Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 19 – Bölüm 3 / Ara Bölüm: Adaletin Gücü

Ara Bölüm: Adaletin Gücü

Feldway, Michael’ın kendi dönüşüyle tam aynı zamanda Gök Sarayı’na vardı.

“Fena hırpalanmışsın, değil mi?”

“Evet,” diye yanıtladı Michael. “Beklenmedik bazı olaylarla karşılaştık. İhaneti yüzünden Obela’yı yok etmek üzere yola çıkmıştım ama Kale Muhafızı’m onun üzerinde işe yaramadı.”

“Ne? Bende hiç sorun çıkmamıştı…”

“Muhtemelen bu yüzdendir. Temelde o yetenekten yalnızca bir tane var. Bana sadakat yemini edenler yalnızca mistikler ve bu gezegende beni tanıyan kimse yoktu…”

“Ben varım ya?”

“Hi-hi! Yine de bu durum yeteneğin temel prensibine aykırı olurdu. Senden gelecek bir sadakatin sayılmaması son derece doğal.”

İkisi, sanki gündelik sıradan bir sohbet ediyorlarmış gibi birbirlerini bilgilendirdiler. Michael’ın Kale Muhafızı’nı kullanamamış olması Feldway için sürprizdi ama en azından bu süreçte ağır bir hasar almamıştı. Onun endişesi daha çok hain Obela ve ona ne olduğu hakkındaydı.

“Peki Obela’ya ne oldu?”

“Maalesef elimden kaçtı. Obela’nın birlikleri ona son derece sadık. Onu benden korumak için iyi dövüştüler. Kaybettiğimiz değerli bir varlık oldu.”

Michael bu konuda dürüsttü. Hepsini öldürmüştü ama tavrı, sanki kendisiyle hiç alakası olmayan bir olaymış gibi hissettiriyordu.

“Evet, Obela mükemmel bir birliğe komuta ediyordu. Gerçekten üzücü bir kayıp.”

Feldway’in yanıtı o kadar ilgisizdi ki gerçekten öyle düşündüğüne inanmak zordu. Obela’nın birlikleri Feldway’e değil yalnızca Obela’ya sadıktı, bu yüzden onları büyük bir kayıp olarak görmüyordu. Kendi Kale Muhafızı üzerinde bir etkisi yoktu, bu yüzden sorun görmüyordu. Bu soğukluk, Feldway’in akranları tarafından pek sevilmemesinin nedenlerinden biriydi ama o bunu umursamıyor, her zaman şaşmaz mantıklı bir yaklaşımı tercih ediyordu. Eskiden böyle biri değildi ama şimdiki Feldway’de geçmişten eser kalmamıştı.

“Demek…”

Michael yeni gelen Leon ve Jahil’e baktı. Gittiklerine kıyasla buraya daha az sayıda kişiyle döndüklerini fark edince başını salladı ve konuşmaya başladı.

“Bence bizim kuvvetlerimizin de bir komuta zinciri oluşturması gerekiyor. Başkomutan olarak kalacaksın Feldway, ama bence kime nerede görev vereceğini kesin olarak belirlemelisin. Sen ne düşünüyorsun?”

Feldway de ona karşılık vererek başını salladı. “Hmm… Şey, son müzakere ortağımızla da işleri hallettim, bu yüzden evet, tam ölçekli işgalimize başlamadan önce bunu kararlaştıralım.”

Böylece Zeranus hariç göksel kuvvetin ana üyeleri bir kez daha kabul salonunda toplandı.

Feldway söze mevcut operasyonun sonuçlarını sunarak başladı. Michael buna açıktı ama zaten hepsini önceden duyduğu için bu süreç daha çok Deeno’nun hatırına yapılan bir formaliteden ibaretti.

“Öyle mi, demek Orlia görev başında öldürüldü?”

Deeno bu duruma pek duygusal yaklaşmadı. Vega tarafından yutulduğu gerçeği özenle gizlendi. Deeno onu hiç tanımıyordu ama ne de olsa ekibin bir parçasıydı, bu yüzden gözlerini kapatıp huzur içinde yatması için dua etti. Nasıl olsa bu kadarına izin vardır diye düşündü. Gruptaki diğer kimsenin umurunda olmasa da Pico, Garasha ve Mai de ona uydu. Ardından toplantı, aralarındaki yoldaşlık bağının ne kadar zayıf olduğunu kimse umursamıyormuşçasına devam etti.

Toplantıya Feldway başkanlık ediyordu; Michael ise sessizliğini koruyor, söze girmeye niyetli görünmüyordu. Gündemin ana maddesi, tam ölçekli işgal sırasında sıkıntı yaşanmasını önlemek adına kişileri makamlara atamak ve hiyerarşiyi netleştirmekti. Vega gözlerinde hırs ateşiyle buna hazırdı ama diğerleri pek de hevesli değildi—Deeno ise zerre umursamıyormuş gibi görünüyordu. Mümkün olduğunca dikkat çekmemeye çalışıyordu, bu yüzden kimse ona bir sorumluluk yüklemedi.

Feldway duyurusunu yapmaya başladığında durum böyleydi.

Hiyerarşinin en tepesindeki kişi gözlemci konumundaki Michael’dı. Feldway ardından kendisini başkomutan ve en üst düzey yönetici ilan etti. Velzard onun danışmanıydı; Guy’ın hareketlerini dizginlemek adına serbestçe hareket etmesine karar verildi.

Diğerleri arasında, başta Zarario olmak üzere dokuz kişi komuta rollerini üstlenecek kadar güçlüydü. Ya da aslında Feldway’in bu toplantıda bulunmayan eski bir dostu da dahil edildiğinde dokuz değil on kişiydi.

Normalde bir komutandan savaşa taktiksel bir bakış açısı getirmesi beklenirdi ancak bu savaşta gerçekten önemli olan tek şey bireysel güçtü. Feldway’in bakış açısına göre, katı bir hiyerarşi kurulduktan sonra geri kalan her şey keyiflerince halledilebilirdi. Bu, bir orduyu yönetmenin son derece sağlıksız bir yoluydu fakat şimdiye kadar işlerine yaramıştı—bu yüzden Feldway hiç tereddüt etmeden hiyerarşiyi tamamen güce dayalı olarak belirledi.

Feldway haricinde buradaki en güçlü kişiler Zarario, Jahil ve Feldway’in toplantıda bulunmayan dostuydu. Bunlar yeni bir gruba atanacaktı.

“Öncelikle, Üç Mistik Lider’in yerine ‘Üç Yıldız Lideri’ adında yeni bir makam kuruyorum. Lord Veldanava’nın generalleri olarak hizmet edecekler ve güçlerini sonuna kadar kullanmalarını bekliyorum.”

Üyelerinden ikisi mistik olmadığı için ismi değiştirme ihtiyacı duymuştu. Yeni unvan, Veldanava’nın Yıldız Kralı Ejderha rolüne atıfta bulunuyordu ve bu grupta hizmet veren üçlü, ejderhayı diriltme çabasında general tarzı roller üstlenecekti.

“Cornu öldü, Obela ise bize ihanet etti. Onların yerine saflarımıza Jahil’i katıyoruz; kısa süre içinde bir başkası daha bize katılacak, onu da o zaman atayacağım.”

Dinleyicilerin arasından memnuniyetsiz bir ses yükseldi. Bu ses Vega’ya aitti. “Ağır ol bakalım, benim yerime göksel ordulara komuta etmesi için nereden çıktığı belli olmayan rastgele bir adamı mı atayacaksın? Bu da ne demek oluyor? Bu durumdan pek hoşlandığımı söyleyemem!”

Orlia’yı yutarak henüz yeni bir güç kazanmış olan Vega, yine kendinden geçiyordu. Herkesin canını sıkacak şekilde, zihninde en ufak bir pişmanlık kırıntısı bile yok gibiydi. Onun gibi biriyle yalnızca Yuuki baş edebilirdi fakat Feldway onunla vakit kaybetmeye niyetli değildi.

“Sessizlik. Kararlarım kesindir. Bir daha kendi fikirlerini dile getirmeye kalkarsan cezalandırılırsın. Buna hazır mısın?”

Feldway insan kaynaklarını kullanma konusunda pek usta sayılmazdı. İşe yarıyor musun, yaramıyor musun? Önemli olan tek şey buydu ve işe yaramıyorlarsa onları bir kenara fırlatıverirdi. Bu zihniyeti sonuna kadar benimsediği için kimse kendisini sevmezdi ama bu durum onun umurunda bile değildi. Vega bir kez daha küstahlık ederse onu ortadan kaldırma konusunda son derece ciddiydi.

Mükemmel bir hayatta kalma içgüdüsüne sahip olan Vega bunu fazlasıyla hissetti. Şu an kendisini her şeye kadir bir varlık gibi hissediyor olabilirdi ancak Feldway’in gücü bambaşka bir boyuttaydı. Hâlâ onun dengi olmadığını biliyordu, bu yüzden süklüm püklüm geri çekilmekten başka çaresi kalmadı.

“Tch! Kusura bakma. Sadece biraz daha takdir edilmek istemiştim, hepsi bu. Lafını bu yüzden kestim.”

Bunun üzerine öfkesini bastırarak daha fazla konuşmadı. Ama Feldway sözlerine devam edince yeniden sırıtmaya başlayacaktı.

“Öyle surat asma. Sana çok değer veriyorum, bunu bilesin. İşte bu yüzden seni Yedi Göksel General’in lideri tayin ediyorum.”

Adından da anlaşılacağı üzere bu grubun, Nihai Yetenek taşıyan tüm meleksi üyelerinden oluşması gerekiyordu ancak yedi koltuğun tamamını dolduracak kadar kişileri yoktu. Feldway ayrıntılara kafa yoran biri olmadığından, geriye kalan en güçlü kişileri bu gruba dahil ediverdi. Normalde Kagali ve Obela’nın Göksel General olması, Vega’nın ise “Dört Yıldız Lideri” olarak planlanan gruba katılması gerekiyordu; Mai ve Orlia ise ihtiyaç duyulan her yere koşarak destek askerleri olarak görev yapıyordu. Ne yazık ki tüm bunların sıfırdan revize edilmesi gerekmişti.

Her şeye rağmen Zarario, Jahil ve henüz ismi açıklanmayan üçüncü üye Üç Yıldız Lideri olacaktı; Yedi Göksel General ise Vega (lider), Leon, Deeno, Pico, Garasha, Alios ve Mai Furuki’den oluşuyordu.

Yıldız Liderleri’nin her birinin kendi birliklerine komuta etmesi planlanırken, Göksel Generaller ise tek başlarına ya da bir grupla birlikte manevralar gerçekleştirecekti. Bu sistem oturtulduktan sonra artık operasyonu açıklamaya sıra gelmişti.

“Leon’u saflarımıza kattığımıza göre, iblis krallarından birini ve güçlerini etkisiz hâle getirdiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu da saldırmamız gereken hedeflerden birinin eksildiği anlamına geliyor.”

Feldway konuşurken Mai, üzerinde beş ışık noktası bulunan ana dünyanın minyatür bir kopyasını yansıttı. Noktalardan biri—Leon’un kontrol ettiği topraklardaki beyaz nokta—sönerek geride dört nokta bıraktı. Feldway ardından bu noktalardan birini işaret etti; Mai’nin yönlendirmesiyle noktanın rengi beyazdan kırmızıya döndü.

“Bu bölgeyle ilgilenmemize gerek kalmayacak. Dostum Guy’a değil, bana yardım edeceğine dair söz verdi.”

Sönen ışık, diyarın en uzak batısındaydı—Daggrull’un hükmettiği topraklarda.

“Sakın Daggrull’un taraf değiştirdiğini söyleme?” diye sordu Leon.

Sorusunun yanıtı, içeri yeni adım atmış olan üçüncü Yıldız Lideri’nden geldi—olağanüstü iri yapılı ama ince uzun bir adam.

“İşte geldim Feldway. Beni o mühürden böyle çekinmeden çıkarman cidden cesurca bir hareketti.”

Bu kişi Daggrull değildi. İblis kralının mat mavi saçlarının aksine, uzun, dağınık ve yeşil saçlara sahipti. Daggrull’un gözleri maviydi; bu adamın gözleri ise yeşim taşı gibi parlıyordu. Yine de aralarındaki benzerlik bariz bir şekilde ortadaydı.

Adamın adı Fenn’di. Tanrısal güçlere sahip “Deprem” Daggrull’un küçük kardeşiydi; antik çağlarda kontrolden çıkıp dehşet saçtıktan sonra Veldanava tarafından mühürlenmesi sebebiyle ona “Çılgın Yumruk” derlerdi. Hâlâ ortamla pek ilgilenmeyen Deeno, ona ilk tepki veren kişi oldu.

“Hadi canım, yok artık! Gleipnir kaos bağlarını söküp attın mı yani?! Aklından ne geçiyor Feldway?! Daggrull’un ondan ne kadar çekindiğini biliyorsun!”

Feldway’e karşı bu kadar dikleşmesi nadir görülen bir şeydi. O kadar şaşkındı ki sesini yükseltmekten kendini alamamıştı.

“Heh… Endişelenme. Fenn ve ben dostuz. Ortak bir amacımız var. Ayrıca onun gücü… Gerçekten akıl almaz seviyede.”

Bunu söylemesine zaten gerek yoktu. Fenn, büyü zerreciklerinden beslenen gücünün ezici aurasını gizlemek için en ufak bir çaba bile sarf etmiyordu. Varlık Puanı altmış milyonun üzerindeydi; bir Gerçek Ejderha ile kıyaslanabilecek kadar muazzam bir değerdi bu.

Fakat Fenn’in varlığından rahatsız olan tek kişi Deeno değildi.

“Cık! Antik çağlarda mühürlenmiş bu kötücül tanrı da neyin nesi? Yarı tanrı olsa neyse ama ben bile böyle bir zorbayla karşı karşıya gelmek istemem!”

Jahil bu sözleri nefretle tükürürcesine söyledi. Bu adamla şahsen tanışmıyordu fakat yarı tanrı onun hakkında pek çok şey anlatmıştı. Söylediğine göre, yıkıcı dehşetleri yüzünden Veldanava tarafından mühürlenmiş kötücül bir tanrıydı. Jahil’in gözünde o, Dünyayı Yıkan Ejderha Ivalage’den sonraki en büyük canlı felaketti—ve şimdi bu efsane tam karşısında dikiliyordu. Bu manzara midesini bulandırmıştı.

Ancak Fenn bunu hiç umursamadı. Sırıtarak kolunu Jahil’in omuzlarına attı ve kulağına fısıldadı:

“Hey, hadi ama, dost sayılırız değil mi? Neden iyi geçinmiyoruz ki? Duyduğuma göre ben de tıpkı senin gibi Üç Yıldız Lideri’nden biri olarak atanmışım. Diğer ezikler gibi değilsin, sende de cevher var. Benim yamağım olmaya fazlasıyla layıksın.”

Jahil’i iliklerine kadar tepeden görüyordu. Bu aşağılayıcıydı. Jahil, dünyanın meşru kralı olarak ona hükmetmesi gerektiğine inanıyordu; bu yüzden böyle bir saygısızlığı kabul etmesi mümkün değildi.

Ama tek bir itiraz bile edemedi. Omuzundaki koldan felaket habercisi bir baskı hissediyordu. Sandalyesine geri kurulurken alnından soğuk terler boşaldı.

“Hmph! Şimdilik buna müsamaha göstereceğim. İşlerin böyle sonlanmasına izin vermeye niyetim yok ama şu an olay çıkarmaya da gerek yok.”

Böylece şimdilik Fenn’in hizmetkârı olmayı kabullendi. Zarario’nun buna nasıl tepki vereceğini merak etti fakat onun da karşı çıkmaya pek niyeti var gibi görünmüyordu. Üzerinde işleyen şey Nihai Hâkimiyet değildi. Zarario bir savaşçıydı ve bu adama karşı nasıl bir konumda olduğunu gayet iyi biliyordu. Onu yenebilir miydi yoksa yenemez miydi? Savaşmadıkça bunu bilemezdi ancak aralarında çıkacak topyekün bir savaş gezegene muazzam bir zarar verir ve tüm operasyonu tehlikeye atardı. Bu sadece zaman kaybıydı.

Bu yüzden Zarario beklentilerini dizginleyerek durumu çözüme kavuşturdu—ve böylece Fenn artık Üç Yıldız Lideri’nin başı olmuştu.

Herkesin rütbesi belirlendikten sonra tüm gözler yeniden ana dünyanın minyatürüne çevrildi.

“Pekala Feldway, Daggrull’un bir sorun teşkil etmediğini söylerken ne demek istedin? Bay Fenn’in bize katıldığını görebiliyorum ama bu her şeyi açıklamıyor.”

Fenn, Jahil’in sorusu karşısında bıyık altından sırıttı. “Vay be, ne acınası. Beni bu kadar mı küçümsüyorsun? Beni tanıyorsan şunu da biliyorsundur, değil mi? Daggrull ağabeyim olabilir ama ben ondan fersah fersah üstünüm.”

“Övünmelerini dinlemeye ihtiyacım yok,” diye acı bir tonla yanıtladı Jahil. “Gerçekten bir sorun yaşanmayacağını iddia ediyorsan bunu ortaya koyacağın sonuçlarda görmek isterim.”

Jahil kibirli bir adamdı. Fenn’in yetenekli biri olduğunu kabul ediyordu ama imparatorluk gururundan tamamen vazgeçip onun çizmelerini yalayacak değildi.

Yine de Fenn, bu ilgiden hoşnut kalmış gibi sırıttı. “Beni tanıdığın hâlde yine de böyle mi davranıyorsun? Pekala. Büyük bir memnuniyetle beklentilerini boşa çıkarmayacağım!”

Bunu bir kahkahayla pekiştirdi. Bunca yıl önce Veldanava onu mühürlediğinden beri neredeyse kimseyle konuşma fırsatı bulamamıştı; ancak ağabeyi Daggrull ile ruhunun derinliklerinde kurduğu bağ sayesinde, dünyadan sahneler bir rüya misali zihnine akıp durmuştu. Bu da dünya meselelerini belirli bir ölçüde anlamasını sağlamıştı; uluslar arasında büyük bir savaşın eşiğinde olunduğunu ve yakında bir kez daha dehşet saçabileceği bir ortama kavuşacağını biliyordu.

Hapisteyken onu ziyaret eden tek kişi Feldway’di. Feldway, sırf Veldanava göz kulak olma görevini ona emanet ettiği için Fenn ile ilgileniyordu; fakat zamanla sohbet etmeye ve birbirlerine danışmaya başlamışlardı. Kendi diyarının yüce lideri olarak Feldway’in danışabileceği yakın kimsesi yoktu; mühürlendiği tüm bu süre boyunca Fenn de yalnızlık çekiyordu. Birbirlerine bu denli içlerini dökmüş olmaları belki de son derece doğaldı.

Artık Fenn’in at koşturabileceği bir alan ve gücünü sergileyebileceği yoldaşları vardı. Böyle bir durum karşısında nasıl heyecan duymazdı ki? Eskisine kıyasla daha az gaddarlaştığından değil, sadece dostlarına daha çok değer vermeye başladığındandı bu. Bu dostlara sahip olmak onu her şeyden çok mutlu ediyordu; bu yüzden dışarıdan nasıl görünürse görünsün, Feldway’e yürekten ve samimiyetle minnettardı.

Böylece Fenn, Daggrull’un icabına bakacağını gruba ilan etti ama Deeno hiç ikna olmuşa benzemiyordu.

“Dur, dur, dur! Hey Feldway, bundan emin misin? Fenn’i serbest bırakırsan Daggrull’un artık Gök Kulesi’ni korumak için bir sebebi kalmayacak, değil mi?”

Gök Kulesi, Gök Sarayı’na çıkan merdiven niteliğindeydi. Saray’a çıkan büyük kapının anahtarına sahip olmayanlar için Kule’yi tırmanmak içeri girmenin tek yoluydu. Daggrull ise Fenn’in dünyaya bir daha asla dönmesini engellemek için oraya dikilmiş muhafızdı. Deeno’nun dediğine göre, eğer Fenn ona saldırırsa ortaya çıkacak sonuçlara bağlı olarak başları ciddi şekilde ağrıyabilirdi.

Nihai Hâkimiyet altında olmasına rağmen Deeno hâlâ özgür düşünceye sahipti. Bu köleleştirmeden daha güçlü bir şekilde etkilenseydi iş değişirdi fakat en azından istediğini söyleme hakkı vardı. Bu durum Leon için de geçerliydi; hareketleri kısıtlanmıştı ama zihni her zamanki gibi çalışmaya devam ediyordu. Sylvia ile savaşırken geniş alanlı saldırılar kullanmaktan bu sayede kaçınmış, ona vereceği zararı en aza indirmişti. Gözleriyle de sinyaller göndermişti ama ne yazık ki Sylvia bunları fark edememişti. Sylvia’nın algıları zayıf olduğundan değil—sadece kafası pek çok başka şeyle meşguldü. Fakat fark etseydi bile “Leon hâlâ kendi iradesine sahip” olmaktan öte bir şey anlayamazdı, bu yüzden pek bir anlamı da olmayacaktı.

Her neyse, Nihai Hâkimiyet eylemlerini kısıtlasa da belirli bir dereceye kadar özgür düşünmelerine izin veriyordu. Bu durum Feldway’in de işine geliyordu. İnsanlar esnek düşünemiyorsa bir strateji toplantısı yapamazdı; bu yüzden Deeno’nun yorumları başının üstündeydi.

“Evet, bu üzerinde durulmayı hak eden bir konu. Bu endişeyi gidermek için ne yapmalıyız?”

“Şey, ben de ne yapılacağını pek bilmiyorum aslında…”

Soru kendisine geri sekince Deeno’nun hevesi çabucak kaçtı. Şaşkınlığından ses çıkarmıştı daha çok, yoksa burada kaybedeceği bir şey yoktu. Neden bu kadar galeyana geldiğini sorgulayarak her zamanki tembel hâline geri dönmüştü.

“Yani… bana böyle zor sorular sorarsan… ne diyeceğimi bilemem, anlıyorsun ya?”

Bütün bu konunun kapanıp gitmesini umarak tekrar yerine oturmaya çalıştı. Ama Feldway buna izin verecek değildi.

“Fenn’e güveniyorum ama endişelerini de anlıyorum Deeno. Bu yüzden buradaki en iyi çözümün yanına birkaç kişi daha göndermek olduğunu düşünüyorum.”

Zaten en başından beri bunu planlıyordun, diye düşündü Deeno. Feldway, onun bu çıkışını gökten zembille inmiş bir lütuf olarak görmüş olmalıydı; zira bunu durduk yere önermek Fenn’e güvenmiyormuş gibi görünmesine yol açardı. Deeno şimdi buna katılmaya zorlanacağından korkuyordu… ve haklıydı da.

“Endişelendiğini biliyorum Deeno, bu yüzden gidip Fenn’in ne kadar güçlü olduğunu kendi gözlerinle görmeye ne dersin?”

“Aha, şey, ben almayayım…”

“Hadi ama, çekinme. Bu savaşta pek bir şey yapmaya fırsat bulabileceğini sanmıyorum ama ne kadar güçlü olduğumu görmek istiyorsan seni engelleyecek değilim.”

Deeno’nun istediği kesinlikle bu değildi ama artık çok geçti. Kaderine razı olarak istemeye istemeye başını salladı.

“E-evet… Pekala, madem teklif ediyorsun, Pico ve Garasha ile ben de katılırım.”

“Oha! Deeno! Bizi bu işe sürükleme!”

“Bakın, özür dilerim tamam mı? Daha Rain’le ölüm kalım savaşından yeni çıkmışım, bir de üstüne daha fazla mı savaşmamı istiyorsunuz? Bu neresinden bakarsan bak haksızlık!”

Deeno’nun yoldaşları hoşnutsuzluklarını kükreyerek dile getiriyordu ama o onları görmezden geldi. Onların da işte kaytardığını düşünmüştü, bu yüzden kendi yükünü biraz olsun hafifletmek için onları da bu işe dahil etti.

Feldway özel bir itirazda bulunmayarak durumu onayladı. Fenn’e gerçekten güveniyordu ama Daggrull’un da hafife alınacak biri olmadığını biliyordu. Kesinlikle hafife alınacak bir adam değildi—üstelik Daggrull’un bir küçük kardeşi daha vardı. Bu üç devasa kardeşin antik çağlarda her türlü yıkıma yol açtığına dair hikâyeler herkesçe biliniyordu ve Feldway—bu eski masalların arkasındaki gerçeği bildiğinden—elindeki tüm kozları oynamaya hazırdı.

“Leon, sen de katıl. Fenn ve dört Göksel General ile Gök Kulesi’ne bir saldırı düzenleyeceğiz. Bu kadarı yeterli olacaktır.”

Böylece bir sonraki hedef için üye kadrolarını belirlemiş oldular.

Bu gündemdeki son madde gibi görünüyordu ama Feldway henüz bitirmemişti.

“Pekala. Şimdi saldıracağımız diğer hedefleri kararlaştıralım.”

“Ha? Zamanı henüz kararlaştırmıyor muyuz?”

“Hayır. Planımız, saldırı üstünlüğümüzü kullanarak aynı anda birden fazla işgal gerçekleştirmek. Aslında Fenn üzerine alınmasın ama bu Gök Kulesi saldırısı yalnızca bir yem.”

“Yem mi? Peki asıl kime saldırıyoruz?”

Deeno operasyonun ayrıntılarıyla pek ilgilenmiyordu ama bu kadar işin içine girmişken hepsini dinlesem iyi olur diye düşündü. En azından diğer saldırı bölgeleri çok daha zor görünürse içi rahatlardı. Ayrıca işleri doğru ayarlayıp Rimuru ile karşılaşabilirse yeni istihbaratlarla gözüne girebilirdi. Bu yüzden genelde böyle davranmadığını gayet iyi bilerek Feldway’e bu soruyu sordu.

“Öncelikle misyonumuzun ne olduğunu hatırlamanızı istiyorum.”

Aldığı yanıt bu oldu. Deeno bu “misyonun” ne olduğunu bilmiyordu. Veldanava’yı diriltmek gibi saçma sapan bir şey olduğunu hatırladı. Yani evet, bunu yapabilirlerse görmek harika olurdu diye düşündü Deeno ama…

Ama Efendi Veldanava’nın kendi niyetleri yok mu ki? Belki Feldway’in baş belası olmasından sıkılmıştır ya da belki insan ırkı daha da olgunlaşana kadar geri planda kalmak istiyordur…

Veldanava Yaratıcı’ydı ve gerçekten aşkın bir varlıktı. İnsanların onun ne istediğine dair kendi kafalarına göre varsayımlarda bulunması Deeno’ya bencilce geliyordu.

Birinin çıkıp da tanrıların sözcülüğünü yaptığını söylemesi her zaman çok sinir bozucuydu. Kendi yorumlarını katarak asıl niyetleri sürekli çarpıtıyorlardı. Luminus bu konuda en çok çeken kişiydi, değil mi? Bu yüzden bir insanı Kutsal İmparator olarak atamaktan kaçınmıştı.

Tamamen aynı kelimeler bile insanların algılama biçimine göre sıkça farklı yorumlanabiliyordu. İnsanlar sadece inanmak istediklerine inanan yaratıklardı; hatalı olduklarında bile bunu kabullenmeye pek yanaşmazlardı.

En basitinden, Luminus kendisinden bir kez olsun bu dünyanın “tek tanrısı” olarak bahsetmemişti. Yine de her ne hikmetse inananları Luminus’un var olan tek ilah olduğuna inanır olmuştu. Bunu yalanlamak için özel bir çaba sarf etmemişti—belli ki böyle olması işine daha çok geliyordu—ama gerçeğin kişinin yorumuna göre değişme huyu, yanlış yönetilirse her türlü soruna yol açardı.

İnsan dünyasını uzun zamandır gözlemleyen Deeno bunu tamamen içselleştirmişti. Ama çalışma arkadaşlarından biri bunu kötü bir şekilde istismar ediyorsa kesinlikle bu işin bir parçası olmak istemiyordu.

“Efendi Veldanava’yı diriltmek istiyorsak şu an tek ihtiyacımız olan Veldora’nın Ejderha Faktörleri. Fakat unutmamamız gereken bir engel daha var. Değil mi?”

Var mıydı ki?

Deeno kesinlikle bilmiyordu. Ama Feldway’in gözleri doğrudan üzerindeydi.

Hadi ama! Ben mi? Başkasına sor!

Etrafına bakındı. Diğer herkesin yüzünde sert ve ifadesiz bir bakış vardı. Zarario, Feldway’i tamamen görmezden geliyor gibiydi; belki de zihninin kontrol edilmesine içerlemişti. Ekibe henüz yeni katılan Leon bu konuşmayı takip etmiyordu ve zaten en başından beri ilgileniyor gibi de görünmüyordu. Fenn ve Jahil de aynı durumdaydı; tüm bunlar onlar için yepyeni şeylerdi, dolayısıyla verecek bir cevapları olması imkânsızdı. Pico ve Garasha hiç ama hiç ilgilenmiyor, Deeno’nun arkasına saklanıp başlarını öne eğiyorlardı. Diğer Göksel Generaller ise Feldway’in gerçek dostlarından ziyade kullanışlı piyonlarıydı; Feldway asla onlara fikir sormazdı. Hayır, bu soru doğrudan Deeno’ya yöneltilmişti.

Şaka mı yapıyorsun?! Kagali ve Yuuki gittiğine göre artık bu ekibin beyni ben mi olmalıydım?!

Sonra Deeno’nun aklına bir şey geldi. Bu aslında Zarario’nun rolü olmalı değil miydi? Öyleydi ama—şimdi fark ediyordu ki—piyango kendisine vurmuştu. Ama bu konuda elinden bir şey gelecek gibi de değildi. Bu yüzden kimse ondan ümitlenmesin diye soruyu geçiştirmeye karar verdi.

“Sorman bile hata,” dedi manidar bir şekilde sırıtarak. Feldway’den tatmin olmuş bir baş sallaması almak için bu kadarı yetti.

Biliyordum. O kaaadarrr zeki ki başkalarının fikrine ihtiyaç bile duymuyor, değil mi? Sırtını bir iki kez sıvazla yeter, konuşma tıkır tıkır ilerler!

Başarısının rahatlığıyla Deeno da ona başıyla karşılık verdi.

“Evet, aynen öyle,” diye karşılık verdi Feldway. “Deeno’nun da tahmin ettiği gibi, bu joker kartı Masayuki’den kurtulmamız gerekiyor. Ludora’nın kendisini diriltmek için kullandığı bir aracıya dönüşme ihtimaline karşı, bunun Efendi Michael’ı olumsuz etkilemeyeceğinin hiçbir garantisi yok.”

Sanki bir şey söylemişim gibi, diye düşündü Deeno, bunu yüzüne yansıtmamaya dikkat ederek. Sonra serice başını salladı. Bu mantık ona kusurlu geliyordu ama bunu dile getirecek kadar takım oyuncusu değildi. Feldway bunu yapmak istiyorsa bıraksın yapsındı.

Başka kimseden de bir geri bildirim gelmeyince Feldway devam etti.

“Veldora o baş belası zindanın derinliklerine gömülü olduğu sürece bir sonraki hedefimiz gerçekten de Masayuki olmalı. Savaşma kapasitelerini yavaş yavaş tüketeceğiz ve yeterince eksilttiğimizde ininden çıkmaktan başka çaresi kalmayacak.”

Feldway’in planı buydu—eğer dışarı çıkmıyorsa biz de geri kalan güçlerini biçeriz.

Yalnız ben de Masayuki ile bir nevi arkadaşım ama, diye daldı gitti Deeno. Hedef alındığını ona iletmenin bir yolunu bulmak istiyordu ama Michael üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdığı için bunu nasıl yapabileceğine dair aklına hiçbir yol gelmiyordu. Rimuru’ya bir Düşünce İletişimi bile gönderemezdi, çünkü bu açık bir ihanet eylemi olurdu. Tek seçeneği meydanda mucizevi bir karşılaşma ummaktı ama Deeno buna da pek bel bağlamıyordu. Elinden gelen tek şey, onun sağ salim kaçabilmesi için dua etmekti.

“Masayuki’nin nerede olduğunu biliyor muyuz?”

“Güzel soru Deeno. Bunu Velzard’ın halletmesine izin vereceğim.”

“Evet, Velgrynd’in varlığının konumuna dayanarak Masayuki’nin nerede olduğuna dair aşağı yukarı bir fikrim var. Velgrynd’in varlığını imparatorluk başkentinde birkaç farklı noktada ve ayrıca Englesia Krallığı’nda tespit ettim. Aurasını tamamen gizlemiş fakat bu benim gözlerimi kandırmaya yetmez.”

Buz Ejderhası Velzard’ın iz sürme ve teşhis yetenekleri, Milim’in yeteneği olan Ejderha Gözü kadar iyi, hatta ondan bile üstündü. Üstelik aradığı kişi kalabalığın içindeki rastgele biri de değildi. Öz kız kardeşiydi. Onun izini sürmek Velzard için çocuk oyuncağıydı.

Velgrynd, Paralel Varlık yeteneğini İmparatorluk’un savunmasını güçlendirmek için kullanıyor ve muhtemelen bir yandan da Masayuki’yi koruma altında tutuyor gibi görünüyordu. Bunun üzerine Mai, minyatür gezegenindeki ışıkların yerini değiştirdi. Kıtanın orta batısında, Luminus’un hüküm sürdüğü yere pek de uzak olmayan noktadaki ışık, renk değiştirip Daggrull’un noktası gibi beyazdan kırmızıya döndü.

Feldway orayı işaret etti. “Demek Masayuki burada, Englesia’da. Vega, o bölgeye saldırmanı istiyorum. Bir itirazın var mı?”

Bu bir sorudan ziyade bir emirdi. Bunu sırf Vega kendisini tartışmanın bir parçası gibi hissetsin ve hevesi kırılmasın diye söylemişti—ve elbette Vega bunu anlayamayacak kadar sığ düşünceliydi.

Bu yüzden sırıttı ve başını iki yana salladı. “İş bende bil. Zaten Englesia benim eski mekânımdır. Kimsenin bilmediği bir sürü gizli geçidi vardır. Onları kullanarak içeri sızacak ve o veledi öldüreceğim.”

Feldway onaylarcasına başını salladı. Asıl plan, Arius içeri sızıp Masayuki’yi öldürürken Vega’nın dikkat dağıtıcı bir yem olarak hareket etmesini öngörüyordu; ancak Vega’nın bu operasyonu kafasında böyle kurması da Feldway için uygundu. Her iki durumda da Feldway, düşmanın dizginlenmemiş bir Vega’ya nasıl tepki vereceğini görmek istediği için Englesia’nın başkentini kendisi de ziyaret etmeyi planlıyordu.

Ama tabii ki iş bununla bitmiyordu.

“Zarario, bize destek sağlamak için tüm ordumuzun başında sen olacaksın. Luminus’un hareketlerini takip et ve bize karşı herhangi bir hamlede bulunursa onu durdur.”

“Ya hiçbir şey yapmazsa?”

“O zaman hazırda bekle. Ben emri verdiğimde Englesia’ya topyekün bir saldırı düzenleyeceksin.”

“Anlaşıldı.”

Feldway’in emirleri kanun niteliğindeydi. Zarario hoşnutsuzluğunu bir kenara bırakıp uysalca başını sallayarak karşılık verdi.

Şu ana kadar kendisine herhangi bir görev verilmeyen tek yetkili Jahil kalmıştı. En kötüsüne kendini hazırlayarak Feldway’in söyleyeceklerini bekledi. Üç Yıldız Lideri’nden birinin boş oturmasına izin vermesine imkân yoktu.

“O hâlde, işi tamamen sağlama almak adına… Jahil, sen bizim hareketli kuvvetimiz olacaksın. Sana birlikler tahsis edeceğim. Fenn’e yardım etmek için ne gerekiyorsa yapman bekleniyor.”

“Aman be. O kadar ileri gitmene gerek var mı? Gerçekten hiç lüzum görmüyorum…”

“Öyle söyleme, Fenn. Bu sadece en kötü senaryo için. Unutma, Daggrull’a boyun eğdirirsen o orduyu da kendi komutan altına almış olacaksın.”

“İyi, iyi.”

“Fakat Daggrull orada olduğu sürece, onun dev lejyonları ayağımıza dolanacak.”

“Onları durdurmak bizim işimiz, değil mi?”

“Evet, aynen öyle.”

Fenn akranlarına bunun gereksiz olduğunu böbürlenerek söylese de Feldway bu konuda haklıydı; üstelik her iki durumda da Jahil’in kaybedecek bir şeyi yoktu. Eğer Fenn bu işte aktif rol oynarsa kendisi arkasına yaslanıp izleyebilirdi; Fenn tehlikeye girerse de yardıma koşup onu kurtarır ve böylece Fenn ona borçlanmış olurdu. Her halükarda savaşta parlama fırsatını elde edecekti, bu yüzden sabırsızlanmaya gerek yoktu.

“Hmph! Yanımda kendi eğittiğim askerlerim olsun isterdim ama neyse, öyle olsun. Fenn’in zaferini kendi gözlerimle görür görmez batıdan saldıracak ve merkeze doğru ilerleyeceğim. Uygun mudur?”

“Tabii. Nasıl istiyorsan öyle yap.”

Jahil bunu duyduğu an çenesini kapattı. Kendince konuşmasını bitirmişti. Hırslı bir adamdı ve burada süs köpeği muamelesi görmekten nefret ediyordu ama aynı zamanda Feldway’e borçluydu. Bu durum ile aralarındaki bariz güç farkı göz önüne alındığında, Jahil şimdilik ona itaat etmenin akıllıca olacağını düşündü.

Bu arada Velzard doğrudan Michael’a rapor veriyordu, dolayısıyla Feldway’in ona emir verme yetkisi yoktu. Doğası gereği özgür ruhlu biriydi, bu yüzden taktikleri onun canı ne istiyorsa onu yapmasına izin vermek üzerine kuruluydu.

Böylelikle herkesin rolü belirlenmiş oldu.

İzleyecekleri net bir yön belirledikten sonra Michael söze girdi.

“İzninizle ben de bir şey eklemek istiyorum. Düşmanımız İblis Kralı Rimuru’nun kontrolü altındaki zindana sığınırsa, bu durum bizim için büyük sorunlar teşkil eder. Feldway’in de dediği gibi, onları oradan dışarı çekmek çok daha iyi bir fikir. Bu nedenle, şu anda İblis Kralı Milim’in denetiminde olan eski Eurazania topraklarını Zelanus’a vermeye karar verdim. İster Milim’in hakimiyet alanı olsun ister Englesia başkenti, bu bölgelerde savaş patlak verirse Rimuru bunu asla göz ardı edemez. Muhtemelen dışarı birlik göndereceklerdir ve onları ezmek de sizin göreviniz olacak. O zaman zaferimizden kimse şüphe duyamayacak.”

Michael, sözlerini hissedilir bir kararlılıkla dile getirdi.

Aslında bu, saldıran taraf olarak sahip oldukları en büyük avantajdı. Düşmanın üslerini tek tek yok etmek, savaşma güçlerini dereceli olarak ellerinden alırdı. Bunu yeterince uzun süre tekrarlarlarsa zafer neredeyse kesinleşirdi. Rimuru’nun başkenti hariç düşmanın tüm üslerini çökerttiklerinde, yıkıcı bir kuşatma yapmaya hazır hale geleceklerdi. Ramiris’in zindanı hâlâ bir muammaydı; içeri ve dışarı giden birden fazla yol olabilirdi ama ikmal hatlarını kesmek muazzam bir darbe olurdu. Tempest’e hâlâ birkaç stratejik koz ulaştırabilirlerdi belki ama bir kez dünyanın geri kalanından soyutlandıklarında, nüfuzlarını kırmak çocuk oyuncağı hâline gelirdi.

Elbette sonsuza kadar elleri kolları bağlı oturamazlardı. Asıl hedef Veldora’nın Ejderha Faktörleri’ni ele geçirmekti ve bunu sadece bekleyerek başaramazlardı. Yine de Michael, ortamı hazırladıktan sonra stratejilerinin geri kalanını aceleye getirmeden halledebileceklerine karar verdi.

Belki izlenmesi gereken doğru yol buydu fakat Deeno’nun içine hiç sinmemişti.

“Vay arkadaş, Milim dediğin Veldanava’nın kızı, biliyorsunuz değil mi? Bunun farkındasınız, değil mi?!”

Artık hayal kırıklığını tamamen dışarı vuruyordu. Ancak Michael bunun kendisini rahatsız etmesine izin vermedi.

“… Bu bir sorun mu?” diye sordu, soğukkanlı ifadesini koruyarak.

“Sorun mu? Yani, bu durum Efendi Veldanava’yı hoşnutsuz etmez mi?”

Deeno’nun bakış açısından bu gayet doğal bir soruydu. Milim’e yönelik herhangi bir hamlede bulunmak, Veldanava’ya ihanet etmekten başka bir şey değildi. Michael ne düşünüyordu böyle? Verdiği yanıt o kadar kanıksanmıştı ki, bunu herhangi bir sorun olarak görmüyor gibiydi. Feldway de ona katıldı.

“Evet Deeno, İblis Kralı Milim, Efendi Veldanava’nın kızıdır. Ancak bana kalırsa, o ejderha tarafından yaratılmış olmamız bakımından bizim ondan hiçbir farkımız yok.”

Michael ve Feldway’in gerçekten inandığı şey muhtemelen buydu. Onların saygısı ve sadakati Veldanava’dan başkasına yönelmiş değildi. Kızına karşı en ufak bir sevgi kırıntısı bile beslemiyorlardı.

Onlara katıldığı anlaşılan Jahil, Deeno’ya alaycı bir tavırla dik dik bakarak burnundan soludu. Geçmişte Milim’in gazabı yüzünden can vermiş biri olarak, eski Eurazania’yı işgal etme fikri içini coşkuyla dolduruyordu ve işte Deeno çıkmış, hevesini kursağında bırakıyordu. Jahil’in kesinlikle görmek istediği manzara bu değildi.

Deeno tekrar Feldway’e baktı.

Obera’nın bize ihanet etmesinin sebebi tam olarak bu işte! Bu adamların kafası gerçekten uçmuş…

Ve eğer bunu daha fazla sorgularsa, kendisi de hain ilan edilebilirdi.

“Bunu dert etme Deeno. Eğer yanıldığım ortaya çıkarsa, yolumuzu düzeltmek için kendisini dirilteceğinden eminim. Ne de olsa sevgili kızı tehlikedeyse, mutlaka onun yardımına koşacaktır. Dolayısıyla burada tamamen doğru olanı yapıyoruz.”

Deeno’nun söyleyecek sözü kalmamıştı. Eski dostu artık ölmüştü. Keşke bunu daha önce kavrayabilseydi de kaçsaydı—ve şimdi kaçmadığı için pişmanlık duyuyordu.

Böylece Cennet-İblis Savaşı’nın genel hatları çizilmiş, fitil ateşlenmeye hazır hâle gelmişti. Büyük bir felaketin dünyayı bir kaos girdabına sürükleyip onu sonsuza dek kökten değiştireceği gün çok yakındı.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla