Youjo Senki Cilt 10 – Bölüm 4 / Patron

Patron

11 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK ORDUSU BATI KARARGÂHI

Tanya, Korgeneral Zettour’un terfisini kutlamak adına ona cömertçe erken bir hediye vermişti: Doğu Cephesi’nde Komünistlerle dostane bir gezinme fırsatı. Ne kadar nefret uyandırıcı olursa olsun, muharebe için biçilmiş kaftan bir gündü. Neredeyse kara mizah gibi.

Zira yakında orgeneral olacak bu adam, merhametli bir insan olmaktan oldukça uzaktı. Düşman hatlarını yardıktan sonra Federasyon topraklarına doğru yaptığı ilerleyiş, yıkıcı olduğu kadar görkemliydi de. Lakin Tanya ortalıklarda görünmüyordu. Ne yazık ki, savaşın bu kritik anında, bu subay… devre dışı kalmıştı.

Doğuda artık kendilerine ihtiyaç kalmadığı için emir subayıyla birlikte başkente dönme emri almıştı. Nihayetinde kendisi bir Genelkurmay subayıydı. Kara Kuvvetleri onu daha fazla ödünç alamazdı, bu yüzden öylece geri gönderilmişti.

Üstelik eli boş bir şekilde geri gönderilmişti. Bu geziden elde ettiği tek şey, skoruna eklenen birkaç leşten ibaretti.

İş arayışı söz konusu olduğunda, bunlarla yapabileceği pek bir şey yoktu.

“O harekâtta ben de vardım!” “Hani şu büyük olanında!” Evet, böyle bir laf Tanya’yı mülakatta pek ileri taşımazdı. Nereden bilsinler, belki de yalan söylüyordu. Tanya’nın asıl ihtiyacı olan şey, yeteneklerinin somut bir kanıtıydı. Generallerin ayak işlerine koşuşturmak kâr etmeyecekti. Pek şaşırdığımı söyleyemem ama İmparatorluk Ordusu denen bu devlet şirketi, olabilecek en tekinsiz müesseselerden biri.

Bu durum, buradan tüyme planlarımı baltalayan uzun bir olaylar zincirinin yalnızca tek bir halkası.

Daha İmparatorluk başkentinden ayrılmamışken bile buradaki buram buram tüten aşırı iyimserlik havasından gına geldi… Doğu cephesinden yeni dönmüşken bu his kulağa çok daha berbat geliyor. Böyle şeylere duygusal yaklaşmanın ne kadar anlamsız olduğunu bilsem de, işverenimin çalışanının arzularını öngörme konusundaki bu basiretsizliği karşısında hayal kırıklığımı gizleyemiyorum.

“Ben ne için çalışıyorum ki…?”

Hizmet etme şevkim iyiden iyiye tükenmeye başladı. Anavatana döndüğümden beri sinirden küplere biniyorum.

Tanya’nın bu stresi içkiyle boğacak yaşta olmaması da hiç yardımcı olmuyor. Bir sonraki görevime doğru ilerlerken, yorgunluğun beni ele geçirmeye başladığını hissedebiliyorum.

Kendimi şaşırtacak şekilde, muharebe meydanında olmayı tercih edeceğim gibi tamamen hastalıklı bir düşünceyle oynarken buluyorum kendimi. Belki uykusuzluktan, belki de kendimi fazla yıpratmamdandır.

Öyle ya da böyle, sınırlarımın sınırına yaklaştığım açık. Bir insanın ihtiyacı olan dinlenmeyi almasının ne kadar hayati olduğunu bana hatırlatan şey tam olarak bu tür anlar.

Ne kadar acı olsa da, Batı Cephesi’nde Tanya’yı bekleyen şey… “Öldükten sonra bol bol dinlenirsin” gibi laflar eden türden bir generaldi. Bahsettiğimiz kişi General Romel. Kendisi çalışkanlığın timsali biri olduğundan, altında hizmet edilecek en berbat insan tipidir.

Tanya, Batı Cephesi karargâhına varır. Protokol gereği, amirine tekmil vermek üzere karargâha yönelir ancak onun yerinde olmadığını görür.

Beni hayretler içinde bırakan şeyse, üst düzey kurmay subaylardan en alt kademeye kadar herkesin bir seyahate çıkmış olmasıydı. Resmi gerekçe, denetim yapıyor olmalarıydı.

Geride kalan tek subay, generalin emir subayı olduğu anlaşılan bir yüzbaşıydı. Söylediğine göre General Romel ve kurmayları sahada, bir tankın içinden gözlem yapıyor ve telsizle iletişim kuruyorlardı.

Yani yürüyerek değil, tekerlekler üstünde—teknik olarak paletler üstünde demek daha doğru olur herhalde—ön cepheyi ve birliklerini denetlemek üzere dışarıdaydı. Kulağa bir denetim yürütmek için fazla gürültülü bir yol gibi geliyor. Yine de yeni tayin edilmiş bir general için bu tür faaliyetler son derece doğaldı.

Doğrudan ön cepheyi ziyaret etmek oldukça rutin bir şeydi, hatta subaylar için teşvik edilirdi.

“Demek günlerdir denetim için sahadalar? Sahadaki birlikler için de subaylar için de zor olsa gerek.”

Merakım biraz kabarmış bir halde, nöbetçi subayı kışkırtıp ağzını arıyorum. Beklendiği üzere, beni onaylayarak yanıt veriyor.

“Pekala, generalin nasıl biri olduğunu bilirsiniz.”

“Güneydeyken bir anda ortadan kaybolma huyunu gayet iyi öğrenmiştim. Anlaşılan her zamanki gibi yerinde duramıyor. Düşmanları kadar müttefiklerini de teyakkuzda tuttuğu kesin.”

“Her zamanki mevzu işte. Askeri sınıfları birbirinden ayıran duvarları yıkıp geçiyor; deniz, kara ve hava birlikleri arasında mekik dokuyor.”

“Öyle mi? Deme yahu…? Ne kadar takdire şayan bir davranış.”

Başımı sallayıp resmi işlemleri hallettiği için subaya teşekkür ediyorum ve vakit kaybetmeden bir sonraki hamleme karar veriyorum.

Görüyorsunuz ya, karşı karşıya olduğumuz adam General Romel. Nasıl biri olduğunu biliyorum; çekilmez bir adam. Ayrıca durdurulamaz biri, freni patlamış bir yük treni gibi.

Bunu herkesten iyi biliyorum, çünkü güneyde Tanya’nın canını okumuştu.

Adam yaşama sevinci ve enerjiyle dolup taşıyor. Yeni görev yerine adım attığı an bir manevra harekâtı başlatacak türden biri. Çalışkanlığın ve saldırganlığın adeta ete kemiğe bürünmüş hali. Sadık bir çalışan olarak, onun aslen ideal işçi modeli olduğuna tanıklık edebilirim.

Aynı açıdan bakıldığında… israf olarak gördüğü her şeyden nefret eder. Tahminimce hayatı işinin etrafında dönüyor.

Normalde bu bir sorun teşkil etmezdi ama böyle bir adamın askeri sınıflar arasındaki duvarları aştığını duymak ağzımda kötü bir tat bırakıyor. Elinden gelse ölüleri diriltip savaşa sürmek için nekromansiden medet ummaktan çekinmeyecek türden bir komutan… Bu durum, tıpkı düşman hedefleme radyasyonuna maruz kaldığım anlardaki gibi zihnimde birden fazla alarm ziline basılmasına sebep oldu.

Özellikle kara ve deniz kuvvetlerine yaklaştığını duymak şüphe uyandırıcı.

“Neden oraya gitsin ki?”

Batı cephesindeki mevcut mesele hava üstünlüğü etrafında dönüyor.

Daha fazla uçaksavar topunu devreye sokmanın yararını anlayabiliyorum fakat böyle bir şey için diğer kuvvet komutanlıklarını bizzat ziyaret etmeye değecek kadar ileri gitmek şart mıydı? Kara Kuvvetleriyle iletişime geçmek çoğunlukla mantıklı bir adım. Sonuçta General Romel, İmparatorluk Kara Kuvvetleri mensubu bir korgeneral. Orada geniş bir bağlantı çevresinin bulunması son derece doğal.

Peki ama Deniz Kuvvetleriyle ne işi olabilir?

İmparatorluk Kara Kuvvetleri ile Deniz Kuvvetleri arasındaki ilişkiler bilhassa kötü sayılmaz; hatta oldukça iyidir. Yine de… …birlikte keyifli gezintilere çıkacak kadar da mükemmel bir dostlukları yok. Batıda konuşlanmış donanma filosuyla iletişim halinde olduğunu söylemeye gerek bile yok, dolayısıyla zaman zaman toplantı yapmalarını varsaymak makul; fakat…

Bu tür toplantılar olağan rutin işler olmaz mıydı? Romel gibi bir general, kendi yerine bir başkasını gönderebilecekken böyle bir toplantıya bizzat katılır mıydı? Bunun cevabı tek kelimeyle: Asla.

Tanya’nın Donanma Komutanlığı’nda birkaç tanıdığı var. İdeal olmaktan uzak bir sıklıkta da olsa arada sırada görüşüp bilgi alışverişinde bulunuruz, resmi prosedürleri saymıyorum bile. Bu görüşmeler özünde tamamen sosyal niteliktedir.

Üst düzey bir kara subayının kalkıp oraya, üstelik denetim yapmak amacıyla gitmesi için tek bir geçerli neden bile düşünemiyorum. Ortada… Yaptığı şeyin ardında basit bir iletişimden çok daha derin bir gerekçe olmalı.

Bu işte bir terslik var. Yoksa B Planı ile mi ilgili?

“… Kara kuvvetleriyle neden görüştüğünü bu açıklıyor. Fakat neden deniz kuvvetleri?”

Denizdeki kudretini bir kenara bırakırsak, deniz kuvvetleri karadaki asker gücü bakımından pek de etkileyici sayılmaz.

Her şeyden önce, başkenti basmak için en doğal seçim kara askerleridir. Gerçi belki de bu soruna askeri bir mantıkla yaklaşmak doğru değildir. O meşhur B Planı’nın içeriği ne olursa olsun, bu siyasetin bir ürünü. Bu bakımdan Tanya, tıpkı General Romel gibi bu oyunda bir piyon olmaktan öteye gidemez. Bu da akla şu soruyu getiriyor: O adam böyle bir plana kendi rızasıyla ve proaktif bir şekilde katılır mıydı?

Ama konudan sapıyorum. Dikkatimi yeniden askeri meselelere veriyorum.

“… Diyelim ki meşru bir görev vesilesiyle uzakta. Soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Neden deniz kuvvetleri?”

Akla gelen ilk olasılık, düşman ticaret yollarına baskın düzenleme planı. Denizaltılarımızın batıda Commonwealth üzerinde ciddi bir baskı kurduğunu duymuştum. Bu durum komutanımın bizzat ziyaret etmesini gerektirir mi?

Bu kesinlikle mümkün olsa da, General Romel’in şahsen gitmesi için hâlâ yeterince ikna edici bir sebep gibi görünmüyor.

Batıdaki donanma filomuzun hareketliliğini düşününce… Ah, bunların hiçbiri mantıklı gelmiyor. Tam zamanım tükenirken elimle gözlerimi kapatıyorum. Az önce, tanışmış olduğum nöbetçi subay —General Romel’in yaveri— Tanya’ya generalden bir çağırma emri getirdi.

Bu, seyyar komuta merkezinden tayyareyle ulaştırılan ve onun bulunduğu mevziye tekmil vermesini emreden bir telgraftı.

Telgrafı adamın elinden kapıp hızlıca bir göz gezdiriyorum… ya da daha doğrusu tek bir bakış fırlatıyorum. Kâğıtta kelimenin tam anlamıyla sadece “Gel.” yazıyor. Ne bir eksik ne bir fazla.

Reddetmeye yer yok. Patronun emri. Ne kadar da kibirli.

Bana bildirilen seyyar komuta merkezinin konumuna doğru ilerlerken kendimi hazırlıyorum.

Üzerime yıkılacak bir sonraki mantıksız talebe kendimi hazırlamış durumdayım. Bu tür konularda haklı çıkmanın hiç de tatmin edici olmaması ne garip.

Tanya olay yerine varıyor ve patronunun güler yüzüyle karşılanıyor. Ya da daha doğru bir ifadeyle, şeytani bir sırıtan çehreyle. Keşke burada bitseydi. Bu kadarı bile yeterince ürkütücü.

Fakat ne yazık ki, ağzını açtığında durum daha da korkunç bir hal alıyor.

“Seni bekliyordum Albay. Tam sana göre mükemmel bir görevim var.”

Bu durum daha ne kadar kötüleşebilir ki? Yazıklar olsun General Romel’e. Önüme serilen plana bakıyorum. Kesinlikle dehşet verici.

İşin özü, Commonwealth’e denizden düzenlenecek tam ölçekli bir saldırıdan ibaret.

İlk izlenimim, sanrılar görüyor olmam gerektiği yönünde.

Bir an sonra elim gözlerime gidiyor. Gözlerimi ovuşturuyorum çünkü bu gerçek olamaz. Bu bir çeşit şaka olmalı. Zihnim, her yere nüfuz eden anlamsız bir şüpheyle çalkalanıyor.

“Ne düşünüyorsun Albay?”

General soruyu yöneltince, düşüncelerim hâlâ tam bir karmaşa içinde olsa da kendime geliyorum. Açıkça söylemek gerekirse, bu plan özünde bir kumardan ibaret. Tanya’nın profesyonel açıdan onaylamasına imkân olmayan türden bir kumar.

En temel varsayımla başlayalım. Ne kadar talihsiz olsa da, hava üstünlüğümüzü fiilen kaybetmiş durumdayız. François Alçak Toprakları’ndaki sanayi bölgesi üzerinde bir felaketi önlemek için elimizdeki her şeyi ortaya koyuyoruz ve oradaki durum her geçen gün daha da vahimleşiyor.

Bölgeyi denetleyen Batı Ordu Grubu şu anda savunmada kalmış durumda. Durum elverişsiz ve düşmanın harekât merkezinin bulunduğu Commonwealth anakarasına ulaşmamızın pratik bir yolu yok. Commonwealth’i yok etme, işgal etme ya da saf dışı bırakma şansımız hiç yokken, General Romel silah arkadaşlarının eksiksiz itaatini gerektiren bir plan teklif ediyor.

Onların adasına mı gitmek istiyor? Hem de cepheden mi?

“C-Commonwealth’e karşı tam ölçekli bir taarruz başlatacağımız yazıyor… Bu bilgi doğru mu…?”

“Orası onların harekât merkezi, değil mi? Burada yazanlar en temel şeyler.”

“Temel kavramının tanımı koşullara göre değişir efendim. Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen emirler batı cephesindeki savunmamızı pekiştirmek yönünde değil miydi?”

“Aynen öyle.”

Tanya sessizce başını sallıyor.

Bu bağlamda bir hattın savunmasını pekiştirmek, genellikle hava savunmasını yeniden organize etmek anlamına gelir. General Romel’den alacağım görevin de buna benzer bir şey olacağını varsaymıştım.

Öyleyse bütün bunlar da ne…?

Bu mantık sıçraması bana neredeyse Varlık X’i hatırlatıyor. Savaş sonunda General Romel’in de mi zihnini bulandırdı?

Benim büyük talihsizliğim ki General Romel, Tanya’nın üstü konumunda ve onun harekâtları her zaman taarruza vurgu yapıyor.

“Emirleriniz tam orada yazıyor Albay, gün gibi açık.”

“Bu durumda yardımınıza ihtiyacım olabilir efendim. Gözlerim bana oyun oynuyor gibi görünüyor.” Görevime, ancak sınırda sayılabilecek bir itirazla karşı çıkıyorum. Ses tonumda öfkeli bir inanamayışın izleri var. “Bunun bir savunma stratejisi olması gerekiyordu, değil mi? Bunu doğru okumayı fiziksel olarak başaramıyorum galiba. Bir doktor çağırmamın bir sakıncası var mı?”

“Endişelenmeyin Albay. Gözleriniz sizi yanıltmıyor. Elinizde tuttuğunuz planın mükemmel bir savunma stratejisinin ana hatlarını çizdiğini size garanti edebilirim.”

“Yani düşman üssüne yapılacak tam ölçekli bir ‘savunma taarruzu’.”

Planın adı, İmparatorluk diline olan hâkimiyetimi daha önce hiç yaşamadığım bir şekilde sınıyor.

Denizlere hükmeden o rakipsiz askeri güçlerini, yani düşmanın Ana Filo’sunu kanattan kuşatıp öz yurtlarına saldıracağımız yazıyor. Savunmayla uzaktan yakından alakası olmadığı gibi, aynı zamanda pervasızca saldırgan bir plan.

Bu plan tamamen ve aşikâr bir şekilde zırdalık. Fakat Tanya, bir kurumun olgun bir üyesidir. Sözlerini dikkatle seçmesi gerekir.

Konuşmadan önce düşünmek için bir an durup kollarımı kavuşturuyor ve tavana bakıyorum.

“Ne diyeceğimi bilemiyorum…”

İş değiştirmeye karar vermiş olsam da, henüz ayarlanmış bir iş teklifim falan yok. Bir sonraki işinize geçmeye hazır olana kadar mevcut şirketinizde bir ayağınızı içeride tutmak her zaman önemlidir. Kariyer adımları netleşmeden istifa etmek büyük bir hatadır. Bu da bir sonraki fırsat çıkana kadar görevimi elimden gelenin en iyisiyle yerine getirmem gerektiği anlamına geliyor.

“Efendim, samimi olmama izin verirseniz, bunu destekleyemem. Bu, yetki sınırlarınız dahilinde hareket etmenin ötesine geçiyor. Sanki görevin şartlarını yeniden tanımlamışsınız gibi hissettiriyor.”

“Bu, taarruz odaklı bir savunma stratejisi.”

“Efendim… Bu bildiğiniz tam ölçekli bir taarruz.”

“Askerlikte en iyi savunma hücumdur. Aşırı bir dille ifade etmek gerekirse, taarruz ruhu ve askeri üstünlük açlığı, saldırının kendisinden daha önemlidir.”

General Romel’in cümlesine gizlediği örtük “bunu zaten biliyor olmalısın” edası, buna karşı çıkmamı zorlaştırıyordu.

Düşünce yapısında kendine göre bir mantık var. Gücün nereye uygulanacağı kararı, ihtiyatların uygun şekilde konuşlandırılması ve stratejik bir hedefe ulaşılması.

Esasen iş değiştirmekle aynı şey.

Kendilerine daha iyi bir gelecek yaratmak konusunda proaktif ve tedbirli olanlar, güçlü kariyerler inşa edenlerdir. Dolayısıyla, büyük bir risk alma kararı her zaman kötü değildir.

“Yarbay Degurechaff, bu konuda kibarlık edecek vaktimiz yok. Bu planı kavrayamamanıza göz yumacak değilim. Ak Gümüş unvanıyla övünen bir büyücünün, düşmanlarını kanatmak fırsatı varken tiksinti verici bir korkuya sarılmasını garip buluyorum. Yoksa gümüşünüz pas mı tuttu?”

Bu noktada, keşke öyle olsaydı dememek için kendimi zor tutuyorum.

Ama bunu söyleyemem. Tanya bu konuda olgun davranmak zorunda. Toplumun olgun bir ferdi olarak, konumumu korumak istiyorsam itiraz ederken sesimi yükseltemem.

Derin bir iç çektikten sonra doğrudan General Romel’in gözlerinin içine bakıyorum.

“Kahramanlar sabırla beklemeyi bilirler efendim. Pervasızlık ile cesaret aynı şey değildir. Ayrıca zaman kollamayı sorgulamadan korkaklık olarak değerlendirmek istemem.”

“Öyle. Fakat insan kendi fırsatını kendi yaratmalı. Yanılıyor muyum?”

Tanya’nın onaylayarak başını sallamaktan başka çaresi yoktu.

“İyi bir savunma yapmak için belirli bir seviyede taarruz ruhunun gerekmediğini söylemiyorum elbette. Buradaki mesele neyi riske attığımız!”

“Taktik, ya hep ya hiç oyunudur. Kuvvetlerimizi yoğunlaştırır ve hepsini tek bir noktaya yöneltiriz. Aynı şey savunma taktikleri için de geçerlidir.”

Bu konuda da haklı. Oda Nobunaga gerçekleştirdiği devrimle övülür ama onun devrim niteliğindeki askeri taktikleri de göz ardı edilmemelidir. Muvaffakiyetli savunması harfiyen Japon tarihine geçmiştir.

Bildiğim kadarıyla Japon çocuklar bile Oda Nobunaga’yı bilir. Onun için dönüm noktası niteliğindeki olay, Dengakuhazama’daki Okehazama Muharebesi’ydi. Fakat pek çok insan sahip olduğu bilgiyi ne zaman kullanacağını bilemediğinden… …savunmanın gerçekte ne anlama geldiğini hiçbir zaman tam olarak kavrayamaz.

Savunma kadar yanlış anlaşılan başka az terim vardır. Savunma, yeri geldiğinde taarruzu da kapsayabilir. Amacınız zaman kazanmak değilse, düşmanın saldırı gücünü bertaraf etmeyen bir savunma dar bir stratejiden ibarettir.

Imagawa Yoshimoto, Owari Eyaleti’ni işgal etmeden önce Oda klanı ne yapmıştı? Güçlü bir savunmayla saldırıyı bekleyip savaşı kendi kalelerine mi çekmişlerdi?

Cevabı öğrenmek için bir Japon tarihi ders kitabını okumak yeterlidir.

Oda klanı, samuraylarını gönderip Imagawa Yoshimoto’nun kellesini alarak savunmaya geçmiş ve işgalcileri bu şekilde püskürtmüştü. Oda klanının kalesini başarıyla savunma şekli tam olarak buydu.

Peki ya Şogun Nobunaga kalesinde eli kolu bağlı oturup düşmanın ilk hamleyi yapmasını bekleseydi ne olurdu? Hayatı kahramanca bir savunmayla son bulur, mirası ise sadece tuhaf tarih meraklılarının dikkatini çeken bir dipnottan ibaret kalırdı.

“Efendim, güçlü bir savunma için taarruz ruhunun hayati olduğunu inkâr edemem. Lider kadroya yönelik imha harekâtları ve General Zettour’un doğudaki manevra savaşı bu gerçeğin kanıtlarıdır.”

Becerikli bir saha subayı olarak, savunmada üstünlüğü ele geçirmek için inisiyatif almayı ve bilgiyi kullanmayı gayet iyi bilirim.

“Öyleyse sorun nedir? Bu son derece savunma odaklı bir plan.”

“Ulusal düzeyde son derece savunma odaklı olabilir. Ancak bu planı savunma zihniyetiyle bağdaştırmakta güçlük çekiyorum.”

Her şeyin bir sınırı vardır ve General Romel’in ‘iyi bir savunma’ya getirdiği son derece esnek tanımı kabul edemem.

“Bu, geyiğe at demekten farksız bir durum. Buna stratejik bir savunma demenin neredeyse imkânsız olduğu gün gibi ortada.”

“Fikirlerimiz uyuşmuyor Albay. Ayrıca bir saha subayı olarak savaşa atılma konusundaki isteksizliğiniz de gözümden kaçmıyor…”

Tanya’nın yüzü, üstünün bu saçma sapan yorumu karşısında buruştu. İyi mi kötü mü bilmem ama önceki dünyamda bu ayarda patronlarla hiç muhatap olmamıştım… gerçi savaş zamanlarının yarattığı bu sömürücü çalışma ortamında böyle şeyler günlük sıradan vakalardı. Tam da bu yüzden buradan tüyüp gitmeyi düşünüyorum ya.

Ama şu an için mevcut pozisyonumu korumam gerekiyor.

“Haddimi aşmayarak söylemeliyim ki efendim, bir av köpeği… avı tam menziline girene kadar sakin kalmalıdır.”

Duruşumu dikleştirip doğrudan generalin gözlerinin içine bakıyorum.

“Sadece kırma bir köpek emir almadan kafasına göre etrafta koşuşturur. Ne olursa olsun, bu bir İmparatorluk askerine yakışan bir davranış şekli değildir.”

“Nereye varmak istiyorsun? Mecazlara fazla takılmayalım Albay.”

“Görevi kendi kafanıza göre yeniden yorumlama biçiminiz, merkezin emirlerinden çok fazla sapıyor.”

Dürüst fikrimi beyan ettiğimde General Romel’in neşeli ifadesi en ufak bir değişime uğramıyor. Gözlerindeki beni konuşmaya teşvik eden o vakur bakış bundan daha kötü olamazdı.

“Teknelerimizi seferber edebiliriz. Yollarını kesmek için değil, düşman topraklarına akın etmek için! Bulunduğumuz konum düşünülürse bunun fazlasıyla taarruz ruhuna sahip olduğuna inanıyorum.”

Commonwealth karasularına bir saldırı. Dünyanın deniz süper gücünün tam karşısına dikilip yüzünün ortasına bir yumruk atacağız yani… Bu nasıl olur da herhangi bir şekilde savunma olarak değerlendirilebilir ki?

Zırdalık olması bir yana, düşüncesizce yapılmış bir saldırıdan başka bir şey değil.

“Bu konuda aynı fikirde değiliz. Bana göre düşmanı bertaraf etmek en iyi savunmadır. Ne düşündüğünü söyle. Bu konudaki duruşumuz göz önüne alındığında, söyleyeceklerini duymak istiyorum.”

“Düşman hatlarının arkasına yapılacak bir saldırının bir savunma stratejisi sayılabileceğini gerçekten iddia edecek misiniz?”

Üstüm sessizce başını sallayarak beni en başından beri bariz olduğunu düşündüğüm şeyi dile getirmeye zorluyor.

“Nereden bakarsanız bakın bu, buraya gönderiliş amacımızdan çok sapıyor. Hem büyücüleri hem de deniz piyadelerini içeren koordineli bir deniz harekâtı…”

“Bu, Batı cephesinin bütünlüğünü korumak adına tamamen benim takdir yetkim dahilindedir.”

Takdir yetkiniz, savunma adına düşmanla kendi sahasında yumruk kavgasına girmeyi kapsıyor mu yani?

Bu adamın kafası tahta. Japonya’nın en namlı delilerinden olan derebeyi Shimazu bile savunma eylemlerini kendi nüfuz alanıyla sınırlandırmıştı.

“… Bu kararı kesinlikle destekleyemem. Buna savunma demek, en başta taarruz kavramını tamamen ortadan kaldırıyor.”

“Albay, batıdaki savunma düzenimizi kökten iyileştirmeyi umuyorum. Geçen günden de bildiğin üzere, burada işin içinde pek çok etken var.”

“Kararınızı ne körüklüyor olursa olsun efendim, ben bir askerim. Dolayısıyla burada, batıda mümkün olan en iyi savunmayı yapmak benim görevimdir.”

“Ak Gümüş, kulağa paslanmış ihtiyar bir siyasetçi gibi geliyorsun.”

General Romel hayretle başını sallıyor.

“Federasyon’un havası zehirli bir kasvetle dolmuş olmalı.”

Hayrete düşmüş gibi görünse de doğruyu söylemiyor değil. Doğrudan doğu cephesinden yeni gelmiş biri olarak bunu teyit edebilirim elbette; oradaki durum iç karartıcı olmanın da ötesinde.

“Doğu, asla düzgün bir defin yüzü göremeyecek cesetlerle dolu bir bataklık. Federasyon, bir başı Komünizmi, diğer başı ise milliyetçiliği temsil eden iki başlı bir canavar gibi. Bir bakıma eğlenceli. Fırsatımız olursa bir gün seni de yanımda oraya götürmek isterim.”

“Oldukça cazip bir oyun alanı gibi kulağa geliyor. Ne yazık ki… …çamurda oynamak için biraz fazla yaşlanıyorum.”

“Şaka yapıyor olmalısın! General Zettour’un benim bölüğümle birlikte doğudaki balçığın içinde çamurlara bata çıka ilerlediğini bilmeni isterim.”

“Anlaşıldı—demek o generalin kanatlarını gerebileceği bir yer. Oranın ne kadar korkunç bir yer olduğuna dair zihnimde net bir resim çizdiniz. Size minnettarım Albay.”

Oradayken gördüklerimi düşününce, muharebe meydanları açısından doğunun dünyadaki en berbat yer olduğunu kabul etmeliyim.

Orada yaşananları, savaşın temiz ve ideal bir biçimiymiş gibi romantize etmek imkânsız. Ortamın sertliği bakımından güney cephesine benziyor fakat… …şiddetli sıcaklık değişimleri bir yana, orası nispeten daha mülayim bir muharebe alanıydı.

Güney cephesinin kendine has bir dokusu vardı. Orada işlerin nasıl başladığı düşünülürse biraz garip ama güneydeki savaşları kazanmak ya da kaybetmek, iki taraf için de savaşın sonucunu belirleme noktasında o kadar da kritik görülmüyordu. Bu da güneydeki muharebe meydanlarında bulabileceğiniz o görece düşük baskılı ortamdan doğan karşılıklı bir nezaket seviyesi yaratmıştı.

Ancak… …bütün bir ülkenin kaderinin bağlı olduğu savaşlar için aynı şey söylenemez. Ülkeler, bedeli ne olursa olsun bu savaşları kazanmayı devletin varlık nedeni hâline getirirler.

Pekala öyleyse… General Romel kollarını kavuşturup konuşmaya başlıyor.

“Sadede gelelim Albay. Senin için düşündüğüm görev, Federasyon’da geçirdiğin sürede yaptıklarına benziyor.”

“Efendim, bu doğu ve batı cepheleri birbirinden tamamen farklı ortamlar. Haddimi aşmayarak söylemeliyim ki…”

“Bekle,” diyor.

İtiraz etmek üzereyim fakat sesindeki hoşnutsuz tonu fark edince duruyorum.

“Şu ‘haddimi aşmayarak’ zırvalığını bırak bir kenara. Ben bürokrat falan değilim.”

“… Belki de başkentte fazla uzun süre kaldım. Sanırım tüm o bürokratik engeller zihnimi bulandırmaya başladı.”

“Senin gibi bir kıta subayı bile bundan muzdaripse, Genelkurmay da bürokratlar da hapı yutmuş demektir.”

“Ha-ha-ha.”

General Romel içten bir kahkaha atıyor. Söylediklerinde yüzümü buruşturmama neden olan bir şey var.

Bürokrasinin çirkin aşırılıkları, görülmemiş boyuttaki bir savaş zamanında bile cirit atıyor. Beni bile etkilediğini hissedebiliyorum. Ürkütücü olsa da, bu konuda söylenecek şeyler var. Parkinson Yasası’nın o acı gerçeğini bir kenara bıraksam bile, bürokratların kendilerine bu kadar çok iş icat edebileceklerini hayal dahi edemezdim.

“Albay, benim planım gerçek olarak gördüğüm bir esasa dayanıyor. Doğrudan onların başkentini tehdit etmeni istiyorum. Bak gördün mü? Dersimi aldım.”

“Sisli şehri bombalamamı mı istiyorsunuz?”

“Güneyde geçirdiğimiz zamandan bu yana benim de biraz olgunlaştığımı düşünmüyor musun?”

“İlginç bir kelime seçimi. Kelime dağarcığımı tazelemek adına sözlüğünüzü ödünç almama izin verir misiniz?”

“Senden bunu duymak garip Ak Gümüş. Burası İmparatorluk ve sen de bir İmparatorluk askerisin. Âşikâr ki ikimiz de aynı sözlüğü kullanıyoruz. Başkalarının ne düşündüğünü unut ve kendi kelimelerinle aklındakileri dosdoğru söyle.”

Bunu bilerek yapıyor olmalı. Aptala yatıyor.

Üstü kapalı ima ve nüanslarla dizginleyebileceğim biri değil bu. Neşeli tavırlarına rağmen, General Romel İmparatorluk Ordusu’nda kurmay subaylık yaptığı dönemde dersini iyi çalışmış gibi görünüyor.

Bıff. İşte bu yüzden sonradan generale dönüşen Genelkurmay subaylarına katlanamıyorum.

“Lafı açılmışken, aslında sana bir şey sormak istiyordum Albay. Haydi o engin bilgeliğinden birazını benimle paylaş. Batıyı pekiştirmenin başka bir yolu var mı? Elinde bundan daha iyi bir plan var mı?”

Ses tonu Tanya’nın ikna edici bir cevap verme yeteneğinden şüphe duyduğunu ele veriyor, bu da Tanya reddedemeyeceği için bir nevi cezaya dönüşüyor. Ordunun Tanya’ya yaşadığı tüm bu işle ilgili stresi tazmin edip etmeyeceğini merak etmeden duramıyorum. Şimdiki ana dönerek, soruya verebileceğim birkaç farklı yanıtı zihnimde tarttıktan sonra profesyonel davranmayı seçiyor ve üstümün varsayımını nazikçe ama tamamen çürütmeye başlıyorum.

“Kendime güveniyorum. Bildiğim şeyi iyi bilirim. Ve tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki, hava muharebelerinin çoğu bir verimlilik savaşına dayanır. Hattımızı güçlendireceksek, uçaksavar savunmamızı mümkün olduğunca verimli hâle getirecek şekilde organize etmeliyiz.”

“Bunun için kaynaklarımız olsaydı bu güzel bir cevap olurdu. Ama söyle bakalım, ders kitaplarında kaybeden tarafta olduğunda ne yapacağına dair bir şey yazıyor mu?”

Yazmıyor, diye içimden gülerek söylemek isterdim.

Toksik şirketler reklam yapıp pazarda yükselmek için yenilikçi yollar ararlar; ancak inovasyonu bu denli abuk sabuk bir şekilde kullanma arzusu, başarısız stratejileri hakkında çok şey anlatır. İnovasyon, çalışanlarınıza aptalca sloganlar attırarak doğan bir şey değildir. Aksine, özgürlük ve yaratıcılık azami potansiyelinde kullanılmalıdır.

Düşünmesi ne kadar üzücü olsa da… …kötü çalışma ortamları genelde yaratıcılığın serpileceği bir zemin hazırlamaz.

“Düşman bombardıman uçaklarıyla her gece bizi ziyaret ederken uçaksavar müfrezelerimiz için bu bir ölüm kalım mücadelesi. Mevcut sistemi verimli kılmak büyük çaplı takviyeler gerektirir. Şu anda böyle bir imkâna sahip değiliz.”

“Bu çok doğru” kelimeleri dikkatsizce dilinin ucuna geliveriyor.

Generalin ne demek istediğini anlıyorum fakat General Romel’e hak vermek, şu an önerdiği bu saçma kumarı onaylamak anlamına gelecektir. İşin en acı tarafı, Tanya’nın düşman başkentine saldırmakla görevlendirilecek öncü birlikte yer almak istiyormuş gibi davranmak zorunda olması. Tanya kendisini sever. Kendi canını tüm kalbiyle korumak ister.

İçimde yatan bu derin arzudan yola çıkarak ortaya yeni bir teklif sunmaya çalışıyorum.

“Mevcut sayımızla savaşmanın bir yolu var. Bu durum özellikle benim hava büyücü taburum için geçerli. Az sayıdaki mevcudumuza rağmen beklenenden katbekat fazla sonuç alacağımıza inancım tam. Grubun en kıdemli üyeleri biziz. Bizim uçuş sürelerimizle kıyaslandığında düşman henüz yumurtadan yeni çıkmış civcivlerden farksız.”

Hava büyücüleri yüksek irtifa bombardıman uçaklarını engellemek için pek elverişli sayılmaz… fakat küçük bir kısmının üstesinden rahatlıkla gelebilirler. Özellikle de aralarındaki en güçlüsü olan benim taburum için bu çocuk oyuncağı.

Bunu rekabetçi ve hırslı bir plan gibi sunmayı amaçlamıştım ama bekleneceği üzere… üstümün yüz ifadesinde zerre kıpırdama olmuyor.

“Yarbay Degurechaff, bu yaptığınız ağrı kesici vermekten, en fazla palyatif bir önlem almaktan öteye geçmez.”

“Ağrıyı hafifletmek, daha iyi bir plan düşünebilmemiz için bize ihtiyacımız olan zamanı kazandıracaktır.”

“Bunda doğruluk payı var ancak savunma söz konusu olduğunda işi ertelemeyi alışkanlık haline getirdiniz. Zafere giden bir yol yoksa zaman kazanmak yalnızca yenilgimizi geciktirir. Her iki durumda da yok olup gideceğiz.”

Generalin başarmayı umduğu şeyin arkasındaki mantığı anlıyorum. Nobunaga’nın etrafı sarıldığında yaptığı şeye benziyor. Oda klanı, özgürlüğünü kazanmak için kendisini bağlayan zincirin en zayıf halkalarını—Asai ve Asakura klanlarını—hedef almayı seçmişti.

Bu, iç hatlar doktrinini izleyen taarruzi bir savunmanın ders kitaplarına girecek türden bir örneği sayılabilir. Yine de cesaretle söyleyebilirim ki ders kitaplarına girmesinin tek sebebi başarılı olmuş olmasıydı. Çoğu durumda insanlar, batırılan şirketlere bakarken yönetime odaklanmayı severler. İşler sarpa sararken sahadaki personelin ne kadar kötü muamele gördüğü pek dikkate alınmaz.

İçimdeki şüpheyi bastırmaya çalışsam da büyümeye devam ediyor.

“Yani işlerin değişmesi için harekete geçmemiz mi gerekiyor?”

“Aksine Yarbayım. Bunu nasıl anlayamadığınızı kavrayamıyorum. Şimdi harekete geçmezsek, bu sadece kaçınılmaz ölümümüzü uzatır.”

Haklı olduğu taraflar olsa da başarı şansı hâlâ endişe verici.

Nobunaga bunun teoride işe yarayabileceğini kanıtlamış olsa bile, General Romel’in aynı başarıyı yakalayabileceğinin ne garantisi var? Cevap: Hiçbir garanti yok!

En başta, İmparatorluk ile Oda klanı arasında sayısız fark var. Doğru, Oda klanının etrafı sarılmıştı. Tıpkı şu an İmparatorluk’un olduğu gibi. Temelde hepsi bu. Tek benzerlik bu. Oda klanının, etraflarını kuşatanların ötesinde bir desteği vardı. Japonya’nın dört bir yanında kendilerine yardım etmeye istekli insanlarla ilişkileri mevcuttu.

Peki ya biz? İmparatorluk’un da düşman komşularımızın hemen ötesinde bekleyen müttefikleri var mı? Cık. Bir tane bile yok. Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum ama yine de tek bir tane bile bulamıyorum.

Bu da beni şu sonuca ulaştırıyor:

Daha fazla katkı sağlamak anlamsız. Ödenmeyen mesai saatlerinden bile daha değersiz. İmparatorluk ile aynı kaderi paylaşmak zorunda olmam için hiçbir sebep yok ve artık kendimi korumaya odaklanmamın vakti geldi de geçiyor.

Başka bir deyişle, enerjimi iş değiştirmeye harcama vakti geldi. Peki iş arama sürecindeki en önemli şey nedir…? Parlak bir performans geçmişi.

Tanya’nın adına belirgin şekilde kazınmış başarılara ihtiyacı var. İmparatorluk Ordusu içindeki itibarı muazzamın da ötesinde, ancak ne yazık ki tecrübelerimden biliyorum ki ilgilendiğim potansiyel işverenler nezdinde bunun pek bir hükmü olmayacak.

Eski bir İnsan Kaynakları temsilcisi olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki insanlar kendi piyasa değerlerini abartma eğilimindedir. Herkes ortalamanın üzerinde bir performans sergilediğine inanır.

Bu fenomen “Lake Wobegon etkisi” olarak bilinir ve benim gibi son derece objektif biri için yapılması akıl almaz derecede vahim bir hatadır.

Ortalama biri olduğumun son derece bilincindeyim; sadece azim ve kararlılık sayesinde sürüden kıl payı sıyrılmayı başarabildim. Transfer planıma büyük bir çomak sokabileceği için kariyer beklentilerim konusunda asla fazla iyimserliğe kapılmamak adına kendime karşı her zaman sert davranırım.

İşte bu yüzden, adıma yazılmış birkaç övgü ve nişan olsa bile İmparatorluk için sıradan bir yarbaydan ibaret olduğumu biliyorum. İltica etmek istesem bile, rastgele bir orta kademe subaya kim aldırış eder ki?

Gümüş Kanat Hücum Nişanı’na layık görüldüğümden istediğim kadar bahsedeyim… İmparatorluk dışında bunun pek bir anlamı olmayacaktır. Kibirle kasılma lüksümün olmadığını herkesten iyi biliyorum.

Herhangi iki şirket arasındaki bilgi asimetrisinin son derece farkındayım.

Aslında bu basit bir kavram. Kendi şirketinizin yıldız çalışanı başka şirketlerde ne kadar tanınır ki? Durumu daha da vahim kılan şey, burasının kesinlikle Japonya olmaması. Burada İnternet yok ve Tanya ulusal bağlılığını değiştirmeye çalışıyor ki bu, çalıştığınız şirketi değiştirmekten çok daha zor bir iş.

Tanya’nın diğer ülkelerde ne kadar tanındığına her şeyimi yatırmayı kesinlikle istemiyorum; bu cahilce bir kumar olurdu.

“Son derece prestijli bir övgüye ihtiyacım var, ya da…”

Milletler Topluluğu’nun büyük bir başarı yakaladığımı görebileceği bir harekâtın parçası olmayı potansiyel olarak kendi lehime kullanabilirim. Yüzümü görebilmeleri için yakınlaşmam gerekiyor. Mükemmel bir piyasa sayılmaz ama bu, uluslararası alanda hisse değerimi artırmak için bir fırsat olabilir.

Bunu bir PR hamlesi olarak görelim. Dünyanın Tanya’nın gerçekte ne kadar değerli olduğunu anlamasını sağlamak için biraz PR yapmaktan zarar gelmez. Onun reklamının stratejik yapılması gerekiyor. Böylece, hafif bir özanlayış ve kendimi azarlar bir edayla sessizce konuşuyorum.

“Durumun vehametinin beni bu kadar etkilemesine izin vereceğimi düşünmek…”

Bu solgun yorumun ardından omzumda bir elin bana hafifçe vurduğunu hissediyorum. General Romel’in yüzünde ışıl ışıl bir ifade var.

Onun düşünce tarzına hak verir gibi görünmeme nasıl tepki vereceğinden endişeleniyordum… ama böyle bir tepkiyi hiç beklemiyordum.

“İşte şimdi anlamaya başladınız Yarbayım. Bu durumdan tek çıkış yolumuz muharebe meydanında güçlü sonuçlar elde etmek. Gerçekten harika bir kavrayış.”

“Bu çıkmazdan başka bir kurtuluş yolu yoksa, elimden gelenin en iyisini yapmaktan başka çarem yok.”

Hızla kendimi topluyorum; general ise sanki garip bir yanlış anlaşılma yaşanmış gibi gülmeye başlıyor.

“Yalnız bir yol bu. Birlikte yürüyelim.”

Şaşkınlıkla ona bakakalıyorum. Birlikte mi? Kendisinin de iltica etmek istediğini mi söylüyor yoksa? Yok canım, bu kadarı da fazla zorlama olur.

“Komutanım, bana eşlik etmeyi mi düşünüyorsunuz?”

“Kelime oyunu yapıyorum. Kara ordusundan bir adamın denizi aşabileceğini sanmıyorum.”

Ha, yaklaşan görevden bahsediyor.

General sadece Tanya’ya şans dilemenin kendine has bir yolunu bulmuş. Bu durumda, ona verilecek tam da uygun bir cevabım var.

“Komutanım, ordunun büyü sınıfına mensup bir asker olduğum doğru ancak harp akademisi de kara ordusunun bir parçasıydı. Böyle zamanlarda beni bir yabancı gibi görecekseniz… aramızda korkunç bir uçurum oluşmuş gibi hissetmeden edemem.”

“Endişelenmeyin Yarbayım. Ne zaman isterseniz kara ordusu ziyafetlerinde yanımda adınıza ayrılmış bir sandalye her zaman hazır olacak.”

Konuyu yemeğe bağlaması, Tanya’nın üstelemesini zorlaştırdı. Ne çileli bir süreçti ama. Konuşmamızın sonu görününce rahatlamayla başımı sallıyorum… fakat, bilirsiniz işte, peşin hüküm vermek hakkında ne derler.

Gardınızı indirdiğinizde sizi gafil avlayabilecek tek şey düşmanlar değildir. Ne yazık ki hâlâ pusuda bekleyen bir tehlike olabileceğini öngöremedim.

“Ha, bu arada Yarbayım. Az kalsın unutuyordum.”

Bekle, ne? İçimde hiç iyi bir his yok. Üstlerim en iyi şeyi neredeyse hiçbir zaman sona saklamazlar.

Bu noktada refleks olarak teyakkuza geçiyorum fakat neyin geleceği hakkında en ufak bir fikrimin olmaması zaten çok geç kaldığıma işaret ediyor.

“O nedir efendim?”

Yüreğimdeki korkuyu gizlemek için elimden geleni yapıyorum.

“Anavatandan izin almam gereken bir konu var.”

“Anlıyorum…”

Bu söz kafamda alarm zillerinin çalmasına neden oluyor. İçimdeki o uğursuz his giderek kabarıyor. Belirsiz bir ses tonu ve yüz ifadesi takınarak konuyu geçiştirmeye çalışacağım.

Bu durum acil kaçınma manevrası gerektiriyor.

Yana bak, nefesini düzene sok ve sakin kal. Mümkün olduğunca göz temasından kaçın ve olabildiğince az konuş. Şimdi, dertli bakış modunu aktif et, maksimum güç. Unutma, neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrin yok—biz neden buradayız ki zaten…? Bu küçük tiyatro Tanya’ya en fazla birkaç saniye kazandırıyor.

Düşman çok ama çok güçlü.

“Nereye varmak istediğimi biliyorsun. İhtiyacım olan izni gidip almanı istiyorum.”

Ne kastettiğini anlamamış olmayı her şeyden çok isterdim tabii ki, ama bu kadar açık bir emirden kaçmanın hiçbir yolu yok… Şansıma tüküreyim. Önce General Zettour, şimdi de General Romel. Görünüşe göre İmparatorluk’un üst düzey subaylarının hepsi astlarının suyunu sıkmayı çok iyi biliyor.

Tanya bir hava büyücüsü olabilir ama İmparatorluk ile savaş cephelerinin en uç noktaları arasında mekik dokumak hiç de kolay bir iş değil!

“Komutanım, meselenin önemini göz önünde bulundurursak, sizin gitmeniz daha doğru olmaz mıydı…?”

“Bir komutan görev yerini öyle kolayca terk edemez.”

Bak sen, şimdi de mantık abidesi kesildi. Bu kadar bariz bir ilkeye karşı yapılacak en ufak bir itiraz bile bir askerin kariyeri üzerinde feci bir etki yaratabilir.

Bir organizasyonun kıdemli bir üyesi olarak, gözyaşlarımı içime akıtmaktan başka çarem yok. Bu işten kaçış yok.

“Benim yerime Genelkurmay Başkanlığı’ndaki üst kademeyi ikna et. Seninle gelemediğim için üzgünüm. Bunu birlikte başaralım.”

“… Elimden geleni yapacağım komutanım. Planın muharebe meydanına ulaşmasını sağlamak için mutlak bir gizlilikle hareket edeceğim.”

Kız adama başka ne diyebilirdi ki?

14 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1927, MİLLETLER TOPLULUĞU DIŞ MAHALLELERİ

Diğerlerinden farksız, sıradan bir varoş eviydi.

Bir soyluya ait tipik bir kır evi. Evin tasarımı, eklenti tesisleri ve genel konaklama imkânları, orada kalan pek çok kişi için belirli bir statü ve servete işaret ediyordu. Askeri yetkililerin ve diğer bürokratların geçici ikametgâh olarak kullanmaları için mükemmel bir yerdi… ya da en azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordu.

Binaya adım atıldığı anda her şey değişiyordu.

Çoğu tanıdık simalardan oluşan muhafızlar, canları sıkılmış ve önemsiz bir görevdeymiş gibi bir tavır takınıyorlardı… Dikkatli bakıldığında deniz büyücüsü oldukları anlaşılabiliyordu. Savaş zamanında, cephe hatlarında her şeyden çok ihtiyaç duyulan türden kıdemli askerlerdi.

Bir subayın, tek bir tanesini bile kendi birliğine katabilmek için yapmayacağı şey yokken, onlar burada sıradan piyade taklidi yapıyorlardı.

Böyle seçkin askerleri koruma olarak kullanabilecek diğer tek grup… sisler şehrindeki Kraliyet Muhafızlarıydı.

Fakat buraya da gayet iyi uyuyorlardı çünkü burası Milletler Topluluğu İstihbarat Servisi’nin karargâhıydı. Yine de insan burayı her ziyaret ettiğinde yürürlüğe konmuş yeni ve sıra dışı güvenlik protokolleriyle karşılaşınca acı bir tebessüm etmekten kendini alamıyordu.

“Kabul etmeliyim ki bu protokoller son derece tedbirli.”

Ren Seferi’nden bu yana komuta kademesini hedef alan suikast saldırıları sıradan bir hal almıştı. Bu mekânın sahibi, bu tür taktiklerin ne kadar baş belası olabileceğini herkesten iyi biliyordu.

Doğudan ya da batıdan olsun, her istihbarat teşkilatının başındaki isim her daim tetikteydi. Bu iyi bir şeydi. Tedbirli olmak önemliydi.

Yine de doğrudan rapor vermek zorunda olduğunuz kişinin kendisi olmaması çok daha iyi olurdu.

“Ren’in Şeytanı’nın açtığı yara sızlamaya başladı. Ne büyük dert. İçimde hiç ama hiç iyi bir his yok.”

Yara izlerinin madalya gibi olduğu söylenir ama bazen insana daha çok madenlerdeki kanaryaları hatırlatırlar. Eğer çok düşünen biriyseniz, yara izleri size uyarı bile verebilir.

Ne yazık ki Yarbay Drake toplumsal bir varlıktı. Mantıklı zihni, içinde ne tür bir his belirirse belirsin içgüdülerinin dizginleri ele alıp kaçıp gitmesine izin vermezdi.

Koridorlarda başka bir askerin yanında tempolu adımlarla ilerledi.

Yani, aslında daha çok asker ona rehberlik ediyordu. Rütbesi veya statüsü ne olursa olsun ziyaretçilere tanınan özgürlük kısıtlaması, binanın katı güvenliği hakkında bilinmesi gereken her şeyi özetliyordu.

Yine de, onu gideceği yere götüren asker ne kadar katı olursa olsun… O bir engel değil, bir bot büyücüsüydü. Drake’i olması gereken yere ulaştırmak için oradaydı. Drake adamın Kharon’a benzediğini düşündü. Askeri yakından takip ederek nihayet vadolunan cehennem kapılarına ulaştı. Artık kaçış da yoktu, saklanış da.

Derin bir nefes aldı.

Askeri nezaket kuralları gereği rehberine hafifçe başıyla selam verdikten sonra, baskın bir yüz ifadesine sahip bir adamın beklediği odaya girdi.

“Merhaba Yarbayım. Yaranız iyi iyileşiyor gibi görünüyor. Şimdi raporunuzu dinleyelim.”

Drake insan tercihi konusunda kısa bir an düşündü… ve az konuşan yaşlı tiplerle ne kadar az anlaşabildiğini hatırladı. Meselelerin özünü anlayacak kadar bilge, ama öne süreceği her mazerette patlamaya hazır kadar tez canlı olmaları durumu daha da berbat kılıyordu. Şimdiden başının ağrımaya başladığını hissedebiliyordu.

“Evet efendim. Nereden başlayayım?”

“Kazaen ateş etme olayından başlayalım. Gerçekte ne yaşandı?”

İlk gündem maddesi bile midesini bulandırmaya ve başını zonklatmaya yetmişti. İçinde garip bir sıkışma hissi çörekleniyordu. Sözde de olsa, olay kendi komutası altındaki alt rütbeli bir subay tarafından çıkarılmıştı. Üzerinde tam bir yetkisi olmasa da yine de belirli bir sorumluluk taşıyordu.

Tac’a hizmet eden biri olarak bundan kaçınması imkânsızdı.

Drake raporunu teslim etti. Rapor, olayın gerçekleştiği andaki sorumlu kişi olarak kendi profesyonel görüşünü ayrıntılarıyla açıklıyordu. Konuşmaya başlarken sesini sakin tutmak için elinden gelen her şeyi yaptı.

“Resmî olarak muharebe esnasındaki kargaşanın bir yan ürünü olan tali hasar şeklinde bildirildi ancak işin gerçeği, gönüllü bir büyücü emirlerimi göz ardı ederek kendi başına hareket etti.”

“Ne kadar talihsiz olursa olsun, tali hasar savaşın bir parçasıdır. Durum ne kadar kötüydü ki… Federasyon bu kadar yaygara kopardı?”

“Maalesef, kullanılan büyü formülü fazla güçlüydü.”

Drake sadece siyasi komiserlere özür dilemekle kalmamış, aynı zamanda tüm bu kargaşaya sebep olan Üsteğmen Sue da sonrasında onlarla samimi bir sohbet gerçekleştirmişti. Bunların nasıl bir mantığa oturtulduğunu kavramak son derece güçtü. Aslına bakılırsa, Drake o anda tepesinin atmasına ramak kalmış durumdaydı fakat… Albay Mikel’in eline geçen Federasyon raporu kendi raporlarıyla örtüşüyordu, bu yüzden ihale en nihayetinde onda patlamıştı.

“Duyduğuma göre… patlamaya yakalanıp hayatını kaybeden Federasyon saha subayları varmış. Gayriresmî olsa da bu bilgi güvenilir bir kaynağımdan geliyor.”

Hasarın boyutu muazzamdı ve mümkün olan en kötü zamanda gerçekleşmişti. Kaynayan kanını bir anda donduracak türdendi. Korgeneral Zettour’un muharebe meydanında kendileriyle nasıl oynadığının bir başka çirkin örneğiydi. Her şey olup bittikten sonra Drake’in hâlâ komutayı elinde tutuyor olması bir mucizeydi.

Mesele, artçı sarsıntıların en ağır yükünü sırtlayan Dışişleri Bakanlığı’na devredilmişti.

Drake içinin derinliklerinde kendisi için herhangi bir artçı yansıma olup olmayacağını hâlâ merak ediyordu ki…

“Ne kadar talihsiz. Onlara resmî bir özür de iletemeyiz… Başbakanımızın Komünistlerden özel olarak özür dilemesini sağlarız, olur biter. Bu mesele burada kapanmıştır. Eline sağlık.”

Son sözünde en ufak bir suçlama ya da azarlama emaresi yoktu.

“Efendim?”

“Yarbayım, astlarımı anlamsızca azarlamak gibi bir niyetim yok. Siyasilerin insafına kalmış durumdayız ve onların mantıksız taleplerini sahadaki askerlere yıkacak kadar beceriksiz değilim. Yaşlanmış olabilirim ama itibarımı koruyarak yaşlanmak ve yaşadığım yıllar kadar kötü alışkanlık edinmekten kaçınmak niyetindeyim.”

Drake onun bu düşünceli tavrını takdir etti. Dışarıdan bakan birine ne kadar duygusuzca görünse de, meseledeki tüm sorumluluktan neredeyse muaf tutulduğunu hissetti. Neredeyse… Olay resmî olarak çözülmüş olsa da kendisini cezasız bırakamayacağını hissetti.

Saygısızlık olacağını bilmesine rağmen kendi raporunu hazırlamasının tam olarak sebebi de buydu.

“Bu arada, raporunuza neden ısrarla bir geri çekilme talebi ekleme gereği duydunuz? Üsteğmen Sue da dâhil olmak üzere çok uluslu gönüllü birliğinin geçmişini inceleme yetkiniz olduğunu biliyorum.”

Drake, üstü tarafından azarlanıyordu ve yaptığı bu talebin siyasi hassasiyetinin son derece farkındaydı. Komutanının bakışlarında sezilen o belirsiz tahammülsüzlük kırıntısı dehşet vericiydi.

Yine de Drake düşüncelerini açıkça dile getirmek zorunda hissetti.

Üst komuta kademesi, eski Anlaşma İttifakı ordusundan kalma bir yetimi saflarına katmakta kararlı olsa bile, üstlerine dürüst bir rapor sunmak onun bir subay olarak yeminli göreviydi.

“General Habergram, tüm saygımla belirtmeliyim ki, aynı şeyin tekrarlanmasından korktuğum için bunu ekledim.”

“Ne? Altı üstü Komünist bunlar, Yarbayım. Ne kadar kayıp verdiklerini dert etmenize gerek yok.”

“Gerçeği bilmeseydim sizinle aynı fikirde olurdum. Ancak… olay anında bizzat orada bulunan biri olarak, kendime bunu yapma lüksünü tanıyamam.”

Bir an sonra, komutanının ilgisiz, neredeyse öylesine takınan tavrı hafifçe değişti. Az önce Drake’e donanmalı bir beyefendi gibi davranan İstihbarat Başkanı, şimdi karşısındakine tam bir asker gözüyle bakıyordu.

“Yarbay Drake, belki sizi yanlış anlıyorumdur ama…” Ağır, keskin bakışlarla Drake’i süzdü ve doğrudan hedef alan sert bir soru yöneltti. “Sizi her zaman Federasyon’dan nefret eden bir adam olarak bilirdim.”

“Müsaade edin sizi düzelteyim efendim; Komünizmden iliklerime kadar nefret ederim. Ve dürüst olmak gerekirse efendim, Federasyon’dan da hiçbir zaman hazzedebileceğimi sanmıyorum.”

Drake için Federasyon halkı ile Komünizm ideolojisi arasında büyük bir fark vardı.

Savaş meydanında yan yana durduklarında bu farkı görmezden gelmek imkânsızdı.

Federasyon halkının çoğunun iliklerine kadar katıksız Komünist olduğuna inansa da, her vatandaşın aynı olduğunu varsaymayı büyük bir dar görüşlülük olarak değerlendiriyordu.

“Ordularının büyük kısmı, Komünist olmaktan önce Federasyon’un birer ferdidir. Onları harekete geçiren şey Komünizm değil, milliyetçiliktir. Hepimizin asker olduğunu göz önüne alırsak, aynı mesleği icra ettiğimizi söyleyecek kadar ileri bile gidebilirim.”

Drake bu iddiasının askeri kariyerini bitirebileceğinin pekala farkındaydı. Buna hazırlıklı gelmişti.

Burası Birleşik Krallık Ordusu İstihbarat Dairesi’ydi ve buradakiler Komünizmden eşsiz bir öfkeyle nefret ederdi. Onların gözünde Komünizm gibi yıkıcı bir ideolojiden bahsetmek bile bir subayın geleceğini karartmak için yeterli sebepti.

Buna rağmen Drake geri adım atmadı.

“Sistemlerinden nefret ediyorum ama halklarından da nefret etmemiz gerekip gerekmediğini sorguluyorum.”

Komutanı yanıt vermeden bir puroya uzandı ve dişlerinin arasına sıkıştırdı. Az önce sevecen bir ihtiyar olmak istediğini beyan eden birine göre duruşunda acımasız bir hava vardı. Ağır ağır yanan kibriti elinde tutuyordu; Yarbay Drake ise elinde olmadan o kibritle tuhaf bir özdeşlik kurdu.

Hazır ol pozisyonunda bekleyen Drake, üstünün ağzından çıkacak ilk kelimeleri bekledi. Sessizlik son derece huzursuz ediciydi.

Sonucun ne olacağı artık pek de umurunda değildi. Sadece üstünün bu konudaki gerçek düşüncelerini duymak istiyordu. Adeta nihai hükmünü dinlemek üzere olan bir sanık gibi hissediyordu.

Komutanı ise purosunu aheste aheste tüttürdükten sonra birden küllüğe bıraktı ve sert bir tonla konuşmaya başladı.

“Demek bir hümanistsin. Başkalarına merhamet duymak savaş meydanı dışında güzel bir şeydir. Ancak savaştayız, Yarbayım. Böyle duygusallıklar adamı öldürür.”

“Bağışlayın Generalim… Ama savaş meydanına bastığımda bir canavara dönüşmüyorum; orada bile hâlâ bir insanım. Bu bir vicdan meselesi. Tavsiyem, Üsteğmen Sue başta olmak üzere birkaç üyeyi birlikten çıkarmanızdır.”

“Sorumluluktan muaf tutulduğun için şükretmek yerine bir de tavsiye vermeye mi cüret ediyorsun? Sandığımdan da küstahmışsın. Beni çileden çıkarıyorsun, Yarbayım.”

Memnuniyetsizliğini gizleme gereği duymasa da komutanı onu dinlemeye razıydı.

“Pekala, ne diyeceğini dinleyelim bakalım. Söyle bakalım Yarbayım… bunun bir kaza olmadığını mı iddia ediyorsun?”

“Muharebe sırasındaki konuşlanma sorunlarımızı göz önüne alırsanız bir kaza sayılabilir. Ancak bu elverişsiz konuşlanma, düşmanın çok uluslu birliğimizin acemi üyelerini kasten tuzağa çekmesinin bir sonucuydu. İşte bunu bir insan hatası yapan şey de tam olarak bu.”

General Habergram olayın kısa bir özetini dinledikten sonra, yaşlı yanaklarını alaycı bir sırıtışla yukarı kaldırdı. Düşmanın onları yemlediğini artık kavradığı açıktı.

Bozulmuş ön hatta dair değerlendirmesi gayet basitti.

“… Anlaşıldı. Demek bize oyun oynadılar.”

“Evet efendim. İnsan, İmparatorluk Ordusu’nun kıdemli büyücülerinin hepsinin kuyruklu olup olmadığını merak etmeden duramıyor.”

“Şeytan gibi yani. Her neyse, gerçeklerle yüzleşmek zorundayız. Benzer bir şeyin bir daha yaşanmamasını sağlamak çok mu zor?”

Yanıt olarak Drake sadece utanç içinde başını salladı.

“Askerlerimizin geçmişleri göz önüne alındığında… bunun imkânsız olduğunu söylerdim.”

“Kışkırtmalara gelmemelerini öğretmeye ne dersin? Bu da mı çok şey istemek oluyor?”

“… Efendim, onları eğitmek için elimden gelen her şeyi yapacağım ama karşı karşıya olduğumuz kişi Ren’in Şeytanı. O büyücünün kurnazlığı ve hilekârlığı eşsizdir.”

Yarbay Drake, sıkıntısını bastırmak için derin bir iç çekti.

“O lanet hayalet, insanoğlunun en aşağılık türü.”

Şüphe götürmez bir kurnazlık—üstelik güçlü bir Unvanlı büyücü. Şeytan, katlettiği sayısız kurbanının kanına atıfla “Paslı Gümüş” gibi yeni bir unvan bile kazanmıştı. Savaş alanında böyle bir düşmanla tekrar tekrar dövüşmek zorunda kalmak gerçekten endişe vericiydi.

“Ren’in Şeytanı mı? Bu unvanı daha önce duymuştum.”

“Evet, küstahın teki…”

“Dur bir dakika. Ren’in Şeytanı… Şu doğrudan komuta kademesini imha etmesiyle bilinen Unvanlı büyücü değil mi? İkisi aynı kişi mi?”

Generalin merakı uyanmıştı. Drake, üstünün neye takıldığından tam olarak emin olamasa da soruları yanıtladı.

“Sıcak temasa geçtim ve gözümle teyit ettim. Sadece bir mana sinyali olsaydı sahtesini yapmanın yolları vardı ama dürüst olmak gerekirse… savaş alanında o şeytanı başka biriyle karıştırmak imkânsızdır.”

Drake bundan adı gibi emindi.

“Hatta son derece yakın mesafeden kısa bir temasımız bile oldu. O şeytan beni büyülü bir bıçakla bıçakladı, ben de ona bir optik keskin nişancı formülü ve bir patlama formülüyle karşılık verdim.”

“Yaran, o Unvanlı ile yaptığın dövüşten mi?”

“Doğrudur efendim. Acil müdahale ve büyü terapisi olmasaydı, şu an ya erken emekli olmuştum ya da bir ceset torbasındaydım.”

Doğrudan komuta kademesini hedef alan bir uzmanla karşılaşmaktan sağ dönebilmek bile başlı başına bir başarı sayılabilirdi. Drake’in bu duygu yüklü sözlerinin artık üstünün tüm dikkatini çektiği anlaşılıyordu.

Saçları hafifçe kırlaşmış general sakin görünse de Drake onun zihnini kurcalayan bir şey olduğunu anlayabiliordu.

“Evet… Bu karşılaşmanız hakkında senden biraz daha bilgi almak istiyorum.”

Cephe hattı hakkında bilgi paylaşmak, anavatana geri çağrılma nedenlerinden biriydi. Bu yüzden Yarbay Drake için üstünün gösterdiği ilgide olağandışı bir durum yoktu.

“Ren’in Şeytanı’nın Federasyon topraklarında görülmesini ilginç buluyorum. Önce bana yaşananları daha ayrıntılı anlat.”

İstendiği üzere, yaşananları detaylandırmaya başladı.

“Birliğim o Unvanlı büyücüyü gördüğünde, özellikle eski Anlaşma İttifakı hava büyücülerinin tepesi attı. Daha önce onunla karşı karşıya gelmiş olan Birleşik Devletler mensupları için de durum aynıydı. İçinde bulundukları duygusal durum, o şeytanın onları kışkırtmasını kolaylaştırdı—”

“Duymak istediğim şey bu değil, Yarbayım.”

General, elini sallayarak sözünü kesti.

Drake’e ‘Ne demek istediğimi biliyorsun’ der gibi bir bakış attı ama Drake buna nasıl karşılık vereceğini bilemedi.

Ne yazık ki Drake kendini büro ortamlarında nadiren bulurdu; bu yüzden General Habergram’ın ruh halini veya ses tonunu nasıl yorumlayacağını bilemiyordu.

Sadece kendisinden açıklaması istenen şeyleri detaylandırdı… Bir an geçtikten sonra üstü yorgun başını salladı ve ona daha açık konuştu.

“Sana o şeytan hakkında ne düşündüğünü sormuyorum. Ren’in Şeytanı ile karşılaşmanıza dair daha fazla ayrıntı istiyorum. Bunun bir yanılma olma ihtimali var mı? Çatışma sırasında neler yaşandığını anlat.”

“O şeytan, başlangıçta düşman keşif uçuşu olduğu düşünülen iki düşman unsurdan biriydi.”

“Daha önce savaşmış mıydınız?”

“Birkaç kez çatışmıştık ama uzun zamandır ilk kez görülüyordu.”

Üstü başıyla onayladı, ardından daha fazla ayrıntı vermesini talep eden bir bakış attı.

“İki büyücünün silahlı keşif yaptığını tespit ettik ve tüm birliğimizi muharebe için harekete geçirdik. Ne yazık ki onları etkisiz hale getiremeden muharebe sona erdi. İkili, bizimkilerden altı kişiyi düşürmeyi başardı. Ağır yaralıları da katarsanız, toplam kaybımız tam bir bölüğe denk geliyor.”

“… Sadece iki kişiydiler ve bütün bunlar yaşandı, öyle mi?”

Komutanı kaşlarını çatarken Yarbay Drake’in ifadesi değişmedi. İçten içe Drake’in de bu konuda ciddi şüpheleri ve huzursuzluğu vardı.

“Yine Korgeneral Zettour’un bizimle oynamasının bir başka örneği.”

“Evet.”

Üstüne katılıyor olsa da, sıkılmış yumrukları ve gergin ifadesi bunu düşünmenin ne kadar acı verici olduğunu gösteriyordu. En iyi eğitilmiş subaylar bile nihayetinde etten ve kemiktendir, hâlâ insandır. Duygularını tamamen yok edemezler.

“Yani o hilekâr ile şeytanın iş birliği yaptığına mı inanıyorsun?”

“Evet efendim, kesinlikle. Bizzat gördüklerim şüpheye yer bırakmayacak şekilde buna işaret ediyor. O pislikler her zamanki gibi kurnaz.”

“Bak sen şu işe. Anlattıkların oldukça ilgi çekici bir hikâye ama…”

“Efendim?”

General ona sert bir bakış fırlattı.

“Ren’in Şeytanı’nın gerçekten Doğu Cephesi’nde olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Raporuna rağmen bundan emin olamıyorum. Bizim tarafımızdaki bilgilerle çelişiyor.”

“Gözlerimle teyit etmiş olmamdan şüphe mi ediyorsunuz? Efendim, ben…”

“Elimize ulaşan son raporlar, o şeytanın da o meşhur taburun da Batı’da olduğunu gösteriyor.”

Kötü bir şaka gibiydi. Drake omuzlarının çöktüğünü hissetti. Bu, özellikle istihbarat teşkilatından, üstelik onun başındaki kişiden duymak isteyeceği bir şey değildi.

“Ben sadece gördüklerimi ifade ettim. Bu konuda bir yorum yapmamı istiyorsanız, söyleyebileceğim tek şey elinizdeki son bilgilerde hatalar olabileceğidir.”

Drake göğüs göğüse çarpışmış, hatta yaralanmıştı. Ren’in Şeytanı’yla yüz yüze gelmişti. Başkası olmasına imkân yoktu.

“Yarbayım, sizden şüphe etmiyorum.”

General böyle diyordu ama gözleri bambaşka bir şey anlatıyordu. Drake, üstünün açıklamalarını nezaketle dinlerken bir yandan da gözlerin sözlerden ne kadar daha dürüst olabildiğini düşünüyordu.

“Aynı zamanda, burada söz konusu olan şey muharebe. Savaşın karmaşasında hata yapmanın ne kadar kolay olduğunu bilirsiniz. Haksız mıyım?”

“Buna itiraz edemem efendim. Ancak subaylık kıdemimi ve hizmet sicilimi göz önünde bulundurmanızı rica ederim.”

“Bana kalırsa… gördüğünüz şey bir serap ya da illüzyondan ibaret olabilir.”

“Efendim, tüm saygımla belirtmeliyim ki ben—”

“Bu kadar yeter.”

Habergram başını salladı ve Drake’in vereceği cevabı önlemek için elini kaldırdı. İfadesinde huzursuzluğunu belli etmemeye çalışarak yarbayı huzurundan çıkardı.

“Bay Johnson, Doğu Cephesi’nin durumuna dair raporunuzu alacak. Rapordan çıkarılabilecek ayrıntıları ona rahatlıkla aktarabilirsiniz. Bugünlük bu kadar yeter sanırım.”

“Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim efendim. Bay Johnson’a sözlü bir rapor sunmak yerine yazılı bir metin de hazırlayabilirim.”

“O da benim gibi yaşlı bir adam. Uzun uzun rapor okuyacak sabrı olduğunu sanmıyorum. Ona her şeyi açık ve kestirmeden anlat… Ve o gördüğünüz illüzyondan da bahsettiğinizden emin olun.”

Hızlıca teşekkür eden Drake, kendisini içeri getiren adamın beklediği odadan dışarı kışkıylandı. “Bu taraftan efendim,” denilerek yönlendirilen Drake, konunun üzerine daha fazla gitmenin bir anlamı olmadığını fark etti.

Böylesi belki de daha iyiydi.

“… Bir illüzyon mu…?”

Yarbay Drake koridorda yürürken kendi kendine mırıldandı. Biri kendisine berbat bir şaka yapmış gibi hissediyordu. General Habergram bu ülkenin küflü havasını biraz fazla mı içine çekmişti?

“Herkesin bahsedip durduğu şu meşhur savaş sisi bu mu?”

Yaralı omzu sızlamaya başladı. Belki bu da bir illüzyondu.

Anavatanda gördüğü tıbbi tedavi büyüyle gerçekleştirilmişti ve omzu çoktan tamamen iyileşmişti. Artık acıması için hiçbir sebep yoktu ama yine de yarası adeta avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

“Ne gördüğümü biliyorum.”

Savaş meydanını kasıp kavuran o küçük şeytan.

O şüphe götürmez kan arzusu ve o uzman büyü formülü kontrolü bilmesi gereken her şeyi söylüyordu. Sonunda kurtulabilmek için intiharvari bir saldırıya başvurmak zorunda kalacak kadar yaklaşmıştı, general ise onun hayal gördüğünü mü sanıyordu? Optik bir yanıltma formülü bile o mesafeden onu kandıramazdı.

Asıl renk veren şey o çileden çıkarıcı sesti!

Yaşadığı sürece o sesi asla unutmayacaktı. Onu başkasıyla karıştırmanın imkânı yoktu.

“… Yüksek makamlardan gelen bilgilere güvenilemeyecek gibi görünüyor. Ne derler bilirsiniz, gözlerinle görmek inanmaktır. Ben kendi iki gözüme güvenirim.”

Şeytanın kim olduğunu bilmiyordu. Muhtemelen hiçbir zaman da öğrenemeyecekti. Ama bildiği tek şey, Ren’in Şeytanı hakkındaki istihbaratın tamamen zırvalıktan ibaret olduğuydu.

“Bu beni çıldırtacak… En iyisi bir meyhaneye gidip kafayı çekeyim de bunları aklımdan çıkarayım.”

Drake’in neşesi iyice kaçarken, koridorda ona rehberlik eden kişi sessizliğini korudu.

Tam o anda, koridorun sonundaki şık takım elbiseli bir adam onu fark etti ve şaşkınlıkla ismini seslendi.

“Ooo, Drake değil mi bu! Anavatana döndüğünü bilmiyordum. Yüzünden düşen bin parça, bir şey mi oldu?”

“Kim? Ah, Doğu’daki bazı meseleler işte. Pek konuşmak istemiyorum.”

“Kulağa zor geliyor. Sana bir içki ısmarlayayım. Bahse girerim uzun zamandır adamakıllı bir meyhaneye gitmemişsindir, değil mi?”

Bu dostça teklif Drake’i memnun etti. Gerçekten de zor bir durumdaydı. Bütün istediği bir meyhaneye kapanıp, elinde bir bira bardağıyla uğraştığı tüm bu zırvalıkları anlatmaktı.

Acı gerçek şuydu ki hâlâ yapması gereken işler vardı. İçkinin tatlı rahatlamasının tadını çıkaramadan önce gecesini zorunlu formları doldurarak geçirmek zorundaydı.

“Teşekkürler ama henüz işim bitmedi. Kusura bakma, ben yoluma devam edeyim.”

“Kendine dikkat et, tamam mı? Bir aksilik olursa her zaman bana haber verebilirsin!”

Drake, gösterdiği samimi konukseverlik için anavatana minnettardı… Yine de bu durumun, istihbarat dairesi hakkındaki dertlerini o dairenin bir ajanına içini dökme noktasına varacağını düşünmüyordu.

Drake teşekkür etti ve kendisini Bay Johnson’ın ofisine götüren rehberinin peşine takıldı.

Bu saatten sonra tek istediği, çekip gidip bir meyhaneye sığınmaktı. Başını iki yana salladı.

“Yok, her şey bittiğinde bir iki kadeh bir şey içerim artık.”

Kendisinin bilmesine imkân olmasa da, Drake’in bir hava büyücü subayı olarak yeteneklerine son derece yüksek değer veriliyordu. Öyle ki Birleşik Krallık istihbarat teşkilatı ona kendisinin verdiğinden çok daha fazla değer biçiyordu.

Gerçi Birleşik Krallık İstihbarat Teşkilatı Karargâhı’ndakilerin bunu ona açıkça söyleyecek tipler olmadığını belirtmeye gerek bile yoktu. Ancak genel kanaat, onun rüştünü ispatlamış gerçek bir asker olduğu yönündeydi.

Kraliyet Ordusu’na ve tacına, en sadık bahriye büyücüsü kadar bağlıydı. Soyu sopu da kusursuzdu. Kökleri köklü bir asker ailesine dayanıyordu; zihniyetinde ya da kişiliğinde en ufak bir kusur yoktu. İstihbarat açısından bakıldığında, güvenilir bir unsurdu; bu da hem nadir bulunan hem de son derece kıymetli bir şeydi.

Federasyon adındaki o kokuşmuş yuvaya doğrudan gönderilmek üzere seçilen subay olmasının nedenlerinden biri de buydu. Birleşik Krallık, her şeyden önce en çok güvendiği kişileri kullanırdı.

Eğer o büyücüyü gördüğünü söylüyorsa, bu olasılığı değerlendirmeye kesinlikle değerdi. En azından Habergram’ın bunu ciddiyetle ele almasını sağlayacak kadar değerdi.

Bilgilendirme sırasında adamı terslemiş olsa da… yaşadığı şaşkınlığı dışarı vurmamak onun için aslında epey zordu. Başkası olsaydı general hiç düşünmeden odadan kovardı. Fakat bu iddia güvendiği bir adamdan gelmişti.

Onu iç geçirtip düşündüren de tam olarak buydu.

“Ren’in Şeytanı mı? Doğu’da mı?”

O kişinin aynı büyücü olduğunu kabul etmek istemiyordu. Ama şeytanın orada olmadığını da kanıtlayamıyordu.

Ren’in Şeytanı’nın Batı’da olduğunu söyleyen kaynak kendini kanıtlamıştı. Manş Kanalı boyunca kurulan savunma hattından gelen pek çok rapor da bu iddiayı doğruluyordu.

Yine de Yarbay Drake Doğu’dan henüz yeni dönmüştü; getirdiği bilgiler tazeydi. Üstelik o şeytanı kanlı canlı gördüğünde ısrar ediyordu. İmparatorluk ası, sırf Zettour’un taarruza geçmesine yardım etmek için mi oradaydı? Ancak bu durum o meşhur taburun nerede olduğunu açıklamıyordu. Onların yerini eksiksiz tespit etmişlerdi.

Ren’in Şeytanı’nın taburu şüpheye yer bırakmayacak şekilde Batı’da konuşlandırılmıştı… Öyleyse komutanları neden Doğu’da görülsündü ki? Tabii komutanların zaman zaman tek başlarına hareket ettiği görülmemiş şey değildi. İzin kullandıkları ya da irtibat amacıyla yer değiştirdikleri durumlar elbette vardı.

Fakat durum buysa, o şeytanı bir muharebeye katılmaya iten şartlar ne olabilirdi? İşte bu duyulmuş şey değildi. Taburunu Batı’da bırakıp sırf Doğu’da savaşmak için gitmek de neyin nesiydi? Habergram buna mantıklı bir neden bulamıyordu.

Akla yatkın tek bir sebep bile yoktu. Buna ancak baştan aşağı tam bir çelişki gözüyle bakabiliyordu.

“… Neler oluyor böyle?”

Elinde Ultra istihbaratı—yani deşifre edilmiş İmparatorluk Ordusu telsiz mesajları—vardı.

Bunlar, Ren’in Şeytanı’nın ve büyücü taburunun hareketlerini en ince ayrıntısına kadar tarif ediyordu. Hepsi de Batı’ya doğru ilerlediklerini söylüyordu. Lergen Muharebe Grubu’nun bir parçası olarak orada konuşlandırılmışlardı. Şeytan, doğrudan Korgeneral Romel’e rapor verecekti. İkilinin hizmet sicillerine bakıldığında, öyle uyumlu bir çifttiler ki analistlerin midesini bulandırıyordu.

Bu ikisi, savaş denilen bu lanet iskambil oyununda hemen her elde istikrarlı bir şekilde galip gelmeyi başaran birer iblis gibiydi.

Görünüşe göre Birleşik Krallık anavatanına bir komando baskını düzenlemeyi planlıyorlardı. Ren’in Şeytanı’nı önden göndermek… en hafif tabirle gayet mantıklıydı. Taarruza hava büyücüleriyle liderlik etmek askeri açıdan son derece makuldu.

En az Ultra kadar güvenilen bir askerden, şeytanı Doğu’da gördüğüne dair haber gelene kadar buna inanmamak için hiçbir sebep yoktu. Kulağa ne kadar akıl almaz gelse de Habergram bu raporu öylece kestirip atamıyordu.

“Yarbay Drake şeytanı Doğu’da gördüğünü söylüyor… Başıma dert oldu. Bu, Ren’in Şeytanı’nın yer değiştirdiği anlamına mı geliyor?”

Bu fikri reddetmek istiyordu ama olasılığı da tamamen göz ardı edemiyordu. Öyleyse tüm bunlara verilecek doğru tepki neydi?

En kötü senaryoyu düşündü—zihnini sonsuz olasılıklar kaplamaya başladı. Ancak bunlardan hangisinin en felaket senaryo olacağını bulmak zorundaydı. Düşmanın telsiz kodlarının çözüldüğünü fark etmesi ve bunu karşı istihbarat yayarak aktif bir şekilde kendilerine karşı kullanması senaryosu mu?

Ele geçirilen mesajlardan elde ettikleri her bir ayrıntıyı teyit ettikleri gerçeği bir yana, bu elbette bir olasılıktı. Sinyal istihbaratı çalışmaları ve direnişteki kaynakları sayesinde İmparatorluk gemilerinin gizlice tek bir noktada toplandığını biliyorlardı.

Sahte mesajları ele geçirme tehlikesi her zaman mevcuttu… fakat İmparatorluk, şifreleme sistemlerine aşırı güvenme eğilimindeydi.

En büyük ipucu, kanalın son derece huzursuz edici bir hal almasıydı. Son zamanlarda etkisiz hale getirilen dost büyücülerin sayısı göz önüne alındığında, Birleşik Krallık istihbarat camiası oyunun gidişatını değiştirebilecek güçteki bir varlığa karşı tetikte olma konusunda acil bir ihtiyaç duyuyordu.

“Bunun bir aldatmaca olmasını hiç istemem…”

Habergram durakladı, ardından parmak boğumlarıyla kafasına vurdu. İstihbarat savaşlarının gidişatını acımasız bir mantık ve gerçeklik belirlerdi. Bir sonucun diğerine üstün gelmesini umut etmenin hiçbir anlamı yoktu.

“Arzularımı bir kenara bırakmalıyım… ve sadece olasılıklar üzerine düşünmeliyim.”

Düşman, şifrelerini çözdüklerinin farkına mı varmıştı? Durum buysa, Ultra başı dertte demekti. Ancak Ultra’nın sağladığı istihbaratın sızdırıldığına dair başka hiçbir kanıt yoktu.

“Ya Ultra’nın varlığını fark ettilerse ve bize ayrıntılı bir tuzak kuruyorlarsa?”

Zihnini kemiren her düşünceye şüphe ve vesvese sinmişti; hiçbir şeye güvenememek aklını işkence gibi zorluyordu.

İstihbaratla uğraşanların kaderi bu muydu? General Habergram purosunu tüttürürken şakaklarını ovdu. Ardından masasının altına sakladığı konyaktan bir yudum alıp derin bir uğultuyla iç çekti.

Bilmiyordu. Hiçbir şeyden emin olamıyordu.

“Hangisi doğru olabilirdi ki?”

Düşman onlara bir oyun mu oynuyordu, yoksa hâlâ güvende miydiler?

“Hayır… Kaynağımızı öğrenmelerinin makul bir yolu yok. Bu iş hiç mantıklı gelmiyor. Şunu en başından bir mantık süzgecinden geçirelim. Eğer Ultra’yı bize tuzak kurmak için kullanacak olsalardı, hem istihbarat hem de askeri açıdan fark edilir bir tepki verirlerdi.”

İmparatorluk, şifrelerinin artık güvenli olmadığından şüphelenmiş olsa bile, güvenlik gereği bunları kesinlikle değiştirirdi. İmparatorluk Ordusu’ndan çıkan ve buraya ulaşan tüm sinyal istihbaratının aynı kaldığı göz önüne alınırsa, Ultra’nın farkında olduklarına inanmak zordu.

“… Ama yine de, ya bu daha büyük bir planın parçasıysa?”

Dünyadaki bütün vakti tek tek her olasılığı düşünmeye yetmezdi.

Zihnini ne kadar rahatlatmak istese de bu stres ona travma sonrası stres bozukluğu yaşatacak gibi duruyordu.

Habergram kendisine bir çay koyana kadar defalarca iç çekmeye devam etti. Ticaret rotasına, bu işin getirdiği tüm karmaşıklığa ve rütbesinin böylesine utanç verici bir şekilde düşmesine neden oluşuna sövüp duruyordu.

Aslında başarı elde edememiş de değildi. Ultra’nın verdiği bilgiler sayesinde düşman denizaltılarının her birinin nerede konuşlandığını biliyordu. Ticaret gemilerini silahlı konvoylar halinde toplayıp İmparatorluk U-Boat’larından koruyarak, Kanal’daki deniz sevkiyatını felaketin eşiğinden kurtarmayı başarmıştı.

Bu durum, Ultra’nın bilgilerinin hâlâ güvenilir olduğuna güçlü bir işaretti. Ancak bunun yalnızca güçlü bir işaret olması bile ürkütücüydü.

Ultra doğru muydu?

Yanılıyorlar mıydı?

Gerçeği bilememek berbat bir duyguydu. General, dehşet içinde ofisinin tavanına fazla bakmanın tuhaf bir yan etkisini fark etti. Tavanındaki desenleri ezberlemişti.

“Kulağa saçma geldiğini biliyorum ama şu tavandan gerçekten nefret etmeye başladım. Lanet olsun, buraya bu kadar bakacağımı bilseydim üzerine bir resim falan çizerdim.”

Gördüğü her leke, ona geçmişte kafaya taktığı başka bir şeyi hatırlatıyordu… Bu durum inanılmaz derecede sinir bozucuydu. Günün geri kalanını tavana söylenerek geçirecekmiş gibi hissediyordu.

Kendi tablolarını asma fikrini zihninde evirip çevirdi.

Bu fikri yapılacaklar listesine ekledi ve olayları çözme umuduyla masasındaki siyah telefonun ahizesini kaldırıp bir numara çevirdi.

“B Şubesi.”

Çağrıya yanıt veren ses öyle zayıf ve cansızdı ki, sanki zavallı ruhu cehennemin yedinci katında devriye gezmekle görevlendirilmiş gibiydi.

“Ben Habergram.”

“… Generalim? Bir arzunuz mu vardı?”

“Şifrelerimizin güvenilirliği hakkında konuşmamız gerekiyor. Derhal. Sorumlu subayı bana gönderin,” diye emretti.

Birkaç saat sonra kapısı çalındı. Günlerdir aralıksız çalışmaktan bitap düşmüş görünen bir subay içeri girdi.

Gözlerinin altındaki torbalar, ciddi bir uykusuzluk çektiğinin açık bir kanıtıydı. Bakımsız sakalları da hemen dikkat çekiyordu. İşe alımlarda yetenekten başka hiçbir şeye bakılmayan şifre çözme dairesinde fazla zaman geçiren en zinde subayların bile başına gelen buydu.

Üniformasına gelince, en azından şapkasını takmayı akıl edebilmişti. Ancak… dış görünüşü Habergram’ın moralini bozmaya fazlasıyla yetti. Astlarının bir beyefendi gibi giyinmesini ve davranmasını beklerdi.

“Merhaba Albay. Bugün pek şık görünüyorsunuz, değil mi?”

“Bağışlayın efendim. Personel sayımız o kadar azaldı ki… doğrusunu isterseniz, bugünlerde her şeyimiz eksik.”

Adam, üstünün iğneleyici yorumu karşısında biraz çekindi; bu da insanlığını henüz tamamen kaybetmediğinin bir göstergesiydi. Yorgun gözlerine tek bir bakış, şifre çözme subayının ne kadar yıprandığını anlaması için generale yetti.

Ne yazık ki onu buraya adamın emeğinin meyvelerini sorgulamak için çağırmıştı.

“İmparatorluk’un mesajlarını doğru çözemiyor olabileceğimize dair endişe verici emareler var. Ele geçirilen mesajlara karşı istihbarat yerleştirilmiş olabileceğini hesaba katarak geriye dönüp bunlara tekrar bakmanızı istiyorum. Mantıksız bir şeylerin olup olmadığını çabucak ortaya çıkarmalıyız.”

Verileri doğru mu okuyorlardı? Yoksa kandırılıyorlar mıydı?

Bu, savaşın kaderini belirleyebilecek bir soruydu. Şifre çözme subayı, bu sorudan hiç istifini bozmayarak amirine kendinden emin bir şekilde yanıt verdi.

“Mesele buysa efendim, müsaade edin içinizi rahatlatayım.”

“Ne hususunda?”

“İmparatorluk’un şifrelerini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kırdığımız hususunda. Sağladığımız büyülü istihbaratla şimdiye kadar çelişen tek bir husus bile olmadığını düşünüyorum.”

Adam tam bir özgüvenle konuşuyordu. Bu albay, İngiliz Milletler Topluluğu ile İmparatorluk arasında tırmanan kriptolojik savaşın en ön cephesinde duran dairenin başındaydı. Kendi dairesinin yürüttüğü çalışmaya inancı tamdı.

“Şifreleme kalıplarına da her bir subaylarının haberleşme alışkanlıklarına da son derece hâkimiz. Birden fazla şifre metnini çapraz incelemelerden geçirdik. Hatta şifre çözme sürelerimizi öyle bir noktaya indirdik ki, artık mesajları neredeyse eş zamanlı olarak çözebiliyoruz.”

“Doğru… şimdilik… ,” dedi Habergram, farkında olmaları gereken bir olasılığa dikkat çekmeden önce. “Asıl mesele, bizim onların mesajlarını çözebildiğimizi fark edip etmedikleri.”

İmparatorluk’un tam olarak ne söylediğini bilseler dahi, bu bilginin gerçek ve kullanılabilir olup olmadığı tamamen ayrı bir konuydu.

Rahatlığa kapılmış şifre çözücülerin kafasını karıştırmak için sahte bilgiler gönderiyor olmaları tamamen olasılık dâhilindeydi. Bu tür bir karşı istihbaratı kırıntı kadar gerçeklerle süslemek, düşmanı tuzağa düşürmenin en etkili yoluydu.

“Bizim farkımızda olma ihtimalleri var mı sizce? Yoksa bizi şaşırtmak için sahte şifreler kullanıyor olma ihtimalleri nedir?”

“Böyle bir şeyin gerçekleştiğine dair en ufak bir emare görmedik…”

“Kesinlikle emin olmanızı istiyorum.”

Bunu söylemesi kolay ama yapması inanılmaz derecede zordu. Kriptoloji dairesi zaten şifreli mesajları çözmek için tüm kaynaklarını seferber ediyordu; bir de mesajların doğruluğunu analiz etmelerini istemek, personeli un ufak etmek demekti.

Albayın zaten cansız olan yüzü, yüzünü ekşitince daha da solmuş gibi göründü. Habergram bu tepkiyi gözden kaçırmadı fakat emrinden taviz vermedi.

“Bu şifreleri incelememiz gerekiyor. Kaybedecek vakit yok.”

Albay emre uydu ve tüm İstihbarat Dairesi çözdükleri her bir mesajı tek tek gözden geçirdikten sonra, denetimlerinin sonucu basit bir raporla teslim edildi.

Hiçbir anormalliğe rastlanmadı.

İngiliz Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı, İmparatorluk’un şifreli mesajlarını hâlâ açık bir kitap gibi okuyabiliyordu.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla