geziye çıkmak olsun, izinlerini tam olarak nasıl geçirmek istedikleri açıkça belirtilmişti. Görünüşe göre Tanya’nın askerleri, onun Genelkurmay ile olan güçlü ilişkisinin farkındaydı ve her türlü seyahat ödenek/tazminatını söküp alabileceğini düşünüyorlardı. Demiryolu Dairesi ile gerekli ayarlamaları yapabileceği düşünülürse, bu pek de zor olmayacaktı. Yarbay Uger’in lütfu sayesinde, uzun mesafeli seyahat içeren başvurular için en iyi düzenlemeleri yapabilirdi.

Yine de askerî kullanım için boş koltuk kalmadıysa, bu onlara paraya mal olacaktı. Tanya derin bir iç çekerek emir subayına, aradaki farkı kapatmak için taburun örtülü ödeneğini kullanma emri verdi.

“Bunu yapmamız gerçekten sorun olmaz mı?” Tanya’nın emir subayının gözleriyle ne söylemeye çalıştığı son derece açıktı.

“Büyücüler ordunun en değerli varlığıdır, bu yüzden dinlenmiş ve morallerinin yüksek kalmasını sağlamak için elimizden geleni yapmayı ihmal edemeyiz. Bu yüzden, örtülü ödenekten harcanan miktarı bakım ve onarım masrafı olarak kaydedin.”

“Hemen ilgileniyorum, komutanım.”

Tanya başıyla onayladıktan sonra sandalyesinden kalktı. Astlarının başvuruları halledildiğine göre, artık kendisinin de izninin tadını çıkarma vakti gelmişti.

“Nihayet ben de rahatlayacak vakit bulabildim.”

“Kesinlikle öyle, fakat… bir yarbay olarak yapabileceğiniz en fazla şey kışlada tembellik etmek değil mi?”

Bu kadarı doğruydu. Bir birlik komutanının görev yerinden ayrılabilmesi için çok daha üst makamlardan izin alması gerekiyordu… Tanya o izni daha sonra almak zorunda kalacaktı. Albay Lergen’in mührüne erişimi yok değildi elbette, ancak bunu burada kullanması ileride başını ağrıtabilirdi.

“Burada kısa bir mola verirken, asıl izin başvurumu Batı Ordu Grubu’na göndereceğim. Şimdilik komuta merkezinden çıkıp kışlanın dinlenme salonunda vakit geçireceğim. Kulağa medeniyetten uzak bir hareket gibi mi geliyor? Sahip olduğum o küçücük özgürlüğü kullanabilmenin, ruh halimi düzeltmek için gayet makul bir yol olduğunu düşünüyorum.”

Tanya, bir günlüğüne de olsa işleri düşünmek zorunda kalmayacağı fikriyle içten içe bayram ediyordu.

“Hatta sana bir kahve ısmarlamama ne dersin?”

“Büyük bir memnuniyetle katılırım, komutanım.”

“Emir subayı, bu özel bir durum. Neden sen de bugünü kendine ayırmıyorsun?”

Ancak Tanya’nın davetine karşılık Visha, İmparatorluk Ordusu’nun çalışma kültüründen ne kadar derinden etkilendiğini gösteren bir şey söyledi.

“Size eşlik etmem, bunu resmî görevimin bir parçası kılmaz mı?”

“Yani?”

“Ben de görev yerimi terk edip size katılacağım.”

Ben de öyle düşünmüştüm, diye geçirdi içinden Tanya ve kahkahayı bastı. Bir zamanlar Ren cephesinde karşısında alenen ağlayan emir subayının bu hâle geldiğini düşünmek inanılır gibi değildi. Tanya onun böyle bir şey söyleyeceğini asla tahmin edemezdi.

“Sanırım bir askerin görevi her daim teyakkuzda olmaktır. Epey güvenilir bir emir subayı olup çıktın.”

“Şey, görev yerimden ayrılmam gerçekten sorun olmaz mı…?”

“Elbette sorun olur. İznini ben onaylıyorum.”

Haklarını usulüne uygun kullanan bir insan takdiri ve övgüyü hak ederdi. Tanya zarar vermeme ilkesini canıgönülden benimsemişti. Neredeyse özel mülkiyetin kutsallığına inandığı kadar.

Dinlenme salonuna doğru yürürken Üsteğmen Serebryakov, çok önemli bir şey hatırlamış gibi ellerini çırptı.

“Ah, doğru ya! Savaştan önce Yüzbaşı Meybert ile o görüşmeyi ayarladığımızda bize bir hediye hazırlamıştı! Kahvemizin yanında onun da tadını çıkaralım! Hemen gidip getireyim!”

Tanya’nın emir subayı koşarak uzaklaştı ve çok geçmeden üzerinde “İmparatorluk Donanması Ananası” yazan birkaç konserve kutusuyla geri döndü.

“Bunlar… donanmanın konserve azığı mı?”

“Denizaltı Filosu Komutanlığı’ndan bir nevi sus payı olarak düşünmemizi söyledi. O limandaki komutanların yaptığı hatayı gizli tutmamızı istiyor.”

Ha, şu mesele. Tanya, yüzbaşının kendisinden ne hakkında çenesini kapalı tutmasını istediğini gayet iyi biliyordu. Şu acemi donanma personelinin kendi limanını bile savunamadığı zamandı. Albay Lergen, adam sorumluluktan kaçmaya çalıştığında öfkeden deliye dönmüştü.

“Rüşvet mi? Ne kadar da utanç verici.”

Kutulardan birini eline aldı ve ananasların leziz bir şuruba batırılmış olduğunu doğruladı.

“Kimse öğrenmeden önce tüm delilleri ortadan kaldırsak iyi olur.”

“Anlaşıldı komutanım!”

Böylece ikili, bulabildikleri tüm ikramlıkları toplayıp dinlenme salonunda bir araya geldiler; Tanya ve Üsteğmen Serebryakov kısa bir kahve molası verdiler.

Topladıkları yiyecekleri dinlenme salonundaki masanın üzerine serdiler. Adeta kültürel ürünlerden oluşan bir koleksiyondu.

Tanya elindeki en kaliteli kahve çekirdeklerini yavaşça seçti ve bir tavada kendi elleriyle kavurdu. Üsteğmen Serebryakov ise çekirdekleri değirmenle maharetle öğüttü. Ardından öğütülmüş çekirdekleri kaynar suyla demlediler ve Tanya’nın emir subayı bu büyüleyici siyah sıvıyı ustalıkla fincanlarına doldurdu.

Kutusundan çıkarılan İmparatorluk Donanması ananasları da inanılmaz derecede lezzetliydi.

Tanya yüzünde kocaman bir tebessümle bu anın tadını doya doya çıkarıyordu. Hemen yanında rahatça oturan emir subayı, bir soru sormadan önce hafifçe ciddi bir ifadeye büründü.

“Size bir şey sorabilir miyim?”

“Nedir?”

“Şey… bu savaşın nereye gittiğini sormak istemiştim.”

Soru Tanya’yı hazırlıksız yakaladı. Ağzındaki tatlı ananas dilimi aniden ekşimiş gibi yüzünü buruşturdu.

Bu değerli izin vaktinde konuşmak isteyeceği en son şey savaştı.

“Sorulması tuhaf bir soru.”

“Şey, sizinle baş başayken bu tür sorular sormak için pek fırsat olmuyor da…”

Tanya, fikrini kibarca soran bu genç kadını azarlayamadı. Erlerin ve erbaşların gözünden uzak, iki subayın düşüncelerini paylaşması için bir fırsattı bu.

En azından belli bir dereceye kadar ona karşı dürüst olmanın daha iyi olacağını düşündü.

“Bunun üzerinde çok fazla durmazdım… Şu anda en büyük önceliğimiz, hepimizin buradan sağ salim çıkmasını sağlamak.”

“Siz gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz, Komutanım?”

“Bir savaş ancak zaferle sona erdirilebilir. Görebildiğim kadarıyla şu anda kimse kaybetmek amacıyla savaşmıyor. Yine de…”

Tanya bir nefes aldı, ardından söylenmesi gerekeni söylemeden önce nefis Ildoa kahvesinden bir yudum çekti.

“Bizler askeriz. Yani senin durumunda, kendi isteğinle katılmadan önce zorunlu asker olman gerekiyordu… Ve elbette bu kararı almana yol açan belirli koşullar vardı…”

“Ben bir subayım, komutanım. Herkesle aynı nedenlerle katıldım.”

Üsteğmen Serebryakov, Tanya’ya başıyla onay verdi. İkisi de bu bakımdan aynıydı. Devlet memurları olarak, uluslarının egemenliğinin birer enstrümanıydılar. Sıradan devlet memurları gibi azıcık işle veya hiç çalışmadan maaş alabilselerdi ne güzel olurdu, ama ne yazık ki maaşlarının her kuruşunu sonuna kadar hak etmek zorundaydılar. Tanya köleliğe karşı olmasına rağmen, kendisinin ve Visha’nın işlerine harcadıkları ödenmeyen mesai saatlerinin muazzam miktarı göz önüne alındığında, fiilen dört dörtlük iki kamu görevlisiydiler.

Tanya başını salladı ve tekrar konuya odaklandı.

“Zorunlu askerlik yapan askerlerin, savaş bittiğinde dönecekleri bir evleri vardır. Ancak gönüllü yazılan bir asker, kaderini orduya bağlamış sayılır. Subay olmak tahmin edebileceğinden çok daha zordur.”

“Şey, bununla ne demek istiyorsunuz?”

“Ne kadar tatlı bir kurtuluş olursa olsun, ölüm gibi bir seçeneğe sahip olma ayrıcalığımız yok. Buraya kendi isteğimizle geldik, bu yüzden sonuna kadar savaşmak zorundayız. İşte bu yüzden bu savaştan sağ çıkmamız gerekiyor.”

Hayatlarından daha önemli hiçbir şey yoktu. Tanya için, intihar ederek kaderinden kaçma fikri ne kadar zaman geçerse geçsin asla anlayamayacağı bir şeydi.

“Kazanamayacağımızı mı söylemek istiyorsunuz?”

“Ben hülyalara kapılacak biri değilim. Yine de kaybedeceğimizden son derece şüpheliyim.”

“…” “Efendim?”

“O da ne demek, Üsteğmen? Bozguncu musun?”

“H-h-hayır, ama…”

Emir subayı tamamen şaşkın görünüyordu. Tanya onun ikici bir zihniyete sahip olduğunu düşünüyordu—her şeyi doğal olarak siyah ve beyazdan ibaret görmeye meyilli bir tip. 203. Büyücü Taburu’ndan bir büyücü için uygun bir kişilikti bu. Tanya’nın askerleri her zaman yaşam ve ölüm şeklindeki iki aşırı uçla yüzleşiyordu. Bu fırsatı emir subayına küçük bir ders vermek için kullanmaya karar verdi.

“O halde bunu anlamamız için iyi bir fırsat.” Tanya kahvesini masaya hafif bir tıkırtıyla bıraktı ve Visha’yı işaret ederek devam etti: “Bu savaşı kazanıp kazanamayacağımızı mı soruyorsun? Bunun cevabı, denemeden bilemeyeceğimizdir. Ama seni temin ederim ki kaybetmeyeceğiz.”

“…” “Savaşı tersine çevirmemizi sağlayacak gizli bir yöntem mi hazırlanıyor?”

Yapma ama Üsteğmen, diye patlamasına ramak kaldı Tanya’nın.

Savaştaki gidişatı tersine çevirmek mi? Beni öldürüyorsun Visha!

Tanya, emir subayının bu lafı karşısında içten içe kaşlarının çatıldığını hissetti. Bu genç kadını azarlamasını gerektirecek bir şey değildi belki ama savaşı tersine çevirmeleri gerektiği fikri bile onun orduya duyduğu şüphenin açık bir işaretiydi.

Başka bir deyişle, Üsteğmen Serebryakov bile ibrenin İmparatorluk Ordusu’nun aleyhine döndüğünü kabullenmişti.

“Üsteğmen, ortada büyük bir sır falan yok. Sadece saksıyı çalıştırman gerekiyor.”

“Şey… Yoksa çığır açan yeni bir teknoloji mi var? Biliyorsunuz, hani geçen seferki gibi. Elinium Silah Fabrikası imdadımıza yetişmişti ya!”

Tanya o lanet yerin adını duymakla bile kafasına ağrılar girdiğini hissetti. Bu kez gerçek anlamda kaşlarını çattı.

Kendi haline bırakılırsa, çılgın bilim insanı Schugel’in tuhaf bir icat çıkarması imkânsız değildi. Tanya tek temennisinin, böyle bir şey gerçekleşirse kendisinin bundan tamamen uzak kalması olduğunu düşündü.

Tabii bunun konumuzla bir ilgisi yoktu… Asıl mesele, savaşın en başta neyden kaynaklandığıydı.

“İşin içinde gizli bir silah, plan, hatta sihirli bir değnek bile yok. Ne demeye getirdiğimi anlıyor musun?”

“L-lütfen beni aydınlatın, Komutanım!”

Tanya lafının azarlayıcı tınlamasını amaçlamamıştı, ancak aldığı cevaba bakılırsa gözle görülür şekilde öyle algılanmıştı. Bir de bunun görev dışındaki iki asker arasında geçen özel bir sohbet olması gerekiyordu.

“Çok basit. Cevap siyaset.”

Savaş nihayetinde siyasetin bir uzantısıydı sadece. Silah zoruyla ve açık harple yürütülse de, savaşanların insan olduğu gerçeği, siyasetin her zaman temel denklemin bir parçası olacağı anlamına geliyordu. Kazansalar da kaybetseler de, asıl büyük mücadele yine tamamen siyasi yollarla karara bağlanacaktı. Tanya, unutmasın diye bu noktayı Üsteğmen Serebryakov’a tekrar hatırlattı.

“Bölük seviyesinde zafer ve yenilgiyi ayırt etmek kolaydır.”

“Haklısınız!”

Askerlerini biraz daha eğitmenin acil bir ihtiyaç olduğunu fark eden Tanya, parmağını hafifçe alnına koydu. Doğrudan savaşla ilgili olmayan konular hakkında onlara daha temel bilgiler öğretmesi gerekiyordu.

“Taburlara, alaylara, hatta tugaylara ve tümenlere bakalım. Bunların hepsi için zafer, fizik kanunları kadar nettir. Peki, koskoca bir ülkeye baktığımızda ne olur? İş bu seviyeye geldiğinde, kazananı belirleyen şey saf askerî güç değildir.”

“Yani taarruzumuzu nasıl icra edeceğimiz üzerine mi düşünmeliyiz?”

“Evet, doğru. Hayvanlar bile ava çıktıklarında akıllarını kullanırlar. Bir kurt sürüsüne bakman yeterli.”

Tanya bu örneği verince emir subayı anladığını belirtircesine hevesle başını salladı. Ağzına mutlu mesut bir ananas dilimi daha attı ve hızla kendi çıkarımını yaptı.

“Aha, o zaman bu çok basit!” Üsteğmen Serebryakov hevesle devam etti: “Yani en sert yumruğu atan kazanır.”

“…” “Üsteğmenim, görünüşe göre acilen yeniden eğitilmeye ihtiyacınız var. Hadi bir tekrar yapalım. Subay olmadan önce öğrendiklerini bir hatırla bakalım.”

“Şey, ee… Ah, bir dakika Komutanım. Şu an moladayız, bunu daha sonraya bıraksak olmaz mı?”

“Hâlâ görev başındasın.”

Amma da yaptın, emir subayı sanki ağlamak üzereymiş gibi görünüyordu. Yine de gözyaşları dikkate alınmaya değer değildi. İnsan yaptığı hataların bedelini ödemelidir.

“Ben bir birlik komutanıyım; askerlerimin eksik bilgiyle sıyrılıp gitmelerine göz yumamam. Üsteğmenim, derslerini gözden geçirmek için biraz zaman ayır ve cevabı içeren bir raporla yanıma gel. Bu bir emirdir.”

Bu belayı kendi başına açtığını fark eden Tanya’nın emir subayının gözleri merhamet dileniyordu… Ne var ki Tanya, ufacık bedenindeki tüm merhameti astlarına topluca izin vermek için zaten harcamıştı.

Neyse ki Visha bu iş için fazla mesai yapmayacaktı; şanslı sayılırdı.

Madem bu bir emirdi… Üsteğmen Serebryakov, mesai saatini kendi kendine çıkardığı bu ödevi yaparak geçirebileceği görev yerine döndü.

Yine de bu durum, ona ödevi veren kişinin moralini epey bozmuştu. Çünkü görürsünüz ya… İmparatorluk’taki o acıklı, ölümcül eksiklik, emir subayının bu bilinçsizliğinde kendini göstermişti.

İmparatorluk, kendi yarattığı şiddet aygıtına aşırı derecede bel bağlıyordu.

“Visha’nın bu saçma sapan lafı, İmparatorluk’un kaba kuvvetle çözemeyeceği hiçbir sorun olmadığını sandığının bir işaretidir.”

İmparatorluk gücüne fazla güveniyordu.

Şimdiye kadar neredeyse sırf bununla idare edebilmiş olmaları, bu paradigmayı ülke için adeta taşa kazımıştı.

Bu ulusun kendi Bismarck’ı olsaydı, önlerinde izleyebilecekleri başka bir yol olabilirdi.

Ah, Bismarck.

Gerçekten büyük bir adamdın.

Yaşadığın o eşi benzeri görülmemiş emperyalizm çağında ülkenin dizginlerini elinde tutmayı nasıl başardın acaba?! Bugünkü İmparatorluk’ta senin yarın kadar yetenekli bir diplomat olsaydı keşke!

Tanya zihnini berraklaştırmak için başını salladı.

İmparatorluk’ta muhtemelen bir Bismarck vardı. En acıklı tarafı ise Tanya’nın, İmparatorluk’un böyle bir insandan asla düzgün şekilde yararlanamayacağını öngörmesiydi.

Tanya bu öngörüsünden neredeyse emindi.

Ulusu aşırı şovenizmi el üstünde tutuyor, karamsarlığı ve temkinliliği ise korkaklık sayıp aşağılıyordu.

İmparatorluk, bir galip olarak zafer kazanmanın her şeyden üstün bir zorunluluk olduğu düşünce ekolünü benimsemişti. Yenilgi ihtimalini aklından bile geçirenlerin İmparatorluk’ta bir yere gelmesi imkânsızdı.

Başka bir deyişle… Tanya’nın kariyerini koruyabilmesi için her şeyini zafere ulaşmaya kanalize etmesi gerekiyordu, başka hiçbir şeye değil.

Bu da neredeyse imkânsız bir mücadele olacaktı.

Aklı hâlâ meslek değiştirmekteydi ve buna geç kalmadan, bir an önce başlaması gerektiğini biliyordu. Yine de ordunun bir parçasıydı ve savaştaydılar. Bir şirketin, çalışma koltuğunda otururken başka yere iş başvurusu dolduran bir salağı kovacağı gibi, ordu bu emellerini sezdiği anda soluğu idam mangasının karşısında alacağını biliyordu.

İdam meydanında kelimenin tam anlamıyla bir leke olup çıkardı. Tanya hayatını yurttaşlık hakları türküleri söyleyerek, huzur içinde noktalamak istiyordu. Onun için en kötü sonuç, Varlık X’i eğlendirecek bir sonuç olurdu.

Sert askerî tavırları ve bir lider olarak inanılmaz ağırlığı nedeniyle Korgeneral Rudersdorf sık sık gözü pek bir adam olarak algılanırdı. Ordu dışındaki, onunla sadece yüzeysel olarak çalışan insanların çoğu onu böyle görürdü.

Ancak Albay Lergen gibi astlarından birinin perspektifinden bakıldığında… onunla çalışmayı zor kılan şey cesareti değil, yetkinliğiydi.

Beceriksiz gördüğü kişilere karşı acımasızdı ve astlarının her birinden en iyisini ortaya çıkarma konusunda adeta merhametsizdi; her zaman ellerinden gelenin fazlasını talep ederdi.

Kesinlikle altında görev yapılması en zor üst düzey subaylardan biriydi.

Ne var ki suçun bir kısmı da Genelkurmay Başkanlığı’na verilen son derece ağır görevlerin önemine yüklenmeliydi. Beceriksizliğe karşı beslenen bu derin nefret, tüm kıdemli kurmay subayların ortak özelliğiydi ve kendi içinde mantıksız bir şey değildi. General, astlarının fikirlerini dinleyecek kadar alçakgönüllüydü bile. Doğrudan bir astı olarak epey pestili çıkarılmış olsa da Albay Lergen, üstünün yüksek standartları olmasına rağmen onunla mantık çerçevesinde konuşulabildiğini kabul etmek zorundaydı.

Genelkurmay İkinci Başkanı, stratejik planlama söz konusu olduğunda her zaman insan zihninin elverdiği en berrak kafayla düşünmek zorundaydı. İmparatorluk Ordusu’nda onun altında çalışan herkes için bu kanıksanmış bir durumdu.

Lergen’in hissettiği o muazzam şoku üzerinden atamamasının sebebi de buydu… üstü tarafından kendisine verilen emirlerden şüphe duyduğunda yaşadığı şok.

O gün, çağrıldığı İkinci Başkan’ın makam odasında kendini adeta dona kalmış bir halde bulacaktı.

“Benim bir isyanı bastırma planının hazırlanmasını denetlememi mi istiyorsunuz… İmparatorluk’ta mı?”

Tasarının başlığında “yatıştırma” sözcüğü geçiyordu geçmesine ama Lergen bu işlerin gerçek hayatta nasıl yürüdüğünü ve asıl ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Savaş zamanı yönetmelikleri, hele ki sürecin bu son evresinde, giderek daha da sertleşiyordu. İmparatorluk başkentinde birlikleri dilediği gibi sevk etme yetkisine sahip tek bir makam vardı.

“Bu bir acil durum planı. Olası bir duruma karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor.”

Üstünün ağzından çıkan her bir kelimede kaşlarının çatılmasını engellemek Lergen için tam bir irade sınavıydı. Yine de Albay Lergen, meslekten bir asker olmanın sorumluluğuyla uzman rolünü üstlendi ve fikrini beyan etti.

“Generalim, tüm saygımla belirtmeliyim ki bunun biraz aşırıya kaçmak olduğunu düşünüyorum. Bu tür önlemleri düşünmek için henüz çok erken. Şu an bulunduğumuz noktada bunların gereksiz olduğuna inanıyorum.”

“Öyle mi?”

Üstü olan İmparatorluk Ordusu Genelkurmay İkinci Başkanı Korgeneral Rudersdorf, gözlerini ona dikti… Ancak Albay Lergen geri adım atmadı; sırtından aşağı süzülen soğuk teri gizleyerek dik duruşunu korudu ve konuşmasını sürdürdü.

“Şu an itibarıyla imparatorluk başkentindeki siyasi, sivil ve güvenlik koşulları göz önüne alındığında, yakın ufukta somut bir tehdit bulunmadığına eminim. Aklıma gelebilecek en uç ihtimal askerlerin isyan etme potansiyelidir… Fakat bunun gerçekleşme olasılığı neredeyse hiç yokken, böyle bir plana neden ihtiyaç duyulduğunu anlamakta güçlük çekiyorum.”

Albay, rolünün bir parçası olarak iddialı ve şaşaalı terimler savurmaya devam etti.

“Bir stratejist olarak önerim, başkentte asayiş harekâtları için tutulan tüm birliklerin, çok ihtiyaç duyulan takviyeler olarak doğuya veya batıya sevk edilmesidir.”

Bütün bunları dil sürçmesi yaşamadan söyleyebilmiş olması mucizeden farksızdı. Ya da belki de şeytan onu bir köşeden sırıtarak izliyordu.

Albay Lergen cümlesini tamamladığı anda birdenbire tuhaf bir hisse kapıldı. En başta, İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’nda neden böyle bir safsataya girişmek zorunda bırakılmıştı ki?

“Haklı bir noktaya değindin, Albay.”

“Efendim?”

Üstü hiç düşünmeden, gayet umursamaz bir tavırla Lergen’e başıyla onay verdikten sonra devam etti.

“Pekala, seni bu plan üzerinde çalıştırmayacağım.”

Üstünün şaşırtıcı şekilde kendisiyle aynı fikirde olması üzerine Lergen, omuzlarındaki gerginliğin dağılmasını gizleyemedi. Ne var ki Albay Lergen tam savunmasını indirdiği sırada, puro kutusu şeklinde ikinci bir ok ona doğru havalandı.

Puroların en üst kalite olduğunu anlamak için tek bir bakış yeterliydi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın tam da İmparatorluk’u vuran deniz ötesi ambargoyla nasıl başa çıkacağını çözmeye çalıştığı bir zamanda bunun sunulması… Kutu ürkütücüydü. Üstü, bu kalitede bir ürünün karşılığında ondan ne talep edecekti acaba?

“Bir puro al.”

“İzin verirseniz, kalsın efendim.”

“Neden bu kadar isteksizsin, Albay Lergen? Hazır seni buraya yakalamışken biraz laflayalım.”

Biraz laflamak mı? Üstünün gereksiz her şeyden nefret etmeye dönük gündelik eğilimi göz önüne alındığında, Lergen’i inanılmaz bir rahatsızlık hissi kapladı. Komutanına asker kimliğiyle derin bir saygı duysa da Albay Lergen kıdemli bir kurmay subaydı.

Görmezden, duymazdan ve konuşmazdan gelmesinin de bir sınırı vardı.

“Askeri konularla ilgiliyse, emrinizdeyim efendim.”

Korgeneral Rudersdorf purosunu tüttürürken bu resmi yanıtı sessizce dinledi. Başını eğdi ve gözlerini dosdoğru Lergen’e dikti… En nihayetinde kısık bir sesle devam etti.

“Üstlerinin gönlünü hoş tutmayı öğrenmelisin. Yoksa açıkça konuşamıyor musun?”

“Bir asker olarak sizinle şakalaşabilirim efendim. Fakat… Ben asla şakşakçılık yapabilecek biri değilim.”

“Her adam dediğin böyle olmalı zaten.” Generalin dudaklarındaki gerginlik sırıtan bir ifadeyle gevşedi. “Fakat doğru olanı yapmanın da kendine göre artıları ve eksileri vardır.”

“… Anlayamadım efendim?”

“Bir puro al. Almışken bir sandalye çekip otur.”

Lergen bunun en kötüsüne hazırlanması gerektiği anlamına geldiğini biliyordu. Boğazından kaçan o sesli yutkunmadan nefret etti. Bacaklarındaki kasılmış eklemleri hareket etmeye zorlayan Albay Lergen, odadaki sandalyelerden birine yavaşça oturdu.

Madem bu duruma düşmüştü, en iyisi tadını çıkarmaktı.

Kutuyu açtı ve uzun zamandır ilk kez adamakıllı bir puronun zengin aromasının keyfini çıkardı.

İçmeye alışık olduğu her şeyden, hatta Müsteşar Conrad’ın görüşmelerinde kendisi için temin ettiği purolardan bile katbekat iyiydi. Dışişleri Bakanlığı’nın İmparatorluk’un zarafetinin simgesi olduğu iddiası da buraya kadardı işte. Albay Lergen, bu benzetmenin barındırdığı acı ironiyi düşünmekten kendini alamadı.

Ordu, İmparatorluk için Dışişleri Bakanlığı’ndan daha kıymetliydi. Ülke, askeri gücü diplomasiye tercih ediyordu. Eğer bu zihniyet ile ele geçirebildikleri puroların kalitesi arasında doğrudan bir bağıntı varsa… o halde şu an tüttürdüğü puronun içine ne kadar zehir gizlenmişti kim bilir?

“Ne hakkında konuşmak istersiniz efendim?”

“Mevcut durum hakkında ne düşünüyorsun?”

“Hâlâ mücadeleyi sürdürdüğümüzü. Ve faal, kararlı bir diplomasi dışında bu işten çıkış yolunun muhtemelen bulunmadığını. Ildoa’nın yardımına ihtiyaç duyacağımız söylenmeye gerek bile duyulmayacak bir gerçek olsa da, müzakereleri başlatan tarafın İmparatorluk olması gerekiyor.”

Üstünün onaylayarak başını sallaması Albay Lergen’i daha da huzursuz etti. Adını tam koyamasa da üstünün bu onayının arkasında bir şeylerin gizli olduğunu biliyordu.

Ancak ne var ki o gizli anlamın ne olduğunu çözemeden üstü konuşmaya devam edecekti.

“En büyük sorunumuz zaman.”

General, en büyük çetin sınavlarını bıkkın bir kaş çatmayla dile getirdi.

“Ülkemiz yavaş ama kesin bir şekilde kan kaybediyor.

Hükûmet, ordu ve imparatorluk ailesi arasında bir köprü görevi görmeleri gerekirken, bir sürü uyuşuk aylaktan ibaret hâle geldiler. Albay, ülkemiz… bir devrimi çoktan hak etti.”

Konuşma fazlasıyla somut bir hâl alıyordu. Bu sözler, muvazzaf bir askerin bırakın imparatorluk ailesini, ülkesinin üzerine kurulduğu düzen hakkında bile asla sarf etmemesi gereken türdendi.

Lergen gayriihtiyari başını salladı ve lafa atılarak üstünün sözünü kesti: “Efendim!”

“Albay, sen dosdoğru bir adamsın. Hem de olabildiğince dümdüz… Pekala, sanırım bu meselede ikimizin de nerede durduğunu gayet iyi anladık. Saçma sapan bir şey yapmaya niyetim yok.”

“O hâlde az önce söylediklerinizin ne kadar akılalmaz olduğunun siz de farkındasınızdır herhalde?!”

Korgeneral Rudersdorf, kaya kütlesinden yontulmuş gibi duran bir yüz ifadesiyle başıyla onayladı.

“Bunun yalnızca bir acil durum planı olduğunu unutma. Elimizin altında bulunması gereken bir şeyden ibaret. Bunun için galeyana gelmeye gerek yok. Senin de dediğin gibi, bu durumdan çıkmak için meşru yollardan daha iyi bir güzergâh yoktur. Bu konuda seninle çelişeceğim bir husus bulunmuyor.” Son derece bıkkın bir ses tonuyla konuşmasını sürdürdü: “Bir subay olarak görevinin ne olduğunu tamamıyla anladığına inanıyorum. Bu yüzden ikimiz de en iyi bildiğimiz işe odaklanmalıyız.”

“Görevimi bir an olsun unutmadım.”

“… Güzel. Çıkabilirsin. O puroları da yanına al. Sana hediyem olsun.”

Lergen bu teklifi reddedemeyeceğini biliyordu. Puroların cömertçe verilmiş bir hediyeden ziyade adeta eline tutuşturulduğunu hissetti.

Kutuyu hürmetle toparladıktan sonra asker selamı vererek İkinci Başkan’ın makam odasından ayrıldı. Aldığı birkaç derin nefes sayesinde bu çetin ve gergin atışmanın ardından umutsuzca ihtiyaç duyduğu oksijene kavuştu.

Sağlıklı düşünemiyordu sanki.

Çok düşünmeden purolardan birini çıkarıp ağzına götürdü, ancak hemen başını sallayarak vazgeçti ve her zamanki ucuz tütününe geri döndü. Artık askeri istihkak tütün içmeye fazlasıyla alışmıştı.

Peki bu kadar puroyu ne yapacaktı?

“Bunları kendime saklamam pek doğru gelmiyor…”

Onları tek başına tüttürme fikri karşısında tereddüde düşmüştü, adeta bir suçluluk hissetti. Rüşvet falan değillerdi elbette ama ne yapacağını da bilemiyordu.

En iyisinin bunları tamamen başka birine vermek olduğuna karar verdi.

Genelkurmay Başkanlığı’ndaki en yoğun kişinin kim olduğunu düşünmek için biraz duraksadı… ama çok geçmeden bunu düşünmesine bile gerek olmadığını fark etti. Biraz yol yürümesi gerekecek olsa da bu puroları hak eden tek bir daire vardı. Purolar elinde, Demiryolu Dairesi adındaki o labirente doğru yola koyuldu.

Yolda karşılaştığı tanıdıklara veya askerlere tek tük selam vererek Genelkurmay binasının soğuk koridorlarında ilerledi Lergen.

Bu kısa yürüyüş sırasında, çalışma yerinin ne kadar sade olduğunu düşünürken buldu kendini. Şurada burada tek tük süslemeler vardı ama Dışişleri Bakanlığı’nın yanında esamesi bile okunmazdı. Yarbay Degurechaff’ın bu binayı neden küçümsediğini şimdi daha iyi anlıyordu.

Genelkurmay Başkanlığı, gerçek işleri omuzlayanların yuvasıydı.

Albay Lergen sivil çalışanlardan birinin kapısına yaklaştı ve vurarak seslendi.

“Yarbay Uger, orada mısınız?”

Yanıt gelmedi.

Çok mu kısık sesle vurmuştu? Lergen kapıyı daha sert çaldı ama yine ses çıkmadı.

“Dışarıda olmalı. Garip, normalde bu saatlerde burada olurdu…”

Şüphesine yenik düşen Lergen başını odadan içeri uzattı ve az çok tahmin ettiği bir manzarayla karşılaştı. Bir demiryolu görevlisi, masasının üzerine sızıp kalmıştı. Görev başında uyumak oldukça ciddi bir sorundu ama Yarbay Uger’in ne kadar işle boğuştuğunu düşünen Lergen, adama acımaktan başka bir şey yapamadı.

General Zettour’un doğudaki hareketli harp konseptini mümkün kılan o devasa tren tarifesini organize etmeyi daha yeni bitirmişti. İmparatorluk’un kendisine en ufak bir izin vermiş olması son derece şüpheliydi… Lergen adamı azarlamaya kıyamadı.

Puroları bir notla bırakıp gitse miydi?

Hayır, Albay Lergen adamı uyandırıp gidip biraz dinlenmesini emretmenin daha doğru olacağına karar verdi. Masaya yaklaştığı sırada üzerine saçılmış bir dizi belge gözüne çarptı.

“Bu da ne… cephe değiştirme tren tarifesi mi…?”

Uger bunu günler önce bitirmişti ve belge zaten dolaşıma girmişti. Masasının üzerinde sızıp kalmasının başka ne açıklaması olabilirdi ki?

“Ama… bu da nesi…”

Dönüp bir daha baktı. Bu, güney cephesine ait bir tren tarifesi miydi? Güneydedeki tek cephe ise…

“Ildoa mı?”

İşte şimdi merakı tamamen uyanmıştı. Belgeleri inceledi ve karmaşık sayılardan oluşan bir listeyle karşılaştı. Farklı trenlere ve istasyonlara ait istatistiklerdi bunlar ama tuhaf bir şekilde fazlasıyla ayrıntılıydılar.

Birkaç belgeye daha göz atacakken, odanın sahibi sonunda sersemlemiş bir halde uykusundan uyandı.

“Ha? Ne? Ah, ne zaman geldiniz Albay’ım?”

Adam gözlerini birkaç kez uzun uzun kırpıştırırken Albay Lergen sevecen bir tavırla elini salladı.

“Rahat ol. Çok yorulmuş olmalısın.”

Bütün Genelkurmay Başkanlığı’ndaki en zor işlerden birinin tren tarifesini düzenlemek olduğu düşünülürse, haksız da sayılmazdı. Vagon sayısı sınırlı, vagon talebi ise sonsuzdu. Sadece hatların bakımını üstlenmek bile savaş zamanında hayati bir önem taşıyordu. Talepler arasında yeni döşenmesi gereken demiryollarının ikmali de vardı—daha da kötüsü, stratejistler her zaman çift yönlü hat talep ediyor, bu da Federasyon hatlarının İmparatorluk trenlerinin kullanabileceği hat açıklığına dönüştürülmesini kapsıyordu.

İnsan aklının sınırlarını zorlayacak kadar karmaşık bir işti ama ordu bir şekilde her şeyi tıkır tıkır yürütmenin yolunu buluyordu. Reichsbahn tarafından nefret edilir, Demiryolu Dairesi tarafından korkulur ve yetersiz ikmal yüzünden cephe birliklerinin şikayetlerine maruz kalırlardı; yine de ne olursa olsun işlerini yaparlardı.

Ülke lojistiğinin asla aksamaması için perde arkasında aralıksız çalışırlardı. Bu puroları hak eden başka kimse olamazdı.

“Belki bunlar biraz kafanı dağıtmaya yardımcı olur. Bugün erken saatlerde General Rudersdorf’un beni fiziksel olarak tehdit etmesinin özrü olarak aldım bunları.”

Yarbay Uger puroları pek düşünmeden kabul etti.

“Teşekkür ederim. Ah, şey, az önceki durum için kusura bakmayın. Beni en perişan halimde gördünüz, Albay Lergen.”

“Benden başka biri olsaydı, bu bir bilgi sızıntısı sayılırdı.”

“… Genelkurmay’a ait tüm bilgilere tam erişimi olan pek fazla kişi yok zaten.”

Haksız da sayılmazdı.

Albay Lergen, savaşın başındaki korgenerallerden bile katbekat fazla yetkiye sahipti. Savaş ilk patlak verdiğinde neredeyse General Zettour kadar bilgiye erişme yetkisi vardı.

Bu artan yetkiyle birlikte omuzlarına binen o devasa sorumluluğu iliklerine kadar hissedebiliyordu. Ne de olsa elinde sihirli bir kazan yoktu. Başkalarının üzerinde yetki sahibi olmak, ona yoktan var etme gücü vermiyordu.

Bu konumun getirdiği aşırı stresten bahsetmeye gerek bile yoktu.

“Sanırım bu işin getirdiği tek avantaj bilgiye erişim hakkı. Bir de işte, arada bir denk gelen kaliteli purolar. Yine de yukarıdan katlanmak zorunda kaldığım baskı olmasa daha iyi olurdu ama…”

“Ha-ha-ha, yetenekli insanların kaderinde ölene kadar eşek gibi çalışmak vardır.”

“Yarbayım, sanki aynı gemide değilmişiz gibi davranmayın. Son zamanlarda neyle uğraştığınızı biliyorum. Dairede oradan oraya koşturulduğunuzu ve insanların ivır zıvır işlerini üzerinize yıktığını gözümde canlandırmam hiç de zor değil.”

“Hediye için teşekkür ederim. Ah, aklıma gelmişken. Bunlarla ilgileniyor muydunuz?”

Uger kâğıtları düzenleyip Albay Lergen’in önüne koydu. Az önceki cephe değiştirme tarifesinin aynısıydı. Albay açıkça yüzünü ekşitti.

“… Dürüst olacağım—bu planlara bir anlam vermekte güçlük çekiyorum.”

“Ne? Şaka yapıyor olmalısınız.”

Bu yorum Yarbay Uger’i hazırlıksız yakaladı. Onun için sıradan, eski bir tarifeden farksızdı. Bir demiryolu çalışanı için bundan ibaretti. Ancak savaşın farklı boyutlarından sorumlu bir stratejist olarak Lergen bambaşka bir bakış açısına sahipti.

“Bu belgeler Ildoa için, değil mi?”

Yarbay Uger iç çekerek sadece “Doğru,” dedi. “Bu bir tren tarifesi ve bir demiryolu uzmanı… Ildoa haritasının üzerinde sızıp kalmış durumda. En hafif tabirle, son derece uğursuz bir plan olduğunu söylemeliyim.”

Genelkurmay Başkanlığı böyle bir zamanda neden Ildoa’ya doğru gidecek demiryolu düzenlemeleri yapıyordu ki? Binada böyle bir haritanın bulunması bile neredeyse saçmalıktı. Tanrı aşkına, Ildoa onların müttefikiydi. Ülke savaşa karşı şüphesiz son derece fırsatçı bir yaklaşım sergiliyor olsa da… yine de İmparatorluk’a çok ihtiyaç duyduğu malzemeleri gönderiyorlardı.

Tedbiri elden bırakmamak önemli olsa da, komşuları üzerine plan yapmaya değecek ciddi bir tehdit sayılmazdı. Ildoa bundan ibaretti. Öyleyse neden Ildoa’ya tren göndermek için geniş çaplı hazırlıklar yapılıyordu? Lergen bunun o belirsiz B Planı’nın bir parçası olduğunu varsaydı.

“Yarbay Uger, bunun neyle ilgili olabileceğine dair bir fikriniz olduğunu varsayabilir miyim?”

“Bir fikrim var sanırım. Siz de öyle mi düşünüyorsunuz?”

“Bahse girerim bunlar bir şeyin ön hazırlıkları. Asıl sorun… ön hazırlık olarak kalıp kalmayacakları.”

Bu yeni tarife, asıl planlarının işlememesi ihtimaline karşı yapılan bir hazırlık mıydı? Lergen böyle düşünmek istiyordu ama belgelerde ve sayılarda son derece somut bir şeyler vardı. Belli ki bu da bir başka sigorta biçimimdi.

Oyunun her aşamasında sigorta şarttı. Yine de albayın tüm bu mesele hakkında üzerinden atamadığı tuhaf bir his vardı.

“Bir demiryolu görevlisi olarak, Ildoa sınırında düzenli olarak birlik konuşlandırdığımızı söyleyebilirim. Fakat bu sefer zorlanıyorum. Oraya yeterince dağ vagonu ve bakım vagonu ulaştırmakta güçlük çekiyorum.

Ha?” Lergen yarım yamalak başıyla onayladı ama o an içindeki o tuhaf hissin daha da güçlendiğini hissetti.

“Ildoa’ya vagon mu gönderiyorsunuz?”

“Şey, sadece deneme amaçlı.”

“Bir dakika, Yarbayım.”

“Bir sorun mu var?”

Yarbay Uger’in hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi konuşması, Albay Lergen’in onu derhal sorgulamasına neden oldu.

“Oraya bizzat vagon göndermeniz mi istendi? Bunun bir yanlış anlaşılma olmadığına emin misiniz?”

“Evet, demiryolları şu an pek iyi durumda değil; bu yüzden geleceği planlamak adına önce bölgeye lokomotif sevk etmemiz gerekiyor.”

“Yarbayım, bu konuda bana hiçbir şey söylenmedi.”

“Bu testleri neden yaptığımızın teknik gerekçelerini açıklayayım mı? Siyasi nedenlerden ötürü Ildoa ile asla savaşmayacağımız için, dağların arasından geçen bir rotayı araştırmak üzere bölgeye yalnızca astlarımı gönderebiliyorum.”

Mesele bu değil— Albay Lergen başını salladı.

Akla gelebilecek her türlü durum için plan üretmek, neredeyse tüm askeri prosedürlerin temelini oluştururdu. Tam da bu meseleyle ilgili zaten önceden düşünülmüş birden fazla plan mevcuttu. Yarbay Uger’e verilen mevcut görevle ilgili de nihai araştırmaların çoktan yapılmış olması muhtemeldi.

Sahada bizzat makine harekete geçirmek ise saf teoriden tamamen farklı bir şeydi. Bunun için ellerindeki kısıtlı kaynakları kullanıyorlardı. Karargâhtaki konumu göz önüne alındığında, Lergen’in bundan haberdar olması gerekirdi.

Öyleyse neden kendisine bunlardan hiçbir şekilde bahsedilmemişti?

“Ildoa’ya gidecek trenler konusunda… bu sefer çizelgelerini hazırlama emrini neden aldığınızı biliyor musunuz? Ya da vazgeçtim— size bu emri kimin verdiğini söyleyin.”

“General Rudersdorf verdi. Ildoa’nın düşman kuvvetlerine katılması gibi en kötü senaryoya karşı bir tedbir planı istediğini söyledi.”

“Kulağa makul geliyor fakat… Yarbayım, böyle bir durum gerçekleştiğinde ne yapacağımıza dair zaten bir planımız var. Onaylanmış planların tamamı savunma odaklı.”

“Bağışlayın— ne demek istediğinizi tam anlayamadım…”

Demiryolu sorumlusunun büyük resmi göremediği açıktı; bu yüzden Lergen, acı gerçeği—bir stratejistin gözünden bunun ne anlama geldiğini—ona açıklamaya karar verdi.

“Savunma muharebesi için iki ülke arasındaki tüm demiryollarını imha etmeyi planlamıştık. Birlikleri dağlara konuşlandırıp tamamen savunmamızı tahkim etmeye odaklanacaktık. Ildoa sınırından içeri girmeyi içeren tek bir plan bile yok.”

Bu tren çizelgeleri daha savaş başlamadan önce hazırlanmıştı. Tüm trenler İmparatorluk sınırları içinde kalacaktı. Bu planlar bir düşman ordusunu tek hamlede yok edecek güçten yoksun olsa da, ülke sınırları içindeki birlikleri kullanarak belki de belirsiz bir süre boyunca zaman kazanabilirdi.

Yarbay Uger, hazırlamakla görevlendirildiği çizelgedeki tuhaflığı sezmeye başlamıştı; belgeleri yeniden gözden geçirirken yüzü kısa sürede endişeyle buruştu.

“O hâlde… general, bunları hazırlamamı gerektirecek nasıl bir senaryo öngörüyor?”

“Muhtemelen teorinin de ötesinde bir şey. Benim yetkilerime sahip bir subayın bile henüz bilmediği bir şey.”

Ordunun plan yapmayı ne kadar sevdiği herkesçe bilinirdi. Yine de israftan nefret ederlerdi ve savaşın mevcut durumu göz önüne alındığında boşa harcayacak tek bir dakikaları bile yoktu. Dolayısıyla, arkasında net bir hedef bulunmayan hiçbir faaliyete onay verilmezdi.

Bu da şu soruyu akla getiriyordu… Konu Ildoa olduğunda hedeflenen şey neydi?

Ve neden Lergen’in bundan haberi yoktu? Kritik noktalardaki askeri topoğrafyayı incelemekle görevli olan Lergen’in üstelik.

“… Bu muhtemelen çok gizli bir harekât.”

Lergen bunu kabullenmiş, çaresiz bir gülüşle ağzından kaçırdı.

Düşmanları kandırmanın en iyi yolu, her şeyden önce kendi müttefiklerini kandırmaktı sonuçta.

Bu sözde ön çizelge, Genelkurmay Başkanlığı için sıradan bir işten ibaretti. Üzerinde çalışılması, muhtemelen hiçbir silah arkadaşının dikkatini çekmezdi.

Ancak bizzat makineleri harekete geçirmeye başladılarsa durum farklıydı.

Bunun arkasındaki anlam son derece, son derece—ne kadar vurgulansa az kalacak kadar—ciddi bir şeydi.

Daha önceki sözde yatıştırma planının en ufak bir emaresi bile aynı anlama işaret etse de, bu durum çok daha fazlasını gösteriyordu. Aşikârdı ki… General Rudersdorf’un zihninde Lergen’in bile farkında olduğundan çok daha fazlası vardı.

B Planı, pekâlâ bir tedbir planından öte bir şey olmayabilirdi.

Ancak bu, son derece gerçekçi durumlar için hazırlanmış bir tedbir planıydı.

“A-Albayım…”

“Gidip bir şeyler içelim, Yarbayım. Sanırım bu konuyu daha açık konuşmamız gerekecek.”

“İçkileri evlerimizden birinde içsek daha iyi olur,” diye fısıltıya yakın alçak bir sesle öneride bulundu Albay Lergen; konuşmak istediği konunun ne kadar tehlikeli olduğuna dair küçük bir imaydı bu.

İş yürütmek için kesinlikle en iyi yöntem olmasa da, bireysel ilişkiler bir örgütteki boşlukları doldururdu.

“Bunun bir ön hazırlık olarak değerlendirilmesi için harekete geçirilen fazla sayıda etken var. Bence…”

Gizlice iş birliği yapmalıyız, diye düşünüyordu ki Lergen, tam o anda zihninde bir şimşek çaktı. Albay Lergen’in zihninde ansızın bir farkındalık belirdi.

“Ah, anlıyorum.”

Bir kum saatinin altındaydı.

“Demek bir kum saatinin içindeyiz.”

Belirli bir zaman sınırı dahilinde hareket ediyorlardı! Eğer ordu belirlenen süre içinde hedefine ulaşamazsa… bu durum o tedbir planlarını devreye mi sokacaktı?

Eğer bir muharebe gerçekleşecekse, bu baharda olurdu. Kışın dağlarda büyük çaplı manevralara girişmeyecekleri kesindi. Çizelgede kar temizleme trenlerinin bulunmayışı da buna işaret ediyordu. Bu da önlerinde bir yıl, belki de daha az bir süre olduğu anlamına geliyordu.

İmparatorluk’un bir çözüm bulmak için belki bir yılı vardı…

Zaman, General Rudersdorf için büyük bir endişe kaynağıydı. Buna rağmen, Lergen’in diplomasi yoluyla dünyaya ulaşma çabalarıyla ilgilenmişti… Lergen’in çabaları, onların B Planı ile aynı kefeye konmuştu.

Danışman Conrad ile uzlaşma sağlamaya çalışması için kendisine neden vakit tanındığı Lergen için şimdi anlam kazanmıştı—bu süre net bir sınırla gelmişti.

Korgeneral Rudersdorf’un ondan neden bu kadar büyük beklentileri olduğunu bu açıklıyordu!

Lergen’e güveniyordu ama aynı zamanda önüne kısıtlı bir zaman koymuştu. Generalin muhtemelen Lergen ile asla doğrudan paylaşmayacağı bir sınır…

Plan, büyük olasılıkla bir baskın harekâtıydı.

Lergen üzerine düşündükçe, bu işi gerçek bir başarı şansıyla kıvıracaklarsa bunun ancak baharda gerçekleşebileceğine daha da ikna oluyordu. Ya da en erken şubat veya mart ayında.

Lergen, sanki hayatı buna bağlıymışçasına müzakere yürütmesinin isteneceğini biliyordu. General için bu hamle, ya düşmanın savunma refleksini kırmaya ya da diplomasiyi gerçekten başarıyla sonuçlandırmaya yarıyordu.

Her iki durumda da… artık akıl almaz bir kurgunun parçası haline gelmişti.

Generalin demiryolu personeline hazırlattığı somut planlardan fazlasına bakmasına gerek bile yoktu. Tetiğin, kelimenin tam anlamıyla bir silah tetiği olma ihtimali yüksekti.

Siyasetten nefret ederdi. Bütün varlığıyla nefret ederdi hem de. Lergen’in o güne kadar siyasete ve onunla bizzat uğraşanlara mesafe koymasının nedeni de buydu. Tek dileği, siyaseti kim yürütüyorsa işini iyi yapmasıydı.

Şimdi ise o siyaset, kendi uzmanlık alanına—askeri planlamaya—zorla müdahale etmişti ve gerçeğin yüzüne bakması gerekiyordu.

“Albay Lergen? İyi misiniz?”

Lergen yarbaya baktı. Adamın gözlerindeki açık endişeyi görebiliyordu. Bu adam bir demiryolu uzmanıydı. Trenlerin zamanında işlemesini sağlamaktan sorumluydu. Belki, sadece belki…

“Baksanıza Yarbayım. Sizden bunu istemek bana mahcubiyet veriyor ama benim için bir şey yapmanıza ihtiyacım var…” Albay mahcup bir tavırla başını eğdi. “Zaten elinizden gelenin fazlasını yaptığınızı biliyorum. Ve daha fazlasını istememin insafsızca olduğunu düşünebilirsiniz. Böyle düşünmekte de sonuna kadar haklı olursunuz.”

Yine de bu ricada bulunmak zorundaydı.

Zaruret denilen o iblis, daha fazla zaman talep ediyordu. Bu zamanı kazanabilmek için Lergen’in Demiryolları Dairesi’nin kendisini İmparatorluk’a adamasına ihtiyacı vardı. Ne kadar akıl dışı görünürse görünsün, bu şarttı.

“Çatışmalar Ildoa cephesine kaymadan önce daha fazla zamana ihtiyacım var. O zamana kadar bu çizelgenin hazırlıklarını olabildiğince uzatabilir misiniz?”

“Albayım, tüm saygımla belirtmeliyim ki… biz demiryolu çalışanları zaten şu an ucu ucuna dayanıyoruz.”

Lergen bunu biliyordu. Gün gibi ortadaydı zaten. Ancak ne kadar az olursa olsun, kazanabileceği her bir ana ihtiyacı vardı.

Taarruzun ilkbahar ortası için mi planlandığını, yoksa erken bir ilkbahar yıldırım harekâtı mı olacağını bilmiyordu. Bir ya da iki ay fazladan kazanabilse bile işlerin seyrinin değişme ihtimali vardı…

Hâlâ umut vardı.

Her şey Danışman Conrad ile diplomatlara bağlıydı. Eğer ellerine yüzlerine bulaştırırlarsa, İmparatorluk’un başına nelerin geleceğini kimse bilemezdi. Müzakereler konusunda Ildoa tarafında da işlerin ağırdan alınma ihtimali vardı.

Bu yola girerken şansının ne kadar zayıf olduğunun farkındaydı.

Fakat zayıf bir ihtimal bile hâlâ bir ihtimaldi. İmparatorluk’u, vatanı kurtarmak adına elindeki tek şansın kayıp gitmesine izin vermeyecekti.

Çabası hezimetle mi sonuçlanacaktı? Acınası bir son çırpınıştan mı ibaretti?

Albay Lergen için bunun bir mahzuru yoktu. Ne yapması gerektiğini biliyordu.

Bu yolun onu nereye çıkaracağını bilmiyordu. Bu onun için pek de önemli değildi. Korgeneral Rudersdorf’un çizdiği yoldan ancak ufacık bir sapma gösteriyor olabilirdi. Önemli olan, bunun vatana hizmet edecek bir yol olduğuna inanmasıydı ve milletin bekası uğruna her şeyi yapmaya hazırdı.

Kıdemli bir kurmay subay olmak bunu gerektirirdi.

Zaten tükenmekte olan zaman ellerinin arasından kayıp giderken artık eli kolu bağlı oturamazdı.

“İmparatorluk’u kurtarmak için daha fazla zamana ihtiyacım var. Ülkemizi kurtarmak için. Yalvarırım. Bana biraz olsun zaman kazandırmak için elinizden ne geliyorsa yapın.”

Artık itibarını ya da duruşunu umursamayan Lergen, bu noktada adeta Uger’e yalvarıyordu. Demiryolu sorumlusu omuzlarını düşürdü, olduğu yere çöktü ve bitkin, kederli bir kahkaha attı.

“Anlaşılan bundan sonra çok daha fazla mesaiye kalacağım. Eve uğrayabileceğimi bile sanmıyorum. Kızımın ağlayışını şimdiden görür gibiyim.”

Adam iyi bir eş ve iyi bir babaydı. Lergen bunu bilmesine rağmen yine de adama bu ağır yükü yüklemişti. Görevi buydu ve bunu yerine getirmek zorundaydı ancak bu durum mahcubiyet duymadığı anlamına gelmiyordu.

“Özür dilerim. Bunun için benden nefret edebilirsiniz Yarbayım.”

“Edeceğim de zaten, ama ne olursa olsun… bu işi birlikte halledelim.”

Mücadele edeceklerdi.

Savaşacaklardı.

Dişleriyle, tırnaklarıyla, ellerinde ne varsa onunla.

“İmparatorluk için!”

(Youjo Senki: Saga of Tanya the Evil, Cilt 10: Viribus Unitis, son)

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla