“Günaydın.”
Uyanır uyanmaz günlük yay talimimi yaptım ve konağa döndüm. Girişte Tomoe ile Shiki vardı.
Yüksek miktarda büyü gücünü tüketmenin artçı etkileri yüzünden olacak, başım biraz ağırdı.
Yayı çekerken ferahlıyordum ama iş bitince o hantallık yeniden geliyordu.
İkisini selamlarken de başım dönüp durdu, değişen bir şey yoktu.
“Günaydın, Waka. Rengin hâlâ pek iyi görünmez dahi… lakin Waka için yayı çekmek bir nevi deva mıdır?” (Tomoe)
“Günaydın, Waka-sama.” (Shiki)
“İlaç demeyelim; daha çok benden bir parça. Hem, çekinmeden çekmemde sakınca yok dediler.” (Makoto)
Elimdeki yaya bakıyorum, ikisinin de yüzünde alaycı bir tebessüm beliriyor.
“Derslerin yarın başlayacağını duydum, fakat bugün bir yere uğrayacak mısınız?” (Shiki)
“…Hayır, daha karar vermedim. Rotsgard’da halletmem gereken bir iş var, dükkana da bir görünüp çıkarım diyordum ama… sanırım planlarım bu kadar.” (Makoto)
“O vakit bir müddet bana refakat eder misin? Asora(İç Düzlem)’de ufak bir değişiklik zuhûr etmiş idi.” (Tomoe)
“…Öyleyse hemen üstümü değiştiririm. Mio şimdiden orada mı?” (Makoto)
Koridorda yürürken Tomoe’ye soruyorum.
“Hayır, beklenmedik biçimde erkenden kalktı. ‘Kaseye bakacağım’ dedi ve Eldwasların ocağına gitti.” (Tomoe)
“Kase… ha, yemeklik olan. Demek seramik Asora(İç Düzlem)’de çoktan yerini aldı. Sadece bir kısmının hobi diye saracağı sanmıştım, beklenmedik oldu.” (Makoto)
Eldwaslara bir fırın kurdurup seramik çalışmaları yaptırmıştım.
Elbette bu Tomoe’nin teklifiydi.
Üzerinden epey geçti ama seramikten çıkan çanak çömlek Asora halkının hoşuna gitmişti.
İlginçtir, Yayla Orkları, Sis Kertenkeleleri, Arkes, Gorgonlar ve Kanatlılar… her ırktan merak salanlar çıktı.
Sofra takımlarında bile metal ve ahşabın ağır bastığı Asora’da, son zamanlarda her yerde seramik var.
Kişinin kullanacağı tabak çanağı kendi yapması doğal karşılanır hale geldi.
Odaya dönüp üstümü değiştiriyorum ve ikisinin peşine yeniden takılıyorum.
Kahvaltı sonra.
Asora’da bir şey olduysa, hızlıca öğrenmem lazım.
“Seramikler, Kuzunoha’dan bir selam niyetine, pazarlıklarda ve hattâ hatıralık olarak veriliyor. Son derece kullanışlı. Şimdilik benzeri ürün bulunmadığından herkes büyüyle taklit etmeye sarılmış görünüyor. Bizim açımızdan değerini göstermesi memnuniyet verici ama… imal usullerini öğretmedikleri doğruysa da, gizleme gibi bir niyetleri yok. Ne kadar da akılsızca.” (Shiki)
Yeniden bir araya geldiğimizde muhabbet hâlâ seramik üzerindeydi.
Shiki, seramiğin “değer” tarafını önceleyen taraftaydı.
Belki bu yüzden, pazarlıklarda ve önemli müşterilere hediye olarak dağıtmaya çoktan başlamıştı.
Kuzunoha Ticaret Şirketi’nin alametifarikası diye anılır oldu son zamanlarda bu iş.
…Bir de kara piyasada fahiş fiyata satıldığı konuşuluyor.
Limia ile Gritonia’nın da yakında üretime geçeceğini düşünüyorum gerçi.
Ayrıca, Lorel Birliği bizim dünyanın bilgisine sahip; dahası bunu uygulamaya koymuş insanlar da var, dolayısıyla bu kadar ilgi görmesinin pek bir sebebi olmamalı.
Evet.
Shiki’nin dediği gibi, üretim yöntemini alenileştirmiyoruz ama saklamıyoruz da.
O yüzden, bu kadar zamandır kopyalanmaması bana garip gelmişti.
Dükkanda Eldwaslar, Orman Ogreleri ve bizzat Shiki, yaptıkları kaseleri müşterilere dağıtıyordu.
“Önemli müşterilerle sınırlı tutun” demiştim; diğerlerinde ise kendi takdirlerine bırakmıştım.
Bu arada, işçilik kalitesi bakımından Eldwasların yaptıkları bir numara bence, ama nedense Akua, Eris ve Shiki’nin elinden çıkanlar daha popüler.
Belki bu yüzden Eldwasların rekabet damarı kabardı, ustalıklarını artırdılar; işin meraklısı bir kesimden de yüksek puan aldı görünüyor.
“Eh, vakti gelince İmparatorluğa da Krallığa da yayılır, değil mi? Sonuçta orada kahraman falan var.” (Makoto)
“Doğru. Hem zaten bunun bizim tarzımız olduğu epey bilinir oldu. Pek dert etmeyiz.” (Shiki)
“Peki Tomoe, hani bir ‘değişiklik’ demiştin?” (Makoto)
“Evet, Kanatlılar’ın söylediğine göre… kuzeydoğuda devasa bir göl görünür olmuş.” (Tomoe)
“Göl mü?” (Makoto)
Demek arazi genişledi?
Ama yeni bir bağlı edinmedim ki.
Doğal yoldan göl oluşması için süre çok kısa, ama burası Asora(İç Düzlem)… belki?
Ah, “devasa” dediler. Asora’da bile öyle pat diye olmaz herhalde.
“Evet, bu büyüklüğü ilk defa gördüklerini, ucu bucağını seçemediklerini söylemişler. Her yer su, rüzgarla yeni bir koku da taşınıyormuş. Lakin bizzat görmeden emin olamayız.” (Tomoe)
“Ucu görünmeyen kadar büyük ve yeni bir koku… Yoksa bu…” (Makoto)
“Evet, ben de o ihtimali düşündüm. Bu yüzden Shiki’yi alıp bakmaya gidiyordum ki Waka ile karşılaştım.” (Tomoe)
“Ben de son zamanlarda Mio-dono ile vakit buldukça liman şehrine gidip geliyorum; denize gözüm alıştı.” (Shiki)
Shiki liman şehrinden lafa girdi.
Beklendiği üzere ikisinin aklı da benimkiyle aynı yere varmış.
“Deniz ha.” (Makoto)
“Öyle de denebilir. Hatta Kanatlılar’a bunun deniz olup olmadığını sordum, ‘o da ne?’ diye karşılık verdiler.” (Tomoe)
“Ama denizse, Waka-sama yeni bir bağlı edinmedi ve Asora’nın nedensiz yere genişlediğini de sanmıyorum. Bir tür alamet olabilir.” (Shiki)
Doğru.
Şimdiye dek Asora, benim büyü gücüm arttıkça genişledi.
Ama topografyada büyük bir değişiklik yapmadı.
Böyle şeyler Mio ve Tomoe gibi yeni bir bağlı katıldığında olurdu.
Son zamanlardaki en büyük değişiklik… Sari’nin katılması.
Buradaki ilk İblis unsuru o, ama gücü pek yüksek değil; sırf o katıldı diye buraların bu kadar değişeceğini sanmıyorum.
Ondan daha güçlü yarı-insanlar, mamonolar ve hyumanlar girmişti de kayda değer bir değişim olmamıştı; ihtimal zayıf.
“Her neyse, çabuk teyit etmek istiyorum. Tomoe, yerini biliyorsun değil mi?” (Makoto)
“Elbette. Ne olur ne olmaz, herkesin yaklaşmamasını da tembihledim.” (Tomoe)
“Öyleyse gidelim. Oraya aktarım yapabilir miyiz?” (Makoto)
“Evet.” (Tomoe)
Tomoe hızla bir Sis kapısı oluşturdu.
Tehlikeli olacağını sanmıyorum ama ilk defa böyle bir şey oluyor.
Bir parça temkinle sise girdim ve…
Bembeyaz bir kum sahili, ve su, su, su… suyla dolu uçsuz bucaksız bir ufuk.
Güney adaları tur kataloglarında gördüğün cinsten enfes bir plaj.
“…”
Nutkum tutuldu.
Bu deniz.
Gerçekte görmediğim bir tür olabilir ama bunun deniz olduğundan emindim.
Zehirlerin bana pek işlemediğine dair bizzat kanıtım var; fazla çekinmeden kıyıya gidip sudan bir tat aldım.
Evet, tuzlu.
Tuzlu su.
Tomoe ile Shiki de aynısını yaptı ve başlarını salladılar.
“Bu kesinlikle deniz.”
“Deniz, evet; garip biçimde pek sakin ama.”
“Şüphesiz öyle.”
Liman şehrinde türlü işe koşan Shiki, belli ki heyecanlı.
Mevcut konumumuzu ve denizin sınırını aramak için Sakai’yi kullandım.
Birkaç ada var, ayrıca epey uzakta bir sis duvarı da görünüyor.
Buradan çıplak gözle seçilemiyor demek ki, bayağı uzak.
İllüzyon Kasabası’ndan buraya… Hmm, at arabasıyla epey sürer sanki.
Acele edilirse bir iki saate inebilir ama nakliye şart.
Ah, aklım istemsizce yük yüklü arabaya gitti.
Sadece insan taşınacaksa biraz daha hızlı olur.
Hele Kanatlılar, buraya jet gibi varır.
Ama düzenli gidip gelmeyi gerçekçi kılmak için bir aktarım yöntemi şart.
Hele Asora’da düşman yokken, bir aktarım düzenekleri kurma konusunda kaygı da az.
“Şimdi düşündüm de, arkamızda…?! ”
Kumlu sahilin tam ortasındayım. Denizi görünce şaşkınlıktan plajın ölçeğine bakmayı unutmuşum.
Bunu düşünerek arkama döndüm.
Orada kum biraz daha uzuyor, sonra kara başlıyordu.
Bunu az çok Sakai’yle fark etmiştim gerçi. Ama çıplak gözle görünce bedenim kasıldı.
Bembeyaz kumların ötesinde kuru bir kara uzanıyordu.
Karanın üzerinde seyrek otlar bitmiş, yer yer ağaçlar var.
Mükemmel plajın öte yanında, biraz kurak bir arazi denebilir.
Ama beni şaşırtan kısım bu değildi.
Sakai’nin hiç algılayamadığı bir şeyin orada olmasıydı.
Sebebin biri bu.
Diğeri ise ağaçlar.
Televizyonda bir kez görmüştüm ama şekli unutulmaz cinsten bir ağaç.
“Hımm, orada bir şey var gibi. Bir işaret mi? Asora’da?” (Tomoe)
Tomoe de fark etmiş görünüyor.
Ağaçlara dikkat kesilmemiş olması şaşırtıcı değil.
Tomoe’nin işaret ettiği, Sakai’nin ise hiç tepki vermediği tabelaya yaklaşmaya başladım.
Büyü zırhımı etkinleştirip Sakai’yi de güçlendirme modunda kullanarak ilerledim.
Oldukça temkinliydim.
Yaklaşıp, üzerinde yazanı okuyabileceğim mesafeye gelince…
“…Ha?” (Makoto)
İstemsizce afallamış bir ses çıktı ağzımdan.
Tomoe ile Shiki de benim olduğum yere koştu.
Her kumu tekmeleyişlerinde kyukyu diye ses çıkıyor, havayı bozuyor; dramatiklik sıfır.
Sonuna kadar okuyunca tabela parlak bir ışık saçtı ve havalandı.
Evet, tam bir dokun-kaç.
…Hah…
**“Büyü gücünü epey artırmışsın, Makoto. Bu benden bir hediye. Biraz kardeşime de yardım ettirdim ama açık konuşayım: bu düpedüz deniz! Bu arada bu bir ara hediye; Daikoku-jisan’dan gelecek olan hediye biraz sonra. Bundan sonra da elinden geleni yap. Ayrıca bu tabelayı bitirince havai fişeğe dönüşecek. Sebebi yok.
– Susanoo.”**
Yazılan tam olarak buydu.
Ben de “ne oluyor” diye düşünüp duruyordum.
Sahi, şu tanrılar geldiğinde hediyelerden falan söz etmişlerdi.
…Görünen o ki Daikokuten-sama’nın hediyesi yüzünden o tuhaf rüyaları görmüşüm; bu gidişle bir tur daha benimle oynayacaklar gibi.
Ne olduğunu bilmiyorum ama galiba büyü gücümü biraz daha artırıp Asora(İç Düzlem)’ı genişletirsem anlayacağım.
Deniz.
Deniz ha.
Muhteşem sürpriz.
Zenginlerin ada, şato falan aldığı olurmuş da, deniz hediye almak… sanırım nadir.
Gökte “Don” diye patlayan bir havai fişek sesi yankılandı.
“Waka, neler vuku bulmakta?” (Tomoe)
“Bir yerinizde yara bere var mı?” (Shiki)
“İyiyim. Bir Tanrı’dan; bana bir deniz vereceğini söylüyor.” (Makoto)
“…”
“…”
“Anladığım kadarıyla bu deniz meselesinde kullanım serbest. Nasıl istersek öyle.” (Makoto)
“Demek deniz denen şey ihsan olunabiliyor imiş.” (Tomoe)
“Asora’da bile bu, aklın almayacağı kadar saçma.” (Shiki)
Shiki’nin sesi azıcık çatladı.
Shiki’nin “saçma” derken beni de işin içine kattığını hissediyorum.
Rica ederim, beni ayır.
Hissettiklerini ben de anlıyorum.
“Tabelada yazmıyordu ama şu ağaç burada olduğuna göre, acaba Athena-sama’nın da parmağı var mı?” (Makoto)
“Ağaç mı? Şu oraya buraya serpiştirilmiş olanlar mı? Şekli sahiden ilginç. Demek düşündüğüm gibi, sizin dünyadan bir şey, Waka?” (Tomoe)
“Evet. Gerçi ilk kez canlı görüyorum. Ama şekli öyle ki, yanılmam mümkün değil.” (Makoto)
“Bir Tanrı ile alâkalı bir ağaç mı? Yani bir nevi kutsal ağaç? Düşününce, Tomoe-dono’dan, sizin dünyada böyle kutsal ağaçların bulunduğu yerlere Tapınak inşa edildiğini işitmiş idim.” (Shiki)
Shiki sözümü yanlış yakaladı, başka yöne saptı.
“Hayır, kutsal ağaç dedikleri ekseriya mâzi sahibi, ömrü uzun ağaçlardır-ja ga.” (Tomoe)
Tomoe, Shiki ile didişmeye başladı.
Gerek yok, Tomoe’ninki doğru zaten.
“Shiki, o anlamda söylemedim. O Tanrı’nın adını anmamın sebebi, bu ağacın aslen o Tanrı’ya inananların bulunduğu yerlere yakın bittiğindendir.” (Makoto)
Sanırım bu, bana verilen ödevlerin içindeydi.
“Şekline bakılırsa mantara benziyor.” (Shiki)
Doğru.
Mantar ya da brokoli görünüşü var.
Gövdenin belirli bir mesafesinden itibaren bir sürü dal saçılıyor ve tepe kısmı yemyeşile boğulmuş.
Gövde dümdüz yukarı uzadığı için ilk bakışta mantarı andırıyor, ama yarı yolda çatallanıp brokoli görünümüne kayıyor.
Adı etkileyici; videolardan tuhaf hâline bakınca aklımda netçe kalmıştı.
Bir gün kendi gözlerimle görmek isterdim; böyle gerçekleşeceğini kim tahmin ederdi.
“Buna Socotra Dragon Tree denir; yazılırken de Dragon Blood Tree diye geçer.” (Makoto)
dragon-blood
“…Pek tehlikeli bir ad imiş.” (Tomoe)
Tomoe’nin yüzü hafif ekşidi.
“Bizim dünyada ejderha yoktu, dolayısıyla gerçek bir ilişkisi olduğunu sanmıyorum. Yanılmıyorsam gövdeden çıkan öz suyu koyu kırmızı ve ilaç niyetine kullanılıyor. ‘Ejderha kanı’ falan demişler; ağızdan ağıza yayılıp ‘Ejderha Kanı Ağacı’ diye anılır olmuş… galiba öyleydi.” (Makoto)
Burada Tanrılar var, belki ejderhalar da gerçekten vardır; ama benim normlarıma göre yoktu…
Bir ejderhanın bu ağaçla gerçekten ilgisi olsa ilginç olurdu ama şu an önemi yok.
Hem teyit etmenin yolu da yok.
“İlaç olabilecek kırmızı bir öz suyu… bu mühim.” (Shiki)
Shiki, Ejderha Kanı Ağacı’na bambaşka gözle bakmaya başladı.
“Evet, yalnız merhem olarak değil; yağmurda sertleşme gibi bir özelliği de varmış, o yüzden hap gibi de kullanılmış.” (Makoto)
“…İncelememde beis var mı?” (Shiki)
“Olmaz. Bitkiyle ilgili; Arkeslerle Orman Ogrelerini de çağır, tamam?” (Makoto)
“Emredersiniz!” (Shiki)
“Waka, ben de doğrudan denizin kendisini tetkik etmek isterim. Bunun için Mio’yu kullanmamda mahzur var mıdır?” (Tomoe)
“Tamam.” (Makoto)
“…Yalnız, Mio ile ben deniz hususunda maharetli değiliz. Mümkün ise denizi ve içindekileri bilen biri olsa pek makbule geçer.” (Tomoe)
“Doğru. Öyle biri var mı?” (Makoto)
“Yok. Ne buyurursunuz, Waka? Asora(İç Düzlem) epey büyüdü; bir ikamet seçimi daha yapsak mı?” (Tomoe)
“Yeni sakinler ha. Gorgonlar ile Kanatlılar’a bakınca, siz seçtiğiniz sürece sorun çıkmaz gibi.” (Makoto)
“Elbette, nihai mülakatı Waka yapacaktır.” (Tomoe)
Tüh, bağladı beni.
Daha bir şey önermeden oldu bittiye geldi.
Hı?
Ah!
“Hımm, onu yaparım da, Tomoe, hani sonunda geçemeyenler vardı ya? Şu ufak tefek olanlar.” (Makoto)
“Ufak… ah, vardı. Ema’yı kızdırmışlar idi. Peri miydi ruh muydu, ne idi hatırlamam.” (Tomoe)
“Evet, onlar… ee? Adları neydi?” (Makoto)
Ah… öhm…
“Antonio?” (Makoto)
“Galiba öyle bir şeydi. A ile başlayan bir şey.” (Tomoe)
“Onlara ne oldu? Şu an suyla ilgili birileri lazım; yine de bir bakar mısın?” (Makoto)
“…Waka-sama, Tomoe-dono; onların adı Al-Efemera. Ruhların bir kısmı üzerinde tasarrufu olan, müstesna bir peri ırkıdır.” (Shiki)
Tomoe ile aramızdaki muhabbete Shiki daldı.
Doğru ya.
Adları buna benzerdi!
Benim aklımda kalan tek şey, ne kadar atak olduklarıydı.
“Oh, Al-Efemera imiş. Ben de sadece atak bir güruh olduklarını hatırlar idim.” (Tomoe)
Demek Tomoe’nin de hatırladığı üç aşağı beş yukarı aynıymış.
Onlardan kim sorumluydu?
Tahmin ettiğim gibi, ayrıntıları hatırlayamıyorum.
“Sağ ol, Shiki. Al-Efemera, değil mi. O hâlde Tomoe, seçimi başlat, olur mu?” (Makoto)
“…Şey, zaten göç talebinde bulunanların seli taşmış durumda bilirsiniz? ‘Seçim’ desem dahi, uzun bir kuyruğa nihayet tek bir kapı açmak gibidir. Velhâsıl çok sürmez. Yapacağımız, birkaç mülakat icra edip o ırkın hususiyetlerini tetkiktir; bu minval üzere, Waka’nın mülakatına da fazla kalmayacaktır.” (Tomoe)
“…Sel, anlaşıldı. Peki; ırkın mevcudu ve ölçeğiyle ilgili sayısal kısmın araştırmasını size bırakıyorum.” (Makoto)
Tomoe ile Shiki düşünce iletimine geçmişti.
Ben ise denize bakıyordum.
Ne kadar bakarsam, bu sahil üstümü çıkarıp suya atlama isteğimi o kadar kabartıyordu.
Yıldızlı gök ve ay çıktığında buradan beklenecekler… fena değil.
Bu ölçekte, bir süreliğine burayı özel plaj yapmamıza kimse itiraz etmez herhalde, değil mi?
Beklentilerim yükseliyor.
Her neyse; yeni sakinler ve Shiki’nin araştırmaya heves ettiği bir mevzu var.
İblis ırkı topraklarındaki işler de sayılınca, yapacak çok şey birikti.
Rotsgard’a gittiğimde muhtemelen Lorel’e gidişim açılacak; karşı taraf da bunu çabuklaştırmak isteyecek.
İmparatorluk’a gittiğim biliniyor; geri çevirmesem bile fiilen ne vakit gidebileceğim muamma.
Mio ile Senpai’nin arası iyi değildi; mümkünse Mio’yu bırakmalıyım. Senpai’nin olmadığı bir zamana denk getirip gidip dönmek istiyorum.
Bununla ilgili planı netleştirmeliyim.
Bugün dinlenip yarın çalışırım düşüncesi… biraz temenniymiş galiba.
Denizde usul usul üst üste binen dalgalara bakarken mevzular birer birer beliriyor; ben ise buruk bir tebessümle karşılıyorum.
Evet, bugün hareket etmeye başlayalım.
Rotsgard’da işim, Tomoe’nin bahsettiği zayıflamış Root’a bakmaktı yalnızca; ama o ahmak, o alevlenmede gücünü kelimenin tam anlamıyla son zerresine dek kullanmış, sekmesinden de yattak olmuş, öyle duydum.
Tam bir içten pazarlıklı aptal.
Root’u ziyarete gitmişken yan işlerden de halledeceğim.
Ve böylece, bugünden itibaren çalışacağım.
