Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 14 – Bölüm 7 / Kızıl Temizlik

Kızıl Temizlik

Dwargon Silahlı Krallığı’nın doğu şehri, şu sıralar altmış bin kişiye varan bir kuşatmaya göğüs geriyordu. Ancak tüm bunlar sadece bir kılıftı. Yüzeyin altında her iki taraf da müttefik olduklarını açıkça ortaya koymuştu; komutanlar talihsiz bir kazanın yaşanmaması için büyük çaba harcıyorlardı.

Bunu göz önünde bulunduran alt rütbeli askerler arasındaki hava oldukça rahattı. Bölgenin dört bir yanına kamp çadırları kurulmuştu, her birinin içi boş sohbetlerle doluydu; yine de erinden komutanına kadar herkesin paylaştığı hafif bir gerginlik hissi mevcuttu. Bu durum, ordunun her bir üyesinin aldığı eğitimin şaşırtıcı derecede yüksek seviyede olduğunu gösteriyordu.

Moral seviyesinin yüksek olmasına şaşmamak gerekirdi. Sonuçta üstleri şu anda son toplantılarını yapıyordu; İmparatorluğu devirip yeni bir ulus kurma hayalinin sonuca varacağı bir toplantı.

Herkes dört gözle bunu bekliyor, büyük bir heyecan ve beklentiyle gözlerini başkente dikiyordu. Çoğunun durumu aynı anda fark etmesinin sebebi de buydu.

“Kıpkırmızı…”

“Başkent alevler içinde mi?”

“Ne oldu? Bekleyin—yoksa fark edildiler mi?!”

Bu en kritik günde, imparatorluk başkentinde bir şeyler oluyordu ve kimse bunun bir tesadüf olduğunu düşünmüyordu. Herkes liderlerinin başına bir şey geldiğini anlamıştı.

“Bir keşif ekibi göndermeli miyiz?”

“Hayır, birliklerimizi toplayıp yürüyüşe geçmeliyiz.”

“Aptal olma! Bunu yaparsak hain olduğumuz tamamen ortaya çıkar!”

Tüm üstlerinin ordudan uzakta olması, komutayı ele alacak kimsenin olmadığı anlamına geliyordu. En iyi zamanlarında bile alacalı bulacalı bir güruh olarak alay konusu olan Karma Tümen, hızla düzenini ve birliğini kaybetti. Sonunda onları tekrar düzene sokan kişi, o ana kadar sessizce gözlerini yummuş duran biri oldu. Adı Zero’ydu; Yuuki’nin kolordu komutan yardımcısı olarak atadığı bu adam, sahadaki en yüksek rütbeli kişiydi.

“Sessizlik! İzinsiz kimsenin hareket etmesine izin vermeyeceğim! Burada kalıp Yuuki Bey ve diğerlerinin dönmesini bekleyeceğiz. Kararımız budur.”

Zero’nun bu bildirisiyle, fikirleri bocalayanlar tekrar hizaya girdi. Kimse doğru cevabın ne olduğunu bilmiyordu, bu yüzden şimdilik emirlere uymaya karar verdiler. Fakat bu bile içlerindeki endişeyi hafifletmeye yetmedi… Ve o endişeler, olabilecek en kötü şekilde gerçek oldu.

“İyi akşamlar, sizi gidi dünyadan habersiz aptallar. Bu gecenin güzel bir gece olduğunu biliyorum ama bu kadar heyecanlanmanıza gerek yok.”

Kadın, tatile çıkmış bir turist rahatlığıyla son derece umursamaz bir şekilde caddede yürüyordu. Mavi saçları her zamanki gibi göz alıcı olan Velgrynd’di bu.

“Ne…? Sen de kimsin?”

Caddenin en uç noktasındaki askerler ona doğru bağırdı. Üniformalı askerlere seslendiğine göre masum bir sivil olamazdı; kaldı ki Velgrynd’in son derece olağanüstü varlığını hissedemeyen biri Karma Tümen’de asla hayatta kalamazdı.

Bu yüzden kadının etrafını sarmak üzere harekete geçerken bir yandan da üstlerine haber gönderip kimliğini teyit etmeye çalıştılar. Dövüş yeteneğine epey güvenen bir asker öne çıktı.

“Yavaş ol bakalım, hanımefendi. Kimsin bilmiyorum ama senin yerinde olsam bu kadar çok insanla kavga çıkarmaya kalkışmazdım. Süslü püslü görünmeyebiliriz ama biz Karma Tümen’iz, İmparatorluğun en güçlü ordusu—”

“Zayıfların kendilerine en güçlü demesi gerçekten çok komik, değil mi? Moral seviyesini yüksek tuttuğu sürece göz yumuyordum ama belki de tümen düzeyinde buna izin vermeyi kesmeliydik.”

“Ne?!”

Velgrynd’in sözleri, toplumun en üst kademelerindeki birine—askeri hiyerarşideki herkesin çok üstünden emirler yağdıran birine aitti. En tecrübesiz erlerin bile tehlikeli biriyle karşı karşıya olduklarını anlamaları için bu kadarı fazlasıyla yetti. Komutan yardımcısı olarak Zero da bir istisna değildi. Davetsiz misafirin yalnız olduğunu duyunca kim olduğunu görmek için bizzat yola çıkmıştı; ardından gelen raporları dinleyince de olay yerine doğru adımlarını hızlandırdı. Şimdi Velgrynd tam karşısındaydı.

“M-Mareşal…”

Mareşal’in yüzünü daha önce hiç görmemişti fakat kadının yaydığı varlık, şüphesiz perdenin arkasında oturan o ezici figüre aitti.

“Aah, demek aranızda biraz daha akıllı olanlar da varmış? Güzel. Bana hepinizi öldürmemem, sadece Kondo ve diğerleri gelene kadar biraz eğlenmem söylendi.”

Bu işaretle birlikte trajedi başladı.

Gazel kasvetli bir gün geçiriyordu. Savaş hâlâ uzayıp gidiyordu ki bu bile tek başına baş ağrıtmaya yetiyordu. Fakat bundan da öte, Jaine’in raporu midesine kramplar sokacak cinstendi.

Hizmetindekileri gerçek iblis krallarına dönüştürmek mi… Rimuru’nun aklından ne geçiyordu böyle?!

Derin bir iç çekti.

Onlara gerçek iblis kralı demek aslında pek doğru sayılmazdı. İblis kralı bir ırk değil, bir unvandı; kelime anlamıyla belirli bir bölgedeki canavarları yöneten bir lord demekti. Gerçek iblis kralı ise uyanış geçirip o seviyeye evrimleşmiş bir canavarın durumunu ifade ediyordu. Oluşturdukları tehdit Afet sınıfının üst sınırlarında yer alırdı ancak Felaket seviyesine ulaşmazdı.

“Gerçi ortada onları ‘üst’ veya ‘alt’ diye ayırmaya değecek kadar çok Afet sınıfı tehdit de yok ya…” diye düşündü Gazel.

Afet sınıfı esasen iblis krallarına ayrılmıştı, bu yüzden şu anda bilinen sadece sekiz örneği vardı. Şimdiyse Rimuru’nun hizmetinde, en az bu üst düzey tehditler kadar güçlü kişiler çalışıyordu. Bunu düşünmek bile Kahraman Kral’ın başını ağrıtmaya yetiyordu.

Şimdilik Gazel, bu konu hakkında Elmesia’ya dert yanan bir mektup gönderdi. Acı çeken tek kişi olmaya dayanamadığı için, onun da bu sıkıntıya biraz ortak olmasına karar vermişti. Bunun yanı sıra yönetimi, başka sorunlar çıkana kadar Rimuru ve ekibini gözlemlemeye devam etme kararı aldı. Bunun sadece sorunu ertelemek olduğunu biliyordu ama yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Eğer “başka sorunlar” baş gösterecek olursa, bu insanlığın var olma savaşı hâline gelirdi.

“Ve bunu zerre kadar istemiyorum.” Gazel iç geçirdi.

Ancak kötü haberlerin arkası kesilmiyordu.

“Acil haber var, Haşmetmeapları! Karma Tümen harekete geçti! Bilinmeyen bir düşmanla çatışmaya girdiler.”

Ses sakindi ancak Gazel, gölge ajanlarına hiç uymayan bir panik sezinledi. Daha fazla detay gelmeden önce, derhal Dolph ve diğer danışmanlarının toplanması için haber saldı. Birkaç dakika sonra:

“Şüpheye yer yok. O düşman sıradan insanların baş edebileceği bir şey değil. O bir canavar, iblis krallarını bile devirebilecek akılalmaz bir canavar.”

“Bir Gerçek Ejderha mı?”

“Evet. Daha önce hiç görmemiştim. İnsan formuna bürünmüş ancak kimliğinin Velgrynd olduğuna şüphe yok.”

Gazel, şu anda doğu şehrinin yakınında konuşlanmış olan Dwargon ordusunun başkomutanı ve amiral paladin Vaughn ile büyülü bir görüşme yapıyordu. Herkesin durumu kavrayabilmesi için görüntü aktarmasını sağladı.

En kötü senaryo her zaman hiç beklemediğiniz anda gerçekleşirdi; Gazel bu gerçeğin acı bir şekilde farkındaydı. Gökyüzü alev alev yanıyordu. Soğuk bir güzelliğe sahip bir kadın ve etrafında yere serilmiş çok sayıda güçlü asker vardı. Alevler büyüleyiciydi ama aynı zamanda gören herkesi dehşete düşürecek kadar da şiddetliydi.

Fakat asıl dehşet bundan sonra geldi. Gözetleme kristal küresinde görünen Velgrynd, bakışlarını Gazel ve ekibine çevirdi. İlk başta bunun bir tesadüf olduğunu düşündü ancak tam o anda kristal küre tuzla buz oldu.

“O da mı bizi izliyordu…?”

“B-Buna inanamıyorum. Bu nasıl mümkün olabilir…?”

“Şaka yapıyor olmalısın! Oradan ne kadar uzakta olduğumuzun farkında mısın?”

“Bu bir gerçek. Büyüyü hissedip kaynağına kadar izini sürmüş olmalı ama büyünün ulaştığı yeri de etkileyebilmesi akılalmaz bir şey. Benim ya da başka bir insansı varlığın bunu yapması imkânsızdır.”

Gazel danışmanlarını sessizlik içinde dinledi. Buna bakılırsa, açıkça bir düşmanla karşı karşıyaydılar. Ama kiminle? Kadının sesini duyması mümkün değildi ama sanki kulağına “Hayır, beni dikizlemeyin” diye fısıldıyor gibiydi.

Gerçek Ejderha mı? Daha çok gerçek bir canavar.

Gazel artık “en güçlü” kelimesinin ne anlama geldiğini gerçekten anlıyordu.

İmparatorluk ile Velgrynd arasında bir bağ olduğuna dair söylentilere aşinaydı. Bunları doğrulamanın bir yolu yoktu fakat olası bir saldırıya karşı koyabilmek için zihninde pek çok senaryo kurmuştu. Şimdiyse Gazel, tüm bunların sadece bir hayalden ibaret olduğunu kavradı.

İmparatorluğun Velgrynd’i bu noktada neden harekete geçirdiği belirsizdi. Gazel düşündü durdu ama İmparator Ludora’nın ne planladığını bir türlü anlayamadı. Yapabileceği tek bir şey vardı.

“Ben de savaşa gidiyorum.”

“Haşmetmeapları,” diye gürledi Dolph, “bu çok tehlikeli!”

“Ama başka çaremiz yok,” diye karşılık verdi Jaine. “Vaughn’u şu anda kaderine terk etmek Dwargon’u kurtarmaya yetmeyecektir. Sen de kendini hazırlasan iyi edersin, Dolph.”

Dolph’un karşılık olarak söyleyebileceği pek bir şey yoktu. Vaughn’un ölmesine seyirci kalmaya hiç niyeti yoktu ve şimdi fark ettiği üzere, Gazel’i vazgeçirmeye çalışmak durumu değiştirmeyecekti.

“Mümkün olan en kısa sürede yola çıkmak için hazırlıkları yapacağım,” dedi Dolph.

“Çok güzel.”

Gazel ciddiyetle başını salladı ve gözlerini kapattı. Yapacak çok işleri vardı. Tüm müttefik ulusların bilgilendirilmesi ve bölgede kalan vatandaşlara ne yapacaklarına dair talimat verilmesi gerekiyordu. Gazel ve adamları zafer kazanırsa ne ala, peki ya yenilirlerse ne olacaktı? İnsanların kaçabileceği başka hiçbir yer yoktu; İmparatorluğun vasalı olmaktan başka hayatta kalma şansları da kalmayacaktı. Bu, Dwargon ulusunun çöküşü anlamına geliyordu ve Gazel bundan kaçınmak istiyorsa kaybetme lüksüne sahip değildi.

“Doğu şehrinin tüm ordumuzu alacak kadar geniş olmadığını tahmin ediyorum. Ordunun geri kalanı karadan ilerlerken komutayı eski muhafızlara devredeceğim. Bununla sen ilgilen, Jaine.”

“Pekala. Fakat siz ne yapmayı planlıyorsunuz, Kral Gazel?”

“Ben önden gidiyorum. Buna geç kalırsanız, masada kendinize yer beklemeyin.”

Gazel, herkesin endişesini hafifletmek için güçlü bir kral rolü oynayarak cesurca gülümsedi. Ordu olabildiğince hızlı bir şekilde seferber edilecekti fakat Gazel’in grubu onları beklemeyecekti. Dolph ve Pegasus Şövalyeleri, kralın tek yoldaşları olacaktı.

Gazel gökyüzünde süzülürken aklına bir düşünce geldi.

Rimuru, adamlarına o kadar gücü bu yüzden mi vermişti? Bu durumdan sağ çıkabilsinler diye mi? Eğer öyleyse, her zamanki gibi saf olduğunu söylemek zorundayım.

İdeallerini bir kenara bırakamayan eski antrenman ortağını düşünerek bu aydınlanmaya güldü. Gülümsemesini engelleyebilmesinin hiçbir yolu yoktu.

“Bir sorun mu var, efendim?”

“Hayır, sadece aklımdan geçen öylesine bir düşünce.”

“Anlayamadım efendim?”

“Heh-heh! Olacak iş değil ya, tam da bu anda Rimuru’yu düşünmeye başladım. Acaba bu sefer de işler bir şekilde tatlıya bağlanabilir mi diye merak ettim.”

Gazel kahkaha attı. Fazla iyimser olduğunu düşünüyordu fakat bu, madalyonun diğer yüzünde olmaktan çok daha iyiydi.

“Haklısınız.” Dolph da gülümseyerek karşılık verdi. “Charybdis olayında da durum böyleydi. Lord Rimuru zaman zaman insanın aklını gerçekten durdurabiliyor. İblis kralı Milim ile olan bağına hayran kalmıştım.”

“Pekala, lafı oraya getirecekseniz, onu gözlemleme konusunda çektiğim zorluklardan da bahsetmelisiniz. Rapor ettiğim her şeyin yalan olduğunu varsaymalarından artık gına geldi.”

Henrietta genelde çenesini kapalı tutardı fakat bazen onun da böyle çıkışları olabiliyordu. Gazel ve Dolph şaşkınlıklarını gizleyemediler.

“Kıkır-kıkır-kıkır! Üzgünüm. Bir dahakine bunu varsaymaktan kaçınmaya çalışırım.”

“Senin bile işinle ilgili bazı şikayetlerin var demek, ha Henrietta?”

“Elbette var!”

“Wah-ha-ha-ha-ha-ha! Öyleyse Henrietta, Rimuru’yu bir sonraki görüşünde bunu ona kendin söyle. Ne de olsa o benim için de tam bir baş ağrısı! Siz ikinize sonuna kadar güveniyorum ama Rimuru’nun davranışları inanılamayacak kadar saçma. Jaine’den raporu aldığımda, akıl sağlığından şüphe etmeye başlamıştım.”

“Ha-ha… Gerçekten de korkunç bir rapordu, evet.”

“Normalde bu raporları veren kişi benimdir, bu yüzden bu kez olayları bir seyirci gibi izlemek güzeldi.”

Henrietta’nın püskürttüğü zehir hem Gazel’i hem de Dolph’u güldürdü, sesleri gökyüzünde yankılandı.

“Lord Rimuru’ya faaliyetlerimizle ilgili bir rapor gönderdiğimi de belirteyim… ölçülü bazı şikayetlerle birlikte.”

“Öyle mi yaptın?”

Gazel başıyla onayladı ve başını öne çevirdi. Endişe artık yok olmuş, yerini savaş alanına doğru uçarken her zamanki kahramanca edasına bırakmıştı.

Biraz geçmişe dönecek olursak…

Elmesia ile yaptığımız o küçük içki partisinin ertesi günüydü ve güneş çoktan gökyüzünde yükselmişti.

“Erkencisiniz, değil mi Lord Rimuru?”

“Özür dilerim.”

Shuna gülümsediğinde çok korkunç oluyor. Ondan önce davranıp hemen özür dilemeye karar verdim. Önce sarhoş oluyorum, sonra biraz kestiriyorum—bu lüksleri geri kazanmak için o kadar uğraştım, bu yüzden neden fırça yemek zorunda olduğumu anlamıyorum.

“Bir karara vardınız mı peki?” diye sordu, iç çekerek bana bakarken.

“Şey, ne hakkında?”

“Dün gece de bu konuda sıkıntılıydınız, değil mi? Yine düşüncesizce bir şey yapacaksınız diye endişeleniyorum ki bunu düşünen tek kişi de ben değilim.”

O böyle söyleyince içimi bir huzursuzluk kaplamasına engel olamadım. Merak etme. Burada düşüncesizce bir şey yaptığım yok. İşler yolunda gitmezse kaçarım, sonra da Guy’a sızlanıp bu konuda bir şeyler yapmasını sağlarım. Ama önce en azından biraz denemem gerekiyordu.

“Hey, bir şekilde halledeceğiz, tamam mı? Her zamanki gibi tedbiri elden bırakmayacağım.”

Benim bu neşeli cevabım Shuna’nın endişeli ifadesini silmeye yetmedi. Benzersiz Yeteneği Çözümleyici vesaire derken onu kandırmak zaten zordu—ya da belki de bunu anlamak için bir yeteneğe bile gerek yoktu, her şey fazla barizdi.

Yani, bilirsiniz ya, gerçekten tehlikeli bir şey yapmak istemiyordum. “Önce güvenlik” yaklaşımını benimsiyordum ama düşmanımızın gücü hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu. Yüzbaşı Kondo, Velgrynd ve İmparator Ludora nereden bakarsanız bakın korkunç rakiplerdi. Kazanmak bir ihtimal bile olmayabilirdi—ve kim bilir, belki de oracıkta öldürülebilirdim. Bu sonuçtan kaçınmanın yollarını düşünmeye çalışıyordum ama bu sefer Raphael’in bile verecek bir cevabı yoktu.

Yine de bir şey bilmiyorsak, basitçe üzerine gidecektik. Tek çarem, elimdeki maksimum savaş gücünü sahaya sürmek ve tehlikeyi olabildiğince azaltmaktı. Ve böylece…

“Biliyorsun, yanıma kimi alacağım konusunda çok düşündüm. Bu sefer sadece asil kadroyla gidiyorum. Bunu söylediğim için üzgünüm ama katkı sağlayacak kadar gücünüz yoksa, sadece bizi yavaşlatacağınızı düşünüyorum.”

“… Pekala. Ağabeyim bütün sabahtır sizinle geleceği için böbürlenip duruyordu zaten.”

Sanırım düşüncelerim en başından beri açıktı. Dün sabahtan beri Elmesia ile meşguldüm, bu yüzden Guy ile olan konuşmamı henüz kimseye anlatmamıştım—ama Shuna’nın gülümsemesi her şeyi anladığını gösterir gibiydi. Onu kandırmanın asla mümkün olmadığını anlayarak ben de gülümsedim. Sonra her zamanki doğal sesiyle raporunu sundu.

“Şu şüpheli küçük sinsice Laplace dün gece buraya süzüldü. Size bir mesajı olduğunu söyledi ama önceden haber vermediği için şimdilik onu bekletiyoruz.”

Bayağı ani bir konu değişimi oldu. Ama bana pek de önemli bir şey gibi gelmemişti. Gerçek bir acil durum olsaydı, Gadora ya da başka biri benimle iletişime geçerdi. Muhtemelen Yuuki’den bir mesajdı ama ne olabilirdi ki?

“Fikre pek bayılmasam da gidip bir görüşeyim bari.”

“Onu kovmayı çok isterdim ama az çok müttefikimiz sayılır. Onu bir kabul odasına alayım.”

Görünüşe göre Shuna da Laplace’tan pek hazfetmiyordu. Bu onun için nadir bir durumdu; sevdiklerini ve sevmediklerini bu kadar açıkça dile getiren biri değildi ama o palyaçoların onu irite ettiği belliydi. Ogreların ana vatanını yok ettikleri için Shuna’nın Laplace ve ekibini gerçekten affedemeyeceğini tahmin ediyordum. O ve ben müttefiktik ama bunu aklımda tutmam gerekecekti.

“Ben Laplace ile konuşurken,” diye emrettim Shuna’ya, “uyanık olan tüm kabine personelini toplantı salonumuza çağırmanı istiyorum.” Düşünecek çok şeyim vardı ama hepsi için İmparatorluk ile olan savaşımız bittikten sonra endişelenebilirdim. Kafamdaki tüm şüpheleri silerek, önce gözümün önündeki sorunla ilgilenmeye karar verdim.

Toplantı salonunda ben de dahil yirmi kişi toplanmıştı. Rigurd ve altındaki dört yaşlı vardı—Rugurd, Regurd, Rogurd ve Lilina. Ayrıca Kaijin, Vester ve Mjöllmile de buradaydı. On İki Muhafız Lord’u temsilen Benimaru, Shion, Diablo, Gabil, Testarossa, Ultima ve Carrera bulunuyordu. Soei, Hakuro, Gobta ve (ne olur ne olmaz diye) Gadora kadroyu tamamlıyordu.

Gadora’dan bana İmparatorluk civarında rehberlik etmesini istemeyi planlıyordum. Kolay bir iş olmayacağını ben bile kabul etmeliydim ama dürüst olmak gerekirse, bir şeyler ters giderse aramızda en az etkilenecek kişi o olurdu, bu yüzden üzerine düşeni yapmasını istiyordum. Yeri gelmişken, Bernie de bize rehberlik etmek için gönüllü olmuştu ama teklifini reddettim. Tüm güçlerini kaybetmişti ve bize yük olmaktan başka bir işe yaramazdı. Sadece Gadora yeterliydi.

Her neyse.

Sürekli toplantı yapıyormuşum gibi hissediyordum ama şimdi bundan şikayet etmenin bir anlamı yoktu. Ülkemiz, tüm kararları tek başıma almam için fazla büyümüştü. Tabii böyle diyorum ama bu toplantı esas olarakHerkese neye karar verdiğimi dikte etmemle ilgiliydi, yine de olsundu.

Her zamanki gibi Shuna herkese çay ikram etti. Odadan sessizce çıktıktan sonra konuşmaya başladım.

“Sizleri bugün buraya, İmparatorluğa karşı yapılacak son savaşla ilgili kararlarım hakkında bilgilendirmek için çağırdım. Ancak bundan önce… İçeri gel bakalım.”

Yanıma kimi alacağıma zaten karar vermiştim, bu yüzden acele etmenin bir anlamı yoktu. Bunun yerine, elçimiz olan Laplace’ıHerkese tanıtmaya karar verdim.

Beklendiği gibi, Laplace’ın birlikte savaşma planlarımızla ilgili haberleri vardı. Dwargon’un doğu şehrini ablukaya alan ordu yakında imparatorluk başkentine saldıracaktı ve temelde bizim de onlara katılmamızı istiyorlardı. Guy bunu bana zaten söylemişti ve bir itirazım da yoktu—ancak vardığım sonuç, bunun orduların savaşı değil, her iki tarafın seçkinleri arasındaki bir savaş olacağı yönündeydi. Hiçbir sivilin zarar görmesini istemiyordum, bu yüzden sonunda detayları önce Yuuki ile görüşmem gerektiğine karar verdim. Bu yüzden palyaçoyu alelacele bu toplantıya dâhil etmeyi seçtim.

Laplace aracılığıyla Yuuki ile çoktan konuşmuştum. Tarih ertesi günün öğleden sonrası olarak belirlenmişti. Odadaki herkese durumu böyle açıkladım; aslında bunu benim yerime Laplace’ın yapmasını çok isterdim ama insanların ona karşı ciddi bir güven sorunu vardı, ben de bu fikirden vazgeçtim. Güvenin ne kadar önemli bir şey olduğunu bir kez daha hatırlamış oldum.

“Selamlar, selamlar! Benim adım Laplace, kendimize Makul Palyaçolar demeyi sevdiğimiz, ah, o yardımsever hanımefendiler ve beyefendiler grubunun başkan yardımcısıyım. Bugün buradayım çünkü beni Yuuki gönderdi, anlayacağınız.”

Ah, adamım. Şüpheli davranmadan durması imkânsız mı bu adamın? Hem neden kendi kendine küçük bir dans figürü sergilemek için tam da bu anı seçmişti ki? Yine de bir elçi olarak buradaydı, bu yüzden onu öylece kapı dışarı edemezdim.

Ayrıca bu duruma uyuz olan tek kişi de ben değildim. Soei her an onu öldürecekmiş gibi bakıyordu. Neler hissettiğini anlıyorum ama sabırlı olması gerekecek.

“Soei, lütfen o kunaiyi kaldır.”

“… Emredersiniz, efendim.”

Anlaşılan onun konusunda da dikkatli olmam gerekiyordu. Benim için uysalca yerine geri oturdu ama henüz tedbiri elde bırakamazdım. Şu tanışma faslını bir an önce aradan çıkaralım.

“Evet, işte buradaki Bay Laplace şu anda Yuuki ile olan irtibat noktamız.”

“Sadece Laplace derseniz kâfi, bilirsiniz ya.”

“Öyle mi? Şahane o zaman. Her neyse, yarın için Yuuki ile bir görüşme ayarladık. Biraz aceleye geldi, biliyorum ama görünüşe göre Laplace beni oraya nakledecek, bu yüzden yolculuk süresi konusunda endişelenmemize gerek yok. Asıl mesele şu: Benimle kim gelecek?”

Sonunda sadede gelebilmiştim.

“Cık cık. Böylece toplamda en fazla altı kişi taşıyabilirim. Sizinle benim olmazsa olmaz olduğumuzu varsayarsak, getireceğiniz diğer dört kişiyi bana söyler misiniz, Lord Rimuru?”

Mümkün olan en fazla gücü konuşlandırmak istiyordum ama en iyi ihtimalle bile en üst düzey adamlarımın hepsi elimizin altında olmayacaktı. Ranga hâlâ gölgemde uyuyordu ve Geld de henüz uyanmamıştı. Zindan ekibi—Kumara, Zegion ve Adalmann—bildirildiğine göre kendi bölgelerine kapanmışlardı ve hiçbir hareketlilik belirtisi göstermiyorlardı. Herkesin evrim uykusunun süresi epey farklılık gösteriyor gibiydi; kısmet böyleymiş demek ki. Ben de kimlerin müsait olduğuna bir kez daha göz gezdirdim.

“Benimaru, benimle gelmeni istiyorum ama kendini nasıl hissediyorsun?”

“Ne, üşütmüş falan mı yoksa?” diye sordu Laplace, gözlerinde temkinli bir ifadeyle. Nasıl olsa yakında öyle ya da böyle öğrenirdi ama ona her şeyi uzun uzun anlatacak kadar iyi günümde değildim.

“Gayet iyi hissediyorum. Hatta hayatımın en iyi formundayım.”

Benimaru, Laplace’ı tamamen görmezden gelerek ve soğukkanlılığını koruyarak kahramanca gülümsedi. O benden çok daha yetenekli biri, böylesi anlarda bu gerçek beni zaman zaman hayrete düşürüyordu.

İçimden onu takdir ederken kendisine daha yakından baktım—ancak ben dikkat etmiyorken tür değiştirdiğini fark ettim. Deyim yerindeyse Momiji ve Alvis ile işleri halletmiş olmalıydı ki artık evrim tamamlanmıştı. Hatta sonradan duyduğuma göre Benimaru, yeni eşlerinin her biriyle sırayla ikişer gece geçirmişti. Bunun üstesinden geldiği için onu tebrik mi etmeliydim… yoksa kıskançlıktan köpürerek öylece oturmalı mıydım, bilemiyordum.

Artık fiziksel bedenini terk etmiş, tam anlamıyla bir ruhani yaşam formu olarak yeniden doğmuştu. Türünün adı Alev Ruhu Oni idi, bir tür elemental ruh kategorisindeydi. Gerçek Ejderha‘lar gibi hem kutsal hem de kötücül öznitelikleri bünyesinde barındırıyordu; bu da onu bir nevi kaos elementali, Gerçek Ejderhaların yalınlaştırılmış bir versiyonu yapıyordu.

Hem Gerçek Ejderhalar hem de kaos elementalelri çeşitli özniteliklerin biçimini alabilirdi; “alev” ise “ateş”in üst seviye bir versiyonuydu.

Doğal element ailesi toprak, su, ateş, rüzgâr ve uzaydan oluşuyordu—bunlara beş ana öznitelik deniyordu. Temel kural şuydu: ateş toprağı yener, su ateşi yener, rüzgâr suyu yener, uzay rüzgârı yener ve toprak uzayı yener. Ateşin toprağı kavurması, suyun ateşi söndürmesi, rüzgârın suyu dağıtması, uzayın rüzgârı engellemesi ve toprağın uzayı kaplaması olarak gözünüzde canlandırın; işte çatışmalar özetle böyleydi.

Bu beş ana özniteliğe ek olarak, ışık ve karanlık gibi birbiriyle çelişen iki öznitelik ile hepsinin üzerinde var olan ve hiçbiri tarafından kısıtlanamayan “zaman” özniteliği de vardı.

Ifrit gibi elemental ruhlar bu fizik yasalarına bağlıydı… Ya da başka bir deyişle, dünyayı yöneten yasaların somutlaşmış halleriydiler ve görünüşe göre bu somutlaşmış hallerin sekiz türü vardı. Işık ve karanlık öznitelikleri biraz özeldi; ışık meleklerden, karanlık ise iblislerden türetilmişti. Şimdiye kadar bildiğim melekler ve iblisler, kökenlerine inilirse teknik olarak elemental ruhlar olarak adlandırılabilirdi. Sorsam Diablo gibi biri bana daha fazlasını anlatabilirdi ama o kadar da ilgilenmiyordum, hem bu bilgiyle ne yapabilirdim ki zaten.

Buradan çıkarılacak asıl ders, elemental ruhların her birinden daha üst seviyede olan sekiz tür elemental ruhani varlık bulunduğuydu. Aralarında en yüksek rütbeye sahip olanlar Gerçek Ejderhalardı ve şu anda var olduğu bilinen sadece dört taneydi. Yıldız Kralı Ejderha Veldanava, adına bakılırsa muhtemelen uzay ve toprak elementleriyle ilişkiliydi, belki daha fazlasıyla da. Buz Ejderhası Velzard muhtemelen su tabanlıydı; Alev Ejderhası Velgrynd neredeyse kesinlikle ateş tabanlıydı; bizim Veldora ise sadece su ve rüzgâra değil, uzaya da hükmediyordu—davranışlarına rağmen oldukça büyük bir olaydı bu.

Yani Gerçek Ejderhalar tüm elemental ruhani varlıkların zirvesinde yer alıyordu ve Benimaru’nun da benzer bir varlığa evrimleştiğini söylemek yanlış olmazdı. Alev Ruhu Oniler ruhani yaşam formlarıydı ancak maddi dünyayla düzgün bir şekilde etkileşime girmelerini sağlayan fiziksel bedenlere de sahiptiler. Sonsuz yaşam süreleriyle, onun gibilere tanrı-ogre demek hiç de abartı olmazdı.

Benimaru’nun gerçekleştirdiği bu evrim çok özeldi ve etkilenmiştim. Büyü zerrecikleri (magicules) miktarı da muazzam bir artış göstermişti—sanırım artık Carrion’un övündüğü miktarın birkaç katıydı. Muhtemelen tam olarak Luminous seviyesine ulaşamazdı ama yine de Benimaru’nun dişli bir rakip olduğunu düşünüyordum. Bu gidişle, Tek Haneliler ile başa baş mücadele edebileceğinden—hatta belki daha iyisini yapabileceğinden oldukça emindim.

“Pekala! Bu durumda Benimaru, ilk tercihim sensin. İkinci kişiye gelince…”

Gadora zaten listedeydi, bu yüzden geriye iki seçimim kalmıştı. Shion ve Diablo’yu da yanıma almayı planlıyordum, bu da sayıyı tam olarak dörde çıkarıyordu.

“… Gadora’nın bize rehberlik etmesini sağlayacağım, ardından da sekreterlerim Shion ve Diablo’yu yanıma alacağım.”

Böylece Laplace’ın peşinden ben, Gadora, Benimaru, Shion ve Diablo gidecektik.

“Bana güvenebilirsiniz, Efendim Rimuru! Yanımda burnunuz bile kanamayacak!”

Shion’un yüzü ışıl ışıldı. “Burnunuz bile kanamayacak” kısmı konusunda pek emin değildim. Aslında pek çok endişem vardı ama Shion tereddüt etmeden güvenebileceğim bir korumaydı. Razul gibi üstün bir rakibi mağlup etmişti, konu savaşa geldiğinde onu listeden çıkaramazdım.

“Kuh-huh-huh-huh-huh… Guy nasıl bir tezgah kuruyor bilmiyorum ama sizi tüm bu zahmetlere sokması tam anlamıyla bir skandal. Yanınızda ben varken, tüm endişelerinize son vereceğime emin olabilirsiniz!”

Her zamanki gibi özgüveni tavan yapmıştı. Ama o sözü karşılıksız bırakmak için de bir sebep görmüyordum. Diablo işinde iyidir; böyle zamanlarda insan tam da ona güvenmek istiyor.

Bu görevde seçkin bir ekip oluşturmuş olabilirdik ama rehavete kapılamazdık. Buradakiler de yakında peşimizden gelecekti; daha sonra İmparatorluk’ta bize katılmalarını sağlayacaktım. Ancak ben tüm bunları açıklayamadan, katılımcılardan biri memnuniyetsizliğini dile getirmeye başladı bile.

“Müsaadenizle Efendim Rimuru, nacizane fikrimce rehberlik görevi için benim daha uygun olduğumu belirtmek isterim. Size eşlik etmeme izin vermenizi umuyorum.”

Konuşan Testarossa’ydı. İmparatorluk’ta doğmuştu, sanırım bu yüzden oranın coğrafyasını oldukça iyi biliyordu. Müzakere konusunda yetenekli, kabiliyetli bir diplomatik görevli olduğunu kanıtlamıştı ve dövüş gücü hakkında da denecek tek kelime yoktu—söylemeye çekiniyorum ama benden bile güçlü olabilirdi. Gadora’nın ona karşı tek gerçek üstünlüğü Yuuki ile olan tanışıklığıydı; yani düşününce, o olmadan da idare edebilirdim. Gadora oldukça güçlüydü (özellikle yaşına göre), ancak Testarossa’nın eline su dökemezdi—üstelik içimde hâlâ bize gözünü kırpmadan kazık atabileceğine dair ufak bir korku vardı.

Bunu göz önünde bulundurarak, kararım ne olursa olsun pişman olmak istemiyordum ama aynı zamanda kızcağız için de biraz üzülüyordum. Belki de bu imayı dikkate almalıydım.

“Pekala. O zaman Gadora’nın yerine seni mi alsam dersin?”

“Bu benim için gerçekten büyük bir onur olur.”

Testarossa bana neredeyse göz kamaştırıcı, muazzam bir gülümseme sundu. Neyse ki Gadora için de durum fark etmiyor gibiydi, o yüzden bu şekilde ilerleyelim.

“Aha, tamamdır,” diyerek araya girdi Laplace. “Kararınızı vermiş gibisiniz, o yüzden ben gidip hazırlık yapayım. Her şey hazır olunca bana haber edersiniz.”

“Olur da, sen ne için hazırlanıyorsun ki?”

Laplace bana tuhaf tuhaf baktı.

“Şey, yani, bilirsiniz ya…”

“Bizim kaplıcaya gitmek için hazırlanıyor. Dünden beri kaplıcayla yemek salonumuz arasında mekik dokuyor, dinlenme tesislerimizi babasının malıymış gibi kullanıyor.”

Soei’nin sesi oldukça öfkeli geliyordu. Laplace’ı takibe aldırdığım iyi olmuştu.

“Ha-ha-ha! Yakalandım desene. Hemen oyunbozanlık etme be Soei!”

Sanki hiç fark etmeyecekmişiz gibi. Gerçekten de pek bir pişkin bu adam, değil mi?

“Hesabı ödüyordun, değil mi?”

“Yahu ben burada misafirim, biliyorsun değil mi? Size yapacağım işlerle borcumu ödeyeceğim zaten, o yüzden şimdilik müessese ikramı saysak nasıl olur?”

“Pişkinlik” demek az bile kalır.

“Laplace…”

“Hey, hey, hey, bu ülkenin tepeden tırnağa böyle cazibeli olması benim suçum değil ki! Dünyanın en gelişmiş yeri burası, başka söze gerek yok! Cennet gibi adeta. Buranın tadını çıkarıp keyfine bakmak istemeyecek kim var ki?!”

Şimdi de Tempest’ın ne kadar harika olduğu konusunda yağ çekmeye başlamıştı. Böyle coşkulu övgüler almak pek de rahatsız edici değildi tabii. Belki de Laplace o kadar da kötü biri değildir diye düşündüm.

“Aklınızı çelmeye çalışıyor, Efendim Rimuru!”

“Endişelenme Benimaru. Efendim Rimuru’yu kandırmaya çalışabilir ama ben onu her an pürdikkat izliyorum.”

Ups.

Benimaru ve Shion beni kendime getirdi. Boğazımı temizledim.

“Peki, aşırıya kaçma yeter, tamam mı?”

“Aaa, elbette, elbette! Hadi o zaman, birazdan görüşürüz, oldu mu?”

Ardından Laplace neşeyle seke seke toplantı salonundan çıktı. Bir sonraki konuya geçerken “Ne gamsız adam ama,” diye geçirdim içimden.

“Düşman bölgesinde sadece beş kişi olacaksanız, sizce de bu biraz fazla tehlikeli değil mi?”

“Kesinlikle katılıyorum. Lord Rimuru’nun başına bir şey gelirse, kaç savaş kazanırsak kazanalım bunun telafisini asla yapamayız.”

“Hakikaten de öyle. Bu son kapışmada muazzam bir orduya ihtiyacımız olmadığını kesinlikle anlıyorum ama işler ters giderse birinin Lord Rimuru’ya kalkan olması gerekir.”

Soei, Gabil ve Hakuro, sırasıyla hepsi planlarıma karşı çıktıklarını belirttiler. Laplace buradayken çaktırmadan sessiz kalmışlardı ama şimdi çekincelerini bana açıkça dile getiriyorlardı.

“Hakuro Efendi haklı yani. Ayrıca iş başa düşerse ben de Lord Rimuru uğruna hedef olmaya hazırım. Bir nevi etten kalkan olurdum hani, biliyon mu?”

“Gobta.”

“Ah!”

Etten kalkan mı? Bunu uygulamada hayal etmekten kendimi alamadım. Kesinlikle hayal etmemiş olmayı dilerdim.

“Hakuro, Gobta’ya böyle şeyler öğretmeyi kes.”

“Tabii ki. Lakin böyle ihtimallere nasıl hazırlanacağını ona öğretmenin oldukça önemli olduğunu düşünmüştüm.”

Hakuro’nun ne demek istediğini anlıyordum. Sadece yüreğim buna elvermiyordu.

“Yani, hepinizin benim için endişelenmesine seviniyorum ama benim için siz de gerçekten çok önemlisiniz. Buna zayiat vereceğimizi varsayan bir stratejiyle başlamak istemiyorum. Eğer bundan kaçınmak istiyorsak, tüm kaynaklarımızı bu çaba için bir araya getirmemiz gerektiğini düşünüyorum.”

“Pek doğru. Belki de biraz aceleci davrandık.”

Pek fazla kişiyi ikna edebildiğimden emin değildim. Benimaru ve diğerleri bile Hakuro’nun tarafındaymış gibi görünüyordu. Onların yerinde olsaydım ben de muhtemelen aynı şekilde hissederdim. Yine de… Düşüncelerine minnettardım ama yine de burada kimsenin ölmesini istemiyordum. Belki bencillik ediyorum ama kendi hislerimi ön plana koymak istiyordum.

“Her neyse, can kaybı gerektiren hiçbir stratejiyi uygulamayacağım. İmparatorluk’a karşı savaşımızın son aşamalarını tartışırken bu varsayıma bağlı kalalım.”

Herkes sözlerim üzerine başını salladı. Kişisel hisleri ne olursa olsun, bu tartışmaya katılmaya hazır görünüyorlardı.

“Başlamama izin verirseniz, Lord Rimuru…”

“Evet, Soei?”

“İmparatorluk içinde gizli görevde bulunan bir Suret’im var. Şimdilik başkente ulaşmamı engelleyen birtakım engeller oldu. Ancak güvenlik ağlarının her zamankinden daha gevşek olduğu görülüyor. Laplace nakliyeyi organize ettikten sonra sizinle buluşmak için Gölge Hareketi’ni kullanmayı düşünüyordum. Uygun mudur?”

Anlıyorum. Aslında bu rahatlatıcı bir şeydi. Soei gölgem olarak bana her zaman harika hizmet ediyordu ve bu tür durumlarda bu gerçek iyice idrak ediliyordu. Harika bir savaşçıydı da; ona daha yakından bakınca benim haberim olmadan evrimleşmiş olduğunu fark ettim.

Artık bir Oni değil, Kararuhlu Ogre olarak bilinen bir türdü; anlaşılan Benimaru’nun evrimiyle bağlantılı olarak aldığı bir lütuftu bu. Ogre memleketlerindeyken Benimaru’nun gölgesi, onun yin’ine yang’ı olarak yetiştirilmişti; aralarındaki ilişkide kesin bir hiyerarşi olsa da yine de kadim dostlardı. Başka bir deyişle Benimaru’nun doğal dengiydi ve Benimaru’nun uyanışı onu bu yüzden bu kadar etkilemişti. Bu evrimin arkasındaki sistem Soei’yi onun tabiisi olarak görmüş olmalıydı ama bu bir sorun değildi; birbirlerine hâlâ aynı şekilde davranıyorlardı.

Kararuhlu Ogre’ler karanlık öznitelikli kaos elementalleridir. Tıpkı Benimaru gibi Soei de artık fiziksel bir bedene sahip ruhani bir yaşam formuydu. Benimaru için bir nevi hizmetkar ilah gibi mi yani? Büyü zerrecikleri (magicules) miktarı orta düzeydeydi, muazzam derecede yüksek değildi; Benimaru’nunkinin yanında bir hiçti ama yine de Clayman’in yarı uyanmış halinden daha yüksekti. Bu güç benim için gayet yeterliydi ve Carrion ya da Frey gibi eski İblis Kralları için iyi bir rakip olabileceğinden emindim.

Belki de İmparatorluk’un güvenliğini bu zamana kadar atlatmasını sağlayan şey bu güç artışıydı? Öyle ya da böyle, benim için hava hoştu. Soei’nin yanımızda olmasına sevinmiştim ama bu durum Masayuki’nin korumasını da soru işareti haline getiriyordu.

“Bu çok rahatlatıcı bir teklif Soei. Peki ya Masayuki ne olacak?”

“Bir Suret’imin onu izlemeye devam etmesini sağlayacağım. Bir şey olursa üstesinden yeterince gelebileceğimi düşünüyorum.”

Kendinden emin konuşuyordu.

“Bu durumda,” diye ekledi Diablo, “belki Masayuki’ye refakatçi olarak Venom’u tayin edebilirim? Oğlandan gizli tutarsak, Venom’un aynı anda hem gözlemci hem de koruma rolünü üstlenebileceğini düşünüyorum. Bu hem Soei’nin yükünü hafifletir hem de ekstra bir güvence sağlar.”

Ooh, güzel fikir. Venom bir iblise hiç benzemeyen gayet makul bir kişiliğe sahipti ve güç bakımından da iyi bir gelişme gösteriyordu. Masayuki ile iyi anlaşacaklarını hissediyordum; belki de iyi arkadaş bile olabilirlerdi. Gerçekten harika bir fikir gibi geliyordu kulağa.

“Bunun, sağ kolunun yanında olamayacağı anlamına geldiğini unutma ama.”

“Keh-heh-heh-heh-heh… Bu bir sorun teşkil etmeyecektir. Testarossa ve diğerleri buradayken kendi işlerim bundan hiç etkilenmez.”

Harika o zaman.

“Senin için uygun mu Soei?”

“Onu gölgelerden izlemektense göz önünde bir koruma sağlamak belki de daha garanti olur. Ayrıca Suret’in tükettiği enerjiden de tasarruf etmiş olurum.”

Mükemmel. Yapalım gitsin.

“Pekala, öyleyse bu yönde ilerleyelim.”

“Emredersiniz, efendim!”

“Hemen ilgileniyorum.”

Böylece Venom, Masayuki’nin muhafızı olacak, Souei ise bunun yerine doğrudan olay yerinde bize katılacaktı. Kararlaştırılması gereken tek şey ordumuzu konuşlandırıp konuşlandırmayacağımız—ve bunu nasıl yapacağımızdı.

“Şimdi, Dwargon ile omuz omuza savaşırken, İmparatorluk’a karşı bir güç gösterisi yapmamıza gerek var mı sizce?”

Birinci ve Üçüncü Kolordularımız, tüm cesetleri toplama işini bitirdikten sonra bizimle birlikte merkeze dönmüşlerdi. Tüm insan gücü başkentimiz olan Rimuru Şehri’nde konuşlanmış durumdaydı. İkinci Kolordu ise liderleri Geld hâlâ evrim uykusunda olduğu için savaşa sürülemiyordu. Bu da demek oluyordu ki…

“Rimuru Efendi, devreye girme sırası bize mi geldi acaba?”

“Ooo, bir dakika bekle! İlk önce biz yola çıkıyoruz!”

Gabil’den beklerdim ama Gobta’yı böyle konularda bu kadar hevesli görmek nadir bir durumdu. Fakat geçen seferkinin aksine, bu kez kalabalığın gücüne güvenmenin fazla riskli olduğunu hissediyordum. Devasa bir orduya karşı savaşıyor olsaydık müttefiklerimin çoğunu tehlikeye atacak büyük bir taarruza girişmezdim, ama bu sefer durum daha çok bir özel harekât timi gibiydi. Bizi nükleer büyüyle halı bombardımanına tutmaya veya daha radikal önlemlere maruz bırakmaya karar verebilirlerdi. Büyü savaşları yürüten ordular genelde lejyon büyülerinin gücüne dayanır; bu büyü bozulmadan önce seçkin birlikler saldırılar savurur. Ancak rakip belirli bir güç seviyesinin üzerindeyse, en arkadaki askerler yalnızca yükten ibaret kalır.

“Sen ne düşünüyorsun, Hakuro?”

“Hoh-hoh-hoh! Aklınızdan tam olarak ne geçtiğini biliyorum Rimuru Efendi ve bunun son derece doğru bir düşünce olduğu kanaatindeyim.”

“Pekala. Acemiler gelmiyor öyleyse. Ayrıca düşük rütbeli askerleri de yanımıza almamalıyız, değil mi?”

“Kayıpları en aza indirmek adına en doğrusunun bu olduğuna inanıyorum, evet.”

“Yani…”

“Yani sadece benim birliğimdeki Goblin Süvarileri mi gelecek?”

“Ve benim birliğimden de Hiryu Takımı savaşa hazır edilecek!”

Öyle görünüyor. Goblin Süvarileri, genel takım çalışmaları sayesinde A rütbesine sahipti. Şimdiye kadarki savaşta mükemmel birer yem görevi görmüşlerdi ve kimsenin onları öyle kolayca yenebileceğini sanmıyordum. İş kaçmaya geldiğinde ise adeta yenilmezlerdi, bu yüzden o konuda bir sorun görmüyordum. Ayrıca Gabil’in uyanışının ardından, Hiryu Takımı’nın her bir üyesi artık A rütbesini aşmıştı. Güçleri üzerindeki kontrolleri hususunda biraz endişeliydim ama—ah, idare ederler herhalde.

“Tamamdır. Gobta ve Gabil, bu doğrultuda hazırlıklara başlamanızı istiyorum… Ah, bir dakika bekleyin.”

Tam kararı kesinleştirmek üzereydim ki önemli bir şey daha hatırladım.

“Gobta, siz çocuklar şu anda yıldız kurdu ortaklarınızı çağırabiliyor musunuz?”

“Ha?”

“Yani, Ranga henüz uyanış sürecini tamamlamadı, bu yüzden onun altındaki tüm diğer kurtlar da hâlâ uyuyor, değil mi?”

“Ooooh!”

Sanırım bu bir “hayır” anlamına geliyordu.

“Anlaşıldı. O zaman siz burada beklemede kalacaksınız.”

“A-ama…”

“Sınırlarının farkında olmadığını söyleme bana Gobta.”

“… Üzgünüm.”

Gobta’nın bu duruma gözle görülür şekilde morali bozulmuştu ama ne yazık ki elimden pek bir şey gelmiyordu. Goblin Süvarileri’nin temel avantajı, binekleri olan yıldız kurtlarının yüksek hareket kabiliyetinden kaynaklanıyordu. Her bir Süvari sorunsuzca A-artı rütbesinde olabilirdi ama yine de bu görevde onları yanıma almayı göze alamazdım.

“Hey, senin suçun değil. Rigur ile iletişime geçip kendi sınırlarımız içindeki güvenliğe odaklanın, tamam mı?”

“Emredersiniz!”

Böylece biraz üzüntüyle de olsa Gobta’nın ordusu burada kalmak zorunda kaldı. Bu da geriye konuşlandırabileceğimiz tek birliğin…

“Kurenai Takımı ne durumda, Benimaru?”

“Orada bir sorun yok. Her biri A rütbesine ulaştı.”

Mükemmel. Gobwa gibi mükemmel bir komutanları vardı ve hatta bazıları lütuf sürecinde iblis büyücülerine evrimleşmişti. Onları sahaya sürersek yeterince güvenilir olacaklardır.

“Souei, ya Kurayami Takımı?”

“Tüm diyara yayılmış durumdalar; istihbarat toplayıp düşmanı tartıyorlar. Gerekirse onları geri çağırabilirim…”

“Hayır, perde arkasında çalışmaya devam etsinler.”

“Nasıl isterseniz.”

Onları buraya geri çağırmaya gerek yoktu. İstihbarat operasyonlarının önemi tartışılmazdı, bu yüzden buna devam etmelerine izin verelim.

“Geriye sadece Reborn Takımı kalıyor…”

“Onları sahaya sürmeyi çok isterim Rimuru Efendi! Daha aktif bir rol oynamak için her an hazırlar ve son derece istekliler!”

“Hmm, şey…”

Shion’un uyanışı kendisinde özel bir değişiklik yaratmamıştı ama Reborn Takımı’nın savaş gücü epey artmış, hatta bazı üyeleri A rütbesine ulaşmıştı. Kolay kolay ölmüyorlardı ki bu büyük bir avantajdı, dolayısıyla bu savaşta idare edebileceklerini düşünüyordum—ancak Reborn Takımı yalnızca Shion yanlarındayken tam verimle çalışabiliyordu. Onlara komuta edecek kimse olmazsa başıboş kalırlardı. Tıpkı Gobta’nın birliği gibi onları da evde tutmanın daha az riskli olacağını düşündüm.

“… Yok ya, sanırım onları geride bırakacağız.”

“Aman ya!”

“Reborn Takımı bir ordudan ziyade muhafız birliği sayılır, biliyorsun değil mi? Senin bunun yerine benim yanımda olman kendimi daha güvende hissettirir, Shion.”

“Ah, anladım!”

Shion bunu hemen kabul etti.

Böylece askeri düzenimizi tamamen netleştirmiş olduk. Hiryu Takımı yüz kişiden, Kurenai Takımı ise üç yüz kişiden oluşuyordu. Toplamda hepsi A rütbesi veya üzeri dört yüz kişiydi, bu da mükemmel bir küçük savaş birliği oluşturuyordu. Sayıca çok büyük olmayabilirlerdi ama kimse onların savaş becerisinden şüphe edemezdi.

Yine de bu içimi tam olarak rahatlatmaya yetmiyordu.

“Şimdi, Ultima ve Carrera, siz ikiniz için bir görevim var.”

“Ah, kesinlikle! Ne isterseniz!”

“Nedir efendim?”

“Ultima, Gabil’in birliğine istihbarat subayı olarak eşlik etmeye devam etmeni istiyorum. Carrera, bu sefer seni Geld’e değil, Gobwa’ya destek görevi için atayacağım.”

“Aah… Yine mi kertenkeleler?”

“Anlaşıldı. Görevimde mümkün olduğunca dikkat çekmemeye çalışacağım.”

Yanıtları bana pek de güven vermiyordu. Ultima’nın Gabil’le birkaç alıp veremediği var gibiydi ve dürüst olmak gerekirse Carrera’nın ne yaparsa yapsın göze batmadan durabileceğine inanmıyordum.

“İlahi, Ultima! Yoksa benim birliğimle ilgili bir sorunun mu var?”

“Evet! Hem de sürüyle! Mesela sizin hareket etme tarzınız tüylerimi ürpertiyor. Aklı başında birinin bakış açısıyla ne amaçla hareket ettiğinizi anlamak epey zor.”

“Ha-ha-ha! Bunun için endişelenmene hiç gerek yok! Söz konusu savaş olduğunda işleri her zaman tamamen ciddiye alırız!”

“Savaşın ortasında düşmanın ateş hatlarıyla deneyler yapmaya ciddiyet mi diyorsun yani?”

“Saçmalama! Savaşta avantaj elde etmek adına mümkün olan her taktiği denemek akıllıcadır. Deney yapmak da bunun bir parçası ve bence hepimizin ciddiye alması gereken bir şey!”

“Hayır, o savaş başlamadan önce bitirmen gereken bir şey! Sana bu konuda nutuk çekmek zorunda bile kalmamalıyım ki?!”

Sanırım Ultima’nın onunla birkaç alıp veremediğinin olması anlaşılabilir bir durumdu. Duyduklarıma bakılırsa Ultima haklı gibi de görünüyordu.

“Üzgünüm ama en azından bu seferlik katlanabilir misin dersin?”

“Eğer emirleriniz bu yöndeyse Rimuru Efendi, elimden gelenin en iyisini yaparım! Zaten onlara pek çok şey öğretmem gerekeceğini düşünüyordum, bu yüzden bunu iyi bir fırsat falan olarak görmeye çalışacağım.”

O kırgın bakışına rağmen Ultima, Gabil’i değerlendirirken her zamanki gibi sevimliydi. Pek iyi geçinemiyor olabilirlerdi ama Gabil’i onun emniyetine bırakabileceğimi hissediyordum.

“Ve Carrera, şey, senin fazla göze batmama konusunda endişelenmene gerek yok.”

“Öyle mi?”

Nasıl olsa savaşta kafa patlatmaya başlayacaktı, bu yüzden burada “temkinli” olmaya çalışmak bana epey saçma geliyordu. Bunun yerine, Carrera’nın bu tür şeylerin yeri ve zamanı hakkında biraz daha düşünmesini istiyordum.

“Hatırlamanı istediğim bir numaralı kural, müttefiklerini hasardan korumak. Bunun ötesinde, savaş başlayana kadar sessiz kal yeter, tamam mı?”

“Tabii ki! Kulağa oldukça basit geliyor!”

Öyle mi gerçekten?

Bu kurala kesinlikle uyduğu sürece başka bir talepte bulunmayacağıma dair ona söz verdim. Umarim bu her şeyin yolunda gitmesine yardımcı olurdu, ama…

“Hakuro, sen de Gobwa’ya eşlik edebilir misin?”

“Elbette.”

“Benim için Carrera’yı dizginlemeye çalış, olur mu?”

Hakuro bıyık altından kıkırdayarak başını salladı.

Birliklerimizi tamamen düzene sokmuştuk—ya da Gadora elini kaldırmadan önce ben öyle sanıyordum.

“Rimuru Efendi, haddimi aşmıyorsam sizinle başka bir hususu görüşmek isterim.”

“Nedir o?”

“İblis Kolosu’nu da bu savaşa dahil etmenin iyi bir fikir olabileceğini düşünüyorum.”

Ha şöyle.

Onu labirentten çıkarmak biraz dert ama kırılsa bile herhangi bir insan kaybına yol açmayacak. Kontrolü Gadora üstlendiğine göre, gerekirse güvenli bir şekilde dışarı çıkabileceğinden emindim. Ne de olsa cephaneliğinde hem Yeniden Doğuş Bilekliği hem de acil durum geri dönüş büyüsü vardı. Onu nasıl bir cehennem alanına atarsak atalım, onun için endişelenmemize gerek kalmayacaktı ki bu büyük bir avantajdı. Fakat Kolos’un savaş kabiliyetlerini gerçekten tüm dünyaya ifşa etmek istiyor muyduk?

“Vester, sen ne düşünüyorsun?”

Vester’a fikrini sordum. Gözlüğünü burnunun üzerine doğru iterken meydan okuyan bir sırıtışla yanıt verdi.

“Aslında büyük açılış için mükemmel bir fırsat olabilir. Kral Gazel’e bu konuda zaten detaylı bir rapor vermiştim ve o da bir süredir onu iş başında görmeye can atıyordu. Onunla her türlü koşulda veri toplamak isterim, bu yüzden gerçek bir savaş alanında nasıl bir performans sergileyeceğini görmek benim için ilgi çekici olur.”

Vester gerçekten tam bir bilim insanı, değil mi? Bir silahın değeri ne kadar güçlü olduğuyla belirlenir—sırf gövde gösterisi için olsa bile bir noktada onu herkesin gözü önünde ateşlemeniz gerekir. Bu açıdan bakıldığında, belki de bu savaş güzel bir gösteri alanı olabilirdi. Vester’ın düşündüğü de bu sanırım.

Şüphesiz ki İblis Kolosu en çok yakın mesafe savaşına uygundu. Bu bakımdan kitle imha silahı sayılmazdı ama rakiplerin gözünü korkutmak ve savaşma isteklerini kırmak için biçilmiş kaftandı. Üç iblis hanımı savaş alanına salıyorken bunu reddetmem vicdanen haksızlık olurdu.

“Fakat düşman onu elimizden geçirecek olursa, bu ciddi bir teknoloji sızıntısına yol açmaz mı?”

“Aha, böyle bir hata yapmayacağımıza söz veriyorum!”

“Şey, öyle bir şey olursa bir dahakine daha da iyi bir golem geliştiririz. Sonuçta teknolojinin tek bir nihai durağı yoktur. Yine de ne olur ne olmaz diye bir kendini imha mekanizmasıyla donatıldı, bu yüzden herhangi bir sızıntı konusunda endişelenmenize gerek yok.”

Bir dakika. Bunu kulağa gayet hoş ve tatlı bir hikaye gibi gelmesini sağlıyordu ama içinde görmezden gelemediğim bir kısım vardı.

“Kendini imha mekanizması mı?”

“Doğrudur. Veldora Efendi içinde böyle bir şeyin olması konusunda epey ısrarcıydı. İlk başta şaka yapıyor sanmıştım ama hakkını teslim etmeliyim—böyle bir durumu öngörmüş olmalı.”

Hayır. Kesinlikle öngörmedi. İşin içinde Veldora’nın parmağı olduğunu hissetmiştim; onlara okuttuğum o kadar mangayı düşününce, bu ya kendisinin ya da Ramiris’in uyduracağı türden kaçıkça bir şeydi. Böyle gereksiz saçmalıklara kafayı takmayı bıraksalar ne kadar güzel olurdu. Yine de olmaması yerine olması daha iyiydi sanırım.

“Pekala. O halde bozulması ya da düşmanın eline geçmesi çok da umurumda değil ama sakın onunla bodoslama hareket etmeyin, tamam mı?”

“Yani onu dışarı çıkarabilir miyiz?!”

“Evet, çıkabilirsiniz. Ayrıca Gadora, savaşta sana ihtiyacımız olur mu olmaz mı bilmem ama yine de acil durumlar için el altında bulunmanı isterim.”

“Sözüm sözdür, Rimuru Efendi. Şahsen ben de eski meslektaşlarıma karşı fazla acımasız olmak istemiyorum. Bana göre İblis Kolosu yalnızca farkında olmadığımız yeni bir silah ortaya çıkarırlarsa devreye girecek!”

Kulağa işi ona bırakabilecek kadar güvenli geliyordu o zaman. Gadora kıvrak adamdı, dolayısıyla yenilgimiz kaçınılmaz görünmeye başlarsa tekrar taraf değiştirmeye karar verebilirdi. Belki de sırf iş o noktaya varırsa diye kendini labirentimizin dışına konumlandırmaya çalışıyordu—bu bana gayet olası geliyordu ama bunu henüz dile getirmek doğru olmazdı. Şimdilik iyimser olmalı ve Gadora’yı her türlü ikincil fikirden uzak tutmalıydık. Bir başka deyişle, tek ihtiyacımız olan İmparatorluk’a karşı inkar edilemez, ezici bir zafer kazanmaktı; gerisi hallolurdu.

Böylece Gadora’nın da dahil edilmesiyle nihai kadro kurulmuş oldu.

Toplantı bittiğinde akşam olmuştu. Toplantı dağılınca her birimiz yarın için hazırlanmaya koyulduk… Gerçi benim açımdan bu, yemek salonumuzda biraz keyif yapmak anlamına geliyordu.

Yarın sabah kendi özel maiyetime bir moral konuşması yapacak, ardından hep birlikte nakil büyüsüyle yola çıkacaktık. Öğleden sonra Yuuki ile görüşecektim; Laplace beni onun yanına götüreceği için epey vaktimiz olacaktı. Bu benim için altı üstü günübirlik bir gezi olacağından pek fazla hazırlık yapmama gerek yoktu. Yuuki’ye hediye falan götürmeme kesinlikle gerek yoktu; durumu ağırdan alıp rahat takılmamızın en iyisi olacağını düşündüm.

“Bu konuda bu kadar gamsız olmanın doğru olduğuna emin misiniz?”

“Ayyy, eminim bir şey olmaz. Peki ya sen? Momiji ile Alvis’i şu anda yalnız bırakmanın doğru olduğuna emin misin?”

Benimaru yemek salonunda benimle birlikteydi. Çiçeği burnunda bir evli olduğu için evinde olabildiğince huzurlu vakit geçirmesini istiyordum. Eşlerini bu yüzden sormuştum ama Benimaru bana sadece kıkırdamakla yetindi.

“Bugün Shuna’dan yemek dersi aldıklarını söylediler. Biri diğerinin önüne geçmeye çalışmasın diye aralarında gayriresmî bir anlaşma yaptıklarını duydum ama onlar sayesinde şimdilik evden kovulmuş durumdayım…”

Vay canına. Bir evliliğe başlamak için pek de en mutlu, en tasasız yol sayılmaz, değil mi? İşleri bu şekilde sürdürüp sürdüremeyeceklerini merak ettim ama başkalarının aile hayatı hakkında yorum yapmak bana düşmezdi.

Diablo heyecanla bize yemek getirirken —değişiklik olsun diye gerçek bir kahya gibi— ben de bilgece başımla onaylayarak, “A-anladım,” dedim. Yani, bir Özgün İblis’in kahyam olarak hizmet etmesi hâlâ garip hissettiriyordu ama o her anından keyif alıyor gibi görünüyordu ve ben de onun hevesini kıracak değildim. Üstelik artık bu muameleye alışmış durumdaydım ve fikrimi değiştirmeye de niyetim yoktu.

“Çok teşekkür ederim.”

“Rica ederim, bu da işimin bir parçası, bu yüzden…”

Öyle düşünüyorsun, ha? Peki, sen memnunsan ben de memnunum.

“Sizin için bu da var, Rimuru Efendi.”

Shion oradaydı, bana bir kadeh şarap dolduruyordu. Kendi yapmamıştı elbette, bu yüzden içmesi tamamen güvenli ve öldürücü olmaktan uzaktı ama varlığındaki bir şey beni gerçekten huzursuz ediyordu. Sonuçta bu domuz pirzolası kızartması ve pilavdan oluşan sade bir yemekti, bu yüzden bu beş yıldızlı hizmete gerçekten ihtiyacım yoktu. Diablo ve Shion’un arkamda dikilmesi yorgunluğuma yorgunluk katıyordu.

“Gelin bakalım, neden oturup bizimle birlikte yemiyorsunuz?”

“Ne kadar naziksiniz.”

“Ah, hayır, ben zaten doydum, bu yüzden beni dert etmeyin!”

“Evet, ne de olsa Shion mutfaktaki ürünlerin tadına bakıyordu.”

“Kahretsin seni, Diablo!”

Aman be. Ufak tefek her şey için birbirlerinin boğazına sarılıyorlardı. Onlara daha fazla aldırış etmek anlamsız göründüğü için Benimaru ile ben onları kendi hallerine bıraktık ve yemeğimizin tadını çıkardık.

“Peki Yuuki’ye tamamen güvenmeyi mi düşünüyorsunuz?”

“Gönülden değil, hayır. Bu biraz fazla şey istemek olur. Ama şu an bir nevi mecburum, bilirsin ya? Ayrıca bunu istiyorum da.”

“O halde izinizi takip edeceğim, Rimuru Efendi. Ne de olsa bütün stratejimiz ona güvenebileceğimiz varsayımına dayanıyor.”

“Peki ya hainlik ederse?”

“O zaman… başımız belada demektir. Ama bir şekilde hallederiz sanırım.”

“Mmm. Pekala, şimdiden verdiğim zahmet için özür dilerim.”

“Ben her zaman hazır ve gönüllüyüm.”

Benimaru’nun gülümsemesindeki bir şey beni gerçekten cesaretlendiriyordu. Savaşta her zaman müttefiklerinize—dostlarınıza güvenmek zorundasınızdır. Zihninize en ufak bir şüphenin sızmasına izin verirseniz, bu durum herhangi bir operasyondaki başarı şansınızı belirsizliğe sürükler. Eğer Yuuki bize ihanet ederse bunun bedelini çok ağır öderiz, bu yüzden zorunlu kaldığım bu seçim kesinlikle zor bir seçimdi. Ama Yuuki’ye güvenmeye karar vermiştim ve madem bu kararı vermiştim, artık bunun için endişelenmenin bir anlamı yoktu.

“Bu arada merak ediyordum da… Artık yemek yemeye ihtiyacın var mı ki?”

Hemen yanımda yemeğini iştahla götüren Benimaru’ya bu soruyu yönelttim.

“’İhtiyaç’ açısından bakarsak cevap hayır.”

“Ah. Ben de öyle düşünmüştüm.”

“Ama aynı şey senin için de geçerli değil mi, Rimuru? Sadece tat alma duyumu kaybetmediğim için memnunum.”

“Aah, seni çok iyi anlıyorum. Tüm insanların sahip olduğu üç temel arzuyu kaybettiğimde, dürüst olmak gerekirse dünyanın sonu geldi sanmıştım. İştahımı ve uyuma ihtiyacımı geri kazanmak için epey çaba sarf ettim, bu yüzden şimdi her günün tadını gerçekten çıkarıyorum.”

“Eminim. Ben de bu olasılıktan endişeleniyordum ama o hususta her zamanki gibiyim, bu yüzden şikayet edemem.”

Birbirimize başımızla onay verdik. Derken aklıma bir şey takıldı.

“Öyleyse üç temel ihtiyacının üçü de hâlâ duruyor mu?”

“Evet, neyse ki. Hepsi duruyor.”

“Uyku bile mi?”

“Uyumama gerek yok ama meditasyon beni bir uyku durumuna sokuyor. Ayrıca yorgunluğumu atmama da hâlâ yardımcı oluyor.”

Vay be. Yani sırf uyuyabilmek için o kadar uğraşmak zorunda kalmışken, o buna en başından beri sahip miydi? Üstelik benim faydalanamadığım bir sürü avantajı da cabası. Ama benim daha da çok ilgimi çeken şey…

“Peki ya cinsel arzuların?”

Sorumu sorarken sesimi alçalttım. Benimaru, biraz utanmış bir ifadeyle başını salladı.

“Yok artık, bu da ne böyle? Çocuk sahibi olamayacağın için evrimleşemeyeceğini sanıyordum.”

“Doğru. Ama şu an hem Momiji hem de Alvis hamile.”

“Şey, tebrik ederim… Ama bir dakika, evrimden sonra da cinsel arzularını korudun mu yani?!”

“Ben de kaybolacağını sanıyordum ama üreme yeteneğim olsa da olmasa da hâlâ yerinde duruyor, evet. Görünüşe göre onları yalnız bırakmak zorunda kalmayacağım.”

İnanılmaz kıskanmıştım. En başından beri hiç sahip olamadığım bir işlevi koruması yok mu… Kusursuz evrim diye buna derler işte. Lanet olsun, neden bende de olamıyor ki…?

“Vay be, ne kadar da haaaaarika.”

“Evet… Hey, yemeğimi neden alıyorsun?!”

“Kapa çeneni seni hain!”

Benimaru’nun tabağını elinden çekerken kıskançlığım sonunda patlak vermişti.

Zaten keyif alabildiğim tek şey yemek, ama şuna bak seni pislik!

Böyle düşündüğüm için kim beni suçlayabilirdi ki?

Her neyse, gecenin ilerleyen saatlerine kadar eğlenmeye devam ettik; bir bakıma her zamanki hâlimiz işte. Ancak tüm bunlar aniden son bulmak üzereydi.

“A-Amanın! “Millet! “Görünüşe göre cidden çok fena bir şeyler olmuş, bu yüzden hemen geri dönmem lazım!”

Laplace yemek salonuna dalarken bir yandan da bağırıyordu. Yalnız değildi.

“Kötü haber, Efendi Rimuru! Az önce Kral Gazel adına bir çağrı aldık. Velgrynd’in Birleşik Kuvvetler’in karşısına çıktığı ve acil destek istedikleri bildirildi!”

Vester’in gözleri kan çanağına dönmüştü. Şaşırarak oturduğum yerden kalktım.

“Tamam, benimle gelecek grubu derhal toplayın!”

“Hemen hallediyorum.”

Benimaru derhal harekete geçti. Çok geçmeden hepsi burada olacaktı.

“Laplace, bana birazcık zaman ver. Sana katılacağız.”

“Ş-Şey, istersen olur ama…”

Laplace’ın bu paniğinin sadece bir numara olup olmadığını —bizi çekip tuzağa düşürmek için yapılan bir plan olabileceğini— düşündüm. Fakat Vester’in raporunu dinleyince durumun öyle olmadığını anladım. İmparatorluk’ta Laplace’ın bile haberinin olmadığı büyük bir şeyler dönüyordu. Sakin kalmak önemliydi.

“Bunun büyük bir olay olduğunu biliyorum ama panikleme. Müttefik olduğumuzu unutma. Tek başına geri dönmektense hepimizi yanında götürmen çok daha işine yarar, değil mi?”

“İşime yarar mı?”

Eğer düşmanın en güçlü savaşçısı Birleşik Tümen’in tam karşısındaysa, belki de bunu bir fırsat olarak değerlendirebilirdik. Söylendiğine göre birileri Yuuki’ye de saldırmıştı ama hepsini şimdi yenebilirsek, bu müzakerelerimizde bize kesin bir üstünlük sağlardı. Bunu aklımda tutarak Laplace’tan daha fazla detay istemeye karar verdim.

“Peki tam olarak ne oldu?”

Laplace kısa bir tereddütten sonra bana cevap verdi.

“Şey, Teare bana ulaştı. Ekibimizin başkanı Bayan Kagali’nin beni çağırdığını söyledi, çünkü Kondo ve ekibi onlara saldırıyormuş.”

Ah, Teğmen Kondo. “Dikkat edilmesi gerekenler” listemdeki adamlardan biri. Muhtemelen Laplace’la güçlerimizi birleştirip onu tam şu anda pataklamak iyi bir fikir olurdu. Ama asıl merak ettiğim şey, Yuuki’nin güçlerinin bu adamları püskürtmeyi başarıp başaramadığı —ve neden başaramadığıydı.

“Peki Yuuki ne yapıyor? O da mı kaybetti?”

“Şey, görünüşe göre Damrada onunla kapışıyormuş.”

“Damrada mı? Aslında İmparatorluk Muhafızları’nın komutan yardımcısı olan Kerberos lideri, değil mi? Yani Yuuki’ye ihanet mi etti?”

Yuuki’nin tarafında olduğu izlenimine kapılmıştım. Ama değil miymiş? Onunla hiç karşılaşmadığım için amacının ne olduğunu kestiremiyordum.

“O kadarını bilmiyorum. Teare ve Footman sürekli farklı şeyler anlatıp duruyor. Ama şimdilik net olan şey, patronla dövüştüğü.”

Hm. Pek bir şey söylemek zordu. Ancak kesin olan bir şey vardı ki, sahada çok fazla düşman vardı ve her yere dağılmış durumdalardı. İlk iş durum hakkında net bir bilgi edinmekti. Hiç vakit kaybetmek istemeyerek Tanrı’nın Gözü Argos’u hemen oracıkta devreye soktum. Koordinatlar zaten elimizde olduğundan, Birleşik Tümen’in ordugahını nokta atışı bir netlikle görebiliyordum. Görüntüyü yemek salonunun duvarına yansıttım.

“Vay be,” diye mırıldandı odadaki biri.

Orada büyüleyici bir gülümsemeye sahip güzel bir kadın gördük. En belirgin özelliği, başının üstünde topuz yapılmış mavi saçlarıydı. Qipao benzeri diyebileceğim bir elbise giymişti ve omuzlarına askeri bir ceket atılmıştı. Boş bir arazide gezintiye çıkmış gibi tek başına dikiliyordu; arkasındaki altmış bin kişilik devasa orduyu —ya da en azından o ordudan geriye kalanları— saymazsak tabii. Havada uçuşanlar cesetlerdi, değil mi?

Gökle yeri birbirine bağlayan kızıl sütunlar görebiliyorduk —yüksek çekimli bir kuvvet alanı.

“Yerçekimi Çöküşü, ha? En büyük numaramı böyle çalması hiç hoş değil.”

Carrera konuyu hafife alıyor gibiydi ama yüz ifadesi son derece ciddiydi. Nedenini anlayabiliyordum. Muhtemelen Velgrynd olan bu kadının sergilediği büyü, Carrera’nın yaptığı büyüden bile daha hassas ve kusursuzdu. Büyünün menzilini mükemmel bir şekilde belirlemiş, onu kontrol altında ve sınırlı tutmuştu. Etrafta başka hiçbir yıkım izi yoktu; bu da büyüsünün yerçekiminden başka hiçbir şeyi etkilemediğini gösteriyordu.

“Yani başka hiçbir şeye zarar vermeden askerleri havaya uçurmak için yerçekimini mi kullandı?”

“Doğru, efendim. Beni daha da sinir eden şey ise, alana tek bir kum tanesinin bile kapılmamış olması. Gökyüzüne savurduğu tek şey, düşman olarak gördüğü kişilerden ibaret.”

Böyle bir şey mümkün müydü? Mümkün olmalıydı herhalde. Olayın burada yaşandığını gözlerimizle görüyorduk, bu yüzden şüphe etmenin bir anlamı yoktu.

“Onunla dövüşecek miyiz?”

“Keh-heh-heh-heh-heh… Tam da Efendi Veldora’nın ablasına yakışır bir güç, değil mi? Ne kadar da büyüleyici.” “Onlardan biriyle ciddi bir dövüşe girmeyi her zaman istemişimdir.”

Diablo her zamanki gibi cüretkârdı ama dürüst olmak gerekirse kazanmasının bir yolunu göremiyordum.

【Olumsuz.】 【Tüm gücümüzle meydan okursak, kazanma şansımız var.】

Bunu duymak harikaydı ama herkesin dâhil olduğu topyekün bir saldırı fikri benim için baştan elenmişti. Öyle yaparsak kesinlikle kayıplar verirdik, bu yüzden elimden gelse savaştan kaçınmayı tercih ederdim. O hâlde İmparator Ludora’nın peşine düşmek Velgrynd ile yüzleşmekten daha iyi bir seçenek miydi? Guy ve Ludora’nın kendi aralarındaki oyunu bitirmelerini sağlayabilirsem, bu savaşı sona erdirebilir ve gereksiz fedakarlıkların önüne geçebilirdik.

“Ama anlayamıyorum. Neden büyüyü tam olarak tamamlamıyor?”

“Belki de bizim aksimize doğayı yok etmekten hoşlanmıyordur.”

“Hiç sanmıyorum. Şuraya bakın. Kanları tamamen çekilmiş bir ceset yığını var.”

Testarossa ekranın bir köşesini işaret etti. Haklıydı; üst üste yığılmış birden fazla ceset görebiliyorduk. Bölünmüş ekran efektini kullanarak o noktaya odaklandım ve orada, yığının yakınında, askerî üniformalı bir adamla tanıdık bir kadın gördük.

“… Şu Kagali mi? Yuuki’nin sekreteri olan mı?”

“Ilımlı Palyaçolar’ın lideridir. Bizi o yarattı. Lanet olsun! İnanmak istemiyorum ama bu doğru. Footman ile Teare Düşünce İletişimi üzerinden bana böyle söylemişlerdi ama görünüşe göre Kondo gerçekten de Leydi Kagali’yi kontrol ediyormuş.”

“Kontrol etmek mi? Zihin kontrolünden mi bahsediyorsun?”

“Evet. Ve en kötüsü de Teare ile Footman, Leydi Kagali’nin emirlerine kesinlikle karşı gelemiyorlar. Düşünce İletişimimiz az önce kesildi, bahse girerim durmalarını emrettiği içindir.”

Bu çok berbattı. Bir insanın özgür iradesini bu şekilde elinden almanın korkunç bir şey olduğunu düşünüyordum… Ama şu anki acil mesele bu değildi. Başımız ciddi şekilde dertteydi.

“Peki Kagali zihin kontrolü altındaysa, bu köleleştirme veya her neyse ne kadar ileri gidiyor? Sen iyi misin?”

Maske taktığı için tam anlayamıyordum ama Laplace gerçekten de çok öfkeli ve çaresiz görünüyordu. Liderinin emirleri karşısında o da Teare ve Footman kadar çaresizse, bu büyük bir sorundu.

“Yok, ben iyiyim. Beni Leydi Kagali yarattı, orası doğru ama onun emirlerine uymak zorunda olmayan tek kişi benim. Şu an asıl mesele, Yuuki’nin topladığı kişilerin çoğunun üzerinde bir kilit laneti olması. Bu durumda asıl sorun onların üst düzey liderleri olacak ama ordunun şu anki hâline bakılırsa onlar için endişelenmenin pek bir anlamı yok gibi.”

Evet, Yuuki’nin ordusu bitmiş gibi görünüyordu. Hayatta kalanlar olsa bile hiçbiri o büyüden asla kaçamazdı. Birkaç kişinin hâlâ bu etkinin dışında, güvende olduğu görünüyordu ama bu trajedinin yaşanmasına tanık olduktan sonra çoğunlukla savaşma isteklerini kaybetmişlerdi. Kilit laneti olsun ya da olmasın, onlara pek güvenebileceğimizi sanmıyordum. Bütün bunlar göz önüne alındığında, Laplace’ın güvende olması aslında bayağı iyi bir haberdi.

“En azından senin iyi olmana sevindim.”

“Ah, hiç zahmet etme. Tüm arkadaşlarımızın işi buraya kadarmış.”

Sesi sakindi, hiç etkilenmemiş gibi konuşuyordu ama o kadar da dingin olduğundan şüpheliydim. Arkadaşlarının bu şekilde yönlendirilmesini izlemek çileden çıkarıcı olmalıydı. En azından bu hissinin gerçek olduğuna emindim.

Bir şey söylemek yerine Laplace’ın omzuna hafifçe vurmakla yetindim. Bana şaşkın bir bakış attı.

“Ama vazgeçmek için henüz çok erken değil mi?” Doğal bir şekilde neşeli görünmeye çalışarak sordum. “Kagali ölmüş falan değil. Eğer o Kondo denen adam onu kontrol ediyorsa, asıl kaynağı alt ederek onu eski hâline getirebiliriz. Eminim Yuuki de hâlâ savaşıyordur, bu yüzden oraya gidip yeniden ayağa kalkmalarına yardım edelim.”

Söylediklerimin bir kısmı boş bir teselli olabilirdi ama bu konuda karamsar olmaktan çok daha iyiydi. Umutsuzluğa her zaman daha sonra da kapılabiliriz. Şu anda ne yapabiliriz? Önemli olan buydu.

“Komik adamsın, biliyor musun? Tıpkı patronumun söyleyeceği şeyleri söylüyorsun. Bize zulmedip sürgün edenler insanlardı, şimdi de bize yardım edecek olanlar yine insanlar, öyle mi? Ne büyük dert ama.”

Laplace’ın maskesinin altında gülümsediğini hissedebiliyordum. Bir canavarım, biliyorsun değil mi… Ama evet, balçık olsun ya da olmasın, eskiden bir insandım. Belki de bunu dile getirmeye değmez ama…

“Hey, sana bir şey sorabilir miyim?”

“Ne oldu?”

“Bir İblis Kralı olarak ne yapmak istiyorsun?”

Ha, o mu? Pekala, cevabım uzun zamandır aynı. Bu dünyaya reenkarne olduğumdan beri tek bir hırsım vardı.

“Hep birlikte mutlu bir şekilde yaşayabileceğimiz bir ortam yaratacağım.” Bu yüzden bu şehri, bu ülkeyi kurdum ve tüm bu diğer ülkelerle ilişkiler geliştirdim. Bunun da ötesinde, çeşitliliğe değer vermek ve benimle aynı zevkleri, ilgi alanlarını paylaşan herkesle iyi geçinmek istiyorum.”

“Dünyayı ele geçirmeyi falan düşünmüyorsun yani?”

“Ha? Yok ya. Çok fazla iş.”

“Ne?! Ama dünyayı fethedersen, onunla ne istersen yapabilirsin!”

“Evet ama çok sıkılırdım, biliyor musun? Ne kadar çok fikir ortaya atarsan, o kadar çok olasılık açılır—ve imkânsız olduğunu düşündüğün eğlenceli şeyleri yaratırken o kadar çok eğlenirsin. Değil mi?”

Laplace bu tutkulu savunmam karşısında bocalayıp düşündü. Sonra paniklemiş gibi ellerini sallamaya başladı.

“Bu delilik dostum! Ne demek ‘eğlenceli şeyler’? Ben ondan bahsetmiyordum. Ben senin dünyayı ele geçirmenden bahsediyordum!”

Anlamıyor, değil mi?

“Yani ne, istediğim her şeyi yapabiliyor olmam insanlara zihin kontrolü uygulayabileceğim anlamına mı geliyor? Yoksa şu an Kagali’nin olduğu gibi kontrol edilmenin daha mı iyi olduğunu düşünüyorsun?”

“Y-yok, ama…”

“Bence özgür ifade, düşünce ve konuşma haklarını korumamız önemli. Bu da genel olarak temel insan haklarına saygı duymakla bağlantılı. Çeşitlilik yaratır ve her türlü kültürel gelişimin sürükleyici gücüdür.”

“Ha?! Bu sadece daha fazla bencil pislik yaratacak, değil mi? Bu şekilde insanları aynı fikirde buluşturamazsın. Böyle bir ülkeyi nasıl yöneteceksin ki?”

Haklılık payı vardı. Demokrasinin en büyük zayıflığı bence ulusal çıkarları bireylerin duygularından nasıl ayıracağında yatıyordu. Ama bu da çeşitlilikten sayılırdı.

“Sorun değil. Bunu nasıl yapacağımızı daha sonra birlikte çözeriz. Ben de esasen bencil bir pisliğim ve bu ülkenin onaylamadığım bir yöne gitmesini kesinlikle istemem.”

Sadece atan tutan biri olmaktan gayet memnundum. Büyüklere ithaf edilen “Hükmet ama yönetme,” sözünde olduğu gibi. Her zaman yaptığım şeyi yapacaktım ve şansıma bu dünyada rol alabileceğim pek çok örnek vardı. Luminus’un dini yönetimi için bir kılıf olarak kullanma şekli de Elmesia’nın kendisini en tepede mutlak hükümdar olarak konumlandırması da faydalı referanslardı… Yine de katetmem gereken uzun bir yol vardı, bu yüzden tam şu dakika kim olacağıma karar vermeme gerek yoktu.

“İşte bu yüzden siyasi meseleler falan bekleyebilir. Şu an daha önemli olan kültürel gelişim. Eğlence, anlıyor musun? O olmadan bu ülkeyi geliştirmenin hiçbir anlamı yok.”

Bu gerçekten kilit bir noktaydı, gelecekteki tarih derslerimizin sınavlarında çıkmasını umduğum bir konuydu. İnsanların ilgi çekici hayatlar sürmesini istiyorsam, tonla eğlence üretmemiz gerekiyordu. Bu yüzden insanların fikirlerine veya konuşmalarına herhangi bir kısıtlama getirilmesini istemiyordum.

Ben bunu açıklarken Laplace şaşkınlıkla bana dik dik baktı. “Anlamıyorum. Aklım mantığım ermiyor. O… Yani patron… Bana dünyayı fethedeceğine ve burayı yaşanacak güzel bir yer yapacağına söz vermişti. Bu yüzden ona inandım… Yuuki’ye. Ama senin derdin ne böyle?”

“Ne demek istiyorsun?”

“Onunla dalga geçiyorsun, değil mi? Bu çıtkırıldım zırvalıklarla.”

“Onunla dalga geçmiyorum dostum. Sadece dünya hakimiyetinin düşündüğün kadar eğlenceli gelmediğini söylüyorum… Ve düşündüğünden çok daha zor olduğunu da.”

Bu sonunda Laplace’ı bir süreliğine susturdu. Sonra:

“… Evet. Biliyorum.”

Kafasını büyü ekranına doğru çevirmiş hâlde yere halsizce oturdu. Orada, önünde Kagali’nin durduğu o ceset yığınını gördük.

“Daha önce orada ne yaptığımızı sormuştun, değil mi? Pekala, anlatayım. Anlatılabilecek en büyük sır ama sana anlatacağım. Hepimizin yürüyen ölüler olduğunu bildiğini sanıyorum ama onun sayımızı nasıl artıracağını anlatacağım.”

Ha? Bir dakika, bu kulağa önemli geliyor.

“Vay, sakin ol. Bu bizim yemekhanemizde konuşman gereken bir şey değil, değil mi?”

“Ah, kimin umurunda? Şimdi sırası değil. Görüyorsun ya, biz Leydi Kagali’nin eliyle yaratıldık. Lanet Lordu olarak yapabildiği şey buydu; ölülerin cesetlerini ve geride kalan kinlerini toplayarak güçlü bir büyü doğumlu yaratmak.” “Adı Ölü Doğum Günü, bir nevi yasak lanet büyüsü.”

Buraya yemekhane diyoruz ama teknik olarak kabine düzeyindeki yetkililere ayrılmış bir yer. Burada hiçbir sivil yoktu, yine de söylemeliyim ki Laplace gerçekten de büyük bir risk alıyordu, değil mi? Böyle bir yerde gizli bilgileri ifşa etmek… Geride kalanlar sadece Benimaru (emirleri iletmekten dönmüştü), Soei, Diablo, Shion, Hakuro, üç dişi iblis ve bizimle birlikte video yayınını izleyen Vester’dı. Gabil de bir noktada emir verdikten sonra geri dönmüştü. Bunlar ciddi konulardı ama neyse ki burada dinlemesini istemediğim kimse yoktu.

“Aman tanrım, bu büyü ismi kesinlikle anıları tazeliyor.”

“Bunu biliyor musun, Diablo?”

Etrafta Diablo gibi bir büyü meraklısının olması faydalıydı. Buna aşina olması iyi bir şeydi.

“Sizden aldığım beden, Lordum Rimuru, Ölü Doğum Günü büyüsünün bir uygulamasıyla dövüldü. Benim durumumda beden bir ruhla gelmemişti ama kendimi reenkarne etmem için mükemmeldi. Büyünün asıl amacı en az on bin cesedi alıp birbirine bağlamak ve onların güçlerini kendine almaktır.”

İnsanlık dışı bir tür karanlık büyüydü, tam anlamıyla yasak bir lanetti. Tabii ben de bir nevi seri ruh hırsızıyım ama şimdilik bunu görmezden gelelim.

“Yani Kagali burada onların gücünü kendine katmaya çalışıyorsa, ortaya çıkan bedene özel olarak birinin iradesini mi üflemek istiyor?”

“Duruma göre değişir ama öyle olduğunu varsaymak mantıklı olur.”

“Evet, Diablo haklı. Footman, Teare ve Clayman, Lord Kazalim’in geldiği yerden hayatta kalan son kişiler. Vatanlarını kaybettikten sonra, bu aşağılanmayı asla unutmamak için bu yasak sanatlara başvurdular.”

Görünüşe göre hislerim doğruydu. Yani bu büyüyü tamamlarlarsa durum oldukça kötü bir hal alacaktı.

“Karma Birlik’te yaklaşık altmış bin kişi var veya vardı. Üzerinde çalışacak bu kadar malzeme varsa, bilirsin ya, muhtemelen en az Clayman seviyesinde on tane yürüyen ölü yaratabilirsin.”

“Oho, yavaş gel…”

“Üstelik o altmış bin kişinin içinde bir sürü gerçekten güçlü insan var. Ve Footman ile Teare’in aksine, kontrol etmesi kolay muazzam bir güç sunacaklar, anlarsın ya?”

Laplace’tan bu konuyu biraz daha açmasını istedim, o da bariz bir tiksintiyle detaylandırdı. Onun deyimiyle, Footman ve Teare, içlerinden geçen muazzam miktardaki güce yutuldukları için duygusal olarak hâlâ olgunlaşmamışlardı. Kazalim ilk yürüyen ölülerini yarattığında, doğru miktardaki gücü ve ruhları doğru hedefe tahsis etme konusunda pek becerikli değildi. Sonuç olarak, o ikisine dayanabileceklerini umabileceklerinden çok daha fazla güç vermişti. Ardından, hatalarından ders çıkaran Kazalim, yankı uyandıran bir başarıya dönüşen Clayman’i yarattı.

Bununla birlikte, Teare ve Footman tam olarak başarısız sayılmazdı. Ham zihinleri entelektüel gelişimlerinde bazı gecikmelere yol açmıştı ama yine de muazzam bir güce sahiptiler. Hatta evrimleşmeden önceki Geld’in Footman’e karşı işi muhtemelen oldukça zor olurdu. Bu ışıkta, sadece savaş yeteneği açısından, Clayman’in kendisinden bile daha büyük bir başarıydılar.

Laplace’ın tahminine göre altmış bin cesetten oluşan bir gruptan güç odaklı yürüyen ölüler yaratmaya kalkışırsanız, sonuç altı veya yedi kişiye kadar yoğunlaşabilirdi. Tek bir uyanmış kişi yaratmak için bir milyon askeri feda etmekten çekinmeyen bir İmparatorluk söz konusuydu; bunu yaparken uykularının kaçmadığına emindim.

“… Dostum, o zamanlar hepimiz çocuktuk, biliyor musun? Teare hâlâ neredeyse bir çocuk ve Footman için de aynısı geçerli, bunu söylemeye gerek bile yok. Sadece Clayman gerçekten büyüyebilmişti ama o da kendi aptalca maskaralıkları yüzünden kendini öldürttü. Yine de size haksızlık ettiğimizi hiç sanmıyorum, ha? Güçlü olanın hayatta kalması meselesi işte. Güvenmediğin birini test etmek istemen gayet doğal ve kendi gücümüzü artıracaksa başkalarını feda etmek kesinlikle umurumuzda değil. Benim olaya bakışım bu. Hâlâ benimle güçlerinizi birleştirmek istiyor musunuz?”

Bunların hiçbirini bana anlatmak zorunda değildi ama anlattı. Bizi bununla kasıtlı olarak kışkırtmaya çalışmanın bir anlamı yoktu—hatta bu gerçekten kötü bir hamle olurdu. Ama yine de bunu yapıyorsa…

“Kendini kandırma. Orkları kışkırttığınız ve ork vatanımızı yok ettiğiniz için sizi asla affetmeyeceğim. Ama Efendi Rimuru sizinle güçlerini birleştirmeye karar verdi ve ben bunu reddedecek konumda değilim.”

“Benimaru haklı. Vatanımızdaki herkesin başına gelenleri düşünmek bile kalbimi kırıyor. Ama sana kendimi daha iyi hissettirecek yapabileceğim hiçbir şey yok. Ancak herkesin mutluluk içinde yaşayabileceği bir dünyaya sahip olduğumuzda—Efendi Rimuru’nun arzuladığı dünyaya—pişmanlıklarımı kaybedeceğim.”

“Heh. Sadece size odaklanıp öfkemizi tek başınıza sizden çıkarabilelim diye tüm suçu üzerinize çekmeye çalıştığınızdan eminim ama kendinizi kandırmayın. Öfkemizi silmek için bundan daha fazlası gerekecek. Sizin gibilere işkence ederek hafifletilebilecek kadar küçük bir şey değil bu.”

“Evet, aynen öyle. Dediğiniz gibi, tek önemli olan güçlü olanın hayatta kalmasıdır—ve en çok da o zamanki tecrübesizliğimiz asıl suçluydu. Zaman zaman kendi tecrübesizliğinize ağladığınız olmuştur, değil mi? Eğer öyleyse, ne hissettiğimizi anladığınızdan eminim.”

Benimaru, Shion, Soei ve Hakuro—dördü de Laplace ve çetesinden nefret ediyordu ama hep birlikte savaşabilmemiz için gururlarını ayaklar altına alıyorlardı. Sadece Laplace’ın çetesini yaptıkları şey için affedemiyorlardı ama bunun üstesinden gelmeye çalışıyorlardı. Bu ogre’lar bazen gerçekten cömert olabiliyorlardı—bunu ilk Geld bize katıldığında fark etmiştim, şimdi de görüyordum.

“Tamam mı? Sizi affetmedik ve sana tamamen güvendiğimi de söyleyemem ama şimdilik müttefikiz. Anlaşmazlıklarımızı unutup birlikte savaşalım, tamam mı?”

“… Evet. Siz de öyle, değil mi? Patronu ve başkanımı kurtarmak istiyorum. Bu yüzden bana yardım edin, olur mu?”

Laplace başını derinden eğdi. Bir kez olsun samimimdi, her zamanki mesafeli hâlinden eser yoktu. Eğer bu bir rolse, insanlara olan inancımı tamamen kaybederdim. En azından şimdilik ona güvenmek istiyordum.

Laplace’ın ricası Benimaru ve diğerlerinden onaylarcasına baş sallamalarıyla karşılandı. Hepimize yönelik tavrı o kadar kararlıydı ki sanırım bu durum kalbimizi fethetti.

“Doğru. O hâlde planlandığı gibi altımız birlikte gidip Yuuki’yi kurtaracağız.”

“Kulağa hoş geliyor. O serseriyi kurtaralım da bize adamakıllı bir özür dilesin.”

Benimaru kesinlikle gaza gelmişti.

Tabii bahsettiğimiz kişi Yuuki. Onu tanıdığım kadarıyla Damrada’yı pataklayıp oradan tek bir çizik bile almadan çıkacağından oldukça eminim. Asıl sorun Velgrynd ile nasıl başa çıkacağımız tabii. Fakat tam bu konuda bazı talimatlar vermek üzereydim ki Shion beni şaşırttı.

“Yani tüm bunların arkasındaki beyin bu Kondo denen adam mı? Kagali gibilerini kontrol edebiliyorsa belki Clayman da kontrol ediliyordu.”

“““…”””

Hepimiz sessizliğe büründük. Benimaru şaşkınlıktan donup kalmıştı, Laplace ise sadece “Ne alaka lan?” diye mırıldandı.

“Keh… Keh-heh-heh… Birinci sekreter epey ilgi çekici şeyler söylüyor…”

Diablo bunu gülüşüp geçiştirmeye çalışabilirdi ama—belki de o zamanki durumları hatırlayarak—Shion’ın söylediğinde aslen yanlış bir şey olmadığını fark etti. “Mümkündür,” diye ekledi Hakuro bile.

Hayır arkadaşlar, buna inanmak kesinlikle çok daha doğal. Laplace’a göre Yuuki, Clayman’a sessiz kalması ve sorun çıkarmaması için emir vermişti. Orklarla ilgili mesele bir yana, Clayman’ın sonrasında çıldırma noktasına gelmesi Yuuki’nin ondan istediği bir şey değildi.

【Onaylandı.】 【Yeni elde edilen bilgilere dayanarak durum şu şekilde yeniden tanımlanmıştır: Özne Clayman açıklanamayan bazı davranışlar sergilemiştir ancak Kondo ve diğer kişilerin etkisi altındaysa bu durum daha mantıklı hâle gelmektedir.】 Net cevap şu ki, bundan en çok çıkar sağlayan taraf İmparatorluk oldu.

Evet, ben de tam olarak bunu düşünüyordum.

“… Yani Clayman ile o yaşadıklarımızı Kondo’nun emelleri yüzünden mi yaşamak zorunda kaldık?”

“Kahretsin.”

“Ağzını topla Benimaru, yoksa Shuna’ya söylerim.”

“Tamam, topladım. O yüzden söyleme, oldu mu?”

Benimaru ile Shion’ın atışmasını görmezden gelerek…

“Söylemekten nefret ediyorum ama Shion’a katılmak zorundayım. Suç psikolojisi üzerine bir analiz yapmayı denedim fakat Clayman’ın davranışlarında belirsiz bir şeyler vardı. Daha temkinli hareket etmesi gerekmesine rağmen her ne hikmetse birliklerini harekete geçirmek için acele ettiğine dair belirtiler gördüm. İlk başta bunun yalnızca kendi aptallığının bir sonucu olduğunu düşünmüştüm ama araya giren üçüncü bir taraf varsa bu durum anlam kazanıyor.”

Vay be. Diablo da Raphael ile aynı fikirde. Sanırım artık bu konuda şüpheye yer kalmadı.

“Gerçeğin ne olduğunu bilmiyorum ama Kondo’nun Clayman’ı kontrol ettiğini varsayıp buna göre hareket edelim. Kondo ile eşleşirseniz zihninizi ele geçirmeye çalışabileceği ihtimaline karşı tetikte olun!”

“““Emredersiniz, Rimuru-sama!”””

Bu uyarıyla vakit kaybediyor olabilirim ama hiçbir şey söylememekten iyidir.

Her neyse, bu Kondo denen adama gerçekten dikkat etmemiz gerekiyor. Dikkatli olmazsak Velgrynd’den bile daha büyük bir tehdit oluşturabilir. Bu yüzden herkesin hazırlıklı olması için Kondo’yu akıllarında tutmalarını sağladım.

Şimdi planımızı özetleyelim.

“Gabil, senin ve ekibinin Kral Gazel’in yardım çağrısına yanıt vermenizi istiyorum. Yine de Velgrynd ile savaşmaya kalkışmayın. O senin ve diğer liderlerin için yeterince tehlikeliyken, askerlerinizi muhtemelen katledecektir.”

“Bu benim için son derece net, efendim. Ben bile bir Gerçek Ejderha’ya meydan okumaya asla cesaret edemem.”

“Hoh-hoh-hoh! Hayır, biz ona rakip olamayız.”

Gabil ve Hakuro bunu yeterince iyi anlamış gibi görünüyordu. Takviye birlikleri göndermemizin amacı esasen zaman kazanmaktı; Yuuki’yi kurtardıktan sonra Velgrynd’le bizzat ilgilenecektik.

“Peki onları o törenle baş başa mı bırakmalıyız?” diye sordu Ultima. Kagali’nin üzerinde çalıştığı Ölü Doğum Günü (Dead Birthday) meselesinden bahsediyordu sanırım.

“Bu konuda endişelenmenize gerek yok,” diyerek beni bilgilendirdi Diablo. “O yasaklı büyünün tetiklenmesi büyük miktarda zaman alır; yaratılan yürüyen ölü başına en az iki saat—ve içine daha fazla enerji yüklüyorsanız bundan da uzun sürer.”

Ritüel başlayalı bir saat bile olmamıştı. Önce Yuuki’yle buluşmamız, ardından İmparator Ludora’yı yenmemiz ve sonra da aceleyle geri dönmemiz gerekirse…

“Cık cık. Rutin bir prosedürden bahsediyorsak Diablo haklı ama Kagali Hanım bir tür kestirme yol kullanıyor.”

“Kestirme bir yol mu… Bekle! Ah, doğru ya, Velgrynd ona yardım ediyor.”

Diablo bunun ne anlama geldiğini kavramış gibiydi. Ama başka kimse anlamamıştı ve artık uzun uzadıya açıklamalar yapacak vaktimiz gerçekten kalmamıştı.

“Pekala, o hâlde ne kadar vaktimiz var?”

“Keh-heh-heh-heh-heh… En kötü ihtimalle iki saat içinde birkaç yürüyen ölü yaratabilirler.”

İki saat, ha? İmparator Ludora’yı yalnızca bu kadar süre içinde yenebilir miydik? … Ah, bunun için endişelenmenin bir anlamı yok. Sadece yapmamız gerekiyor, hepsi bu.

Laplace’a doğru baktım.

“Hem şimdiye kadar yarattığı en güçlü kişi sensin, değil mi? Her halükarda Clayman’den iyisin. Diğerleri güce veya başka bir şeye odaklanmış olsa bile, onlardan daha güçlü görünüyorsun.”

“Şey, ben özel yapımım, anlarsın ya.”

“Pekala. O zaman benim grubum Kagali’nin büyüsünü görmezden geliyor.”

“Ah… Bundan emin misiniz?”

Gabil şaşırmış görünüyordu.

“Evet. Bir düşün Gabil. Laplace epey güçlü ama alt edilemez bir rakip değil. Diğer ikisini hepinizin kolayca yenebileceğinden eminim.”

Ben durumu böyle görüyordum. Laplace gücünü saklıyor olabilir ama benim gözlerimi kandıramaz. Esasen, bir nihai yeteneğe uyanmış gibi gelmiyordu bana. Gabil zorlanırdı ama Soei’nin onunla başa baş bir rakip olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla Kagali, Laplace kadar iyi yürüyen ölüler yaratabilseydi bu can sıkıcı olurdu ama bundan daha azı bana gayet idare edilebilir görünüyordu. Onları öylece bırakamayız—büyümelerine izin verilirse bir tehdit haline gelebilirler—ama bunu mutlaka müdahale etmem gereken bir şey olarak görmüyorum.

“Eğer Velgrynd bu büyüye katkıda bulunuyorsa, bu bizim için daha da iyi. Mümkünse ona biraz sataşın ki buna odaklanamasın. Yapamıyorsanız öylece bırakabilirsiniz. Yani o arı kovanına çomak sokmanın bir anlamı yok.”

Gabil ve Hakuro bakıştılar, ardından ikna olmuş gibi başlarıyla onayladılar. Bir de her ihtimale karşı:

“Eğer size veya Kral Gazel’e saldırmaya karar verirse, Ultima ve Carrera’nın onunla ilgilenmesini istiyorum.”

Bütün kadromun en güçlüleri olan Ultima ve Carrera’nın, Velgrynd gibi biri karşısında bile zaman kazanabileceğini düşündüm. Kagali’nin ritüelinde ne olursa olsun görmezden gelebilirdim ama Velgrynd hamle yaparsa bütün ordu yok olurdu. Bundan kaçınmam gerekiyordu, bu yüzden o emri verdim.

“Ayy, bize güvendiğin için teşekkürler! Veldora-sama’nın kız kardeşi olsun ya da olmasın, ona hiç acımayacağım!”

“Evet. Nabzını yokladıktan sonra kazanıp kazanamayacağımıza bakarız. Müthiş bir galibiyet serim var biliyorsun, bu yüzden bundan olabildiğince keyif almaya bakacağım.”

Ultima ve Carrera’ya bu konuda güvenebileceğim anlaşılıyordu. Zegion’a yenildiklerini duymamış gibi yapacağım.

Tam bir planımız olduğunu düşünüyordum ki:

“Bir dakika lütfen. Sadece Ultima ve Carrera’nın Velgrynd-sama’ya karşı yeterli olmayacağını düşünüyorum. Size rehberlik etmeyi teklif ettikten sonra bunu istemek kabalık biliyorum ama ben de onunla kapışabilir miyim acaba?”

Şimdi de Testarossa olaya dahil oluyordu. Bu benim için biraz sorunlu bir durumdu. Cazip bir teklifti ama imparatorluk başkentinin kalbine vuracaksak, toplayabildiğim kadar çok ateş gücüyle bunu denemek istiyordum. Bu, Guy’ın bile kayda değer bir rakip olarak gördüğü bir imparatordu ve onu koruyan en az dört Tek Haneli vardı. O kadar yüksek mevkide biriyle kapışacaksak Testarossa’yı gerçekten kaybetmek istemiyordum. Yine de aynı zamanda Velgrynd karşısında bize biraz zaman kazandırabilirse bu da oldukça faydalı olurdu.

O zaman belki de yanıma Gadora’yı almalıydım—

“Mümkünse onun yerine ben geçeyim. Bu en azından biraz zaman kazanmamıza yardımcı olur ve şansımızı artıracağını düşünüyorum.”

Bu teklifi yapan Soei’ydi ve kulağa gayet makul bir öneri gibi geliyordu. En azından Gadora’yı yanımıza almaktan daha iyi görünüyordu. Benimaru, Shion, Soei ve Diablo yanımdayken hemen hemen herkesle baş edebileceğimizden oldukça emindim.

“Pekala, öyle yapalım. Beni hayal kırıklığına uğratma Soei.”

“Emredersiniz efendim!”

Gabil’in ekibinin asıl amacı zaman kazanmak ve mümkünse Kondo da dahil olmak üzere düşman kuvvetlerini ortadan kaldırmaktı. İşler gerçekten sarpa sararsa, iblis hanımlar işte orada devreye girecekti. Yapabileceğimizin en iyisi sanırım buydu.

“Pekala. Böylece bu iş halloldu. Ve tekrar söylüyorum Gabil, biz geri dönmeden ekibini öldürtme.”

“““Emredersiniz!”””

Böylece izleyeceğimiz yol biraz aceleyle de olsa kararlaştırıldı.

Tam bu anda, başından beri ekranı izleyen Vester boğuk bir sesle bağırdı:

“Vay canına! Kral Gazel varmış gibi görünüyor!”

Ben de baktım ve orada yükseklerden uçarak gelen Pegasus Şövalyelerini gördüm.

“Acele edelim. Gazel’in ekibi zarar görmeden onlarla buluşun ve stratejimizi anlatın!”

“Bana bırakın! Söz veriyorum ki ben, Gabil, bu yüce görevi tam anlamıyla kusursuz bir mükemmellikle yerine getireceğim!!”

“Harika. Şimdi herkes harekete geçsin!”

Emri verdim—ve ardından bizim için uzun, çok uzun bir gece başladı.

Gabil’in grubunu ışınladıktan sonra, Laplace’a katılıp imparatorluk başkentine doğru yola çıktık. Karşımıza ne çıkarsa çıksın başa çıkabilmek için en başından beri insan formunda olacaktım.

“Pekala, geldik. Burası bizim şuradaki gizli üssümüz— Ha, burası da neresi?”

Bizi buraya getiren bir büyüydü ama Laplace anında tuhaf davranmaya başladı. Daha bu noktada bile içimde son derece kötü bir his vardı.

Etrafa baktığımda, kendimizi kendi ülkemdekilerin hiçbirine benzemeyen devasa bir salonda bulduk. Karmaşık işlemeli sütunlarla donatılmıştı ve üzeri pahalı görünen bir halıyla kaplıydı. Neredeyse imparatorluk sarayındaki bir krallık kabul odasıyla karıştırabilirdim ama burada tam olarak doğru olmayan bir şeyler vardı.

“Dostum…”

“B-bekleyin! Valla hayır! Normalde bu büyüyü yaptığımda beni hep doğru yere götürür! Daha önce hiç böyle bir şey olmadı!”

Ona dik dik bakarken Laplace epey paniklemiş görünüyordu. Yalan söylüyor gibi görünmüyordu ama yalan söylemiyorsa burada ne haltlar dönüyordu?

Kafamı birkaç kez daha çevirdikten sonra, yaklaşık elli yarda ötede yükseltilmiş bir platform gördüm. Üzerinde kral tahtına benzeyen bir şey vardı, bu yüzden gerçekten de bir kabul salonu olduğunu düşündüm. Koltukta önemli görünen biri oturuyordu ve yanında mavi saçlı güzel bir kadın vardı. Saçlarının bağlandığı o kendine has topuzları karıştırmak imkansızdı. Bu bizzat Velgrynd olmalıydı.

“Velgrynd mi?! Dur bir dakika, az önce savaş alanında değil miydi o? Burada da olamaz, değil mi?”

“Işınlanma onu buraya zamanında getirebilirdi ama durum öyle görünmüyor.”

Benimaru da en az benim kadar kafası karışmış görünüyordu; Soei ile Shion da pek farklı sayılmazdı.

“Etrafımız sarıldı mı yani? Bu bir tuzak gibi görünüyor.”

Diablo kötü haberi bize verdi. Ben de onunla hemen hemen aynı anda fark ettim—bu salonda onlarca başka insan vardı ve hepsi de bana güçlü görünüyordu.

“Kahretsin Laplace, başından beri bizi tuzağa düşürmeye çalışıyordun—”

Soei, hain adayımızın tepesine binmekte vakit kaybetmedi ama Laplace’ın umurunda olan son şey oydu.

“Bu delilik. Büyüme müdahale mi ettiniz?! Bu… Bu nasıl mümkün olabilir ki…?”

Laplace’ın kafası tamamen karışmıştı. Sanırım o da bunu beklemiyordu; bu bana onun kurduğu bir tuzakmış gibi gelmedi.

İçinde bulunduğumuz durumu temkinle süzerken bir adam bize doğru yaklaştı.

“Hey, Laplace! Geldiğin için çok teşekkürler. İblis Kralı Rimuru ve arkadaşlarını böyle kandırdığını görmek beni daha fazla mutlu edemezdi.”

İmparatorluk askeri üniformasını giymiş gülümseyen Yuuki’ydi bu.

“P-Patron?! Dur, dur, dur. Neler oluyor?”

“Ah-ha-ha! Numara yapmayı bırakabilirsin artık. Buradaki iblis kralından kurtulduğumuzda kazanmış olacağız, değil mi?”

Yuuki’nin sözleri Shion ve Soei’yi anında öfkelendirdi—ama Benimaru ve şaşırtıcı bir şekilde Diablo da o ve Laplace’ın konuşmasını dinlerken sakinliklerini korudular. Aslında bunu görmek etkileyiciydi.

(Siz de Laplace’a inandınız mı?)

(Ah, ıı, hayır. O ikisi savunmalarını düşürdüğü anda kılıcı ona saplamayı düşünüyordum.)

(Hey!)

(Keh-heh-heh-heh-heh… Çok iyi söylediniz, Benimaru-sama. Dışarıya hiçbir belirti vermeden önce öldür. Klasik kural.)

Ben burada nasıl bir mafya çetesi işletiyorum böyle?! Benim ülkemde böyle bir “klasik kural” yok!

Donup kalmış bir hâlde, olayların nasıl gelişeceğini bekleyip görmeleri için onları ikna ettim. Aynı zamanda adeta öldürme arzusu saçan Soei ve Shion’ı yatıştırmaya çalıştım. Bu sırada Yuuki ile Laplace arasındaki tartışma epeyce kızışmıştı. Laplace adeta hayatı için yalvarıyor, hiçbirini kastetmediğine dair üst üste yeminler ediyordu.

“Lütfen bana inanın millet! Bu sefer söz veriyorum, hiçbirinize karşı kötü bir niyetim yoktu!”

Çaresizleştikçe, doğal olarak bu durum onu daha da şüpheli gösteriyordu. Yuuki onu gerçekten köşeye sıkıştırmıştı, hakkını vermek lazımdı. Laplace’a acıyarak bu tiyatroya bir son vermeye karar verdim.

“Hey, sakin ol,” dedim omzuna birkaç kez hafifçe vurarak. “Bu adam Yuuki ama aynı zamanda Yuuki değil, değil mi?”

“Ha?”

“Ne yazık ki Kondo’nun onu kontrol ettiğini varsaymak zorundayım.”

Belki Damrada onu yendi; belki de Kondo dövüş sırasında ona çaktırmadan yaklaştı. Her iki durumda da düşmanın arasında zihin kontrolü uzmanı birinin olması işleri gerçekten karmaşıklaştırmaya başlıyordu. Buna inanmasaydım, şimdiye kadar birbirimizin boğazına sarılmış olurduk.

“Ooooh! Doğru ya, evet! Yani başkalarını kandırmak eğlenceli ama kandırılan ben olunca acayip tepem atıyor be!”

Bu huyunu sevmemek elde değil. Ona güvendiğimi öğrenmek neşesini yerine getirmişti sanki. Ama bu durum içinde bulunduğumuz çetrefilli vaziyeti hiç düzeltmedi. Hâlâ etrafımız sarılıydı ve hâlâ kriz modundaydık.

“Tch… Bunu bu kadar kolay çözeceğinizi tahmin etmemiştim. Oysa o kadar kafanız karışsın ki kılıçlarınızı birbirinize çekin diye umuyordum.”

Beyni yıkanmış olsun ya da olmasın, Yuuki her zamanki gibi fesattı. Özünde böyle biri olduğuna eminim ve bunu kafama takmayacak kadar olgun olduğumu düşünmek hoşuma gidiyor.

“Ekselansları, stratejimin başarısız olduğunu bildirmekten üzüntü duyuyorum.”

“Ahhh, zaten öylesine küçük bir gösteriydi. Çok iyi. Şimdi, savaş başlamadan önce küçük bir sohbet edebileceğimizi umuyordum.”

Yuuki platformda oturan kişiye seslendiğinde, o figür ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Yuuki ona yol açmak için uysalca kenara çekildi—İmparator Ludora’nın sadık bir vasalı olduğu aşikardı. Bunların hepsinin bir rol olduğu fikrini tamamen göz ardı edemezdim ama bu konuda fazla iyimser olmasam iyi ederdim.

Velgrynd, sanki ona eşlik ediyormuşçasına Ludora’yı takip ediyordu. Katıksız güzelliği bir yana, normal bir insan gibi görünüyordu ama bunun kamufle olma amaçlı olduğu açıkça belliydi. Şahsen ben bunu görebiliyordum. Kendisini ve önündeki adamı, karşı tarafla her türlü olası etkileşimi kesen ince bir bariyerin içine hapsetmişti.

“Ne heybet ama. Sahte olacağından şüpheliyim.”

“Katılıyorum. Yakından bakınca sadece ona bakmak bile hayranlık uyandırıcı,” diye karşılık verdi Benimaru sözlerimi onaylayarak.

Ama herkes bizim gibi tepki vermedi.

“Öyle mi düşünüyorsunuz? Veldora-sama ile sık sık antrenman yaptığım için bu his bana tanıdık geliyor. Onu hiç yenememiş olsam da…”

Shion… Sen de mi onunla antrenman yapıyordun? Ve “antrenman” derken Labirent’teki gerçek savaşı kastediyor olmalıydı. Eğer orada ölümüne savaşıyorlarsa, umarım bundan iyi bir sonuç alabilmiştir. Ama kazanamıyorsan, bunun pek bir anlamı yok, değil mi? Bu pek bir övünç sayılmazdı ama yenilgiyi kabullenememek de değildi.

“Evet, oldukça etkileyici bir bariyer. Ama Shion’ın dediği gibi, onunla Veldora-sama arasında pek bir fark göremiyorum.”

Diablo’nun fikri Shion’ınkine daha yakın görünüyordu. Bu Velgrynd’in özel bir yanı olmadığını düşündükleri anlamına mı geliyordu, yoksa Veldora aslında inandığımdan çok daha mı etkileyiciydi? Emin değildim ama normalde kendine son derece güvenen Diablo bile bizim için bir zafer garantisi veremiyordu. Bu önemliydi. Diablo her şeye rağmen bana asla yalan söylemezdi, bu yüzden yapamayacağı bir şeyi yapabileceğini iddia etmezdi—ve bunun ne anlama geldiğini biliyordum.

“Bunun tam olarak planlarınız dâhilinde olmadığından eminim ama iki devlet başkanının buluşmasının epey ilgi çekici olacağını düşündüm.”

Ludora bana hitap ederken gülümsedi. Vay canına, gerçekten de Masayuki’nin kayıp ikizi gibi. Yine de saçları neredeyse parıldayan sarı renkteydi ve biraz farklı şekillendirmişti. O—ve Masayuki’nin kahverengi gözlerine kıyasla mavi gözleri vardı. Aslında pek çok küçük fark vardı ama bir şekilde ikisi de birebir aynı havayı yansıtıyordu.

Ve aslında, son zamanlarda Masayuki’nin söylediği tuhaf bir şeyi hatırladım.

“Son zamanlarda saçlarım yüzünden endişeleniyorum.”

“Ne, kel mi kalıyorsun?”

“Evet, stres falan… Hayır, tabii ki hayır! Son zamanlarda saçlarımın renginin açıldığını fark ediyorum. Siyah renkten daha kahverengimsi bir renge döndü.”

“Hmm. Belki de melanin falan kaybediyorsundur?”

“Öyle mi düşünüyorsun? Umarım bunu fazla kafaya takmıyorumdur…”

Bilirsiniz işte, her genç erkeğin yaşadığı türden bir dış görünüş kaygısı. Ya da ben öyle görüyordum ama nedense tam da o anda aklıma geliverdi. Bu bir endişe kaynağıydı ama hemen şu an düşünmem gereken bir şey değildi.

Ludora şimdi tam karşımdaydı.

“Haklısınız. Buralara kadar gelmeyi planlamıyorduk. Ama sizinle konuşmak istediğim bir şey var.”

“Harika. Neden oturmuyorsunuz?”

Ludora elini salladı. Önümüzde iki sandalye belirdi. Bir tür büyü numarası mı? Nasıl çalıştığını bilmiyordum ama ucuz bir tuzak ya da öyle bir şey gibi görünmüyordu. Burada kilit nokta ortamdı, bu yüzden hiç tereddüt etmeden oturdum; Benimaru sağ tarafımda duruyor, Diablo ise sol tarafımda durmakta ısrar ediyordu. Shion hemen arkamda yerini aldı, Soei de onun yanındaydı. Şimdi ortamı epey yadırgayan Laplace, Shion’ın solundaki bir yere kaymadan önce etrafına şöyle bir bakındı.

Herkes yerini aldığında, Velgrynd’in alaycı sesiyle karşılaştık.

“Ooo, önce siz mi oturuyorsunuz? Epey şüpheli bir nezaket anlayışı.”

Nezaket mi? Zerre kadar anlamam o işlerden. Bana oturmamı söyledi, ben de oturdum.

“Buna gerek yok, Velgrynd. Yanlış bir şey yapmadı. Eğer bir İblis Kralıysa, onun da hükmettiği bir toprak var demektir. Sanırım o ve ben eşidiz.”

Gerçek bir imparator dediğin böyle olur işte. Söylerken son derece samimi duruyordu üstelik. Ne kadar da cömert.

“Pekala, madem sen halinden memnunsun, benim de bir itirazım yok.”

Velgrynd de epey kolay ikna olmuş gibi görünüyordu. Pek de umursamıyordu sanırım. Yine de beni öyle tehdit edip durmayı bıraksa harika olurdu.

Böylece Ludora karşımdaki sandalyeye oturdu, Velgrynd ise rahat bir tavırla sağında dikilmeye başladı. Arkasında Tanrı sınıfı teçhizat kuşanmış dört muhafız arka arkaya dizilmişti; Bernie’nin bahsettiği Dört Şövalye olmalıydılar. Son olarak, Ludora’nın solunda baştan aşağı siyah üniformalı bir adam duruyordu. Bana pek Japon gibi gelmediği için Damrada olduğunu tahmin ettim. Yuuki de utanmadan onun yanında dikiliyor, bu hiyerarşideki yerini belli ediyordu. Artık onu düşman olarak görmekte en ufak bir tereddüdüm kalmamıştı.

Yine de bu, Kondo hariç İmparatorluğun tüm tepe isimlerinin burada olduğu anlamına geliyordu. Ben de kendi üst düzey yetkililerimin tamamını getirmiştim ama şu anda sayısal olarak ciddi bir dezavantajdaydık. İmparatorluk, aralarında beş Tek Haneli’nin de bulunduğu İmparatorluk Muhafızları’nın birkaç düzine üst düzey üyesini buraya yığmıştı, hatta Velgrynd bile yanlarındaydı. Dürüst olmak gerekirse, olası bir dövüşte şansımızın ne olduğu konusunda ciddi şüphelerim vardı. Üstelik Yuuki bile onların yanındaydı. Bunun benzeri görülmemiş bir kriz olduğunu söylemek abartı olmazdı.

Ludora’nın sözlerinden anladığım kadarıyla bu durum Laplace’ın suçu değildi; başından beri kurulan bir tuzaktı. Her şeyin düşmanının istediği gibi gitmesinin ne kadar huzursuz edici olduğunu düşünmek komik doğrusu… Yine de içimden geçenleri belli etmeyerek cesur tavrımı korudum.

“Peki, bugün benden bir adım öne geçtiniz ha? Bizi bekliyor olabileceğiniz ihtimalini göz önünde bulundurmuştum ama bu kadarını pek tahmin etmemiştim.”

Yalandı elbette. Seçkin kuvvetlerine sürpriz bir saldırı düzenlemeyi hedefliyorduk, bu yüzden inisiyatifi ele geçirmek üzere olduğumuzu sanıyordum.

“Ha-ha-ha! Bu kadar mütevazı olmana gerek yok. Benim için de en az senin kadar beklenmedikti. Gönderdiğim Zırhlı Tümen’in yenileceğini düşünmüştüm ama tek bir kurtulanın bile olmaması ve oradan hiçbir uyanmışın çıkmaması tüm tahminlerimin ötesindeydi.”

Şey, aslında bir kişi vardı ama onu Diablo öldürmüştü. Bunu ona söyleyecek değildim tabii ama bana kalırsa bu planı her kim hazırladıysa tam bir dahiydi. Epey insanlık dışıydı belki ama yine de öyleydi.

“Peki bu strateji kimin fikriydi?” Bir yanıt beklemeden öylesine soruverdim. Fakat şaşırtıcı bir şekilde, Ludora her şeyi kendi ağzıyla anlattı.

Açıklamasına göre plan, Yüzbaşı Kondo tarafından hazırlanmıştı. Bunu bekliyordum zaten. Ama planın düşündüğümden çok daha çılgınca olduğu ortaya çıktı:

• İlk olarak, işgal kuvvetlerinden birkaç kişiyi uyandıracaklar, ardından yenilmiş gibi yapıp geri çekileceklerdi.

• Peşlerine düşersek, Karma Tümen yolumuzu kesecekti. Ancak bu tümenin İmparatorluk’a çoktan ihanet etmiş olma ihtimali bulunduğundan, onlar da düşman kuvveti olarak görülecekti.

• İhanetten emin olunduğunda, herkes tek seferde ortadan kaldırılacaktı. Bu rolü Mareşal üstlenecekti.

Ne var ki plan daha ilk adımda yatıverdi, bu yüzden Kondo büyük değişiklikler yaptı:

• Yuuki’nin grubunu bunca zaman başıboş bıraktıktan sonra tuzağa düşürüp yakalamak. İblis Kralı Clayman’den öğrendiklerine bakılırsa bile Yuuki’nin ihaneti bu noktada neredeyse kesinleşmişti.

• Yuuki’nin grubunu katletmek, ne sinsi planlar peşinde olduğunu doğrulamak ve buna göre son ayarlamaları yapmak.

• Böylece toplanan Karma Tümen’de kalan altmış bin kişi, büyü doğumlu üretmek üzere kurban edilecekti.

• Bu noktada Mareşal savaşa dahil olacak, Guy ve diğerlerinin dikkatini çekmek için gösterişli bir şov yapacaktı.

• Olası tüm sorun çıkaranlar toplanıp hepsi bir arada öldürülecekti. Bu yüzden kuvvetlerini o tek noktada toplamaları gerekiyordu.

• Bu tür gösterişli hamlelerin avantajı, imparatorluk başkentinin zayıf korunduğu izlenimini yaratacak olmasıydı. Birilerinin saldırmaya kalkışacağı kesindi ve bu güç de şüphesiz seçkin bir birlik olacaktı. Onları maksimum güçle vurmaları gerekiyordu.

• En önemli kısım ise: Canavar ulusunun şimdiye kadar ateş gücünün tükenmiş olma ihtimali yüksek olduğundan, İmparatorluğun en büyük gücü olan Mareşal onlarla bizzat ilgilenecekti. Guy’ın gözü başka yerdeykense en güçlü piyon olan Fırtına Ejderhası’nı kendi ellerine geçireceklerdi.

Meselenin özü kısaca buydu.

Eğer bilgileri İblis Kralı Clayman’den alıyorlarsa, onun da Kondo’nun kontrolü altında olduğunu varsaymak yanlış olmazdı. Eskiden sadece şüphelerim vardı ama artık her şey gün gibi ortadaydı.

Asıl önemli olan bu bile değildi üstelik. Tüm bu bilgileri ifşa etmesine şaşırmıştım ama şimdilik bunu dert etmeyelim. Değindiği öyle bir nokta vardı ki tüylerimi ürpertmeye yetti. Vay canına, diye düşündüm, bir dakika dur bakalım. Bu planı gerçekleştirmek için kaç tane Mareşal’e —ya da Velgrynd’e— ihtiyaçları vardı ki?

Doğru ya. Velgrynd’in, mevcut savaşın kızıştığı Cüce Krallığı’nın doğu şehrine salınmış olmasını öteden beri garip buluyordum zaten. O halde karşımdaki bu kadın da kimdi…?

【Saptandı.】 【Nihai yeteneği, kendisine tıpatıp benzeyen birden fazla varlık yaratma yeteneği bahşediyor.】 【Bunun adı…】

“… Paralel Varlık…?”

Yanılmış olmayı dilesem de Raphael’in bana verdiği kelimeleri dile getirdim. Ama gerçekler her zamanki gibi acımasızdı.

“Aah, demek bundan haberin var? Ne kadar da zekisin.”

Velgrynd’in gülümsemesi, korkutucu olduğu kadar da güzeldi. Bir konuda ne kadar yanılmış olmayı dilersen, o kadar haklı çıkıyorsun, değil mi?

Bu konudaki en yalın düşüncem şuydu: Ben bunu nasıl yeneceğim ki ulan?! Testarossa’nın bu işi başaramayacağından emin olmasına şaşmamalı. Daha önce içim rahattı çünkü şansları eşitlemek için Veldora’yı buraya çağırabileceğimi sanıyordum. Şimdiyse buna bile güvenemeyeceğimi anlıyorum.

Raphael’e göre Paralel Varlık son derece tehlikeli bir güçtü. Konudan habersiz olan birine, Souei’nin Kopyalarından pek de farklı görünmeyebilirdi. Onun durumunda, aynı anda birkaç Kopya’yı kontrol edebiliyordu. Hangisinin “gerçek” olduğunu anlamak imkansızdı ve kaç Kopya’yı bozguna uğratırsanız uğratın, bu Souei’nin kendisine asla zarar vermezdi. Ayrıca yeterli büyü zerreciklerine sahip olduğu sürece yenilerini üretmeye devam edebiliyordu ki bu bana bir nevi hile gibi geliyordu. Çünkü Souei ile Kopyaları arasında fiziksel yetenek açısından hiçbir fark yoktu; bu yüzden sahada birden fazla Souei var gibiydi.

Ama işin perde arkasına bir göz atalım.

Aynı anda birden fazla Kopya’yı kontrol etmek aslında oldukça çetrefillidir. Yetenek onun bilincini hiç bölmez; bunun yerine kendisinin kopyalarını zaman gecikmesi olmadan yönetmek için Düşünce İletişimi‘ni kullanır. Reaksiyon sürelerini ayarlamak için Düşünce Hızlandırma‘yı da kullanır, böylece sadece hepsi sorunsuz bir şekilde birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi görünür. Ben kendim Kopyaları çok sık kullanmam çünkü bu gerçekten başarması inanılmaz derecede zor bir numaradır. Öte yandan Souei, işinin tam bir ustası ve tanıdığım en ince düşünceli insanlardan biridir; benim gibi bir amatör bu işi asla onun kadar iyi kıvıramazdı.

Ve bir şey daha var; Kopyaların fiziksel yetenekleri kullanan kişinin bedeniyle eşleşir ama büyüsel yetenekleri kıyaslandığında her zaman geride kalır. Kopyalanan bedenler, kullanan kişinin yeteneklerine tam erişime sahip değildir. Bu yüzden Souei’nin Kopyaları yalnızca fazla büyü gücü tüketmeyen yetenekleri kullanabilir —işte bu yüzden, bu küçük sırrı biliyorsanız hangi Kopya’nın aslında gerçek olduğunu anlamak pek de zor değildi. Yenilgiye uğrarsanız, elbette Kopyalarınız da anında yok olur, yani bu kesinlikle bir ölümsüzlük hilesi falan değildir.

Bu sırada Velgrynd’in sahip olduğu Paralel Varlık yeteneği sayesinde bilincinin parçalarını her bir kopyaya bölebiliyordu. “Kopya” artık doğru bir terim bile sayılmazdı; bu sadece “gerçek” benliğinizin birden fazla versiyonuna sahip olmak gibiydi. Bu, birini öldürseniz bile, geride en az bir “alternatifi” kaldığı sürece, onun asıl bedeni olarak işlev görebileceği anlamına geliyordu. Üstelik büyü gücünü bölmek zorunda da kalmıyordu. Her bir “alternatif” ana bedenle bağlantılıydı, böylece kendisinin herhangi bir versiyonunda istediği kadar büyü gücü tazeleyebiliyordu.

Genel olarak ne kadar büyüye sahip olduğunun bir sınırı vardı elbette, bu yüzden ne kadar çok beden çıkarırsa, her birinin yararlanabileceği maksimum büyü miktarı o kadar azalıyordu. Normalde bunu yararlanılacak bir zayıflık olarak görürdünüz ama karşınızdaki, gırla büyü zerrelerine sahip olmasıyla nam salmış bir Gerçek Ejderha‘ydı. Alternatiflerini, onların büyüyü tüketme hızından daha hızlı tazeleyebiliyordu, bu yüzden az miktarda bir kullanım pek bir şey ifade etmezdi.

Açıkçası onu nasıl yeneceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Testarossa değilim belki ama kazanamayacağını açıkça beyan ettiği için onu suçlayamazdım.

Velgrynd’in bakışlarına karşılık vererek atabildiğim kadar kibirli bir gülümseme takındım.

“Pekala, teşekkür ederim. Bilirsin ya, gerçekten yetenekli bir ortağım var ve zeka söz konusu olduğunda eline su dökmek zordur. Yani bizi tuzağa düşürdüğünüzü sanıyorsunuz sanırım ama ne istediğinizi bize söyleyebilir misiniz?”

Böyle durumlarda blöf yapmak elimde kalan tek şeydi. Ne peşinde olduklarını tam olarak bildiğimi düşünmelerini sağlamalıydım; eğer bu onları benden korkacak kadar gafil avlarsa işim kolaylaşırdı. Ama işlerin bu şekilde yürümeyeceği gün gibi ortadaydı.

“Epey özgüvenlisin, değil mi? Yenilgiyi kabul etmeyi reddetme tarzın bana erkek kardeşimi o kadar çok hatırlatıyor ki.”

Veldora’yı kastediyordu sanırım. Böyle bir kız kardeşe sahip olmak onun için tam bir baş belası olmalıydı. Şimdi anladın mı Rimuru?! Zihnimde onun böyle dediğini duyar gibi oldum ama Ludora konuştuğu için dikkatimi ona vermek zorundaydım.

“Ne mi istiyorum? Peki, madem zekana bu kadar güveniyorsun, sana söylememe gerek yok sanırım, değil mi?”

Pek yardımcı olmuyorsun ama, bilirsin ya. Bizi yok etmek isteselerdi şimdiye kadar çoktan dövüşüyor olurlardı. Bunun yerine bir nevi yuvarlak masa toplantısı düzenledilerse, bu müzakereye açık oldukları anlamına geliyordu. Sanırım buradaki cevap, bizi kendi taraflarına çekmeye çalışmaları olabilir mi?

【Onaylandı.】 【Bunun doğru olduğu düşünülmektedir.】 【Ancak zaman kazanmaya çalışıyor da olabilirler.】 【Bu durumda, Veldora Tempest nesnesini mağlup edip onu kendi saflarına katmaya çalışıyor olabilirler.】

Hey, fena iş çıkarmadım ama, değil mi? En azından yarı yarıya haklıyım.

Kesinlikle, Kondo’nun planlarında “Mareşal” Velgrynd, Veldora’nın kontrolünü eline alacaktı. Bu aşamada imkansız olduğunu varsaydığım için pek dikkat etmemiştim —ama ortalıkta dolaşan bir Paralel Varlık’ı varsa, Velgrynd tam da şu dakika zindanı basmaya mı gidiyordu?

Bu artık acil bir soruydu, ben de ruh koridorumuz aracılığıyla Veldora ile iletişime geçtim.

(Hey, nasıl gidiyor?)

(Seni aptal! Şimdi öyle laf arasında selamlaşacak zaman değil! Burası, şey, biraz karışık! Kız kardeşim… Kız kardeşim peşimde! Şu anda zindanın dışında ama bu gidişle içeri dalacak!!)

Evet. Epey yoğun görünüyordu.

(İyi olacak mısın?)

(Onun için dışarı çıkmak zorunda kalacağım. Bana ulaşmak için zindanı yerle bir etmesinden iyidir.)

Paralel Varlık olsun ya da olmasın, Veldora’nın kaybedeceğini gerçekten düşünmüyordum. Bu yüzden tüm gücünü kullanması için ona izin vermeye karar verdim.

(Pekala. Sonuçların tüm sorumluluğunu ben alacağım, bu yüzden benim için Velgrynd’in icabına bak yeter. Bunu yapabilir misin?)

(Oho? Pekala, öyleyse her şeyi senin için halletmeme izin ver! Kwah-ha-ha-ha!!)

(Harika!)

Rahatlamış bir şekilde aramayı sonlandırdım. İşi Veldora’ya bıraktığıma göre artık endişelenecek bir şeyim kalmamıştı. Bunun yanı sıra, artık Ludora’nın planının ne olduğunu da anlamıştım. Pazarlık masasına dönme vakti gelmişti.

“Şu anki göreviniz bizi kendi tarafınıza çekmeye çalışmak. Ayrıca Veldora ile olan dövüşünüze müdahale etmeyelim diye bu görüşmeyle zaman kazanmaya çalışıyorsunuz, değil mi?”

Gerçeği yüzlerine vururken olabildiğince ukala bir tavır takınmaya çalıştım. Ludora buna keyifli bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“Ahhh, çok eğlenceli birisin. Tatsuya ile akıl yarıştırmanızı izlemek eğlenceli olurdu ama şu an dikkat dağıtacak başka şeylere ayıracak vaktimiz yok. Madem bu kadarını biliyorsun, o zaman meseleleri daha fazla açıklamama gerek yok, değil mi? Bize katılmanı ve benim emrim altında hizmet etmeni istiyorum. Bunu yaparsan egemenliğini garanti altına alacağım ve sana başdük unvanını vereceğim.”

“Ludora! Kan bağı olmayan birini başdük tayin edersen soyluların feryat edeceğini biliyorsun.”

“Ağlasınlar bakalım. İş birliği yaparsa benim için bu riske girmeye değer.”

Yani sadece dük değil, başdük öyle mi? Sanırım imparatorun soyundan gelmen gerekiyordu ve unvan seninle birlikte yok olup gidiyordu, bu tarz şeyler değil mi? Ve Ludora bunu bana vermeyi vaat ediyordu. İmparatorluk açısından bakıldığında bu emsalsiz bir teklif olmalıydı. Düşmanlarına asla teslimiyet teklif etmediklerine dair tüm o konuşmalardan sonra hem de! Ve fethettikleri ulusları her zaman boyunduruk altına alıp sömürgeleştirdikleri düşünüldüğünde! Sayısız işgal savaşıyla genişleyen bu İmparatorluk, bana mümkün olan en iyi anlaşmalardan birini sunmak üzereydi. Dürüst olmak gerekirse, beni tahmin ettiğimden çok daha yüksek bir yere koyuyorlardı.

Ama ne yazık ki cevabım çoktan belliydi.

“Pekala, bana harika bir teklif sunduğunuzu biliyorum ama cevabım hayır. Fakat size şöyle bir teklifim var: Buraya kadar olanları sineye çekip tatlıya bağlamaya ne dersiniz? Savaş tazminatı falan istemiyorum ama birbirimizle bir saldırmazlık antlaşması imzalamamızı isterim.”

Buradaki kimsenin emirlerindekilerden talep ettikleri fedakarlıkları zerre kadar umursamadığı düşünüldüğünde, boyun eğmem intihardan farksız olurdu. İmparatorluğun uzun tarihindeki ilk istisna olacağıma dair hülyalara kapılsaydım, bu felaketime giden tek yönlü bir bilet olurdu.

Bu yüzden Ludora’nın teklifini kararlılıkla reddettim. Üstelik fırsatını yakalamışken kendi talebimi de ona ilettim. Şahsen herhangi bir zarara uğramamıştık, bu yüzden özür falan talep edecek değildim. Bizimle bir daha uğraşmayacaklarına dair yemin ettikleri sürece bu işgali halı altına süpürmeye razıydım. Bazı insanların bundan şikayetçi olacağından emindim ama bu işi daha fazla kan dökülmeden halledebilirsek en iyi yaklaşımın bu olacağını düşünüyordum.

Onlara fazla yumuşak davrandığımı ve sözlere pek güvenilemeyeceğini biliyordum. Birbirimize güvenmezsek, eninde sonunda antlaşmayı bozacaklardı. Ama şu anda en önemli şey zaman kazanmaktı. Burada barış sağlayarak birbirimizi tanımak için daha fazla zamanımız olacaktı. Karşılıklı anlayışımızı derinleştirmek için daha fazla zamanın, savaşın önlenebileceği bir geleceğe yol açabileceğine dair bir umut hissediyordum. Böyle savaşmaya devam edersek bu işi sonuna kadar götürmekten başka çaremiz kalmayacaktı —ve durum buysa, ne kadar küçük olursa olsun bu olasılık üzerine şansımı denemek istiyordum.

Fakat Ludora soğuk bir gülümsemeyle yanıt verdi.

“Ah, görüyorum ki ne de olsa bir hükümdar olarak hizmet etmeye pek uygun değilsin. Merhametimi olduğu gibi görmekten acizsin ve bunun yerine bir sürü zırvalık sıralıyorsun.”

“Ne kadar da küstah. Ludora senin için mümkün olan her türlü tavizi verdi ama sen hepsini elinin tersiyle ittin.”

Daha yeni bir milyonluk bir orduyu kaybetmiş olmalarına rağmen, sanki mutlak üstünlük kendilerindeymiş gibi tepki veriyorlardı. İçten içe kaybettiklerini hiç ama hiç hissetmiyorlardı. Onun emirleri yüzünden can veren tüm askerler ve subaylar pek de önemli değildi sanki. Bu durumdaki bir şey beni gerçekten korkuttu.

“İnsanların birbirini anlamayı öğrenebilecek yaratıklar olduğuna inanıyorum. Zamanla kendilerini tek bir irade altında organize edeceklerine ve daha iyi bir dünya yaratmak için birlikte çalışacaklarına inanıyorum. Ancak bunu başarmak için, öncelikle ezici bir askeri güçle dünyayı birleştirmek şarttır.”

Ludora’nın sözleri, benim dilimden düşürmediğim ideal türlerine benziyor olabilirdi. Fakat aramızda doldurulması zor olacağı aşikar devasa bir uçurum vardı. Bu çok sinir bozucuydu. İkimiz de aynı noktadan başlamıştık ama o tam tersi bir sonuca varmıştı —artık ihtiyacım olan tüm kanıta sahiptim. Bir an için benden bile daha idealist olup olmadığını merak ettim. Ama değildi. Sadece kendi haklılığının gerçek adaleti getirebileceğini iddia ediyordu; başkalarının fikirlerini kabul etmeyi reddeden diktatörce bir düşünürdü.

Tam da düşündüğüm gibi, uyuşabilmemiz pek olası değildi. Ve tartışmalarımızda birbirimizden bu kadar uzaksak, müzakere yoluyla bir uzlaşma bulmak muhtemelen imkansız olurdu.

“İnsanlar özgür iradeye sahip yaratıklardır, bilirsin. Bu dünyada değişmez adalet diye bir şey yoktur —insanların meseleler hakkında düşünebileceği pek çok yol vardır. Ve bunu kabullenmeyi reddetmenin yalnızca daha fazla çatışma tohumu ekeceğini düşünmüyor musun?”

“Ne kadar da aptalsın. Benim düşünce tarzım yücedir —son derece adildir. Aptal kitlelerin bencil heveslerine hizmet etmeye devam edersen, o ideal dünyana asla ulaşamayacağını biliyorsun.”

“Ama insanlar hata yapar, değil mi?!”

“Bunu inkar edemem. En güvendiğim danışmanlarımın sesine kulak veririm. Ama altımdaki insanların tüm seslerini dinleyemem. Bunu yapsaydım, sürekli bir kargaşa içinde olurduk.”

Ihh. Bu konuda haklı olabilirdi, evet…

Yakında bu sözlü tartışmayı da kaybedecekmişim gibi hissediyordum. İtiraf etmekten nefret ediyordum ama Ludora hükümdarlık kariyerini benden çok daha uzun süredir sürdürüyordu.

“Peki, daha fazla tartışmanın bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Bizim tek istediğimiz bize sadakat göstermen. İblis Kralı Rimuru, Guy ile olan dostluğunu terk et ve bizim tarafımıza geç.”

Yine aynı teklif. Hiç şüphesiz üzerimdeki baskıyı Guy’a yöneltmeye çalışıyorlardı. Eğer Ludora’ya boyun eğmeye karar verirsem, bunun dengeleri altüst edeceğinden emindim. Sanırım buraya kadar canlı tutulmamızın sebebi de tam olarak buydu. Yine de cevabım eskisiyle aynıydı.

Artık müzakereler tıkandığına göre, kaçınılmaz bir savaş kapıdaydı. Zihnimi okumuş gibi, Velgrynd soğukça gülümsedi ve işaret parmağını bana doğru zarifçe iki kez salladı. Ardından, benim Tanrı Gözü yeteneğime benzer bir mantıkla, boşlukta bir görüntü belirdi. Savaşın şu anki durumunu gösteriyordu.

Orada gördüğüm şey şok ediciydi. Testarossa, Ultima ve Carrera… hepsi Velgrynd’in önünde yere serilmişti. Ülkemizin sahip olduğu en güçlü savaş gücünü oluşturan bu üç dişi iblis, tek bir kişi tarafından hezimete uğratılmıştı.

“Hadi canım!” Kendi kendime mırıldandım.

Görüntüde üçünün yeniden ayağa kalkmaya çalıştığını görebiliyordum. Savaşma isteklerini henüz kaybetmemişlerdi ama aradaki aşılamaz güç farkı karşısında çaresizce çabalıyorlardı. Daha fazla dayanamayacakları gün gibi ortadaydı.

“Sadık Özgün İblislerinin karşımda ne hale geldiğini görüyor musun? İyice düşünmeni tavsiye ederim. Senin gibi zeki biri, onlara hâlâ yumuşak davrandığımı anlıyor olmalı.”

Detaya girmesine gerek yoktu. Bu açık bir tehditti. Velgrynd isteseydi, sadece bu üçüne değil, çok daha fazlasına rahatlıkla zarar verebilirdi. Amaçları ne bilmiyorum ama Ludora ve ekibi sırf beni ikna edebilmek adına verebilecekleri tüm tavizleri vermişlerdi.

Şimdi anlıyordum ki Gabil’in birliklerinin bu üç dişi iblisin yardımına koşacak vakti yoktu. Savaş alanının üzerindeki gökyüzü hava gemileriyle doluydu ve imparatorluk birlikleri bunlardan aşağı akın ediyordu. Kondo’nun birlikleri de karadaydı. Ayine devam eden Kagali hariç, Yuuki’nin eski yoldaşları da onlarla birlikte Cüce ordusuna karşı savaşıyordu.

“Teare mi?! Footman da mı burada!”

Laplace’ın feryadı, o maskeli baş belalarının da düşman saflarında savaştığını fark etmemi sağladı. Kaotik bir sahneydi ve bizim taraf için durum hiç de iç açıcı görünmüyordu.

Dibe vurmuştuk. Benimaru’nun benim için duyduğu endişeyi hissedebiliyordum. Ama pes edemezdim.

“Ne yapmaya çalıştığınızı biliyorum. Beni kafalarsanız, Veldora’yı kendi tarafınıza çekmek çok daha kolay olacak, değil mi? Bildiğiniz gibi o tam bir özgür ruh; sizin gibi tepeden bakan tiplerden emir almasına imkân yok.”

Bu aralar (çoğunlukla) benim sözümü dinleme eğiliminde olsa da hâlâ sık sık tepesi atıyordu. Belki de benimle nasıl baş edeceğini bilemiyordur, bilemiyorum.

Her neyse, Ludora’nın beni bu kadar çok istemesinin sebebi muhtemelen buydu. Biraz düşündükten sonra bu daveti suratına geri çarpmaya karar verdim. Ardından başka bir çıkış yolu bulmaya çalıştım ama:

“Müzakereyle ilgilenmiyorum. Bana sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’ de.”

Şimdi bir seçimle karşı karşıyaydım. Reddedersem, kazanma şansımın neredeyse hiç olmadığı bir savaşa sürüklenecektim. Ama kabul edersem de kendimi hiç istemediğim bir mücadelenin içine atmış olacaktım. Kendi iradem yerine başkasının iradesine boyun eğecektim ve bu da gelecekte her türlü kayba yol açabilirdi.

“Biliyor musun, tek bir çatı altında birleşip daha iyi bir dünya yaratabileceğimizi söylüyorsun ama bu herkesin mutlu olabileceği bir dünya mı?”

“Ne?”

“Savaş ve açlık yok edilsin ya da edilmesin, elinden özgür iraden alındıktan sonra yaşamanın ne anlamı var? Senin yapmaya çalıştığın şey, dünyadaki tüm insanların potansiyelini ellerinden almak! Bunu hiç düşündün mü?!”

“Potansiyellerini mi? Buna hiç gerek yok. İnsanlara özgürlük verirsen, bu onları felakete giden yola sürükleyebilir. Bu ne benim istediğim bir şey ne de Guy’ın isteyeceği bir şey. Dolayısıyla doğru yoldan sapmamaları için birinin onları yönetmesi son derece doğal, değil mi?”

“Bunu bir yere kadar anlayabiliyorum. Bunu asla inkâr etmeyeceğim. Ama orada gerçekten mutluluğu bulabilecek misiniz?!”

Büyük resme bakıldığında, sanırım benim de yapmaya çalıştığım şey özünde insanlığı yönetmekti. Yine de bazı şeyleri insanların kendi iradesine bırakmak gerektiğini düşünüyordum. Aşırı korumacı olursanız, gelişmelerini sağlayacak her türlü fırsatı ellerinden almış olursunuz. İnsanlar düşündüğümüzden daha güçlüdür; her adımlarını kontrol etmemiz gerektiğine kesinlikle inanmıyorum.

“Mutluluk mu? Bu nasıl bir saflık, nasıl bir saçmalık? Sonsuz barış uğruna ne kadar fedakârlık yapılması gerekiyorsa yapılmalıdır. Bunu bile anlamaktan aciz olan insanların iznine ihtiyacın yok. Nihayetinde hepimizi bekleyen o büyük sevinç için biraz sabır şart.”

Ne demek istediğini anlıyordum ama yine de ona hak veremiyordum. Ludora, toplumu oluşturan bireyleri göz ardı etmeye çalışıyordu. Bu bana hiç ama hiç doğru gelmiyordu.

“Pekala, buna göz yumamam. Hedeflediğin şeyin herkes için sadece daha fazla sefalet getireceğini hissediyorum ve bunu kabul edemem.”

“O halde elimi tutmayacak kadar büyük bir aptalsın.”

“Bana uyar. Bak, sen ne diye kral olarak burada oturuyorsun ki? Sırf havalı takılmak ya da oynayacak bir sürü oyuncağın olsun diye mi?”

“Neden bahsediyorsun sen? Elbette halk için.”

“Hadi oradan! Ben de halkım uğruna iblis kralı olduğumu düşünmeyi seviyorum ama yine de bundan daha fazla insanın mutlu bir hayat sürmesini istiyorum. Elbette fedakârlıklar olacak ama onları olabildiğince azda tutmak için var gücümle çalışıyorum. Bu konuda senin gibi acımasız olamam!”

Hiç fedakârlık olmadan dünyayı daha iyi bir yer yapmayı çok isterdim ama bu mümkün değil. En basitinden, benim iblis kralı olmam için ölen o kadar insanı düşününce. Yaptığım şeyden pişman olduğumdan değil —hâlâ bunu hak ettiklerini düşünüyorum— ama kurbanların yakınlarının bu savunmam karşısında pek ikna olacağından emin değilim. Bu benim taşımam gereken bir vebal, aynı zamanda Ludora’nın da öyle hafife almaması gereken kendi suçları var.

Sözlerimi duyduğunda, gözleri alev alev yanarak bir an bana dik dik baktı. Fakat hemen ardından soğukkanlılığını yeniden kazandı.

“Ne kadar genç,” diye mırıldandı, “ve ne kadar toy.”

“Ludora?”

“Endişelenme, Velgrynd. Uzun zamandır bir konuda bu kadar tutkulu olmamıştım. Seni ikna etmeyi başaramadım belki ama bizim tarafımızdan yok edilemeyecek kadar yetenekli görünüyorsun.”

“Bu kötü bir alışkanlığa dönüşüyor, Ludora. Şuradaki Yuuki ile de durum aynıydı, değil mi? Son zamanlardaki bu garip koleksiyon yapma merağın kafamı karıştırıyor.”

“Bize oyuncak muamelesi yapmayı kes,” diye bağırmak istedim ama kendimi tuttum. Artık müzakere imkânsızdı, bu yüzden savaşa hazırlanma vakti gelmişti. Arkadaşlarımı süzdüm; hepsi harekete geçmeye hazır görünüyordu. Biz konuşurken onlar da üzerlerine düşeni yapıyorlardı, bunu görmek beni sevindirdi.

Ludora’yı burada alt etmek zorundaydık. Kararımı verdim. Ve ağzımı açtım. Ama:

“İblis Kralı Rimuru’yu ikna edememiş olmamız ne kötü. Biliyor musun, arkadaşı düşündüğümden daha da güçleniyor. Ancak lafımı dinlememekte ısrar ediyor, bu yüzden onu biraz cezalandırayım dedim. Paralel Varlık yeteneğimi aktif tutarsam yeterince heybetli bir varlık gösteremem, bu yüzden uzun zaman sonra ilk kez tüm gücümü ortaya koysam nasıl olur?”

“Ha? O da mı laf dinlemiyor?”

“Ağzımdan çıkan tek bir kelimeye bile asla kulak asmazdı. Bu tam da ona göre bir davranış ama…”

İster istemez dikkatimi yeniden Velgrynd’e çevirdim. Aklım Veldora’daydı. Yenilmez Fırtına Ejderhası‘nın mağlup edilebileceğini hiç düşünmezdim ama karşımdaki tam anlamıyla hayal gücünü zorlayan bir canavardı. Bundan sonra ne olacağı belli değildi ve durup dururken içimi derin bir endişe kapladı.

“Aha, onun için endişeleniyor musun? O halde fırsatın varken Ludora’nın elini tutmanı öneririm. Böylece küçük erkek kardeşime daha fazla eziyet etmek zorunda kalmam.”

Velgrynd başka bir ekran daha açtı. Bu ekranda Veldora ejderha formunda, yaralanmış halde ve çılgınca savaşırken görünüyordu.

“Sana sormak istiyordum, en başında onu nasıl evcilleştirmeyi başardın?”

“Ne?”

“Diyorum ki, Veldora’nın seni dinlemesini nasıl sağladın?”

Aslında öyle bir şey yapmamıştım.

“Veldora ve ben arkadaşız. Hepsi bu kadar.”

“Öyle mi? Yani bana söylemeyeceksin, öyle mi? Ne yazık.” Velgrynd bariz bir hayal kırıklığıyla iç çekti. “Bu durumda, korkarım ona yumuşak davranamayacağım. En azından büyü zerrecikleri (magicules) bakımından benden bile üstün.”

Derken Velgrynd gözden kayboldu.

Bu eşit derecede şaşırtıcı ve can sıkıcıydı. Ludora’nın amacının, Veldora’yı yenip boyunduruk altına alacak kadar vakit kazanmak olduğunu biliyorduk. Ben de buna göz yummuştum, çünkü biz de kendimize zaman kazandırıyorduk. Velgrynd’in Paralel Varlık yeteneği neredeyse yenilmez olabilir ama tek bir dezavantajı vardı — hızlı enerji tüketimi. Her bir bedeni ortadan kaldırırsanız, aralarında bölünen büyü zerreciklerini de tüketebilirsiniz. Bunlar hemen geri kazanılamaz, bu yüzden buna devam ederseniz genel anlamda onu zayıflatabilirsiniz. Ne kadar az büyü zerreciği bölünürse, en güçlü hamlelerini o kadar az sıklıkla kullanabilir.

Veldora’nın avantajlı olduğunu düşünmemin sebebi tam da buydu… Fakat ekrana bakılırsa, Velgrynd’in tek bir Paralel Varlık kopyası bile Veldora’nın tamamen yenmesi için biraz fazla güçlüydü. Hatta Ruh Koridorumuz aracılığıyla Veldora’nın paniğe kapılmaya başladığını hissedebiliyordum.

Havada süzülen o ekranda, Testarossa’nın grubuyla savaşan Velgrynd’in yok olduğunu gördüm. Üç dişi iblis bize zaman kazandırmak için ellerinden geleni yapmıştı ama hepsi boşa gitmişti. Hiç iyi değil, diye düşündüm. Velgrynd’in gücü beklentilerimin bile ötesindeydi. Demek niyetimizi çoktan anlamışlardı… ve bununla sadece bizimle dalga geçmişlerdi, öyle mi?

“Merak ediyorsun, değil mi? Pekala, bu savaş bittikten sonra sana bir şans daha vereceğim. Hatalarını anladığında belki fikrini değiştirirsin.”

Ludora’nın sesi bana çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Berbat bir durumdu ama elimden gelen bir şey yoktu. Artık Velgrynd gittiğine göre, burada Ludora’yı yenmeyi gerçekten denemeliydim ama nedense bunun işe yaramayacağına dair kötü bir his vardı içimde. Bu yüzden ben de Veldora’nın savaşını izlemeye karar verdim.

Velgrynd’in bize bıraktığı ikinci ekranda, kızıl bir ejderha kükrüyordu. Bu yüzyılın çarpışmasıydı, iki Gerçek Ejderha arasındaki bir düelloydu — ve daha da şiddetlenmek üzereydi.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla