Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 6 – Bölüm 8 / Octagram

Octagram

Clayman’i yuttuğum an, kızıl saçlı İblis Kralı Guy ayağa kalktı.

“Etkileyici bir başarı,” dedi vakarla. “Bugünden itibaren kendine bir iblis kralı deme hakkını tanıdığımı bildiriyorum. İtirazı olan var mı?”

Kimsenin itirazı var gibi görünmüyordu. Sınavı geçmiştim. Bu rahatlatıcıydı çünkü açık konuşmak gerekirse diğer İblis Krallarını kavgaya kışkırtmak düpedüz intihar gibi hissettiriyordu. Sanırım pek de endişelenecek bir durum yokmuş.

Bariyer‘i kaldırdım ve Ramiris’in her zamanki gibi hızla uçup yüzümün dibine gelmesine izin verdim. “Ha-ha! Zamanı geldiğinde işi bitireceğini hep biliyordum Rimuru! Hatta seni çırağım olarak yanıma almaktan gurur duyarım!”

“Şey, ben almayayım, sağ ol.” Kendine başka birini bul.”

“Niyeymiş?!” diye söylendi. “Ne var yani sanki? Uslu bir çocuk gibi evet desen ne olurdu sanki?”

“Hıh!” Milim burnunu kibirle havaya dikti. “Rimuru benim dostum. Duyduğuma göre seninle takılmak bile istemiyormuş!”

“Ne? Olamaz! Hey! Yalan söylüyor, değil mi Rimuru?”

“Vah-ha-ha-ha-ha! Kusura bakma Ramiris, sen bizim takımdan değilsin!”

“Neee? Hyyah!”

Kışkırtmaya kanan Ramiris, doğruca Milim’in yüzüne doğru uçan bir tekme savurdu. Milim yana kayıp tekmeyi savuşturdu ve ona daha da sesli bir kahkaha patlattı. Vay be. Bu ikisi sandığımdan daha iyi anlaşıyordu.

Bu sırada Veldora’nın, İblis Kralı Daggrull ile samimi bir sohbete daldığını ve aurasını gizleme antrenmanlarıyla nasıl övündüğünü fark ettim. “Görüyor musun onu Daggrull?” dedi beni işaret ederek. “İşte böyle yapılır.”

Dev, başını sallayarak, “Gerçekten de öyle,” diye karşılık verdi. “Sadece bir anlığına da olsa, ondan patlama derecesinde büyü zerrecikleri (magicules) yayıldığını hissettim. Bunu bu kadar iyi gizleyebilmesi muazzam.”

Anlaşılan Veldora, Clayman’e karşı verdiğim savaş boyunca adeta canlı maç anlatımı yapmıştı. Keşke böyle şeyleri bıraksa artık. Kasabada nöbet tutmasını söylememin tam olarak sebebi buydu işte.

Dino ise aksiyon bittiği için dikkati çoktan dağılmış halde bana doğru esnedi. “Aman,” diye söylendi, “bana uyar.” Tuhaf herifin tekiydi. Üstelik çözmesi de bir o kadar zordu. Ne düşündüğünden hiçbir zaman emin olamıyordum.

Fakat Leon için bunların hiçbirinin önemi yoktu. “Heh. Kimin iblis kralı olduğu umurumda değil. Ne istiyorsanız onu yapın.” Soğuk nevalenin tekiydi resmen.

Frey ve Carrion’un yeni unvanıma hiçbir itirazı yoktu. Geriye tek bir kişi kalıyordu.

Şimdiye dek sessizliğini koruyan Valentine, ağır adımlarla ayağa kalktı.

“Mmmm. Şahsen, aşağılık bir balçığın iblis kralı olmasına asla izin vermek istemezdim ama…”

Heybetli bir imparator kadar gösterişli giyinmiş olan Valentine, bana tepeden bakıp sırıttı. Oy çokluğuyla kazanacağım kesin olsa bile sanırım onun oyu ‘hayır’dı. ‘Neyse, sıkıntı yok’ diye düşünüp dikkatimi başka yöne çevirmek üzereydim ki:

“Kuvah-ha-ha-ha-ha! Benim dostuma hakaret mi ediyorsun seni uşak parçası?”

Veldora kayıtsız bir tavırla dikkatini Valentine’in yanındaki hizmetçiye çevirdi.

“Hadi ama Milus, hizmetkârlarını kesinlikle daha iyi eğitmelisin. Onlara biraz terbiye vermemi ister misin?”

Oha! Hey! Ne yapıyorsun sen yahu?!

“Neden bahsediyorsunuz siz?” Milus, buz gibi bir ses tonu ve donuk bir ifadeyle Veldora’nın bakışlarına karşılık verdi. “Ben yalnızca Efendi Valentine’in sadık bir hizmetkârıyım.”

“Heyyyy, öyle yapmasana! Valentine gerçeği gizliyor Veldora. Bunu söyleyemezsin!”

Şey, Milim? Az önce her şeyi açık açık ifşa etmiş olmadın mı sen?!

Bu işte bir bit yeniği olduğundan şüpheleniyordum, demek ki yanılmamıştım. Bu alımlı genç hizmetçi Milus asıl İblis Kralı’ydı ve şimdi gözleriyle göğsünü delmek istercesine Milim’e dik dik bakıyordu.

“Ah!”

Yaptığı hatayı nihayet fark eden Milim, herkesin dikkatini başka yöne çekmek için bir melodi ıslıklamaya başladı.

Gerçekten ıslık çalabilseydi belki daha çok işe yarardı ama ağzından ses bile çıkmıyordu; zaten pek bir şey değiştireceğini de sanmıyordum. Milus şakadan anlayacak birine benzemiyordu ve bu maskaralıklar onu sakinleştirecek gibi de durmuyordu.

Son derece sinirli bir halde salona göz gezdirdi; bakışları hepimizi öldürüp kanıtları yok etmeyi planlıyormuş gibiydi. Düşmanca ve tehlikeli görünüyordu ama şansımıza odadaki herkesi karşısına almamaya karar verdi.

“Tch. Ne kadar da baş belası, haydut bir ejderha. Daha ne kadar bana bulaşmaya devam edecek…? Üstelik adımı bile tamamen unutmuşsun. Bir varlık beni çileden çıkarma konusunda nasıl bu kadar yetenekli olabilir?”

Milus—yani İblis Kralı Valentine—konuşurken salondaki atmosfer artık bambaşkaydı. Anlaşılan Veldora onun adını tamamen yanlış hatırlayacak kadar mankafaydı ve bu da kadının damarına fena basmıştı.

“Bu kadar maskaralık yeter,” diye homurdandı. “Bana Valentine diyebilirsiniz.” Ardından, büyü gücünün muazzam bir patlamasıyla görünüşü dönüştü; hizmetçi kıyafeti yerini gösterişli, Gotik tarzda bir elbiseye bıraktı. Bu, Milim’in de ustası olduğu hoş bir numara olan Kıyafet Değiştirme‘nin ta kendisiydi.

Evet. Karşımızdaki gerçek olandı. Sahte Valentine’in kendisi de dikkate değer biriydi ama “hizmetçisi” bambaşka bir boyuttaydı. Şimdi karşımızda İblis Krallarının şahı, güç ve güzelliğin kusursuz bir timsali duruyordu.

“Benden önce ayrılabilirsin Roy,” diye emretti krallara layık eski Valentine’e.

“Fakat Leydi Valentine—”

“Bu kadar kişinin önünde maskem düştükten sonra bu tiyatroyu sürdürmenin bir anlamı yok.”

Bir kez daha Veldora’ya dik dik baktı. “Ş-şey… benim suçum değil, bilmiyordum,” diye kekeledi Veldora; huzursuzlanıp kadının bakışlarından kaçmaya çalışarak. Bu sırada Milim için bu mesele çoktan başkasının derdi olmuştu bile. Kendi zihninde konu çoktan kapanmıştı. Her zamanki gibi bencilceydi, görebiliyordum.

Bunu herkesten iyi anlayan Valentine, tüm bunlara ne kadar sinirlenmiş olsa da konuyu kapatmaya hazır görünüyordu. Öfkesini bir kenara bırakıp, artık rahatça hizmetkâr rolüne geri dönmüş olan Roy’un önünde durdu.

“Her neyse,” dedi ağırbaşlı bir tonda, “canımı sıkan bir durum var. Clayman sana baktığında gözleri bir anlığına duraksadı, öyle değil mi? Geçenlerde topraklarımı istila eden o hamam böcekleriyle bir ilgisi olabilir. Yurda dönmeni ve halkıma güvenliği artırmalarını bildirmeni istiyorum.”

Anlaşılan Clayman’in dalaştığı tek kişiler Carrion ile ben değildik. Herkesin ondan nefret etmesine şaşmamalıydı. Belki de sadece Valentine’in topraklarının nerede olduğunu keşfetmeye çalışıyordu—ki orası hâlâ bir sırdı—ama onun gibi bilgi toplama delisi biri için bile çizgiyi aşmak bazen fazlasıyla kolay oluyordu.

“… Emredersiniz leydim.”

Roy, Valentine’in emrini bir an bile sorgulamadan salondan tek başına ayrıldı. Hayır, onun o tahtta oturmakla uzaktan yakından alakası yoktu. Sahiden de sadece siyasi bir kukladan ibaretti. Sanırım bu da Valentine’in gücünün ve nüfuzunun bir göstergesiydi.

Modu değiştirme vakti gelmişti. Yuvarlak masayı Midemden çıkarıp tekrar yerine koydum. Parçalamadan önce depolamayı akıl ettiğim iyi olmuştu. Bariyer kurulmadan önce bir çatışma çıksaydı ortalık kesin fena karışırdı. Zaten o kadar gösterişli bir şeydi ki yenisini karşılamak hiç de ucuza patlamazdı.

Bütün iblis kralları masaya geri oturdu; bu sırada Guy’ın iki hizmetçisi bize çay hazırlıyordu.

Yanımdaki Leon birdenbire, “Ah,” dedi, “şimdi aklıma geldi. Kazalim ismini daha önce bir yerlerden duyduğumu düşünüyordum; meğer öldürdüğüm iblis kralıymış, değil mi?”

Ağzımdaki çayı tam oracıkta püskürteceğimi sandım. Bunu nasıl bu kadar kayıtsızca söyleyebilirdi ki?

“Onu tanıyor musun, Leon?”

Peki Milim bunu nasıl bilmezdi? Diğer iblis kralları da benzer şekilde istifini bozmamış görünüyordu; anlaşılan çoğu bu adamdan bihaberdi. Ramiris bile tamamen unutmuştu. Her yeniden doğuşunda anılarını koruduğunu sanıyordum? Bu konuda onunla dalga geçmek istedim ama bu düpedüz kabalık olurdu.

Peki bu Kazalim’in olayla ilgisi neydi?

【Anlaşıldı.】 【’Kazalim’ ismi, Clayman yardım çığlıkları atarken sarf edilmişti.】

Ah, doğru ya, doğru! Şimdi hatırladım. Sahiden de öyle bir şeyler haykırmıştı. Ben gayet net hatırlıyordum, bu yüzden umarım kimse beni Milim ve Ramiris ile aynı kefeye koymuyordur.

“Peki bu Kazalim’in Clayman ile ne gibi bir bağı var?” diye sordum.

Carrion, “Kazalim, Lanet Lordu’dur,” diye açıkladı. “Beni bu makama onunla birlikte tavsiye etmiştiniz, değil mi Milim?”

“Ooooh, o mu! Lanet Lordu, hatırladım. Hımm. Demek Leon’un öldürdüğü iblis kralı oydu, ha?”

Yani onu lakabıyla mı hatırlıyordu? Bu bir nebze mantıklıydı. Gerçi Leon sanki başka iblis krallarını da öldürmüş gibi konuşuyordu. Tahmin yürütecek olursam, muhtemelen tüm bunlar onun için fazla sıkıcı olduğundan neredeyse aklından çıkmıştı.

“Doğru. Kazalim de tıpkı Clayman gibi bir yaşayan ölüydü,” dedi Carrion, sesinde hafif nostaljik bir tonla. “Söylediğine göre, bir elften kendi kendine evrimleşmiş eşsiz bir canavarmış. Aramız fena değildi, bana böyle anlatmıştı. İkisi perde arkasında kesinlikle bağlantılı olmalı. Zaten Clayman, Kazalim’in eski koltuğunu devralmıştı.”

Clayman’in aksine, Carrion’un bu adama karşı herhangi bir garezi yok gibiydi. Ama bir dakika bekleyin bakalım. Az kalsın üstünde durmayacaktım ama Kazalim de bir yaşayan ölüyse…

“Kazalim hâlâ hayatta olabilir mi? Belki de sadece Leon onu öldürmüş gibi yapmış ve bir yerlerde saklanıyordur?”

Carrion, “Evet,” diyerek onayladı, “durum pekâlâ bu olabilir. Bilirsin, gerçekten çok kurnaz bir herifti. Ona karşı Clayman’den bile daha dikkatli olmak gerekirdi.”

Demek ki tahminim doğru olabilirdi.

Leon doğal olarak itiraz etti: “Yalnız, onun kaçmasına izin vermişim gibi konuşmanız pek hoşuma gitmedi. Beni iblis kralı yapacağını iddia ederek kendi güçlerine katılmaya davet etmişti. Onu reddetmek türlü türlü can sıkıcı duruma yol açacaktı, bu yüzden onu alt edip mevkisine el koymaya karar verdim. Hayatta olup olmaması benim umurumda değil.”

Kuşkusuz, Leon’un onu gerçekten öldürmek istemeyip yalnızca bir güç gösterisi sergilemek istemiş olması da mümkündü.

“Hop bakalım, Leon. Clayman’in senden nefret etmesinin sebebi de tam olarak buydu, farkındasın değil mi?”

“Hıh. Umurumda olduğunu mu sanıyorsun?”

Evet, Leon için tüm bu mevzu şüphesiz sadece can sıkıcı bir pürüzden ibaretti. Ancak Clayman’in Leon’u da köşeye sıkıştırmaya çalıştığının farkında değildim. Adam resmen herkese salça olmaya çalışıyordu, değil mi? Gerçekte ne kadar zeki olduğunu merak etmeye başlıyordum.

Yine de Kazalim ve Clayman’in neyin peşinde olduğuna dair kafamda bir resim oluşmaya başlamıştı. Leon buradaki koltuğunu yaklaşık iki yüzyıl önce almıştı; yani belki de Kazalim önce Carrion ile Clayman’i kulübe sokmuş, ardından kendi tarafına birkaç dost daha çekmeye çalışmıştı. Clayman’in daha önceki bir ork lordunu iblis kralına dönüştürme planı da bunun bir nevi tekrarı gibiydi; Walpurgis’te daha fazla nüfuz sahibi olabilmek için kendisine yakın daha çok kişi istiyordu. Dünya’daki bir hükümet gibi oy blokları oluşturmaya çalışmak, şaşırtıcı derecede sinsi ve bir iblis kralına hiç yakışmayan bir hamleydi bence. Üstelik oldukça da etkili bir hamleydi.

“Clayman’in müttefikleri arasında Ilımlı Soytarılar adında bir grup vardı,” dedim. “Bu Soytarılar insan dünyasında bağlantıları olduğunu ima etmişlerdi; dirilen Kazalim de belki bir insan formuna bürünmüştür, ne dersiniz?”

Leon’un dediğine göre, Kazalim yenildikten sonra bedeni ortadan kaybolmuştu. Yeniden hayattaysa, bu ilk etapta onun ruhani beden formunda olurdu. Sonrasında kendisini başka bir şeyin fiziksel bedenine yerleştirmiş olması son derece mantıklıydı. Kendisini bir iblis kralının hâkimiyet alanında diriltmesi anında keşfedilmesine yol açardı; henüz kimsenin onu bulamadığı düşünüldüğünde bu ihtimal rahatlıkla elenebilirdi.

Guy beklenmedik bir şekilde, “Haklı olabilirsin,” dedi. “Leon’un saldırıları ruhu yok etme gücüne sahiptir. Kazalim hayatta kalabildiyse eğer, onu canıgönülden takdir ederim. Ayrıca bizler gibi iblisler için bile yalnızca ruhlarımızdan tamamen dirilmek yüzlerce yıl sürer. Bir yaşayan ölünün bunu tek başına başarabileceğini hiç sanmıyorum. Dışarıdan bir yardım almadan asla.”

Yaşayan ölüler, iblislerin aksine fiziksel bedenlerine bağımlıydı. Astral bedenden tamamen dirilmek zaman alırdı; Kazalim’in hayatta olması bile başlı başına küçük bir mucize sayılırdı. Yani Guy, Kazalim’in dışarıdan yardım aldığını mı ima ediyordu? Her şey birbiriyle bağlantılı gibi görünüyordu fakat şimdilik elimizde üzerine gidebileceğimiz başka bir kanıt yoktu.

“Her ne olursa olsun, hayatta olduğunu varsayıp tedbiri elden bırakmayacağım. Daha yeni Clayman’i öldürdüğüme göre, intikam peşine düşebilir.”

“Vah-ha-ha-ha-ha! Ne diye endişeleniyorsun ki Rimuru? Artık ondan katbekat daha güçlüsün!”

“Milim,” diye bağırdım, “insanın canından olmasına yol açan şey tam da bu tür bir kibirdir!”

Bugünkü zaferim sayesinde Clayman’in güçleri tamamen devreden çıkmıştı. Düşmanlarımızın bir süre herhangi bir hamle yapacağını sanmıyordum ama yine de gözümüzü dört açmamız şarttı. Tek başıma olsaydım bir dereceydi ama artık güvende tutmam gereken sayısız dostum vardı. Savunmamıza daha fazla kaynak ayırmamız ve önümüzdeki tehditleri bertaraf edecek çözümler üretmemiz gerekecekti.

Biraz daha sohbet ettikten sonra Konsey devam etti. Toplantıyı toplayan kişi artık aramızda olmadığından yönetimi Guy devraldı.

“Bu Konseyin asıl konusu Carrion’ın ihaneti ve şuradaki Rimuru’nun yükselişiydi fakat bu meseleler tatlıya bağlandı. Carrion kimseye ihanet etmedi, Rimuru da saflarımıza katılmaya yetecek gücü fazlasıyla sergiledi. Şahsen oturumu burada sonlandırmaktan mutluluk duyardım ancak böylesi bir fırsat her gün ele geçmez. Diğer iblis krallarına söylemek istediği bir şeyi olan var mı?”

“Ben alabilir miyim acaba? Hazır Konseyin ortasındayken bir öneride, doğrusu daha çok bir ricada bulunmak istiyorum,” dedi Frey.

“Elbette. Devam et.”

Frey, Guy’a başıyla onay verdi. “Bugünden itibaren Milim’e hizmet etmeye karar verdim. Bunun bir sonucu olarak da iblis krallığı koltuğumdan feragat etmek istiyorum.”

Vay canına. Bu resmen bomba gibi bir haberdi.

“Vay, bu biraz fazla ani olmadı mı?”

“Bekle, Frey! Bana bundan hiç bahsetmemiştin!”

“Bahsetmedim, çünkü sana hiçbir şey söylemedim. Ama bir süredir bunu düşünüp duruyordum, anlıyor musun?”

Sanki çok uzak bir noktaya bakıyormuş gibi gözlerini hafifçe kıstı. Ardından eğlenceli bir şeyi anımsamışçasına gülümsedi.

Frey, kıza güvenmeye karar vermesini sağlayan o konuşmayı anımsadı.

“Hey Frey, benimle arkadaş olmak ister misin?”

“… Bunu neden soruyorsun ki?”

“Şey, Rimuru ile daha yeni arkadaş olduk da! Arkadaşlık gerçekten harika bir şey. Başın sıkıştığında birbirinize yardım ediyorsunuz!”

“Öyle mi? Pekâlâ Milim… bana yardım etmeye niyetin varsa, o zaman olur, arkadaşın olabilirim.”

“Gerçekten mi?! Valla kesinlikle söz veriyorum, elbette!”

“Söz veriyor musun? Bunu duyduğuma sevindim. Fakat oldukça temkinli bir kadınım, o yüzden sana ancak bu sözü tutarsan güvenirim.”

“Tamamdır! Yaşasın, artık arkadaşız!”

Frey’in Clayman’e zerre güveni yoktu. Bu yüzden, onun şartlarını kabul etmiş gibi davranarak kendi güvenliğini tehlikeye atmış ve Milim’e güvenmişti.

Ya Milim verdiği sözü tutmasaydı? Ya Milim’in zihni sahiden de onun kontrolü altına girmiş olsaydı? Bu sorular aklını kurcalamıştı ama Frey yine de tüm kozunu Milim’e oynamıştı—ve bu kumar fazlasıyla karşılığını vermişti.

İşte sebep buydu. Frey’in tüm güvenini Milim’e bağlayıp gönüllü olarak onun hizmetkârı olmayı seçmesinin yegâne sebebi. O an, ömrü boyunca hiç kimseye güvenmemiş olan o mağrur kraliçe, nihayet içinde birine inanacak gücü bulmuştu.

Frey kararlı bir ses tonuyla, “Şey,” dedi, “benim de kendime göre sebeplerim var. Ama en önemlisi, bir İblis Kralı olmak için fazla zayıf olduğumu düşünmem. Az önceki savaşı izlerken bunu kesin olarak anladım; Clayman’e karşı dövüşseydim, onunla başa baş mücadele edebilirsem şanslı sayılırdım. Uyanmış bir Clayman’e karşıysa kazanmamın hiçbir yolu yoktu…”

Daggrull araya girdi: “Fakat Frey, sen yüksek hızlı hava muharebesinde uzmanlaşmış biri değil misin? Kendini bu şekilde küçümsemen için hiçbir sebep göremiyorum.”

“Haklısın. Havada olsaydı avantaj bende olurdu. Lakin iblis krallarının mazeret üretme lüksü yoktur. Üstelik bazen avantaja sahip olmanın hiçbir anlam ifade etmediğini gayet iyi biliyorum.”

Kararlı bir sesle bana doğru bir bakış atıp duraksadı.

“Bu yüzden ben de Milim’in maiyetine katılmaya karar verdim. Ayrıca Milim de sonsuza dek böyle bencilce davranmaya devam edemez, öyle değil mi? Er ya da geç kendi topraklarını yönetmeyi düşünmek zorunda.”

Başka bir deyişle, Frey sadece kendini düşünmüyordu. Milim ele avuca sığmaz bir çocuk gibiydi ve onu öylece başıboş bırakamazdınız. Onu hem destekleyecek hem de göz kulak olacak birine kesinlikle ihtiyaç vardı.

Kendi itirafına rağmen, Frey’i gerçekten de o kadar zayıf biri olarak göremiyordum. Aksine, Clayman’den farklı türde bir stratejistti; senin hakkındaki gerçek düşüncelerini asla belli etmeyen, tuhaf ve tekinsiz bir liderdi. Karşı cinsin ne kadar ürkütücü olabileceğini insana hatırlatan cinstendi.

Yine de, bu durum gerçekten gerçekleşirse ne olacaktı? Bir İblis Kralı olarak değil de bir hizmetkâr gözüyle bakıldığında, Frey kesinlikle Milim’e fazlasıyla yardımcı olabilecek bir güce sahipti. Milim’in kendine ait gerçek bir devleti yoktu ama Frey onun yanına katılırsa, çok geçmeden resmî bir toprağa kavuşacakları şüphesizdi. Hemen ardından siyasi ilişkiler kurmayı düşünmemiz gerekecekti ve bu işleri Frey yürüteceği için müzakerelerin epey çetin geçeceğine bahse girebilirdim. Çetin, ama yine de eğlenceli.

Frey, Milim’e döndü. “Ne dersin? Teklifimi kabul ediyor musun?”

“Ööf, ben öyle yönetecek bir halk falan istemiyorum ki—”

“Bir saniye durun bakalım,” dedi Carrion. “Bu konuda benim de söyleyecek birkaç lafım var. Biliyorsunuz, teke tek kapışmada Milim’e çoktan yenildim. Doğrusunu isterseniz, bir askeri lider olarak ceketimi asmanın tam zamanı olduğunu düşünmeye başladım. Kâğıt üstünde tüm iblis kralları eşittir. Karşımızdaki bir Kahraman olsaydı durum başka olurdu ama başka bir iblis kralına yenildiysem bu unvanı bırakmam gerekir, anlarsınız ya? Yani ne bileyim, kendime iblis kralı demeye devam etmek bana saçma geldi. O yüzden bugünden tezi yok ben de Milim’in safına katılıyorum. Ekibe katıldığım için çok sevinçliyim, patron!”

Fikir falan sorduğu yoktu.

Mantığını anlayabiliyordum. Bu heriflerin dünyasında hak her zaman güçlünündür. Yine de… Demek istediğim, Milim’in maiyetinde buna itiraz edecek ne bir danışmanı ne de bir subayı vardı; peki ama iki iblis kralının unvanlarını bırakıp onun emrine girmesi gerçekten uygun bir şey miydi?

“Bir dakika bekle, Carrion! O teke tek dövüş tamamen Clayman’in suçuydu! Ben zihin kontrolü altındaydım. Ben hiçbir şey bilmiyorum ki!”

Hadi canım. Bu mazeretin işe yarayacağını hiç sanmıyorum, Milim. Diğer iblis krallarının ona gözlerini devirdiklerini görebiliyordum.

“Bana salağa yatma sakın. Daha bir dakika önce ‘Hıh, benim zihnimi kimse ele geçiremez ki!’ diye caka satıyordun!”

Carrion’ın yaptığı taklit şaşırtıcı derecede başarılıydı. Oyunculuk konusunda bayağı bir yeteneği vardı.

“Mgh?! Ben, şey, o…”

“Neyse, o kas yığını aptal şimdilik bekleyebilir. Bana ne diyorsun, Milim?”

“Siz… siz beni kandırmak için böyle söylemiyorsunuz, değil mi? Eğer bana ‘hizmet etmeye’ başlarsanız artık eskisi gibi rahatça konuşamayız, öyle değil mi? Benimle oyun oynamazsınız ve bir daha öyle eğlenceli planlar da yapamayız, öyle değil mi?!”

Frey başını iki yana salladı. “Hayır. Seninle her an bir arada olabileceğim. Eskisinden çok daha fazla eğleneceğiz.”

Beyin yıkamanın— Şey, ayartmanın etkisini gösterdiğini görebiliyordum. Gördünüz mü? İşte bu yüzden ona karşı dikkatli olmanız gerekir.

Bu sırada Carrion ise lafı hiç dolandırmadan doğrudan hedefe yöneliyordu. “Ayrıca,” diye söylendi, “lanet olası koca ülkemi yerle bir eden sendin! Rimuru bu konuda bana yardım edeceğini söyledi ama bize destek olmak senin de görevin!”

Aslında öyle bir mecburiyeti olduğunu düşünmüyordum ama Milim böyle karmaşık meseleler karşısında her zaman zayıftı. Vay canına, düşündüğümden daha akıllıymış. Milim’in gözleri fıldır fıldır dönüyordu; Carrion neredeyse onu ikna etmek üzereydi—derken Milim düşünmekten tamamen bıkıp patladı.

“Daaahhhh! Pekâlâ! Ne halt etmek istiyorsanız onu yapın!”

Mantıklı düşünmeyi tamamen terk ederken kafasından patlayan bir yanardağ gibi dumanlar yükseliyordu. İşte Milim tam olarak böyle biriydi. Akıllı biri gibi davranırdı ama derinlemesine düşünme konusunda kelimenin tam anlamıyla berbattı.

“Bundan gerçekten emin misin, Carrion?” diye sordu Guy.

“Eminim. Bunun üzerine epeydir ben de düşünüyordum zaten. Canavar Krallığı’nın tahtından çekilmekten ziyade, en tepesinde Milim’in olacağı yeni bir sistem kurmaktan bahsediyorum.”

Guy hayal kırıklığına uğramış gibi görünerek buna burun kıvırdı. “Hâlbuki senden hoşlanmıştım. Bir yüz yıl içinde senin de uyanmanı bekliyordum.” Ardından ona sırıtarak baktı. “Ama madem öyle, pekâlâ! Şu andan itibaren Frey ve Carrion artık birer İblis Kralı değildir. Milim’e dilediğiniz şekilde hizmet etmekte özgürsünüz.”

Böylece unvanı bırakmaları resmîleşmiş oldu ve kimse başka bir itirazda bulunmadı. Elbette ben de dâhil.

Sonuç olarak, artık resmen bir İblis Kralı kabul ediliyordum; içimizden biri vahşice can vererek elenmişti ve ikisi de makamlarını bırakarak doğrudan Milim’e bağlı hizmetkârlar olmayı seçmişti. On Büyük İblis Kralı’nın sayısı artık sekize inmişti.

Konseyin burada sona ereceğini düşünmüştüm fakat ortada hâlâ bir sorun vardı.

“Ha, yani artık On Büyük İblis Kralı değil miyiz?”

Öylesine laf arasında dile getirdiğim bir tespitti ama beklenenden çok daha büyük bir tepkiye yol açtı.

Daggrull gürledi: “Bu mühim bir mesele. Haysiyetimiz açısından yeni bir isim bulmayı düşünmemiz gerekecek.”

Ha? Gerçekten o kadar önemli mi yani?

“Neyse ki Walpurgis hâlâ devam ediyor. Tüm iblis kralları da burada toplanmış durumda. Beyin fırtınası yapmak için harika bir fırsat.”

Şakadan kesinlikle zerre anlamayan İblis Kralı Valentine bile gayet ciddi bir şekilde buna dünden razıydı. Gerçekten bu kadar mühim mi millet? Zaten insanlar her hâlükârda bizim için bir isim uydurmaz mı?

“Aah evet, geçen sefer tam bir keşmekeş yaşanmıştı. Sayılarımız sürekli bir artıp bir azalıyordu ve her seferinde yeni bir isim kararlaştırmak için kaç tane lanet olası Konsey toplamak zorunda kalmıştık!”

Ne?! Walpurgis’i bu kadar önemsiz bir şey yüzünden mi topluyorlardı yani?! Ramiris burayı pek görkemli, pek haşmetli bir etkinlik, zihinlerin özel bir buluşması olarak tarif etmişti… Ah, gerçi ilk başta da “çay sohbeti” dememiş miydi? Artık gerçekten de umurumda olmamaya başlıyordu.

“Haklısın,” dedi Daggrull. “On Büyük İblis Kralı ismi de insanlar bunu uydurduktan sonra üzerimize yapışıp kalmıştı, değil mi? Oysa biz bir şeyler bulacağız diye onca zaman heba etmiştik. Valla benden pas. Bunu düşünecek takatim yok.”

Sen sadece kafanı çalıştırmaya biraz ara vermek istiyorsun, değil mi? Şimdiye kadar sanki çok faydalı bir katılımcıymışsın gibi davranma bari.

“Kes sesini be adam! Tek yaptığın şikâyet etmekti. Senin ağzından tek bir yapıcı öneri çıktığını bile hatırlamıyorum!” Valentine tam olarak aklımdan geçenleri söylemişti.

“Sen neden bahsediyorsun ki Valentine? Tüm o süreci Roy’a devreden sen değil miydin sanki?!” Deeno lafı gediğine koydu.

Milim ve Ramiris’in aksine, bu ikisinin bilgeliği çoğunlukla işten olabildiğince kaytarmak için kullanılıyordu. Hem zaten ne diye isim bulmak için bu kadar vakit harcıyorlardı ki? İşin garibi, bu konuda son derece ciddi görünüyorlardı. Bütün iblis krallarının harcayacak bu kadar çok boş vakti mi vardı yani?

Biraz daha sorup soruşturunca öğrendim ki, insan diyarlarından çıkan On Büyük İblis Kralı isminin kalıcı olmasının sebebi, kendilerinin yıllarca kafa yorup bir türlü bir şey uyduramamış olmalarıymış. Bunun sebebi de iblis krallarının sayısındaki dalgalanmalarmış; tam bir karara vardıklarını düşündükleri anda sayıları bir kişi artar ya da eksilirmiş. Dolayısıyla, bazıları bundan pek hoşnut kalmasa da sonunda On Büyük İblis Kralı adını öylece kabullenmek zorunda kalmışlar. Ömrümde duyduğum en gereksiz bilgilerden biriydi.

“Pekâlâ. Millet. Sakin olun. Değişiklik olsun diye biraz iş birliği sergilememiz gerek. Bunun üstesinden gelebiliriz!” Guy, iblis kralı yoldaşlarının normalde zerre iş birliğine yanaşmadığını bizzat itiraf etmişti.

“Şey, ama… Acaba, ıııı…? Sekiz Büyük—”

Ramiris’in önerisi öylesine sağır edici bir sessizlikle karşılandı ki lafını tam olarak bitiremedi bile.

Lafı toparlamaya çalışarak kekeledi: “D-doğru ya. Guy çok iyi bir noktaya parmak bastı! Gelin hep birlikte çalışalım!”

Sekiz Büyük İblis Kralı ismine duyulan heves tarihin en düşük seviyesindeydi. Bu hususta herkes hemfikirdi fakat bu durum birbirimizle daha uyumlu çalıştığımız anlamına gelmiyordu.

“Vah-ha-ha-ha-ha-ha! O işleri halletmeyi ben size bırakıyorum!”

“Yoruldum ben. Gidip uyuyacağım.”

Aramızdaki birliğin dağılması bir dakikadan az sürdü. Bu tiplerden zaten bunu bekliyordum ve nitekim tam da beklediğim gibi oldu. Mutlu bir aile tablosu beklemiyordum elbette ama tam tahmin ettiğim manzarayla karşılaştım.

Lakin içimizden biri bu tuhaf atmosferi delip geçmeyi başardı; arkamda duran ve içine düştüğümüz çıkmazdan zerre haberi olmayan biri.

“Oho! Mesele buysa eğer, benim Rimuru’m bu işin tam bir uzmanıdır!”

Canı sıkıldığı ve şimdiden eve dönmenin hayalini kurduğu şüphe götürmeyen Veldora’ydı bu. Off ya. Şimdi hepsinin gözü üzerime dikilmişti. Keşke bunun yerine oturup manga okuyor olsaydı. Bir dakika. Son cildi çoktan bitirmiş miydi yoksa?

Ve şimdi Milim’in gözlerinin ona—daha doğrusu avını süzen bir şahin gibi elindeki o manga cildine kilitlendiğini görebiliyordum. Bu konuda içime kötü bir his doğmuştu fakat şu an ilgilenmemiz gereken daha acil meseleler vardı.

Ramiris başını sallayarak, “Biliyor musunuz,” dedi, “Beretta’ya isim verirken de bu adı şıp diye buluvermişti!”

Harika. Bütün işi bana yıkıyorlardı. Seni gidi beleşçi seni… Yemin ederim zaman geçtikçe bana gösterdiği saygı giderek azalıyordu. Giderek daha fazla yükü sırtıma yıkacağını şimdiden anlayabiliyordum. Masanın etrafına şöyle bir baktığımda, herkesin yüzünde beklenti dolu ifadeler gördüm. Hay aksi. Beni şimdiden tamamen köşeye sıkıştırmışlar bile?!

İblis kralları birbirine baktı, ardından Guy ayağa kalktı. “Rimuru, bugün aramıza yeni bir iblis kralı olarak katıldın. Sana harika, yepyeni bir ayrıcalık bahşetmek istiyorum—”

“Ah, şey, hiç gerek yok, sağ ol.”

Daha lafını bitiremeden sözünü kesmeye çalıştım. Ama buna izin vermeye hiç niyeti yoktu. Tok ve gürültülü bir darbeyle, obsidiyeni andıran o pırıl pırıl, akılalmaz derecede değerli masa tam ortadan ikiye ayrıldı.

“Evet,” dedi zarifçe tam önüme kadar yürüyüp elini yanağımdan geçirirken, “bize yeni bir isim bahşetme hakkını sana veriyorum. Oldukça onurlu bir vazife olduğunu söylemeliyim. Kabul edeceksin, değil mi?”

Resmen beni tatlı dille köşeye sıkıştırıyordu. Bu hareketi ilk bakışta bir nezaket gibi görünebilirdi ama ses tonu, hiçbir itaatsizliğe göz yumulmayacağını açıkça belli ediyordu. Ne başımı salladım ne de hayır dedim; susma hakkımı kullanmaya çalışarak sadece yüzüne baktım.

“Hem biliyorsun ya,” diye fısıldadı neredeyse kulağımı ısıracak kadar yaklaşarak. Tırnakları yanağıma batarken adeta gıcırtılı bir ses çıkarıyordu. “Her şey sayımızı azalttığın için bu hale geldi, öyle değil mi? Sorumluluk alıp bir isim bulacak kadar nezaket gösterirsin herhalde, değil mi?”

Dışarıdan bakan tarafsız bir gözlemci, özel bir anı paylaşan iki sevgili olduğumuzu düşünebilirdi. Ama değildik. Resmen beni tehdit ediyordu—fakat işler bu raddeye gelmişken ona itiraz edecek hiçbir gerekçem yoktu. Bu gerçekten o kadar zahmetli bir iş miydi yahu…?

Aman, neyse ne.

“Pekala! Aman be. İşine gelmiyor diye bu kadar mızmızlanmana gerek yok.”

Kaderime boyun eğip istemeye istemeye bu görevi üstlendim. Meslektaşlarımın yüzündeki rahatlama ifadesi her şeyi anlatmaya yetiyordu. Hatta bazıları sanki mesele tamamen çözülmüş gibi arkalarına yaslanmış, çaylarını tazeliyordu. Sizi gidi beleşçiler sizi.

Aslına bakılırsa Sekiz Büyük İblis Kralı ismi bana pek fena gelmiyordu… ama evet, belki de biraz fazla sıradan kaçıyordu. Ramiris’in önermek üzere olduğu şeyin de tam olarak bu olduğunu tahmin etmiştim, o yüzden bunu baştan çöpe atalım gitsin. Bu fikri derhal rafa kaldırma baskısı ortamda buram buram hissediliyordu. O asık suratların üzerime dikilmesini hiç ama hiç istemezdim.

Geriye ne kalıyordu peki… Hımm. Düşününce, bu gece yeni ay vardı, değil mi? Pırıl pırıl parıldayan güzel yıldızlarla dolu bir gece göğü…

“Şey, Octagram’a ne dersiniz? Hani, sekiz köşeli yıldız gibi?”

Öneri sessizlikle karşılandı; iblis kralları gözlerini kapatıp bu kelimeyi enine boyuna tarttı. Ardından hep birlikte gözlerini yeniden açtılar.

“Karar verilmiştir o halde. Pek de hoş oldu.”

“Gördünüz mü? Demiştim size! Rimuru’nun bu işin altından kalkacağını ta en başından biliyordum!”

“Etkileyici. Görüyorum ki Veldora’nın tavsiyesi gayet yerindeymiş.”

“Hıh. Peki, öyle olsun. Belki de azıcık bir hünerin vardır.”

“Hadi be! Bir çırpıda oldu bitti! Vay canına. Yahu geçen sefer çektiğimiz o kadar çile neydi öyleyse?”

“…” “Mm.”

Hiç olumsuz tepki gelmedi. Pekala, harika bari. Şayet birisi şikayet edecek olursa işi hemen ona paslamayı düşünüyordum zaten. Gerçi Milim neden her şeyi kendisi ayarlamış gibi davranıyor bilmiyorum ama asıl soruyu sana sormak lazım Dino. O geçmiş seferler hakkında ne geveliyordun sen öyle?

Aklımda bir sürü soru vardı fakat olgun bir yetişkin olarak sorunlarımı hiç yokmuş gibi sayacak soğukkanlılığa sahiptim. Artık bu andan itibaren, yepyeni bir isim altında hem korku salacak hem de hürmet görecektik.

Bizlere Octagram adı verildi:

“Karanlıklar Lordu” Guy Crimson (iblis)

“Yıkıcı” Milim Nava (dragonoid)

“Labirent Ustası” Ramiris (peri)

“Deprem” Daggrull (dev)

“Kabuslar Kraliçesi” Valentine (vampir)

“Uyuyan Hükümdar” Dino (Düşmüş)

“Platin Kılıç” Leon Cromwell (iblisimsi)

ve ben:

“Çaylak” Rimuru Tempest (balçık)

Toplamda sekiz kişiydik ve bu sekizliyle birlikte iblis krallarının yeni çağının perdesini aralamış bulunuyorduk.

İlk gündem maddemiz, hüküm alanlarımızın nasıl paylaştırılacağıydı.

Bana Büyük Jura Ormanı’nın tamamı verildi ki bu harika bir kazançtı; fakat Milim çok daha karlı çıktı—Frey, Carrion ve Clayman’in birleşen toprakları onun yönetimine bırakıldı. Elbette “yönetim” yalnızca laftaydı. Gündelik idareyi, doğrudan Milim’e hizmet eden Ejderha Sadıkları ile birlikte Carrion ve Frey üstlenecekti.

Clayman’in eski toprakları aynı zamanda Doğu İmparatorluğu ile sınır komşusu olan bir tür tampon bölgeydi. Orayı nasıl idare ettiğini araştırmamız ve icap ettikçe savunma hatları kurmamız gerekecekti. Oldukça zahmetli bir işti; birinin buna oturup ince ince kafa yorması lazımdı. Fakat bunu düşünecek olanlar Milim ve onun yeni hükümetiydi. Benim halletmem gereken kendi önceliklerim vardı.

Geriye kalan iblis krallarının topraklarında hiçbir değişiklik olmadı. Bazıları kendilerine ait bir yuvaları olmaksızın öylece dolaşıyor, bazıları tam konumlarını gizli tutuyor, bazılarıysa ırak kıtalarda kaleler inşa ediyordu. Hiçbirinin kesin sınırları pek bulunmadığından bir değişiklik olsa dahi bunu anlamak güç olurdu.

Bu iblis kralları öyle detaylara kafa yorma taraftarı değillerdi, doğru; ama yine de birbirleriyle irtibat kurmanın yollarına sahiptiler. Makamlarının bir sembolü olarak her birine bahşedilen yüzüğün işlevi de buydu. Yalnızca takan kişinin kimliğini doğrulamakla kalmıyor, aynı zamanda iblis kralları arasında ister iki kişi arasında gizli, ister çok katılımcılı telekonferans şeklinde boyutlararası görüşmeler yapılmasına olanak tanıyordu.

Adına İblis Yüzüğü denen bu sihirli takı hakikaten epey kullanışlı bir şeydi. Bunun sayesinde, Sınırsız Hapis içinde sıkışıp kalsam bile onlarla iletişime geçebilirdim. Seri üretim amacıyla üzerinde Tahlil ve Değerlendirme yapmayı düşünmem gerekecekti, gerçi bunu bu heriflere söyleyecek halim yoktu tabii.

Clayman’in entrikaları ve ormanın dört bir yanına saçtığı kaos artık geçmişte kalmıştı. Yeni bir iblis kralı olarak kabul görmüştüm. Clayman’in efendisi olduğu anlaşılan Kazalim kafamı kurcalıyordu ama uğraştığım iblis kralı tantanası artık tamamen çözülmüştü.

Artık Octagram’ın tam teşekküllü bir köşesiydim.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla