Kijinlerden oluşan gayriresmî kabinemi atamamın üzerinden birkaç gün geçmişti.
Tıpkı söyledikleri gibi, Rigurd da dâhil olmak üzere hobgoblinlerle araları iyi gidiyor gibi görünüyordu. Souei, Shuna’ya ham madde sağlıyor, o da bu malzemelerden şimdiden başarıyla ipek iplik eğiriyordu. Üretilen kumaş, köydeki goblinaların hayret dolu bakışlarının odağı olmasını sağlamıştı. Ki bu da oldukça mantıklıydı. Goblin döneminden kalma basit kenevire kıyasla bu yepyeni bir boyuttu.
Shuna artık Lilina’nın liderliğindeki goblinalara —en öndeki Haruna da dâhil— dikiş Sanatını öğretiyordu. Kijin, artık giyim atölyesinin fiilî başkanı olarak hizmet ediyordu. Zırh ustası Garm ile de yakın bir şekilde çalışıyor, rahat giysiler yapma konusunda fikir alışverişinde bulunuyor ve üretimlerini iyileştirmeye çalışıyordu.
Resmî kıyafetlerin ve günlük giysilerin elimizin altında olması pek uzun sürmeyecekti. Bunu dört gözle bekliyordum.
Aynı şekilde, Kurobe de silah ocağımızın başındaydı. Bu, hem onun hem de Kaijin için öğretici bir deneyimdi ve her ikisi de bunun sayesinde daha iyi zanaatkârlar olmuşlardı.
Kaijin daha çok seri üretim çabalarımızı denetlemeye odaklanmıştı —sonuçta kimsenin haftalar boyunca her gün metale vuracak dayanıklılığı yoktu— ama yine de edinebileceği koca bir bilgi birikimi vardı. Muhtemelen araştırma alanındaki tutkularına odaklanırken silah ustalığının inceliklerini Kurobe’ye bırakmanın en iyisi olduğunu düşünmüştü.
Bu durum şimdiden sonuç vermeye başlamıştı. Onu, Kurobe ile hobgoblinlerin binek üzerindeyken kullanabilecekleri bir tür silah hakkında konuşurken yakalamıştım. Umarım önümüzdeki uzun bir süre boyunca sağlam bir ekip olarak kalırlardı.
Bu sırada Souei, kasabanın etrafında bir tür güvenlik ağı inşa eden küçük bir hobgoblin grubuna liderlik ediyordu; yol boyunca, birisi yaklaştığında alarm verecek küçük ölçekli cihazlar yerleştirmişlerdi. Aynı zamanda, sürekli istihbarat topluyor ve gerektiğinde bana aktarıyordu.
Bu, Soei’nin artık tek seferde altıya kadar kendi kopyasını oluşturmak için kullanabildiği Çoğalma yeteneği sayesindeydi. Ayrıca Düşünce İletişimi sayesinde birbirimizle haberleşebiliyorduk ve bu klonlar için bir mesafe sınırı yok gibi göründüğünden, onları gerektiğinde casusluk yapmaları için diyarın dört bir yanına gönderebiliyordu.
Çoğalma ile oluşturulan klonların, savaş yeteneği bakımından asıl bedenleriyle birebir aynı güce sahip olduğunu da belirtmek gerek. Aradaki fark, dayanıklılıklarında —daha doğrusu dayanıklılıklarının olmamasında— yatıyordu. Aslında klonların neredeyse hiç dayanıklılığı yoktu, bu da herhangi bir gizli sanatı kullanacak enerjiden yoksun oldukları anlamına geliyordu. Yetenekler ise başka bir konuydu; Gölge Hareketi ve Yapışkan Çelik İplik gibi yetenekleri kullanmak onlar için sorun teşkil etmiyordu. Gerçekten son derece kullanışlıydı.
Soei’nin yetenekleri bir bakıma benimkilerden miras kalmış gibiydi ve o bunları şimdiden tamamen ustalıkla kullanmayı öğrenmişti. Farklı kişilerin aynı yetenekleri bu denli farklı ustalık seviyelerinde kullanabildiğini görmek aslında oldukça ilgi çekiciydi. Kendi adıma bir aptal olduğumu düşünmüyordum; sadece Soei bu konuda tam bir dâhiydi.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Soei’yi bu iş için resmen görevlendirmeden önce kendim de bir iki gözcü göndermiştim. İstihbarat toplamak görevimin temel bir parçasıydı ve orklar ile Kertenkele-Adamlar şüpheli hareketler sergilerken bizim buraların güvende olduğunu öylece varsayamazdım. Yine de hobgoblinler bu tür işlerde hâlâ amatördü. Yapabileceklerinin en iyisi, uzaktaki komşularını uzaktan gözlemlemekten ibaretti.
Bu ne kadar can sıkıcı olsa da, birine fazla yaklaşırlarsa yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlardı —ve kaçmayı başarsalar bile varlığımızı potansiyel düşmanlara açık etmiş olurlardı.
Bu işi Soei’ye devretmek kesinlikle en doğru karardı. Sonuçta bunlar Çoğalma yeteneğinin ürünleriydi. Fark edilirlerse onları anında yok edebilirdi. Üstelik elinin altında Düşünce İletişimi olması büyük bir artıydı; cep telefonunun bile bulunmadığı bir dünyada artık eskisine kıyasla çok daha hızlı konuşabiliyor ve bilgi alışverişinde bulunabiliyorduk.
“Keşfe çıkayım mı, Lord Rimuru?” gayet soğukkanlı bir şekilde sorduğunu hatırlıyorum. “Zahmet olmazsa olur mu?” demiştim, o da hemen “Emredersiniz efendim,” deyip bir anda gözden kaybolmuştu. Kitaplara geçecek türden kusursuz bir Gölge Hareketi manevrasıydı.
Soei oldukça soğukkanlı görünüyordu, düşüncesizce hamleler yapacak biri değildi. Başka bir deyişle, keşif işi için biçilmiş kaftandı. Mükemmel bir Gizli Ajan.
Bu sırada Benimaru, kasabanın güvenliğini nasıl sağlayacakları konusunda Rigurd ve diğer ihtiyarlarla danışıyordu.
Ordu bünyesinde yeni bir birim kurup başına onu geçirmiştim, her ne kadar şu an için diğer tek üye Hakuro olsa da. Rigur ve kasaba güvenlik gücünün geri kalanı erzak ve doğal kaynak sağlama işleriyle meşguldü; onları öyle kolayca orduya dâhil edemezdim. Muhtemelen bir noktada onları yeniden organize etmem ve gönüllüleri toplamam gerekecekti.
Benimaru’nun Rigurd ile konuştuğu şey de bu gibi görünüyordu.
“Savaş görevine kendini adamaya gönüllü, layık adaylar arasından seçilmiş, savaşa uygun bir teşkilat kurmak istiyorum,” dedi bana. “Sizin için de uygun mudur?”
“Tabii ki,” dedim. “Kulağa harika geliyor. Eline bir liste geçtiğinde beni bilgilendir.”
Aslında tüm işi ona bırakmak istiyordum ama bu benim için bile biraz fazla sorumsuzca hissettirmişti. Son kararları vermekle yükümlüydüm ve en azından bu görevi yerine getirmeliydim.
Hâlâ temel olarak bir canavarlar topluluğuyduk ama azar azar sanki gerçek bir ulus oluşturuyormuşuz gibi hissediyordum. Benimaru ve diğer Kijinler olmasaydı bunu tek başıma yapmam —en azından bu kadar hızlı yapmam— imkânsızdı. Umarım gelecekte de uzun bir süre onlara güvenebilirdim.
Geriye sadece Hakuro kalıyordu —şu an bile elinde tahta antrenman kılıcıyla karşımda dikiliyordu. Kılıç konusunda tam bir ustaydı; buna hiç şüphe yoktu. Onu hafife almak kendi başını yakmak demekti. Yaşlıydı ama ruhu bambaşkaydı.
Bu yeni insan formuna ve her şeye sahip olmuşken ben de kendime birkaç kılıç tekniği öğreneyim diye düşünmüştüm. Bu düşünce, en hafif tabirle son derece iyimser bir beklentiydi; keza yakın zamanda yeni Sanatlar öğrenebileceğim fikri de öyleydi. Bu tür şeylerle ilgili son deneyimim ortaokul beden eğitimi dersindeydi ve daha önce elime hiç kılıç bile almamıştım. Bu kadar kolay olmasına imkân yoktu.
Düşünce Hızlandırma ve benzeri şeylerle çabuk kavrayacağımı sanıyordum ama Hakuro yaptığım hatayı bana çabucak gösterdi. Meğer o da buna sahipmiş, yani en başından beri hiçbir avantajım yoktu. Sonuç mu? Bütün bir saat boyunca öylece durup bu Kijinin beni pataklamasına izin verdim.
Yetenekleri öğrenme kolaylığım muhtemelen beni şımartmıştı. Onların aksine, Sanatlar yalnızca sıkı antrenman ve yoğun çabayla kazanılıyordu. Benim için hiçbir zaman o kadar kolay olmayacaktı. Büyü, Sanatlara biraz benziyor gibi görünse de esasen ikisi bambaşka temellere dayanıyordu.
Öf be. Buzul Mızrağı yeteneğini emdiğimde de bana pat diye gelmişti. Yine de şikâyet etmenin bir anlamı yoktu. Belki Sanatlarla da aynı şeyi yapabilirdim ama bu iş biraz çetrefilli görünüyordu. Bu işin kestirme bir yolu yoktu —pes edip bunun sürekli ve kapsamlı bir pratik gerektireceğini kabullenmek zorundaydım.
Eyvah. Şimdi bunu düşünüp durmanın zamanı değildi. Elimde kendi antrenman kılıcım vardı. Yetişkin olarak belirmek tepki süremi yavaşlatıyordu, bu yüzden kendimi tamamen bu işe verebilmek için çocuk formundaydım.
Büyü Algısı’nı çalıştırıp bilincimi etrafımdaki dünyaya odakladım. Isı Kaynağı Algısı ve Keskin Koku da devreye girmişti.
【Soru.】 【Ultrasonik Dalga geliştirilerek ekstra yetenek Ses Dalgası Algısı’na evrilsin mi?】
【Evet】
【Hayır】
Ah. Aferin Bilge. Tam da duymak istediğim şeydi. İçimden “evet” diye düşündüm ve bununla birlikte muazzam bir bilgi hazinesinin kapısı aralandı —çevremizdeki büyü zerrecikleriyle (magicules) ilgili hareketler, sıcaklık, koku, ses ve diğer her şey. Artık duyularımdan kaçabilecek hiçbir şey yoktu.
Kılıcını rahatça göğsüne doğru kaldırmış olan Hakuro’nun karşısına dikilirken bu bana ekstra bir öz güven kazandırdı. Bir sonraki hissettiğim şey ise başımın tepesine inen küt bir darbe oldu. Bundan daha temiz bir darbe olamazdı; ne bir acı ne de bir hasar. Zerre kadar güç uygulamamıştı. Yine de… Bu hız değil, tamamen beceriydi. Bambaşka seviyelerdeydik.
“O da neydi öyle?”
“Hoh-hoh-hoh! Buna Pus derim,” diye gülümseyerek açıkladı. “Varlık Gizleme yetenek setimin bir parçasıdır; ne kadar çok büyü yatırırsam, yaydığım varlığı o kadar seyreltip gizleyebilirim. Lord Rimuru, sizin de bunu kendiniz için edinebilecek yeteneğe sahip olduğunuza inanıyorum.”
Pek olası gelmiyordu. Bunu öğrenmesi görünüşe göre koca bir yüzyıl kadar sürmüştü, bu yüzden şansıma pek de güvenemiyordum.
“Evet, şey… bir ara kesinlikle isterim.”
Hakuro onaylarcasına başını salladı.
Bu biraz gururumu incitmişti ama elimden pek bir şey gelmiyordu. Sonuçta Sanatlar birer yetenek değildi. Zaman alıyorlardı. Ve yetenekler konusunda nasıl bir avantaja sahip olursam olayım —ki büyük bir avantaja sahip olduğumdan emindim— Hakuro’nun yapabildiklerinin yanında hiçbir şeydi.
Burnumun havada olduğunu düşünmüyordum ama beni kesinlikle kendime getirmiş, alçak gönüllü olmamı sağlamıştı. Belki bir Alev Çemberi savurup işini bitirebilirdim ama mesele bu değildi. Karşımdaki bir kılıç ustasıydı. İsimsiz bir ogre olarak doğmuş, gözlerden uzak gölgelerde yorulmak bilmeden yeteneklerini bileyip durmuş biriydi. Kabilesinin en güçlüsü olmasına şaşmamalıydı. Henüz tam gücünü gösterdiğinden bile şüpheliydim ve yeni kavuştuğu gençliğin onu sadece daha da dişli yaptığına emindim.
İdeal bir dünyada, yetenekleriyle diyarlarca tanınan biri olurdu. Dürüst olmak gerekirse tam olarak böyle düşünüyordum.
“Pekala,” dedi Hakuro, torununu sevecenlikle süzen bir dede gibi gülümseyerek. “Bir kez daha o hâlde.”
Ancak biz bir hamle daha yapamadan büyük bir çanın çalma sesini duyduk. Bir şey Soei’nin alarm sistemini tetiklemişti. Çok şükür. Hakuro’yu yenme şansım yoktu ve günü burada noktalamaya dünden hazırdım. Bu yüzden bunun yerine Rigurd’un ikametgâhına doğru yöneldik.
Bizi görür görmez koşarak yanımıza geldi. Bunu yapmaya pek bir meyilliydi. Belki de sadece varlığım bile onu biraz stres altına sokuyordu.
“Bildirmem gereken haberler var, Lord Rimuru,” dedi yarı panik hâlinde. “Bir Kertenkele-Adam elçisi ziyarete geldi!”
Kertenkele-Adamlar mı? Bu davetsiz ziyareti er ya da geç bekliyordum ama buradalar demek, ha? Üstelik orklardan bile önce. Pekala, ikisiyle de ilgilenmeye hazırdım. Bakalım ne diyecekler, dinleyelim.

Bu elçiyi karşılamak için kasabanın girişine doğru yöneldim. Henüz varmamışlardı; bunun yerine, köydeki herkesi dışarı çıkarmamızı söyleyen bir öncü haberci göndermişlerdi. Nöbetçinin neden onu başından savmadığını sordum ama adam yalnızca şövalye sınıfına tahsis edilen oldukça büyük bir binek olan süzülen bir kertenkeleye biniyordu; Rigurd’un korkudan altına ettiğine emindim.
Eğer bu şövalye seviyesindeki Kertenkele-Adamlar birliği ise hiçbir goblin köyünün şansı olamazdı. Paramparça edilirlerdi. Üstelik bizi karşılayan ilk kişi bir şövalyeyse, ana birliğin nasıl göründüğünü ancak hayal edebiliyordum. Edebimize dikkat etmemiz gerekecekti.
Girişte dört kişiydik: ben, Rigurd, Benimaru ve Hakuro. Herkesin temkinli davranması gerektiğinden emin oldum. “Ben aksini söylemediğim sürece son derece kibar olacaksınız,” dedim.
“Emredersiniz efendim,” dedi Rigurd; diğerleri de onunla birlikte başlarını salladı.
“Hmm? Shion nerede?” dedi Benimaru. Görünüşe göre “kibarlık” kelimesi ona bir şeyi hatırlatmıştı.
“Ah, sanırım sabahtan beri benim kaldığım yeri temizliyordu ama…”
“N-ne?!”
Nedense Hakuro verdiğim cevaba şaşırmış gibiydi.
“Şey, bir sorun mu var?”
“Y-yok… Kesinlikle hayır…”
“Gerçekten de,” diye ekledi Benimaru. “Büyüdü artık. Bir sorun çıkmayacaktır…”
Bu durum beni endişelendirmeye başlıyordu. Ve sonradan anlaşıldı ki endişelenmekte haklıymışım. Shion çok geçmeden çay servis ederek girişte belirdi. Sekreterim olarak sıkı çalışıyor, diye düşündüm. Onu övmek istedim —ve sonra bir kokladım.
Şey… Bu çay, değil mi? Fincanımın kenarından sarkan deniz yosununa benzer garip yapraklar vardı. Bunun içilebilir bir içecek olmasına imkân yoktu.
Olası bir açıklama arayışıyla Rigurd’a baktım. Gözlerini kaçırdı. Bu da neydi böyle? Bu sırada Benimaru gözlerini sıkıca kapatmış bana ikinci kez bakmıyordu; Hakuro ise Sanatlarını kullanarak rüzgârla bir olmuş, ortadan kaybolmuştu.
Biliyorlardı, değil mi? Ben tereddüt ederken Shion bütün bu süre boyunca doğrudan bana bakıyor, övgümü bekliyordu.
Bu şey için onu nasıl övmem bekleniyordu ki? İçgüdülerim fincanı yere fırlatmam için bağırıyordu ama en başından beri bu kadere mahkûm muydum ben…? Neden tam da şu anda insan olmak zorundaydım ki?! Tat alma duyusu olmayan bir slime olarak bununla başa çıkmak çok daha kolay olurdu. Yutucu‘yu kullanıp parçalarına ayırırdım ve tamamen güvende olurdum.
Yine de artık kötü şansıma lanet etmek için çok geçti. Kararlılığımı toplayarak Shion’un elindeki fincana doğru yavaşça uzandım. Tam o sırada…
“Ooo, çay mı var? Ben de tam susamıştım!”
Devriye görevinden yeni dönen Gobta fincanı kaptığı gibi tek dikişte bitirdi.
Harikasın dostum!! Mükemmel! Bu adama kocaman bir alkış!! Shion’un yüzü artık katıksız bir öfke maskesine dönmüştü ama Gobta bunu fark etme zahmetine girmedi. Ya da daha doğru bir ifadeyle, fark edebilecek durumda değildi. Ağzından küçük bir köpük bulutu kaçtığı anda spazmlar geçirip kıvranarak yere yığıldı. Öf be. O ben olabilirdim, dostum.
Shion görünüşe göre bunu beklemediğinden şaşkınlıkla bakakaldı. Görünüşüyle tatlı bir beden dili sergiliyordu ama ben kanmamıştım. Bundan böyle yiyecek ya da içecekle ilgili her türlü iş ona yasaklanmıştı.
“Şey, Shion,” dedim, “bir dahakine insanların yemesini veya içmesini istediğin bir şey yaparsan önce Benimaru’ya kontrol ettirdiğinden emin ol, tamam mı?”
Benimaru bana buz gibi bir bakış fırlattı. Çok da umurumdaydı. Komutan sensin dostum, diye sessizce karşılık verdim. Sen hallet.
O da Shion’a katılıp mahcup bir şekilde yere bakmaya başladı.
Yine de kendimi haklı hissediyordum. Burada gerçekten birinin başı yansaydı o zaman ne yapacaklardı? … Ah doğru ya, sanırım Gobta’nın bir nevi başı yandı. Ama… Aah, ona bir şey olmaz. İstemeden de olsa çeşnicibaşım olarak hizmet ettiği için ona daha sonra teşekkür etmem gerekecekti. Ve ölü sayısının daha fazla artmaması konusunda da Benimaru’ya güvenmem gerekecekti.

İlk alarm çağrısından bu yana yaklaşık bir saat geçmişti ki, kertenkele-adam elçisinin bize doğru gümbür gümbür gelişini duyduk. Tekrar slime formuma dönüp Shion’un beni kucağına almasını sağladım. Ne olur ne olmaz diye böyle yaptığımı açıkladım. Ne de olsa bir slime olarak genel olarak kendimi daha güvende hissetmekten alıkoyamıyordum.
Shion da koruma rolü konusunda pek hevesliydi, bu hevesini kırmaya hiç gerek yoktu. Üstelik o çay felaketini telafi etmek istediğine de bahse girerdim. Aklıma gelmişken, acaba benim yeri temizleme işini nasıl kıvırdı ki? … Hayır, şimdi bunu kafama takamazdım. Zihnimin köşesindeki kötü hisleri silkeleyip atarak ilerideki elçiye odaklandım.
Yaklaşık on Kertenkele-Adam vardı ve bir süre sonra içlerinden biri göğsünü kabartarak süzülen kertenkelesinden indi ve kasıla kasıla öne çıktı.
Liderleri falandı herhalde?
“Beni karşıladığınız için teşekkürler! Bu köye de benim yönetimime ve otoriteme boyun eğme şansı tanıyacağım. Umarım bunu bir onur sayarsınız!”
Saçmalığın daniskası bir açılış cümlesi. Bu bir müzakereden ziyade resmen bir bildiriydi. O kadar dona kalmışım ki hemen bir cevap veremedim. Bu aptal ne zırvalıyordu böyle? Ve yanımdakilerin de hiçbiri buna bir anlam verememişti.
“Bağışlayın efendim,” dedi Rigurd, “ama durup dururken bizden bu şekilde boyun eğmemizi istemeniz…”
“Pfft! Hâlâ duymadınız mı? Şu domuzlar, ork ırkı harekete geçti! Çok geçmeden tam da bu köye saldıracaklar. Ve sizin şu önemsiz, zavallı canlarınızı kurtarabilecek tek kişi benim!”
Bu Kertenkele-Adam’a göre en azından çoktan onun sadık tebaası olmuştuk bile.
Gerçekten de bir ork sürüsü tarafından istila edilmek üzereysek, Kertenkele-Adamların önderliğinde sığınak aramak seçeneklerden biri olabilirdi. Hâlâ Souei’nin raporunu bekliyordum ama tam olarak neyle karşı karşıya olduğumuzu öğrenene kadar belki de iş birliği yapmak faydalı olabilirdi.
Yine de…
“Ah evet! Aranızda dehşet kurdu ırkını kendi emirlerine uyacak şekilde ehlileştirenler olduğunu duydum. Bu başarıyı gösteren her kimse, onu memnuniyetle en baş danışmanlarımdan biri olarak atayacağım. Onu hemen buraya getirin!”
Imm…
Peki. Birlikte savaşabilirdik, evet ama ya müttefik olduğumuz ekip bir sürü aptaldan ibaretse? “Korkulması gereken şey yetenekli bir düşman değil, yeteneksiz bir müttefiktir.” Napolyon mu ne öyle bir şey demişti, değil mi? Bana oldukça doğru geldi.
Yeteneksiz bir müttefik, benim tarzıma köstek olmaktan başka bir işe yaramazdı. Özellikle de savaş alanı gibi değişken bir ortamda. Ve hele ki o müttefik benim patronum olacaksa. Bu düşünceyi aklımdan geçirmek bile ürpermeme yetti.
Rigurd’a bir bakış attım. Ağzı açık kalmış, tek kelime edemiyordu. Benimaru ise kafasını kaşıyor, adeta bu adamı parçalamak için benden izin ister gibi bakıyordu. O izni verecek değildim… ama yine de nasıl tepki vereceğimi bilemiyordum. Shion’un “çayından” bile daha büyük bir şaşkınlığa uğramış, dilimi yutmuştum.
Hakuro kollarını kavuşturup gözlerini kapattı, çıtını çıkarmıyordu. Uyuyor muydu acaba? Bu sırada Shion beni hâlâ kucağında tutuyordu ve öfkesinden kolları gerilmişti. Oha, beni eziyorsun leydi!
Hâlâ orada olduğumu hatırlatmak için biraz kıpırdandım. Soğuk terler dökerek özür diledi.
Görünüşe göre saman alevi gibi bir öfkesi vardı. Bunu aklımda tutmam gerekecekti. Onun tarafından tutulmak hiç de kötü değildi hani diye düşündüm, ama belli bir tehlikesi de vardı. Çelik Güç ve Beden Güçlendirme gibi ikili yetenekleri elde etmişti; bu da onu kesinlikle kapağına bakıp yargılayamayacağınız biri yapıyordu. Deminki hareketine bakılırsa kendi güçlerini tam olarak kontrol edemiyordu ve boğularak ölmek yapılacaklar listemde yer almıyordu. Onun yanındayken adımlarıma dikkat etmem gerekecekti.
Ama… öf yani. Elçinin bu kadar lanet olası bir aptal olacağını hiç tahmin etmemiştim.
“Peki,” dedim olayı ilerletmeye çalışarak. “Şey… Sanırım dehşet kurtlarını ehlileştiren kişi benim. Ya da daha doğrusu, belki de onlarla arkadaş olan kişi desek daha doğru olur?”
“Ha? Sen mi, aşağılık bir slime mı? Şakayı kes. Bana birkaç kanıt göster. Sana inanıp inanmayacağıma ancak o zaman karar veririm.”
Bu adamın, tepesinde durduğuna inandığı o dağın zirvesinden emirler yağdırmak gibi kötü bir huyu vardı. Sinirlerim bozulmaya başlıyordu. Böyle konuşmalarda karşı tarafı dinlemeyi reddetmek… Birinin bu adamı bindiği yüksek attan indirmesi gerekiyordu.
Memleketteki inşaat işimde zaman zaman şirket başkanları ve hükümet yetkilileriyle muhatap olmak zorunda kalırdım ama onlar bile bana bu kadar aptal muamelesi yapmamıştı. O tiplemelerle ilgili çabucak öğrendiğim bir şey varsa, o da onları yenmenin tek yolunun en başından oyunlarına gelmeyi reddetmek olduğuydu. Aptallarla takım olmanın insana kazandıracağı hiçbir şey yoktu.
Bu yüzden taktik değiştirmeye karar verdim.
“Ranga.”
“Buradayım efendim.”
Gölgemden dışarı adımını attı. Son zamanlarda gölgemi bir nevi bekleme noktası olarak benimsemişti — sanırım bu da Gölge Hareketi yeteneğini uyarlamanın başka bir yoluydu.
“Güzel. Bu adam sana bir iki şey sormak istiyordu. Onu bir dinleyebilir misin?”
İşte böyle. Topu Ranga’ya attım. Tembelliğimden ya da başka bir şeyden değil — sadece Ranga’nın bu kaçıkla baş etmede benden çok daha etkili olacağını düşünmüştüm. Sırf bir slime olduğum için dünyada kapladığım alana bile değmediğimi varsaymak, Rigurd’un ilk tanıştığımızdaki halinden bile daha kabacaydı. İşin içinden sıyrılmak istemem yüzünden kim beni suçlayabilirdi ki? Üstelik bu adam henüz auramı bile fark edememişti. Pek de özel biri olamazdı yani.
Aslında her şey bayağı tuhaftı.
Böylece Ranga emrimi kabul ederek Kertenkele-Adamlar’a doğru döndü. Tek bir dik dik bakışı bile demir göğüslükleri içindeki o kalıplı muhafızların kendilerini koruma içgüdüsüyle bir adım geri çekilmelerine yetti. Haksız da sayılmazlardı hani. Ranga kocamandı. Hiç de küçülmüş falan değildi. Bütün haşmetiyle tam oradaydı.
“Efendim sizinle iletişim kurmamı emretti. Konuşun, dinliyorum.”
Ranga konuşurken Baskı yeteneğini kullanıyordu. Bu, şu an oldukları yerde donup kalmış olan savaşçılara tam manasıyla işlemişti. Yine de biri donup kalmamıştı — hafif sersemlemiş görünse de hâlâ o azametli, göğsünü kabartmış duruşunu koruyan elçi. Yiğidi öldür hakkını ver; belki de düşündüğümden daha fazla irade gücüne sahipti.
“Ah… Evet. Demek dehşet kurtlarının ‘alfa’sı ya da her neyiysen o sensin? Ben Gabil, Kertenkele-Adam kabilesinin savaşçı lorduyum! Seninle tanıştığıma memnun oldum. Gördüğün üzere ben ismi olan bir Kertenkele-Adam’ım. Bu slime’ı bırakıp bunun yerine bana katılmaya ne dersin?”
Bu ne arsızlık ama. Onu nakavt etmek istedim ama kendimi tuttum. Burada büyüklük bende kalmalıydı. Sadece alttan al.
Ben yetişkin biriyim, o yüzden sakin ol. Sen de sakin ol Shion. Beni öyle cıvata gibi sıkmaya devam edersen kalıcı olarak biçimimi bozacaksın. Birkaç kez daha kıpırdandım ve soğuk terler dökerek özür dilercesine eğildi. Keşke öfkesini biraz daha dizginleyebilseydi.
Yine de bu kertenkele Gabil neden dünyayı kendi yaratmış gibi davranıyordu ki? Ne idüğü belirsiz tekinin tekiydi. İçimden sessizce Ranga’yı destekledim. Göster gününü oğlum!
“Seni pis kertenkele… Efendimle alay etmeye nasıl cüret edersin?”
Dişlerini gıcırdattı, gözleri kızardı ve için için öfkeyle köpürdü. Ah, çok da ileri gitme tamam mı Ranga? Bu kertenkelenin bunu kaldırabileceğinden emin değilim. Komik bir şeye kalkışırsa — eh, bunu hak etmiş olurdu ama gerçekten kertenkelelerin üst düzey yetkililerinden biriyse bundan kaçınmak istiyordum.
“Görünüşe göre,” dedi, “kandırılmışsın. Pekala. Seni kontrolü altına alan bu sözde efendiyi yenmek için güçlerimi kullanayım. Bana meydan okumak isteyen var mı? İsterseniz hepinizle aynı anda seve seve kapışırım!”
Vay be… Bu herif şimdi ne zırvalıyor böyle? Kötü bir şaka gibi. Bu kertenkelenin gerçekten haddini bilmesi gerekiyordu. Buradaki en zayıf adam sensin dostum.
Tamam, lafımı geri alıyorum. Rigurd var. Muhtemelen Rigurd’u haklayabilirdi.
Ama yine de B rütbesinden bahsediyoruz; hobgoblinlerin kralı ve muhtemelen en güçlü savaşçıları. Ortalama bir hobgob C-artı seviyesindeyse, bu oldukça büyük bir sıçramaydı — ve Kaijin’in dövdüğü zırhla birlikte onu şu an yüksek B olarak değerlendirirdim.
Bütün bunlarla birlikte, kılıç ustalığı veya savaş taktikleri açısından pek bir şey öğrendiği söylenemezdi. Profesyonel birine karşı şansını pek yüksek görmüyordum. Kısa süre önce Sanatlar‘ın varlığının veya yokluğunun savaştaki değerinizi son derece değiştirebileceğini öğrenmiştim. Gabil’in büyük bir çenesi ve gereksiz bir kasıntılığı olsa da, benim gözümde bir savaşçı olarak yeterince iyi eğitilmiş gibi görünüyordu. Her halükarda özgüvenle dolup taştığı kesindi.
Göz göze geldik.
Peki başlangıçta onun karşısına kimi çıkarsam ki…?
“Ha? Siz ne yapıyorsunuz çocuklar?”
Şehirde tam da yanlış zamanda ortaya çıkma konusunda tartışmasız en iyisi olan Gobta, uyanarak bu yeteneğini mükemmel bir şekilde sergiledi.
“İyi misin?”
“Aha, dinle bak ne oldu!” dedi gamsız bir gülümsemeyle. “Nehirde karşıya doğru yüzüyordum, derken nazik bir ses Zehir Direnci mi ne öyle bir şey kazandığımı söyledi! Ben de kendimi çok daha iyi hissettim ve uyandım!”
İçimden bir ses nehrin karşı kıyısına tam olarak ulaşamamış olmasının büyük bir şans olduğunu söylüyordu… Bunu dile getirmemenin daha nazikçe bir davranış olacağını düşündüm.
“Vay canına! Zehir Direnci demek? Bayağı havalıymış. Bende bile yok o.”
“G-gerçekten mi? Ooo, harika!”
Gobta gururla göğsünü kabartmış gibiydi. Ama berbat zamanlama konusundaki o eşsiz yeteneği kaderini çoktan mühürlemişti.
“Heh-heh-heh,” diye hırladı Ranga. “Pekala. Aramızdan kayda değer gördüğümüz birini yenebilirsen seni dinleyeceğiz.”
Ardından Gobta’ya doğru işaret etti. Böyle yapacağını biliyordum.
“N-ne?!” diye itiraz etti Gobta, gözleri fal taşı gibi açılarak. “Siz ne yapıyorsunuz…?!” Fakat karar çoktan verilmişti. Bu benim işime gelmişti açıkçası. Kimi seçeceğimi ben de bilemiyordum zira. Bizim taraftakilerin hepsi, tehditkar bir duruşla gözlerini süzmüş, bu Kertenkele-Adam’ı evire çevire dövmeye hazır bekliyordu. Bir bakıma, bu durum kendi sakinliğimi korumama da yardımcı oldu. Ne zaman biri gözle görülür şekilde tepesinin tasını attırsa, ortamdaki diğer herkes otomatikman biraz frene basma eğiliminde oluyordu.
Ama harbi diyorum. Ranga da bayağı fenaymış ha? Gözlerinden bile okunuyordu. Gobta’yı resmen kurbanlık koyun gibi öne sürüyordu.
Bu elçiye zarar vermek pek onurlu bir davranış olmazdı ama önce o saldırırsa, bu yeterli bir mazeret teşkil ederdi. Ranga’nın olaya bakış açısının bu olduğunu tahmin edebiliyordum. Zekice bir hamleydi. Acaba bunu kimden öğrenmişti?
“Emin misiniz?” diye sordu Gabil, bana doğru zafer kazanmış gibi bir edayla bakarak. “Çünkü bunun yerine doğrudan sana meydan okumaktan memnuniyet duyardım. Yine de ne kadar güçsüz olduğunu dünyaya itiraf etmek yerine, senin yerine emrindekilerden birinin öne çıkmasını tercih ediyorsun herhalde!”
Adam resmen bana laf sokuyordu. Ranga ve diğerlerini büyük çaplı bir tezgahla kandırdığımı falan sanıyordu herhalde. Onu tüm gücümle yumruklamak istedim. Sakinliğim falan kalmamıştı artık.
“Hiç merhamet gösterme Gobta. Al aşağı et onu! Kaybedersen Shion’a sana beş çeşit yemek yaptırırım!”
“B-bir dakika efendim! S-sanırım kararınızı çoktan verdiniz ama… kazanırsam en azından bir ödül isterim! Ve lütfen, Shion’un yemekleri hariç ne olursa olsun…”
“Bu konuşma tarzından hiç hoşnut kalmadım,” diye suratsızca ekledi Shion.
Ama haklıydı çocuk. Sopayı göstermiştim, şimdi bir de havuç lazımdı. Shion’un el emeği göz nuru yemeklerinin tadını bir kez düşünmesinin bile, canı pahasına savaşmasına yeteceğini tahmin etmiştim. Bunun anlamsız olduğunu biliyordum — yani hiç şansı yoktu — ama yine de bir ödül düşünmek istedim.
“Pekala,” dedim. “O zaman kazanırsan Kurobe’ye senin için bir silah yaptıracağım. Nasıl fikir?”
“G-gerçekten mi?!”
“Hadi ama Gobta, ben sana hiç yalan söyledim mi?”
“Y-yok, yalan denemez tam olarak… belki bazen bazı şeyleri benden saklamış olabilirsiniz ama…”
“Sana öyle geliyordur.”
“Öyle mi? Eh, pekala o zaman!”
İşte bu yüzden Gobta ile konuşmayı seviyordum. Çocukla anlaşması o kadar kolaydı ki.
Konuşmamızın bittiğini sezen Ranga bana doğru bir işaret çaktı. Cevaben başımla onayladım.
“Bize gücünü bahşetmek istiyorsan,” dedi Gabil’e, “önce neye sahip olduğunu göster bakalım. Başlayabilirsiniz!”
Bununla birlikte dövüş başladı — her şeye hazırlıklı Gobta ve mızrağını sakince tutan Gabil. Gobta’nın yanında da bir süvari mızrağı vardı, bu da olayı iki uzun menzilli silahın düellosuna dönüştürüyordu. Hiç şansı yoktu, orası kesindi. Aslında normalde tercih ettiği silah bir hançerdi.
“Hmph,” diye karşılık verdi Gabil, dövüş çoktan başlamış olmasına rağmen rakibine ders vermeye kalkışarak. “Sıradan bir goblin’den fazlası olabilirsin ama bir hobgoblin bile benim için tehdit oluşturamaz! Bizler Kertenkele-Adamlar’ız, ejderhaların kudretli soyundanız…”
“Gelmiyor musun? Öyleyse ben geliyorum!”
Bu böbürlenmeyi görmezden gelen Gobta, mızrağını dosdoğru Gabil’e fırlattı. Bu işte ciddiydi, beklediğimden de ciddiydi.
“Küstah budala,” diye mırıldandı Gabil, fırlatılan mızrağı umursamazca savuştururken. Belli ki Gobta’nın tam olarak istediği de buydu. Gabil’in dikkati sadece bir anlığına fırlatılan mızrağa odaklanmıştı — ve hobgoblin bu anı fırsat bilip ortadan kayboldu.
Bir dakika… Ne…?!
Gözlerim beni yanıltmıyorsa Gobta gizlenmek için az önce mükemmel bir Gölge Hareketi hamlesi sergilemişti. O kadar mükemmeldi ki Gabil bile onu gözden kaçırmıştı. “Neredesin?!” diye bağırdı, kaçamak gözlerle etrafına bakınarak. Ama o sırada savaş çoktan kazanılmıştı.
Gabil’in arkasındaki gölgeden fırlayan Gobta, havada dönerek tekmeyi bastı.
Gabil’in ne olduğuna dair en ufak bir fikri olmadığını tahmin ediyordum. Arkadan gelen saldırı tam bir sürpriz olmuştu ve tekmeyi doğrudan ensesine yiyerek anında bilincini kaybetti. Gobta tam da Gabil’in ne zırhının ne de miğferinin koruyamayacağı yeri hedef almıştı ve harika nişan almıştı. Kertenkele-Adamların en yapılısı bile bu kadar hassas bir sinir kümesine yapılan doğrudan bir saldırıya dayanamazdı. Pulları darbenin ölümcül olmasını engellerdi ama kendine gelmesi şüphesiz biraz zaman alacaktı.
Yani bu da demek oluyordu ki…
Gobta gerçekten kazanmıştı.
“Nihayete erdi! Kazanan Gobta!!”
Ranga’nın bu ilanı, ogre’ların tezahüratları ve alkışları arasında neredeyse kaybolup gitti. Gobta bir iki anlığına bu zaferin tadını çıkardı.
Vay be…
Onca kişi arasında Gobta’nın, savaşçı lord olan bir Kertenkele-Adam’a üstünlük sağlaması mı? Gabil’i B-artı falan sanıyordum ve tek bir darbede nakavt olmuştu.
Gobta’nın hakkını teslim etmem gerekiyordu. Olgunlaşmıştı. Şoke olmuştum ve tek kişinin ben olmadığımdan da emindim.
“Aferin Gobta,” dedi Ranga onaylarcasına başını sallayarak. “İçinde bu cevherin olduğunu her zaman biliyordum.”
“Evet!” diye lafa karıştı Rigurd. “Harika! Hobgoblinlerin gerçekte neler yapabileceğini tüm dünyaya gösterdin!”
“Haklı olabilir,” diye belirtti Shion. “Sanırım az önce söylediklerini ne de olsa bağışlayacağım.”
“Usta işi bir hamle,” dedi Benimaru. “Son dövüştüğümüz zamandan bu yana daha da güçlenmişsin.”
“Kesinlikle,” dedi Hakuro, gözleri keskin bir şekilde Gobta’ya odaklanmış halde. “Epey etkileyici. İlerideki eğitimlere nasıl tepki vereceğini merak ediyorum doğrusu.”
Vay anasını. Hakuro gibi birinden övgü almak ha? Bugün Gobta’nın hayatını değiştirebilirdi. Ogre bilge kılıklı yaşlı işkenceci onda bir potansiyel gördüyse, ben tamamen arkasındaydım. En azından eğitimlerde Hakuro’nun dikkatini benim üzerimden başka tarafa çekmeye yardımcı olurdu.
Gerçi… Bir dakika ya. Buradaki diğer herkes onun kazanmasını mı bekliyordu? Etrafa şöyle bir daha bakındım — ve ortamdaki hava tam olarak buydu. Ondan şüphe duyan tek kişi bendim.
Bunu telafi etsem iyi olacaktı. Nabza göre şerbet vermeyi bilirdim.
“Şey… Aferin Gobta, iyi iş çıkardın. Beni benden aldın resmen! Hava kararmadan Kurobe’nin senin silahına başlamasını sağlayacağım.”
Peki ya Gabil ve Kertenkele-Adam maiyeti ne durumdaydı?
Savaşçı lordun harici bir yarası yoktu. Nakavt olmuştu ama bunun dışında bir şeyi yoktu.
Adamlarına gelince, daha bir tezahürat ekibi oluşturma fırsatı bile bulamadan oldukları yerde donup kalmışlardı. Az önce ne olduğu hakkında hâlâ en ufak bir fikirleri yoktu.
“Hey, şey, biz kazandık tamam mı?” diye bağırdım onlara. “Ayrıca teklifinizi de reddetmek zorundayım, anlaşıldı mı? Orklarla savaşta yardım istiyorsanız bunu düşünürüz ama bugünlük bizi rahat bırakır mısınız? Ayrıca onu da yanınıza almayı unutmayın.”
Bu onları harekete geçirmeye yetti. Ve böylece, türler arası zirve girişimlerimiz sona ermiş oldu.

O aptalın gittiğini görmek beni cidden sevindirmişti ama yine de geleceğe dair bir plan yapmamız gerekiyordu. Toplantı amacıyla kasabadaki en büyük konaklama alanının yanına inşa ettirdiğim küçük bir kulübede herkesi topladım ve Rigurd’a ihtiyacımız olan diğer herkesi çağırmasını emrettim.
“Hemen çağırıyorum,” dedi ve Gobta’yı onları getirmesi için dışarı gönderdi; bu sırada ben de Soei’yi çağırmak için Düşünce İletişimi‘ni kullandım.
Kasabanın önemli figürlerinin çoğu oradaydı. Hobgoblinler arasından Rigurd, Rigur, Rugurd, Regurd, Rogurd ve Lilina katılmıştı. Cüce Kaijin ve Ogre büyücüleri Benimaru, Shuna, Hakuro, Shion ve Soei de onlara katıldı. Ben hariç toplam on iki kişiydiler ve üretim dışındaki kasaba yönetim görevlerinin çoğunu üstlenmişlerdi.
Kaijin kasabanın inşaat ve üretim işlerini temsil ediyordu. Lilina idari işleri yürütüyordu; Rigurd, Rugurd, Rogurd ve Regurd ise üst düzey siyasi kadroyu oluşturuyordu. Başta Rigurd vardı ve diğer üçü onun bakanlarıydı, her ne kadar henüz onlara somut görevler atamamış olsam da—bunu bir an önce halletsem iyi olacaktı. Benimaru ve Hakuro askeri gücümüzü, Soei istihbaratımızı, Rigur ise güvenliğimizi temsil ediyordu.
Bu da yönetimimizin artık altı departmandan oluştuğu anlamına geliyordu; askeriye ve gizli operasyonlar birimlerini henüz yeni kurmuştum. Bir organizasyon olarak hâlâ zayıftık ama şu ana kadar işler yeterince iyi yürümüştü. Temel bir kez oturduktan sonra, zamanla detayları doldurmak daha kolay olacaktı. Şimdilik en azından başımızın üstünde bir çatı ve karnımızda aşımız vardı.
Düşününce, Rigur hepimiz için cidden harika bir iş çıkarıyordu. Çarkların tıkır tıkır işlemesini sağlayan kişiydi adeta.
Benimaru, orduya kimleri alacağı konusunda kafa yoruyordu. Güvenlik ekibinden alabilecekleri potansiyel adayların bir listesini Rigur ile tartıştıklarını duymuştum. Ki bu iyi bir şeydi. Onu daha yeni atamıştım ama etrafta Ork ve Kertenkele-Adamlar cirit atarken bu konuda hızlı hareket etmem gerekecekti. Benimaru’nun üzerine ağır bir yük bindirmekti bu ama elinden gelenin en iyisini yapacağından emindim.
Lilina çok çalışkandı. Üstelik kıvrak zekâlıydı. Bir nevi kasaba yöneticimiz gibiydi fakat görevleri bakımından asıl olarak tarım faaliyetlerimizden sorumluydu. Bazı yaban patatesi bitkileri bulmuş ve bunları yetiştirmeyi başarmıştı. Hızlı büyüyor ve bolca besin sağlıyorlardı; bu da gıda durumumuza mucize gibi gelmişti. Ayrıca hayvancılık için büyü canavarlarını ehlileştirmek ve balık üretme çiftlikleri kurmak gibi işlerle de ilgileniyordu—epey geniş bir proje yelpazesi vardı. Tüm bunların yanında stoklarımızı—ürettiğimiz şeyleri, topladığımız kaynakları, elde ettiğimiz malzemeleri—de yönetiyordu. Tarım, ormancılık, su ürünleri ve hayvancılık bakanlarının hepsi tek bir bünyede toplanmıştı adeta.
Hâlâ küçük bir topluluk olmamız bunu mümkün kılıyordu ama ilerledikçe zamana ayak uydurmamız gerekecekti. İnsan ırkıyla ticari ilişkiler kurmaya başlarsak, onlardan birkaç sebze fidesi almak çok isterdim. O zamana kadar Lilina’nın omuzlarındaki yük muhtemelen iyice artmış olacağı için daha fazla yönetici atamam gerekecekti.
Diğer dişi goblinler de ellerinden geleni yapıyor, Shuna’dan dikiş dikmeyi öğreniyor ve benzer işlerle uğraşıyorlardı. Aralarında Haruna da dâhil olmak üzere pek çok hamarat kişi vardı. Emin ellerde olduğumuzu düşünüyordum.
Mimarlık ve üretim cephesinde ise hemen her şeyi hâlâ Kaijin’e bırakıyordum. Kendisi demirci olarak yetişmişti ama Kurobe ile iş birliği yaptıktan sonra bir nevi ustabaşı konumuna yükselmişti. Gördüğüm kadarıyla iş yükünü gayet iyi bölüşmüşlerdi—Kurobe ocakta çalışıyor, Kaijin ise yeni fikirler üzerinde kafa yoruyordu. “Her şeyi bir araya getirmekle hâlâ epey meşgulüz,” dedi bana, “ama ortalık biraz yatıştığında kendimi daha çok yaratıcı işlere adamak isterim.”
Mevcut silah üretimi dalgası bittiğinde, Kurobe’nin de çok geçmeden ona katılacağını hissediyordum. Hatta ben bile aralarına katılmaktan çekinmezdim hani. Fakat ondan önce, işlerin—Kaijin’in de dediği gibi—biraz yatışmasına ihtiyacım vardı.

I seem to be encountering an error. Can I try something else for you?
Kaijin, sağ olsun, neyden bahsettiğimi anlamıştı. Anlamıştı anlamasına ama satın alabileceğimiz bir harita hakkında hiçbir fikri yoktu. Anlaşılan, bu dünyanın şu anki tarihinde haritalar hâlâ gizli askerî istihbarat olarak görülüyordu.
Pekala, madem öyleydi. Masaya birkaç tahta levha dizdirip, nelerin birbirine göre nerede olduğunu görebilmek adına toplanan ekibe basit bir şey hazırlattım. Canavarların çoğunda, birbirleriyle ortak bir bilgi havuzunu paylaşmalarını sağlayan Telepati yeteneği vardı. Bu kullanışlı bir şeydi elbette ama basılı veya kaydedilebilir medyanın gelişmesini geciktirmek gibi olumsuz bir etkisi de vardı.
Hakuro, dedesinden duyduklarını referans alarak ogre diyarının etrafındaki genel bölgeyi çizmekle başladı. Kağıt eksikliği canımı sıkmaya başlamıştı ama kasabamızın etrafındaki bölgeyi de çizebilmek için daha fazla tahta getirttim. Düşünce İletişimi bu konuda çok işe yaradı; insanların birbirlerinin zihninde tam olarak ne canlandırdığını kavramasını sağlıyordu. Hatta kağıda dökmeden doğru bilgi alışverişi yapılabilmesine imkan tanıdığı düşünülürse, biraz fazla bile kullanışlıydı. Dünya’daki yaşamla kıyaslandığında buna kesinlikle bir gelişme diyemezdim. Canavarların günlük yaşantısına bir engel teşkil etmese de dürüst olmak gerekirse bu bir ikilemdi.
İnsanların, bilgiyi gelecek nesillere aktarma konusunda canavarlardan çok daha başarılı olduğu bir gerçekti. Sonuçta bir medeniyet geliştirmenin temelinde de bu yatıyordu. Etrafımdaki canavarlar bu harita çıkarma işini şimdilik gereksiz ekstra bir adım olarak görüp geçiştirebilirlerdi ama ileride bana teşekkür edeceklerinden emindim.
Herkesin zihniyle bana aktardığı tüm bilgileri Büyük Bilge‘ye derlettim. Hepsini elde ettikten sonra tahta levhaların üzerine düzgünce kaydettim. Ortaya oldukça kullanışlı bir harita çıktı. Mesafeler falan elbette kaba tahminlerden ibaretti ama pratik kullanım için fazlasıyla yeterliydi. Yine de asıl konuya girmeden önce bu harita yüzünden bir sürü vakit kaybetmek can sıkıcıydı.
Neyse, sadede gelelim.
“İşte harita dediğimiz şey böyle bir şey,” dedim. “Arazinin neye benzediğini herkesin anlayabileceği bir şekilde göstermenin yolu. Sizinle konuşurken buraya bakmanızı istiyorum.”
Herkes masanın ortasındaki tahtaların etrafında toplandı. Hepimizin aynı şeye odaklandığından emin olmak için Düşünce İletişimi ile herkesle bağlantı kurdum.
“Pekala. Bu haritayı Kertenkele-Adamlar ve Orkların nasıl hareket edeceğini tahmin etmek için kullanacağım. Burada Orkların ne düşündüğünü anlamaya çalışıyoruz. Bunu kavrayabilirsek bir sonraki hamlemizi planlamak daha kolay olacak.”
Hepsi başıyla onayladı.
Soei’ye, Ork birliğinin şu anki konumuna küçük bir tahta parçası koydurttum. Oyun taşı gibi üzerine büyük harflerle ORK yazmıştım.
Jura Ormanı’nın merkezinden bakıldığında, Orklar kadar büyük bir ordunun gidebileceği üç temel yön vardı. Hangi yön olursa olsun, Canaat Dağları’ndan uzanan Ameld Nehri’ni takip etmek gerekiyordu. Bu nehir, ormanın merkezine yakın bir yerde iki kola ayrılıyor, kollardan biri Sisu Gölü’ne dökülüyordu. Daha büyük olan kol ise kuzey-güney doğrultusunda yukarı doğru uzanıyor ve neredeyse tüm kıtayı katediyordu. Sonlara doğru hafif bir kavis çizerek doğudaki okyanusa dökülüyordu.
Orman, nehrin dışa doğru aktığı bölümün büyük bir kısmını çevreliyordu ve genel olarak konuşmak gerekirse nehrin doğusundaki alan Doğu İmparatorluğu’na—yani insan topraklarına—aitti. Büyük Ameld, ormandan çıktıktan sonra iblis krallarının hüküm sürdüğü bereketli ovaları besliyordu. Çoğul kullanılması önemli bir detaydı. Shizu da İblis Kralı Leon’un onlardan sadece biri olduğunu söylemişti zaten. Birden fazla iblis kralı fikri biraz tuhaf geliyordu ama durum böyleydi işte. Bildiğim kadarıyla Leon ile Rigurd’un oğluna adını veren kişi iki farklı kimseydi.
Bu konu üzerinde daha fazla durulmayı hak ediyordu ama bunun beklemesi gerekecekti. Biz Orkların işgal rotasını ve nihai hedeflerini çözmeye çalışıyorduk.
Soei’nin raporuna göre Orklar, iblis kralı topraklarının yakınındaki yaşam alanlarından ayrıldıktan sonra Büyük Ameld boyunca ilerliyorlardı. Koskoca bir orduyu barındırabilecek kadar büyük tek rota buydu ama görünüşe göre ormanın içine de müfrezeler gönderiyor, yol boyunca kendilerini tehdit edebilecek daha güçlü canavarları—ogreler de dâhil olmak üzere—avlıyorlardı. Yiyecek peşinde olduklarına kalıbımı basardım ama yine de bu işte bir tuhaflık vardı.
“Ne düşünüyorsunuz?” Orkların ogre kalesini ele geçirmesini simüle etmek için diğer tahta parçalarını oynatırken sordum.
“Ne bakımdan efendim?”
“Yani, neden böyle ayrı bir kol göndersinler ki? Neden doğrudan ormanın içinden ilerleyip geçmediler?”
Hakuro, “Bu kadar büyük bir orduyu hareket ettirmek,” dedi, “önlerindeki tüm o ağaçlar yüzünden oldukça zor olurdu.”
Mantıklıydı. Ama öyleyse…
“Neden memleketimizi yerle bir ettiler ki o zaman?” diye sordu Benimaru. “Ana ordunun yolunun üzerinde değilsek, bizi neden kendi halimize bırakmadılar?”
“Hmm… Güzel bir soru aslında,” diye yanıtladı Hakuro.
Haklıydılar. Orkların, doğrudan ilerleme yolları üzerinde olmayan üst düzey düşmanları avlamak için hiçbir sebepleri yok gibi görünüyordu. Yiyecek depolarına el koyabilirlerdi, evet ama tek amaç buysa bunun için son derece ağır bir bedel ödemişlerdi. Ogrelere saldıran Orklar birkaç bin kişiydi ama bu sayı ana orduyla kıyaslandığında hâlâ devede kulaktı. Açıkça zorlu olan bir düşmana karşı neden nispeten bu kadar az savaşçı ayrılsındı ki? Bu kadar çok kayıp vermeyi göze almalarının tek sebebi gerçekten yiyecek miydi?
Benimaru, “Unutmayın,” dedi, “bizi paralı asker olarak tutmayı bile teklif etmediler. Buraya geldikleri andan itibaren hepsinin bizi öldürmeye hazır olduğu sonucuna varabiliyorum ancak.”
Shuna başıyla onayladı. “Çok doğru. Tehlike Sezme ekstra yeteneğim de bana tam olarak bunu söyledi. Bize karşı tamamen düşmanca hisler besliyorlardı—ne bir eksik, ne bir fazla.”
Demek ki Orklar ogrelerin ölmesini istiyordu. Ve hepsi bu da değildi.
Hakuro gözlerini haritaya dikerek, “Ana ordunun ve bu ayrılan kolun izlediği rotalara bakılırsa,” dedi, “büyük ihtimalle bataklık alanda yeniden toplanacaklar.”
O, üzerinde ORK yazan iki taşı öne doğru sürerken herkes aşağı bakıp inceledi. Haklıydı. Dümdüz bir hatta ilerleyerek, kertenkele-adamların yurt edindiği bataklık bölgede tam da çakışmışlardı. Ana Ork kuvvetinin yeniden toplanıp önlerindeki savaşa hazırlanması için yeterince geniş bir alandı; tabii kuru toprak eksikliğini dert etmiyorlarsa.
“Yani er ya da geç kertenkele-adamlarla karşı karşıya geleceklerdi, değil mi? Ormanın kralı filan olmak için onları tamamen yok etmek mi istiyorlardı yani?”
“Böyle söyleyince pek emin olamadım… Pek mantıklı gelmiyor.”
“Ya da sizin de dediğiniz gibi, belki de bir İblis Kralı ile iş birliği yapıyorlardır?”
“Bir destek aldıkları kesin ama bunun bir İblis Kralı desteği olup olmadığını söyleyemem. Acele kararlar vermesek iyi olur.”
“Pekâlâ, biriyle çalışıyor olsalar bile ormandaki ana güç odaklarını yok etmek onlara ne kazandıracak ki?”
Masadaki herkes kendi fikrini öne sürdü. Yine de en önemli soruya, yani Orkların ne istediğine dair kimsenin net bir fikri yoktu.
“Ayrıca,” diye fısıldadı Shuna, “Orklar iki yüz bin kişilik bir orduyu nasıl besliyor?”
Bu tespit, herkesin bir anlığına buz kesmesine neden oldu.
“Nasıl mı?” Benimaru söze girmeye yeltendi. “Erzak depolarını bu yüzden ele geçirmiyorlar mı zaten?” Fakat kulağa ne kadar şüpheli geldiğini fark edince sustu.
Shuna haklıydı. Bu işte bir terslik vardı.
“Souei, ayrılan kolda bir ikmal birliği var mıydı?”
“… Hayır, hiçbir şey göremedim. Ana ordunun arkasında erzak taşıyan bir kervan var gibi görünüyordu ama… Gerçekten de boyut olarak hiç yeterli değildi. İki yüz bin kişilik bir orduyu beslemeye yanından bile geçemezdi.”
Nehir boyunca ilerlemek tatlı su kaygısını ortadan kaldırıyordu ama temelde ikmal yapabilecek durumda değillerdi. Ellerindeki erzak ne olursa olsun hızla tükenecekti. İki birliğin de bir şeylere ihtiyacı vardı, öyle değil mi? Orkların kimseden habersiz, koca bir askeri gücü tam zamanında besleyebilecek mükemmel bir yöntem geliştirdiğini sanmıyordum; fakat savaşırken o kadar Ork’un açlıktan ölmesine göz yumacaklarına da ihtimal vermiyordum.
Ayrıca ayrılan kolu beslemekle uğraşmadılarsa, Ogrların erzaklarını ele geçirip sonra hepsini ana orduya geri taşımış olamazlardı. O birliğin de beslemesi gereken boğazlar vardı. “Ayrılan kol” olsun ya da olmasın, sonuçta binlerce yetişkin Ork’tan bahsediyorduk ve bu kadar çok kişiyi açlığa terk etmek akıl karı değildi.
Souei’nin bir şey söylemek için öne çıktığını ama sonra kendini tuttuğunu fark ettim.
“Ne oldu?” Üsteledim. “Bir şey mi söyleyecektin?”
“Bu sadece benim tahminim, ancak acaba… açlıktan ya da savaş yaralarından ölenlerin cesetleriyle mi besleniyorlardı diye düşünmeden edemiyorum. Bunu söylüyorum çünkü savaştıkları meydanları detaylıca incelememe rağmen tek bir ceset bile bulamadım.”
“Ne?!” diye haykırdı Benimaru. “Bizim yurdumuz da dahil mi?”
“… Evet. Geriye kesinlikle hiçbir şey ve hiç kimse kalmamıştı.”
“Nasıl yani?!”
“Ah, hayır…”
Ogr büyücülerin söyleyecek sözü kalmamıştı. Öf… Nedenini anlayabiliyordum. Ork dediğin böyle bir şey miydi? Sadece hayal etmek bile midemi bulandırmaya yetti.
“Bu… Bu kabullenmesi çok zor bir şey…”
“Hepçil olduklarını biliyorum ama… Gerçekten mi?”
Souei, Rigurd ile Kaijin’e duygusuzca baktı. “Sadece bir tahmin,” diye tekrarladı. “Ancak bulundukları bilinen hiçbir yerde tek bir ceset bile bulamadım—ve yurdumuzda da geriye hiçbir şey kalmamıştı. Tüm gerçek bu. Bu da aklıma belli bir yeteneği getiriyor…”
Duraksadı ve yüzü buruştu.
“Hayır!” diye bağırdı Benimaru. “Bir Ork Kralı mı?”
“Evet. Henüz teyit etmedim ama bir Ork Kralı’nın ortaya çıkmış olma ihtimalini de göz ardı edemem. En azından üst kademe Ork şövalyelerinin varlığını doğruladım. Muhtemelen bize saldıranlar da onlardı.”
“Haklısın. Güçlerine bakılırsa öyle olmalılar. Hatta aralarında Ork generallerinin bile olduğunu tahmin edebiliyorum.”
“Bu kesinlikle her şeyi açıklıyor…”
Ogr büyücülerin yüzündeki endişe iyice arttı. Bu Ork Kralı‘nın ne olduğunu biliyor gibiydiler—gerçi bu benim, Kaijin ya da diğer Hobgoblinler için bir anlam ifade etmiyordu.
“Hoop, kim bu Ork Kralı dediğiniz adam?” diye sordu Kaijin, en sonunda kendine gelerek. “Bizi de bu konuşmaya dahil eder misiniz lütfen?”
“Aynen öyle,” diye ekledim ben de. “Sakıncası yoksa?”
Ork Kralı’nın tam olarak ne kadar korkunç bir varlık olduğunu ilk kez o an kavradık.
Kısaca özetlemek gerekirse, Ork Kralı gelişmiş liderlik kabiliyetlerine sahip eşsiz bir canavardı. Dünyaya kaos yaymak amacıyla birkaç yüz yılda bir, durup dururken tek bir tane belirirlerdi. Yani anlayacağınız, başa bela bir tipti.
Onları bu kadar tehlikeli kılan şey, doğuştan sahip oldukları yetenekti; yani kısaca Açlık olarak bilinen Benzersiz Yetenek. Kullanıcının, müttefiklerini bir çekirge sürüsü gibi etraflarındaki her şeyi yutmaya yöneltmesini sağlıyor, onları asla dindirme umutları olmayan şiddetli bir açlığa sürüklüyordu. Kurbanlar için tam bir işkence gibi görünse de kullanıcı için muazzam faydaları vardı. Koskoca bölgelerdeki tüm organik maddeleri tek seferde son derece verimli bir şekilde silip süpürüyor, bunu kendi enerjine dönüştürüyordu. Halkını aç bıraksa bile—kahretsin ki sırf onları aç bıraktığı için—etkisi son derece güçlü oluyordu.
Ama her şeyden korkuncu, sürülerin karınlarını doyurma çılgınlığıyla tükettiği tüm canavarların yeteneklerinin kullanıcıya geçmesiydi. Canavar güçleri, fiziksel özellikler, hatta yetenekler bile. Her seferinde kesin olacak diye bir şey yoktu ama ne kadar çok canavar tüketirseniz şansınız o kadar artıyordu. Yani bir başka deyişle…
“Orklar ormandaki üst düzey canavarları yok etmeye çalışmıyorlar mı yani? Onların güçlerini kendilerine geçirmeye mi çalışıyorlar?”
Odaya bir sessizlik çöktü. Bu da yoldaşlarımın zaten çoktan bu sonuca varmış olduğunu kesin olarak gösteriyordu.

Hepimiz birkaç anlığına duraksadık. Aramızda bir Ork Kralı olduğuna dair somut bir kanıta sahip olsak da olmasak da etrafımızdaki hava ağırlaşmıştı.
Elbette bu tehdide karşı çaresiz değildik. Bu canavar daha önce de defalarca sahneye çıkmıştı ve onlarla başa çıkmak için zaten bilinen bir strateji vardı.
“Peki neymiş o?” diye sabırsızca sordum. Ogr büyücüler birbirlerine garip bakışlar fırlatarak karşılık verdi. Kaijin ile Rigurd bir anlık rahatsızlıkla onlara dik dik baktı.
“Bunu söylemek beni utandırıyor,” diye başladı sonunda Shuna, “fakat geçmişteki Ork Krallarının hepsi insan çabalarıyla mağlup edilmişti. Açlık şüphesiz güçlü bir Benzersiz Yetenek, ancak yalnızca Ork Kralı’nın yendiği kişilerin güçlerini ele geçirerek işliyor. Canavarlar bir Ork Kralı’nın kendine mal edebileceği Doğal Yeteneklere veya büyü odaklı etkilere sahip olabilirken, insanlarda bunların hiçbiri yoktur. Onlar yeteneklere değil Sanatlara sahiptir, bunlar da tamamen pratik ve çabanın meyveleridir. Bir insan ulusunun ya da uluslar birliğinin böyle bir tehdidi alt etmesini sağlayan da işte budur.”
Hım. Canavarı beslemezsen büyümez, öyle mi? Bunu söylemeye tereddüt etmelerinin nedeni, er ya da geç insanları da bu işe dahil etmemiz gerekeceği anlamına gelmesiydi sanırım.
Neyse, en azından elimizde tutunacak bir şey vardı artık. Ork Kralı’nın ele geçirmiş olabileceği yetenekler hakkında genel bir fikrimiz vardı ve bunlara karşı koyma yolları bulabilirdik. Çok uzun süredir ortalıkta olmadığını varsayarsak, henüz o kadar büyük bir tehdit olmayabilirdi.
Belki de bu düşündüğümden daha kolay olurdu? Ya da olmazdı. Bir kere, o iki yüz bin kişilik ağzının suyu akan, aç Ork sürüsünü saymıyorum bile, zaten şimdiden bir şövalye birliği vardı. Bu da yetmezmiş gibi, tüm o adamları teçhizatlandırıp zırhlandırmak için fon sağlayan örgüt her neyse o da cabasıydı. Aşırı iyimser olmanın alemi yoktu. Eğer Açlık sayesinde zekasını da artırırsa zamanla bir İblis Kralı bile olabilirdi, bahse girerim.
Nereden baksan kötü haber. Kesinlikle ona daha hızlı ulaşmalıydık. Neyse artık. Şu an ulu bir kahramanın çıkıp gelmesi için harika bir zaman olurdu ama ne yazık ki elimde hazırda bir tane yoktu.
“Pekâlâ. Her şeyden önce bu Ork Kralı’nın var olup olmadığına bir bakalım. Gerçekten böyle biri doğduysa Kabal ve diğer maceracı arkadaşlarıma bir mesaj göndermeliyiz sanırım.”
“Emredersiniz, efendim!” Rigurd bu fikri başıyla onayladı.
Görevler sağlayan bir grupla—lonca diyorlardı—bağlantılı olduklarını söylemişlerdi. Kabal bir aracı olursa belki lonca bize yardım edebilirdi. Aslında daha fazla itiraz bekliyordum ama kimseden ses çıkmadı. Kabal ve arkadaşları en azından daha önce bize karşı kesinlikle kibardı. Önyargı falan sergilememişlerdi.
Loncanın yardımı için gerekli parayı toplamak üzere elimde kalan birkaç parça büyü çeliğini satabileceğimi düşündüm. Yoldan geçen canavarları geri çevirebilirlerdi belki ama doğru fiyatı reddedemezlerdi—ya da cüce kardeşlerin bizim adımıza müzakere yapmasını sağlayabilirdim. Bir Ork Kralı, bizim kadar insanları da tehdit ederdi. Pazarlık etmek için elimizde pek çok koz vardı.
Hatta insanlık bu işte kilit bir rol oynayacaksa, belki de bir an önce haber göndermeliydik. Kertenkele-adamlar çoktan yolun sonuna geldiyse, Orkların bir sonraki hedefi büyük ihtimalle insan krallıkları olacaktı. Ve insanlarla “beslenebilseler” de beslenemeseler de iki yüz bin Ork, dışarıdaki hemen her ulus için bir ölüm kalım tehdidi oluştururdu.
Şimdilik daha fazla bilgiye ihtiyacımız vardı. Konferansa devam ederken parolam buydu—ancak aniden Souei, yüzünü buruşturarak sertleşti.
“Ne oldu?”
“Şey,” diye başladı, “Klonlarımdan biri, sizinle iletişim kurmakta ısrar eden biriyle temas kurdu, Rimuru-sama. Ne düşünüyorsunuz…?”
“Temas mı? Hatta doğrudan benim adımı mı verdiler? Kim ki bu…?”
Gerçekten de bu dünyada henüz pek bir tanıdığım yoktu. İti an çomağı hazırla misali, acaba Kabal falan mıydı? Yok canım. Merkezlerinden buraya seyahat etmelerinin birkaç hafta sürdüğünü söylemişlerdi. Gidiş dönüş bir aydan fazla sürerdi. İmkânsızdı.
“Görüşülen kişi bana bir isim vermedi, efendim. Sadece size bir mesaj iletmek istiyor ve bu konuda oldukça ısrarcı. Kendisi bir driyad.”
Şaşkınlıktan herkesin kaşları havalandı. Epey tanınan bir canavar, sanırım.
“Hadi canım!” diye haykırdı Rigurd. “Bir driyadın varlığını göstermesinin üzerinden onlarca yıl geçti, değil mi?”
“Neredeyse ortadan kayboldular! Neden şimdi ortaya çıksın ki?!”
Hobgoblinler için adeta efsanevi figürlerdi. Eski bir ogr olan Souei’nin tepkisine bakılırsa, epey yüksek seviyeli olmalıydılar. Souei klonlarını gizleme konusunda bu kadar yetenekli olmasına rağmen onu fark edip temas kurabilen biri. Bu da karşı karşıya olduğumuz kalibreye işaret ediyordu. O halde bu driyadı kızdırmamak en iyisiydi.
“Pekâlâ. Onunla görüşeceğim. Buraya getirin onu.”
Düşüncemde haklıydım görünüşe göre. Ben onay verdikten kısa bir süre sonra konferans odasının kapısı açıldı ve yeni bir sima ortaya çıktı. Gölge Hareketi’ni kullanarak kendisini buraya getiren Souei klonundan bir saniye bile geri kalmamıştı.
Ona “o şey” demek nezaketsizlik olurdu. Karşımızdaki bir kadındı, hem de çok güzel bir kadın. Saçları yeşil, teni açık renk, fiziği ise tığ gibiydi—hatta İskandinav tanrıçalarını andıran kusursuz hatlara sahipti. Dolgun dudakları açık mavi renkteydi ve koyu mavi gözleriyle mükemmel bir uyum yakalıyordu. İnsan standartlarına göre yirmi yaşlarında görünüyordu ama kesinlikle insan değildi. Yarı saydam bir yapısı vardı; bakan herkes bedeninin hiçbir ağırlığa ya da gerçek bir fiziksel varlığa sahip olmadığını anlayabilirdi.
Driyadlar gerçekten de peri ırkının soyundan geliyordu ve bir insanın tanık olabileceği ruhani yaşam formlarına en yakın varlıklardı. Sonradan öğrendiğime göre, ormanda yaşayan başka bir üst düzey varlık türü olan treantların—yani canlı ağaç halkının—koruyuculuğunu yapıyorlardı. Sıralama açısından rahatlıkla A seviyesi veya daha üstüydüler—Ifrit ile aynı kulvardaydılar ve hiç şüphesiz Rigurd ile Hobgoblinler için korkutucu bir varlıktılar.
Ama ne istiyordu?
Konferans masası sessizliğe gömülmüştü. Driyadlar uzun ömürlü olmalarına rağmen kutsal mabetlerini nadiren terk ederlerdi. Bazıları tarafından tüm Jura Ormanı’nın muhafızları olarak anılırlardı ve onları kendi gözleriyle görmek sadece birkaç şanslı kişiye nasip olurdu. Ormanlara zarar veren kötü niyetli kişilere ilahi cezalar kestiklerine dair efsaneler anlatılırdı.
Benimaru ve diğer eski ogrlar da Rigurd ile benzer bir tepki vermişti. Ancak driyad bundan hiç etkilenmişe benzemiyordu. Gözlerini doğrudan benim üzerime dikmeden önce bir anlığına odayı süzdü.
“Sizleri selamlarım, Canavarların Lideri ve onun sadık takipçileri. Ben Treyni, bir driyadım. Sizlerle tanıştığıma memnun oldum.”
Bir tomurcuğun çiçeğe dönüşmesi gibi gülümsedi. Sırf bu gülümseme bile “Acaba ondan fazla mı şüpheleniyorum?” diye düşünmeme yetti. Perileri andıran bir güzelliği vardı, bu su götürmez bir gerçekti.
“Şey, ben de memnun oldum. Benim adım Rimuru. Burada resmiyet gerektiren bir durum yok, tamam mı? ‘Canavarların Lideri’ gibi zırvalara gerek yok.”
Dünya’dayken de unvanlardan ve lakaplardan nefret ederdim zaten. Burada da öyle şeylerle uğraşmak istemiyordum, bu yüzden masadaki diğerleri kendilerini tanıtmaya fırsat bulamadan bu konuyu kestirip attım.
“Eee,” dedim hâlâ utancımı bastırmaya çalışarak, “benimle ne görüşmek istemiştiniz?”
“Teşekkür ederim. Buraya, tahmin ediyorum ki hepinizin haberdar olduğu bu ormanda yaşanan olayları konuşmaya geldim. Jura Ormanı’nın tayin edilmiş muhafızlarından biri olarak, bu felaketler silsilesinin karşılıksız kalmasına göz yumamam; bu yüzden huzurunuza çıktım. Toplantınıza dahil olmayı umut ederek buradayım.”
Tekrar bana dönmeden önce masadaki katılımcıların her birini sırayla başıyla selamladı.
Treyni, ha? Demek isim bahşedilmiş bir canavardı. Şüphesiz üst düzey biriydi.
“Fakat neden burası?” diye sorma cesaretini gösterdi Benimaru. “Yardım istemek için başvurabileceğiniz, Goblinlerden çok daha güçlü ırklar olduğuna eminim.”
“Burası yakın bölgedeki en güçlü yerleşim yeri,” diye yanıtladı driyad. “Diğerleri artık yok, halkları ise Gabil adındaki Kertenkele-Adam’a katıldı. Treantlar bir yerden başka bir yere hareket edemezler, bu yüzden diğer ırklarla pek temas kurmazlar. Dışarıdan bir düşman ya da doğal bir felaketle karşılaşacak olsalar, kendilerini korumak için yapabilecekleri pek bir şey yok. Biz driyadların dış dünyaya seyahat etmesine yalnızca bu ruhani formlarda izin verilir ve ne yazık ki sayımız oldukça az… Tüm bunların asıl kaynağı, hayatımızı paylaştığımız treant topluluğuna saldıracak olursa onları etkili bir şekilde savunacak sayıdan yoksunuz. Müsaadeniz olursa gücünüzden yararlanmak istememin sebebi budur.”
Konuşmasını neşeli bir tebessümle bitirdi.
Büyüleyici görünümünün aksine, konuşma tarzı tuhaf bir şekilde huzur vericiydi. Gerçekten de uzun ömürlü bir ırk olmalıydılar; yıllar içinde çok şey görmüş geçirdiği belliydi. Asıl mesele ona inanıp inanamayacağımızdı. Ifrit kadar güçlü bir varlık—hatta bu toplulukta yaşayan birkaç tanesi—bile Orklarla baş edemiyordu demek. Bizi yem olarak mı kullanmak istiyordu acaba? Yoksa başka bir amacı mı vardı?
“‘Asıl kaynak’tan bahsettiniz,” dedi Hakuro. “Bu, şu an ormanda neler olup bittiğini bildiğiniz anlamına mı geliyor?”
“Evet, biliyorum,” diye duraksamadan yanıtladı Treyni. “Bir Ork Kralı, arkasındaki devasa bir orduyla ormanı işgal ediyor.”
Çekinmeden dile getirilen bu gerçek, toplantı odasını bir kez daha sessizliğe gömdü.
“Bunu,” dedi Benimaru en sonunda, “Ork Kralı’nın varlığını doğruladığınız şeklinde mi yorumlamalıyız?”
“Yorumlayabilirsiniz. Ve gözlerini treant topluluğumuza çevirecek olurlarsa, onlara karşı koyabilecek etkili bir yolumuz yok. Treantlar kök saldıkları yerden hareket edemezler ve gizemli büyüleri, ölümden korkmayan bir Ork ırkına karşı pek bir işe yaramaz. Alev büyüsüyle onları dağlayıp küle çevirebilirdik belki ama bu durum ağaç halkına zarar verebilir, zaten aramızda bu büyüde ustalaşmış kimse de yok. Bundan daha güçlü bir şey—yani koca bir orduyu tek seferde vurabilecek herhangi bir güç—treantları da beraberinde yok eder. Bu yüzden…”
Treyni duraksadı, bakışlarını bir kez daha doğrudan bana odaklamadan önce hepimizi süzdü.
“Ayrıca bu Ork Kralı’nı perde arkasından destekleyen üst düzey bir büyü doğumlunun olduğunu tespit ettik. Driyadlar olarak buna hazırlıklı olmalıyız. Tüm bunların arkasında hangi İblis Kralı var emin değiliz fakat bu davetsiz misafirlerin ormanımızda diledikleri gibi at koşturmalarına izin vermeye hiç niyetimiz yok.”
Konuştukça gözleri daha da ışıldıyor gibiydi. Ormanın en güçlü yaratıklarından biri olan Treyni, odaya elektrik çarpmış gibi baskın bir aura yayıyordu. Bütün bedeninden adeta enerji akıyordu.
“Şey, yardım etmek isteriz ama tam olarak ne yapmamızı istiyorsun?”
“Ork Kralı’nı mağlup etmenizi istiyorum,” diye anında yanıt verdi Treyni.
Bu cevap herkesin dilini tuttu. “Yavaş ol,” diye itiraz ettim, “bu canavar acayip güçlü bir şey değil mi? Neden benim gibi biri onunla kapışmak zorunda kalsın ki?”
Treyni, meraklı bir bakışla karşılık verdi. “Fakat buradaki ogr büyücüleri orklara karşı savaşmayı planlıyor, değil mi? Ve siz de bu mücadeleye bizzat katkıda bulunmayı hedefliyorsunuz, öyle değil mi? Daha kısa bir süre önce, o savunmasız goblinleri kurtarmak için yardım elini uzatan sizdiniz. Bize ve treantlara da benzer bir nezaket göstereceğinizi düşünmüştüm.”
Tekrar gülümsedi.
Bilgileri nereden alıyordu bilmiyordum ama Treyni bu ormanda olup bitenler hakkında şaşırtıcı derecede çok şey biliyor gibiydi. Bu dünyadaki muhtelif başarılarıma bakıp benim bir tür her şeye gücü yeten iyilik meleği olduğuma kanaat getirmiş olmalıydı. Belki de driadların sürdürdüğü gözlerden uzak yaşam, karşılaştıkları herkes hakkında en iyisini düşünmelerine yol açıyordu.
Bizim —yani benim— onu sırtından bıçaklayabileceğimiz hiç mi aklına gelmiyordu? Yüzündeki gülümseme yüzünden bunu anlamak imkânsızdı ama gözlerimiz kesiştiğinde içimde hissettim; karşımda duran kişi bir yalancı değildi. İçgüdülerime güvenmeye karar verdim.
Eğer anlattıkları doğruysa, gerçekten başımızda bir Ork Kralı vardı ve arkasında da pusuya yatmış üst düzey bir büyü doğumlu gizleniyordu. Bu meseleye tam olarak nasıl katkıda bulunabileceğimi henüz bilmiyordum ama bana bu kadar güveniyorsa, ben de bu iyiliğin karşılığını ödemeliydim.
Derin bir nefes aldım. Ama ben daha konuşamadan:
“Elbette! Liderimiz Lord Rimuru için Ork Kralı, yoldan geçen bir hamamböceğinden daha büyük bir tehdit değildir!”
Shion, yüzünde cesur bir kararlılık ifadesiyle lafımı ağzıma tıkadı. Yahu… Tanrı falan değilim ben. Keşke önce benimle bir danışsaydı. Hem burada Ork’u katledecek kişinin ben olacağım ne ara kesinleşti ki?
Ben daha itiraz edemeden, Treyni bana yine gülümsedi. “Ooh!” diye seslendi. “O halde tam da duyduğum gibi. Öyleyse Ork Kralı’na karşı savaşınızda size bol şans diliyorum!”
Ve konu böylece kapandı.

Shion yüzünden Ork Kralı’nı katletme rolü üstüme kalmıştı kalmasına ama toplantı henüz bitmiş sayılmazdı. Treyni de geri kalan kısımda bize katılırken toplantıya devam ettik.
Haritada, bataklık bölgesinde üzerinde KERTENKELE-ADAMLAR yazılı tahta bir taş duruyordu. Arkasında ise GOBLİNLER yazan bir başkası vardı. Önlerinde ise iki farklı ork birliğinin yollarının kesişeceği nokta yer alıyordu. Her şeyi haritaya bu şekilde dökmek, ork ordusunun muazzam büyüklüğünü zihnimizde netleştirmişti ama benim gözüm başka bir yere takılmıştı.
“Şey,” dedim, “az önceki o aptal şu anda Kertenkele-Adam ana karargâhına saldırmaya kalksa, orayı çok hızlı bir şekilde ele geçirir, değil mi?”
Gerçekten de öyleydi. Sözde Kertenkele-Adam elçisi Gabil. Ana kuvvetler orklarla boğuşmakla meşguleyken kendi yurduna baskın yapmaya kalkışırsa, karşısında neredeyse hiç direnç bulamazdı. Mağaralar göz açıp kapayıncaya kadar onun eline geçerdi. Üstelik goblin birlikleri de bunun için halihazırda mükemmel bir konumdaydı.
“Konumların doğru olduğundan emin misin, Souei?”
“Eminim efendim,” dedi Souei. “Goblinler dağ sırasının eteğindeki ovalarda kamp kurmuş durumda. Birliklerini oradan sevk ederlerse, tam da gösterilen noktada konuşlanacaklardır.”
Sözüne güveniyordum ama diğer Kertenkele-Adamlarla birleşmek yerine neden orada öylece bekliyorlardı ki? Asıl mesele buydu. Ama kendi kendime büyük varsayımlarda bulunduğumu da hatırlatmam gerekiyordu. Gabil’in kendi halkına saldırmak için hiçbir sebebi yoktu. Birliklerini konuşlandırmak için seçtiği bu garip yol beni tereddütte bıraksa da, üzerinde durmak için pek bir neden olmadığını düşündüm.
“Ah, belki de çok fazla düşünüyorumdur. Bu konularda biraz acemi sayılırım, o yüzden—”
“…” “Hayır,” diye sözümü kesti Hakuro, gözleri parıldayarak. “Bence haklı bir noktaya değindiniz. Ana Kertenkele-Adam kuvveti doğrudan önlerinde konuşlanmışken, arkadan saldırmaya çalışmak en kolayı olurdu. Ancak orkların arkalarından dolanmaya vakitleri olmadığı açık. Böyle bir çılgınlığa kalkışsalar bile, safları inceldiği için her iki taraftan da kolayca saldırıya uğrayıp bozguna uğratılabilirler. Burada bir ordu tutmanın hiçbir mantıklı sebebi yok.”
“Fakat amaç ne olabilir ki?” diye karşı çıktı Benimaru. “Goblinler Kertenkele-Adamları mağlup etse bile, onları bekleyen tek şey üzerlerine çığ gibi gelen orkların elinden ölmek olacaktır.”
“Muhtemelen. Lakin Gabil kendini bir lider gibi gösteriyordu. Liderlik makamını kendisi ele geçirmek istiyor olabilir.”
“Mümkündür. Ve dürüst olmak gerekirse, birliklerini buraya konuşlandırması için başka bir sebep göremiyorum.”
Gabil kendinden oldukça emindi. Büyük hayaller kuruyordu. Ama gerçekten bu kadar yüzsüz olabilir miydi? “Siz de böyle düşünüyorsanız,” dedim, “eğer bunun mümkün olduğunu düşünüyorsanız, onunla iş birliği yapamayacağımızın bir sebebi daha çıktı demektir.”
Kimse itiraz etmedi.
“Gabil’in kendi halkına isyan ediyor olabileceğine mi inanıyorsunuz?” diye sordu Treyni.
“Evet, haritanın gösterdiği şekliyle bu oldukça mümkün görünüyor. Ordusuna katılmamızı teklif etmişti ama bunun artık pek de iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.”
“… Anlıyorum. Belki de onu buna zorlayan biri vardır. Bunu araştıracağım.”
Bu inceliği takdir ettim. Ama o bizim yerimize Gabil meselesini hallederken, geri kalanımız ne yapmalıydı?
“Kertenkele-Adamlarla bir ittifak kurmayı çok isterim,” dedi Hakuro. “Tek başımıza sayımız çok az. Ayrıca onları yalnız ve savunmasız bırakmak da hiç içime sinmiyor.”
Masanın etrafındakiler başlarıyla onayladılar. Kimsenin bu konuda bir endişesi yok gibiydi.
“Ama ittifak kursak da kurmasak da sayıca orkları asla geçemeyiz,” diye karşı çıktım. “Bu teklifi bir hakaret olarak görmeyeceklerinden emin misiniz?”
Hobgoblinler bunu bir sorun olarak görüyor gibiydi. Ogr büyücüleri ise gülüp geçtiler. “Lord Rimuru, çok fazla endişeleniyorsunuz!” diye yorum yaptı Hakuro. “Her birimiz koskoca bir orduya bedel güçteyiz. Bizim gibileri aşağılayacaklarını hiç sanmıyorum!”
Kendine ve bize fazlasıyla pay çıkardığını düşündüm. Dürüst olmak gerekirse tam da Gabil’in söyleyeceği bir şeye benziyordu. Ama görünüşe göre ciddiydi.
“Onlarla bizzat gidip ben müzakere edeceğim,” dedi Souei. “Sizin adınıza Kertenkele-Adam lideriyle konuşmamın bir mahzuru var mıdır, Lord Rimuru?”
Cevabımı beklerken onu şöyle bir süzdüm. Kendinden oldukça emin görünüyordu. Bu güvenin nereden geldiğinden emin değildim. Ama sırt dayanmaya değer görünüyordu.
Harita az önce bize orklarla Kertenkele-Adamlar arasında çok geçmeden bir çatışma çıkacağını göstermişti. Bunun doğru olduğunu varsayarsak, bu kasabayı kurtarmak için ilk başta düşündüğümden daha fazla vaktimiz vardı. Yakın gelecek hakkında genel bir fikir sahibi olmak, diğer herkesin de biraz sakinleşmesine yardımcı oldu.
“Pekala. O halde iki farklı yol izleyeceğiz. Ben Kertenkele-Adamların yanına bir öncü birlik götüreceğim ve orkları birlikte pataklayacağız.” “Savaşı kazanmaya çalışacağız ama işler kötüye gitmeye başlarsa, işte o zaman B Planı’na geçeceğiz. Temelde kasabayı terk edecek, treantların olduğu yerde yeniden toplanacak ve onları korumaya odaklanacağız.” “İş o raddeye gelirse muhtemelen insanlardan yardım istememiz gerekecek. Bu yüzden maceracı Kabal ile iletişime geçip Ork Kralı’nın işini bitirmemize yardım etmelerini sağlayacağım.” “O yaratık bizim için olduğu kadar onlar için de bir tehdit, bu yüzden yardım etmek için öne çıkacaklarından eminim.” “Tabii tüm bunlar Kertenkele-Adamlarla bir ittifak kurmamıza bağlı.” “Bu işin kilit ismi sen olacaksın, Souei.” “Görüşmeyi sağla.”
“Emredersiniz, efendim!”
Souei bana başıyla onay verdi. Bu işin üstesinden geleceğine inancım tamdı.
“Pekala!” “O halde, fırsat bulur bulmaz Kertenkele-Adam lideriyle konuşmaktan çekinme.” “Yalnızca bu ittifakta her iki tarafın da eşit ortaklar olacağından emin ol.” “Kimse kimseye hizmet etmeyecek!”
“Anlaşıldı,” dedi ve ardından adeta gölgelerin içinde kaybolurcasına gözden kayboldu. Amma da hızlı çalışıyor ha?
“Güzel.” “Şimdi, eğer Souei işini eline yüzüne bulaştırırsa doğrudan B Planı’na geçeceğiz.” “Günü geldiğinde hepinizin buna hazırlıklı olmasını istiyorum.”
Odadakilerin geri kalanı onaylarcasına başlarını salladı.
“Ani talebimi kabul ettiğiniz için hepinize teşekkür ederim,” dedi Treyni, bana doğru derince eğilerek. “Bu ilişkinin her iki taraf için de faydalı olması adına elimden geleni yapacağım.”
“Âh, şey, yok canım, biz de elimizden geleni yapacağız,” diye kekeledim.
Cevaben hafifçe gülümsedi; belki de tereddüt etmemi şirin ya da öyle bir şey bulmuştu. “O halde tekrar görüşmek üzere, Canavarların Lideri —ya da Lord Rimuru mu demeliyim.” Ardından evine dönmek için kendi büyüsünü kullanarak gözden kayboldu.
Böylece planımızı belirlemiş olduk. O ittifakı kurabilirsek harika olurdu ama kuramazsak biraz çabuk düşünüp anlık kararlar vermemiz gerekecekti.
“Bu arada, Lord Rimuru, Gabil ile yeniden iletişime geçmekle ilgileniyor musunuz?”
“Hmm…” “Güzel soru, Hakuro.” “Bence bunu insanlardan destek isteme aşamasına geldiğimiz B Planı’na saklamak daha iyi olur…” “Hmm, ama yumurta kapıya dayandığında krallıkların ordularını seferber etmesi zaman alacaktır, değil mi?” “Sence şimdilik onlara sadece ortalıkta bir Ork Kralı olduğunu çıtlatsak nasıl olur?”
“Kulağa güzel bir fikir gibi geliyor, efendim.” “Haberi kobold tüccarlara sızdırırım.” “Ondan sonra haberi gayet güzel yayacaklardır.”
“Teşekkürler.”
Şimdilik bu iş görürdü. Üstelik bizimle güçlerini birleştirmeden önce muhtemelen bir Ork Kralı’nın doğduğuna dair somut bir kanıt isteyeceklerdi.
Rigurd çoktan kulübedeki toplantı odasının dışına çıkmış, verdiğim emirleri yerine getiriyordu. Goblin Kralı olmasına rağmen hâlâ bütün gün başı kesik tavuk gibi koşturup duruyordu. Bir şeyler harekete geçmeye başlıyordu. Bu durum beni gerdirmeye başlamıştı ama boş yere dertlenmenin bir anlamı yoktu. Elimizden geleni yapmalıydık ve şu an bu, hazırlık yapmamız gerektiği anlamına geliyordu.
Yine de bir Ork Kralı, ha? Kulağa oldukça çetin bir iş gibi geliyordu. İnsanların yeteneklerini çalmak son derece haksızca geliyordu kulağa —ki bunu söyleyecek en son kişi bendim ya, neyse. Ama tatlı dille kandırılıp onunla yüzleşmeye ikna edilmiştim ve artık Treyni’yi hayal kırıklığına uğratamazdım. Şansımın ne kadar yüksek olduğundan hiç emin değildim ama bir kere söz vermiştim, ben de elimdeki her şeyle onun üzerine gidecektim.
Eğer bu işi batırırsam, Shizu’ya verdiğim sözü tutma şansım kalmazdı. Düşüncesi beni biraz karamsarlığa sürüklese de geleceği düşünmek zorundaydım.

Ork ordusu, ayakları toprağı döverek ormanı kasıp kavuruyor, yol boyunca koca koca ağaçlar devriliyordu.
“Yok edin!” “Yok edin!” “Yok edin!” “Yok edin!”
İlerleyen orkların gürleyen tezahüratı böyleydi; sarı gözleri öfkeyle parıldıyordu.
Normal anlamda düşünme yetisinden yoksundular. Gözlerinde hareket eden her şey bir avdı. Sonsuz bir açlık içindeydiler ve tüm bilinçleri boş midelerini doldurmaya adanmıştı.
Küt.
Bir diğeri daha yere yığıldı. Etrafındakiler bayram ediyordu. Artık bir avları vardı. Bir zamanlar arkadaş bile olmuş olabilirlerdi —ama şimdi o, sadece yenebilecek bir et parçasıydı. Hâlâ nefes alıyor gibi görünüyordu ama bu diğerleri için sadece etinin taze olduğu anlamına geliyordu.
Yanında yürüyecek kadar şanslı olanlar, anında cesedi parçalamaya koyuldu. Karaciğer küçük gruplarının liderine götürüldü, geri kalanı ise kapış kapış kapışıldı.
Çatırtı, yırtılma, şapırtı.
Etlerin ve kemiklerin parçalanmasının tiksindirici sesleri kısa sürede havayı kapladı.
Ebediyen açtılar. Ve ne kadar acıkırlarsa, savaşta o kadar güçlü hale geliyorlardı. İşte bu, Açgözlü olarak bilinen Benzersiz Yetenek‘in gizli avantajıydı. Ne kadar çok ork düşüp yenirse —hayatta kalanlar ne kadar acıkırsa— tüm ordu o kadar güçleniyordu.
Sayıları iki yüz bini buluyordu; Ork Kralı’nın yönetimi altında bir şehir dolusu açlıktan kıvranan köle. Midelerini doldurmak için hummalı bir şekilde çalışırken onlar için hiçbir kurtuluş olmayacaktı…
Bu sonsuz cehennem tasvirinde yaptıkları her şey boş bir çabadan ibaretti.
Şimdi ogrların anavatanı karşılarındaydı. Orklar D-rütbeli canavarlardı. B-rütbeli ogrlar onları korkudan titretirdi; rüyalarında bile onlarla dövüşmeye cesaret edemezlerdi.
Ama şimdi bir de şunlara bakın…
“Yok edin!” “Yok edin!” “Yok edin!” “Yok edin!”
Hiç durmadılar. Aksine, av arayışı daha da hızlanmalarını sağladı.
Ogrlar öfkeyle köpürüp tüm güçlerini sergilerken, onları biçip baltalarının saplarıyla kafataslarını ezerken yoldaşları tek tek düşüyordu…
Ama bütün bunlar, orkların aniden bol miktarda taze ete kavuşmasından başka bir anlama gelmiyordu. Açlığı en azından geçici bir anlığına bastırmaya yardımcı olur umuduyla heyecanlanmışlardı.
Bir ogr düştü. Birkaç ork hemen üzerine atıldı, bedenini kemirirken kanında yıkandı. Ama… ahh, işe yaramadı. Hiçbir şeyi doldurmadı.
Ama şimdi bakın. Orkların bedenleri değişiyordu. Ogrun gücü artık onların içindeydi. Ve şimdi ogrlar, sözde aşağılık olan ork sürüleri tarafından yutuluyor, güçlerinin yararsız görünüşünün acısıyla son çığlıklarını atıyorlardı.
Ve yavaş ama emin adımlarla, orkların arasından bazıları yeni, beklenmedik yetenekler sergilemeye başladı.
Yediğim yoldaşlarımın gücü benim gücüm olur!
Tükettiğim avın gücü benim gücüm olur!
Yeme eylemi devam etti.
Hiçbiri ölümden korkmuyordu. Zihinlerindeki her türlü korku hissi, yoldaşlarının etiyle birlikte tükeltilmişti. Ve içlerinde akan güç şimdi krala doğru yol alıyordu. Krallarına. Ork Kralı’na, besin zincirinin en tepesindeki kişiye.
Yürüyüş devam etti. Bir sonraki avları tam da karşılarındaydı.

Kertenkele-Adam reisi raporu duyduğunda ürperdi. En çok korktuğu şey artık gerçek olmuştu.
Ulaktan gelen habere göre, güçlü ogre ırkının kalesi daha gün bitmeden yerle bir edilmişti. Sanki ork sürüsü tarafından bir bütün hâlinde yutulmuş gibiydi.
Artık buna dair en ufak bir şüphe bile kalmamıştı. Ork Kralı buradaydı.
Sadece istatistiksel açıdan bakıldığında, iki yüz bin kişi olsalar da olmasalar da bunlar hâlâ D seviye orklardı. Kendi evleri sayılan bataklıklarda savaşan C+ seviyesindeki on bin Kertenkele-Adam’ın başa baş, hatta daha üstün bir şekilde savaşma şansı oldukça yüksekti. Fakat en çok korktuğu şey—bir Ork Kralı—sahneye çıktıysa, artık onların hiçbir yanı D seviye sayılmazdı.
Ogreleri tamamen ezip geçtilerse, bu durum en tepedekinden ordudaki en alt kademe piyadeye kadar hepsinin gücünün bir göstergesiydi. Belki ogreler kadar güçlü değillerdi, evet, ama en azından o D’nin yanına bir artı işareti koyabilirdiniz. Şövalye seviyesinde veya daha yüksek olan orklar ise en az C seviyesinde olmalıydı. Hatta bu noktada, Kertenkele-Adamlar’ın derecesine denk gelerek C+’ya bile yaklaşıyor olabilirlerdi.
Onları en zayıf halkalarından vurmaya çalışan böylesine devasa bir orduyu püskürtmek zaten yeterince zordu. Ama piyade düzeyinde artık kayda değer bir güç farkı kalmadıysa, hiç şansları yok demekti. Ork Kralı’nın varlığı, mağaralara kapanıp bir kuşatmayı atlatmaya çalışmanın anlamsız olduğu anlamına gelıyordu. Takviye kuvvetleri olsa neyse, ama olası tüm çıkışları kapatmak orkları değil, sadece Kertenkele-Adamlar’ı açlığa mahkûm ederdi.
Doğrudan üzerlerine atılmaktan başka çareleri yoktu. Bu reis için acı bir karardı ama verilmesi gereken bir karardı.
Goblinlerin desteğini almak için gönderilen Gabil henüz bir rapor sunmamıştı. Onu aramakla vakit kaybedemezlerdi; bu sadece düşmanlarını daha da büyük bir tehdit hâline getirirdi. Reis, birliklere bizzat komuta etmek zorunda kalacağından korkmaya başladı.
Bir asker bağırarak koşarak geldi.
“Reis!” “Bir davetsiz misafir var!” “Kireç taşı mağarası girişinde sizinle görüşmek istiyor!”
Bunu duyan reisin muhafızları mızraklarını doğrulttu. “Sakin olun,” dedi reis. Yakınlarda güçlü bir aura hissetti—daha önce hissettiği her şeyden daha güçlüydü—ve bu auranın sahibini öfkelendirecek bir şey yapmanın kimseye fayda sağlamayacağını anladı. Muhtemelen yaşanacak her türlü savaş sayısız kayba yol açardı, üstelik aurada herhangi bir düşmanlık da sezmiyordu.
Kendini toparlayarak, “Her kimse,” dedi, “buraya tek başına gelecek kadar cesurmuş. Onunla görüşmek isterim. Getirin onu.”
“Ama efendim, ya risk?”
“Bu aura bir büyü doğumluninkiyle aynı seviyede. Onu püskürtmek istersek bunun bedelini ağır öderiz. Şu an için doğrudan bir tehdit gibi görünmüyor, bu yüzden onu hemen tehdit etmemizi gerektirecek bir sebep yok.”
“O hâlde salonun çevresini seçkin birliklerimizle donatalım mı?”
“Lütfen. Ama ben emretmeden kimsenin bir adım bile atmamasını istiyorum. Bunu herkese net bir şekilde iletin.”
“Emredersiniz efendim!”
Reis, muhafız birliğine başıyla onay verip bu davetsiz misafirin ortaya çıkmasını bekledi. Sayısız gizli kuytusu ve köşesi olan doğal bir labirentin içindeydiler. Bu büyü doğumlu seviyesindeki düşman bir sorun çıkarmaya kalkarsa, ellerinde bir halletme yolu olacaktı—tabii iş en kötü senaryoya varırsa. Reisin umudu ise bu meseleyi konuşarak halledebilmekti.
Artık aura daha da yaklaşmıştı; büyüklüğü, reise bilmesi gereken her şeyi anlatıyordu. Aptalca bir şey yaparsak, diye düşündü, seçkin birliğimden yüz kişi bile onu yenmeye yetmeyebilir.
Birkaç an sonra, adamlarından biri salona tek bir canavar getirdi. Esmer tenliydi; saçları mavi gölgeli siyah, gözleri ise buz gibi soğuk, açık bir maviydi. Sıradan bir Kertenkele-Adam boylarındaydı—canavar standartlarına göre devasa sayılmazdı ama kendinden emin, sarsılmaz ve her şeye hazır görünüyordu.
Etrafı onu kontrol altında tutmak isteyen birkaç Kertenkele-Adam savaşçısıyla çevrili olsa da yaydığı güç tek başına bile eziciydi. Salonun etrafında konuşlanmış yüz diğer asker, reis emrettiği an bu ziyaretçinin üzerine atılmaya hazırdı.
Reis ziyaretçiye baktı, sonra durumu kabullendi. Eğer bu iş ters giderse, diye düşündü, bu odadaki herkesin canını boş yere heba etmiş olacağım. Bu canavarın aurası o kadar devasaydı ki bildiği her şeyden katbekat büyüktü.
“Kusura bakmayın,” diye söze başladı reis. “Kendi hazırlıklarımızla o kadar meşguldük ki size hak ettiğiniz saygıyı gösterememekten korkuyorum. Sizi buraya getiren şeyin ne olduğunu sorabilir miyim?”
Kelime seçimi, salondaki genç Kertenkele-Adamlar’ı öfkelendirdi. Böyle ne idüğü belirsiz biri karşısında bu kadar nezakete ne gerek vardı ki? Reis onların endişesini takdir ediyordu ama şu anda kendisi de gergindi. Bu ziyaretçiyi hoşnutsuz edecek bir şey yaparlarsa, bu salondan bir daha asla canlı çıkamayabilirlerdi. Genç savaşçıların tecrübesi çok azdı ve düşmanlarını doğru bir şekilde tartma yeteneğinden yoksundular. Reis kadar uzun yaşamamışlar ve onun gibi tehlike sezme yeteneklerini geliştirememişlerdi.
Fakat reisinki gibi kaygılara zerre aldırış etmeyen canavar konuştu.
“Benim adım Souei. Fazla resmiyete gerek yok. Ben sadece bir ulakım.”
Reisin en büyük korkularını boşa çıkarırcasına, canavar gayet sakin bir şekilde kendini tanıttı. Reisi süzerken tavırlarında hiçbir vahşilik yoktu; etrafındaki mırıldanan muhafızlara zerre aldırış etmiyordu.
Souei mi? İsimlendirilmiş bir canavar. O ezici güç hissini açıklıyor zaten. Ve bu isimlendirilmiş canavar başkasına hizmet ediyordu—bu düşünce reisin sırtından soğuk terler boşanmasına yetti.
“Geliş sebebimi açıklayayım. Efendim sizinle bir ittifak kurmak istiyor ve gerekli düzenlemeleri yapmamı talep etti. Sizin için iyi haberlerimiz olduğunu düşünüyorum—efendim, orkların saflarınızı kırıp geçirmesini öylece seyretmeye elvermiyor. İşte bu yüzden bu ittifakı teklif etti.”
Neticede reis için bir kâbus senaryosu gerçekleşmemişti. Bu “efendi” biraz kibirli ve baskıcı kulağa geliyordu, evet, ama teklifin bazı yönleri dinlenmeye değerdi. Reis düşündü—bu canavar, Souei ve hizmet ettiği kişinin amaçları hakkında. Her kim olursa olsun, en azından orklara karşı hareket ediyordu.
“Teklifinize yanıt vermeden önce bir soru sorabilir miyim?”
“Seni dinliyorum.”
Cevap basitti ama karşı tarafın müzakereye niyetli olduğunu reise kanıtlamıştı. Bu bir rahatlama sağladı.
“Pekala, o zaman…” “Aradığınız şey bir ittifaksa, efendinizin orklarla yüzleşirken bizimle omuz omuza savaşmaya istekli olduğunu varsayabilir miyiz?”
“Kesinlikle. Size söylediğim gibi, sizin yok olmanızı istemiyor. Mümkünse sizinle yan yana savaşmak istiyor.”
“O zaman bir soru daha sormama izin verin. Efendiniz bu ork hareketliliğinin arkasındaki asıl sebebin ne olduğunu düşünüyor?”
Souei bir an sessiz kaldı. Yüzünde cesur bir tebessüm belirmeye başladı. “Karşı karşıya olduğumuz şeyin bir Ork Kralı olup olmadığını mı soruyorsun? O hâlde sana doğruluğunu garanti ettiğim bir bilgi vereyim. Efendim Rimuru Hazretleri, Jura Ormanı’nın muhafızları olan Dryadlardan Ork Kralı’nı katletmesi yönünde bir talep aldı. Bu işi yerine getireceğine dair ciddiyetle söz verdi. Kararınızı verirken bunu göz önünde bulunduracağınızı umuyorum.”
Bu cevap, reise beklediğinden bile fazlasını sunmuştu. İşin içinde Dryadların da olduğunun ortaya çıkması salondaki herkesi çalkalandırdı. Ve karşısındaki adam, Ork Kralı’nın kesinlikle ve kesinlikle gerçek olduğunu doğrulamıştı. Bu canavar her kime hizmet ediyorsa etsin—bu tehdidi yenebilecek güce gerçekten sahip miydi?
Souei’nin ormandaki en üst düzey varlıklardan biri olan Dryadların adını zikrettiği düşünülürse, doğru söylediğini varsaymak güvenli görünüyordu. Öfkelerini çekecekse kimse Dryadlar hakkında konuşacak kadar aptal olamazdı. Bizzat ormanı kaplayan ağaçlar vasıtasıyla her şeyi görebildikleri ve duyabildikleri söylenirdi. Tüm orman sakinleri, onların isimlerinin saygıyla anılması gerektiğini bilirdi.
“İttifak” terimi, Kertenkele-Adamlar’ın boyunduruk altına alınmayacağını işaret ediyordu. Onlara eşit davranılacaktı. Reis, bunun kabul edilmesi gereken bir teklif olduğuna kanaat getirdi.
Fakat o konuşamadan, salona başka bir Kertenkele-Adam grubu daldı.
“Reis!” “Böyle lafları dinlemeye hiç gerek yok!”
“Kesinlikle! Biz gururlu Kertenkele-Adam ırkıyız! Yabancının teki nasıl elini kolunu sallaya sallaya içeri girip gözümüzü boyayabileceğini sanır?”
Liderleri goblinlerin desteğini almak için yola çıktığında geride kalan gruptan, Gabil’in adamlarıydılar. Reis, goblinlerle yapılacak hassas müzakerelerde faydalı olamayacak kadar tez canlı olduklarından korkarak geride kalmalarını emretmişti; şimdi ise bu hatanın bedelini ödüyordu.
Dilini şaklatıp onları bir anda yok edebilmeyi diledi. Şüphesiz, bu efendinin ve halkının tam olarak ne kadar güçlü olduğunu bilmenin bir yolu yoktu. Ama reisin yetkisini hiçe sayıp onları kestirip atmak da neyin nesiydi?
Bu ziyaretçinin talepleri büyüktü, bu bir gerçekti; ama o bir ulaktı ve bu sıradan Kertenkele-Adamlar’ın ona çöp muamelesi yapmaya hakkı yoktu. Üstelik ziyaretçinin talepleri kendi başlarına bir sorun teşkil etmiyordu. Elçi, Dryadların bile bel bağlayabileceği kadar güçlü bir canavarı temsil ediyordu.
Seviye bakımından Kertenkele-Adamlar’a denk ya da daha üstün olmalıydı. Ve canavarlar dünyasında her şey güçlü olanın hayatta kalması üzerine kuruluydu. Karşılarında kendi yardımlarını isteyen daha üst düzey bir varlık duruyordu. Sezilen her türlü nezaketsizlik hızlıca affedilebilirdi. Sadece bu elçi bile korkutucu miktarda güce sahip, tepeden tırnağa bir büyü doğumluydu. Onu terslerseler kolayca düşmanları hâline gelebilirdi—ve ork sürüsü varmadan önce böyle bir büyü doğumluyu karşılarına almak aptallığın daniskası olurdu.
Reis, duygularını okumaya çalışarak Souei’yi süzdü. Elçinin gözleri hâlâ dosdoğru Kertenkele-Adam liderinin üzerindeydi. Derin bir nefes aldı. Bu en azından rahatlatıcıydı. Akılsız bir seyircinin bu teklifi mahvetmesine izin veremezdi.
“Sessizlik!” diye bağırdı, gözleriyle muhafızlarına işaret ederken salonu susturarak. “Ne yapacağımıza ben karar veririm. Sizin müdahale etmeye hakkınız yok. Götürün bunları zindana! Orada geçirecekleri bir gece, hatalarını anlamalarına yardımcı olur.”
Hadsiz iki asker, “Reis, lütfen tekrar düşünün!” ve “Efendi Gabil buna asla izin vermez!” diye bağırarak hızla dışarı sürüklendi. Ama artık bir önemleri yoktu. Tekrar Souei’ye döndü ve başını eğdi.
“Lütfen halkımın nezaketsizliğini bağışlayın. Sanırım sizinle bu ittifakı kurmak isterim. Lakin şu anda ilgilenmem gereken meseleler beni burada kalmaya zorluyor. Normal şartlar altında seçtiğimiz bir konumda efendinizle görüşmeyi çok isterdim fakat ne yazık ki tek bir an bile boşa harcayamam. Bunun yerine kendisinin buraya gelmesi mümkün olur mu acaba?”
Gergin bir şekilde yutkundu. Çok daha güçlü birinden büyük bir talepte bulunduğunun farkındaydı. Bunun elçiyi kolayca öfkelendirebileceğini biliordu—ama Souei en ufak bir endişe belirtisi göstermedi.
“Özürünüzü kabul ediyorum. Efendimin cevabınızı duymaktan memnun kalacağına eminim, ben de sizinle birlikte çalışmayı sabırsızlıkla bekliyorum. Bu durumda birliklerimizi buraya getirmek için gerekli düzenlemeleri yapacağım—o zaman Efendi Rimuru ile bizzat tanışma fırsatı bulacaksınız sanırım.”
Souei’nin tavırları, reisin kendisini reddedeceğini bir an bile düşünmediğini gösteriyordu. Ya da—diye düşündü reis aniden—eğer onu reddetseydim, her şey orada biterdi. Kertenkele-Adamlar’ın şansının sonu.
Ve bu hiç de temelsiz bir tahmin değil, diye düşündü. Bugünkü bu görüşme olmasaydı—bu ittifak olmasaydı—halkımız pekâlâ helak olabilirdi.
Elçi Souei, Ork Kralı’nın gerçek olduğunu beyan etmişti. Reisin zihnindeki en kötü senaryo zaten harekete geçmişti, ama şimdi bundan sağ çıkabileceklerine dair bir umut ışığı belirmişti. Bu durum reisi büyük bir rahatlama hissiyle doldurdu.
Souei, “O hâlde,” dedi, “bugünden yedi gün sonra bir araya gelelim. O zamana kadar kendinizi herhangi bir çatışmaya sokmak için acele etmemenizi rica ediyorum. Ayrıca şimdilik arkanızı kollamanızı da tavsiye ederim.”
“Çok iyi. Efendinizle tanışmayı iple çekiyorum.”
Canavar reise başıyla onay verdi, ardından sanki gölgelerin içinde kaybolurcasına çıt çıkarmadan olduğu yerden yok oldu.
Yedi gün. Bu süre yeterli olurdu, diye düşündü. Orkların daha da güçlenmesini önlemek için mağaralarına kapanacak ve takviye kuvvetlerini bekleyeceklerdi. Yeni edindiği müttefikinin nasıl bir sayı getireceğini bilmiyordu ama sadece Souei gibi güçlü biri bile tek başına büyük bir yardım olurdu. Sözde efendisi Ork Kralı’yla bizzat yüzleşecekse, Kertenkele-Adamlar’ın ona ellerinden gelen tüm desteği vermesi gerekiyordu. Bu belirsiz, bekle-gör türünde bir yaklaşımdı fakat neredeyse hiç hayatta kalma şansı sunmayan bir çatışmada hayatlarını riske atmaktan kesinlikle çok daha iyiydi.
Artık en azından reis ne yapılması gerektiğini biliordu.
“Kuşatma için hazırlanın, askerler! Takviye kuvvetler gelene kadar savaş gücümüzü korumalıyız!”
“““Emredersiniz efendim!”””
Böylece Kertenkele-Adamlar, yaklaşan çatışma için sessizce ve göze batmadan beklemek üzere doğal labirentlerine kapandılar.

Gabil gözlerini açtı. Ne olduğunu hatırlaması biraz zaman aldı. Sonunda hatırladığında ise öfkeden kudurmuş hâlde yataktan fırladı.
“Uyandınız mı efendim?!” dedi ona hizmet eden Kertenkele-Adam.
“Evet. Sizi telaşlandırdığım için özür dilerim. Onun tuzağına düşmüş olmalıyım…”
“Tuzağına mı?”
“Aynen öyle. O küstah budala ve kurnaz numaraları…”
“… Yani efendim?”
“Yani beni yenen o dövüşçü, köyün asıl lideriydi.”
“Ne?!”
Adamları bu yıkıcı haberi sindirmeye çalışarak gergince kendi aralarında konuşmaya başladılar. Zihinlerinde bu durum pek çok şeyi açıklıyordu.
“O küçük sinsi, dikkatimi dağıtmak için o balçığın liderleri olduğu süsünü verdi. Sıradan aptal bir piyon rolü oynadı, sonra da tam savunmamın düştüğü anda bana saldırdı!”
“Neresinden baksanız kalleşçe bir numara efendim!”
“Üstelik o kadar canavar varken korkunç kurtların böyle dar kafalı bir hilekârla seve seve iş birliği yapmasını bir düşünün. Sözde ovaların efendileri olacaklar! Nihayetinde bir sürü uyuz köpekten ibaretler.”
“Baştan aşağı bir korkak işi! Sizin gibi bir savaşçıyla kılıç tokuşturmaya asla layık değil, Efendi Gabil!”
“Kesinlikle öyle. Ona benimle adilce düello etme şansı sundum, şimdi bu kararımın ne kadar büyük bir hata olduğunu anlıyorum!”
“Ah, ben… Anlıyorum efendim. Gerçekten de aksi takdirde yenilgiyi tatmanızı hayal edebileceğim başka bir yol olamazdı.”
“Bah! O lanet olası korkunç kurt canavarlarına ve o düzenbaz hobgoblinlere lanet olsun! Sırf bir tur evrimle kutsandılar diye efendim, dünyayı kendilerinin sanıp kasıla kasıla geziniyorlar! Kertenkele-Adamlar’a denk olabileceklerini sanıyorlarsa, bu fikri akıllarından tez vakitte söküp atmamız en iyisi olur!”
Gabil adamlarına minnettar bir baş hareketiyle onay verdi. Bu doğruydu. O karşılaşmayı kaybetmiş olmasının başka hiçbir nedenini hayal edemiyordu. Bu da bir yana, korkunç kurtlar tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Onca gurur lafı, kusursuz takım çalışmaları… ve şimdi burada bir kucak dolusu sinsice aşağılık mahlukla kaderlerini paylaşıyorlardı.
“Bana karşı böyle korkakça taktikler kullanan herkes beş para etmez!” diye tükürürcesine konuştu, hâlâ öfkeden kuduruyordu.
“Belki de onlarla aynı safta yer almamamız daha hayırlı olmuştur o zaman.”
“Ben de tam olarak öyle derdim, evet!”
“Gerçekten de öyle, gerçekten de…”
Gabil, adamlarının egosunu okşamasıyla keyiflendi. Sonra candan bir kahkaha attı. Ona kalırsa, hiç de yenilmiş falan değildi.
“Aklıma gelmişken,” dedi bir başka adam, “bunca zamandır savaşçı lord rütbesinde kalmanızı garip buluyorum Efendi Gabil.”
“Ne?” diye yanıtladı Gabil, Kertenkele-Adam’a pişkince sırıtarak.
“Y-yok, ben… Bu makama layık olmadığınızı kastetmiyorum efendim. Aksine! Bunca zamandır o çelimsiz ihtiyara hizmet etmenizin bir nevi ziyan edilen bir fırsat olduğunu düşünüyorum sadece.”
“Devam et.”
Artık Gabil onun tarafındaydı. Kertenkele-Adam dikleşti, içini rahatlama kapladı.
“Bana kalırsa Efendi Gabil, reisimizi artık emekliye ayırmamızın ve sizi yeni Kertenkele-Adam reisi ilan etmemizin zamanı geldi. Ah, keşke durum zaten böyle olsaydı! O zaman belki de orklar karşısında şimdiki gibi savrulup durmazdık.”
Diğerleri de hemen onaylamak için öne çıktı.
“Aynen öyle! Efendi Gabil gerçek gücünü bir gösterdi mi, o inatçı ihtiyar kısa sürede mesajı alıp kenara çekilecektir. Bu Kertenkele-Adam halkı için yeni bir devir olacak ve bunun gerçekleştiğini görmekten daha çok beni mutlu edecek hiçbir şey olamaz!”
“Çok doğru! Memleketimizde yeni bir rüzgârın esme vakti geldi!”
Gabil, haykırılan bu övgülere başıyla onay verdi. Sonunda vaktin geldiğini hissediyordu.
“Ah,” dedi, “demek hepiniz aynı şeyi düşünüyordunuz? Ben de tam kendim harekete geçme vaktinin geldiğini düşünüyordum. O hâlde benimle yan yana savaşmaya istekli misiniz?”
Adamlarını baştan aşağı süzdü. Hepsi gözlerinde tutkuyla ona bakıyordu. Gördüğü şey hoşuna gitti. Kertenkele-Adam tarihinde, bizzat inşa edilmesinde rol alacakları yeni bir çağ hayal ediyorlardı. Çok geçmeden Gabil, kendi türünü bereketli bir şan ve şöhret çağına taşırken ihtiyaç duyacağı desteği verecek olan en güvenilir danışmanlarının onlar olacağını hissetti.
“Eğer bize liderlik etmeyi kabul ederseniz ederiz efendim,” dedi biri.
Bu, Gabil’in beklediği fırsattı. Bilgece başını salladı.
“O hâlde yeni devir başladı,” diye ilan etti. “Pekala! Hep birlikte omuz omuza verelim!”
Ardından yükselen tezahüratların yankıları sanki dakikalarca sürmüş gibi havada asılı kaldı.
Aptal nihayet sahneye çıkmıştı. Komedi başlamak üzereydi.
