Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 2 – Bölüm 6 / Her Şeyi Yutan

Her Şeyi Yutan

Görülmeye değer bir manzaraydı.

Yukarıdan savaş alanını gözetlemeyi sürdürüyor, karada ortaya çıkan gerçekliği kavramaya çalışıyordum. Işık parlamaları bir uçtan bir uca fırlıyor, onlarca Ork’u tek seferde havaya uçuruyordu. Gökyüzünde gürlemeyi andıran devasa bir kükreme yankılanırken siyah kubbe şeklinde bir şey belirdi; birkaç saniye sonra kaybolduğunda arkasında eriyip cama dönüşmüş bir alandan başka bir şey bırakmadı.

Oradaki tüm Ork’ların kül olup yok olduğu kesinleşmişti. Ne olduğunu anlamak benim için oldukça kolaydı ama kalbim olan biteni kabullenmekte hâlâ zorlanıyor gibiydi. Daha kabullenemeden, savaş alanında hortumlar kasıp kavurmaya başladı; her yöne fırtına şiddetinde rüzgarlar savuruyor ve çakan yıldırımlarla Ork’ları diri diri yakıyordu. Siyah zırhlı Ork’lardan biri ya küle dönmüş ya da paramparça edilmiş gibi görünüyordu.

Bütün bunlar karşısındaki dürüst değerlendirmem şuydu: Ne oluyoruz yahu?

Shion, kılıcının her savruluşunda devasa miktarda Ork’u biçip geçiyordu. Kılıcı, kendi aurasıyla bezenmiş loş bir mor tonunda parıldıyordu. Her kesişle birlikte havada aynı renkte bir ışık çakıyor, oluşan şok dalgaları Ork askerlerini ortadan ikiye bölüyordu. Kılıç, doğrudan temas ettiği kişilere karşı da hiç merhametli değildi; bazıları resmen patlıyordu. Tek bir kesişin menzili altı metre kadar vardı ve yoluna çıkma talihsizliğini gösteren herkesi dilimliyordu.

Güruhların arasında adeta dans ederek ilerlerken zarif, alımlı bir tebessüm saçıyordu. Saldırıları hiç kesilmeden devam ediyor, tek bir Ork bile ona pençe geçiremiyordu.

Gücü tek kelimeyle eziciydi.

Fakat savaş alanında Shion’u acemi bir amatör gibi gösteren birkaç kişi daha vardı. Onlar Benimaru ve Ranga’ydı.

Önce Benimaru’yu ele alalım. O acayip siyah kubbe olayı da neyin nesiydi öyle? İlk gördüğümde aklımda hayal meyal bir fikir oluşmuştu, kabul ediyorum. Tahminime göre benim Alev Kontrolü, Kara Alev ve Menzilli Bariyer yeteneklerimin bir birleşimiydi. Alanı dondurup sabitlemek için bir bariyer, içindeki parçacık hareketini hızlandırmak için Alev Kontrolü ve uyarılmış parçacıkları kavurucu aleve dönüştürmek için de Kara Alev kullanmıştı. Kapalı alandaki her şeyi anında pişiriyordu; Ifrit’in Alev Çemberi gibiydi ama çok daha geniş bir menzile sahipti. İki saniye içinde kaybolup gitti fakat bu kadar yüksek sıcaklıkta bu süre fazlasıyla yeterliydi.

Korkunç derecede etkili bir ölüm makinesiydi ve en güzel yanı, bir nükleer bombanın aksine, dış alanı zerre kadar etkilememesiydi. Bariyerden dışarı tek bir şok dalgası ya da enerji patlaması bile sızmadı. İçerideki sıcaklığı kontrol edebilmek için menzili dikkatle ayarlamış olmalıydı; ne kadar sıcak olduğunu ancak tahmin edebiliyordum. Kimsenin oradan sağ çıkmasına imkân yoktu.

Sanırım tek gerçek sorun, kendisinin geliştirdiğini ve adını Cehennem Alevi koyduğunu sonradan öğrendiğim bu inanılmaz tehlikeli yeteneği alıp hiç düşünmeden sağa sola savurma şekliydi.

Şimdi gelelim diğer elemana—yani kurda. Ranga’ya.

Durup dururken bir Fırtına Yıldız Kurdu‘na dönüşmesi oldukça tuhaf bir şeydi ama beni asıl afallatan, hemen ardından sergilediği yetenek oldu.

Kara Yıldırım yeteneğinin, hiçbir sınır koymadan nasıl kullanılması gerektiği böyle bir şeydi herhalde. Hatta etkisini artırmak için rüzgarı bile kontrol etmişti. Vay be. Ne oldu öyle?

【Anlaşıldı.】 【Ranga isimli bireyin, Kara Yıldırım yeteneğini Ekstra Yetenek Rüzgar Kontrolü ile birleştirdiği değerlendirilmektedir. Sıcaklık ve atmosferik basınç farklarından yararlanarak yukarı ve aşağı yönlü hava akımları oluşturmuş, böylece hortumlar meydana getirmiştir.】

Ha. Harika. Hiç anlamıyorum.

Yani sadece yıldırımla ulaşabileceğinden daha geniş bir alanı vurmak için mi hortumlar oluşturdu? Şey, kesinlikle işe yaradı. Ork ordusunun koskoca bir bölümünü tek seferde saf dışı bıraktı.

Yine de devasa miktarda büyüsünü tüketti, bu yüzden yakın zamanda ikinci bir saldırının geleceğinden şüpheliydim. Yani, demek istediğim, eğer bu tarz şeyleri seri halde fırlatabilseydi, bu gezegende savaşın ne anlama geldiğini baştan tanımlamamız gerekirdi.

Tüm bunları tartmak bana bir şeyi fark ettirdi. Bütün bu süreçte bilinçaltımda kendime uyguladığım frenlerin hiçbiri onlarda yoktu. Bazı yeteneklerin serbest bırakılamayacak kadar tehlikeli olduğuna dair en ufak bir kavrama sahip değillerdi; onları düşmanların üzerine rastgele fırlatıp geçiyorlardı. Doğdukları “güçlü olanın hayatta kalması” ilkesine dayalı dünyada bu gayet doğaldı sanırım; aslında bu konuda garip olan belki de bendim. Kendimi tutup da bunun bedelini arkadaşlarım ağır öderse bu berbat olurdu.

Benim eski dünyamda şöyle zımni bir anlaşma vardı: Evet, elimizde bu kadar yıkıcı silah falan var ama bunları gerçekten kullanamayız. Bunlar daha çok caydırıcılık içindi. Ama durum gerçekten öyle miydi? Asla kullanamayacağın silahlara bu kadar para harcamanın ne anlamı var? Onları geliştirmek için o kadar zaman harcamanın? Zamanı geldiğinde fırlatılmak için varlar, değil mi? Peki, masum vatandaşlar üzerinde kullanılmamaları gerekiyorsa, bu onları savaş alanında kullanmayı bir anda meşru mu kılıyordu? Bir savaşta beynin patlatıldığında, gittiğin öteki dünyada seni tam olarak hangi cinayet silahının öldürdüğünü pek umursamazdın herhalde.

Belki de bütün mesele buydu. Silahlarının caydırıcı bir güç olmasını istiyorsan, insanlara güçlü olduğunu göstermen gerekiyordu. Aslına bakılırsa bunda hiçbir yanlışlık yoktu belki de. Mesela Ranga’ya bakın; öylece oturmuş izliyor ve kimse yanına yaklaşmaya cesaret edemiyor. Olabildiğince caymış durumdalar.

Bir süre kendi kendime dalgın dalgın düşündüm.

Savaş yaklaşık iki saattir sürüp gidiyordu.

Benimaru o siyah kubbe saldırılarından dört tane patlatmıştı. O bile bunları peş peşe sergileyemiyordu ama sanırım enerjisini o kadar da çok emmiyordu. Ranga’nın saldırısı ise daha çok tek atımlık bir şey olduğunu gösteriyordu. Sanırım bütün varını yoğunu ona koymuştu; bu da şu anki nispeten sessiz halini açıklıyordu. Her halükarda rakiplerini sindirip boyun eğdirmeye yaramıştı.

Bir sürü Ork’un panik içinde koşuşturarak Shion’un saldırı menziline girmemeye çalıştığını görünce, durumu biraz analiz etmeye karar verdim. Şimdi tuhaf bir şekilde sakin hissediyordum. Önce neresinin vurulacağına Benimaru karar vermişti ama en son nereye müdahale edileceği konusunda nihai yetki bendeydi. Düşmanı belirli bir noktadan sertçe vurmak, rakipleri Shion’a çekip tam can damarlarından vurmak istiyordum.

Hakuro benim için komutan sınıfı düşmanların icabına bakmakla meşguldü ve buna pek savaş denemezdi. Onlara sessizce yaklaşıyor ve göz açıp kapayıncaya kadar dilimlere ayırıyordu. Açgözlü Benzersiz Yetenek‘i, orduların ölüleri tüketerek liderlerinin gücünü artırmasına olanak tanıyordu; bu yüzden cesetlerin kendisini ortadan kaldırmak görünüşe göre onun için bir öncelikti ki buna müteşekkirdim. Manevi İrade Sanatı‘nın bir parçasıydı belki de? Avucundan bir aura salıp cesetleri yaktığını—daha doğrusu erittiğini—görebiliyordum.

Bir süre bu şekilde devam ettik; ben bir düşman komutanı tespit ediyor, Hakuro’yu onu yok etmesi için gönderiyordum. Ork ordularını ezip geçiyorduk ve bize hiçbir maliyeti olmuyordu. Mümkün olduğunca verimli olmaya çalışarak gözetlemeyi sürdürdüm.

Savaşmaya en hevesli ogrlar bile artık devranın döndüğünü anlamıştı, buna emindim. Artık eskisi gibi gözü dönmüşçesine saldırmıyorlardı. Benimaru ve Ranga’dan uzak duruyor, üst üste yığılmamak için saflarını genişletip yayılıyorlardı.

O an itibarıyla Ork’lar yaklaşık yüzde yirmi kayıp vermişti. Kırk binden fazlası can vermişti. İşte ancak o zaman düşmanın komuta merkezi—yani Ork Kralı—nihayet harekete geçti.

Çirkinliği adeta yeniden tanımlayan domuz kafalı bir canavar olan Ork Kralı öne çıktı. Yanında iki Ork generali vardı; ikisi de önceki Ork’lardan bariz bir şekilde bir gömlek üstündü. Donuk, sarı gözleri nefretle dolup taşıyordu ve auralarını ta buradan bile hissedebiliyordum.

Benimaru, Shion, Hakuro ve Ranga onlarla yüzleşmek için çoktan yan yana dizilmişlerdi. Souei bile oradaydı, şimdi Benimaru’nun yanı başında duruyordu. Ortalığı kasıp kavurmaya tamamen hazırdılar.

Peki bu Ork Kralı ne kadar güçlüydü? Aslında en ufak bir fikrim yoktu ama kazandığı tüm o güçler yüzünden kendi benliğini yitmeye başlamış gibi görünüyordu. Bize tepki vermekte bu kadar gecikmesinin nedeni belki de buydu. Onun hakkında o kadar da endişelenmem gerektiğinden emin değildim.

Yine de her halükarda daha fazla güçlenmesine izin veremezdik. Madem Benimaru ve diğerleri de buradaydı, işini ne kadar çabuk bitirirsek o kadar iyi olur diye düşündüm. Cebimden maskemi çıkarıp yüzüme taktım. Yere doğru süzülürken, ona iyi bir ders verme vaktinin geldiğini düşünüyordum.

Tam yere ayak basmak üzereydim ki…

Çııııın.

Keskin, kulak tırmalayıcı bir ses yankılandı. Zihnimde çınlayan bu sesle birlikte Büyü Algısı‘m, iki ordunun kıyasıya dövüştüğü bataklığın tam ortasını hedef alarak yüksek hızla buraya doğru uçan bir şey fark etti.

Bayağı garip giyinmiş ve huzursuz edici derecede güçlü bir auraya sahip bir adamdı. Hakkında bir şeyler duyduğum şu üst düzey büyü doğumlulardan biriydi. Onu takip ederek yere indim; Ranga ve Benimaru da hemen yanımda bittiler.

Adam bize yan bir bakış attı. “Burada ne haltlar dönüyor böyle?!” Duygularını hiç gizleyemeyerek haykırdı. “Yüce Gelmud’un planlarını baltalamaya kim cüret eder?!”

Sanırım nasıl bir şeyle karşı karşıya olduğumuz hakkında bir fikrim vardı. Kötü adam bu herifti, değil mi? Biliyordum işte. Kimse sormadan kim olduğunu kendi kendine ifşa etme şekli de azıcık aptal olabileceğini gösteriyordu.

Önemsiz bir figüran gibi görünüyordu ama kimseyi dış görünüşüne göre yargılamak istemiyordum. Kıyafetleri garipti ama her bir parçası doğası gereği büyüyle kaplı gibiydi. Gardımı düşürmesem iyi olur diye düşündüm. Tahmin etmem gerekirse, Ork Kralı’nı masum halkın üzerine salan adam buydu. Ve şimdi planları sarpa sarınca deliye dönmüş gibi görünüyordu.

“L-Lord Gelmud!” Gabil ona doğru koşarken kekeledi. “Böyle bir zamanda yardımıma geleceğinizi hiç tahmin etmezdim!”

Gelmud ise ona devasa bir çöp yığınına bakar gibi bakmakla yetindi. “Sizi gidi değersiz pislikler!” Etrafındaki tüm Ork’lara tükürürcesine bağırdı. “Şu aptal kertenkeleleri ve diğer yemleri yiyip bir İblis Kralı’na evrimleşmiş olsaydınız, ben yüce Gelmud şu an burada olmak zorunda kalmazdım!!”

Eh, bu biraz acımasızcaydı. Ne söylediğinin farkında mıydı gerçekten? Yani kertenkele-adamların ve goblinlerin sadece Ork Kralı için yem olduğunu mu kastediyordu? Benim için önemli olduğundan değil ama…

Bir dakika, ben Gelmud ismini daha önce duymamış mıydım?

【Anlaşıldı.】 【Mevcut bilgiler, Rigur adlı gobline ismini veren büyü doğumlunun adının da Gelmud olduğunu göstermektedir.】

Ha, doğru ya. Gelmud, şimdiki Rigur’un abisi olan ilk Rigur’a ismini veren herifti. O zaman Gabil’e de mi o isim vermişti? Ben bu sorunun peşine düşemeden Kertenkele-Adam kendisi söze girdi.

“Yemek mi… Şu kertenkeleleri mi? Ha… ha-ha-ha! Bayağı kara mizah yaptınız, değil mi? Göreceksiniz ki hâlâ son derece turp gibiyim, Lord Gelmud. Bana ismimi bahşettiğinizden beri, yeteneklerimin tüm potansiyelini kullanmak için elimden geleni yaptım…”

Ah, demek oydu. Ama sırf Ork Kralı onu yutabilsin diye bir canavara isim vermek mi? Bu… aslında korkunç derecede mantıklıydı. Gelişmiş yeteneklere ve güce sahip, isim bahşedilmiş bir canavarı yemek, Ork Kralı’nı o kadar daha güçlü kılardı.

Ama o zaman neden doğrudan Ork Kralı’na isim vermemişti ki? Bu herifin hareket… …tarzı… …hâlâ bana pek mantıklı gelmiyordu.

“Ha? A. Sen misin, Gabil?” Ben bunu düşünürken Gelmud sordu. “Keşke kendini şimdiye kadar Ork Kralı’na yem etseydin… Senin gibi beceriksiz ve değersiz biri olarak hâlâ bu dünyada cirit mi atıyorsun? Pekala, öyle olsun. Madem buradayım, mezarına girmene ben yardım edeyim bari. Gabil, sana bundan böyle Ork Kralı’nın gücü olmanı emrediyorum. Ölümün, benim için yapacağın en büyük hizmet olacak!”

Şimdi çılgınlar gibi Ork Kralı’nı işaret ediyordu. Ork Kralı yerinden bile kımıldamadı. Çökük gözleriyle öylece Gelmud’a baktı ve ağzını açtı.

“Evrimleşmek… İblis Kralı’na… Bu da ne…?”

“Dahh! Beynin ceviz kadar kalmış olmalı,” diye köpürdü Gelmud. “Görünüşe göre bütün o avlar beynini teğet geçip doğrudan kaslarına gitmiş. Vaktimiz kalmadı. Bu işe karışmam yasak… ama başka çarem kalmadı.”

Kan çanağına dönmüş gözlerini Gabil’e çevirdi, avcunu açtı. Ardından, en ufak bir uyarıda bulunmaksızın “Geber!” diye haykırdı. Ve bir büyü gülle fırlattı.

“Dikkat edin, Lord Gabil!”

“Eğilin, eğilin!”

Küçük bir Kertenkele-Adam müfrezesi, onu korumak için dehşete düşmüş Gabil’in önüne atıldı; onu tehlikeye karşı uyararak etten bir siper oluşturdular. Tek bir büyü gülle, beş tanesini havaya fırlatmaya yetti. Ama hiçbirini öldürmedi. Patlamanın şiddeti bedenler arasında dağıldığı için mi yoksa Kertenkele-Adamlar gerçekten o kadar dayanıklı olduğu için mi bilinmez, kimse ölmemişti. Ciddi şekilde yaralanmışlardı, evet ama kesinlikle hayattaydılar.

“N-ne yapıyorsunuz siz…?!” diye haykırdı Gabil. “Lord Gelmud, neden böyle bir şey yaptınız…?!”

Demek bunca zamandır Gabil’i tepe tepe kullanmıştı ve şimdi işler tam planladığı gibi gitmeyince onu öldürecek miydi? İçimden bir ses bu Gelmud denen herifle pek anlaşamayacağımı söylüyordu.

Gabil’in yüzü, bu dünyada inandığı tek kişi tarafından ihanete uğramanın çaresizliğiyle buruştu.

“L-Lord Gabil, bu çok tehlikeli!” diye uyardı yaralı askerlerinden biri. “Lütfen, bir an önce buradan uzaklaşın.”

Kesinlikle emrinde iyi insanlar vardı—ya da belki de Gabil onlar için harika bir liderdi. Geldiğimdeki duruma bakılırsa, goblinleri beklediğim gibi harcanacak piyonlar olarak kullanmamıştı. Belki onları ilk hat taktiksel savunması olarak kullanıyordu ama bunu yapmak için mantıklı bir sebebi olduğunu görebiliyordum.

Sevilen bir komutan, ha…?

“Sizi küstah aşağılık ırklar…” “Ölmeyi bu kadar çok istiyorsanız, hepinizi hemen şuracıkta öldüreceğim!” “Belki Ork Kralı’nın midesine girdiğinizde nihayet bir işime yararsınız!!”

Gelmud, başının üzerinde aurasını odaklamaya başladı; çok daha güçlü bir büyü gülle fırlatmaya hazırlanıyordu. Ya da bu gerçekten büyü müydü? Çünkü büyüyü yapmak neredeyse hiç vakit almamıştı. Tek yaptığı gözlerini kapatıp büyüsünü havadaki belli bir noktada toplamak olmuştu. Tabii bunun bir önemi yoktu.

Kertenkele-Adamların ve yaşadığı şaşkınlığa rağmen adamlarını korumak için çırpınan Gabil’in önüne geçerek öne doğru yürüdüm. Maskenin ardından yüzümü göremediğini biliyordum.

Gabil şu an benim hakkımda ne düşünüyordu acaba? Bu düşünceyi kafamdan atamıyordum.

Neden onun önünde duruyordum ki? Bu daha kolay bir soruydu—çünkü ondan hoşlanmıştım. Ona yardım etmek istiyordum.

Tek sebep buydu ve bana gereken de sadece buydu. Hayatta canımın istediğini yapmaktan korkmuyordum—aslında buna kendi kendime söz vermiştim.

Gabil hayranlıkla bana baktı. Neler olduğunu anladığından şüpheliydim. Olaylar beyninin algılayabileceğinin çok ötesine geçmişti. Yine de endişelenme. Karşılığında bir lütuf beklemiyorum. Şu herif mi? Sadece tepemi attırdı.

“Efendimiz Rimuru, ben…”

Kolumla Benimaru’yu durdurup öne doğru bir adım attım. Gelmud bana hiç aldırış etmedi; hâlâ oluşturmakta olduğu devasa büyü güllesine odaklanmıştı.

“Mha-ha-ha-ha!” “Üst düzey bir büyü doğumlunun neler yapabileceğini hepinize göstereyim.” “Şimdi ölme vakti!” “Ölüm Yürüyüşü Dansı!!”

Gelmud’un yüzünde delice bir sevinç ifadesi vardı. Hepimizi tek seferde yok etmeyi hedefliyordu.

Fırlattığı gülle havada sayılamayacak kadar çok küçük güllelere ayrıldı ve hepsi kavis çizerek bize doğru yöneldi. Her biri ilk fırlattığı gülle kadar güçlüydü ve şimdi sanki sıraya girmiş gibi üzerimize yağıyorlardı. Gelmud’un kaçacak hiçbir yeri olmayan çaresiz halimizle yok oluşumuzu izlemeyi beklediğinden emindim.

Ama ne yazık ki bu saldırılar bana sökmezdi. Yavaşça küçük elimi öne uzattım; Yutucu yeteneğimle tüm gülleleri yutmam için bu kadarı yetti. Hızlı bir Tahlil anında sonuç verdi. Bu büyü değil, bir teknikti—aura enerjisini toplayıp büyü zerrecikleri ile harmanladığı ve ona yıkıcı bir güç kazandırdığı bir teknik.

Temel mantığının Hakuro’nun Modelwill tekniğiyle aynı olduğunu düşündüm. Ancak Gelmud’un harcadığı enerji Hakuro’nunkinden katbekat fazla olsa da bu gücü pek çok küçük gülleye bölmek genel etkiyi aynı veya daha düşük seviyeye çekiyordu. Bu teknikte henüz pek ustalaşmamıştı—ve toplayabildiği tüm güç buysa benim için en ufak bir tehlike yoktu.

“Hey,” dedim, “hepsi bu kadar mı?” “Sadece bununla mı ‘ölmemi’ bekliyorsun?” “Önce nasıl ölüneceğine dair bana küçük bir gösteri sunmaya ne dersin?”

Kendi büyümü odaklayıp ben de bir gülle fırlatmayı denedim. Ama ona doğru uzattığım sağ elimden hiçbir şey çıkmadı. İçimdeki büyü ve aura akışını hissedebiliyordum ama tam olarak kontrol edemiyordum. Nasıl çalıştığını anlamış olmam, onu öyle kolayca uygulayabileceğim anlamına gelmiyordu.

Demek büyünün aksine, bunu sadece tahlil ederek kendime mal edemiyordum…? Pratik gerçekten de mükemmelleştiriyormuş. Üstelik ona o havakar lafı çarptıktan sonra… Bu biraz utanç vericiydi.

Bu yüzden hatamı örtbas etmek için bir Buz Mızrağı fırlattım. Modelwill tekniğine takılıp kalacak hâlim yoktu ya. Sadece bu aşamada sözde üst düzey bir büyü doğumluya karşı ne durumda olduğumu görmek istemiştim.

Ve sıkıldığımda seni de “tüketeceğim”.

Buz Mızrağım havada hızlanarak Gelmud’a çarptı. Kendini korumak için kollarını siper etmişti ama anında donup kaldı. Acı içinde çığlık attı—büyü üzerinde oldukça iyi işe yaramıştı, bunu beklemiyordum.

Tabii ki üst kademeden hiçbir büyü doğumlu sadece bununla işini bitirmezdi. Kollarındaki buzu hemen kırıp bana doğru daha da büyük bir büyü güllesi fırlattı. Bu sefer süslü numaralar yoktu; sadece var gücüyle şekillendirdiği kaba ve devasa bir büyü kütlesiydi.

“Öl!” “Bana acı çektirmeye nasıl cüret edersin…” “Seni paramparça edeceğim!!”

Ama yapamadı. Yutucu ile onu yine hüp diye yuttum. Saldırısını bir kez daha söndürmeme şaşıran herif, şaşkınlıkla çığlık attı.

“Hayır!” “Ne— Yaptığın da ne böyle…?!”

Dehşet içinde titremeye başladı. Ona doğru bir Su Bıçağı gönderdim. Sıyrılmaya çalıştı ama hızına hazırlıksız yakalandı; teknik, böğründe derin bir yarık açtı.

“Gaahh!!” “S-sen…” “Bu büyü değil miydi…?”

Demek savuşturamadığından değil, sadece savuşturmadığından böyle olmuştu. Görünüşe göre Su Bıçağı’nı büyü sanmış, bu yüzden kaçınmak için enerji harcamak yerine büyü karşıtı bir bariyerle karşı koymaya çalışmıştı. Buz Mızrağı’nın pek kalıcı bir hasar verememesinin sebebi de muhtemelen o bariyerdi.

Gelmud hırsla kendini iyileştirmeye çalışarak bir büyü okumaya başladı. Vay be, demek öyle bir marifeti de vardı ha? Kaçığın teki gibi görünüyordu ama belki de düşündüğümden daha marifetliydi. Sanırım “büyü doğumlu” unvanını süs olsun diye taşımıyordu. Belki benim de kendi cephaneliğimi biraz pasından arındırmam gerekiyordur.

Benimaru, Ranga ve diğerleri güvenli bir mesafede teyakkuzda bekliyorlardı ama olayı bana bırakmaktan da gayet memnun gibiydiler. Shion muhtemelen tüm gücümü ortaya koymamı bekliyordu ama halinden hiç de hayal kırıklığına uğramış gibi durmuyordu. Aksine gözleri keyifle parıldayarak izlemeye kilitlenmişti. Bu sırada Hakuro ve Souei ise tam da tahmin ettiğim gibi tek bir işaretimle savaşa dahil olmaya hazırdı.

Ork Kralı ve müritlerinin de bir yere gideceği yok gibiydi. Artık vakti gelmişti sanırım. Aheste aheste öne doğru yürüdüm ve hâlâ korkuyla büzülen Gelmud’un yanında durdum.

“Hey, artık ciddileşelim mi?” “Üst düzey bir büyü doğumlunun neler yapabileceğini bana gösterecektin, değil mi?”

Ardından ona bir tekme savurdum. Hakuro olsa bunu rahatça savuştururdu, emindim ama Gelmud darbenin tüm şiddetini doğrudan yedi. Ayağımın altında kırılan kemiklerin hissini duyabiliyordum.

Düşündüğümden daha etkili bir darbe olmuş olmalıydı… yoksa Gelmud o kadar pısırığın teki miydi? A, bir dakika… Üzerimde Çok Katmanlı Bariyer ve Vücut Zırhı vardı, değil mi? Bunun da etkisi olmuş olmalıydı.

“S-s-sen…?!” “Ben bir büyü doğumluyum, sen ise…”

Ben az önce yaptığım şeyin üzerinde düşünürken, Gelmud öfkeyle tüm aurasını salmaya başladı. Evet, gerçekten de üst düzey bir herifti. Ama yine de ancak Shion veya Souei seviyesindeydi—hatta Benimaru’dan daha düşüktü. Bu onu üst düzey bir büyü doğumlu yapıyor muydu yani? Boşuna endişelenmişim.

Ani bir atılışla kendimi Gelmud’un göğsüne doğru fırlattım ve yumruğumu tam midesinin boşluğuna nişanladım. Yumruğumu onun büyüsel savunmalarının arasından geçirirken hiçbir acı hissetmedim. Görünüşe göre bu savunmalar yakın dövüş saldırılarının etkisini hafifletiyordu ama benim yumruğumun gücünü tamamen kesmeye yetmemişti.

Yüzüne ızdırap dolu bir ifade yayıldı. Hiç aldırış etmeden art arda darbeler indirdim. Saldırılarıma yetişmek için hiçbir şey yapamıyordu. Aurası devasaydı ama fiziksel güç açısından bir hiçti. Uzak mesafe saldırıları onun uzmanlık alanı olmalıydı—ki fırlatılan saldırıların çoğu Yutucu karşısında tamamen çaresizdi.

Üzerinde pek düşünmemiştim ama uzak mesafe saldırılarına karşı ezici bir üstünlüğüm vardı sanırım. O zaman bir de kendi uzak mesafe hamlelerimizi deneyelim. Az önce fırlattığım Su Bıçağı’nı ayarlayarak sıvıdan bir küre oluşturdum. Sonra içine Zehirli Nefes ve Felç Eden Nefes enjekte ederek hepsinin birbirine karışıp karışmayacağını görmek istedim.

Ardından yumruk büyüklüğünde ortaya çıkan küreyi Gelmud’a fırlattım. Su Bıçakları gibi basınçlı olmadığı için düşündüğüm kadar hızlı değildi. Gelmud’un tepki verebileceği kadar yavaştı, o da kendi büyü güllesiyle karşılık verdi. Az önceki Su Bıçağı ona alay etmeyi falan bir kenara bırakması gerektiğini öğretmiş olmalıydı.

Ama henüz bitmemişti. Küre patlayarak ince bir sis bulutuna dönüştü ve Gelmud’un tüm vücuduna yayıldı.

“Garhh!!” diye acı içinde bağırdı, sisin içinde kıvranırken. Tam da umduğum gibi. Artık Su Bıçaklarının kendisini nasıl değiştireceğimi biliyordum. Ve… dur bir dakika.

Sanırım önemli bir şeyi kavramak üzereydim. Az önce o küreyi oluştururken hissettiğim şey…

Hâlâ acı içinde olan ve umutsuzca kendini iyileştirmeye çalışan Gelmud’a sağ elimi doğrulttum. Bu işe yarar mıydı? O küreyi yaparken midemden hiç su çıkarmamıştım—sadece auramdan yuvarlayıp çıkarmıştım. Belki bunu su yerine büyü zerrecikleriyle deneseydim… İşte oldu. Şimdi sağ elimin üzerinde yumruk büyüklüğünde bir ruh parçası duruyordu. Buraya kadar her şey yolunda.

Şimdi bunu ona nasıl fırlatmalı… Tıpkı nefes tipi bir saldırı gerçekleştirir gibi yavaşça öne doğru ittim. Avcumun içinde hafif bir itiş hissettim ve ardından ruh küresi bir Su Bıçağı kadar hızlı bir şekilde öne fırladı. İşe yaradı sanırım.

Hakuro’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. “Modelwill tekniğini öğrenmiş,” diye fısıldadığını duydum. “Yine de henüz işlenmemiş.”

Demek artık benim de büyü güllelerim vardı. Şimdilik söylediği ikinci şeyi görmezden geleceğiz. Bir şeyi bir kez öğrendim mi, gerisi oldukça hızlı çorap söküğü gibi geliyordu. Gücünü artırmak için daha fazla büyü harcayabileceğime de emindim.

Ne yazık ki az önceki atış ıskalamıştı. Bir sonrakini tuttururum diye düşündüm, gözlerimi Gelmud’a dikerken.

“S-sen…” “ne…?!” “Nasıl?!” “Benim gibi üst düzey bir büyü doğumlu bile—”

Büyü güllemin onu olduğu gibi yere sermesiyle lafı ağzına tıkandı. Hâlâ sadece pratik yapıyordum, bu yüzden çok fazla güç yüklememiştim ama yine de yumruklarımdan birinden daha etkili olmuş gibi görünüyordu.

Sonra peş peşe birkaç tane daha fırlattım. Tıkır tıkır işliyordu. Tamamen ustalaşmam an meselesiydi.

Gelmud’u hedef alarak birkaç atış daha yapmaya karar verip pratik yapmaya devam ettim. Hepsi hedefini bulurken ben öylece dikiliyordum. Vay be, düşündüğümden de merhametsizmişim. Sanırım bu yeni saldırıyı öğrenmenin heyecanına biraz fazla kapılmıştım.

Yine de bu herif fazlasıyla zayıftı. Büyü rezervi kesinlikle A seviyesinin üzerindeydi, hakkını vereyim ama yine de ogre büyücülerinden daha zayıf hissettiriyordu. Bu da neyin nesiydi böyle?

【Anlaşıldı.】 【İnsan ırkı tarafından tanımlanan derecelendirme sistemi, hesaplamalarını hedefin büyü zerrecikleri miktarına dayanarak yapar.】 【Ancak, aynı büyü miktarına sahip iki hedef birbirleriyle savaşsa bile, bu büyüyü daha verimli tüketen yeteneklere ve tekniklere sahip olan taraf kesin bir üstünlüğe sahip olacaktır.】 【Bir hedefin “seviyesi”, resmi bir hesaplama yöntemi olmayan keyfi bir değerdir ve bu nedenle bireyin derecelendirmesine yansımaz.】

Aaa, anlaşıldı. Demek Büyük Bilge için seviyelerin bir hükmü yoktu. Zaten hayatta kaçıncı “seviyede” olduğunu söyleyip bunu kanıtlayabileceğin bir şey de yoktu. Sonuçta bu bir video oyunu değildi; bazı şeyleri ancak heriflerle bizzat savaşıp kafa kafaya geldiğinde anlayabilirdin. Belki de başlangıçta zaten yüksek bir seviyede olan Hakuro’nun evrimleşmesiyle fiziksel gücünde bu kadar şaşırtıcı bir değişim görülmesinin sebebi buydu.

Dünyadaki tüm güce sahip olabilirdin ama onu yönlendiremedikten sonra hiçbir anlamı yoktu. Gelmud bunun en canlı kanıtıydı. Kaybetmeme imkân yoktu.

“Biliyor musun,” dedim alaycı bir tavırla, “istediğin kadar etrafta üst düzey bir büyü doğumlu olduğunu söyleyip durabilirsin ama gözüme hiç de öyle görünmüyorsun.” “Yoksa sakladığın son bir kozun falan mı var?”

Sahi, ne tür yetenekleri vardı acaba? Tehlikede olduğumu hiç hissetmiyordum ama toplayabildiğim kadar istihbarat toplamak istiyordum. Gardımı düşürmüyordum—aklım Ork Kralı’nın olası hamlelerindeydi ama onun da hiç kıpırdamaya niyeti yok gibiydi.

“Tamam,” dedi. “Davamıza katılmana izin vereceğim.” “Yakında ben—”

Suratına bir yumruk patlattım.

Bu herif insanların söylediği hiçbir şeyi dinlemiyor muydu?

“Ağğh!” “D-dur, dur!” “Bir dakika bekle!” “Arkamda bir İblis Kralı’nın desteği var!” “Yanına kâr kalmayacak—”

Ha, şimdi de bunu mu çıkarıyordu ortaya? Amma baş belası herifti ya.

“Eee?” diye sordum. “O adama ağlayarak geri koştuğunda ne diyeceksin peki?” “Bu olanlardan sonra seni gerçekten yaşatacağını sanmıyorsun, değil mi?”

Gelmud’un yüzü acı içinde gerildi, gözle görülür şekilde titremeye başladı.

“Gaahhhh!!” “Uzak dur benden!” Geri geri emeklerken lafları geveliyordu. “Öldün sen!” “İblis Kralı bunu asla affetmeyecek!!”

İblis Kralı, ha? Umarım Leon’dur—onunla zaten bir randevum vardı. Şu an onu alt edebileceğimden şüpheliydim doğrusu ama ne kadar güçlü olduğunu merak ediyordum.

Etrafta birden fazla İblis Kralı’nın fink attığını biliyordum ama güç bakımından hepsi aşağı yukarı aynı mıydı acaba? Bu herif onlar hakkında bir iki şey biliyor gibiydi, zihnini biraz kurcalamak isterdim ama göz açıp kapayıncaya kadar elimden kaçıp gitmesinden nefret ederdim. Onu sorgularken bunu da düşünmem gerekiyordu. Umarım tüm bunlardaki rolünü ifşa ettiği zamanki gibi yine ağzı gevşek davranırdı.

Onu doğrudan yutup tüm anılarını elde edememem ne kötüydü. Büyüsel bilgilerde garip bir şekilde işe yarıyordu ama o bile bir nevi şans işiydi. Yine de oradan her zaman yetenek çekip çıkarabiliyordum ki bu da neredeyse hile yapmak gibiydi.

Aklıma gelmişken, Gelmud komik fikirlere kapılmadan önce onu yerinde çakılı tutmak için Yapışkan Çelik İp yeteneğimi kullanmaya karar verdim. Zaten havada süzülüp bir şeyler mırıldanmaya başlamıştı—muhtemelen uçup kaçmaya çalışıyordu. Ama artık bu bir sorun değildi.

“Lanet olsun sana!” diye bağırdı, ben sessizce ona yaklaşırken kendi kendini çözmeye çalışarak. “D-dur, uzak dur!” “Hey!” “Ork Kralı!” “Buraya bak!” “Kurtar beni!!”

Şimdi de az önce aptal ve kafile başı dediği Ork Kralı’ndan medet umuyordu. Tam bir umutsuz vaka. Adamlarının takdirini kazanmış liderlere her zaman saygı duymuşumdur ama bunun tam tersi olanlardan nefret ederdim. Özellikle de emrindekilere harcanacak piyon gözüyle baktıklarında. Böylelerine karşı hiç merhametim yoktu.

Muhtemelen üzerinde bir sürü iştah kabartan yetenek barındırıyordu. Artık daha fazla vakit kaybetmeye gerek yoktu. Ama öncesinde Gelmud’la konuşmuş olmak, onu yeme düşüncesini hiç de iç açıcı kılmıyordu.

Etrafını saran ceset yığınları kalbini acıyla sızlatıyordu.

“—Açım…”

“—Açım…”

“—Sen de kimsin?” Bir yüce ork çocuğu mu? “Neden ölüp gitmiyorsun be işe yaramaz velet?”

“—Hepimiz açlıktan ölüyoruz…” “Ey ulu büyü doğumlu, ne olur merhamet et bize…”

“—Dokunma bana!” “Kirin pasın giysilerime bulaşacak…” “Hmm?” “Bekle.” “Sen…”

“—Bunu yememde bir sakınca var mı?”

“—Elbette.” “Kendini tutmana gerek yok.” “Doyana kadar ye ki büyüyüp güçlenesin.”

“—Teşekkür ederim, ey ulu büyü doğumlu!!” “Bunu asla unutmayacağım—”

“—Önemli değil.” “Bugünden itibaren beni baban belleyebilirsin.” “Hah, doğru ya.” “Sana bir isim vereyim.” “Bundan böyle ‘ismin’—”

Geçmişten sahneler zihninde şimşek gibi çaktı. Onu evlat edinen büyü doğumlu tarafından ilk kez bulunduğu anın anıları… Ve şimdi, bu iyiliğin karşılığını ne şekilde olursa olsun ödeyebilmek umuduyla manevi babasının emirlerini yerine getiriyordu.

İkisinin de görevi aynıydı; bu bereketli Jura Ormanı’nı, orklar için ikinci bir cennete dönüştürmek. Böylece, İblis Kralı’nın bile dönüp bakmayacağı kadar çorak, açlık ve hastalıkla boğuşan kendi yurtlarını terk edebileceklerdi.

Ormanın kontrolünü bir ele geçirebilse, babasının yetenekleri İblis Kralı tarafından takdir edilecekti. İblis Kralı’nın yönetimine girecek ve bu gerçekleştiğinde daha da fazla soydaşına yardım eli uzatacağına söz verecekti.

Ancak bunu başarmak için güce ihtiyacı vardı. Ormandaki üst kademe ırkları tüketmeli, daha fazla güç kazanmalı ve orklar için yeni bir cennet, üzerine gelecek inşa edebilecekleri güvenli bir liman kurmalıydı. Ormanın lütufları sayesinde yoldaşları bir daha asla açlık çekmeyi düşünmek zorunda kalmayacaktı. Diğer ırklar acı çekebilirdi belki, ama en nihayetinde bu mutlak ve sarsılmaz yasanın, yani “güçlü olanın hayatta kalması” ilkesinin kendileri için de geçerli olduğunu kabul etmek zorundaydılar.

Sonuçta bu savaş, hayatta kalmaya muktedir tohumları bulma mücadelesiydi.

Her şeyin bu şekilde sonuçlanması gerekiyordu.

“—Çoktan bir İblis Kralı’na evrilmiş olsaydın ya…”

Ne demek istemişti? Babası Lord Gelmud ondan ne istiyordu?

Ork kralı olarak anılan varlığın yapabildiği tek şey, mat ve sarımsı gözleriyle manevi babasına bakakalmaktı.

Gelmud, korkudan felç olmuş hâlde, elleri bağlı olmasına rağmen yoktan var ettiği büyü güllelerini peş peşe bana fırlatıyordu. Bayağı hünerli bir hareketti ama hiçbir işine yaramadı. Büyü gülleleri Çok Katmanlı Bariyer‘imden zararsızca sekip gitti; herhalde yakın dövüş saldırısı sayıldıklarından savunmamı zerre kadar delemiyorlardı. Önceki Tahlil‘imden bunu zaten biliyordum, bu yüzden artık onları Yutucu ile yutma zahmetine girmeme gerek kalmamıştı.

Yüzündeki o küstah sırıtışın yerini çaresiz bir dehşet nidası almıştı.

“Kahretsin!” diye bağırdı. “Yardım et bana Ork Kralı— yani, Geld!!”

Ha. Demek adama bir isim vermişti en nihayetinde. Tahmin edemediğim bazı sebeplerden ötürü Ork Kralı ile olan ilişkisini gizlemek istiyordu herhalde. Daha önce “müdahale etmesi yasak” olduğunu söylemişti, sanırım bununla bir ilgisi vardı.

Bu çağrı, en sonunda Ork Kralı’nı harekete geçirdi. Gelmud’a yardım etmek mi istiyordu? Eh, peki bakalım. İstediğini yapmakta özgürdü. Zaten Treyni’ye onu ortadan kaldıracağıma dair söz vermiştim. Dışarıdan bakıldığında Gelmud’un kuklasından pek bir farkı yok gibi görünüyordu ama umurumda değildi. Perde arkasındaki adamı ortadan kaldırmak her şeyi tereyağından kıl çeker gibi bitirmeyecekti sonuçta.

Bu orktan nefret etmek için bir sebebim yoktu. Ama bu, yaşamasına izin verebileceğim anlamına gelmiyordu.

Aramızdaki mesafeyi kapatmasını izlerken durumu tarttım. Bunların hiçbiri zerre kadar tehditkâr hissettirmiyordu. Henüz onunla fiziksel temasa geçmediğim için büyü rezervlerini tam kestiremiyordum ama Benimaru’nunkinden pek farklı olmadığını tahmin ediyordum. O da hâlâ Ifrit’inkinin yarısı kadardı. Ciddi bir çaba gösterirsem pek zor olmamalıydı. Asıl endişem, tüm bu ork askerleri lidersiz kaldığında ne olacağıydı.

“Hah, sonunda ayağa kalkabildin be işe yaramaz aptal.” “Ha-ha-ha!” “Kendini ne sanıyorsun bilmiyorum ama gerçek gücün tadına bakmak üzeresin!” “Yakala onu Geld!” “Bana karşı gelmenin ne demek olduğunu göster ona ve—”

Islak, vıcık bir ses çıkaran bir gümlemeyle Gelmud’un emri cümlenin ortasında kesildi. Kafası, kanla ıslanmış toprakta birkaç metre öteye yuvarlandı. Ork Kralı, biraz kaba da olsa, kafayı omuzlarından tek hamlede uçurarak harika bir iş çıkarmıştı.

Çatır, çutur, vıcık.

Öğğ, iğrenç… Adamı yiyor resmen.

Ork Kralı, Gelmud’un yanına yaklaştığında satırı andıran silahıyla adamın kafasını uçurmakta bir an bile tereddüt etmemişti. Bu iş biter bitmez cesedi dilimlemeye başladı; bedenini lokma büyüklüğünde küçük parçalara ayırıp vakit kaybetmeden ağzına tıkıyordu. Gelmud için oldukça aşağılık, acınası ve bir o kadar da yakışan bir sondu.

Demek bu domuz herif de onun ölmesini istiyordu, ha? Yoksa bu ork içgüdülerinin bir eseri miydi? Her halükarda benim için pek de iyi bir haber sayılmazdı. Mat, sarımsı gözlerinde artık gençlik ve zekanın ışıltısı vardı. Tadına baktığı tüm farklı ırklardan kazandığı güce kurban gidip kaybettiği bilincini yeniden kazanmıştı. Bunu hiç hesaba katmamıştım… Besle kargayı oysun gözünü dedikleri bu olsa gerek.

Ortaya çıkan aura, bugün şimdiye kadar deneyimlediğim hiçbir şeye benzemiyordu.

【Onaylandı.】 【Ork Kralı’nın büyü enerjisi miktar olarak genişledi.】 【İblis Kralı tohumuna evrimleşme sürecini başlattı…】 【Evrim tamamlandı.】 【Geld bireyi, Ork Felaketi’ne olan evrimini tamamladı.】

Ooooh… Bu konuşan Dünyanın Sesi‘ydi, değil mi? Vay be.

Bir dakika. Kendine gel oğlum. Adam gerçekten başardı lan. İstediğim an onu pataklayabileceğimi düşünürken düştüğüm duruma bak. Yapma be abi.

Bu tamamen benim hatamdı. Bu kadar böbürlenmemem gerektiğini biliyordum. Gelmud tahmin ettiğimden çok daha zayıftı; ben de tüm bunların arkasındaki asıl adamı öldürürsem her şeyin temizce hallolacağını sanmıştım. Fena çuvallamışım meğer. Fırsatım varken onu öldürmediğime yazıklar olsun.

Tamam, bundan sonra yeni kural. Birini öldürme şansın varsa, hiç düşünme yap. Bunu aklımda tutmam gerekecek. Sonuçta hatalardan ders çıkarmayacaksan hata yapmanın ne anlamı var ki?

Ama sadede dönecek olursak. Bu herifle ne yapmalıyım? Sonsuza kadar kendimi yiyip bitiremem. Öyle ya da böyle, o işinin bitirilmesi gerekecek.

Ben ne düşünürsem düşüneyim, olaylar artık kendi kendine akıp gidiyordu. Gerçeklik beni beklemeye niyetli değildi.

“Graaarrrgh!!” “Ben her şeyi yutup yok eden Ork Felaketi’yim!” “Benim adım Geld— İblis Kralı Geld!!”

Geld için durum, sanırım başından beri Gelmud’un kendisinden istediği şeyi gerçekleştirmekten ibaretti. Gelmud onun bir İblis Kralı olmasını istemişti, o da bir İblis Kralı’na evrilmenin en hızlı yolunu seçmişti sadece. Tam da Gelmud’un istediği gibi. Hiçbir hizmetkâr efendisine bundan daha sadık olamazdı; ne yazık ki bunu zamanında fark edememiştim. O anda yapabildiğim tek şey “Ne canavar ama…” diye inlemek oldu.

Gözlerinde artık gençlik, ışıl ışıl bir enerji ve zekâ parıldıyordu. Sadece varlığı bile, Gelmud’un asla ulaşamadığı ölçekte yoğun ve eziciydi.

İşte bir İblis Kralı böyle bir şeydi. Büyü enerjisi katlanarak neredeyse ezici bir boyuta ulaşmış bir canavar. Bu unvanı kesinlikle hak ediyordu. Dünyanın Sesi bunun henüz bir İblis Kralı tohumu olduğunu ima etmişti—belki de asıl evrim henüz gerçekleşmemişti?

Onu hemen şimdi öldürsem iyi olacaktı, yoksa gerçekten dünya için bir felakete dönüşecekti.

*

Benimaru ve diğer ogrlar savaş pozisyonu almıştı. İblis Kralı Geld’in ne kadar büyük bir tehdit olduğunu görebiliyorlardı. Rahat gülümsemelerinden eser kalmamış, yerini sert ve ciddi ifadelere bırakmıştı.

“Efendim Rimuru!” dedi Benimaru. “Bunu bize bırakın!” Shion ise konuşma zahmetine bile girmedi. Göz açıp kapayıncaya kadar devasa kılıcını kınından çıkarıp Ekstra Yetenekler olan Çelik Güç ve Beden Güçlendirme ile daha da artırdığı tüm gücüyle savurdu.

Geld, elindeki satırla saldırıyı tek elle engellemeye çalıştı. Onun için bile bu pek yeterli olmadı. Sağ elini de kaldırarak Shion’un amansız saldırısına karşı koymak için elinden geleni yaptı.

“Pis bir domuzun İblis Kralı olabileceğini mi sanıyorsun?!” diye bağırdı Shion, yukarıdan bir darbe daha indirirken. “Sakın böyle bir şeye inanmaya kalkışma!” Kurobe’nin ustalıkla dövdüğü kılıcın etrafında artık gözle görülür bir aura vardı ve İblis Kralı’nın bedenine boğuk bir sesle çarptı.

İkisi de birer adım geriledikten sonra tekrar çarpıştı. Uzun kılıç satıra çarptıkça savaş alanına kıvılcımlar yağıyordu. Başa baş bir mücadele gibi görünüyordu ama çok geçmeden aralarındaki fark belirginleşti. Geld’in her bir kası şişiyor, zırhı adeta vücudunun bir parçasıymış gibi zonkluyordu.

En nihayetinde üstün gelen taraf İblis Kralı oldu. Beden Güçlendirme‘ye ve diğer her şeye rağmen kas gücü Shion’unkini fersah fersah aşıyordu. Evrim, fiziksel bedenini muazzam derecede güçlendirmişti. Çaresizlikten iç çekmek istememe neden oluyordu.

Shion geriye doğru fırlatıldı ve Geld onun peşine düştü. Tehlikeyi fark eden Shion, darbenin etkisini azaltmak için geriye doğru sıçrarken darbeyi saptırmaya çalıştı. Yine de aldığı hasar ortadaydı. Acıyla yüzünü buruşturdu—tekrar harekete geçmeye hazır olması biraz zaman alacaktı.

Fakat burada sadece Shion yoktu. Geld takip saldırısını yaparken, arkasında orta yaşlı bir samuray dimdik dikildi.

Bu Hakuro’ydu ve benim bile takip etmekte zorlandığım bir hızla kılıcını gizlendiği bastondan çekti.

Kılıç, kullanıcısının içindeki savaş enerjisiyle beslenerek kesintisiz bir ışıkla parıldıyordu. Parlaklığı, Hakuro’nun bu işe ne kadar odaklandığını açıkça gösteriyordu. Artık kimse onu engelleyemez ya da ondan kaçamazdı. Metalik bir parıltı İblis Kralı’nın bedenini baştan başa geçerek onu pürüzsüzce ikiye böldü, hatta kılıç yukarı dönerken kafasını bile uçurdu.

Bu kadarı yeterli olmalı diye düşündüm ama yine fazla iyimser davranıyordum. Geld’in bedeni, tüm parçaları dokunaç benzeri uzantılarla bir araya getiren sarımsı bir aura sayesinde tekrar birleşti. Bütünleşen beden ardından aşağı eğildi, yerden kafasını aldı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi yerine taktı.

Korku filmlerini aratmayan bu sahne herkesi bir anlığına sessizliğe gömdü. Hakuro bile gözle görülür şekilde şaşırmıştı.

Artık İblis Kralı Geld hakkındaki en korkunç şeyin onun bu dünyadan değilmiş gibi görünen iyileşme yetenekleri olduğunu anlamıştım. Şimdilik bu canavarın herhangi bir direnci olmayabilirdi ama onları bir kez kazandığında onu öldürmek imkânsız hale gelecekti.

Derken:

“İblis İpi Bağlaması!”

Souei, Geld’i yakalamak için Yapışkan Çelik İp‘ini kullandı. Hakuro’nun gölgesinde gizlenmiş, İblis Kralı’nın hareketlerini kısıtlamak için en mükemmel anı bekliyordu.

“İşini bitir, Benimaru!” diye bağırdı. Benimaru çoktan harekete geçmişti bile, aniden bir Cehennem Alevi saldırısı serbest bıraktı. Geld’in etrafında yalnızca küçük bir kubbe açıldı—bunu kasten mi küçük tutmuştu yoksa dördünü birden kullandıktan sonra enerjisi mi azalmıştı bilmiyordum.

Hareketsiz kalan Geld’in, İblis Kralı’nı küle çevirmek için elinden geleni yapan yüksek sıcaklıktaki alevlerle kaplanan bariyerden kaçmasının imkânı yoktu. Isının gücü kubbenin boyutundan etkilenmiyordu, bu da bize kesin bir ölüm vadediyordu.

Ya da biz öyle sanıyorduk. Birkaç saniye sonra kubbe yok oldu—ve Geld öylece, rahatça dikiliyordu. Benimaru bu manzara karşısında yüzünü ekşitti. Cehennem Alevi güçlü bir hamleydi, evet, ama verimlilik üzerine tasarlanmıştı. İşini yalnızca birkaç saniye içinde bitirmeye odaklıydı; Ifrit’in yaptığı gibi alevleri uzun süreler boyunca canlı tutma yeteneğine sahip değildi.

Nispeten az bir enerjiyle Ifrit tarzı sıcaklıklar üretmek etkileyici bir başarıydı, beni yanlış anlamayın. Ancak yeterli dirence sahip bir hedef, patlamadan sağ çıkmak için kolayca savunmaya odaklanabilirdi sanırım. Eğer Benimaru bunun daha uzun sürmesini sağlayabilseydi, alevler en nihayetinde her türlü direnci ya da yenilenme yeteneğini alt edebilirdi. Ya da belki ateşi dünyadaki her şeyi yakabilecek kadar daha da sıcak hale getirmek için odaklanabilirdi. Ama ne yazık ki öyle değildi.

Yine de tamamen etkisiz sayılmazdı. Geld’in ısı direnci yoktu; derisi korkunç şekilde yanmıştı. Bunun ölümcül bir darbe olmasını engelleyen tek şey aurasının sağladığı dirençti. Muhtemelen balçık formundayken bende de olan Öz Yenilenme tarzı bir şey kazanmıştı. Yanmış deri çoktan dökülüyor, altından yeni deri oluşuyordu. Ve Geld bir şeyler fısıldadığı anda, her zamankinden çok daha hızlı bir şekilde iyileşmeye başladı.

Gelmud’un kendi iyileşme yeteneklerini devralmış—ya da ele geçirmiş—olmalıydı. Kendi doğuştan gelen yetenekleriyle birleşince, muhtemelen Aşırı Hızlı Yenilenme yeteneğimle benim kadar hızlı iyileşebilirdi.

Ben izleyip tahlil ederken savaş devam ediyordu. Ranga, Geld henüz Benimaru’nun verdiği hasarı tamamen iyileştiremeden üzerine bir darbe daha indirmeyi hedefledi. Tıpkı daha önce benim yaptığım gibi, Kara Yıldırım‘ını tek bir noktaya odaklayıp serbest bıraktı. Süslü bir şey değildi; sadece muazzam, öldürücü bir güçtü. Doğrudan Geld’e çarptı ve onu olduğu yere çiviledi. Yanıp kapkara olmuştu ve biz izlerken yere yığıldı.

Bu sefer kazandığımızdan emindim. Neden olmasındı ki? Ben bile öyle bir saldırıya dayanabileceğimden emin değildim. Benim bir Kopya‘m olsaydı, çıtır çıtır yanıp küle dönerdi.

Sanırım bu yaratığı indirmek için hepimiz el birliği yapmış olduk. Umarım bu yüzden hakkımda kötü düşünmezler. Ogre büyücülerinden birinin onu teke tekte alma şansı olduğunu hiç sanmıyordum. Bu saldırı Ranga’nın da enerjisini tamamen tüketti—Kara Yıldırım muazzam miktarda enerji harcıyordu ve sonuç ortadaydı. Şimdi yerde kıvrılmış, kımıldayamayacak haldeydi. Keşke birazını yedekte saklasaydı ama böyle bir anda saklamadı diye onu suçlayamazdım. Hem artık bitti, değil mi?

Sonra bir ses duydum.

“Demek…” “…acı buymuş.”

Kapkara olmuş, yanmış iblis kralı yeniden ayağa kalkmıştı.

Bitmemiş galiba, ha?

“Yok artık,” diye fısıldadım.

Bu canavar tüm mantık sınırlarının tamamen ötesindeydi. Bunun artık gerçeklikten ibaret olup olmadığından bile emin değildim.

Gözlerimin önünde, iblis kralı iki kolunu birden koparıp yemişti.

Bir Ork generali ona doğru koştu.

“Efendim, bedenimin sizinkiyle birleşmesine izin verin…”

Birbirlerine başlarıyla onay verdiler ve hepsi bu kadardı. Ork generali katledildi ve hemen ardından pişkince yendi.

Hadi ama… Attığı her ısırıkta o yanmış deri dökülüyor, altından taptaze yeni bir katman çıkıyordu. Ardından, tükettiği şeylerden kazandığı kas ve liflerin gücüyle yepyeni kollar çıkardı. Sanırım bunu kullanarak kendine istediği kadar Öz Yenilenme uygulayabilirdi.

İnanılmaz bir iyileştiriciydi, ne denir ki. Yani cidden, bu herifi tek darbede öldüremezsek bu işin içinden asla çıkamayacağız. Ya da işini bitirmek için onu atomlarına kadar yok etmemiz gerekecekti. Yine de kesin olarak bildiğimiz tek şey, en güçlü beş tabiyetimin yeteneklerini birleştirmesinin bile yetersiz kaldığıydı.

Sonra iblis kralı gırtlaktan gelen gür bir savaş nidası attı. “Yetmez!” diye bağırdı, sarı haresi tüm bedeninde dolanıyordu. “Daha fazla! Daha fazla, daha fazla yememe izin verin! Hepsini tüket! Kaos Yiyici!!”

Hissi olan duyargalar gibi, sarı hare yakındaki ceset yığınlarına doğru uzandı. Etlerini anında çürütüp hepsini bir bütün olarak tüketti. Aslına bakılırsa, Geld’in gücünün arkasındaki asıl itici güç bu sarı hareydi.

Bu, onun benzersiz yeteneği Açgözlü‘nün başka bir uygulamasıydı. Bu yeteneğin bir parçası da Çürüme içeriyordu; temas ettiği her şeyi harfiyen çürüten bir şeydi. Hedef buna direnç gösteremezse, organik bir varlıksa çürüyüp ölüyordu. Gerçekten korkunçtu.

Bütün bunları içgüdüsel olarak sezerek birliklerime geri çekilme emri verdim.

“Geri çekilin!”

Verdiğim an, ogre’lar geriledi.

“Gobta ve Kertenkele-Adamlar’a buraya yaklaşmamalarını söyleyin!”

“Peki ya siz, Efendi Rimuru?” diye sordu Benimaru.

Cevap vermek için ağzımı açtım. Ama sözüm kesildi.

“Benim bir sonraki yemeğim olacaksın. Öl! Ölüm Marşı Dansı!!”

Daha önce Gelmud’un denediği saldırının aynısıydı. Ancak şimdi çok daha yıkıcıydı. Sadece içine çok daha fazla enerji sıkıştırılmakla kalmamış, her bir minik büyü okuna Çürüme de eklenmişti. Bir tanesi bile isabet etse ogre’lar ağır şekilde yaralanırdı.

Bir şeyler yapmalıydım.

Bedenimin titremesine artık engel olamıyordum. Bu, tamamen içgüdülerden gelen bir şeydi. Eyvah. Bir türlü durduramıyordum.

Bu korku mu?

Hayır.

Bu… neşeydi.

Ah. Demek sevinçten havalara uçuyordum.

Evet—

Bedenimin derinliklerinden gelen çılgınca bir sevinçle titriyordum ve bunu durdurmak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

En güçlü beş savaşçımın bile baş edemediği bir düşman. Yine de kalbimde korkudan eser yoktu. Bu savaşa girerken taşıdığım o kasvet artık geçmişte kalmıştı.

Şimdi, bu iblis kralı zihnimde kendini yükseltmişti. O benim düşmanımdı. Az önce senin sadece baş belasının teki olduğunu düşündüğüm için üzgünüm. Şimdi ciddiyim!

Büyü oklarından oluşan bir kasırga bana doğru savruldu. Onları tüketmek için Yutucu‘yu kullandım, ardından sarı duyargalar etrafımı sardı.

İblis Kralı Geld’in Ölüm Marşı Dansı okları, sanki kendi bilinçleri varmış gibi havada süzüldü ve beni yutmak için üzerime çullandı. İçine Kaos Yiyici nüfuz etmişti ve yerine getirmesi gereken bir görevi vardı.

Bir an sonra, o esnek duyargalar etrafımı sarıverdi. Hâlâ benim Çok Katmanlı Bariyer‘imin öbür tarafında olsalar da hiç de hoş bir his vermiyordu.

Öyle mi? Beni tüketmek mi istiyorsun? Pekala, olsun bakalım. Yapabiliyorsan yap!

Tamamen gaza gelmişken, içgüdülerim hafifçe gülümsememi emretti.

Beni yemek istiyorsan, önce sen yenirsin.

Sessizce maskemi çıkarıp cebime koydum.

İblis Kralı Geld ile kapışmamın vakti gelmişti.

Tarafsız bir gözlemci muhtemelen iblis kralını yenmekte zorlanacağımı varsayardı.

Ancak etrafımı hâlâ sarı hare sarmışken, yavaşça kılıcımı çıkardım. Bu hareden hoşlanmamıştım ama bana pek zarar vermiyordu. Cephaneliğimde Çürümeye Karşı Direnç yoktu ama üzerimde yakın dövüş hasarı bırakıyor olmalıydı—Aşırı Hızlı Yenilenme ile telafi edemeyeceğim bir şey değildi.

Aramızdaki mesafeyi kapatıp Geld’e savurdum. Satırıyla beni temiz bir şekilde engelleyip takla attırarak geriye savurdu. Zaten bu kadarlarını beklemeliydim. Kılıç kılıca bir çarpışmada Shion’u yenemezdim ki o bile az önce bu adama kaybetmişti. Kılıç ustalığı bakımından benden bambaşka bir boyutta olan Hakuro bile ona karşı pek bir şey yapamamıştı.

Rakibimin kafasını karıştırmak için aşırı yüksek bir hızla hareket edip başka bir hamle daha denedim; aklıma gelen her açıdan bulabileceğim bir zayıflık arıyordum. Anlamsız olduğunu biliyordum ama bu döngüyü tekrarlamaktan kendimi alamıyordum. Ne zaman engellensem ya da püskürtülsem tekrar geri dönüyor, her şeyi sınıyordum.

Bu bana tek bir şeyi garantiledi. Güçsüzdüm.

Doğrudan emrim altındaki beş savaşçıyı, ayrıca Shuna ve Kurobe’yi düşündüm. Her biri yeteneklerimin bir kısmını devralmıştı ve bunları kullanma konusunda benden katbekat uzmandılar.

Bir tazeleyelim:

Ranga: Kara Yıldırım, Rüzgâr Kontrolü

Benimaru: Kara Alev, Alev Kontrolü

Hakuro: Düşünce Hızlandırma

Shion: Çelik Güç, Beden Güçlendirme

Souei: Gölge Hareketi, Kopya

Shuna: Tahlil ve Değerlendirme

Kurobe: Araştırma

En sıradan yeteneklerde bile aradaki farklar barizdi. Devraldıkları yetenekler, benimsediklerimin ya alt sürümleri ya da eksik halleriydi. Her bakımdan kesinlikle bir alt kademeydi. Ama hepsi bunları çok daha etkili kullanıyordu. Biriyle teke tek savaşsam kazanabileceğimden oldukça emindim. Peki ya birkaçıyla aynı anda? İmkânı yok. Savaşçılarım işte bu kadar güçlenmişti.

Buna rağmen iblis kralı Geld muhtemelen hepsini tek seferde avlayabilirdi. Ve kazanırdı. Bilge‘nin savaş sonuçlarına dair tahlili bana bunu söylüyordu. Hepsinde gerçekten belirleyici bir silah eksikti ve er ya da geç enerjileri tükenip kaybedeceklerdi.

Bu, normal şekilde savaşırsam yenebileceğim bir düşman değildi. Normal şekilde vurgusuyla.

Ogre’lar kendi yeteneklerini benden çok daha becerikli bir şekilde kullanabiliyorlardı. Neden böyleydi? Hakuro için bu temel olarak sadece yüksek seviyesinin eseriydi ama ya diğerleri? Birkaç nedeni vardı—yetenekleri kendi Sanatlarıyla harmanlıyorlardı ya da içgüdüleri, kendilerini tutmadan tüm potansiyellerini ortaya çıkarmalarına izin veriyordu. Yetenekleri kendilerine mal etmişlerdi ve onları benim asla yapamayacağım kadar verimli kullanabiliyorlardı. Onları güçlü kılan şey buydu.

Bilge odaklı simülasyonlarım sayesinde, aynı anda birkaçıyla savaşırsam yenmekte zorlanacağımı biliyordum. Ama durum gerçekten böyle miydi? Ve… gerçekten ben “güçsüz” müydüm ki?

Buna cevap vermek gerekirse—

Bir varsayımla başlayalım.

Yeteneklerimin çoğu diğer canavarlardan zorla söküp alındı. Onlarla doğmadığım için, ilk olarak tam olarak ne olduklarını anlamakla başlamam gerekiyordu. Direksiyonun arkasına oturacak kadar uzun boylusun diye eline otomatik olarak sürücü ehliyeti tutuşturulmaz—ve bu şekilde profesyonel bir yarışı kazanmayı da kesinlikle bekleyemezsin.

Ama kendimi bu dünyaya aktarılmış bulduğumda, zaten bir iki yeteneğim vardı. Doğuştan sahip olduğum, parmak şıklatmak kadar zahmetsizce kullanabildiğim yetenekler.

Bu yüzden tek ihtiyacım olan tek bir emirdi.

“Pekala, Büyük Bilge. Şu düşmanı benim için darmadağın et!!”

【Anlaşıldı.】 【Otomatik savaş moduna geçiliyor.】

İşte cevabım buydu.

İblis Kralı Geld sevinçten havalara uçuyordu. Gerçekten dişe diş mücadele edebilecek canavarlar—hem de aynı anda beş tane!

Geld’e acı hissettirecek kadar dişli her canavar, midesinde ağırlanmaktan memnuniyet duyardı. Bulabildiği en güçlüleri yiyebilirdi ve bu da onu iblis kralı evriminde çok daha ileriye taşırdı.

Tam onları yutup bitirmek üzereyken, yolunu başka bir canavar kesti. Geld açtı. Ağır hasar almıştı ve kendini iyileştirmek için et ile kana ihtiyacı vardı. İşte bu yüzden yoluna çıkan bu canavar, maske takan bu garip yaratık onu bu kadar çileden çıkarıyordu.

“Değersiz bir uşak,” diye düşündü. Neredeyse hiç hissedilir bir haresi yoktu ve sıradan bir insana benziyordu. Yine de kanat çıkarıp uçtuğunu görmüştü, bu yüzden canavar soyundan geldiğine şüphe yoktu.

İblis kralı, gözüne kestirdiği o beş çerezle birlikte bu şeyi de öldürmeyi niyetlemişti. Ama çok garipti—Geld’in saldırıları hiçbir işe yaramıyor gibiydi. Çok geçmeden o beş çerezini elinden kaçıracaktı.

Şimdi bu canavar, iblis kralının karşısında yapayalnız duruyordu. Maskesini çıkarıp gerçek yüzünü ortaya çıkardı—her ne kadar görünüşü ay gibi gümüş rengi saçlarıyla kız çocuğunu andırsa da. Şirin görünüyordu ama yüzündeki tebessüm katıksız bir kötülük doluydu. Sanki yaklaşan bu savaşı iple çekiyor gibiydi.

Maske çıktığı anda, bastırdığı hare etrafa yayılmaya başladı. Geld ters bir şeyler olduğunu sezdi. “Bana mı öyle geliyor?” “Bu harenin derinliğini kavrayamıyorum bile…”

Ancak endişelerine rağmen Geld, bu yaratığın bir dizi anlamsız saldırı savurduğunu gördü. Belki de gerçekten ona öyle gelmişti.

“Öyleyse önce seni yiyeceğim!”

Bu cılız böcek yemeğinin önüne dikildiyse, Geld’in merhamet göstermesi için hiçbir sebep yoktu. Üstelik bu yaratık, başta düşündüğünden çok daha fazla enerjiye sahipti. Yüksek kaliteli bir başlangıç tabağı.

Bu can sıkıcı haşereyi bir kenara savuran Geld, son darbeyi vurmaya hazırlanarak satırını daha sıkı kavradı. Fakat tam o anda yaratık saçma sapan saldırılarını kesti ve yerde kaskatı, dimdik durdu.

Şimdi ne yapıyordu?

Kızsı yaratığın ifadesi donakaldı, duygudan tamamen arındı. Ve sonra, ona baktı. O gözler—sanki onu tartıp biçer gibi altın gibi parıldıyordu. Geld bunun ne anlama geldiğini merak etti. Sonra tam karşısında bir kol olduğunu fark etti.

…?!

Ne olduğunu biliyordu ama bunu bir gerçek olarak kabul etmekte tereddüt ediyordu. Kendi sol kolu bir anda dirseğinden kopmuş, gözlerinin önünde havalanmıştı. Ardından Kara Alev ile küle çevrildi.

Canavarın elindeki kılıç kara bir alevle sarılmıştı. Isı yaymadan yanıyordu ama kopan kolu saliseler içinde buharlaştırmıştı. Sıcaklık seviyesi akıl almaz olmalıydı.

Bir düşman mı?

Evet. Bir düşman. Az önce yemekten başka bir şey olarak görmediği bu şey. Şimdi işler değişmişti. Düşman artık çok daha devasa bir varlık sergiliyordu.

İblis kralının evriminden bu yana karşılaştığı ilk düşman, onu tepeden tırnağa tedirgin etmişti. Fiziksel olarak bir rahatsızlık hissetmeye başladı.

Hayır… “Kolum yenilenmiyor mu?!”

Kendi kolunu kontrol etti. Kolun ucu hiç sönmeyecekmiş gibi duran bir Kara Alev ile yanıyordu. Haresi artık düşmanınkine bağlıydı ve iyileşmesini engelliyordu. Bunu onun başına açan düşmanı öldürmediği sürece alev asla kaybolmayacaktı.

Geld’in gözlerini öfke bürümeye başladı. Kolun kalan kısmını omuzundan söküp attı, birkaç büyük ısırıkta tüketip ardından yuvasından yeni bir kol çıkardı. Sonra bir an düşündü. Eğer daha önce yeterince gücü yoksa, bunu yetenekleriyle telafi edebilirdi. Bu düşmanın hızı muazzamdı ama güç avantajı Geld’in elindeydi. Onu bir ezebilse, o bütün hız da kendisinin olacaktı.

Satırını bu canavarın her zamankinden çok daha çevik olan hareketleriyle eşleştirerek düşmanın tüm gücünü göğüsledi. Ancak kılıç satırla buluştuğu anda Kara Alev satırı tamamen yuttu ve eritti.

İmkânı yok…!

İblis Kralı Geld şok içinde geriledi. Bu bir düşman mıydı? Hayır. Bu bir tehditti. Elindeki tüm güçle onu tüketmek zorundaydı. Aksi takdirde yenilen tarafın kendisi olacağını nihayet anlamıştı.

Geld’in haresi kabardı ve kuvvetli bir şok dalgası saldı. Canavarın bundan sıyrılışını izledi, ardından bir kez daha Ölüm Marşı Dansı‘nı serbest bıraktı. Büyü oku havada sekize bölündü, her bir ok hedefine doğru savruldu. Her biri Açgözlü ile güçlendirilmiş, Çürüme özelliğiyle donatılmıştı.

Canavar havalarda süzülürken onlardan sıyrıldı ve kendisini takip eden her bir oku yuttu.

Geld kahkaha attı. “Şimdi tüketileceksin!”

Az önceki beş savaşçı artık aklının ucundan bile geçmiyordu. Artık önemli olan tek şey önündeki avdı.

Canavarın dikkati hâlâ büyü oklarıyla dağılmış durumdaydı. Karşısına dikilip gövdesine doğru uzandı. Düşmanı tam zamanında durumu fark etti. Arkasını dönüp onunla boğuşmaya başladı. Güç avantajı Geld’deydi. “Şimdi onu ezebilirim,” diye düşündü.

Ama sonra dengesini kaybedip düştü. Düşman dizine bir tekme savurarak eklemini darmadağın etmişti. Karşısındaki bu masum küçük kız… Saldırının ne kadar hızlı, darbenin ne kadar acımasız olduğu akıl alır gibi değildi.

Geld yine de pes edip salıvermedi. “Gah-ha-ha-ha-ha!” “Bu hoşuma gitti!” “Seni tam da bu hâlinle yiyeceğim!”

Av ellerindeydi, ilk ısırık için hazır bekliyordu. Artık çaresizdi. Birazcık hasar alması Geld’in umurunda bile değildi. Darmadağın olan o dizi bile çoktan iyileşip eskisinden farksız hâle gelmişti.

İblis Kralı avucunu sarı bir aurayla doldurdu; bunu avının bedenine zerk etmeye hazırlanıyordu. Açgözlü yeteneği, tek bir dokunuşla düşmanlarını doğrudan çürütmesine, tüm yaşam işlevlerini durdurup onları kendisi için ek besine dönüştürmesine imkân veriyordu.

Benliğinin her zerresi bu yaratığı tüketmek istiyor, enerjisinin her damlası Çürüme yeteneğine akıyordu. Ve birazdan, bedeni yavaşça eriyip hiçliğe karışırken rakibi direnmeyi bırakacaktı…

Her şey tam da düşündüğüm gibi gelişmişti.

Büyük Bilge benzersiz yeteneğinin tam desteği sayesinde, artık yeteneklerimi maksimum verimle kullanarak dövüşüyordum. Onlardan eksiksiz faydalanıyordum ama bu seviye atladığımdan falan kaynaklanmıyordu. “Savaşıyordum” demekten ziyade, dövüşme işini Bilge’nin benim yerime yapmasına izin veriyordum. Her şeyi bizim emektar Bilge’ye devrettiğim tamamen optimize edilmiş bir yöntemdi. Tahmin ettiğim gibi, yeteneklerim üzerinde kusursuz bir hakimiyet sergiliyordu.

Geld’e kaba kuvvetle üstünlük kuramayacağımı anladığımda, kılıcıma Çok Katmanlı Bariyer çekip onu Kara Alev ile yüklemiştim. Bu sayede kılıcın zamanla yıpranması önleniyor, üstelik saldırı gücü de muazzam miktarda artıyordu.

Benim bir türlü becerip tam anlamıyla kullanamadığım yetenekleri bile Bilge ustalıkla idare ediyordu. Elindeki tüm verileri işliyor ve bir sonraki adımda her zaman en etkili hamleyi seçiyordu. Tıpkı bir satranç problemi çözer gibi, İblis Kralı’nın icabına bakmanın yolunu ararken tüm tahtayı hesaba katıyordu.

Yine de gardımı düşüremezdim. Geld hız konusunda bana yetişmeye başlıyordu; bu dövüş uzarsa işler daha da kötüye gidebilirdi. Üstelik potansiyel geliştirmelerinden biri Alev Direnci ise, ona karşı kozsuz kalırdım.

Kahretsin, belki de çoktan o noktaya gelmiştik bile. Ayrıca benim için geçerli olan her şey İblis Kralı Geld için de tamamen geçerliydi. Henüz yeni evrimleşmişti; devraldığı güçlerin hiçbirine alışkın değildi. Ne avantajım varsa, boş yere vakit kaybettiğim her an onu yitiriyordum.

Geld de tıpkı benim gibi evrimin tam ortasındaydı. Savaşı bu şekilde yürütmek zorunda kalmamın sebebi de buydu.

Onunla boğuşmaya girmek tam da Bilge’nin öngördüğü şeydi. Geld’i sadece Kara Alev ile küre dönüştürmenin zor olacağı anlaşılacaktı. O kadar hızlı iyileşiyordu ki onu tamamen yakıp kül etmek çok zaman alacaktı. Yine de onu bir Alev Çemberi içine hapsedebilirsek bu mümkündü; işte bu yüzden önce onu etkisiz hale getirmem gerekiyordu.

Ben de rakibimi anında bastırıp onu en alışkın olduğu yetenekleri kullanarak dövüşmeye davet etmiştim. İblis Kralı bu tuzağa harika bir şekilde düştü ve güç gösterimi kabul etti.

Tıpkı Bilge’nin tahmin ettiği gibi Geld beni çürütmek, ardından da tüketmek istiyordu. O zamana kadar bir Alev Çemberi kurabilirsem kazanan ben olacaktım.

Bilge’nin hakkını teslim etmeliydim; adamı açık bir kitap gibi okumuştu. Ancak şimdi aklımdan şöyle bir geçirip durduğum—ve Bilge’nin gerçekleşme ihtimalini imkansıza yakın derecede düşük görerek göz ardı ettiği—o tek olasılık gerçek olmuştu.

“Gah-ha-ha-ha!” “Alevler bana sökmez, haberin olsun!”

Onunla birlikte kendimi bir Menzil Bariyeri içine hapsetmiştim. Alev Çemberi artık devreye girmişti—ve etrafımız binlerce dereceye ulaşmışken alevler içinde kalması gereken İblis Kralı Geld, bunun yerine suratıma karşı kahkahalar atıyordu.

Bu en kötü senaryoların gerçekleşmesinden nefret ediyordum.

【Bildirim.】 【Düşmanın aleve karşı direnç sahibi olduğu doğrulandı.】 【Planın derhal değiştirilmesi talep ediliyor…】

Büyük Bilge, sesinde hafif bir huzursuzluk sezdiğimi hayal etsem de her zamanki gibi tepkisiz bir edayla tekrar devreye girdi.

Bu korkunçtu. Gerçekten rezil bir durumdu. Olaya dair en heyecanlı noktada, düşmanım beni mat etmişti. Ama—nedense? İçimde hâlâ en ufak bir endişe veya kaygı yoktu. Sanki başından beri böyle olmasını umuyormuşum gibi.

“Öyle mi?” dedim, gururlu bir tebessüm savurarak. “Çünkü birazdan alevlere yenik düşmeyi mumla arayabilirsin.”

Geld’in aurası olan Kaos Yiyici, Çok Katmanlı Bariyerimi delip içeri sızmaya başlıyordu. Canımı yakmıyordu ama tenimin etrafında dolandıkça içimi müthiş bir rahatsızlık kaplıyordu. Yine de—içimde neşeden başka bir şey hissetmiyordum. İstediğim şey tam da buydu. O benim düşmanımdı; en azından bu kadarlık bir meydan okuma sunmalıydı.

“Bu iş bende,” diye içimden fısıldadım Bilge’ye ve bedenimin kontrolünü geri aldım. Bilge kontrolü elinde tutarken Geld’i yakın mesafeden gözlemlememe izin vermişti. Bu fırsattan sonuna kadar yararlanarak, gerçekleşme ihtimali en düşük olay vuku bulursa ne yapacağımı düşünmek için Düşünce Hızlandırma yeteneğimle zihnimi bin kat hızlandırmıştım.

Asla hata yapmayan bir bilgisayar her şeyi bir olasılıktan ibaret görme eğilimindedir. Verimlilik peşinde koşar, gereksiz gördüğü her şeyi kestirip atar. İşte bu yüzden ben buradaydım. Ben verimsizlik abidesiydim; kasıtlı olarak eksik bırakılmış düşünce süreçlerine sahip eski bir insandım.

Bu yüzden hayal kırıklığına uğrama, ortak, diye fısıldadım içimden İblis Kralı’na küçümser bir gülüş atarken. Sen mükemmel bir iş çıkardın. Gerisini bana bırak yeter…

Bu herif beni tüketmek istiyordu. En azından bu tahmin doğru çıkmıştı. Bu da bana bir açık kapı bırakıyordu.

Kısa bir süre önce, henüz fırsatım varken İblis Kralı’nı yemiş olmam gerektiğini düşünerek biraz fazla iyimser davranmıştım. Değil mi? Ve ben, özümde bir balçıktım. Tamı tamına üç Doğal Yetenek‘e sahiptim: Emilim, Eritme ve Öz İyileşme. Şimdi diğer çeşitli yeteneklerle birleşip yok olmuşlardı ama elimde hepsinin gelişmiş sürümü olan benzersiz yetenek Yutucu vardı. Bir balçık olarak bana mükemmel uyuyordu. İçimdeki özle bundan daha iyi uyum sağlayabilecek hiçbir şey yoktu.

Evrimleşmiş Aşırı Hızlı İyileşme yeteneğimin, İblis Kralı’nın sergilediği iyileşme gücünden aşağı kalacağını hiç sanmıyordum. Yani birbirimizi tüketmeye başlarsak eninde sonunda kazanan ben olacaktım, değil mi?

【Bildirim.】 【Önce Yutucu yeteneğini harekete geçirme olasılığınız—】

“Olasılığın” hiçbir önemi yok. Endişelenmeyi bırak. Sana gerisini bana bırakmanı söylemiştim, değil mi? Ya İblis Kralı Geld beni çürüterek öldürecekti ya da ben onu daha önce tüketecektim. Olay bundan daha basit olamazdı ve şansım tam anlamıyla yüzde sıfır bile olsa bunu yapmaya hazırdım.

Neden mi? Çünkü başından beri planım tam olarak buydu.

Kendi zaferinden hayli emin görünen İblis Kralı, en az benim kadar coşkulu bir halde şimdi beni eritmeye çalışıyordu. Bedenim parçalanırken çürüyormuş—zayıflıyormuş—gibi davranıp bu durumdan faydalanabilirdim. Parçalanıp onun üzerine yayılarak.

Rakibimin avucundan başlayıp kolu boyunca…

Ve o durumu fark ettiğinde, hamle çoktan başlamıştı.

İçgüdülerimin direksiyona geçmesine izin vererek, bir balçığın doğasında olduğu gibi düşmanımla çatışmaya girmiştim. Şimdi yüzünü bir endişe kaplamıştı. Beni üzerinden söküp atmaya çalıştı ama başaramadı; çoktan tüm bedenini kaplamıştım.

“Anladın mı şimdi?” “Kusura bakma ama o muazzam gücünün artık pek bir anlamı kalmadı, değil mi?”

“Gnh…” “İmkânsız…?!” “Sen ne yapmaya çalışıyorsun…”

“Heh.” “Bir şeyleri tüketme tekelinin sadece sende olduğunu sanıyorsan fena yanılıyorsun.”

Onu tam yerinden vurmuştum. Ve Geld de bunu biliyordu. Sözlerim karşısında yüzünü buruşturdu.

Yine de tam olarak avantajlı konumda sayılmazdım. Şu anlık tam bir kilitlenme noktasındaydık. O, benim Yutma saldırıma direnmek için iyileşme yeteneklerini kullanıyordu; bense onun Çürüme saldırısına karşı ayakta kalmak için Aşırı Hızlı İyileşme yeteneğimi kullanıyordum. Hayat bulmuş bir ouroboros gibi birbirimizi yiyip duruyorduk. Büyük Bilge böyle bir fikri akıl edemeyecek kadar mükemmeliyetçiydi ama bu tam da istediğim şeydi.

Hangimiz diğerini tüketirse kazanan o olacaktı. Kuralları anlamak son derece basitti. Zaten kazanmak istiyorsam en baştan kendimi bu duruma sokmam gerekiyordu. Bu fikir Bilge’nin taktikleri başarısız olduktan sonra aklıma gelmiş değildi; sadece içgüdülerimi takip etmiştim ve sonuç gerçekten bu olmuştu. Alışkın olmadığım, tecrübe etmediğim yeteneklere bel bağlamak yerine, özümde içgüdülerim benden ne istiyorsa ona güvendim ve bana emrettiği şeyi uyguladım. Balçığın Emilim ve Eritme yetenekleri Yutucu bünyesinde birleşmişti, ben de bu içgüdülerin benden talep ettiği şeyi yapıyordum. Sonuçta ben bir avcıyım.

Geld, senin Açgözlü yeteneğin güçlü bir benzersiz yetenek, bunu kabul ediyorum. Ama sen bir avcı değilsin. Sen bir leşçisin. Her şeyi yiyebiliyorsun, bu inanılmaz bir şey ama ben yakalamak ve tüketmek için uyarlanmışım. Bu da bana avantaj sağlıyor. Birbirimizi yemeye devam edeceksek, bundan ilk yeni yetenekler kazanacak olan kişi ben olacağım.

Yırtıcı içgüdülerim bunun gerçekleşmesini emrediyor! Ben canlı yaratıklardan bile yetenek tahlil edip elde edebilirim ama sen Geld—sen onları ancak cesetlerinden çalabilirsin. Ve bu savaşı belirleyecek şey de tam olarak bu olacak.

Ne kadar zaman geçtiğini söylemek zordu. Hâlâ birbirimizi tüketiyorduk. Zaferimden emin bir halde Yutma işine odaklanmışken, aniden en garip sesi duymaya başladım.

“Kaybedemem.”

“Kendi yoldaşlarımı yedim.”

“Kaybedemem.”

“Bir iblis kralı olmalıyım.”

“Çünkü Lord Gelmud’u yedim.”

“Kaybedemem.”

“Yoldaşlarım aç.”

“Kaybedemem.”

“Doyana kadar yemeliyim!”

Düşünceler zihnime akın ediyordu. İblis Kralı’na ait olduklarını tahmin ettim.

Ne saçma ama. İstediğini düşün, ben çoktan kazandım.

“Ama kaybedemem…”

“Kendi yoldaşlarımı yedim.”

“İşledim…” “korkunç bir günah…”

“Kaybedemem.”

“Bak, artık bunu unutamaz mısın?”

“Bak sana ne diyeceğim.”

“Bu dünya tamamen güçlü olanın hayatta kalması üzerine kurulu.” “Ve sen yeterince güçlü değilsin.”

“Bu yüzden öleceksin.”

“Ama kaybedemem…”

“Eğer ölürsem, günahlarımın yükünü yoldaşlarıma bırakmış olurum.”

“Tek başıma günahkâr olmamın bir önemi yok.”

“Açlıktan ölmemek için ne gerekiyorsa yaptım.”

“Bir iblis kralı olacağım.”

“Dünyadaki tüm açlığı üstleneceğim.” “Böylece başka hiç kimse bu kıtlığı çekmek zorunda kalmayacak!”

“Yapabileceğimi biliyorum.”

“Ben bir Ork Afetiyim.”

“Her şeyi tüketen varlığım.”

“Veee hâlâ öleceksin.”

“Ama endişelenme.”

“Bütün o günahları senin yerine ben yiyeceğim.”

“Sen…” “ne?”

“Günahlarımı…” “yiyecek misin?!”

“Hı-hım.”

“Ve sadece seninkileri de değil…”

“Tüm arkadaşlarının günahlarını da yiyeceğim.”

“Günahlarını…” “tüm arkadaşlarımın…”

“Ne kadar da açgözlüsün.”

“Öyle mi düşünüyorsun?”

“Evet.” “Açgözlüyüm.”

“Bu seni daha iyi hissettirdi mi?”

“Öyleyse biraz dinlen ve artık seni yememe izin ver.”

“Ah…”

“Kaybedemezdim.”

“Ama…”

“Çok yoruldum.” “Burası…” “çok sıcak.”

“Açgözlü olan…”

“Yürüdüğün bu yolda huzur olmadığını biliyorsun.”

“Yine de benim günahlarımı üstlenmeye razısın…”

“Sana teşekkür ederim.”

“Açlığım…” “dindi.”

O, Ork Afeti Geld’di.

Ve şimdi, bilinci içimde yok olup gitmişti.

【Anlaşıldı.】 【Ork Afeti ortadan kayboldu.】 【Açgözlü benzersiz yeteneği emildi ve Yutucu benzersiz yeteneği ile birleştirildi.】

Yani ben kazandım.

Onun kadar aç birinin, bu süreçte kendini açlığa mahkûm etmeden beni yenmesine imkân yoktu.

Onun ve tüm ork yoldaşlarının yükünü sırtımda taşıyarak gözlerimi açtım.

Sessizliğin ortasında zaferimi ilan ettim.

“Ben kazandım,” dedim. “Huzur içinde yat, Ork Afeti Geld…”

Goblinlerin ve kertenkele-adamların sevinç çığlıklarını, orkların ise keder ve çaresizlik dolu feryatlarını duyabiliyordum. İşgalleri sona ermişti. Bunun farkındaydılar ve daha önce birbirlerini yerken paylaştıkları düşünceler sayesinde, her şeyin Gelmud’un hainane planlarından kaynaklandığını biliyorlardı.

Beni en çok huzursuz eden şey, Gelmud’u yönlendiren kişi ya da kişilerin büyük ihtimalle hâlâ hayatta olmasıydı. Arkasında kendisini destekleyen bir İblis Kralı hamisi olduğundan bahsetmişti fakat bunun doğru mu yoksa yalan mı olduğunu bilmenin bir yolu yoktu.

Muhtemelen dikkatli olmam gerekecekti—ama neye karşı dikkatli olacaktım? Hiçbir fikrim yoktu. Üstelik bu orkları öylece kendi hallerine de bırakamazdım. Çözmemiz gereken sorunlar hâlâ duruyordu.

Ertesi gün çok önemli bir toplantı yapılacaktı; Büyük Jura Ormanı İttifakı’nın kurulmasıyla tarihe geçecek bir toplantı.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla