Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 17 – Bölüm 4 / Mavi Bir İblisin Söylenmeleri

Mavi Bir İblisin Söylenmeleri

Hepinize merhaba. Adım Rain. Ne? Kim olduğumu bilmiyor musunuz? Bırakın bu ayakları. Adımı öğrenseniz iyi edersiniz, yoksa başınız belaya girer. Okuluna dön evlat.

………

……

Ah, affedersiniz. Sanırım orada kendimi biraz kaybettim. Yok, yok, normalde son derece mütevazı ve zarif biriyimdir ama bazen tekerim raydan çıkabiliyor. Arada sırada olur öyle, bilirsiniz ya.

Ama aranızda kim olduğumu bilmeyenler var gibi göründüğünden, kendimi tanıtmama müsaade edin. Az önce de belirttiğim gibi, adım Rain. Hizmetkâr olarak—hayır, hizmetçi olarak çalışıyorum. İblis Kralı Guy Crimson’a sadık bir hizmetçi olarak hizmet veriyorum.

Lord Guy’ı çok uzun zamandır tanırım. Geriye dönüp bakınca, onu dünya yaratılmadan öncesinden beri tanıyorum. Ne kadar zaman önceydi diye mi soruyorsunuz? Ben nereden bileyim be? Doğduğunuz günün tam saatini hatırlıyor musunuz? Hatırlamıyorsunuz, değil mi? İşte öyle bir şey. Şu andan itibaren aptalca soruları görmezden geleceğim, teşekkürler.

Her neyse, karanlığın büyük ruhundan türediğim için yenilmezdim. Ya da öyle sanıyordum. Kendimi biraz fazla kafada büyütmüştüm, bunu inkar etmeyeceğim. Sonucunda da vahim bir hata yaptım. Yakın hissettiğim kız kardeşlerimden biriyle el ele verip bizden daha güçlü olan diğer kardeşimize baskın yapmaya kalkıştım. Dönüp bakıyorum da, ne kadar da aptalmışım. İnanılmaz derecede güçlüydü. İkiye tek dövüşürsek kolay bir zafer kazanırız sanmıştım ama fena halde yenildik.

Bizi yenen kişi, o zamanlar Rouge olarak bilinen İblis Kralı Guy Crimson’dı. Yeri gelmişken, benimle birlikte onunla savaşan kardeşimse şimdilerde Misery olarak bilinen Vert’ti. Biz çok iyi arkadaşızdır. Sonuçta benim yapmam gereken işler Misery’nin, onun alacağı maaş da benim almam gereken maaştır. Bugün hâlâ mesai arkadaşıyız.

“Rain! Kaytarmayı kes de temizliği bitir.”

Cık. Daha yeni tanıttım kendisini, hemen üstüme çullanmaya başladı bile. Aptal çenesi düşük.

“Ne dedin sen?” diye sordu.

“Hiç, hiç.”

“Hiç mi? Umarım öyledir.”

Ucuz atlattım. Misery’nin böyle cin gibi bir zekası vardır. Ne zaman mola versem hemen fark eder, gözünü boyamak can yakıcı derecede zordur. Temizliğe geri döneyim—bana yine kızmasın diye şöyle birazcık yapayım bari.

Her neyse—doğru ya, kendimi tanıtmanın ortasındaydım.

İşte, Misery ile ben Lord Guy’a yenildik ama bu durum bize belli bir gerçeği gösterdi. Eğer bir iblisin “çekirdeğini” kırabilirseniz, temelli yok olurlar. Ancak! Hepimiz gibi yetenekli bir Özgün İblis iseniz, başınıza ne gelirse gelsin kendinizi diriltebilirsiniz!!

Gerçek Ejderha‘larda bu süreç, hafızalarını korusalar bile kişiliklerini sıfırlar; fakat bizim durumumuzda kişilik de aynı kalır. Lord Guy’ın yoldaşı olan Buz Ejderhası Leydi Velzard, küçük kardeşini yeniden eğitmek amacıyla bu şekilde “sıfırlamıştı”, fakat bu biz Özgünler için geçerli değildir.

Bu olay harika ötesi bir şey değil mi ya? İnanın bana, bütün gün size bununla övünmek isterdim. Ama ne yazık ki bunun bazı dezavantajları da var. Dirilme süreci çok fazla zaman alıyor, ama bu sadece küçük bir detay. En zor kısmı ise ölümsüz falan olsanız da, kime kaybettiyseniz sonsuza dek onun emri altına girmek zorunda kalmanızdır. Bizim durumumuzda bu kişi Lord Guy’dı.

Bu keşif, iblisler arasındaki güç dengesinde devasa bir değişimi tetikledi ve son derece çarpık yeni bir statüko yarattı. Tüm bunların bizim suçumuz olduğunu söyleyebilirsiniz—ya da daha pembe bir tablo çizmek gerekirse, sayemizde olduğunu da iddia edebilirsiniz. Misery olaya ilk açıdan bakmayı tercih ediyor ama ben ikincisinin hayranıyım.

Bunu biliyor muydunuz? Bana karşı önyargılı değilsinizdir umarım? Bana yaramaz bir çocukmuşum gibi bakmayı kesin. Ayrıca, dikkatle beni dinliyor olmalısınız. Size iblislere dair küçük bir sır veriyorum: Özetle, iblislerin nasıl öldürülebileceğini.

Bir bakıma yani. Bir Özgün İblis‘i tamamen yok etmek imkansızdır ama onları kendinize itaatkar kılabilirsiniz. Tam olarak kölelik kadar zorlayıcı değildir, bu yüzden verilen her emre harfiyen uymak zorundaymışsınız gibi bir durum yok. Lord Guy’a karşı gelmek isteseydim gelebilirdim. Geleceğimden değil tabii. Sonuçta bize birazcık da olsa itaat ettirme gücü var.

Sırada, doğrudan Özgün İblisler’den türeyen iblislerden bahsedeceğim. Normalde, o aptal Noir hariç, Özgünler bir sürü soy yaratır. Kendi renklerinin patronundan gelen emirlere uymak zorundadırlar, bu yüzden emrinize amade kullanışlı bir hizmetçi ordusuna sahip olmak gibidir.

“Yaratmak” terimini kullanmak biraz kafa karışıklığına yol açabilir. Bütün ince detaylara girmek istemiyorum ama genel hatlarıyla özetleyeyim. Yeni doğmuş bir Küçük İblis‘in ilişkili olduğu bir renk yoktur, anlarsınız ya? Zekidir ama benlik bilinci yoktur ve gerçekten de çok zayıftır. İnsanların çağırabildiği tür genelde budur, biz buna “köleştirilmiş” tür deriz. Bu iblisler bilinç kazandıklarında ise onlara “bağımsız” tür denir. Bir Yüce İblis‘e evrimleştiklerinde, doğaları ve kişilikleri bir dizi benzersiz özellik kazanarak tam olarak hangi renk ailesine ait olduklarını netleştirir.

Ya da daha güçlü bir iblis, kendi oluşumunu kurmak için onları bünyesine katabilir. Aslına bakarsanız, bir taraftar kitlesi oluşturmanın daha yaygın yolu budur. Misery çalışkan biridir, bu yüzden bugün hâlâ kendi oluşumunu yönetir. Aralarında en bilineni Veldt’in Oğulları olmak üzere birkaç örgüt işletiyor, hatta insan dünyasında bile nüfuzları var.

Ben mi? Şey, ben öyle şeylerle hiç uğraşamam.

Bana öyle gözlerinizi devirmeyin bakalım. Ne? Noir ile aynı mıyım? Ne büyük saçmalık ama! Benim de kendime ait bir oluşumum var bir kere! Noir ile kıyaslanmak tepemi attırıyor, bu yüzden lütfen bir daha aynı aptalca hatayı yapmayın. Öf.

Her neyse, konumuza dönelim. Yeni doğan iblisler oluşumlara bulaşmazlar ama bir kez Yüce İblis‘e evrimleştiler mi, işte o zaman renklere ayrılıp birine katılırlar. Bazı iblisler doğuştan bir renkle ilişkilidir; bu durum genelde reenkarne olan iblislerde görülür. İblisler ölümsüzdür, bu yüzden ölürlerse aynen bu şekilde yeniden doğarlar. Yine de çekirdekleri parçalanırsa bunların bile yok edilebileceğini düşünüyorum. Gerçi iblisler bayağı dayanıklıdır, yani böyle bir durumda “ruhlarını” kaybetseler bile hayatta kalmaları mümkün olabilir. Bu durum özellikle Özgün renklere yakınsanız geçerlidir. Yine de birini yenecek kadar şanslıysanız, çekirdeğini de kırmalısınız, aksi takdirde zaferiniz anlamsız kalacaktır.

Bu arada, yeni doğmuş, iradesi zayıf bir iblistan özellikle korkmanıza gerek yok. Savaş bilgisine sahip olabilirler ama deneyimsiz eziklerin tekidirler, bu yüzden geçici bedenlerini yok etmek bile onları öldürmeye yetebilir. Uykularınızı kaçırmaya değecek bir şey değiller.

Yani evet, sırlarımız bunlar. Ve tüm bunları çözmüş olmak, Lord Guy’a karşı aldığımız yenilgiye değmiş olabilir. Hatta bence orada bayağı iyi bir iş çıkardım.

İşte bu özverili ruhla Lord Guy’a hizmet etmeye devam ediyoruz ama aslında benim için oldukça eğlenceli. Lord Guy, bir süreliğine gezegenin yüzeyinde yaşamak adına yeraltı dünyasındaki üstünlük mücadelesinden bir adım geri çekildi. Her şeye rağmen dürüst adamdır, bu yüzden bizi de yanında götürdü.

Hatta bize “İstediğiniz gibi yaşamakta özgür olduğunuzu biliyorsunuz, değil mi?” bile dedi. Ama beni o işten muaf tutun. Ben kazanan tarafta kalmak istiyorum. Hem Lord Guy’ın kaybetmesine imkân yok, bu yüzden şu an bulunabileceğim en iyi konumda olduğumu düşünüyorum. Lord Guy kaybetseydi de bir nevi hoş olurdu ya, her neyse.

Ona cevabım şöyle oldu:

“Hayır; bizim görevimiz size yararlı olmaktır.”

Ne düşünüyorsunuz? Gelmiş geçmiş en mükemmel hizmetçiyim, sizce de öyle değil mi? Benim kadar sadık başka bir hizmetçi bulamazsınız… ya da ben öyle sanıyordum…

“Kesinlikle. Siz bizim kralımızsınız. Biz de sizin tebaanızız. Bu, sonsuz ve sarsılmaz gerçektir.”

Kahretsin, Misery. Nasıl da uysal, uslu kız rolü yapıyor, şuna da bakın! İşin en kötü yanı da muhtemelen her kelimesinde ciddi. Bu rakibimle başa çıkmaya çalışmak her zaman ayrı bir macera.

Tabii onu hayatım boyunca intikam almak için yanıp tutuştuğum ezeli rakibim olarak görüyor olabilirim ama—bilirsiniz işte—Misery bana epey güveniyor gibi görünüyor, bu yüzden ona ders vermeye çalışmayı bıraktım. Onu yenmenin imkânı yok bence. Belki ikimizin de tam olarak istediği şey bu değildi ama öyle ya da böyle, her zamanki gibi ayrılmaz bir ikiliyiz.

Böylece biraz dolandıktan sonra şu anki üssümüze yerleştik. Yaşamı destekleyemeyecek kadar soğuk, dondurucu bir diyardayız ama ben bir iblisim, yani dert değil.

Tamam, şaka yapıyorum.

Yani mesela, çamaşır yıkamaya çalıştığımda hepsi kaskatı donduğu için işe yaramadı. Sinirle bir elbiseye yumruk attım ve elbise tuzla buz oldu. (Evet, bayağı sinirlenmiştim.)

Yani evet, yol boyunca bazı aksilikler yaşandı ama burada gayet iyiyim.

“Daha fazla pişmanlık duymalısın!”

“Rain, bence gerçekten bana karşı biraz daha düşünceli olmalısın…”

Lord Guy bana bir uyarı verdi, bu yüzden sonrasında onun yanında daha dikkatli oldu.

Bu tür sorunlar tam da hizmetçi ordumun ne işe yaradığıdır. Benim için elinizden gelenin en iyisini yapın, tamam mı? Sonuçta hayatımı kolaylaştırmak için buradasınız! Ve o zamandan beri tek bir hata bile yapmadım. Çok geliştim, anlayacağınız.

İşimden bahsetmişken, sadece çamaşır yıkamaktan çok daha fazlasını kapsıyor. Bazıları bana “her şeye gücü yeten hizmetçi” diyor ve ikimiz gerçekten de bu kadar yetenekliyiz. Lord Guy’ın isteklerini karşılamak için yemek pişirme, çamaşır, şarkı ve dans, enstrüman çalma, hatta sanat—hepsini hallediyoruz. Arada sırada yemeği ve çamaşırı batırabiliyorum ama hepimiz hatalarımızdan ders çıkarabiliriz, değil mi? İblisler için de durum aynı, bu yüzden geçmişi unutup gidelim.

Bu arada kişisel yeteneğim resim yapmaktır. Soyut sanata bayılıyorum. Az önce Misery’ye modellik yaptırdım ve çıkan sonuçtan o kadar duygulandı ki ağlamaya başladı.

“Hayır, öfkeden küplere bindim.”

“O zaman büyük bir başarıydı!”

“Sen var ya, gerçekten…”

Misery bana sinir oluyormuş gibi davranıyor ama umrumda değil. Ona “öfkeli” demekten ziyade, bilirsiniz işte, sadece duyguları patlama yaşamış derdim. İblis gibi ruhani bir yaşam formunda görmek oldukça alışılmadık bir şey. Kendi yeteneğimden neredeyse korkmama neden oldu.

Ha, söylemeye gerek bile yok ama ne zaman Lord Guy’ın veya Leydi Velzard’ın resmini yapsam, her zaman katı bir figüratif realizme sadık kalırım. Bu işte mükemmelim, bu yüzden beni her zaman çok överler.

“Ha, tabii. İsteyince resim yapabiliyorsun yani. Beni sana bu kadar kızdıran da bu zaten…”

Misery bir şeyler söylüyor gibi ama her zamanki gibi duymazdan gelelim.

Bu arada, size diğer hobilerimden birinden bahsedeyim.

Dondurucu çorak topraklarda yaşam oldukça yıpratıcı olabilir; gerçekten kimsenin yaşayabileceği bir yer değil. Dışarıda aralıksız bir tipi var, adeta beyazdan bir duvar. Bu bizim sabit arka planımız ama Bariyerimizin içinde hava her zaman güzel bir yaz günü gibi. Hatta beyaz kumlu bir plajı olan bir göl inşa etmek için coğrafyayı bile değiştirdik. Bazen oraya gidip şezlonglarımızdan birinde rahatlıyorum ve iblis hizmetkârlarıma bana servis yaptırıyorum. Bildiğim en iyi eğlence bu.

Hobilerime ne kadar çok enerji harcadığımı tarif bile edemem. Sadece bunu düşünmek bile aptal gibi sırıtmama engel olamıyor. Lord Guy da buna bayılıyor.

“Aklına gelen şeyler—evet, Rain gerçekten en iyisi.”

“İtiraf etmeliyim. Gerçekten harikasın, Rain.”

Hi-hi. Misery bile beni övdü. Umarım bu şekilde hobilerimi normal işimde avantaj olarak kullanmaya devam edebilirim.

Ha, doğru ya—unutmamam gereken çok önemli bir görevim daha var. İblis kralları ara sıra bir Walpurgis Konseyi düzenler ve tüm katılımcılara etkinlik alanına kadar rehberlik etmek benim görevimdir.

Aslında, adından da anlaşılacağı üzere Walpurgis, dönemin üç iblis kralı—Lord Guy, Leydi Milim ve Leydi Ramiris—arasında gerçekleşen hoş, küçük bir akşam yemeği partisinden ibaretti. Leydi Milim, Leydi Velzard’ın yeğenidir ve gücü kavrayışın ötesindedir. Geçmişte kontrolden çıkıp etrafı yakıp yıktığı zamanlar olmuştu, bunun ne kadar zorlu bir durum olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Biz asla ölmediğimiz için o savaşa katılabilirdik ama bu tüm gezegenin yok olmasına yol açabilirdi—bu yüzden günün sonunda ben, Misery ve Leydi Velzard savaşın tüm artçı etkilerini bastırmakla uğraştık.

Bunu bir kez daha yapacağımı sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Leydi Ramiris yardım etmeseydi, işler nihayet tatlıya bağlanmadan önce pes etmiş olabilirdik. Lord Guy onun büyük bir hayranıdır, biz de öyleyiz.

Tabii ki Leydi Milim’e de saygı duyuyoruz, bu yüzden bu üç iblis kralı küçük bir akşam yemeği için bir araya geldiğinde, elbette bu durum için hazırlanan menüye her şeyimizi katacaktık. Ancak birkaç olay ve gelişmeden sonra Walpurgis Konseyi farklı bir anlam taşımaya başladı. Esasen etrafta koşturan daha fazla iblis kralı peydah olmuştu. İnsan ırkının kendi kendini yok etmemesini sağlamak Lord Guy’ın göreviydi ve iş yüküne yardımcı olmaları için birkaç kişiyi daha bünyesine kattı.

İlk kişi—genelde dördüncü iblis kralı—Lord Daggrull’du.

Aslına bakarsanız, Lord Guy ile Leydi Milim arasındaki savaşta en çok hasarı alan kişi o olmuştu. Anlayacağınız, savaşın tüm dünyayı mahvetmemesini sağlayarak bize de yardım ediyordu. Yine de hükmettiği toprakların çoğu çorak bir çölleşmiş araziye dönüştüğü için bu durumdan pek fayda sağladığı söylenemezdi… ama bu beni ilgilendirmez, bu yüzden üzerinde durmayacağım.

Elbette kullanabileceğimiz büyüler vardı, bu yüzden toprağı hâlâ yaşanabilir kılmanın bir yolunu buldu ama hızlı çölleşmeyi pek iyi durduramadı. Şimdilerde işler yatıştı ama o zamanlar ciddi baş ağrıları çekmişti. Elbette ona bol şans diledim… buradaki güvenli, küçük cennetimizden tüm o yola rağmen, yine de diledim işte.

Ondan sonraki iblis kralı ise Kabusların Kraliçesi Leydi Luminus’tu. Vampirlerin lordunun tek kızıydı ve bu onu inanılmaz derecede güçlü kılıyordu… ama önce babası hakkında biraz daha konuşalım.

O kişi, bilirsiniz ya, bir tür yarı tanrıydı—Lord Veldanava tarafından yaratılan ilk kişiydi—ve işler sarpa sarmadan önce insanlığın tanrısı olarak hizmet edecekti.

Çok eskiden beri zeki yaşam formları arıyordu, çoğunlukla konuşacak bir arkadaş istediği için. O zamana kadar melekler ve iblisler vardı, bu yüzden bu arzusu gerçekleşti ama sonra biraz daha çeşitlilik görmek istedi. Bu yüzden gezegende medeniyetler kuran türlere biraz yardım etmeye çalıştı. Yarattığı yarı tanrının görevi bu olacaktı, ancak işler kesinlikle bu şekilde yürümedi. Sonuçta ölümsüzlükten sadece birkaç adım uzaktaydı ve o zamanlar gerçekten tanrısı olacağı hiçbir şey yoktu—sorun buydu. Yani, yarı tanrının teknik olarak bir cinsiyeti bile yoktu, tıpkı biz iblisler gibi.

Bu sayede, bazı yüzey türlerinin yeterince gelişmesi için on binlerce yıl beklemek zorunda kaldı. Tüm detayları bilmiyorum ama benim anladığım kadarıyla durum böyle.

Ama yarı tanrı pes etmedi. Lord Veldanava ondan çok şey bekliyordu, bu yüzden bu yasak deneyleri sürdürmeye devam etti. Ne işe yaramaz herif ama! Soyundan gelenler yaratmak yerine tüm o bilimsel şeylerle gece gündüz uğraşmaya bayılıyordu. Bunun iyi bir şey olup olmadığına karar vermek bana düşmez ama size şu kadarını söyleyebilirim: O bir aptaldı ve hepimiz için tam bir baş belasıydı! Bu “deneylerin” insanlığı kaç kez tam bir çöküşün eşiğine getirdiğini sayamam bile.

Bununla birlikte, tüm bu kurcalamaları Yüce İnsanlar olarak bilinen ırkı yarattı. Yani sonsuz, ölümsüz bir yarı tanrı ırkı yaratmamış olsa da insanlığın gelişimine çok katkıda bulundu.

Buna inanmıyorsunuz, değil mi? Şey, inanmamakta haklısınız. Ben kesinlikle inanmıyorum. Bizzat tanıklık etmek için orada falan değildim sonuçta.

Bana anlatılanlara göre yarı tanrı iki farklı tür yaratmak için kendi bedenini analiz etmiş. Biri Yüce İnsanlar‘dı, diğeri ise vampirlerdi, anlarsınız ya. Tam olarak insanların ondan beklediği türden bir doğum sayılmazdı ama sonunda işe yaradı, yani sanırım sonu iyi biten her şey iyidir?

Her neyse, Lord Guy yüzeye çağrıldığı sırada etrafa yayılan insanlar vardı. Yüce İnsanlar‘ı kastediyorum. Şu an gördüğünüz her şeyden daha büyük, devasa bir ülke kurmuşlardı.

Ama durum şu ki: Bu türlerin her ikisinin de artıları ve eksileri vardı. Yüce İnsanlar güçlü bir büyü gücü miras almışlardı ama zihinsel yapıları bir sorundu. Lord Guy’ı çağıracak kadar aptaldılar neticede; zeki yaşamın en tepe noktasında olduklarını varsaymış olmalılar. Başka bir dünyada gurur felaketten önce gelir diye bir söz vardır, durumu tam olarak bu şekilde tanımlardım. Tüm düzen göz açıp kapayıncaya kadar yerle bir oldu.

Vampirlerin ise kendilerine ait büyük sorunları vardı. Ya da belki bu durum aslında onların lehine işlemiştir? Sonuçta hâlâ hayattalar.

Hepsi güçlü bedenlere ve devasa büyü zerrecikleri gücüne sahipti, buna neredeyse ölümsüzlük ve olgun, daha gelişmiş bir zihniyet eşlik ediyordu. Bunların hepsi harika, ancak güneş tepedeyken hiçbir şey yapamamaları gerçek bir dezavantajdı. Bu şekilde dünyaya asla tam anlamıyla hükmedemezlerdi.

Bu yüzden o aptal yarı tanrı deneylerine devam etti. Bu zamana kadar ben de vardım, bu yüzden yaptığı şeyleri aşağı yukarı hatırlıyorum. Elementaller büyük ruhlardan çoktan ayrılmıştı, bu yüzden dört ana element dünyaya zaten yayılmıştı. Bu elementaller büyü zerrecikleri (magicules) emmeye başladılar ve zamanla fiziksel bedenlere de büründüler. Ve o yarı tanrı tüm bu süre boyunca onlara yardım ediyordu. Toprak elementi yüce cüceleri, su elementi deniz kızlarını, ateş elementi ateş iblisçiklerini ve rüzgar elementi yüce elfleri yarattı.

Bu kadarı kendi içinde kabul edilebilirdi ama sonra o yarı tanrı çizmeyi tamamen aşmaya başladı. O moron aslında onları melezleme deneyleri yapmaya, her türlü yeni tür yaratmaya başladı. Benim gibi zarif bir hanımefendi için bunu düşünmek bile tek kelimeyle iğrenç.

Bu durum elfler, cüceler, ogre’lar, canavar-insanlar ve benzeri her türlü yeni ırkın ortaya çıkmasına neden oldu—ama bunlar sadece başarılı olan örnekler. Birçok başarısızlık tarihin karanlık köşelerine sürüldü ve bazen orijinalin alt canavar versiyonlarına bile gerilediler—örneğin goblinler.

Lord Guy tüm bunlardan son derece rahatsızdı. Bunun er ya da geç ele alınması gerektiğini hissediyordu—amaaa, Lord Veldanava harekete geçmeyi uygun görmediği sürece yarı tanrıyı kendi inisiyatifiyle cezalandıramazdı. Onun gördüğü kadarıyla dünya olması gerekenden çok daha gereksiz yere karmaşık hale gelmişti—ama aynı zamanda çok daha ilgi çekici olmuştu. Ama bu Lord Guy’ın bileceği iş, bilirsiniz ya? Şahsen benim kılım bile kıpırdamadı, bu yüzden benim için hava hoştu.

“Kendi yağımda kavrulmamı izlemekten hoşlanıyorsun, değil mi?”

“Yok canım, hiç de bile! Beni yanlış anlıyorsunuz, Lord Guy. Ben sizin her daim sadık hizmetçinizim.”

Ona zarafetle eğilerek reverans yaptım. Niyetlerimi bu şekilde kusursuzca gizleyebilmek, düzenli ve aralıksız bir çabanın ürünüydü.

Neyse, öyle ya da böyle çeşitli tehlikeleri atlatmış olsak da o yarı tanrı başımıza dert açmaya devam ediyordu. Ama—bunu iyi dinleyin—sonunu getiren şey en nihayetinde kendi deneyleri oldu.

“Ahh, kızım! Sen benim şu ana kadarki en büyük eserimsin—”

“Kıyamet günün geldi. Ayrıştırma!”

Hak etmişti ama, gerçekten. Kendi bedeninden yarattığı bir diğer yarı tanrı olan “kızı”, şaşırtıcı bir şekilde onu anında bir kül yığınına çeviriverdi. O zaman çizgiyi bir tık fazla aştığını söyleyebilirdiniz. Bu benim için büyük bir rahatlama oldu ama sakın kimseye söylemeyin.

Beşinci iblis kralı Leydi Luminus‘un ortaya çıkışının arkasındaki çok gizli olaylar bunlardı; bunu başka tek bir ruha bile çıtlatmasanız iyi edersiniz, tamam mı?

Neyse, iblis krallarının sayısı arttıkça en nihayetinde aramıza altıncı bir üye katıldı. O da Lord Deeno’ydu.

Bu arada, birkaç dakikalığına içimden geçenleri özgürce söylesem bir sakıncası olur mu? … Ha, zaten söylüyor muyum? Eh, o zaman kendimi tutmama gerek yok. Doğrudan söyleyeyim gitsin. Ona “Lord” Deeno demekten nefret ediyorum. Yani, kendisi tam bir çöp yığınından ibaret. Parmağını oynatıp da bir saniye bile iş yapmaz. Sefaletin ve tembelliğin ayaklı tanımı adeta.

Tek yaptığı şey çalışmamak olsa yine iyi, durum bundan da beter. İşleri benim üzerime yıkıyor! Buna katlanamam. Artık bunun yanına kâr kalmasına izin veremem. Madem öyle yapacak, gitsin benim yerime Misery’yi darlasın. O zaman bunu affedebilirdim.

Ama ona bu öneride bulunduğumda bana ne dedi dersiniz?

“Yok ya, Misery’den isteyince bana acayip kızıyor biliyor musun?”

Bak sen şuna! Şaka mı yapıyorsun sen benimle?! Ben de en az onun kadar kızıyorum! Hem konuyu böyle dile getirmesi, Misery’yi benden çok daha korkunç gördüğü anlamına gelmiyor mu? Yani ben de çok fırça yiyorum ve bazen Misery ile uğraşmak zorunda kalmaktan hoşnutsuz olmuyor değilim ama…

Ne? O ve ben birbirimize çok mu benziyoruz? Aptal mısın sen? Özgün İblisler‘e saygısızlık etmeye mi çalışıyorsun? Bilirsin işte, bazı şeylerin söylenmeden kalması çok daha iyidir. Eğer bunu anlamıyorsan, birisi seni uzuv uzuv parçaladığında suçu bende arama. Dostun Raine’den sana dostane bir tavsiye sadece.

Neyse, artık altı iblis kralımız vardı ve bu durum Walpurgis Meclislerimizi çok daha resmî bir iş toplantısına benzetmişti. Eskiden arkadaşlar arasında eğlenceli bir yemekten ibaretti ama şimdi daha çok iş gibi olmuştu, sanırım böyle de diyebiliriz? Alayı tam bir baş belası, o yüzden beni kesinlikle bu işlerin dışında tutun.

“Raine!”

Şaka yapıyorum canım. Ben onların toplantıdaki rehberiyim ve işimi yapacağım.

Yine de herkes çok meşgul görünüyor—yani, bir kişi hariç herkes, ama… Ha? Şimdi aklıma geldi. Hepimiz bu iş için tam zamanlı bir işte çalışır gibi çabalıyoruz ama asıl görevimiz olan insanlığı yönetme işi sanki hiç kolaylaşmıyor, değil mi?

Lord Guy’ı ele alalım örneğin. Walpurgis toplantıları dışında Misery’nin ona her an yardım etmesine rağmen başından aşkın işi var. Onlara ihtiyaç duydukları tüm desteği gerçekten vermeliyim. Yemek ve çamaşır konusuna gelince, o işleri bana bırakın yeter.

Sırada Leydi Milim var. Şaşırtıcı bir şekilde işine oldukça sadık. İki ülke arasında küçük bir ağız kavgası çıksa araya girip ikisini de cezalandırıyor; güçlü bir büyü canavarı bir bölgeye saldırırsa etrafta dolaşıp insanlara yardım ediyor. Bazen davranışları pek bir iblis kralına yakışmıyor ama hepsi kesinlikle onun kişiliğine tam uyuyor.

Leydi Ramiris ise bu aralar adeta eve kapanmış durumda. Kendisi için yarattığı zindanın dışına adımını bile atmıyor. Ama bu sorun değil. Leydi Ramiris’e çok şey borçluyum, o yüzden ben aldırış etmediğim sürece istediği her şeyi yapabilir. Sanırım aynı şey Lord Dagruel için de geçerli, ha? O toplu yıkım olayından sonraki tüm temizlik çalışmaları kesinlikle bana hiç kolay görünmüyor. Başka konulara ayıracak vakti olmadığına eminim ve kendi topraklarında çölün yayılmasını azaltmak için yaptığı her şey bizim için büyük bir lütuf.

Beni asıl etkileyen kişi ise Leydi Luminus. O kadar yetenekli ki, o yarı tanrı odunundan çok farklı. Ben dikkat etmiyorken tüm vampir ırkını kendi yönetimi altına aldı—ve hatta Üstün İnsanlar güçlerini kaybettiğinde ortaya çıkan ırk olan insanları bile koruyor. Vampirler eskiden insanları bir besin kaynağından başka bir şey olarak görmezdi ama şimdi Leydi Luminus’un emirlerine uyup onlarla ilgileniyorlar. Bunu yapmalarını sağladığı için ona hayran kaldığımı söylemeliyim! Harika bir iş çıkardı. Gerçekten öyle.

Madalyonun diğer tarafında ise o odun var.

“Lord Deeno, bir değişiklik yapıp gerçekten biraz çalışmayı denemeye ne dersiniz?”

“Ha, sanki bana emretmeye hiç hakkın varmış gibi!”

Hiç mantıklı değil. Bundan daha kötü bir hakaret olabilir mi? Gerçekten olabileceğini sanmıyorum. Sanırım Deeno ile ben sürekli birbirimizin boğazına sarılmaya mahkûmduk.

Durum böyle olunca, bu iş yüküne altı iblis kralının bile yeteceğinden emin değildim. Bu yüzden yeni personel bulmak için nabız yoklamaya başladık—ama tam o anda Leydi Luminus emekli olmaya karar verdi.

Bulduğumuz yeni kişinin, onun katlanamayacağı kadar aptal olmasından kaynaklandığına eminim. Leydi Luminus ve Leydi Ramiris’e sürekli ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyordu, arada bir bize güç gösterisi yapmak için öfke krizlerine giriyordu ve eminim bu durum onun sabrını son noktasına kadar zorlamıştı. Sonuçta Leydi Luminus güzel, genç bir kadın gibi görünüyor ve yeni gelen herif gibi bir aşağılık adamın onun güzelliğini zayıflıkla karıştırması işten bile değil. Belki de bu durumla başa çıkmanın en kolay yolunun, ilk bakışta kendisinden çok daha tehditkâr görünen bir iblis kralı başa geçirmek olduğu mantığını yürüttü. Böylece Leydi Luminus geri çekildi ve onun yerine Roy öne çıktı.

“Hepsini perde arkasından desteklemeye devam edeceğim. Roy benim yerime halkın gözünde iblis kralı olarak hizmet edecek. Buna bir itirazı olan var mı?”

Bunu Deeno söylemiş olsaydı, yine kaytarmaya çalışıyor diye alay konusu olurdu. Ancak Leydi Luminus bundan çok daha fazla güven duyulan bir katkı sağlayıcıydı. İşlerin gidişatına bakılırsa herkes bu teklifi anında kabul etti.

Böylece gerçekten yeni bir devir başladı; her yerde güçlü büyü doğumlular türemeye ve iblis kralı olmaya başladılar. En azından iblis kralı tohumu olmaları gerekiyordu ve başta Kazalim olmak üzere bu şartı karşılayan ve bu iş için hırsı olanlar birer birer saflarımıza katılmaya başladı.

Bu durum Walpurgis Meclislerimiz için bir başka dönüm noktası oldu. Demek istediğim, bugün bile meclisi tanımlayan detaylar oluştu—üç üye kabul ederse toplanılıyor ve iblis kralları arasındaki antlaşmaları ile anlaşmaları çözüme kavuşturmak için kullanılıyorlar. Burası aynı zamanda üyelerin yeni bir iblis kralını kabul edip etmeyeceklerine karar verdikleri yer.

Bana sorarsanız meclislerin gerçekten yanlış yöne gittiğini düşünüyorum—ama Lord Guy onlardan istediğini alıyor, bu yüzden benim bir şikâyetim yok. Eğer o buna razıysa ben de razıyım—ve böylece yeni bir sistem kurulmaya başlandı.

Böylece Lord Guy’ın hayatı ve çevresindeki işlerle ilgilendim, arada sırada da Walpurgis oturumları için rehberlik yaptım. Zaman zaman iblis kralları kadroya eklenir ya da listeden düşerdi ve ben ne olduğunu anlamadan hepsine birden On Büyük İblis Kralı denmeye başlandı.

İşte o balçık—iblis kralı Rimuru—tam da o sıralarda ortaya çıktı. Onu ilk kez iblis kralı Clayman tarafından toplanan Walpurgis’te gördüm.

Ah, Clayman’i cidden özlüyorum.

Benden daha zayıf olmasına rağmen kendini iblis kralı adayı yapacak cesareti gösterdiği için onu övmeliyim sanırım. Bir iblis kralının bölgesini yönetmek gibi sıkıcı bürokratik işlerde çok iyiydi, bu yüzden hakkındaki diğer her şeye rağmen aslında oldukça faydalıydı. Yeterince iltifat edersen can sıkıcı bir işi her zaman kabul eden, gerçekten kullanışlı biriydi de diyebilirsiniz.

Ama işlerin nerede çığırından çıkmaya başladığını kim bilebilir ki…?

Sonu gerçekten yazık oldu ama yanlış rakibe çatmayı seçtiği dışında bu konuda pek bir şey söyleyemem. Lord Rimuru’yu gidip alan Misery’ydi ama dönüş yolunda bana, “Clayman’in çok fazla ömrü kaldığından pek emin değilim,” dedi. Sonunda haklı da çıktı.

Toplantının sunuculuğunu yapmak üzere görevlendirilmiştim ama konu Lord Rimuru’ya geldiği anda işler adeta kendi kendine gelişmeye başladı. Olayların gelişini izlemek bir bakıma heyecan vericiydi ama bazı yönleri de canımı sıkmıyor değildi. Lord Rimuru’dan ziyade adamın hizmetkârıyla ilgili meseleler.

“O Noir’ın soyundan biri değildi, değil mi?”

“Sanırım oydu. Lord Rimuru’yu almaya gittiğimde varlığını hissedebiliyordum, bu yüzden şüpheye pek yer yok.”

“Hadi canım, imkânsız! O delilik derecesinde bencil biridir. Neden bir başkasının önünde eğilip ona hizmet etsin ki?”

“Eh, kim bilebilir ki? Ne düşünüyor olabileceği hakkında hiçbir fikrim yok ve üzerine kafa yormak da istemiyorum.”

Doğru nokta. Misery bu konuda tam hedeften vurmuştu bence. Sonuçta Noir, bencil olduğu kadar maymun iştahlı biriydi—bu anlamda tıpkı ben ve Misery gibiydi ama öyle biriyle daha muhatap olmamayı tercih ederdim. Yani, Lord Guy ile berabere kalmış biri o! Misery ile birlik olup muazzam bir şekilde kaybettiğimiz birine karşı, tek başına berabere kalmıştı. Onunla kişisel olarak hiç dövüşmedim ama sırf bu gerçek bile onda gözümün korkmasına yetti.

Ya da belki de olayı yumuşatmaya çalışıyorumdur. Ondan sadece çekinmiyorum; içten içe onu yenemeyeceğimi biliyorum. Yani, Lord Guy ya da Noir’ın birbirleriyle ciddi ciddi kozlarını paylaştıklarını sanmıyorum. Onların bakış açısına göre sadece eğlenceli küçük bir itiş kakıştı ama ben savurdukları darbelere yetişemiyordum bile.

Bir Özgün olarak gururumu korumam gerekiyor bilirsiniz, bu yüzden bunu asla kabul edecek değilim. Sadece içten içe, yakın zamanda Noir ile bir anlaşmazlığa düşmeyi hiç ama hiç istemiyorum.

Bu korkunç. Noir ile dövüşeceğim. Neden bu benim başıma geliyor ki…? Ben uslu bir kızdım, biliyorum. Gerçekten çok tuhaf. Birisi Misery’den atıştırmalık çaldığımı mı öğrendi acaba? Yok canım—onu kendi Üst İblis hizmetkârlarımdan birinin üzerine attım, o yüzden okların üzerimden kalktığını sanıyordum.

Hâlâ nedenini merak ediyorum ama belki de bu olaya yeni bir bakış açısıyla yaklaşmalıyım. Bunun benim için daha çok büyük bir fırsat gibi görünmesini istiyorum. Sonuçta ondan nefret ediyorum. Kendi birliğini yönetmiyor; sadece tek başına canı ne isterse onu yapıyor ve Lord Guy’ın işine çomak sokmaya bayılıyor. İstediği an fiziksel olarak tezahür edebilirdi ama buna hiç ilgi duymuyor, bu da benim sınırımı bozuyor.

Aynı şekilde, daha üstün bir şeye evrimleşme zahmetine girmek yerine hâlâ bir Üst İblis olarak kalması beni çileden çıkarıyor. Sanki bu çarkın işlediği tüm sistemi reddediyor gibi. Bunu üç taraflı bir çıkmaza dönüştürmek için geriye kalan üç rengi kışkırtanın Noir olduğuna hiç şüphem yok—madem bir iblis, kurallara uymalı ve bir an önce evriminin peşine düşmeli!

Gerçekten oturup onunla işleri yoluna koymam gerekiyor. Güçlü, evet, ama ben de öyleyim. Onu yenebileceğimi sanmıyorum ama asla asla dememek lazım. Bir savaş tamamen doğru eşleşmeye sahip olmakla ilgilidir. Noir benim güçlerimi bilmiyor, bu yüzden gardını düşürdüğünü sanıyorum. Bundan yararlanırsam, kimbilir, belki de onu yenebilirim.

Pozitif kalmakta oldukça iyiyimdir. Bir hareket planım vardı ve zihnim doğru yerdeydi—savaşa doğru yola çıktığımda tam olarak böyle hissediyordum.

………

……

“Biliyor musun, üzerimde o yoğun, öldürücü bakışları hissettim ama o sırada biraz meşguldüm. Ama lütfen bana Diablo diye hitap eder misin, Bleu? A, doğru ya, sana Raine ismi bahşedilmişti, değil mi?”

Bunu duymak beni biraz sevindirdi. Kendinden başka kimseyle ilgilenmediğini düşünürdüm hep ama adımı ve her şeyi gerçekten hatırlıyordu işte. Hi-hi! Belki de ona biraz daha hakkını vermeye başlamalıyım.

“Doğru. ‘Raine’ ismi bana Özgün İblisler’in Rouge rengi olan ulu Lord Guy tarafından bahşedildi. Ben senin gibi nereden geldiği belirsiz kırma bir iblis kralı tarafından isim bahşedilen biri değilim.”

Şimdi biraz daha iyi hissettiğim için onu kışkırtmaya karar verdim. Lord Rimuru’ya kırma bile dedim. Aslında balçıkları severim—bence sevimliler—ve Lord Rimuru da gayet vasıflı bir iblis kralı gibi görünüyor, bu yüzden onun hakkında oldukça pembe düşüncelerim vardı. Bilirsiniz işte, Noir’a—yani Diablo’ya—karşı bunun iyi bir taktik olacağını düşünmüştüm.

Kötü bir fikir olduğu ortaya çıktı.

“Ha? Ölmek mi istiyorsun? Yoksa, yani, bu dünyadan sonsuza dek silinmek mi istiyorsun?” “Keh-heh-heh-heh-heh…” “Madem öyle, dileğini yerine getireyim.”

Gözlerinde zerre şaka yoktu. Yani, Diablo aklından geçenleri asla kimseye belli etmezdi; bu yüzden duygularını bu kadar dışa vurup bana gerçekten öfkeleneceğini hiç tahmin etmemiştim.

“Hadi dövüşelim, Diablo! Ah, sabırsızlıktan öleceğim! Doğu topraklarında Blanc ile dövüştüğünü hissettiğimden beri seninle kapışmak için fırsat kolluyordum.”

Hâlâ büyük konuşuyordum ama içten içe Ubiquital Mist yeteneğimi kullanmayı akıl ettiğim için şansıma dua ediyordum. Önceden kendimin bir kopyasını oluşturarak biri yok edilse bile hemen dövüşe geri dönebilirdim. Aksi takdirde, yenip yenemeyeceğimden emin olmadığım bir rakibin karşısına asla çıkmazdım.

Bu arada, Diablo ile Blanc arasındaki dövüş gerçekten de ilgimi çekmişti. Blanc ile daha önce ben de dövüşmüştüm—kıskançlıktan işte, bilirsiniz ya. Diablo sürekli Blanc ile ilgilenip duruyordu, ben de sadece nasıl bir güce sahip olduğunu görmek istemiştim, hepsi bu. Hatırladığım kadarıyla esasen Ubiquital Mist sayesinde berabere kalmıştık. Fakat dövüşün kendisi benim için aslında bir mağlubiyetti—hayır, aslında yine de berabere diyelim biz ona. Kaybetmedim ben. Ben zeki ve becerikli bir kızım. Yenildiğimi kabulleneceğim tek kişi Lord Guy’dır.

Ama ben bunları düşünürken savaşımız iyice kızışıyordu. Belki de bu işi biraz fazla ciddiye almıştım. Diablo’yu köşeye sıkıştırmak için elimdeki tüm gücü çağırdım. Büyü zerrecikleri (magicules) miktarı açısından eşittik; belki de fena sayılmayacak bir şansım vardı ha? Yine de böyle düşüncelerin savunmamı düşürmesine izin verecek kadar aptal değildim. Ne de olsa Diablo’nun bana karşı hiç de ciddi davranmadığını biliyordum. İtiraf etmekten nefret etsem de gerçek buydu.

“Yenilgiyi hazmedemiyor musun? Fiziksel bedeninde henüz yeni olduğun için tüm gücünü ortaya çıkaramıyorsun eminim ama bunun bir mazeret olmadığının farkındasındır umarım.”

Öyle dedim demesine ama gerçeğin ne olduğunu biliyordum. Bu adam tüyler ürpertici bir kaçık olabilirdi ama aptal değildi. Dışarıdaki en iyi iki iblisten biriydi; şahsen benim için tehlike arz ettiğini kabul ettiğim tek iki kişiden biri. Alt seviye yaratıkların yapacağı türden çaylakça hatalar yapmazdı.

Ama bu beklenmedik bir şeydi. Ne olduğunu anlayamadan etrafımda üzerinde parıldayan harflerin çizildiği kat kat büyü çemberleri belirdi. Bir dakika ya! Üstelik bu büyüler, iblislerin en zayıf olduğu türden olan kutsal büyü değil miydi?! Buna şaşırmamak imkânsızdı. Leydi Luminus’un imza saldırısı olan Disintegration, olabilecek her yönden üzerime geliyordu.

İşte o an, bu savaşı kazanamayabileceğimi—kazanamama ihtimalimin olduğunu—fark ettim.

………

……

Endişelendiniz, değil mi? İyiyim elbette. Ne? Az önce Ubiquital Mist sayesinde her halükarda iyi olacağımla övünmüyor muydum? Eh, bu kadar detaycı olmanıza gerek yok. Kızlar böyle davranışlardan hoşlanmaz, bilirsiniz. Düşünmeyin—hissedin. Duygularınızı bu şekilde paylaşmak kızları çok daha fazla etkiler. Ben de dahil!

Ama Diablo bana karşı nezaket sınırlarını aşıyordu. Hâlâ dövüşüyorken başka bir rakikten bahsettiğine inanamıyorum. Yani, Testarossa mı? O da kim? O kadar özelse getir buraya da görelim.

Bu muamele karşısında son derece öfkelenmiştim ama daha sonra Blanc’tan bahsettiğini öğrendiğimde şoka girdim. Yani, ne? Sakinleşmek için bir dakikaya ihtiyacım var. Neden Blanc’ın bile artık bir ismi var ki?

Evet, Diablo’nun numaramı anlamasını bekliyordum; Noir olduğu günlerden beri her zaman keskindi, bu yüzden ne kadar sinir bozucu olsa da bunu bir nevi öngörmüştüm. Ondan başka biri bu çok katmanlı Disintegration’ın hâlâ en güçlü yeteneği olmadığını iddia etseydi yüzüne gülerdim.

Ancak şu anda Testarossa meselesi daha önemliydi—sadece benim için değil, gizlendiği yerden olup biteni izleyen Lord Guy için de. Durum bu kadar ciddiydi.

Diablo tüm bu süre boyunca İblis Kralı Rimuru’ya övgüler yağdırıp duruyordu. Sürekli “Ah, Lord Rimuru, Lord Rimuru!” deyip duruyordu. Bunları duymak son derece sinir bozucuydu ama tüm o zevzekliklerin arasında öylesine inanılmaz derecede önemli bilgiler sıkıştırıyordu ki. Çok sinsiceydi ama o zaten böyle biriydi ve bu beni daha da öfkelendiriyordu. Lord Guy da rahatsız olmaya başlamıştı, anlıyordum ama dövüştüğüm rakip yüzünden şimdilik kendini tutuyordu.

Zamanla Diablo’dan biraz daha bilgi almayı başardım ama aldığım bilgi beni dehşet içinde sessizliğe gömdü. Meğer İblis Kralı Rimuru diğer Özgün İblisleri de kendi tarafına çekmişti. İnanmak istemiyordum—ve bu düşünce aklımdan geçtiği an, stratejik olarak yenildiğimi anladım.

Ne yazık ki gerçek buydu ve bundan daha kötüsü olamazdı. Blanc artık Testarossa, Violet Ultima, Jaune ise Carrera olmuştu. Küçük grubumuz içindeki üç farklı grup arasında bir denge kurmayı başarmıştık ama hepsi bir anda yerle bir olmuştu. Keşke bu değişim onlarca ya da yüzlerce yıla yayılarak gerçekleşseydi ama gerçekler işte böyle acımasız olabiliyordu.

Ne de olsa kısıtlamalarla bağlanmamalıyız. Özgürce yaşamamız gerek. İblislerin böyle yaşaması gerektiğini sık sık düşünmüşümdür… ama bilirsiniz ya, birbirimizle rekabet etmenin nesi yanlış ki? Hepimizin aynı sancak altında birleşmesi bana hiç doğru gelmiyor. Ortaya çıkacak güç o kadar muazzam olurdu ki artık dövüşmenin bir anlamı bile kalmazdı.

Ama o gidip böyle bir şey mi yapmış yani? Harika gerçekten. Artık İblis Kralı Rimuru’dan ciddi ciddi korkmaya başlıyorum. Şu ana kadar aklını kaçırmış deliler listemin ilk iki sırasında o aptal yarı tanrı ile sinir bozucu, kaçık Noir/Diablo vardı; ama bugün—tam da şu an—Rimuru doğrudan bir numaraya yerleşti.

Her an tetikte olmam ve gözümü üzerinden ayırmamam gereken bir adam vardı karşımda. Ona yaranmam gerekse bile ne pahasına olursa olsun onu karşıma almayı göze alamazdım. Lord Guy’ın aksine, ben uslu bir kızım. Onu öfkelendirmeyi aklımdan bile geçirmem; bunun yerine akıma uyup kendisine içtenlikle “Lord” Rimuru diyeceğim. Evet. Buna az önce karar verdim. Kesinlikle böyle yapacağım.

Böylece gerisini Diablo’ya bırakıp geri çekildik.

Bu gerçekten çok nadir görülebilecek bir şeydi. Yani, Lord Guy’ın asıl amacı bu gezegende patlamak üzere olduğunu hissettiği o muazzam güçle ilgilenmekti.

“Evet, şey, Lord Rimuru’nun halledeceğinden eminim… ne olursa olsun.”

Diablo bir kez daha bize caka satıyordu ama Lord Guy’ın bunu olduğu gibi kabullendiğini görmek inanılmazdı. Yine de ben alt tarafı basit bir hizmetçiyim; onun kararını sorgulamak benim için nezaketsizliğin dik alası olurdu.

Bu yüzden Lord Rimuru’nun ne istiyorsa yapmasına izin verdik ve nihayetinde bunun doğru seçim olduğu ortaya çıktı ki bu rahatlatıcıydı. Ne de olsa Lord Guy, Leydi Luminus için çok endişeleniyordu. Batı Ülkeleri’ni o yönetiyordu, bu da Lord Guy’ın işlerini son derece kolaylaştırıyordu, o yüzden şaşmamalı. Ben de aynı şekilde hissediyordum. Onun işini yapmamın imkânı yoktu.

Her ne olursa olsun, her şey çözülmüş gibi görünüyordu, ne mutlu bize. Mizeri’nin görevinde başarısız olması yazık olmuştu ama Blanc/Testarossa ile karşı karşıya gelmişti, bu yüzden onu pek de suçlayamazdım.

“Güçlü müydü?”

“Onunla dövüşmedim ama kesinlikle öyle görünüyordu. En azından bir isim ve beden kazanması, bir İblis Soylusu’na evrimleşmesini sağladı. Ortalama bir iblis kralından çok daha güçlü.”

Eminim öyledir. Onunla dövüştüğüm zamanlarda bile başa çıkması zor biriydi, bu yüzden evrimleştiyse benim baş edebileceğim seviyeyi aşmış olabilir. Zaten kazanmaya ya da kaybetmeye pek aldırış eden biri değildi. İstediğini elde ettiği sürece taktiksel bir yenilgiyi kabullenmekte hiçbir sakınca görmezdi. Kaybetse bile bu onu asla sarsmazdı. Deliler listemde üçüncü sıradaydı, her ne kadar dördüncü sıraya gerilemiş olsa da.

Ah, ama o yarı tanrı çoktan yok olup gitti, değil mi? O zaman hâlâ üçüncü sırada.

Vay be… Bu, listemin üst sıralarındakilerin hepsinin Lord Rimuru’nun tarafında olduğu anlamına gelmiyor mu? Carrera da bir baş belası, Ultima da ona yanlış şekilde yaklaşırsanız gerçekten başınızı yakabilir. Hepsini evcilleştirmeyi başardıysa, buna gerçekten saygı duymam gerekir.

“Lord Rimuru ile takışmamaya çalışalım, tamam mı?”

“Bu düşüncenin nereden çıktığını merak ediyorum ama ne demek istediğini anlıyorum ve kesinlikle katılıyorum. Hatta keşke bu tavsiyeyi sana ben vermiş olsaydım.”

“Peh, ne kadar kaba. Böyle insanların yanında nasıl davranmam gerektiğini bilecek kadar zekiyim.”

“Öyle misin? Yanlış hatırlamıyorsam Lord Guy’a kafa tutmamızı öneren kişi sendin. Sana inanmakta güçlük çekiyorum.”

Hadi ama. O sadece küçük bir gençlik cahilliğiydi, bilirsin ya? O zamandan beri olgunlaştım ve aynı hatayı bir daha yapmayacağım. Ama öyle ya da böyle, ikimiz Lord Rimuru’ya göz kulak olmaya işte böyle başladık.

Kötü haber! Çok, çok kötü haber! Lord Rimuru gerçekten de doğanın bir mucizesi, tam bir kaçık! Onunla daha yeni ilk kez tanıştım ama aman tanrım, ne kadar inanılmaz derecede baskın bir havası vardı öyle!

Ne? Onu Walpurgis’te görmedim mi? Kapa çeneni. Lord Rimuru o kadar çılgın ki o son toplantının hiçbir önemi kalmıyor diyorum!

Bunu ancak bu şekilde tarif edebilirim ve başka kimsenin de bundan daha iyi bir iş çıkarabileceğini sanmıyorum. Yani, şuna bir kulak verin. Lord Rimuru aslında bizi de evrimleştirmeye karar verdi! İnanabiliyor musunuz? Ama bu gerçek! Bir iblis olabilirim ama ben her zaman gerçeği söylerim.

Fakat şimdi Lord Guy’a epeyce yardım edebileceğimizi düşünüyorum. Güç açısından artık Lord Guy’ın bize ancak geçer not verebileceği bir noktadayız. Octagram’daki herkesle tek başıma kapışmaya karar versem hiçbirini yenebileceğimizi sanmıyorum ama bu sadece şu anki neslin ne kadar harika yeteneklere sahip olduğunu gösterir.

Şey, pekala, Leydi Ramiris’i yenebileceğimize bahse girerim ama onun bu örnekte bir sayıldığını zaten sanmıyorum. Tam formuna geçseydi muhtemelen fena halde kaybederdik. Ve o asalak Deeno’ya bir iki ders vermeyi çok isterdim ama bu dürtüyle hareket etmeye çalışsaydım ağlayan taraf ben olurdum. İşte bu yüzden onun paçasını kurtarmasına izin verdim. Bu kadar hoşgörülü biri olduğum için bana teşekkür etmeli.

Ah, ama konudan saptım. Evrimlerimize geri dönelim.

………

……

Her şey Diablo’nun Lord Guy’ı çağırmasıyla başladı. Bu Lord Rimuru’nun ülkesini ziyaret edeceğimiz anlamına geliyordu ama Lord Guy, Diablo’nun kendisini kışkırtmasından pek hoşlanmamıştı. Bu çatışmanın içine sürükleneceğim kesin olduğu için evde kalmayı istemeyi düşündüm ama bu görevimden kaytarmak olurdu. Yine de ona katılmak kesinlikle doğru seçimdi.

Görünüşe göre Lord Rimuru daha önce Leydi Velzard ile hiç karşılaşmamıştı, bu yüzden ilk selamlaşmalarını gerçekleştirdiler. Ardından, bundan sonra kendisini çok kibar bir şekilde bana da tanıttı. Kesinlikle aşık olunması çok kolay biri, değil mi? Hiçbir şeyden haberi olmayan küçük bir kız gibi davranıp onunla olabildiğince flört etmeye çalışmayı düşündüm. Yaptığımdan değil elbette. Ortamın nabzını nasıl tutacağımı bilirim ve bunu denersem canımdan olacağımdan emindim. Yapılacak en doğru seçimdi.

Ve böylece hoş, uyumlu bir çay seansı başladı. Gelişmeleri Lord Guy’ın arkasından izledim ve onunla Lord Rimuru’nun epeyce ortak noktası olduğu dikkatimi çekti. Belirli şeylere birebir aynı tepkileri veriyorlardı ve ikisinin de Diablo yüzünden başlarının belada olduğunu anlayabiliyordum. Bu bakımdan bana göre farktan çok benzerlikleri vardı.

Artık onun hakkında çok daha iyi bir fikre sahip olduğumu söylemeye gerek bile yoktu. Ama dikkatimi çeken tek şey bu değildi. İlk olarak, Lord Rimuru’nun hizmetkârları vardı. İçlerinden biri Benimaru olarak tanıtıldı… ama neden sıradan bir iblis kralından çok daha güçlü görünüyordu ki? Ve aynı şey hemen yanındaki Shion için de geçerliydi. Onunla son karşılaştığımdan bu yana net bir şekilde güçlendiği belliydi. Etrafında hafif bir kötülük aurası sezebiliyordum, bu da iblislere karşı üstünlük sağlayan bir yetenek mi kazandı acaba diye merak etmeme neden oldu.

Ne olabilirdi ki? Çünkü artık bir savaşta onu yenip yenemeyeceğimden ciddi anlamda emin değildim. Ama bunu kabul etseydim artık bir hiç olduğumu söylemekle eşdeğer olurdu. Ve buna izin veremezdim.

Bu yüzden kendimi sakin ve soğukkanlı tutmaya çalıştım ama büyük bir çaba gerektirdi, bilirsiniz ya. Üstelik burada güçlü olanlar sadece o ikisi değildi.

Şey, bir dakika durun. Bu aura… Testarossa’ya ya da başka bir iblise ait değil. Burada en az üç ya da dört kişi daha var. Neden iblis kralı seviyesindeki tüm bu insanlar bu iblis kralına hizmet ediyor ki? Sadece Lord Guy’ın bunun altından kalkabileceğini düşünürdüm ama belki de bunu yeniden değerlendirmem gerekiyor.

Buna karar verirken çayın o güzel kokusunu almaya başladım. Mola vakti geldi o zaman? Ama biz hizmetçiyiz, bu yüzden onlarla birlikte çay keyfi yapmak nezaket kurallarına uymazdı. Başka bir fırsatı beklemek zorunda kalacağımı sanıyordum ama bir de baktım ki yandaki odaya yönlendiriliyorum. Meğer sırf bizim için birkaç dilim pasta hazırlamışlar. Size söylüyorum, Lord Rimuru hakkında ne kadar övgü dizsem azdır. Başkalarına gösterdiği nezaket ve düşüncelilik açısından kesinlikle bir kral olmaya layık, bunu size rahatlıkla söyleyebilirim!

Şimdi tatma vaktiydi. Çilekli kremalı pastaya benziyordu. Hi-hi! Övünmeyi sevmem ama mutfak konusunda kendimi bir nevi profesyonel sayarım. Bir zamanlar birinci sınıf bir otelin şefini yakalayıp bana tüm tekniklerini öğretene kadar alıkoymuştum, bu yüzden sıradan bir hobi aşçısından daha iyi olduğumdan son derece eminim.

Burada söylemeye çalıştığım şey benim gibi birini etkilemek için öylesine sonuçlardan daha fazlasının gerekeceğiydi—hamm.

“Ooo, bu çok iyi!!”

Ha? Şaka mı yapıyorsun?! Bu resmen inanılmaz bir şey!

Dışarıdan bakıldığında çok basit görünüyor ama tek bir ısırıkla lezzetlerin karmaşık bir harmonisine maruz kalıyorsunuz. Her bir katmanı tek tek hazırlayıp ardından hepsini üst üste dizme zahmetine katlanmış olmalılar. Sanırım her katmanın arasında farklı türde kremalar var? Muazzam miktarda bir emek harcanmış olmalı, değil mi? Ve lezzetin ne kadar dengeli olduğunu düşünürsek, tüm malzemelerin dağılımını da kılı kırk yararak hesapladıkları anlaşılıyor.

“Harika…”

Misery de en az benim kadar hayran kalmıştı.

Tatlı yapımı hususunda bizler esasen taze meyveli pastalar ve bol şekerli pankekler gibi üst düzey malzemelerin kullanıldığı tariflerde uzmanlaşmıştık. Dürüst olmak gerekirse, kusursuzca tutturabilmek adına bu derece teknik ustalık gerektiren bir pasta yapılabileceği hiç aklıma gelmezdi.

“Bu başka bir dünyanın teknikleriyle mi yapıldı?” Kendimi tutamayıp sormuştum.

“Doğru,” diye karşılık verdi Shion. “Bu, Bay Yoshida ile Leydi Shuna arasındaki dostane bir rekabetin parçası olarak geliştirildi. Üç farklı krema türünün kullanıldığı çilekli bir pasta. İçinde az miktarda toz haline getirilmiş karabüyü pirinci de var, bu yüzden canavarların damak tadına da son derece uygun.”

Bu Bay Yoshida denilen kişi; acaba bir öte dünyalı mıydı? Leydi Shuna’yı zaten tanıyordum—bizi bu odaya getirip pasta ve çay ikram eden kişi bizzat oydu. Hiçbir şey onu sarsamazmışçasına son derece eğitimli ve zarif hareketlerle süzülüyordu. Kusursuz bir hizmetçi olarak nam salmış olmama rağmen, sunduğu hizmetten ötürü ona tam puan vermek zorundaydım. Üstelik tatlı şefliği hususunda da bu kadar iyiyse… Anlaşılan kendime dişli bir rakip bulmuştum.

Keyif yapıp pastamızın tadını çıkarırken, şu nefretlesi Diablo ile konuşmaya karar verdim.

“Bu arada, bana mı öyle geliyor yoksa benimle en son dövüştüğünden beri daha da mı güçlendin?”

Bir süredir aklımı kurcalıyordu. Tek bir bakış bile onun tamamen farklı birine dönüştüğünü hissettirmeye yetiyordu. Konferans odasında Lord Guy ve diğerleri varken bunu ona soramamıştım ama işte elime harika bir fırsat geçmişti ve bunu kaçırmaya hiç niyetim yoktu. Şunu da hatırlatayım ki, Misery ve ben İblis Soylusu’na evrimleştiğimizden beri yeni bir güç elde edememiştik. Yani, edindiğimiz türlü tecrübeler sayesinde güçlenmiştik güçlenmesine… ama bunun dışında, yaşayan birer varlık olarak zerre kadar evrim geçirmemiştik. Bu sırada Diablo ise bunu oooh kadar kolaymış gibi gösteriyordu…

“Heh…” “Gerçekten de tam bir aptal çiftisiniz, değil mi?”

Diablo yanıt olarak işte bunu söylemeyi seçmişti. Damarıma basmakta nasıl bu kadar becerikli olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Biri çıkıp ona bir tane geçirmeme itiraz eder miydi acaba? Vicdanım bana, durma, hemen yap diyordu. Fakat ben tam bu dürtüyle harekete geçecekken, Diablo konuşmaya devam ederek düşüncelerimi böldü.

“Ke-he-he-he-he…” “Her şey efendim Lord Rimuru sayesinde. İsteklerini eksiksiz yerine getirdim, o da bana buna layık bir ödül bahşetti!”

Uf. Pislik herif. Sanki bizden çoook daha üstünmüş gibi davranıyor. Pekala, bu oyunu iki kişi de oynayabilir.

“Ha-ha!” “Öyle mi?” “O zaman bu senin hiç de özel biri olmadığın anlamına geliyor. Lord Rimuru’nun harika biri olduğuna katılıyorum, bunda şüphe yok… ama bu tamamen ayrı bir konu. Sen ise hayatındaki her şey için ona bel bağlıyormuşsun gibi görünüyor.”

Nasıl? Ne düşünüyorsun bakalım? Söyledim işte ve lafımı da geri almıyorum. Tamamen Lord Rimuru sayesinde evrimleştin. Asıl kendi gücün hiç de özel bir şey değil!

Ama:

“Evet.” “Bu doğru.” “Bir sorun mu var?”

O işe yaramaz Diablo, tartışmaya bile yeltenmeden suçunu anında itiraf etti. Üstelik bunu bu kadar iyi anladığım için mutluymuş gibi bana gülümsüyordu bile! Ondan nefret ediyorum. Kendimi tam bir aptal gibi hissettiriyor.

“Bunu keser misin Raine?” “Sanırım Lord Guy bile onunla sözel bir münakaşaya girse kazanmakta zorlanırdı. Bu işin tek bir sonu var, o da senin ağlaman.”

Misery bile benim tarafımda değildi. Ve işin en kötü yanı, haklıymış gibi konuşmasıydı.

Çaresizliğimin son noktasına gelmiş olarak Diablo’ya ters bir bakış attım. Derken beklenmedik bir şey oldu. Tatmin edici bir şlap sesiyle Shion, Diablo’nun kafasına bir tane indirdi. Bu durumun beni ne kadar mutlu ettiğini tarif bile edemem—üstelik bununla da kalmayıp onu azarlamaya başladı.

“Kes şu küstahlığı, seni yalaka!” “Misafirlerimize karşı kaba davranmayı derhal kes.”

Bu manzarayı izlemek yumruğumu neşeyle havaya kaldırmama neden oldu. Kendimi tutamıyordum; Misery’ye hızlıca bir göz attığımda onun da neşeyle gülümsediğini gördüm. Neden gülmesin ki? Bu o kadar komikti ki kahkahalara boğulmak istiyordum!

Olaylar hızla Diablo ve Shion arasında ateşli bir tartışmaya dönüştü ve ikimiz tamamen göz ardı edildik. Bu durum Leydi Shuna odaya girene kadar devam etti. Artık ona “Leydi” Shuna demekte hiçbir sakınca görmüyordum. Shion’un Diablo ile girdiği laf dalaşında geri adım atmaması yeterince etkileyiciydi ama Leydi Shuna’nın ikisini de anında susturması gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Bundan öğreneceğim çok şey var, diye düşündüm.

Hatta en büyük sürpriz, bu kavganın kesinlikle sadece sözel bir kavga olmasıydı. Hem Misery hem de ben buna oldukça şaşırmıştık.

Leydi Shuna bizi konferans odasına geri çağırmak için gelmişti, bu yüzden uysalca onu takip ettik. Yolda bana, Lord Guy’ın ricası üzerine o pastanın tarifini bize vermeye karar verdiklerini bile bildirdi. Bugün bizim için daha ne kadar harika olabilirdi ki, gerçekten bilmiyordum.

Böylece Lord Rimuru ve arkadaşlarının beklediği odaya götürüldük. Hemen fırsattan istifade duygularımı ona dile getirdim.

“Beni son derece etkiliyorsunuz, Lord Rimuru. O pasta mükemmelin de ötesindeydi.”

Tüh. Geç kalmışım. Benden önce Misery söylemişti. Kendime gelmem bir anımı aldı.

“Ve anladığım kadarıyla tarifi de lütfedip bize veriyormuşsunuz? Son derece onur duyduğumu belirtmek isterim, efendim.”

Lord Rimuru, büyütülecek bir şey değilmişçesine hafifçe gülümsedi. “Teşekkürlerinizi kabul ediyorum. Madem birlikte çalışmaya devam edeceğiz, sizinle geliştirmek istediğim ilişki tam olarak bu.”

Biz sadece ondan bir şeyler alıp duruyorduk, o ise buna “birlikte çalışmak” diyordu. Ne kadar da geniş yürekli bir insan. Ama beni nelerin beklediğine dair en ufak bir fikrim bile yoktu.

“Ona daha fazla teşekkür etmelisiniz,” dedi Lord Guy aniden. “Rimuru az önce size gücünün bir kısmını vermeyi kabul etti.”

Ve böylece İblis Kralı‘na evrilme gibi büyük bir onura erişmiş olduk.

………

……

Görüyorsunuz ya? Bu tek kelimeyle çılgınca.

Lord Rimuru’nun aklından neler geçtiğini tahmin bile edemiyorum. Şimdi geriye dönüp baktığımda bile aklıma gelen tek sıfat “çılgınca” oluyor. Ama bana verilen güçleri etkili bir şekilde kullanıyorum; bu yüzden üstesinden gelebileceğimiz bir sorunla karşılaşırsa ona yardım etmekte bir an bile tereddüt etmeyeceğimize yemin ederim. Tereddüt etmek ne kelime? Büyü zerrecikleri miktarımız her geçen gün artmaya devam ediyor ve Lord Guy’a her zamankinden çok daha fazla yardımımız dokunuyor.

Bütün bunlar Lord Rimuru sayesinde oldu, bu yüzden bu iyiliğin karşılığını ödemeye çalışmamızın en doğrusu olduğunu düşünüyorum. Tabii ki onun için çalışan Testarossa ve diğerleri zaten var, bu yüzden benim gibi birinin güçlerine ihtiyaç duyup duymayacağından tam olarak emin değilim ama…

Ama bu kadar alçakgönüllülük yeter. Bugün de Misery ile bir antrenman savaşı yapma vakti geldi. Yeni edindiğimiz güçleri iyice kavramak istiyorsak her gün bu şekilde eğitim yapmak şart.

Bu yüzden ben antrenman sahasına doğru yol alayım— O da ne? Günün bu saatinde bir misafirin burada ne işi var? … Ah, ama şimdi böyle şakaların sırası değil.

“Raine!” “Biri bariyerimizi aştı.”

“Biliyorum. Ama bu—”

Görünüşe göre bırakın antrenman savaşını, keyifli bir sohbetin bile sırası değil. Sanırım artık kendi kendime konuşmayı kessen iyi olacak.

Çok yakında hepinizle yeniden görüşmek dileğiyle!

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla