Böylelikle her şey hazırdı. Veldora’ya son talimatlarımı verdikten sonra beni Konsey alanına yönlendirecek elçiyi beklemeye koyuldum. Nerede olduğunu bilmediğimden Ramiris’le birlikte gidecektim—bu arada, kendisinin de zerre fikri yoktu.
Nedenini sorduğumda, “Çünkü beni oraya götürmek için her zaman birileri gelir!” diye yanıtlamıştı. Kendi içinde mantıklıydı sanırım. Nereye giderse gitsin sürekli kaybolduğu düşünülürse, bir rehberinin olmasının şart olduğu ortadaydı. Birinin bir güzergâhı ezberlemeye hiç niyeti yoksa, o yoldan kaç kez geçerse geçsin asla öğrenemezdi.
Her halükarda bize rehberlik etmek için birinin ışınlanıp geleceğini tahmin ettiğimden beklemeye karar verdim.
Gece yarısına neredeyse bir saat kala biri benimle irtibata geçti—fakat gelen bir elçi değil, Benimaru’ydu.
“Ne oldu? Bir sorun mu var?”
En kötüsünü bekliyordum ama Benimaru bunun yerine benden bir ricada bulundu. Düşmanla savaş daha yeni başlamıştı ve biz şimdiden güçlerinin sınırlarını tam anlamıyla ölçüp biçmiştik.
Benimaru’nun uyanışımdan kazandığı Lütuflar, sınıfını bir Oniye yükseltmişti. Bu, dryadlar ayarında bir ruhani yaşam formuydu; yani Benimaru, Treyni ile aynı yüce mertebeye ulaşmıştı. Shuna, Souei ve Hakuro da birer Oni olmuştu; bu da onları o basamaklarda çıkılabilecek en tepe noktaya yerleştiriyordu.
Bu harika bir şeydi ancak asıl mesele Benimaru’nun elde ettiği yetenekti. Benzersiz Yetenek Doğuştan Lider, doğası gereği agresif olan Benimaru’ya yaraşır şekilde, güçleri üzerinde gelişmiş bir kontrol sağlamaya yönelikti. Gücünün ne kadarını serbest bırakırsa bıraksın, kontrolü kaybedip çığırından çıkmasını engelliyordu. Sırrı, bedenindeki güç akışını tamamen okuyup gereksiz enerji israfını önleyebilen Tahmin Hesaplama özelliğinde yatıyordu.
Yalnızca teke tek dövüşlerde değil, devasa ordular arasındaki savaşlarda da son derece faydalıydı. Birliklerinin arasındaki güç akışını hissedebiliyor, zafer ihtimallerini adeta bir kâhin gibi okuyabiliyordu. Kendi tarafı için işler kötüye gidiyorsa anında birliklerine emirler iletip stratejisini değiştirebiliyordu. Resmen hile gibi bir şeydi. Savaş meydanında bilginin doğru aktarılması her şey demekti ve bu yetenek, tek bir iletişim kopukluğu bile yaşanmadan tüm ordusunu komuta etmesini sağlıyordu.
Şu anda otuz bin kişilik birleşik kuvvet Benimaru’nun emri altındaydı ve onları tıpkı kendi uzuvlarıymışçasına pürüzsüz ve rahatça hareket ettirebiliyordu. Bu otuz bin seçkin askerin sıradan, derme çatma bir ordu olmadığı kesindi.
Dahası, Doğuştan Lider yeteneği Birlikleri Coşturma etkisiyle birlikte geliyordu ve bu da komuta ettiği birliklerin gücünü yüzde 30 veya daha fazla artıran takviyeler sağlıyordu. Bu da tüm ordunun neredeyse üçte bir oranında güçlenmesi anlamına geliyordu. Asker sayısında geride kalmıyorduk; üstelik daha kaliteli savaşçılara sahiptik… Hiçbir açıdan dezavantajlı durumda değildik. Üstüne bir de bu takviyeyi alabiliyorsak, harika, çok daha iyiydi.
Ve tüm bunlarla birlikte Benimaru, zaferin bizim olduğunu en başından görebiliyordu. Bunu fark edince aklına yeni bir strateji için parlak bir fikir gelmişti.
(… İşte bu yüzden ana düşman kuvvetine saldırmak istiyorum. Souei de harekete geçmeye hazır; bu yüzden eğer Clayman’ın kalesi sahiden o bulutun ardındaysa orayı da yerle bir edelim diye düşündüm.)
Ah, şu Benimaru yok mu. Özgüvenden taşıyordu.
(Bu tehlikeli değil mi? Daha savaşa yeni başladınız. Bunun nasıl sonuçlanacağını henüz bilmiyoruz…)
(Biz iyiyiz. Ben burada konuşlanmış durumdayım. Kaleye saldıracak olanlar Souei ve Hakuro…)
(Bekle, ağabey!!)
Shuna çay hazırlarken Düşünce İletişimimizi bölmüştü. Şey, bunun güvenli bir hat olması gerekmiyor muydu? Benim zevkime göre fazlasıyla kolay araya sızmıştı.
(Şey, selam Shuna. Ne istemiştin?)
Benimaru’nun ses tonunun birkaç oktav tizleştiğini duyabiliyordum.
(Bana ne istediğimi sorma, ağabey! İblis Kralı Clayman tehlikeli biri! İnsanların zihinlerini bükme gücüne sahip! Eğer Souei ya da Hakuro buna kurban giderse…)
(Yok canım, ona karşı gayet iyi dur—)
(Olmaz!! Eğer onları göndermekte ısrar ediyorsan, o zaman ben de onlara katılacağım!)
Hop hop, sakin olun bakalım. Shuna genelde bundan çok daha sakin biridir. Nesi vardı bunun böyle?
Ben şaşkınlıktan öylece kalakalmışken Benimaru ve Shuna tartışmaya devam etti. Önceki hayatımdaki arkadaşımın da dediği gibi, bir erkeğin kız kardeşine karşı kazanabilmesinin hiçbir yolu yoktu. Benimaru’da o az önceki özgüvenden eser kalmamıştı. Shuna’nın topyekûn taarruzu onu resmen serseme çevirmişti.
Bir de baktım ki Shuna bana doğru pırıl pırıl gülümsüyor. “Pekâlâ, Efendi Rimuru! Bize harekete geçme emrini verin!”
Şey, buna nasıl bir cevap vermeliydim ki şimdi…?
Shuna’yı ölümcül bir tehlikenin içine göndermek istemiyordum ama haksız da sayılmazdı. Ne kadar düşük bir ihtimal olursa olsun, Souei’nin zihninin kontrol edilmesini asla istemezdim. Tehlikeli bir şey yapmalarını engellemek istiyordum fakat düşmanın kaçış noktasını elinden almak için bir kaleyi ele geçirmek klasik ve sağlam bir stratejiydi. Clayman Walpurgis Konseyi için ayrılmışken, şimdi bunun için mükemmel bir fırsattı.
Yine de… Yani, Clayman’ın kaçamayacağından emin olduğum sürece bir sorun yoktu, değil mi? Üstelik onun emrinde çalışan tüm büyü doğumluları öldürmek gibi bir niyetim de yoktu.
(… Endişelenmenizi gerektirecek hiçbir şey yok, Efendi Rimuru,) diye söze girdi Souei. (Leydi Shuna’yı güvende tutacağıma söz veriyorum.)
(Ben de yanlarındayken,) diye ekledi Hakuro, (en azından düşmanın kalesine bir göz atmak hiç sorun olmayacaktır. Lord Carrion’ı orada tutuyor olabilirler. Bunu araştırmamız gerektiğini düşünüyorum.)
Düşünce İletişimi hattım endişe verici derecede yoğunlaşmaya başlamıştı. Shuna beni ikna etmek için ikisini de yanına çekmiş olmalıydı. Onun böyle bencilce davrandığına pek rastlanmazdı; bu yüzden bu defalık onun dediğinin olmasını istemelerini anlayabiliyordum. Carrion’ın en son Clayman’ın kalesi yönüne götürülürken görülmüş olması da ilgimi çekiyordu.
“Bütün bunlara karşı içim öfkeyle dolup taşıyor, Efendi Rimuru. Duygularımı dizginlemekte güçlük çekiyorum. Clayman’ın yaptıkları affedilemez!”
Ahh, ah… Evet, onu anlıyordum. O zamanlar ona karşı biraz çaresiz hisseden tek kişinin ben olmadığımı biliyordum. Ve Shuna’nın geride, ana üste bekletilmeye neden içerlediğini de anlayabiliyordum.
(Pekâlâ. Shuna’nın da katılmasına izin veriyorum. Ama Souei, Hakuro; birinci önceliğinizin onun güvenliği olmasını istiyorum. Eğer karargâhlarında tahmin ettiğinizden daha fazla muhafız varsa, güvenliği ilk sıraya koyun ve bana yalnızca istihbarat getirin. Carrion’ı bulsanız bile, güvenli olduğundan emin olmadan onunla temas kurmayın. Anlaşıldı mı?)
(Talebini kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.)
(Ben iyi olacağım,) diye yanıtladı Shuna. (Bir şey olursa hemen ışınlanarak oradan uzaklaşabilirim.)
(Kesinlikle.) Hakuro güldü. (İçeride birinin oyalanma ihtimali varsa o da herhalde ben olurdum.)
(Hepimizin ruhani saldırılara karşı direnci var,) diye belirtti Souei, (bu yüzden pek vakit kaybedeceğimizi sanmıyorum. Üstelik Leydi Shuna da oradayken endişelenecek hiçbir şey yok. Eğer Lord Carrion’ı bulursak durumu o zaman değerlendiririz.)
Bu içimi biraz olsun rahatlatmıştı. Sahiden de Shuna’nın Benzersiz Yetenek Ayrıştırıcısı sayesinde zihnine yöneltilen her türlü saldırıyı tespit edebilecek olması ve cephanesinde bir de Mekânsal Hareket bulunması sebebiyle endişelenecek pek bir şey göremiyordum. Kullanabileceği büyü enerjisi pek fazla değildi ama heybesindeki yetenekler kusursuzdu.
Souei, Carrion konusunda da haklıydı. Orada hiç bulunmama ihtimali de vardı, bu yüzden bu konuyu uzatmanın bir manası yoktu.
(Pekâlâ. O halde izin veriyorum, fakat her zaman oradaki duruma tamamen hâkim olduğunuzdan emin olun. Her ihtimale karşı, harekâta gece yarısı, Walpurgis Konseyi başlar başlamaz geçmenizi istiyorum.)
(((Emredersiniz!)))

Böylece elimde Clayman’ın harekât üssüne sızmaya çalışacak üç kişilik bir ekip vardı artık.
Gece yarısına çok az kalmıştı, bu yüzden bir anlığına Veldora’ya İblis Kralları hakkında soru sormaya karar verdim. “Öyle önemsiz sineklerle hiç işim olmaz,” diye başladı (elbette), ama mühürlenmesinden sonra bu konuma yükselen Leon haricinde hepsi hakkında anlatacak epey şeyi vardı.
Diyarın dört bir yanında öfke nöbetleriyle terör estirme alışkanlığı göz önüne alınırsa, Veldora kendi zamanında bir iki İblis Kralı ile dövüşmüştü. Yaklaşık iki bin yıl önce bir vampir şehrine saldırıp yerle bir etmiş, bu da doğal olarak o yaratıkların lejyonlarının öfkesini üzerine çekmişti—belli ki bu kovalamacayı pek bir sevmişti. İçlerinden biri, dişi bir vampir, bilhassa çok güzeldi (ve çok şık giyinmişti), üstelik tüm akranlarının ötesinde bir güçle övünüyordu. Sonunda ortalık yatıştığında, onun vampir maiyeti ortadan kaybolmuştu ve Veldora onlara ne olduğunu bilmiyordu.
“Adı neydi yahu…? Sanırım Lu, şey, Lurus muydu? Yoksa Milus mu? Her neyse, onu hiçbir zaman o kadar ciddiye almamıştım ama benim için oldukça dişli bir oyuncaktı, bu yüzden onun yanında tetikte olurdum. Şakadan hiç anlamaz, anlıyor musun?”
Bence bu kadından ziyade Veldora’nın suçuydu. Memleketi küle çevrildikten sonra herkes biraz sinirlenirdi haliyle. Tabii bu binlerce yıl önceydi; belki kadıncağız artık sakinleşmiştir.
“Ooo,” diye lafa atladı hemen yanımdaki Ramiris, “şu Valentine denen herifin de artık bir İblis Kralı olduğunu biliyor muydun?”
Bu Valentine, yaklaşık 1.500 yıl önce orijinal olanın rolünü devralmıştı anlaşılan. Tek umudum, zamanın bu vampirler ile Veldora arasındaki yaraları sarmış olmasıydı.
Dev İblis Kralı Daggrull da ejderhanın bir diğer dişli rakibiydi. Birkaç kez kapışmışlar, asla net bir galip çıkmamıştı; eğer Veldora onun adını hatırlama zahmetine girdiyse epey sıkı bir rakip olmalıydı. Bu adam bir ejderha türüne kafa tutacak güce—ya da en azından yüreğe—sahipti. Muhtemelen İblis Kralları arasında öne çıkan biriydi. Ona dikkat etsem iyi olacaktı.
Sohbetimiz iblisler konusuna kaydı. Veldora kendi zamanında birkaç iblis grubunu haklamıştı anlaşılan—onları yakıp kül etseniz bile zamanla daha da güçlü bir formda yeniden dirildikleri için bu uğraşı eğlenceli buluyordu. Gerçekten de onun için harika birer oyun arkadaşıydılar.
Ne var ki o bile bu iblislerin lorduyla dövüşmemişti. Bu kral, hükümranlığını kuzey kıtasının donmuş tundrasındaki bir kalede sürdürüyordu; orası öylesine dondurucu bir yerdi ki Veldora kalkıp oraya gitme zahmetine hiç girmemişti.
“Orası fazlasıyla soğuk! Ne diye gidip ziyaret edeyim ki? Kwah-ha-ha-ha-ha!”
Bu bana biraz kaçamak bir cevap gibi geldi ama daha fazla detay vermeyi reddetti. Yine de şimdilik bunu düşünmeye gerek yoktu. Orayı basmak için epey yol tepmesi gerekirdi zaten.
“Şey, Guy da öyle kolay lokma değildir hani,” diye araya girdi Ramiris. “O, ben ve Milim, bulabileceğin en eski İblis Krallarıyız!”
Ramiris’in ağzından çıkınca pek bir ağırlığı olmuyordu bunun. Bir anda Guy kulağa hiç de özel biri değilmiş gibi gelmeye başladı. Ama neyse. Bu Guy denen tipi ikinci plana atacağım.
Peki geriye kaç İblis Kralı kalıyor? Milim, Ramiris ve Carrion ile zaten tanışmıştım; az önce de Valentine, Daggrull ve Guy’dan bahsettik. Bir de Phobio’nun Carrion’a belirleyici darbeyi vurduğunu söylediği Frey vardı. Düşünülmesi gereken Leon vardı, bir de şimdiki hedefim olan Clayman. Yani geriye bir tane kalıyor…
“Hı? Bilemeyeceğim.” Sözde bilge Veldora bir işe yaramamıştı.
“Ah, Deeno’yu kastediyor olmalısın!” diye bağırdı Ramiris. “O benden bile daha aylak bir İblis Kralı!”
O zaman Ramiris’le birbirlerinin tencere kapağı gibi olduklarını varsayabilirdim.
“Hiç de bile!”
Bunu görmezden geleceğim.
Yani toplamda on kişiydiler ve bazılarının Veldora ile görülecek bir hesabı vardı. Meseleleri tartışırken bunu aklımda tutmam gerekecekti. Birçoğu kendilerini savunma konusunda düşündüğümden çok daha yetenekli görünüyordu. Bu pısırık Ramiris’i baz almak başımı fena halde belaya sokabilirdi—belki de standart ölçüt olarak Milim’i kabul etmek daha doğruydu. Evrimimden sonra bile savaşta onu yenebilme ihtimalim konusunda temkinliydim. Birkaç kez antrenman yapmıştık ama o zerre ciddi değildi. Daha fazla veriye ihtiyacım vardı. Antrenman modunda şu an onunla tamamen başa çıkabilirdim ama tam olarak nelere muktedir olduğunu öğrenene kadar böbürlenemezdim.
Milim’in benim ortadan kaldırılmama fiilen onay vermiş olmasına hâlâ inanamıyordum. Bunun arkasında kesinlikle bir şey olmalıydı. Arkadaşlarını sırtından bıçaklayacak veya öylece zihin kontrolüne girecek bir tip değildi, üstelik onunla asla pazarlık da yapılamazdı. Bir sebebi olmalıydı—üstelik bizzat kendi tasarladığı bir sebep.
Eh, üzerinde kafa yormanın manası yoktu. Onu görünce nasılsa anlardım.
Biz konuşurken, aniden uzayda bir dalgalanmanın patlak verdiğini hissettim. İşte bizim vasıta geliyor, diye düşündüm; tam o sırada ortaya devasa, gösterişli ve uğursuz görünümlü bir kapı çıktı. Bayağı fiyakalıydı. Bana gelince, ben genelde zaman ve uzayda öylece bir delik açardım; bu yüzden belki bundan bir şeyler öğrenebilirdim. Aklımda somut bir imge oluştuğunda, bir dahaki sefere böyle bir kapı yaratıp içinden ışınlanmak benim için daha kolay olurdu.
Her halükarda kapı açıldı ve koyu kırmızı bir hizmetçi kıyafeti giymiş, yeşil saçlı bir kadın belirdi. Ramiris’e doğru başını eğdi. “Sizi almaya geldim, Leydi Ramiris. Ve bu da misafiriniz mi? Birlikte rehberlik etmekten memnuniyet duyarım.”
Ardından kapının yanında durdu ve varlığını olabildiğince silerek gözlerini yere indirdi. Hizmetkârlık işinde son derece iyi eğitilmiş bir profesyonel gibi görünüyordu.
Ama aklımı kurcalayan bir şey vardı. Diablo’nun en formda olduğu andaki kadar ezici bir güç yayıyordu. O bir iblisti, hem de üst düzey bir iblis. Sıradan iblislerin bu basamaklarda tırmanabileceği yer sınırlıydı. Ne kadar uzun yaşarlarsa yaşasınlar, umabilecekleri en yüksek mertebe bir Baş İblis olmaktı. Bunun ötesindeki her şey belirli bir tetikleyici gerektiriyordu… ki Diablo vakasında bu, ona İsim Bahşetmemdi. Bu da onun temel iblis çerçevesini tamamen kırmasını sağlayarak bir Baş İblis’ten İblis Soylusu adı verilen varlığa Evrimleşmesinin önünü açmıştı.
“Heh-heh-heh-heh-heh. Güce hiç merakım yok,” demişti o zamanlar, “fakat şimdi görüyorum ki uğruna çabalanacak her zaman daha yüksek bir mertebe varmış. Belki de bu konuda biraz daha gayret göstermeliyim?”
Güce “merakı yoktu” ama dövüşmeye deli gibi merakı vardı. Kendi ifadesiyle, önceden kendinden fazlasıyla memnundu çünkü haddinden fazla güçlenmek savaşın tüm eğlencesini söküp alırdı. Benimle kafa mı buluyordu bu herif? Çünkü dalga geçmiyorsa bu düpedüz korkunç bir şeydi.
Ve şimdi karşımda duran şu hizmetçi de bir başka İblis Soylusuydu. Ya da yeraltı dünyasından gelen bakire bir ulak demek daha doğruydu sanırım. Vakti zamanında tükettiğim anime ve mangalar düşünülürse, hizmetçi her şeyden ziyade bir tür savaş birimiydi—ve onun bir İblis Soylusu olduğu hesaba katılırsa, son derece ölümcül bir kadın olduğu gün gibi ortadaydı.
“Ooo, selam! Görüşmeyeli asırlar oldu, Misery! Guy ne âlemde?”
Ramiris’in ondan zerre çekinmediği açıktı. Bir bakıma bu durum onu daha da korkutucu kılıyordu.
“… Efendimin durumundan endişe etmek benim haddime değildir…”
“Ah. Hiç değişmemişsin, değil mi? Neyse, sorun değil.”
Pırpır ederek kapıdan içeri süzüldü, biz de arkasından takip ettik. Acele etmeliydik, yoksa dışarıda kalacaktık. Burada cesaretimi toplayacağım diye daha fazla vakit kaybedip vasıtamı kaçırsaydım, bunu Benimaru ve diğerlerine nasıl açıklardım hiç bilmiyorum.
Demek bu hizmetçi Misery, İblis Kralı Guy için çalışıyordu ha? İblislerin lordu, üstüne üstlük en eski İblis Krallarından biri. İblis Soylularını kapıcı olarak çalıştırıyorsa bu onun gücü hakkında çok şey söylüyordu. O halde onu kızdırmaya çalışmamak en iyisiydi… tabii şartlar bunu gerektirmedikçe.
Fakat Misery kadar güçlü birine böylesine sıradan ayak işleri yaptırmak mı? Kibir dedikleri tam olarak buydu işte. Ben de tek endişelenmem gerekenlerin İblis Kralları olduğunu sanıyordum. Bu da buraya kadarmış. Belki de Shion’la birbirlerine girip kontrolden çıkacak olsalar bile ne olursa olsun Diablo’yu da yanıma almalıydım…
Neyse, artık keşkeler için çok geçti. Artık er meydanına çıkma vaktiydi. Dünyanın hükümdarları kapının ardında beni bekliyordu—fakat zerre korku hissetmiyordum. Çünkü ben de onlardan biriydim. Dünyanın en güçlülerinden biri. Hatta tam aksine, kapıdan geçerken gayet sakin ve kendimden emindim.

Benimaru, aşağısında cereyan eden savaşı süzerek genişçe sırıttı.
Her şey plana uygun ilerliyordu. Tempest tarafını ne kadar hafife aldıkları düşünülürse bu zaten tahmin edilebilirdi; düşman, tıkır tıkır işleyen bir saat gibi dosdoğru Geld’in kurduğu tuzaklara çekilmişti.
“Efendi Rimuru haklıydı,” dedi düşmanlarına acıyarak kendi kendine. “Önümüze böylesine cömert bir sofra sermişlerken kaybetmek neredeyse daha zor olurdu.”
Bunu orduları üzerindeki kusursuz hâkimiyeti sayesinde başarabilmişlerdi ancak Benimaru bunun o kadar da büyütülecek bir başarı olduğunu düşünmüyordu. Dediği gibi, Clayman’in kuvvetlerini gülünç derecede gafil avlamışlardı; ne de olsa sayıca üstünlükleriyle Tempest’i ezip geçmeyi bekliyorlardı. Mülteci kılığına giren çevik canavar-insan savaşçıların peşine düşmüşler ve şimdi tamamen köşeye sıkışmışlardı.
Alvis, Benimaru’nun olayları izlemek için seçtiği havadaki noktaya doğru uçtu. Benimaru’nun düşünce akışını bölmemek adına kanatlarını sessizce çırparak, “Sonuç belli oldu gibi görünüyor,” diye tespitte bulundu. “Bu noktadan sonra düşmanın toparlanabilmesi için hiçbir yol göremiyorum.”
“Ah, Leydi Alvis.” Kızıl gözlerini ona çevirdi. “Böyle boş lafları bırakın. Henüz hiçbir şey kazanmış değiliz.”
“Lütfen Efendi Benimaru, sadece Alvis deseniz yeterli…”
“Benim astım değilsiniz,” diyerek soğukça reddetti.
“Doğru, belki değilim ama biz canavar-insanlar şu an için komutamızı size devrettik.”
Benimaru anladığını belirterek başını salladı. “Pekâlâ. En azından bu savaş için sizi emir subayım olarak tayin ediyorum.”
“Müteşekkirim, Efendi Benimaru.”
Artık—en azından resmiyette—bu birleşik kuvvetin komutası Benimaru’daydı. Tüm Eurazania ordularının başındaki kişinin resmen onun astı olduğunu beyan etmesiyle Benimaru, artık resmen tüm harekâtın başkomutanı olmuştu. Başkomutana karşı gelinemezdi; canavarlar dünyasında en güçlü olanın sözü geçerdi.
“… Fakat sizi emir subayım yapsam bile yapacak pek bir şey kaldığından emin değilim, öyle değil mi? Durumu dikkatle izliyorum ama zafer an meselesi.”
“Sizinle aynı fikirdeyim. Yine de onların safında birkaç güçlü varlığın varlığını hissediyorum.”
“Doğru,” diye yanıtladı sarsılmaz Benimaru. “Sonuç kesinleştiğinde Geld’in birliklerini üzerlerine göndereceğim.”
“Bir saniye,” diyerek araya girdi Sufia. “Buna ben de katılmak istiyorum!”
“Aynen,” diye ekledi Phobio. “Tüm aksiyonu tek başınıza sahiplenmenizi istemeyiz Komutan. Burası canavar-insanların diyarı—bizim topraklarımız. Hepsini size bırakırsak Lord Carrion bize bunun hesabını fena sorar.”
“Haklı! Herkesin güvende olduğundan emin olalım diye bizi geride bıraktıysanız, en azından bu savaşı bizim halletmemize izin verebilirsiniz.”
“Efendi Benimaru,” dedi Alvis, “Orduların komutasını size bırakıyorum. Lütfen düşman kuvvetlerinin elebaşlarını hedef alıp alt etmemize müsaade edin!”
Üçü de önünde başını eğdi. Benimaru buna dilini şaklatarak karşılık verdi.
“Demek beni bu yüzden komutan yaptınız?”
“Aaa, ne demek istediniz ki?” diye yanıtladı Alvis, bilmezden gelerek.
“… Pekâlâ. Zaten savaşa dahil olmanızı planlıyordum. Lakin kaybedeceğinizi hissettiğiniz an derhal geri çekilin. Savaşçılarından bazıları karşısında kibir, sonunuzu getirebilir.”
Haklıydı. Clayman’in kuvvetlerindeki birkaç üye hâlâ birer soru işaretiydi. Kimin kiminle eşleşeceğine bağlı olarak, yaklaşan mücadelede işler sarpa sarabilirdi.
Fakat Benimaru kendi kendine cesurca gülümserken, ben her zaman buradayım, diye düşündü. Tehlikeye düştüğümüz anı sezebildiğim sürece kaybetmeyeceğiz.
Üç Canavar Soylusu‘nun her biri zihninde avını çoktan belirlemişti; bu iğrenç davetsiz misafirlerin peşine düşmek için pençelerini biliyor ve mağrur hayvani içgüdülerini serbest bırakıyorlardı.
Tuzak birkaç dakika içinde devreye girecekti.
“… Size başka bir şey daha sormak istiyordum,” dedi Alvis beklerken. “Tuzağımıza yakalananlara ne yapacağız?”
“Hepsini öldürün, demek isterdim…” Benimaru bir an düşündü. “Fakat bu konudaki hükmü siz canavar-insanlara bırakmak isterim.”
“Yani?”
“Bizimle iş birliği yapmaya yanaşan herkesi esir alın. Efendi Rimuru, görünüşünün aksine cömert bir liderdir. Her ne kadar bizimkilerden birinin canına kıyılırsa bunu seve seve yapacak olsa da soykırım taraftarı değildir.”
“… Anlıyorum. O hâlde esirlere ne yapacağımıza daha sonra karar verelim.”
“Elbette. Böylesi uygundur. Efendi Rimuru’nun onları muhtemelen potansiyel bir iş gücü kaynağı olarak gördüğünü tahmin ediyorum.”
“… Öyle mi?”
“Başkentinizi yeniden inşa edeceksiniz, değil mi?” diye gelişigüzel sordu Benimaru. “Eli işe yatkın ne kadar çok işçi olursa o kadar iyi.”
“Bizim için o kadarını da mı yapacaksınız?!”
Alvis, yanındaki iki yoldaşıyla birlikte şaşkına dönmüştü. Rimuru zaferi neredeyse kesin görmekle kalmamış, sonrasında yaşanacakların senaryosunu bile çoktan yazmıştı.
Bu özgüven de nereden geliyor böyle?! Kurnaz ve hilekâr Clayman’in en yakın adamlarıyla savaşıyoruz, buna rağmen…
Yine de hepsinden büyük sürpriz, savaşı esir alma varsayımı üzerine yürütüyor olmalarıydı. Bu dünyada çoğu kişi için savaşta esir almaktansa öldürmek çok daha kolaydı. Menzilli büyüyle hepsinin kökünü kazımadan önce düşman kuvvetlerinin bir kısmının teslim olup olmadığını umursayan bir komutan asla bulamazdınız. Esirleri iş gücü olarak kullanma fikri daha önce kimsenin aklına gelmemişti.
Bu durum, Üç Canavar Soylusu‘nu iliklerine kadar sarstı. Rimuru’nun emrinde çalışan büyü doğumluların mağlubiyet ihtimalini akıllarının ucundan dahi geçirmedikleri anlamına geliyordu. Bu savaşa zaferlerine olan mutlak bir güvenin desteğiyle girmişlerdi.
“Tabii,” diye ekledi Benimaru gülerek, “stratejimizin plana uygun gittiğini varsayarsak.” Bu söz canavar-insanları daha da dehşete düşürdü.
Ve ardından savaş başladı.
(Her şey plana uygun, Soka.)
(Anlaşıldı, Efendi Benimaru.)
Bu kısa fikir alışverişiyle birlikte Clayman’in kuvvetleri ilk kayıplarını verdi. Belli bir üne sahip isimli birinin önderlik ettiği yüz kadar büyü doğumluydular; ancak Soka hiçlikten aniden çıkıp büyü çekirdeklerini söküp aldığında hepsi birden can verdi. Onun emrinde çalışan dört tim üyesi, Clayman ordusunun diğer birlik komutanlarını etkisiz hale getirmekle meşguldü; yalnızca alt edebileceklerinden kesinlikle emin oldukları hedeflere saldırıyorlardı. Benimaru’nun emri buydu ve harfiyen yerine getiriyorlardı.
Sonuç: Düşmanın emir-komuta zinciri paramparça oldu. Yukarıdan gelen emirler artık piyadelere ulaşmıyordu.
“Bu bir tuzak! Canavar-insanlar etrafımızı sardı!”
“Bu delilik! Nasıl olur da—?”
“Geri çekilin! Birliklerimizi yeniden toplamalıyız!”
Durumu fark ettiklerinde artık çok geçti. İnsan ordularının aksine, canavarlar kendi güçlerine ve cesaretlerine aşırı güvenme eğilimindeydi; içgüdülerine rehberlik edecek bir lider olmazsa olmazdı. Onlar olmadan Clayman’in ordusu dağılmaya mahkûmdu.
(Geld, başlayabilirsin.)
(Emredersiniz efendim!)
Emirlerini alan Geld, işareti verdi.
“Hemen başlatın!”
“““Raaagh!!”””
Bir sonraki an zemin çöktü ve düşman kuvvetlerini yuttu. Toprağı kontrol etme yeteneğine sahip Tempestliler büyülerini serbest bırakmıştı. Doğal görünen bu arazi parçası aslında çukur tuzaklarıyla doluydu; yetenekleriyle oluşturulmuş bir yanılsamaydı.
Sadece uçma gücüne sahip canavarlar kaçabiliyordu, onlar da kanatlı canavar-insanlar ve Gabil’in Hiryu Timi tarafından hızla avlanıyordu. Tuzağa düşenler, altlarındaki toprağın sıvılaştığı mağara benzeri bir yer altı çukurunda buldular kendilerini. Yara almamışlardı fakat bellerine kadar gömülmüş, hareket edemez hale gelmişlerdi.
Tabii ki bunlar canavardı; bazıları bu kapandan sıyrılmak için büyü veya yeteneklerini kullandı ve yeniden sert zemine ulaşmak için daha zayıf yoldaşlarını çiğneyip geçti. Fakat plan bunu da hesaba katmıştı. Kalabalığı seyreltmeye yardımcı oluyordu. Birliklerin arasındaki daha güçlü olanlar direnme fırsatı bile bulamadan öldürüldü; bunu gören zayıfların ise cesareti tamamen kırıldı. Hayatta kalanlar güç bakımından nerede durduklarını çok iyi anlayacak ve muhtemelen savaşma arzularını yitireceklerdi. Çukur tuzağı, tamamen emirlere uymaya istekli, uysal esirler elde etmek amacıyla kurulmuştu.
Planın devreye girmesinden yaklaşık on dakika sonra savaş, gidişatı tersine çevirecek hiçbir umut bırakmayacak kadar tek taraflı bir hâl almıştı bile.
“Bu… Bu kadar çok mu?”
Benimaru, yolları kesilip çukurlara yuvarlanan on binden fazla Clayman askerine kuş bakışı bakıyordu. Geld’in Sarı Sayılar’ı çukurların etrafını düzenli aralıklarla sararak devriye geziyor ve tırmanmayı başaran büyü doğumluları haklıyordu. Düşman kuvvetlerinin sayısı azdı ve beklenmedik güç gösterileri Tempest’in üstün sayısı ve teçhizatı ile savuşturuluyordu. En güçlü büyü doğumlular bile bir avuç canavar-insan ya da Kurenai Timi tarafından kolayca indirilebiliyordu. Clayman’in ordusunun büyük kısmı düz bir arazi gibi görünen yere doğru ilerlemişti; geride kalan birkaç bin kişi ise arkalarda sıkışıp kalmıştı ama hiçbir şeyi değiştirmeye güçleri yetmezdi.
“Kazandık,” diye fısıldadı Benimaru gayet doğal bir tavırla.
“Gerçekten muazzam bir gösteri,” diyerek hayranlıkla baktı Alvis.
“Heh. Kazanmamız zaten kaçınılmazdı. İşte tam da bu yüzden rehavete kapılamazdık. Şimdi benim de yapacak kendi işlerim var. Alvis, Canavar Soyluları, dilediğiniz gibi hareket etmekte serbestsiniz. Düşman liderlerinin kellesini alın!”
“Ben de bunu bekliyordum be! Görüşürüz!”
“Nihayet biraz eğlenebileceğiz! Daha önce bana kafa tutan o pisliğin kokusunu alabiliyorum. Sanırım önce onun peşine düşeceğim!”
“Sanırım ben de onlara katılacağım. Gerisi size emanet, Efendi Benimaru.”
Komutan, bakışları dosdoğru ileriye dönük şekilde başını salladı.
“Gidin!”
“““Emredersiniz!!”””
Bununla birlikte üç savaşçı harekete geçti.

Sufia, kanatların onu taşıyabileceğinden çok daha hızlı bir şekilde gökyüzünü yardı. Bu, yalnızca az sayıda büyülü yaratığın kullanabildiği bir Sanat olan Gökyüzü Yürüyüşü idi; fakat Sufia bunu sanki doğasının bir parçasıymışçasına icra ediyordu.
Savaş meydanının en uç noktasında bulunan, silahsız ve oraya hiç ait değilmiş gibi görünen küçük bir gruba doğru ilerliyordu. Bunlar, Ejderha Müminleri‘nden Middray’in önderlik ettiği rahiplerdi. Onları tanımıyordu ama Sufia’nın hayvani içgüdüleri, bunların düşmanın övündüğü en güçlü kuvvetler olduğunu söylüyordu.
İleriye doğru hızla atılırken, göklerin komutanı Gabil’in sesini duydu. O ve Hiryu Timi’nin yüz üyesi onu takip ediyordu.
“Gah-ha-ha-ha! Leydi Sufia, size yardım edeyim!”
“Ah, Gabil.” Sufia güzel ve yiğitçe bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Kusura bakma ama bu işten zararlı çıkan sen olabilirsin.”
“Vah-ha-ha! Benim için hiç dert değil. Hava kuvvetlerinin çoğunu hallettik, uçan canavar-insanların elinden daha fazla iş almak istemem. Zaferle aramızda duran düşmanlar nerede?”
“Ha! Zafer bizim, evet, ama işlerin sarpa sarması ihtimaline karşı arkadakilerin işini bitirmemiz gerekiyor sanırım.”
“Doğru. Sizi gayet net duydum! Anladınız mı, millet?!”
“Anlaşıldı, General!”
“Yeter ki siz de işi berbat etmeyin, General!”
Gabil, dragonewt’larına homurdandı. Aralarındaki diyaloglar genelde bu şekilde geçerdi. Sufia buna hafifçe kıkırdadı, ardından ölümcül enerjisini önündeki hedefe odakladı.
Middray geriye doğru güvenli bir noktada ordugâh kurmuştu… gerçi burası bir “kamp”tan ziyade bambaşka bir yerdi; ikmal ekibinin kurduğu bir sıhhiye tesisiydi. Bu savaşı kendisi istememişti ama bunca zamandır ordu tarafından bu kadar küçümsenmek, Milim’in yüzüne tekrar bakamayacak kadar utanmasına yol açıyordu.
Leydi Milim de bunun için benimle kesin alay edecek…
Bu düşünce onu o kadar endişelendirmişti ki ön saflarda görevlendirilmeyi talep etmişti. Bu talep Yamza tarafından reddedilmişti; elbette Yamza bunu Middray’in güvenliğini düşündüğünden değil, yaklaşan şanına başkasının ortak olmasını istemediğinden yapmıştı.
Yine de bugün zafer neredeyse garantiydi. Kendi kuvvetleri, düzenli bir savaş birliği olmaktan son derece uzak olan düşmanın üç katı büyüklüğündeydi. Kalabalık bir mülteci grubunu korurken geri çekilmek zorunda kalıyorlardı, bu da onları herhangi bir karşı saldırı yapamaz hale getiriyordu.
Böyle bir düşman gücüne saldırmak olsa olsa onursuzluktur…
Bu çatışmaya giden günlerde Middray’in zihninden geçenler bunlardı. Fakat işler pek de öyle gelişmemişti.
“Başımız dertte olabilir, Başrahip. Savaş neredeyse kaybedildi, değil mi?”
“Mm… Zayıflar Hermes, hem de çok zayıf. İblis Kralı Clayman’in askerlerinin bu kadar beceriksiz olduğunu bilmiyordum…”
“Beceriksiz değiller, Başrahip! Düşmanın stratejisi sadece daha üstündü!”
“Ne? Aptallaşma. Onların bu saçma numaralarını dümdüz edip geçecek güce sahip olmalıydık! Bunun için öne sürdüğün zayıf bahane buysa, beni hayal kırıklığına uğrattın Hermes!”
“Bakın, bu sadece teke tek bir düello olsaydı başka bir meseleydi ama böyle kitlesel bir savaşta günün kazananını ordunun komuta kalitesi belirler! Bir de düşmanı ne kadar gafil avlayabildiğiniz. Bugün bunu başaran karşı taraf oldu. Savaş güçlerini son ana kadar gizlediler ve hatta bize bir tuzak kurdular.”
“Pfft. O kadarını ben de görebiliyorum!”
Middray kafasını pek kullanan biri olmamıştı. Hermes sırf biraz daha zeki olduğu için onunla böyle can sıkıcı, baş ağrıtan konuları açmayı alışkanlık haline getirmişti ve Middray bundan hiç hoşlanmazdı. Ancak şimdi, Middray bile karşılık verebileceği hiçbir şey olmadığını görebiliyordu. Önlerine serilen manzara, Hermes’in ihtiyaç duyduğu tüm kanıtı sunuyordu.
“Fakat Başrahip Middray—”
“Biliyorum. Bize doğru gelen savaşçılar… Güçlüler. Söylemekten ne kadar nefret etsem de şu an bir savaş meydanının tam ortasındayız. Madem üzerimize geliyorlar, ben de onların üzerine yürüyelim derim!”
“İş yine buna vardı, öyle mi? Pekâlâ o hâlde…”
Yanındaki Middray savaş arzusuyla yanıp tutuşmaya başlarken Hermes isteksizce onayladı.
Clayman kuvvetlerinin gerisinde, günün en çetin ve en şiddetli çatışması yaşanacaktı.

Sert zemine ayak basan Phobio, sessizce ileri doğru koştu. Savaş meydanının arkasındaki gölgelerde saklanan bir grubu fark edince dosdoğru önlerinde durdu.
Orada öfke maskesi takan bir adam ve gözyaşı maskesi takan bir kız duruyordu. Bu tuhaf ikili; her ikisi de Ilımlı Soytarılar üyesi olan ve Clayman’in ricasıyla savaşı gözlemlemek için burada bulunan Öfkeli Soytarı Footman ile Gözyaşı Soytarısı Teare’di.
“Hey,” dedi Phobio öfkesini bastırarak sessizce. “Geçen seferden kalma bir borcum var size.”
Footman’in gözleri maskesinin altından meşum bir şekilde parıldadı. “Oho? Vay, vay, bakın burada kim varmış, Efendi Phobio!”
“Efendi Phobio,” dedi Teare, onun etrafında süzülürken alaycı, şarkı söyler gibi bir ses tonuyla. “Bir türlü iblis kralı olmayı beceremeyen canavar-insan! Milim’e yenilen Efendi Phobio! O zamanlar bize yardım ettiğin için çok teşekkür ederiz!”
“Heh. Beni hâlâ hatırlamanıza sevindim. Bunu neden hak ettiğinizi bilmeden sizi öldürseydim yazık olurdu!”
“Ooooh? Neye bu kadar öfkelisin ki?”
“Ne kadar tuhaf. Bu ahmak neye bu kadar kudurmuş olabilir ki? Bu çılgın duygular çok lezzetli olsa da burada ölmemiz için hiçbir neden yok.”
“Ah, kesinlikle yok, kesinlikle!”
“Kesin sesinizi! Beni kandırmanıza izin verdiğim için belki ahmaktım ama benim gibi bir ahmağın sizden intikam almak için bir nedene ihtiyacı yok!”
Phobio keskin pençelerini çıkardı. Teare ve Footman istiflerini dahi bozmadılar.
“Hmm? Bizimle boy ölçüşmek mi istiyorsun? Kendini böyle zorlamamalısın. Bunun için fazla zayıfsın!”
“Hohhh-hoh-hoh-hoh! Öyle deme Teare. Efendi Phobio burada yaptığı bu küçük şakayla bizi güldürmeye çalışıyor.”
İkisi de Phobio’yu kışkırtmayı başaramadı. Her şeyden çok, geçmişte fevriliğinin kendisini doğrudan başarısızlığa sürüklemesine izin verdiği için pişmandı. Bu yüzden selamlaşma faslı biter bitmez hızla öne atıldı ve aralarındaki mesafeyi anında kapattı.
“Ngh…!!”
“Tch!”
Psikolojik oyunlarının onun üzerinde işe yaramadığını anlayan Footman ve Teare yaklaşımlarını değiştirdi. Olaylar hızla gelişmeye başladı. Etraflarındaki hava büküldü ve açılan bir geçitten yaban domuzu başlı bir adam belirdi.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu Footman. Beni hatırladın mı?”
“Hoh? Hmmmmm? Ah, ork generali mi? Vay canına, bak sen ne kadar da heybetli olmuşsun!”
Footman alaycı bir sataşmayla neşeli görünmeye çalıştı ancak yüzündeki ifade başının dertte olduğunu gösteriyordu.
Görünüşünün aksine Footman soğukkanlı ve hesapçı biriydi; Geld bu özelliğin gayet farkındaydı. Soytarı, Benimaru ve diğerlerinin yuvası olan ogre köyünü yerle bir eden kuvvetlerin arasındaydı ve Geld onun gücünün görmezden gelinemeyeceğini biliyordu. Geld’e göre Footman diğer büyü doğumlulardan bambaşka bir seviyedeydi.
Üstelik bir de Teare vardı. Pek çok açıdan Footman’in dengiydi. Gücünün sınırları bilinmiyordu ancak hafife alınacak biri de değildi. Phobio, Canavar Efendisi’nin Savaşçı Birliği’nin Kara Pars Pençesi olabilirdi fakat onun gücüyle bile Footman ve Teare’i tek başına karşısına almak büyük sıkıntı yaratırdı.
Canavar-insan içindeki öfkenin kabarmasına izin verdi. Heh-heh… Aferin sana, Efendi Benimaru. Hiç de fena bir av sayılmazlar!
Savaşı göklerden denetleyen komutan, Phobio’ya destek olması için Geld’e emir vermişti. Geld’in komuta mevkiini terk etmesi anlamına geldiği için ilk başta nedenini merak etmişti ama şimdi Benimaru’nun haklı olduğunu görebiliyordu. Savaşın geri kalanı, artık Geld’in yardımcılarının bile rahatlıkla idare edebileceği bir noktada çoktan neticelenmişti. Ilımlı Soytarılar’ın bu iki üyesinin hakkından ancak Rimuru’nun emrindeki büyü doğumluların en üst kademe liderleri gelebilirdi.
“Yardım etmemize müsaade edin, Efendi Phobio.”
“Ah, Geld. Teşekkürler!”
Phobio onu geri çevirmedi. Burada bile kendisi ile bu ikili arasındaki savaş gücü farkını hissedebiliyordu. Onun için zafere giden en doğru yolu seçmek, kendi gururundan çok daha değerliydi.
Böylece, savaş meydanından uzakta küçük bir tepenin gölgesinde iki ikili arasındaki daha küçük çaplı mücadele başladı.

Yamza’nın bu savaş meydanından aldığı raporlar onu şaşkına çevirmişti. Sahip olduğunu sandığı ezici üstünlük, başından beri sadece bir düşman tuzağından ibaretti.
Yenilgi ihtimalini aklına bile getirmek istemiyordu. Bunun Clayman’i deliye döndüreceği apaçıktı. Durumu tersine çevirmenin, yenilginin pençesinden zaferi söküp almanın bir yolunu bulmalıydı; ancak elinde bunu başaracak gücün kalıp kalmadığından şüpheliydi. Bunu fark edecek kadar aklı hâlâ başındaydı ve şimdi harekete geçirebileceği başka kuvvetleri düşünmek zorundaydı.
Clayman’in yakın çevresini oluşturan Beş Parmak’ın lideri, aralarındaki en güçlü büyü doğumlu olan orta parmak Yamza’ydı. Sadece işaret parmağı Adalmann ve başparmak Nine-Head onunla boy ölçüşebilirdi.
Clayman’in kalesindeki savunma kuvvetlerinin başı olan Adalmann, Jura Büyük Ormanı’nda ikamet eden ölümcül bir ruh, bir hortlak olarak hayata başlamıştı. Yaşadığı yıllarda tanınmış bir piskopostu fakat bunun artık hiçbir anlamı yoktu. Clayman’in lanetli büyüsü, bir canavar olarak gücünü muazzam ölçüde artırmış ve onu ölümsüzlere hükmeden bir hortlak kralına dönüştürmüştü. Yaşarken kullandığı kutsal güç, yaşayanları lanetlemek için kullandığı saf olmayan şeytani bir güce dönüşmüştü.
Fakat muazzam gücüne rağmen Adalmann’ın bir zayıflığı vardı: zekâdan yoksun oluşu. Yapabildiği tek şey davetsiz misafirleri yok etme emirlerini yerine getirmekti; bu savaşa dahil edilmemesinin sebebi de buydu.
Nine-Head ise kendi türünde son derece nadir rastlanan bir tilki ruhuydu. Henüz gençti, yalnızca üç yüz yaşındaydı ve kuyruklarından sadece üçü çıkmıştı. Ancak büyü zerreciği (magicules) enerjisi şimdiden Yamza’nınkini çoktan aşmış, bizzat Clayman seviyesine ulaşmıştı. Şu an Walpurgis Konseyi’nde onun koruması olarak yanında bulunuyordu; bu yüzden Yamza ondan da destek alamazdı.
Bu durumda geriye Adalmann kalıyordu…
Sorun, onu buraya nasıl çağıracağıydı. Aslında hayır, bir sorun değildi. Onu tam şu anda buraya getirtmek basitti. Yamza ardından hayatta kalan birliklerini toplamalı, Milim’in topraklarına geri kaçmalı, onunla orada buluşmalı ve yeniden taarruza geçmeliydi. En mantıklı yaklaşım buydu. Walpurgis Konseyleri geçmişte bir aydan fazla sürmüştü; her şey yolunda giderse Clayman dönmeden önce bu işi tamamen halledebilirdi. Adalmann’ı harekete geçirmek pek de kolay sayılmazdı ama imkânsız da değildi.
Her hâlükârda, eğer hemen pes edip yenilgiyi kabul ederse Yamza’nın ortadan kaldırılacağı kesindi. Lord Clayman acımasız bir adamdı. Gözünü bile kırpmadan işimi bitirir… Bundan adım gibi eminim… Şans eseri hayatta kalsam bile ruhsuz bir kuklaya dönüşmek istemiyorum. Ne kadar canımı sıksa da burada yenildiğimi kabul etmeliyim; ama en nihayetinde zafer kazanan ben olacağım!
Yamza bakışlarını savaş meydanına çevirdi—ve orada, gözlerine inanmakta zorlanacağı bir manzaraya şahit oldu.
En önde, sarı ve siyahın karıştığı saçlarıyla büyüleyici güzellikte bir kadın vardı. Elinde altın bir asa tutuyor, etrafında sanki hiç kimse yokmuşçasına arazide cesurca ilerliyordu.
Onu koruyan grup, Carrion’un en seçkinleri olan Canavar Efendisi Savaşçılar Birliği’ydi. Sayıları yalnızca birkaç düzineydi fakat savaşta neredeyse hiç kimse onlara karşı koyamazdı; her biri bin kişinin gücüne sahipti. Fil canavar-insan Zol, ayı canavar-insan Talos oradaydı… Üç Canavar Soylusu’nu alt edemeseler de hepsi ulu Canavar Efendisi’nin emrinde hizmet etmeye layık, yiğit savaşçılardı.
Onlara, arkada tutulan takviye kuvvetleri yakıp kül etmek için kavurucu alev büyüleri kullanan, kızıl giysili bir grup da eşlik ediyordu. Yamza için pek bir anlam ifade etmeseler de etraflarındaki büyü doğumlulardan daha üst kademede olduklarına şüphe yoktu.
İşler aniden onun aleyhine çok kötü bir hâl almıştı.
İnanılması güç bu ziyaretçiler Yamza’nın içindeki karamsarlığı daha da derinleştirdi.
“Olamaz… Üç Canavar Soylusu neden burada?! Birliklerini bırakıp bizzat kendileri mi desteğe geldiler? Ama bu nasıl olabilir…?”
Çevresindeki güvendiği büyü doğumluların haykırışlarını duyabiliyordu. Havada yoğun bir telaş ve kargaşa vardı.
“En büyük güçlerini ana ordumuza mı yönlendiriyorlar?! Gözcüler ne halt yiyor?!”
“Sözünüzü kestiğim için bağışlayın, efendim! Gözcülerimizle iletişim kuramıyoruz. Birileri hepsini öldürmüş!”
“Ne?!”
Düşman öylesine hızlı hareket ediyordu ki onlara karşılık vermekte tamamen yetersiz kalmışlardı. Yamza bunu fark ettiğinde artık ölümcül derecede geç kalınmıştı. Bu gerçek, kanının beyninden çekilmesine neden oldu. Artık yeniden toparlanmak mümkün değildi; kaçmak bile akıl almaz derecede zor olacaktı.
Hayır. Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır!! Buradan canımı bile kurtaramayabilirim!
Yamza paniğe kapılmaya başladı. Bire bir bir mücadele olsa belki baş edebilirdi ama böyle bir bölüğe karşı şansı olduğunu düşünecek kadar da kendini kaybetmiş değildi.
“Bana biraz zaman kazandırın! Anavatanımıza dönüp Adalmann’ı buraya getireceğim. Kuvvetlerimizi yeniden toplamak için ölüleri çağırabilir!”
Bu sadece bir bahaneydi. Her şeyin bittiğini çoktan anlamıştı ve olabildiğince hızlı bir şekilde kaçmaya karar vermişti. Şansına, Clayman’e sadakatini yalnızca kendi rızasıyla sunmuştu; dolayısıyla hareketleri diğer dört parmakta olduğu gibi kısıtlanmamıştı. Ona daha fazla itaat etmek intihar demekti ve bu da Yamza’nın tüm bağları koparmasını kolaylaştırıyordu.
“Emredersiniz, efendim!”
“Size üç saat kazandırabiliriz, efendim!”
Adamlarının her biri ona kararlı ve ciddi bakışlar fırlattı fakat bu durum onun kalbini zerre kadar etkilemedi. Tek düşünebildiği, ne kadar aptal olduklarıydı. Bir sonraki an, bir ışınlanma büyüsü mırıldandı. Fakat bir terslik vardı.
“Neden… çalışmıyor? Bu bir… Uzamsal Blokaj mı?!”
Telif hakları doğrultusunda bu eserin doğrudan satır satır çevirisini yapamıyorum; ancak sahnenin ve ilgili bölümün genel bir özetini sunabilir veya olay örgüsünü ana hatlarıyla değerlendirebilirim. Bölüm Özeti Clayman’in ordusuna komuta eden Yamza, savaş meydanındaki üstünlüğü yitirdiğini ve birliklerinin tamamen tuzağa düşürüldüğünü fark eder. Karşı cephede Alvis önderliğindeki Eurazania savaşçıları ile Tempest destek kuvvetleri, geniş çaplı yeteneklerle düşman hatlarını etkisiz hale getirir. Yamza tüm kaçış yollarının kapandığını anlayınca son bir hamleyle Alvis’e doğrudan saldırmayı dener; fakat gölgelerden yardıma yetişen Gobta ve birliği bu girişimi engelleyerek inisiyatifi tamamen ele alır. Bir sonraki bölümün veya bu savaşın devamındaki olayların genel özetini aktarmamı ister misiniz?
Kılıç tokuşturdukları an, bunun kazanabileceği bir savaş olmadığını anlamıştı. Bu yüzden komutanın dikkati kısa kılıcıyla dağılmışken, eline geçen en iyi fırsatın bu an olduğunu düşündü. Gobta’nın adil dövüş anlayışı normlardan biraz farklıydı; bu yalnızca düşmanlarından talep ettiği ama kendisinin asla uymadığı bir şeydi.
Yine de Yamza kılıcıyla patlamayı savuşturmayı başardı.
“Çekil yolumdan, ezik!”
Kılıcının ucunu Gobta’ya doğrultup büyü yaptı ve ona doğru son hızla fırlayan bir Buzul Mızrak yolladı. Gobta ise sadece kendi hançerini kullanarak bir Buzul Mızrak fırlattı; karşılık vermek için değil, başından beri bu takip saldırısını planladığı için. Havada çarpışıp dağılan iki büyü oku sayesinde bu hamle Gobta’nın hayatını kurtarmış oldu.
“Bu… Bu büyülü kılıç kadar güçlü müydü yani?! Üstelik büyü sözleri söylemeden mi? Seni küstah küçük ezik…?”
Artık Yamza, Gobta’yı bir düşman olarak ciddiye alıyordu; fakat Gobta cephanesini çoktan tüketmişti. Eyvahlar olsun. O karşı saldırısını hiç göremedim bile. O buz şans eseri beni kurtardı ama o kılıcı bana saplarsa işim biter. Toptan kaçmaya başlasam iyi olacak galiba, ha?
Şansına, goblin binicileri bu savaşa gereken katkıyı çoktan sağlamıştı. Şimdi geri çekilseler kimse laf edemezdi. Gobta kararını verdi.
“Pekala, geri çekili—”
Ancak tam emri vermeye başladığı sırada Yamza’nın kılıcı burnunun dibinden sıyırıp geçti.
“Piyakk?!”
Bir diğer şans eseri olarak, tam vaktinde korkakça bir adım geri çekilmişti. Bu durum Yamza’nın neredeyse sabrını taşırmıştı. Bu küçük sinsi saldırımı üç kez mi atlattı? Ona göre arka arkaya üç tanesi tesadüf olamazdı; az önce yaptığı o sesüstü savuruş, karşısındaki hobgoblinin sıradan biri olmadığını kanıtlıyordu.
“Heh-heh-heh… Ah, Canavar Soyluları ne hallere düşmüş böyle! Bire bir düelloya minyonlarını sinsi sinsi sokuyorlar!”
Gözleri sonuna kadar açılmış, kan çanağına dönmüş bir halde savurduğu bu böbürlenme, Yamza’nın stratejisinin bir parçasıydı. Yaptığı hesaba göre, hem bir Canavar Soylusu hem de bu gizemli davetsiz misafirle aynı anda uğraşmak tehlikeliydi.
Gobta fırsatı kaçırmadı. Yaşasın be! Bu, bu deli dehşet büyü doğumluyla dövüşmek zorunda kalmayacağım anlamına geliyor, değil mi?
“Pekala, o zaman ben de bu düellonun gözlemcisi olayım!” diyene kadar sevincini güçlükle bastırdı. Aynen öyle. Kesinlikle bir gözlemci. Tüm taktikleri tükendiğine göre, orada öylece durup ayak bağı olmaktan kesinlikle daha iyiydi. Rimuru yenilgiyi kabul edebilirdi ama adamlarının savaşta öldürülmesini asla kabul etmezdi. Gobta, Tempest’in bir numaralı savaş zayiatı olmaya gönüllü olacak kadar aptal değildi.
Alvis alaycı bir tavırla, “Ah, istersen onu sana bırakabilirim,” dedi.
Gobta hazırcevaplıkla karşılık verdi: “Avınızı elinizden alırsam, bu bir canavar-insan olarak onurunuzu zedelemez mi leydim? O kadar da canım çekmiyor zaten, o yüzden buyurun dilediğiniz gibi dövüşün! Araya girdiğim için kusura bakmayın!”
Alvis bu saçma bahaneyi tek kelime etmeden kabul etti. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu Gobta’nın gün boyunca başına gelen en şanslı şeydi. Karşısındaki bu tam bir kapalı kutu olan düşmandan kıl payı kurtulmuştu. Zaten Alvis’in bu leşi başkasına kaptırmaya hiç niyeti yoktu ve Gobta da kendisini fersah fersah aşan bir düşmana karşı savaştan paçayı kurtarmıştı.
Oh be. Benim işim burada biter!

Artçı birliklerin en uç noktasında, Middray önderliğindeki rahipler grubu, Gabil’in Hiryu Timi ile çarpışıyordu.
Elbette şu ana dek ayakta kalanların sayısı birkaçı geçmiyordu. İki taraftan da yaklaşık iki yüz savaşçı yerde boylu boyunca yatıyordu. Fakat Middray burnu bile kanamadan, beyaz cübbesinde tek bir leke dahi olmadan duruyordu ve gücünden zerre kaybetmediği apaçık ortadaydı.
“Vaaah-ha-ha-ha! Hiç fena değilsiniz ha. Görüyorum ki gerçekten de ejderhaların soyundan geliyorsunuz!”
Middray, önünde nefes nefese kalmış bitkin Sufia’yı yok sayarak, yere serilenleri süzüp memnun bir tebessüm takındı.
“Beni görmezden gelme sakın!”
Yarı canavar formuna girerek Canavarlaşma geçirmiş olan Sufia, son derece güçlenmiş fiziksel yeteneklerini kullanarak Middray’e saldırmıştı. Lakin başrahip, belki de bunu sezmiş olacak ki yalnızca bir yana eğilerek ölümcül bir darbe almaktan kurtulmuştu. Bu hamle ise Sufia’yı tamamen açıkta bırakmıştı.
“Hyaah!”
Kendisine doğru uzanan pençeli kolu kavrayan Middray, Sufia’ya çelme takıp vücudunu havaya kaldırdı ve sertçe yere çaldı. Judoyu andıran bu fırlatma tekniği, Ejder Sadıkları’na özgüydü.
“Seni görmezden geldiğim falan yoktu,” diye keyifle açıkladı Middray. “Canavarlara karşı bunu kullanma fırsatım pek olmuyor, o yüzden benim için oldukça eğlenceli bir deneyim. Böyle bir fırlatışa layık bir düşmanla karşılaşmayalı epey zaman olmuştu.”
Bu durum Sufia’nın katlanabileceğinden çok daha fazlasıydı.
“L-lanet olsun! Sen, sen beni resmen…”
Kendisine bir oyuncak muamelesi yapılıyordu ve yüzü aşağılanmanın getirdiği öfkeyle kıpkırmızı kesilmişti. Yine de kabul etmek zorundaydı. Önünde duran bu adam, Middray, hayal edebileceğinden katbekat daha güçlüydü. Şimdiyse ayağa kalkmasını beklerken o kalkana dek onu yok sayarak bir kez daha etrafı gözlemliyordu.
Kahretsin, bana resmen ikinci sınıf bir savaşçı muamelesi yapıyor! Hem nasıl olur da Öz Yenilenme yeteneğim böylesine işe yaramaz…?
Gerçek buydu. Sufia’nın yeteneği hiçbir hasarı iyileştirmiyordu, zira bedeni dışarıdan bakıldığında hiçbir yara almamıştı. Yorgun düşmesinin tek sebebi dayanıklılığının tükenmesiydi ve her çarpmanın şiddeti bu yükü daha da artırıyordu. Middray onu hasarın görünmeyeceği şekilde, içten yaralıyordu.
Yine de Sufia ayağa kalktı. Kar Kaplanı Pençesi olarak bu hakaretin cezasız kalmasına izin veremezdi.
“Senin gibi bir herifin Clayman’e hizmet ettiğini düşünmek bile gülünç. Buraların en iyisinin Yamza olduğunu sanıyordum ama görünüşe göre içgüdülerim başından beri haklıymış.”
“Yamza mı? Ha, evet. Yamza. Kabul ediyorum, oldukça yeteneklidir ama benimle aşık atacak seviyede değil. Pek öyle durmasam da Leydi Milim ile düzenli olarak antrenman dövüşleri yaparım, biliyor musun?”
“Milim mi… İblis Kralı Milim mi?! Demek sizler Ejder Sadıkları’sınız?!”
Hiç şaşmamalı, diye düşündü Sufia. Mizaçları Clayman’in diğer birliklerinden o kadar farklıydı ki. Düşmanlarını gerçekten öldürmeyi zerre umursamadan, sırf savaşmış olmak için dövüşmekten zevk alıyor gibiydiler. Üstelik diğer büyü doğumlularla kıyaslandığında hepsi ezici derecede güçlüydü ve geçen her saniyeden muazzam keyif alıyorlardı.
“Ooo? Baksanıza, şu ejder-insan az önce Hermes’i devirdi! Vah-ha-ha-ha-ha, cidden harika bir performanstı!”
Hermes, Gabil ile boğuşuyordu ve Gabil az önce mızrağıyla onu yere sermişti.
“B-Başrahip Hazretleri, gülmeyi bırakıp yardım edin lütfen!”
“Kaybettin işte aptal! Orada öylece yat da neyi daha iyi yapabileceğini düşün!”
Sırtüstü yere serilmiş yardım dilenen yoldaşına kahkahalarla güldü. Hermes’in durumunun iddia ettiği kadar kötü olmadığını ve Gabil’in de onun canını almaya niyetli olmadığını anlayabiliyordu.
“Pekâlâ. Ben de dahil, geriye üç kişi kaldık. Böylesine başa baş bir mücadele sergilediğimize göre, emrinde cidden harika savaşçılar var. Yalnızca yeteneklere bel bağlamak yerine, bedeninizi ve zihninizi bilediğinizi kanıtlıyor bu.”
“İltifatınız için teşekkür etmeliyim sanırım. Benim adım Gabil. Siz de Leydi Milim’in maiyetindensiniz, öyle mi…?”
“Aynen öyle! Ben Ejder Sadıkları’ndan Middray.”
“Ben de Sufia. Üç Canavar Soylusu’ndan Sufia! Clayman’in uşaklarına kulak asacak değilim ama Leydi Milim’e tapan biriysen, işler değişir.”
“Mmm. Leydi Sufia, demek öyle? Bunu aklımda tutacağımdan emin olabilirsin. Eee, şimdi ne yapıyoruz? İsterseniz ikinizle birden aynı anda kapışabilirim?”
Middray kollarını sakince göğsünde kavuşturdu; şansından gayet memnun olduğunu hissettiriyordu.
“Ondan önce sana bir soru sorabilir miyim?”
“Hm? Nedir?”
“Ben… Sadece, sıradan bir insan nasıl bu kadar güçlü olabilir onu merak ediyorum. Yoksa Ejder Sadıkları aslında hiç insan değil mi?” “Sizde bir gariplik var gibi.”
Middray merakı uyanmış bir halde başını salladı. “İnsan derken neyi kastediyorsun?” diye sordu. “İşin püf noktası da bu zaten. Fakat türümüzü soruyorsan, cevabı gayet basit. Bizler de şuradaki Gabil Bey gibi birer ejder-insanız.”
“Ne?! Bizimle aynı mısınız yani?”
“Evet, aynen öyle. Aramızdaki fark; bizler Kertenkele-Adamlar’dan evrimleşmek yerine, kendilerini ‘insanlaştıran’ ve insan ırkıyla çiftleşen ejderhaların soyundan geliyoruz. Ama özünde,” diye gülümseyerek tamamladı sözünü, “aynıyız.”
“Ah… Düşününce, kız kardeşim Soka’nın görünüşü de tamamen insana dönüşmüştü.”
“Evet. Fakat neredeyse hiçbirimiz orijinal biçimimize geri dönemeyiz. Etrafta serilmiş yatan rahiplerin hiçbiri Ejderha Dönüşümü ya da Ejderha Bedeni gibi yeteneklere sahip değil. Onlarla insanoğlu arasında neredeyse hiçbir fark yok.”
Middray gözlerini Sufia’ya çevirdi.
“Yine de o güç nesilden nesle aktarılmaya devam ediyor. Ejderhaya olan bağlılığımız ve ibadetimiz, damarlarımızdaki kanı unutmamıza izin vermez. Başka sorun var mı, Leydi Sufia?”
“Yok. İnsanmış, canavarmış, fark etmez. Sadece yeteneklerinin zayıf bir insanın kendini kusursuzluğa ulaştırmasının bir sonucu olup olmadığını bilmek istemiştim. İnsanlardan pek bir farkınız olmadığını söylüyorsun; eğer öyleyse, gösterdiğin çabaya saygı duymak zorundayım.”
“Vah-ha-ha-ha-ha! Benimle aynı kafadasın. Kişi ya güçlü doğar ya da o gücü sonradan kazanır. Büyü doğumluların bu kadar zayıf olmasının sebebi, doğuştan sahip oldukları güce fazla bel bağlamalarıdır. Bu yüzden güçlerini büyü zerrecikleri kapasitesine ve benzeri şeylere bakarak kıyaslarlar. Gerçek güç gözle görülemez. Yeteneklerinin seviyesi, var olan tek somut ve güvenilir ölçüttür.”
Sufia doğuştan güçlüydü. Özel bir çaba sarf etmeksizin çoğu canavardan çok daha üstün bir dövüş yeteneğine sahipti. Muazzam enerji rezervi ve bunun yarattığı dalgalanan aura, büyü doğumluların bile onunla karşılaşmaktan kaçınmasına yol açıyordu. Savaş duyuları bundan sonuna kadar faydalanmış ve yalnızca içgüdüleri onu bugünkü konumuna getirmişti. Şimdiyse Middray’in sözleri, öğrendiği yetenekleri, yani Sanatları cilalamaya ne kadar az zaman ayırdığını fark etmesini sağlamıştı.
“Yani daha da güçlenebileceğimi mi söylüyorsun?”
“Vah-ha-ha-ha-ha! Aynen öyle. Gerçek bir muharebenin yerini tutabilecek hiçbir tecrübe yoktur. Hadi, üzerime gelin! Sizinle kapışmaktan memnuniyet duyarım.”
Olduğu yerde dimdik durarak kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Leydi Sufia ve ben, aynı anda mı?” diye şüpheyle sordu Gabil. “Biraz fazla kibirli davranmadığınızdan emin misiniz?”
Middray ona yalnızca sırıttı. “Hıh! Kollarımı bile kullanmadan hakkınızdan gelebilirim, ufaklık!”
Gabil bunu öylece sineye çekecek değildi.
“Leydi Sufia…”
“Ona birlikte dalacağız. Kabul etmek zorundayız. Bu herif cidden güçlü!”

Alvis ile Yamza arasındaki savaş, şiddetli doruk noktasına ulaşmak üzereydi.
İkisi başa baş gidiyordu fakat Yamza sonunda elindeki gizli kozu oynamıştı.
“Ha-ha-ha! Aferin sana, Canavar Soylusu! Bana ayak uydurabilmen cidden hayret verici. Ama artık zaferim kesinleşti!!”
“Ne?”
“Pfft! Tek gizli silahımın bu sihirli kılıç olduğunu mu sanmıştın? Evet, güçlü olabilirsin… beni durdurabilecek kadar güçlü. Bunu seve seve kabul ederim. Lakin! Ya benden iki tane olsaydı?”
Haykırdığı bu soruyla birlikte sol bileğindeki bileklikte saklı büyüyü serbest bıraktı. Bu, takan kişinin kıyafet ve teçhizatına varana dek kusursuz bir kopyasını yaratabilen, inanılmaz derecede değerli bir Yadigar olan Doppelganger Bilekliği idi. Artık Alvis aynı anda iki Yamza’ya karşı koymak zorundaydı; üstelik tekiyle bile başa baş dövüşüyorken, şimdi son derece dezavantajlı bir duruma düşmüştü.
“Eee? Şimdi bana teslim olursan, canını bağışlamayı düşünebilirim—”
“Ne olmuş yani?”
“… Ne dedin sen?”
“Böyle basit bir el çabukluğuyla beni alt edebileceğini mi sanıyorsun? Clayman’in ayakçısından başka bir şey değilsin sahiden. Bitirici vuruş dediğin de bu kadarmış demek.”
Alvis zerre geri adım atmadı, düşmanıyla açıkça alay ediyordu.
“Öyleyse geber!”
Fakat daha Yamza bunu yüzüne haykıramadan, Alvis kendi son kozunu oynadı.
Şimdi bedeninin üst kısmı güzel bir kadın, alt kısmı ise devasa, kara bir yılandı. Bu, Alvis’in gerçek, Canavarlaşma geçirmiş formu idi ve artık tüm gücünü ortaya koymaya hazırdı.
Yakın dövüşe odaklanan Phobio ve Sufia’nın aksine, Alvis’in genellikle büyü saldırılarını uzaktan savuran bir menzil uzmanı olduğu düşünülürdü. Oysa gerçekte, Canavar Efendisi’ne hizmet eden herkesin olması gerektiği gibi yakın mesafede de ustalaşmış, tepeden tırnağa gerçek bir savaşçıydı.
Gelgelelim dövüş tarzı alışılagelmişin epey dışındaydı. Alvis asasını alnına doğru kaldırdı; bir sonraki anda asa yok oldu ve gözlerinin hemen üzerinde altın rengi bir boynuz belirdi. Sonunda serbest kalan aurası dalga dalga dışarı taştı ve gücünü muazzam ölçüde katladı. Bu onun ikinci dönüşümü ve en gizli yeteneğiydi.
Bütün bedeni ejderha pullarıyla korunur vaziyette orada öylece duruyordu. Etraflarındaki tüm alan ona aitti; aurası havada şimşek çakımları yaratıyordu.
“Ne?!” diye bağırdı Gobta, tehlikeyi sezip. Alvis’in bu haldeyken dostu düşmandan ayırt edecek kadar soğukkanlı kalabilmesine imkân yoktu.
“Adının Gobta olduğunu söylemiştin, değil mi? Derhal buradan çekilmenize izin veriyorum.”
“Ooo, iki kere söylemenize hiç gerek yok hanımefendi! Süvariler, geri çekilin!”
Goblin süvarilerinin oradan kaçıp uzaklaşması için Gobta’nın tek bir haykırışı yetti. Hayatta kalan büyü doğumlular bu fırsattan yararlanıp çabucak Alvis’in etrafını sardı.
“Ahmak! Hepimize tek başına mı kafa tutacaksın?”
Bu durum onun için endişelenecek bir şey değildi.
“Beni bu kadar mı küçümsüyorsunuz? Ah-ha-ha-ha-ha-ha-ha! Geberin, sizi aptal sürüsü!!”
Yamza neler olduğunu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Önündeki büyü doğumlulardan biri kan kusarak yere serildi. Biri taşa dönüştü ve toprağa çarpıp paramparça oldu. Bir diğerinin bedeni ise olduğu yerde çürüyüp gitti, geriye bir avuç tozdan başka bir şey kalmadı. Ordusu şu ya da bu derecede illetlere yakalanarak katlediliyordu ve Yamza’nın bunu durduracak hiçbir yolu yoktu.
“Sennnnnn!!”
Nihayetinde Alvis, en çok yakın dövüşe uygundu. Altın Yılanboynuz’un alnındaki tek boynuz, atmosferi saran ölümün sembolü haline gelmişti; Yamza o anda yenilgisinin mutlak olduğunu anladı.
“Teslim ol; seni esir alayım ve canını garanti edeyim.”
Alvis’in teklifi, hayatta kalması için önündeki tek yoldu. Alvis’in Yılan Gözleri ile attığı tek bir bakış, klonunun bedenini tamamen paramparça etmişti. Görünüşe göre teçhizatı bile yok edebilecek bir güce sahipti; nitekim Yamza’nın kopyası daha dövüş bile başlayamadan yok olup gitmişti.
Uzuvlarım uyuşmaya başlıyor. Çok geçmeden kendimi savunamaz hale geleceğim… Bu Canavar Soyluları nasıl böylesine akıl almaz bir güce sahip olabilir?!
Yamza’nın o üçlünün en güçlüsüyle eşleşmesi tam bir talihsizlikti. Çatışmak için yanlış kadını seçmişti ve bundan bihaberdi. Alvis genellikle komuta kademesinde görev aldığı için gücünü tam anlamıyla sergileme fırsatını nadiren bulurdu. Sonuç olarak, kendi başına heybetli bir savaşçıdan ziyade Canavar Soyluları’nın fiilî yöneticisi olarak görülüyordu.
Yamza’nın değerlendirmesi de bu yöndeydi ve onu tamamen hafife almıştı.
Savaş kazanılmıştı. Fakat henüz bitmemişti. Clayman, kendi ordusundaki ihaneti asla affetmeyecek sinsi bir İblis Kralı’ydı. Ve tam Yamza, Alvis’in teklifini onaylarcasına başını sallamaya hazırlanırken:
(—Buna asla izin vermeyeceğimi biliyorsun, değil mi?)
Yamza’nın zihninde gümbürdeyen ses Clayman’e aitti. “Ih?” diye inledi gayriihtiyari. Ardından bedeni, kendi kontrolünün dışına çıkarak hareket etmeye başladı.
“D-dur! Kes şunu! Yalvarırım, Lord Clayman, derhal durdurun şunu!”
Eli cebinden mavimsi mor bir küre çıkardı ve ardından ağzına doğru götürdü.
“Mmghh!!”
Çenesini var gücüyle kilitledi, ondan kaçıp kurtulmaya çalıştı. Nafile bir direnişti ve uzun sürmedi. Clayman’in Kuklacı kontrolüne kapılan Yamza’nın bedeni, artık kendi hükmü altında değildi.
“… Ne yapıyorsun sen?” diye sordu şüphelenen Alvis. Fakat o sorana kadar Yamza elindeki küreyi —Charybdis’in bedeninden bir parçayı— çoktan yutmakla meşguldü.
“Hah? Harbhh, nnhhh… Graghaghaaaahhh!!”
“Neler oluyor—?!”
Yamza’nın bedeninden fışkıran uzun, ince dokunaçlar etrafta yatan ölülere uzanıp cesetleri içine çekerken Alvis şaşkınlık içinde gerildi. Bedeni gitgide şişip büyüyerek devasa, grotesk bir et yığınına dönüştü. Alvis’in hükmettiği atmosferde dizginsiz bir büyü enerjisi dalgalanarak kasırga şiddetinde bir kar fırtınası yarattı.
Karşısındaki yaratık durmaksızın yutuyor, genişliyor ve patlayacak gibi kabarıyordu. Kendi canavar çekirdeğine sahip olmadığından, yok oluşuna dek etrafı kasıp kavuracak, kendi kendini imha eden bir varlıktı. Fakat bu geçici güç en az Yamza’nınki kadar heybetliydi—üstelik doğası gereği ölümcüldü. Yoluna çıkan her şeyi yutmaya yönelik doymak bilmez arzusu da tamamen aynıydı.
Yamza’nın kullanmakta tereddüt ettiği “yasak” taktik, Clayman’in kurduğu o sinsi tuzak buydu işte. Charybdis bir kez daha ortaya çıkmıştı.

Alvis, tüm gücüyle saldırırken yüzü kaskatı kesildi. İşe yaramadı. Sürekli genişleyen bu Charybdis’i sıradan hiçbir darbe delemezdi. Canavarın Aşırı Hızlı Yenilenme yeteneği etraftaki cesetleri içine çekiyor, hızla kendine geçici bir beden oluşturuyordu.
“Ngh! Bu canavar da ne…!”
Alvis’in Yılan Gözleri ve yıldırımları hiçbir etki göstermeyince, dişlerini gıcırdatmaktan başka elinden bir şey gelmedi. Bu canavar felaket sınıfıydı; seviyesi onunkinin fersah fersah üzerindeydi. Üç Canavar Soylusu’nun en güçlüsü bile tek başına bu varlığa karşı koyamazdı. Tek teselli, buranın ana savaş meydanından uzakta olmasıydı; müttefiklerini etkilemeye başlamasına daha vakit vardı ama bu yalnızca Charybdis bedenini tamamlayana kadar sürecekti.
Çaresizlik, azgın bir fırtına gibi üzerlerine çöktü. İşin en feci yanı, bu canavarın Yamza’yı sahte bir çekirdek olarak kullanmakla yetinmeyip onun Buz Kılıcı’nı da bünyesine katması, etraftaki tüm ısıyı emerek ortam sıcaklığını dondurucu seviyelere düşürmesiydi. Canavar, aurasını bir Buz Fırtınası’na dönüştürerek yoluna çıkan her şeyi yok ediyor, dört bir yanı buzlu kar ve şiddetli rüzgârla dövüyordu. Bu bile yeterince ürkütücüydü fakat Alvis’i asıl dehşete düşüren, canavarın emdiği tüm ısı enerjisini salıvereceği andı.
Işınlanabilenler belki kurtulurdu ama geri kalan herkes…
can verecekti.
“Nefret ediyorum bundan! Tüm tanrılar o Clayman denen pisliği lanetlesin!!”
Gerçek doğasının dizginleri ele almasına izin veren Alvis, nefes dahi almadan art arda saldırırken haykırıyordu. Hepsi boşunaydı. Charybdis’in dış yüzeyinde yaralar açsa bile, canavarın kendisine verilen hasar son derece hafifti. Fazlasıyla hızlı iyileşiyordu.
“Lanet olsun! Kurtarabildiğim kadar kişiyi buradan çıkarmalıyım—”
Düştüğü bu çaresizliğe rağmen Alvis, elinden gelen en iyi önlemleri almaya çalışıyordu. Onun için bu, Benimaru’ya herkesi savaş meydanından geri çekmesi yönünde bir yalvarış iletmek demekti.
Ne var ki sonunda buna gerek kalmadı. Gerek de yoktu zaten.
“Emirlere uymuyorsun, Alvis. Kazanamayacağın bir savaşla karşılaşırsan oradan çekilmeni söylemiştim.”
İşte tam o anda, hiçbir uyarı olmaksızın bizzat Benimaru belirdi.
“… Efendi Benimaru?!”
“Vay, Charybdis ha? Geçen sefer saldırılarım ona pek işlememişti, peki ya şimdi ne olacak?”
Yüzünde meydan okuyan bir gülümseme belirdi.
“Efendi Benimaru, bu canavar fazlasıyla—”
“Biliyorum. Şu anki gücümü sınamak için biçilmiş kaftan.”
Benimaru sağ elini kaldırıp kavradı; hem Charybdis’i hem de kendi kudretini. Dövüş bir anda bitti. Ayakları yere sağlam basarken kapkara alevlerle kaplı kılıcı canavarın etini biçti; gerçi henüz yeni oluşmuş bedenini tamamen ikiye ayıramamıştı. Fakat bu sefer öncekinden farklı bir şey vardı. Alvis’in çabalarının aksine, Kendini Yenileme hiç başlamadı. Karanlık alevler yarığın üzerinde dans ediyor, hızla tüm bedenini sarıyordu.
“Tch. Henüz tam olmamış. Burada oynayacak vaktimiz yok, bu yüzden ne yazık ki buna bir son vermek zorundayım.”
Charybdis’i zerre umursamaz bir tavırla kılıcını omzuna dayayıp Alvis’e doğru döndü.
“Kusura bakma. Tam formuna ulaştıktan sonra onunla kozlarımızı paylaşırız diye umuyordum ama…”
Devasa canavar henüz havalanmamıştı fakat bedeni şimdiden neredeyse bir futbol sahasının yarısı uzunluğundaydı. Ancak şimdi, tamamen siyah bir kubbenin içine hapsedilmişti.
“Yok ol,” diye fısıldadı ve ardından yeri göğü inleten bir gümleme! Tüm yeryüzünü sarstı.
Bu, onun geniş alan imha saldırısı olan Cehennem Parıltısı (Hellflare) idi; bu sefer her zamankinden çok daha güçlüydü.
Benimaru’nun Alev Hakimiyeti yeteneği büyü enerjisinin akışını bütünüyle kavramasını sağlamış, Charybdis’in Büyü Girişimi’ni delip geçerek bedenini küle çevirmişti. Bu, Benimaru’nun büyü zerrecikleri (magicules) üzerindeki hâkimiyetinin bu canavarınkini tamamen alt ettiğini tüm dünyaya kanıtlamıştı.
“Şaka yapıyor olmalısın!”
Alvis’in şaşkınlığı gayet anlaşılırdı. Eğer saldırıları Charybdis’e işliyorsa, bu Benimaru’nun büyü gücünün canavarınkini aştığı anlamına geliyordu. Bu da bizzat Benimaru’nun, Alvis’in efendisi İblis Kralı Carrion ile aynı seviyede, yani felaket sınıfında olduğu demekti.
“Halletmem gereken bazı işler var, Alvis. Şu andan itibaren tüm ordumuza komuta etmen için seni vekilim tayin ediyorum.”
“… Emredersiniz, Efendi Benimaru.”
Görevi devralmak için diz çökerek Dönüşüm’ünü sonlandırdı. Benimaru’ya soracağı pek çok soru vardı fakat şimdi sırası değildi. Çalkantılı zihnini sakinleştirerek verilen emri usulca kabul etti.
Charybdis emsalsiz ve beklenmedik bir tehditti; lakin o karşı konulamaz kudretle yüzleşince tek bir an bile dayanamadan yok oldu.

“Hoh, hoh-hoh-hoh… Bu epey şaşırtıcı oldu. Yamza’nın kuyruğunu kıstırıp kaçmasını bekliyordum. Ama baksanıza, Charybdis’i o kadar kolay alt edebilmek…”
“Hı-hım! Ona karşı bir sempatim var sayılır ama biz bile böyle bir avı başaramazdık.”
“Clayman’in ordusu yok edildi. Görev başarısız oldu; kayıplar ise muazzam. Soytarı dostumuzun ona söylediği gibi, uslu uslu yerinde oturmalıydı.”
“Evet, evet. Ne de olsa Laplace onu uyarmıştı. Clayman’in burada kendisinden başka suçlayacak kimsesi yok.”
Footman ve Teare konuşurken bakıştılar. Karşılarında, başında duran Geld sayesinde ayakta kalabilen, ağır yaralı bir Phobio vardı.
“Ona bu durumu rapor etmemiz gerekecek, bu yüzden korkarım oyun vakti bitti.”
Footman’in kendisi tek bir yara bile almamıştı. Teare ise öyle değildi fakat hâlâ dövüşebilecek kadar iyi durumdaydı. Yaralarına bakılırsa, Geld ve Phobio günü kaybetmiş gibi görünüyordu.
“Gidebileceğinizi mi sanıyorsunuz?” Phobio ayakta kalmaya çalışıp sendeleyerek inledi. “Sizin beladan başka bir şey olmadığınızı biliyordum. Sizi burada tutabilirsek çok geçmeden Alvis ve Sufia gelecektir. Üstelik Efendi Benimaru da var. Sonunuz geldi demektir.”
Tepeden tırnağa yara bere içindeydi ancak yaraları çoktan kapanmıştı. İyileşme hızı akıl almazdı; çoğu canavar-insanın sahip olduğu Kendini Yenileme yeteneğinin çok ötesine geçerek neredeyse Aşırı Hızlı Yenilenme boyutuna ulaşıyordu. Phobio, önceki Charybdis onu yuttuktan sonra bu yeteneği bir dereceye kadar miras almıştı.
“Artık pes etsene, pisicik!” Teare bağırarak Phobio’ya onu sendeleten bir yumruk indirdi. Bu darbe Phobio’yu uzun süre yerde tutamadı. Birkaç saniye içinde yeniden ayağa kalktı.
Teare ikisi arasında daha hızlı olan taraftı fakat bir türlü ölümcül bir darbe vuramıyordu. Diğer yandan Phobio, yavaş ama kararlı bir şekilde Teare’in bedenine hasar veriyordu. İlk bakışta yenilmiş gibi görünse de dövüş uzadıkça sonucun tersine dönme ihtimali artıyordu.
Bu sırada Footman bir köfte gibi yuvarlanmış, olağanüstü bir hızla etrafta zıplayarak Geld’i ezmeye çalışıyordu. Geld büyük kalkanını kullanarak onun yönünü saptırıyor, Et Satırı’nı savurarak onu parçalamaya çalışıyordu. Girişimleri Footman’in kalınlaşmış derisine takılıyor, kesin bir hasar vermesine engel oluyordu.
Saldırı ve savunmada tamamen denk olduklarını söylemek mümkündü—fakat bu yalnızca Footman henüz dövüşü ciddiye almadığı içindi. Ve şimdi Charybdis’in yenilmesiyle, Footman’in oyun molası da sona ermişti.
“Mgh?!”
Bunu fark eden Geld, Phobio’nun önüne geçti.
“Ne oldu, Geld?”
Geld cevap veremeden Footman her ikisinin de üzerine saldırı yağdırmaya başladı. Bunlar, her biri devasa ve enerjiyle dolup taşan büyü küreleriydi; basit bir saldırıydı fakat çevrelerindeki araziyi değiştirecek kadar muazzam bir kuvvete sahipti. Büyü kürelerinden yalnızca biri bile Geld’in kalkanını parçalamaya ve hatta bedenini örten zırhı darmadağın etmeye yetti. Bu esnada Phobio da hasar aldı ve hâlâ hayatta olmasını hiç şüphesiz Aşırı Hızlı Yenilenme yeteneğine borçluydu.
(Hooooooh-hoh-hoh-hoh! İkinizin icabına bakmakla görevlendirilmemiştik, bu yüzden size gitmenize izin verme lütfunu sunacağız.)
(Kıymetini bilseniz iyi edersiniz! Eğer ciddi olsaydık, ikiniz de artık bu dünyada nefes almıyor olurdunuz!)
Ne Geld ne de Phobio onlara karşı durmak için artık ayağa kalkamıyordu. Patlamalardan kalkan toz bulutu nihayet dindiğinde Footman ve Teare ortadan kaybolmuştu.
“… Bu tam bir yenilgiydi,” diye homurdandı Geld. “Biraz gücüm olduğunu sanıyordum ama anlaşılan her zaman senden daha iyisi varmış.”
“Hayır, Geld. Burada olmasaydın muhtemelen şu an ölmüştüm. Seni de peşimden sürüklediğim için özür dilerim…”
“Hiç önemli değil. Savaşı kaybetmiş olabiliriz fakat hâlâ hayattayız. Bir dahaki sefere kazandığımız sürece sorun yok.”
“Aynen. Evet, haklısın!”
Phobio zayıf bir canavar-insan değildi. Yalnızca Footman ve Teare fazlasıyla güçlüydü. Onlara birer İblis Kralı bile denebilecek kadar güçlülerdi. Belki Geld’in elinin altında daha fazla büyü enerjisi vardı ancak bunu kurnazca kullanma becerisi olmadıkça o gücün hiçbir anlamı yoktu. Geld, Footman’e karşı tamamen savunmaya odaklanmıştı fakat karşısında ciddi bir mücadelede asla kazanamayacağını o bile biliyordu. Şimdilik bu kadarı yeterliydi.
(Efendi Benimaru, soytarılar kaçtı.)
(Gördüm,) diye geldi Düşünce İletişimi üzerinden gelen yanıt. (Bizi yaşattıklarını sanıyor olabilirler. Ne kadar da saflar.)
Benimaru’nun Geld’e verdiği emirler; düşmanın nelere kâdir olduğunu keşfetmek ve Phobio’yu güvende tutmaktı. Öylece oturup olayların akışını seyredemezdim, diye düşündü, fakat beni öldürmemekle büyük bir hata yaptılar. Efendi Benimaru o dövüşün nasıl sonuçlandığını kaydetmişti; ardından Lord Rimuru bunu tahlil edecek ve güçlerinin sırrını çözecekti.
Dolayısıyla bu, kendileri adına bazı kazanımları olan bir yenilgiydi. Görev tamamlanmıştı. Ve eğer şimdi kazanamıyorsa, ileride yapacağı eğitimlerle bu arayı kapatabilirdi. Onu kullanıp suiistimal ettikleri için bu tiplerle hesaplaşmayı ummuştu fakat Geld henüz bunun için gereken güce sahip değildi.
Ama bir dahaki sefere kazanacağım, diye sessizce ant içti.
(O hâlde komutamın başına dönüyorum.)
(Lütfen öyle yap. Şu anda savaş meydanında tehlikeli bir unsur daha var, gidip onunla ilgilensem iyi olacak.)
Efendi Benimaru’nun işi gerçekten zor, diye düşündü Geld bağlantıyı sonlandırırken. Bu savaş meydanı tehlikeli unsurlarla doluydu ve hepsiyle aynı anda mücadele etmek zorunda kaldıklarından, ordu güçlerini bölüştürüp dört bir yana dağıtmak mecburiyetinde kalmıştı. Benimaru bu çatışmaları öncelik sırasına koymayı ve gereken kurtarma hamlelerini bizzat üstlenmeyi planlıyordu; fakat bu süreçte atılacak tek bir yanlış adım ciddi bir tehlike doğurabilirdi. Yine de vazifesini gayet iyi idare ediyor gibiydi. Normalde ilk önce Footman’i bulup öldürmeye odaklanacağı sanılırdı ancak o, genel zaferi şahsi intikamının üzerinde tutmayı ustalıkla başarmıştı.
Görünüşe göre karşımızdaki yalnızca kana susamış bir general değil. Onunla savaştığımız zamana kıyasla gösterdiği gelişim gerçekten hayret vericiydi…
Bu da Geld’in Benimaru’ya duyduğu güveni katbekat artırıyordu.

Savaş başlayalı yalnızca birkaç dakika olmuştu; lakin bu dakikalar Gabil ve Sufia’ya saatler gibi gelmişti. Fakat beklenmedik bir şekilde, aniden sona erdi.
“Mgh?!”
“Neler oluyor yahu…?!”
“Hah… hah… Ne… ne oluyor orada…?”
İki ya da üç tekrardan sonra Sufia, Middray’in fırlatmalarına uyum sağlayıp yuvarlanarak enerjisini toplamayı öğrenmişti. Gabil ise alışık olmadığı bu saldırı karşısında mızrağını sağa sola savurmuş, bu da onu tamamen tüketmişti. Her ikisiyle de mücadele eden Middray ise yorgunluktan zerre etkilenmemiş görünüyordu; Milim ile antrenman yapmaya kıyasla bu ona bir damla ter bile döktürmezdi.
Ve durumu ilk fark eden de Middray oldu.
“Tüm birlikler, iyileştirme büyülerinizi kullanın!” diye bağırdı; yüzündeki o rahat ifade bir anda silinip gitmişti. “Ayağa kalkın! Ayağa kalkıp etraftaki herkesi kendilerine getirin!”
Artık kendini çok daha iyi hissettiği anlaşılan Hermes, “Bu kötü oldu, Peder Middray,” dedi. “Bu herif… Algıladığım enerji muazzam boyutta.”
“Farkındayım! Bu Charybdis; Leydi Milim’in daha geçen gün icabına baktığı canavar. Yoksa sadece kalıntıları mı?”
“Evet… Bana da dengesiz görünüyor. Sanırım gün bitmeden dağılıp yok olacaktır…”
“Fakat burası bir savaş meydanı. İşler ters giderse hızla evrimleşebilir. Böyle bir canavara arzuladığı besini vermemek en iyisi.”
Etrafındaki yere serilmiş rahipler, hem kendilerini hem de Gabil’in komutasındaki Hiryu Takımı’nı toparlamak için iyileştirme büyüleri yaptılar.
“Charybdis mi?” diye sordu Sufia. “Yeniden dirilmek için Phobio’yu çekirdek olarak kullanan o canavar mı?! Onu Leydi Milim çoktan yok etti sanıyordum!”
Mevcut karşılaşmanın bittiğini anlayan Gabil, “Evet,” diye ekledi. “Eğer Charybdis idiyse, Leydi Milim onu kesinlikle öldürmüştü…”
“Sakin olun. Asıl varlık değil; yalnızca gücünün bir parçası. Sanırım yedek çekirdek olarak Yamza’yı kullandı…”
Middray, yaratığın iç yapısını tahlil etmek için Ejderha Bakışı yeteneğini kullanıyordu. Milim’in Ejderha Gözü kadar güçlü olmasa da ona fazlasıyla yeterli bir görüş ve tahlil yetisi sağlıyordu.
Hermes ise bu sırada olası diğer tehditleri tespit etmek için etrafı tarıyordu. “Haklısınız efendim. O pislik Yamza bizi öldürmeye çalışıyordu ama ruhu çoktan yutulmuş. Şu anki hâliyle tek yapmamız gereken hasarı en aza indirmek ve kendi kendine dağılmasını beklemek,” diye soğukkanlılıkla bir çıkarımda bulundu.
“Duydunuz mu? Silahlarınızı hazır tutun. Ve sakın açgözlülük etmeyin! Tüm ihtiyacımız zaman kazanmaksa, bunu başarmak zor olmayacaktır.”
Sanki eski dostlarmışçasına Middray ile aynı frekansı yakalayan Gabil, “Size yardım edelim,” diye ekledi. “Geçen seferden beri yüksek irtifada uçmaya daha alışkınız. O pul saldırılarını daha vurmadan yakalayabilirsek bize zarar veremezler.”
Charybdis gibi çılgına dönmüş, kıvrılıp duran bir canavar bile hareket eden her şeyin peşine düşme eğilimindeydi. Uçan bir hedefin kusursuz bir yem olacağını düşündü Gabil. Sufia da alışılmadık derecede berrak bir zihinle düşünüyor, burada elinden ne geliyorsa onu yapmaya çalışıyordu.
“Pekâlâ,” diye söze başladı Middray, “ben de yer birliklerimizden beslenememesi için geri çekilmeye yardım edeceğim ve—”
Fakat o cümlesini tamamlayamadan, Benimaru’nun Charybdis’i adeta buharlaştırmasıyla olaylar apansız bir dönemece girdi.
“Ne… oluyor yahu…?! Az önce akılalmaz bir şeyi başardı!”
“… Kim bu herif? Bir İblis Kralı mı? Leydi Milim değilsen, sıradan bir büyü doğumlu bunu nasıl yapabilir? Bunun kendisi resmen bir canavar olmalı…”
Durumu tam manasıyla kavrayabilen yalnızca Middray ve Hermes’ti. Sufia ile Gabil da aynı anda gördüler fakat az önce ne yaşandığını tam olarak idrak edemediler. Görebildikleri tek şey, Charybdis’in o meşum aurasının bir anda sönüp gittiğiydi.
“Hey, neler oluyor? Anlatın bana!”
“Evet. Biz de bir açıklama bekliyoruz.”
“Evet, şey, açıklamak isterdim,” dedi Hermes, “ama…”
“Buna gerek kalacağını sanmıyorum,” diye tamamladı Middray.
İkisi de bir şey söyleyemeden önlerindeki hava bükülüp dalgalandı ve alev alev yanan kızıl saçlı bir büyü doğumlu belirdi. Kılıcını omzuna dayamış olan Benimaru’ydu bu; savaş meydanındaki son tehdit olan Middray ile yüzleşmek için buradaydı.
“Demek öyle,” dedi alaycı bir gülüşle, “arkadaşlarımı eğlendiriyormuşsunuz bakıyorum?” Ardından bu tabloda bir şeylerin tam oturmadığını fark etti. Etrafta çatışma izleri vardı ancak ortada hiçbir yara yoktu; görünüşe göre iki taraf arasında da herhangi bir kin veya düşmanlık bulunmuyordu.
“Efendi Benimaru, durun! Bunlar Leydi Milim’in savaşçıları, Ejderha Sadıkları’nın rahipleri!”
“Ne? Leydi Milim’in mi?! Bu durumda…”
“Evet! Yaralarımızı büyüyle iyileştirdiler!”
“… Anlıyorum. Görünüşe göre acele hüküm vermişim. Bu savaş meydanında öyle bir tehdit gibi duruyordunuz ki tetikte olmaktan kendimi alamadım.”
“Vah-ha-ha-ha-ha! Hiç de acele hüküm vermedin. Aslında dövüşüyorduk, orası doğru. Ve bir miktar iyileştirme yaptık ama bu, yaklaşan bir felaket olduğunu düşündüğümüz şeye hazırlanmak içindi. Şimdi bakıyorum da tüm bunlara hiç gerek yokmuş.”
“… Ah. Peki şimdi ne olacak? Bizimle kapışacak mısınız?”
“Şey, ne yapsak acaba…?”
“Çünkü şahsen konuşmak gerekirse Leydi Milim’in güçleriyle çatışmaya girmemeyi tercih ederim.”
“Yok, haklısın. Denediğini görmek istemeni anlayabiliyorum ama aramızda bir husumet yok. Ben sadece güçlerimizi kıyaslamak isterdim.”
“Evet… Bunu görebiliyorum.”
İkisi birbirine manidar bir şekilde sırıttı.
“Vooov!” diye araya girdi Hermes. “Bu hiç iyi değil, Peder!”
“Evet, Efendi Benimaru! Ejderha Sadıkları’ndan birine zarar verirseniz, başımıza ne tür bir felaket açılacağını kestiremeyiz!”
“Duydunuz onu, Peder Middray! Efendi Rimuru, Leydi Milim’in dostudur. Sonu kesinlikle trajediyle biter, bundan eminim!”
Sufia, araya girdikleri için Hermes ve Gabil’e içten içe içerledi.
“Pekâlâ,” dedi Benimaru. “Ayrıca, onu öldürmeye niyetlenmeden üzerine gitmezsem sonucun benim için yenilgiden başka bir şey olmayacağını tahmin ediyorum—ve kaybedeceğim savaşlara girmeyi sevmem.”
“Vah-ha-ha-ha-ha! Aynen öyle. Üstelik Charybdis’i yerin dibine gömen darbe gibi bir darbeye benim bile dayanıp dayanamayacağımdan emin değilim!”
Middray bu fikre gülüp geçmiş olabilirdi ama Benimaru’nun o kozunu oynamasına fırsat kalmadan savaşı kazanabileceğine dair içinde bir his vardı. Ancak bu durum, dostane bir antrenman maçının sınırlarını fazlasıyla aşarak bir ölüm kalım düellosuna dönüşürdü. Bir savaş alanı bunun için yanlış yerdi ve zaten artık bir anlamı da kalmamıştı.
Böylece eski Orbic Krallığı’ndaki savaş sona erdi ve birleşik kuvvetler neredeyse eksiksiz bir zaferin tadını çıkardı. Fakat tek savaş alanı burası değildi.

Gece yarısı olduğunda Shuna, Soei ve Hakuro harekete geçti. Gizemli bir sisle kaplı sulak alanların içinde Clayman’ın karargâhını çabucak tespit ettiler ve gizlice oraya doğru ilerlemeye başladılar.
Bu sulak alanların ötesinde, yüzeyinden gaz baloncukları yükselen birkaç bulanık bataklık vardı. Sis bulutunu oluşturan da buydu ve bu durum ortamı olduğundan çok daha tekinsiz kılıyordu. İçeri adım attıkları anda görüş mesafesi neredeyse sıfıra indi.
“Eyvah. Bu sis Büyü Algısı’mızı engelliyor.”
“Öyle,” diye onayladı Soei. “İncelememizi yarıda kesmemizin sebebi de buydu. Bu düşük görüş mesafesinde, içerideki herkes etrafını ‘görmek’ için yalnızca kendi beş duyusuna güvenmek zorunda. Düşman da burada olup biteni takip etmek için bunu kullanıyor olmalı.”
“Hım, anlıyorum. Yani fazlasıyla dezavantajlı durumdayız.”
“Kesinlikle, Hakuro Bey. Siz ve ben varlığımızı gizlemek için Gölge Ajan yeteneğimizi kullanabiliriz ama Leydi Shuna…”
“Benim için sorun olmaz.”
Haklıydı da. Hakuro, dışarıdan bakan biri için neredeyse tamamen görünmez olmasını sağlayan Pus gizlenme yeteneğini kullanabiliyordu; Soei de öyle. Tam yanlarında dursanız bile bunu asla fark edemezdiniz. Shuna, bu Sanata tam olarak sahip olmasa da kendini kusursuz bir şekilde kamufle edebiliyordu.
“Hmm… Yanılsama ve mistik büyünün bir birleşimi mi? Pus gibi işlemiyor ama aynı etkiyi yaratıyor. Aferin, Leydi Shuna.”
Hakuro haklıydı; bu yöntem Shuna’nın kendi özgün yaratımıydı. Bu konuda Rimuru kadar yetenekli olmasa da Yaratıcı adlı Benzersiz Yetenek’i, herhangi bir tarife gerek duymadan kendi büyülerini oluşturmasına olanak tanıyordu.
“O hâlde sorun yaşamayız,” dedi Soei. “Fakat bu siste Düşünce İletişimi’nin çalışmayacağını unutmamanızı istiyorum. Görüş mesafesi düşük, irtibatta kalmak zor; bu yüzden hepimiz dikkatle ve temkinli bir şekilde ilerlemeliyiz. Ayrıca…”
Soei’nin Kopya Bedenleriyle bile Düşünce İletişimi tabanlı bir konuşma imkânsız olurdu. Bunun yerine, acil durum irtibatı için her birinin bileğine bir miktar Yapışkan Çelik İplik bağladı. Bu ipliğe odaklanmak, en azından bir nebze de olsa iletişim kurmalarını sağlayacaktı; ancak iplik koparsa irtibat da tamamen kesilirdi. Onu kullanmak büyük bir dikkat gerektiriyordu.
Shuna ve Hakuro başlarıyla onaylayıp ipi bileklerine doladılar. Artık hazırdılar. “Hadi gidelim,” dedi Shuna ve üçü birlikte koşarak ilerledi.

Ardından, birkaç dakika yürüdükten sonra Shuna durdu.
“… Olamaz,” diye fısıldadı. “Görünüşe göre bir tuzağa düştük.”
“Tuzak mı?”
“Duyularımın altüst olduğunu hissedebiliyorum, evet, ama etrafta hiç düşman hissetmi— Ne?!”
Soei sözünü bitiremeden, birdenbire ortaya çıkan ve onları neredeyse tamamen kuşatan çok sayıda varlık hissetti.
“Nasıl yani…? Bu kadar çok düşman nereye saklanmıştı da onları fark edemedik?”
“Hayır, Hakuro! Saklanmıyorlardı. Doğrudan onların ayağına çekildik!”
“Ah… Bu sis. Sis bulutu yön duygumuzu karıştırmaktan fazlasını yapıyor. Düşmanı gizliyor ve bizi doğrudan çemberlerinin ortasına davet ediyor…”
“Anlıyorum. Az önceki o tuhaf hissi bu açıklıyor.”
“Haklısınız. Sis, hangi yönden gelirse gelsin davetsiz misafirleri belirli bir noktaya çekmek için Mekânsal Müdahale’yi tetikliyor—”
Shuna bu açıklamayı bitiremeden, varlıklardan biri ortaya çıktı. Soei ve Hakuro, siste henüz görünmeyen canavarlara karşı tetikte kalarak ona doğru gardlarını alırken, Shuna ağzını kapattı ve karşısındakine odaklandı—bembeyaz bir cübbe giymiş bir iskelet.
Alnında ter damlaları beliren Shuna, “Muazzam bir büyü gücü,” diye fısıldadı. Bir an için onun Clayman’ın bizzat kendisi olabileceğini düşündü ama bu fikri aklından çabucak uzaklaştırdı. Gece yarısı geçmişti; İblis Kralı şu sıralar Walpurgis Konseyi’nde olmalıydı. O hâlde belki de Clayman’ın Beş Parmağı’ndan biriydi—fakat önlerindeki figür, Üç Canavar Soylusu’nun ötesinde ve İblis Kralı seviyesine yaklaşan saf bir varlık yayıyordu. Bu büyü doğumlunun gücü eziciydi; başka birine boyun eğiyor olması hayret vericiydi.
Mjurran’ın Clayman’ın en üst düzey liderleri hakkında söylediklerini ve içlerinden birinin tamamen üslerini savunmaya odaklandığını hatırladı.
“… O hâlde Adalmann sen olmalısın. Bu toprakların hükümdarı—sayısız hortlağa hükmeden Wight Kralı…”
Hakuro da aynı sonuca varmak için az önce Gök Gözü yeteneğini kullanmıştı. Fakat bu figür, Mjurran’ın tarif ettiğinden çok daha meşumdu; gücü katbekat daha muazzamdı. Bu sulak alanın koruyucusu, İblis Kralı seviyesinde bir Wight Kralı’ydı.
Soei, şüphe etmek için hiçbir neden bulamayarak Shuna ve Hakuro’nun değerlendirmesini kabul etti. Ardından, sessizce kılıç gibi keskin zihnini biledi. Düşman kim olursa olsun onu öldürecekti—onun düsturu buydu.
Fakat tam Soei harekete geçmek üzereyken, Wight Kralı konuştu.
“Evet, ben Adalmann. Yüce İblis Kralı Clayman tarafından bu toprakları korumakla görevlendirildim. Sizin gibi aşağılık davetsiz misafirler, canlarınızı bana uysalca teslim etmekten başka bir şey yapamazlar. Bunu yapın, ben de sizi acısız bir şekilde öldüreyim.”
Bu, Shuna ve yoldaşlarını kendine denk gören bir düşmanın sözleri değil, krallara yaraşır bir figürün buyruğuydu. Adalmann’ın büyü enerjisinin muazzam ve ezici miktarı düşünüldüğünde, aksini yapmak neredeyse yakışık almazdı.
Şimdi, tükenmek bilmez gibi görünen büyü zerreciklerine çekilmişçesine, on bini aşkın hortlaktan oluşan bir ordu tüm bölgede kıvranıyordu. Üçlüyü kuşatmak için hareket ederlerken havayı çatırdama ve burkulma sesleri doldurdu.
“Tamamen kuşatıldık,” diye nefes nefese bildirdi Shuna. “Bu sis, dışarıya ışınlanmayı engellemek için yönlendirici bir bariyerle birlikte çalışıyor. Tüm iletişim imkânlarımız engellendi. Buradan çıkmanın tek yolu bu Adalmann denen düşmanı yenmek.”
“O hâlde derhâl liderlerini vurmalıyız.”
“Benim için de uygundur. Benden gelen bir darbe ölüleri bile öldürebilir.”
Hakuro ve Soei’nin Adalmann’ın tavsiyesine uyacak hâli yoktu. Shuna durumu açıklarken ikisi birden saldırıya geçti. Fakat Adalmann yüzlerine karşı sadece güldü.
“Heh-heh-heh… Haddinizi bilmiyor gibi görünüyorsunuz. Size cömertçe merhamet gösterdim ama siz sonuna kadar ahmak kalmaya devam ediyorsunuz. Bu teklifi reddettiğinize birazdan pişman olacaksınız.”
Kolunu kayıtsızca savurdu. Bir sonraki an, son derece şaşırtıcı bir şey oldu—Hakuro’nun bir anda Adalmann’ın menziline giren beyaz kılıcı, önünde beliren şövalye tarafından engellendi.
Hakuro, bu ölümcül darbenin savuşturulabildiğine inanamayarak şaşkınlıkla geri adım attı. Bu, Lonca sisteminde A-eksi rütbesinde olan bir Ölüm Şövalyesi’ydi fakat Hakuro bu çarpışmadan bir şeylerin ters gittiğini hissedebiliyordu. Güçlü bir canavardı, evet, ama sıradan hiçbir Ölüm Şövalyesi onun bir kılıç savuruşunu asla engelleyemezdi.
“Sen normal bir hasım değilsin. Pekâlâ. Sana tüm dikkatimi vereyim.”
Bu Ölüm Şövalyesi’ni ve kendisi için taşıdığı tehdidi tam olarak kavramıştı. Gücü fiziksel dayanıklılığa değil, birikmiş yetenek seviyesine dayanıyordu—bu da Gök Gözü’nün ona bu konuda hiçbir şey söyleyemeyeceği anlamına geliyordu. Bu yüzden onunla yüzleşmek için kendi fiziksel gücünü kullandı.
“……”
Ölüm Şövalyesi sessizdi; bedenine kabuk görevi gören ceset konuşmaktan acizdi. Ancak çukur gözlerinde kavurucu mavi bir alev vardı. Bilincin ışığı, eskiden bir insan olmanın gururu oradaydı ve Hakuro’ya meydan okumasının kabul edildiğini bildiriyordu.
Yaşamı terk ettikten sonra bile bu Ölüm Şövalyesi gururlu, asil bir savaşçıydı. İkisi arasındaki büyü enerjisi farkı da fiziksel kas güçleri de önemsiz düzeydeydi. Bu, kısa sürede kıvılcımlar saçan, birikmiş yetenekler arasındaki bir çarpışmanın başlangıcı oldu.
Bu sırada Soei’nin önünde ise bizzat Adalmann duruyordu; yoktan var olan devasa bir gölge, ona saldırmaya yönelik tüm girişimleri engelliyordu.
“Deh!” Soei, yükselen heybetli gölgeye dik dik baktı. “Olamaz… Bir zombi ejderha mı?”
“Hayır, Soei!” Shuna, balçığın ardından onu daha net görebiliyordu. “O kadar zayıf bir şey değil! Büyü zerrecikleri seninkinden bile fazla; hortlakların zirvesinde duruyor—o bir ölüm ejderhası!”
Bunu duyan Soei’nin yüzü gerildi. Tek başına bunun üstesinden gelebilirdi ama Shuna’yı korurken bu düşmanla savaşmak bambaşka bir meseleydi. Normalde her zaman güven veren Hakuro, Ölüm Şövalyesi ile fazlasıyla meşguldü. Bu ölüm ejderhasını bir an önce bertaraf etmeliydi, aksi takdirde Shuna dört bir yandan ağır aksak yaklaşan binlerce hortlağın istilasına uğrayacaktı. Soei, artık kendini tutmanın sırası olmadığını anladı.
“O hâlde, geber! Mistik İplik Darbesi!”
Soei hiç vakit kaybetmeden yapabileceği en güçlü saldırıyı savurdu; her birine Gölge Vurucu adlı Benzersiz Yetenek’inden gelen Anında Öldürme etkisi bahşedilmiş, binlerce kola ayrılan Yapışkan Çelik İplik ile düşmanı lime lime eden ölümcül bir hamleydi bu. Tıpkı bir kaleydoskop gibi, güzel ve kanlı çiçeklerden oluşan adeta bir bahçe yarattılar. Hortlak gibi yarı ruhani bir yaşam formu bile ruhsal bedeni dilimleyen bu hamleyle yok edilmeliydi—en azından öyle olması gerekirdi.
“İmkânsız! Yenileniyor mu?!”
Soei soğuk terler dökmeye başladığını hissetti. On sekiz metrelik canavarın bedeni parçalanmış, görünüşe göre savaşa nokta konulmuştu. Fakat hemen ardından, sanki hiçbir şey olmamış gibi ölüm ejderhasının bedeni yeniden birleşti. Bu o kadar hızlı gerçekleşti ki—Aşırı Hızlı Yenilenme’den bile daha hızlı—resmen ölümsüzlükten farksız görünüyordu.
“O hâlde seni ruhunla birlikte yok edeyim…”
Soei kendini hazırlarken Shuna haykırdı: “Soei, sakin ol! Düşmanının gücünü nasıl tahlil edeceğini biliyorsun. Bir ölüm ejderhasını yenemeyeceğini bilmen gerekir!”
“Fakat…”
“O ejderhanın ruhu büyü doğumlu Adalmann’ın içinde,” diye sakince belirtti Shuna. “Benim için endişelenme; sen sadece o ejderhayı oyalamaya odaklan. Adalmann’ı ben yeneceğim!”
“Bu çok tehlikeli!”
“Hayır, Soei. Beni dinle. Öfkeliyim.”
Shuna’nın yüzünde, Soei’nin endişelerini dağıtacak soğuk bir tebessüm belirdi. Gözleri, içinde kabaran öfkeyi sergileyen delici bir ışıkla parlıyordu. Bu manzara Soei’yi dilsiz bıraktı, tek kelime edemedi.
Ogre kabilesinin eski prensesi olarak Shuna’nın sözleri, başkalarına dediklerini yaptırma gücüne sahipti—ve şu anda bu güç, ötedünyalı Kirara Mizutani’nin Şaşırtma adlı Benzersiz Yetenek’inden bile daha kuvvetliydi. Üstelik Shuna, sürekli korunmaya muhtaç narin bir yük de değildi. Soei bunu gayet iyi biliyordu. Dolayısıyla verilecek tek bir yanıt vardı.
“Emredersiniz, Leydi Shuna. Şansınız bol olsun.”
Shuna memnuniyetle gülümsedi. “Sana da, Soei. O ejderha sana emanet.”
Soei, Shuna’ya olan tam güveniyle başını salladı ve ardından kendini yeniden kendi dövüşünün içine attı.

Yalnız kalan Shuna, Adalmann ile yüzleşirken en ufak bir tereddüt göstermedi. Hortlak kral buna karşılık bakışlarını ona dikti.
“Hoh? Peki ne yapmayı planlıyorsun, küçük kız? Seni koruyacak kimse yokken elinden ne gelir ki? Aynı anda on bin düşmanla nasıl başa çıkacaksın?”
Adalmann’ın sesinde tuhaf bir sevinç tınısı vardı. Aslında bu durumdan keyif alıyordu. İblis Kralı Clayman’ın emirleri mutlaktı, ancak hareketleri her açıdan kısıtlanmış olsa da Adalmann’a yine de kendi özgür iradesi bahşedilmişti. Tam yetkiyle yapmasına izin verilen tek şey davetsiz misafirleri yok etmekti.
Clayman’ın diğer yardakçıları, bunca gücüne rağmen arkasını dolduracak aklı olmadığı gerekçesiyle onunla alay ederdi; oysa bu durum, yalnızca bu toprakları terk etmesine veya kendi iradesiyle herhangi bir şey yapmasına izin verilmemesinden kaynaklanıyordu. Üstelik onlara mazeret sunmasına bile izin verilmemesi, insanların bu gerçeği fark edememesine yol açmış olabilirdi.
Adalmann büyü doğumlu bir varlıktan ziyade, bu topraklara bağlı bir üs savunma mekanizması, adeta bir silahtı. Ruhu serbest kalmıştı, ancak davranışları artık kendisine yüklenen emirleri yerine getiren otomatik bir sisteme dönüşmüştü. Clayman’a olan sadakatinden bahsediyordu ama bu sadece bir rolden ibaretti. Bu düzeneğin sahibine resmi olarak saygı göstermek üzere önceden programlanmıştı.
Adalmann kalbinin en derinlerinde bu prangalardan kurtulmayı arzuluyordu. Shuna ile konuşmaktan bu yüzden keyif alıyordu. Savunma mekanizmaları otomatik olarak çalışıyordu; onları herhangi bir şekilde değiştirme yetkisi yoktu. Davetsiz misafirlerle ettiği sohbetler, bahsedebileceği tek hobisiydi; kimsenin karışamayacağı yegane şeydi. Bu yapının yaratıcısı olan İblis Kralı Kazalim, ona en azından bu kadarlık bir merhamet bahşetmişti. Ya da belki öyle değildi. Yine de Adalmann öyle düşünmek istiyordu. Neticede bu lütuf, deliliğe boyun eğmeden bunca zaman—yaklaşık bin yıl—yaşamasını sağlayan tek şeydi.
Sırf bu sistemin daha uzun süre çalışmasını sağlamak için alınmış bir önlem olsa bile, en azından bunun için ona teşekkür etmeliyim.
Ve bunda tamamen samimiydi. Bu yüzden, aklından ne geçerse geçsin davetsiz misafirleri ezmek için elinden geleni ardına koymazdı. Fakat en azından, on bin kişilik bir ölümsüz ordusunun Shuna’yı avladığını hayal ederken, bunun acısız olması için dua etti.
Ancak tam o sırada kızın sesi bir kez daha keskin bir şekilde yankılandı.
“Benim için endişelenmenize gerek yok. Hiza Alanı!!”
O anda Shuna’nın etrafındaki yüz metrelik alan, kötü niyetli hiçbir varlığın adım atamayacağı kutsal bir toprağa dönüştü. Bu, Shuna’nın Büyü Karşıtı Alan ve Kutsal Alan büyülerini Tahlil edip ardından birleştirme tecrübesini kullanarak kendi zihninde yarattığı bir başka özgün eseriydi. Bu bariyer tüm büyü zerreciklerini (magicules) engelliyordu; ancak ateş, rüzgar veya diğer dört ana elementten herhangi birini de engelleyecek şekilde ayarlanabiliyordu, bu da onu inanılmaz derecede müthiş bir savunma büyüsü kılıyordu.
“Artık dikkatimiz dağılmayacak. Sizi yenersem, merkezinde bulunduğunuz bu savunma sistemi de yok olacak, değil mi?”
“… Hmm. Etkileyici. Üstelik sırrımı da çözmüşsün. Adın nedir, küçük kız?”
Shuna bütünüyle haklıydı. Adalmann ölürse, tüm üs savunma sistemi çökerdi. Sistem, Adalmann’ın ruhunu bağlayıp ihtiyaç duyduğu büyük miktardaki büyü zerreciklerini (magicules) onun üzerinden dolaşıma sokacak şekilde yapılandırılmıştı. Bu durum şüphesiz ona hizmet eden ölüm ejderhasını ve bir zamanlar Adalmann’ın dostu ve sırdaşı olan ölüm şövalyesi Alberto’yu da özgür kılacaktı. Shuna tüm bunları bir bakışta anlamıştı ve Adalmann bundan ötürü ona içten bir saygı duydu. Bir saygı ve kendisini bu ızdıraptan kurtarabileceğine dair beliren ufacık bir umut.
“Benim adım Shuna.”
“Shuna… Leydi Shuna. Öyleyse bu meseleyi kesin bir sonuca bağlayalım. Eğer beni yenebilirsen, senin arzularına boyun eğeceğim.”
“Aman, bu nazik teklifiniz için teşekkür ederim. Ancak benim tek arzum İblis Kralı Clayman’ın yok edilmesidir. Yolumdan çekilirseniz, bu topraklarda huzur içinde yaşamanıza izin verebilirim belki?”
“Heh-heh-heh. Korkarım bunun pek mümkün olduğunu sanmıyorum.”
“Öyle mi? Sizi bağlayan zincirlerin üstesinden gelebileceğinizi düşünmüştüm ama belki de yanılmışım. Neyse. Bu durumda,” dedi hiç tereddüt etmeden, “başta planladığım gibi sizi öldüreceğim.”
Üstesinden gelebilseydim, diye düşündü Adalmann, bunu çağlar önce yapardım. Kazalim korkulması gereken bir adam, kimsenin eline su dökemeyeceği bir hasım. Lanet Lordu lakabı kuru bir böbürlenmeden ibaret değil. Ve bu kız her şeyin kulağa ne kadar da kolay gelmesini sağlıyor…
“Öyleyse konuşma vakti bitti,” diye ilan etti, kıza karşı hala hiçbir kötü niyet beslemeksizin. “Var gücünle bana direnmeye çalış!”
………
……
…
Adalmann, Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun yetki alanı altındaki küçük ülkelerden birinde bir prens olarak dünyaya gelmişti. Bu toprakların tümü kendi düzenli ordularını kuramayacak kadar zayıftı; bunun yerine Kilise’nin merkez karargahından gönderilen Mabet Şövalyelerine bel bağlıyorlardı. Karşılığında ise Luminizm’i resmi din olarak kabul etmeleri, şövalye birlikleri için para ve nitelikli insan kaynağı sağlamaları gerekiyordu.
O dönemin Batı Kutsal Kilisesi bugünkü nüfuza sahip değildi; henüz Haçlı birliklerinin ortaya çıkışından önceki bir devirdi. Yetenek sergileyen uygulayıcılara miras bırakılamayan bir unvan olan “akolit” ismi verilebilirdi, hepsi buydu. Tüm bunların ortasında Adalmann olağanüstü bir başarı sergiliyordu; ağabeyinin ülkenin yönetimini devralması ve hızla bir varis dünyaya getirmesi sayesinde, o da kendini inancı yaymaya adayabilmiş, Kilise’nin misyoner birliklerine katılıp kısa sürede nam salmıştı.
İnancına son derece sadıktı, Luminus’un ilahi işlerine karşı bitmek bilmeyen bir hayranlık besliyordu. Bu tek, hakiki ve kudretli tanrıçanın varlığından bir kez olsun şüphe duymamıştı. Bu adanmışlık nihayetinde Kilise’nin başpiskopos sınıfının “ilahi mucizelerini” öğrenmesini sağladı ve onu kendi çağının kutsal büyü alanındaki en büyük ustası yaptı.
Zamanla Batı Kutsal Kilisesi’ndeki en yüce mertebe olan kardinallik rütbesine kadar yükseldi. Lubelius soylular hiyerarşisinde pek de özel biri sayılmazdı. Ancak çabalarını katbekat artırdı ve ilgisini alışık olduğu kutsal büyülerin de ötesine taşıdı. O dönemdeki en yakın dostlarından biri olan Gadora ile büyü üzerine uzun tartışmalar yürütüyor, yeteneklerini dur durak bilmeden biliyordu. Gösterdiği çaba nihayet meyvesini verdi; insanlığın sınırlarını aşarak bir Ermiş mertebesine ulaştı.
Bir Ermiş, insan formunu korumasına rağmen özünde üst düzey bir elementale benzeyen yarı ruhani bir varlıktı. Güçleri sıradan bir insanın fersah fersah ötesindeydi ve genellikle insanlığın savunucuları olarak görülürlerdi. Bu güç, Adalmann’ı kısa sürede muazzam bir merkezi otorite konumuna getirdi.
Zaman akıp geçti. Adalmann’ın yoğun çalışmaları devam etti. Ve nihayetinde bir adım daha ileri giderek insanlığın en yüksek zirvesine, bir Bilge mertebesine ulaştı. Bu mertebeye ulaşmasıyla birlikte harika bir haberle karşılandı: Kilise’nin kutsal dağının zirvesindeki İç Manastır’a çağrılacaktı.
Bu davet içini büyük bir sevinçle doldurdu.
Sonunda bizzat Luminus’un huzuruna çıkabilecekti!
Luminus’un gerçek olduğuna her daim inanmıştı; tüm inancının kaynağı olan sarsılmaz bir inançtı bu. Böylece, bunun bir trajediyle sonuçlanacağına bir an bile ihtimal vermeden derhal kutsal dağa doğru yola çıktı. Ne yazık ki bu inanç en nihayetinde ona ihanet edecekti.
………
……
…
Şiddetli büyü savaşı devam ediyordu.
“Her şeyi erit ve aşındır—Asit Kabuğu (Acid Shell)!”
Adalmann’ın az önce yaptığı yönelimsel büyü, havada her biri eti kemiğe kadar eritebilecek sıvı küreleri oluşturdu. Küreler Shuna’nın üzerine yağmur gibi yağdı.
Shuna hiç istifini bozmadı.
“Alev Duvarı (Flame Wall).”
Alevden bariyer, büyü yüklü tüm damlacıkları saptırıp buharlaştırdı. Zihnini normalin bin katına hızlandırması, üstün Tahlil ve Değerlendirme yeteneklerine sahip olması, Büyü İptali ve Kanun Kontrolü ile kuralları değiştirebilmesi sayesinde Shuna’nın Benzersiz Yeteneği Ayrıştırıcı (Parser) tam da böylesi bir büyü çarpışması için biçilmiş kaftandı. Adalmann bir büyüyü oluşturmaya başladığı andan itibaren, Shuna’nın elinde onunla başa çıkacak bir karşı hamle hazır bulunuyordu.
“Peki ya buna ne dersin? Kötü niyetli ölüler, bu kurbanı kabul edin—Lanet Bağı (Curse Bind)!!”
Bu, gulyabanilerden ve ölümsüzlerden gelen negatif enerjileri kullanan, elemental büyünün bir kolu olan nekromansiydi. Lanet Bağı bilhassa sinsi bir büyüydü; insan olsun büyü doğumlu olsun yaşayan her varlığa yapışıp yaşam enerjilerini emen zombiler çağırıyordu.
Ne var ki bu bile yeterli olmadı.
“Kutsal Çan (Holy Bell).”
Shuna’nın ferahlatıcı berraklıktaki sesi Adalmann’ın kulaklarına ulaştı ve hemen ardından bir zamanlar duymaya fazlasıyla alışkın olduğu çan sesleri yankılandı. Kin dolu zombileri öbür dünyaya göndermek için bu kadarı yetmişti.
“… Olamaz! Neden? Bir canavar nasıl olur da elemental büyü kullanabilir?!”
Gözlerinin önünde cereyan eden ilahi mucize karşısında Adalmann’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Büyü öylesine kusursuz bir güzellikle icra edilmişti ki ona gençliğinde ders çalışarak geçirdiği günleri hatırlattı.
Havadaki bu büyü, bir canavar kızın asla dokuyamaması gereken bir kutsal büyüydü. Bu akılalmaz manzara, düşünmeden çığlık atmasına neden oldu.
Shuna, hiçbir mecburiyeti olmamasına rağmen gülümseyerek Adalmann’ın sorusunu yanıtlamaya karar verdi. “Garibinize mi gitti? Belki de biraz daha fazla hayal gücüne ihtiyacınız var. Kutsal büyü yalnızca insanlara has bir alan değildir; inançlarının gücüne bağlı olarak, mucizelerin kudretine inanan herkeste işe yarar.”
Bu dünyadaki genel kabul, kutsal büyünün bir elemental ruh ile mukavele yapılarak işlediği yönündeydi. Bu hem doğru hem de yanlıştı. Büyü doğumluların iyileştirme büyüleri yapabilmesi gerçeği, kutsal bir varlıkla herhangi bir mukavele yapmadan da “kutsal” büyünün onlar için mümkün olduğunu gösteriyordu. İnsanların çoğu, hatta canavarlar bile bunu anlamıyordu.
Kutsal büyüyü elde etmenin tek şartı inanç sahibi olmaktı; başka bir deyişle, mucizelere inanmaktı. İyilik ya da kötülük bu işe dahil değildi; kişinin duygularının gücü doğrudan kudrete dönüşüyordu. Bu büyü ailesi işte böyle işliyordu. (Milim’e tapan Ejderha Sadıkları’nın kutsal büyüye erişebilmesinin sebebi de buydu.)
Bu kısa ve net açıklamayı duymak Adalmann’ı derinden sarstı. Ben… Bunca zaman yanılmış mıydım? İhanete uğradım. Tanrıça Luminus’a olan inancımı kaybettim. Bir daha asla kutsal büyü kullanamayacağımı sanıyordum…
Luminus Adalmann’a ihanet etmişti—daha doğrusu, Luminizm’in en üst düzey liderleri tarafından tuzağa düşürülmüştü. Bunun sebebini hala bilmiyordu. Belki gücünün artmasından korkmuşlardı, belki de başka bir nedendi. Tek bildiği, tanrıçası Luminus’un ona hiçbir yardım eli uzatmadığıydı.
Bir bakıma neredeyse trajikomik. Yedi Gün Ruhbanları, halkımıza saldıran büyük bir ölümsüz ordusunu bastırmam için beni kandırıp yola çıkardı… Bunun bir tuzak olabileceğini asla tahmin edemezdim. Ve Gadora’nın üzerimde yürüttüğü büyüsel deneyler sayesinde, bu çarpık ve iğrenç surette yeniden diriltildim…
Kendi mezarına sürüklendiğinden habersiz bir şekilde, bugün hala ikamet ettiği Büyük Jura Ormanı’nın en ücra köşesine kadar pervasızca ilerlemişti. Orada onu zombi ejderhanın önderlik ettiği bir ölümsüzler lejyonu bekliyordu. Yanında akolit ve en yakın dostu olan Alberto’nun yanı sıra kendisini canıgönülden seven dört şövalye ve bir sefer birliği vardı; var güçleriyle savaştılar. Ancak bu yetmedi.
Adalmann yere yığıldı—ve bir kez öldü. Ancak ardından, diğer dostu Gadora’nın ona bahşettiği Gizemli Sanat Reenkarnasyon devreye girdi ve ruhunu yeniden diriltti—bu toprakları saran zehirli hava ve etrafındaki ölülerin kötü niyetiyle çoktan zehirlenmiş olan bir ruhu. Bir insan olarak değil, bir iskelete dönüşmüş bir hortlak olarak yeniden doğdu. Bu başkalaşım İblis Kralı Kazalim’in dikkatini çekmişti ve işte bugün buradaydı.
“Dolayısıyla, eğer kutsal büyüyle başa çıkamıyorsanız, beni yenmenizin kesinlikle imkansız olduğundan eminim.”
Shuna’nın sözleri nakavt edici bir yumruk gibi indi ve Adalmann’a hala bir savaşın ortasında olduğunu hatırlattı. “N-neden?” diye sordu içgüdüsel bir şekilde. “Kutsal büyü ustası olduğumu nereden anladın?”
“Görünüşünden,” diye geldi soğuk bir yanıt. “Yalnızca üst düzey piskoposlar ve üzerindekilerin giymesine izin verilen o beyaz cübbe. Böylesine seçkin bir cübbeyi taşımaya layıktın; yine de bunun gibi basit bir bağın üstesinden gelemediğinden yakınıp duruyorsun. O cübbeyi sırf geçmişteki kutsal büyüne olan körü körüne bağlılığından ötürü giydiğini anlamak için seni yakından incelememe bile gerek kalmadı.”
Shuna onu başından beri tamamen çözmüştü. Adalmann bunu kızın ses tonundan anlayabiliyordu.
“Nnnhh… Yeterince saçmalamana müsaade ettim!!”
Adalmann öfkeden deliye döndü—Shuna’ya değil, bizzat kendisineydi bu öfke. Kendisine işaret edilene dek fark edemediği gerçek iç dünyasını şimdi görmek, hem canını sıkmış hem de kendi acizliğine karşı onu öfkelendirmişti. Ancak aynı zamanda yüreğinde tarif edilemez bir ferahlama, adeta bin yıllık bir sis perdesinin üzerinden nihayet kalktığını hissediyordu. İçinde kabaran öfke dolu duyguların tesiriyle bir başka büyü yapmaya koyuldu.
“Bu duayı tanrıma sunuyorum. İlahi kudretini diliyorum. Yakarışım sana sağ salim ulaşsın—”
Evet. Bende yalnızca kararlılık eksikti. Sevgili dostlarım ölümsüzlere dönüşmüşken, öylece ölüp onları geride bırakmaya gönlüm elvermedi… Yetersizdim. Nekromansi ve yönelimsel büyü, ölümsüzleri arındıramaz. Kutsal büyüye başvurabilmeyi kim bilir kaç kez dilemiştim…
Bu “dostlar”, Adalmann’ın bu bölgeye bağlanmasının sebeplerinden biriydi. Burada ölen ama lanetli zombiler olarak varlığını sürdüren o değerli insanları terk edememişti. Ve bu niyet, onları bu topraklara bağlayan asıl zincirdi. Nihayet, tam da şu anda, Adalmann yaptığı hatayı idrak etmişti.
Böylece ellerini oluşturan kemiklerle karmaşık bir mühür oluşturdu ve yukarıdaki alemlere doğru cesurca duasını haykırdı. Önündeki havada beliren karmaşık geometrik şekillerin gösterdiği üzere, bu bir efsundu.
Bu kız, Shuna… Ona karşı hiçbir kinim yok. Bilakis, gözlerimi açtığı için ona büyük bir minnet borcum var. Ancak intihar etmek bana yasak. Özür dilerim ama bana eşlik etmeni istemek zorundayım—
Bu özür ta yüreğinden gelmişti.
Kazalim’in üzerine koyduğu kısıtlamalar alabildiğine genişti ve Adalmann’ı zapt ediyordu—ancak düşmana yönelik bir saldırının yan etkilerine kapılırsa, bu pek de onun suçu sayılmazdı. Shuna’yı da yanına alarak kendini yok etmeyi planlıyordu; zira kendisiyle birlikte farkında olmadan bu kadere sürüklenen insanları ancak bu şekilde özgür bırakabilirdi.
Katmanlı bir büyü çemberi yayılarak Shuna ve Adalmann’ı kuşattı.
“—ve her şeyi toza dönüştür! Disintegration!!”
“Ben de bunu bekliyordum! Overdrive!!”
Tam Adalmann büyüsünü tamamlamak üzereyken Shuna, Ayrıştırıcı (Parser) yeteneğini kullanarak Kanun Kontrolü ile büyüyü yeniden yazdı. Ortaya çıkan sonuç, civardaki ruhani elementlerin kontrolünü Adalmann’ın elinden çekip alarak onları çileden çıkardı.
“N-ne…? Büyü enerjin benimkinin onda birinden bile az! Büyümün üzerine nasıl yazabilmiş olabilirsin?!”
Büyü zerrecikleri (magicules) ve ruhani parçacıklar büyü kuvvetiyle kontrol edilirdi. Büyüsünün üzerine yazılması, ancak Adalmann’ın kuvvetinin Shuna’nınki tarafından alt edildiği anlamına gelebilirdi. Ona göre Shuna güç açısından tamamen yetersiz görünüyordu; ancak artık Adalmann bu konuda da yanıldığını nihayet anlamıştı.
“Etkileyici. Seni bu topraklardan azat ederek ödüllendireyim!”
Shuna’nın sözlerinin sonunu duyamayan hortlak, bir ışık seli tarafından yutuldu. Adalmann gibi birinin—kutsal büyü konusunda en azından kendisine denk olan birinin—bu bölgeyi arındırmak için gereken enerjiyi toplayabileceğini fark ederek onun üzerinde büyü kullanmıştı. Kutsal büyülerin en güçlüsünü ortaya çıkaracağını tahmin etmemişti ama neyse ki bu büyünün nasıl çalıştığını biliyordu. Büyünün üzerine bu kadar kolay yazabilmesini sağlayan şey de buydu.
Işık artık tüm toprağa nüfuz ediyor, yalnızca Adalmann’ı değil diğer tüm ölümsüzleri de sarıp sarmalayarak onları arındırıyordu.

Hakuro ile Souei koşarak Shuna’nın yanına geldi.
“Doğrusu işini daha çabuk bitirmek isterdim lakin o ölüm şövalyesi tahmin ettiğimden çok daha dişli çıktı. Hayatımı kurtardınız, Leydi Shuna.”
Toprak tamamen arınınca, ölüm şövalyesi alt kademe bir iskelet savaşçıya dönüştü ve yere yığıldı. Adalmann’ın iradesine uyarak savaşma arzusunu tamamen yitirmişti. Bu manzara, Hakuro’nun savaşın bittiğini anlaması için yeterliydi. Böylesine çetin bir rakibi elinden kaçırdığına hayıflansa da Shuna’yı korumak her şeyden önce geliyordu ve şu anda ilgiye ihtiyacı olan oydu.
“Olur mu Hakuro, bana çok büyük yardımın dokundu. Sen de öyle Souei, o ölüm ejderhasının dikkatini dağıtıp bana fazlasıyla zaman kazandırdın. Kontrolümüzden çıksaydı kazanabilir miydik, hiç sanmıyorum.”
“Onu alt edememiş olmak benim ayıbımdır.”
Souei’nin de ima ettiği gibi ölüm ejderhası, ışık hasarını anında iyileştirebilen ve temas eden herkesin zihnine sızan bir auraya sahip güçlü bir hasımdı. Aynı anda birden fazla Suret yönetebilen onun gibi biri olmasaydı oradan yara almadan çıkmak mümkün olmazdı. En etkili silahını etkisiz kılan bir düşmana karşı bunca süre dayandığı için bilakis övgüyü hak ediyordu.
Adalmann’ın yenilgisiyle birlikte, kendisini besleyen büyü zerrecikleri (magicules) akışı kesilen ölüm ejderhası da varlığını koruyamayarak yok olup gitmişti. Sonucun bu şekilde bitmesi Souei’nin pek içine sinmese de sağ salim çıkılan her çatışma bir zaferdi.
Evet, bir zaferdi lakin arkasında pişmanlıklar bırakan türden. Üçü birbirine bakıp iç çekti.
“Yine de,” diye mırıldandı Shuna, “Adalmann en başından itibaren benimle ciddiyetle dövüşseydi hiçbirimiz hayatta kalamazdık, değil mi? Sanırım öfkeme yenik düşüp biraz fazla pervasız davrandım.”
Adalmann dövüş boyunca ona hiç aman vermemişti ama onu tuzağa düşürmek için sinsi yollara da asla başvurmamıştı. Gerçekten hepsini öldürmeye niyetlenseydi bunu yapabileceği pek çok başka yol vardı. Shuna bunun farkındaydı ve bu durum içini pişmanlıkla dolduruyordu.
“Pek doğru,” diye belirtti Hakuro. “Belki de yeni kazandığımız güçler bizi biraz kibre sürükledi.”
“Kesinlikle. Tam da Efendi Rimuru’nun endişelendiği gibi. Savaşta ne olacağını asla bilemezsin. Daha fazla istihbarat toplamalıydım.”
Yine de günün sonunda zafer zaferdi. Clayman’ın toprakları ana savunma hattını kaybetmişti. Fakat işler bununla bitmiyordu. Üçlünün yapacak bir işi vardı: Clayman’ın kalesini ele geçirmek ve içerideki tehdidi tamamen etkisiz hale getirmek.
Kalede kalanların çoğunluğunu savaşçı olmayanlar oluşturuyordu ve hiçbirinin Clayman’a sadakat yemini yoktu. Aralarından daha aklı başında olanlar ya da bu işi sırf para için yapanlar en ufak bir direniş göstermeden teslim oldu. Zihinsel veya ruhsal bağlarla kaleye hapsedilmiş pek çok kişi de vardı; ancak Shuna’nın ikna kabiliyeti ve büyüyle lanet çözme becerisi sayesinde tüm kaleyi kısa sürede zapt ettiler.
İçeridekiler etkisiz hale getirildikten sonra sıra arama yapmaya gelmişti. İblis Kralı Carrion’un burada tutulmadığını zaten teyit etmişlerdi ancak Clayman’a karşı kullanabilecekleri herhangi bir şey bulmak istiyorlardı.
Tam o sırada, bir siluet onlara doğru yaklaştı.
“… Lütfen, bir dakika bekleyin.”
“Hm? Hâlâ hayatta mısın? İşini bitirmemi mi istiyorsun?”
“Bekle, Hakuro. Savaşacak arzusu kalmamış.”
Gelen Adalmann’dı ve Shuna, Hakuro’nun kılıcını çekmesini sakince engellemek zorunda kaldı. Hortlak, yanındaki tek bir iskelet savaşçıyla birlikte dizlerinin üzerine çöktü.
“Lütfen, size Leydi Shuna diye hitap etmeme izin verin. Büyünüz sayesinde hepimiz bizi buraya bağlayan prangalardan kurtulduk. Arınmadan hayatta kalmamız belki de kaderin bir lütfuydu. Sizden dile getirmeme izin vermenizi umduğum bir istirhamım var.”
“… Nedir o?” diye sordu merakla Shuna, başlarına yeni bir dert açılmasından çekinerek.
“Beni dinleme lütfunda bulunduğunuz için teşekkür ederim. İnancınızı adadığınız o şahsiyetle tanışabilmeyi umuyordum, Leydi Shuna. İnancımı kaybettiğimde, gücümün zirvesine bir daha ulaşma şansımı da yitirdim. Tanrıçam Luminus’a olan inancım öldü ve artık kendime yeni bir tanrı bulmam gerek.”
“““……””” Üçü de Adalmann’a şaşkınlık ve inançsızlık dolu bakışlar fırlattı.
“Ben… Şey, Efendi Rimuru’ya büyük saygı duyduğumuz doğru ama ona tapmıyoruz,” diye kekeledi Shuna cevaben.
“Efendi Rimuru mu dediniz?” Adalmann istifini bozmadı, kendini kabul ettirme hevesi hâlâ yerindeydi. “Gerçekten fevkalade bir isim, yeni tanrımın azametini tasvir etmeye bütünüyle layık. Bizler yalnızca iki kırılgan ölümsüz olabiliriz ama size yardımımızın dokunabileceğine inanıyorum. Leydi Shuna, bu Efendi Rimuru ile bir görüşme ayarlamanız mümkün olabilir mi?”
Shuna, birine körü körüne ve koşulsuzca tapmak ile birine saygı duyup kendi sorunlarını kendi başına çözmek arasındaki farkı Adalmann’a hatırlatmak istedi. Lakin yapmadı. Konuyu uzatmak gereksiz bir zahmet gibi görünüyordu. Bunun yerine zihninde bildiği o cıvık, hoplayıp duran balçık Rimuru’nun suretini canlandırdı.
Eh, neden olmasındı ki? Efendi Rimuru’yu kanlı canlı gördüğünde bu durum vazgeçmesine yetebilirdi.
Adalmann insanları kolayca yanlış anlayan ve gözünde büyüten tiplerdendi. Aksine ikna etmek vakit alacaktı; bu yüzden Shuna sadece başını sallayıp onaylamanın herkes için en pratik yol olacağını düşündü.
Toz duman dağıldığında Shuna; Adalmann’ın ve savaştan “sağ kurtulan” (ya da ölümsüzler her ne yapıyorsa) birkaç bin ölümsüzün komutasını eline almıştı. Clayman’ın kalesi artık tamamen fethedilmişti.
