Yaklaşık yedi yüz bin imparatorluk askeri ve subayını dirilttiğimin ertesi günü, Tempest’in savunmasında aktif rol oynayan birliklerimizi kolosyum boyunca sıra sıra dizmiştik. Sıradan askerler tribünlerdeki boş kalan her yeri doldurmuştu.
Bugün bir zafer kutlaması düzenliyorduk. Teknik olarak İmparatorluk’la hâlâ savaş halindeydik ama bunu moralleri yükseltmek için gerekli bir araç olarak planlamıştık. Haçlılar’dan gönderilen Bacchus ve Luminus’a hizmet eden aşanlar da törendeydi. Onları Jiwu öldürmüştü ama neyse ki her şey labirentin içinde gerçekleşmişti. Hepsi düzgün bir şekilde diriltilmişti ve özürlerimizi kabul edecek kadar naziktiler. “Bu bizim tecrübesizliğimiz,” dediler bana ama —bilirsiniz işte— sonuçta bu suç bizim topraklarımızda işlenmişti. En azından onlara iyi davranabilirdik.
Neyse, hasarın en aza indirilmiş olmasına seviniyordum sadece. Kutlamanın ikinci yarısı için lüks bir ziyafet planlamıştık, umarım gönüllerince eğlenip tadını çıkarırlardı.
Protokol tribününde yurt dışından gelen birkaç konuğumuz da vardı. Buna savunmaya katılan Alvis’in yanı sıra arkalarında seçkin birlikleriyle sonradan gelen Phobio ve İkiz Kanatlar da dahildi.
“Leydi Milim yerinde duramıyor ve endişeleniyor, bu yüzden Leydi Frey sizi desteklememiz için bizi gönderdi.”
“Evet ama endişelenecek bir şey olup olmadığından emin değilim. Baştan beri kazanacağınızdan emindik, Rimuru Bey.”
Sarı saçlı İkiz Kanat Lucia ve gümüş saçlı Claire son derece gür bir ses tonuyla beni rahatlattılar. Sanırım Milim’i benim için endişelendirmiştim ama zafer haberimiz onu tekrar rahatlatacaktır. Veldora ve Ramiris sayesinde şehrimiz güvendeydi ve yakında işlerin oldukça huzurlu olacağına emindim.
“Ben irtibat görevlisi olarak gönderildim,” dedi Phobio bana. “Büyülü aramalar artık ulaşmıyordu, ben de her ihtimale karşı sevk edildim. Ayrıca… Yok, bağışlayın.”
Söyleyiş tarzına bakılırsa, işler bizim açımızdan kötü görünürse hemen geri dönüp takviye kuvvet getirecekti. Gruplarındaki en hızlı üye olan Phobio, büyü zerreciği paraziti yüzünden büyünün bir seçenek olmama ihtimaline binaen bu iş için seçilmişti. Bundan sonra bir şey söyleyecekti ama lafının ortasında durakladı. Alvis’e bakış tarzı canımı sıktı ama görmezden gelmeye karar verdim. Bunun zaten kapanmış bir mesele olduğunu düşündüm.
Üçüne de teşekkür edip localarına kadar eşlik ettim.
Ondan sonra başka bir grup daha vardı—Dwargon’dan gelen konuklar. Dwargon kraliyet sarayının baş büyücüsü Jaine’i orada gördüm. Pegasus Şövalyeleri’nin kaptanı Dolph onun korumalığını yapıyordu.
Jaine çoğunlukla beni kişisel şikayet tahtası olarak kullandı. “Jura Ormanı’nda yasak büyü yapmak yok,” dedi bana—ama kanatlarımın altına Özgün İblisler’i almış olmama daha da öfkeliydi. Dürüst olmak gerekirse bu konuda pişmanlıklarım vardı ama artık ne yapabilirdim ki? Ben dikkat etmiyorken öylesine ortaya çıkıvermişlerdi işte. Sigorta sözleşmelerinde buna mücbir sebep diyorlar, değil mi?
“Hayır, bu sadece bir mücbir sebep değil! Bilesin ki epey uzun zamandır yaşıyorum ama hayatımda hiç bu kadar şoke olmamış ve dehşete düşmemiştim!”
“Özür dilerim.”
Özür dilemekten başka çarem yoktu. Onu elimden geldiğince yatıştırdım, hikayeyi kendi açımdan anlattım ve yeterince tatlı dilden sonra biraz daha tatmin olmuş göründü.
Jaine bu şekilde ayrılabilseydi harika olurdu ama geleceği tartışmak için bir toplantı yapmamız gerekiyordu. Aslında ziyaretinin amacı da bu gibi görünüyordu. Altmış bin kişilik ordu hâlâ Dwargon’un doğu şehrinin önünde konuşlanmış durumdaydı ve hepsi Yuuki’nin komutası altındaydı. Yuuki ile geçici bir savaş ittifakım olduğunu ve orada savaşın çıkmamasının sebebinin bu olduğunu söyledim ona. Yine de gerilim hâlâ yüksekti, bu yüzden işleri öylece kendi haline bırakamazdık. Esasen konuları Yuuki ile tartışmak ve gelecekteki hareket planını belirlemek istiyordum. Yakalanan Laplace’ı serbest bırakmış, ona benden bir mesaj emanet etmiştik ve şimdi sadece Yuuki’nin bizimle iletişime geçmesini bekliyorduk.
Bu yüzden Jaine ve Dolph’u da protokol koltuklarına götürerek zaferimizi bizimle birlikte kutlamaya davet ettim.
Böylece o gün kolosyumdaki olayları uluslararası bir seyirci kitlesi izliyordu. Yüksek bir kürsünün üzerine yerleştirilmiş bir sandalyede, balçık formumda oturuyordum. Arkamda Rigurd ve Rigur vardı, diğer devlet memurlarımız da onların arkasında her iki tarafa dizilmişti.
Altımdaki sütunların arasında, normalde toplum içinde görülmeyecek olan Zindanın On Harikası duruyordu. Ancak günün yıldızları onlardı, bu yüzden varlıkları son derece doğaldı. Labirent patronlarını dünyaya sergilemek normalde pek iyi bir fikir olmazdı ama bugün en azından sorun değildi—sonuçta seyirciler arasında sivil ya da Gönüllü Ordumuzdan maceracılar yoktu.
İlk konuşan, yanımda duran Shuna oldu. Bunların benim sözlerim olduğunu önceden açıkça belirterek uzun ve tutkulu bir konuşma yaptı. Harika bir performanstı ama hiçbirini ben yazmamıştım—hepsi Shuna’nın eseriydi. Bir bakıma, gerçek iki sekreterimden de çok daha etkili bir sekreterdi. Bu konuşma işlerinde berbatımdır ve kendisi bu konuda bana devasa bir yardımda bulunuyordu. Shion topluluk önünde konuşmaya pek uygun değil, bu işi Diablo’ya bırakmaktan da tedirgin olurdum—baştan sona sadece benim ne kadar yüce olduğumdan bahsederdi.
Varlığı için Shuna’ya içimden teşekkür ederken, sonraki adımlarımızı düşündüm. Bu etkinlik sırasında başarılarımızı duyurmak ve bunu yaparken de adamlarıma ödüller dağıtmak istiyordum. Başka bir deyişle, ekibimi “uyandırmayı” (ya da sonuç her ne olacaksa) deneyecektim.
………
……
…
Raphael’e göre birine yüz bin ruh bahşetmek onu “uyandıracak” ve evrimleştirecek, ona “gerçek” bir iblis kralına eşdeğer bir güç kazandıracaktı. Yalnızca nitelikli olanlar buna hak kazanabilirdi ama beni çok şaşırtan bir şekilde, toplam on iki aday bu kritere uyuyordu: Ranga, Benimaru, Shion, Gabil, Geld, Diablo, Testarossa, Ultima, Carrera, Kumara, Zegion ve Adalmann. Yalnızca bir iblis kralı “tohumu” elde edecek kadar ruh seviyesinde benimle bağlantılı olanlara izin veriliyordu; şart buydu.
İlgimi en çok çeken kişi şüphesiz Adalmann’dı. Bizzat isim bahşetmediğim tek kişi o. Neden evrimleşme hakkına sahip ki?
【Anlaşıldı.】 【Özne Adalmann’ın size olan inancı, sizinle güçlü bir bağlantı kurmak için gereken seviyeyi aşmıştır.】
Ah, doğru ya. Adalmann’a Luminus’tan öğrendiğim “inanç ve lütuf gizli tekniklerini” öğretmiştim, değil mi? Bu sayede, neredeyse bir isim bahşetme sonrasında kuracağımız türden bir bağa rakip olacak bir bağlantı kurduk. Bu gerçekten inanılmaz. Sahip olduğu akıl almaz inanç sayesinde, sanki buna tek başına hak kazanmış gibiydi. Tüm bu inancın bana yönelmiş olması biraz tuhaf gelse de bu durumundan dolayı onu takdir etmeden edemiyorum.
Yani şimdi her şey mantığa oturuyor. Ama bir sonraki soru şuydu: Bu kişilerden kaç tanesi evrimleştirilebilirdi? Hızlı bir hesaplamayla, içimde depolanmış bir milyondan biraz fazla ruh olduğunu gördüm. Bu sayı ölen kişi sayısıyla tam olarak uyuşmuyordu ama Raphael bunun nedenini açıkladı.
【Öneri】 Elde edilen ruhların bireysel farklılıklar barındırdığı tespit edilmiştir. Bunları homojen hale getirmek için yeniden dağıtmak ve yapılandırmak istiyor musunuz?
Evet
Hayır
Tam olarak anlamadan içimden “evet” diye geçirdim ve bir de baktım ki toplam sayı birden fırlayıp bir milyonun biraz üzerine çıkıverdi. Diriltilen imparatorluk askerlerine az miktarda enerji iade edileceğinden, sayının biraz azalacağını sanıyordum ama aksine arttı. Onlardan bazıları (Caligulio gibi) kendiliklerinden uyanış yaşamıştı; ayrıca zindana basan diğer bir sürü tip de gerçekten çok güçlüydü. Öyle kişilerin normalden çok daha fazla enerjisi vardı; ayrıca teknik olarak ödünç alıyor olsam da sahip oldukları Nihai Yetenekler sayesinde Jiwu ve Bernie’den de muazzam miktarda enerji çekmiştim. Her birinin bedeninde birkaç düzine ile birkaç on bin ruh arasında bir enerji vardı.
Şuydu buydu derken, elimde tam on kişiyi uyandırmaya yetecek kadar ruh birikmiş oldu. Ancak bu deneyle ilgili kafama takılan birkaç husus vardı.
İlki, bu haberin dışarı sızması ihtimaliydi. Alvis ve Jaine gibi konukların önünde böyle hava atar gibi bir şey yapmak gerçekten güvenli miydi? Yine de bu konuda onlara güvenmeye karar verdim; bir ittifakın parçası olduğumuz için değil, nasıl olsa öğreneceklerini bildiğim için. Milim’i kandırmak imkânsızdı, Kral Gazel ise Diablo hususunda bana zaten güvenmişti. Jaine zaten bana yeterince tepeliydi, bu yüzden zindan ekibini öğrenmesini engellemek için artık çok geçti. Zaten çok geçmeden zindanda dolaşan topluluğun, patronların nasıl doğal olmayan bir şekilde güçlendiğine dair dedikodular yaymaya başlayacağından emindim. Bu kolosseumdaki kimseden bir şey saklamanın anlamı yok diye düşündüm.
Sıradaki mesele ise belirsizlik faktörüydü. İlk defa başka biri üzerinde uyanış gerçekleştirmeyi deniyordum; beklenmedik bir şeylerin yaşanma ihtimali her zaman vardı. Bu yüzden Ramiris’in güçlerinden yararlanarak tüm kolosseumun şehrin geri kalanıyla olan bağını kestim. Bu sayede ne olursa olsun herhangi bir hasarın dış dünyaya yayılması önlenecek ve gizlilik de korunacaktı; kısacası bir taşla iki kuş vurmuş olacaktık.
Son kaygım ise, benim iblis kralı uyanışımın tetiklediğine benzer şekilde, her hedefte gerçekleşmesi muhtemel olan Hasat Şenliği idi. Benim durumumda, beni üç gün boyunca koma benzeri bir duruma sokmuştu. Eğer benzer bir şey onların başına gelirse, ana lider kadromuzun büyük çoğunluğunun savaşın ortasında günler sürecek bir uykuya yatması anlamına gelecekti. Birkaç gün boyunca tamamen devre dışı kalacaklardı ve bir şeyler ters giderse bu bizim için gerçekten berbat olurdu.
Ancak bir süre bunun üzerinde kafa yorduktan sonra, bunun da büyük bir sorun teşkil etmeyeceğine karar verdim. Ortada İmparatorluk Ordusu diye bir şey kalmamıştı; Caligulio ve subaylarının söylediğine göre Zırhlı Tümen’de anında harekete geçebilecek tek bir kişi bile yoktu. Ne de olsa dokuz yüz kırk bin asker ve subaylarını henüz yeni öldürmüştük, bu yüzden geriye birilerinin kalmış olabileceğinden şüpheliydim.
İmparatorluğun elinde savaşacak Büyülü Canavar Tümeni ve Karma Tümen’den başka bir şey kalmamıştı. Yuuki’nin Karma Tümen’i ile (aşağı yukarı) bir ittifakımız vardı; Büyülü Canavar Tümeni ise şu anda Zırhlı Tümen’in gururu olan Uçan Muharebe Birlikleri tarafından bambaşka bir yöne taşınıyordu.
Tanrı Gözü yeteneğim o hava gemilerini takip etmek için fazlasıyla yeterliydi ve aniden yön değiştirseler bile ülkemize ulaşmalarının üç günden fazla süreceğini hesaplamıştık. Normal seyir hızları saatte yaklaşık iki yüz elli mil kadardı; iddiaya göre azami savaş hızında ses duvarını aşabiliyorlardı—ama tükettiği komik miktardaki büyü gücü yüzünden bu sadece kısa bir süre için geçerliydi. Yeniden ikmal yapmadan bu kadar uzun süre havada kalıp kalamayacaklarından bile emin değildik.
Bu hava gemileri gemilerden veya trenlerden kıyaslanamayacak kadar hızlıydı ama havada olmak kendi tehlikelerini de beraberinde getiriyordu. Sürpriz bir türbülansla veya büyü zerreciklerinin büyüye erişimi tamamen engelleyecek kadar çalkantılı olduğu noktalarla karşılaşabilirdiniz. Ayrıca bazı bölgeler gökyüzünde devriye gezen canavarlara ev sahipliği yapıyordu, bu yüzden en güvenli rota her zaman en kestirme rota demek değildi. Bu dünyada ses hızında uçmanın mümkün olması bile büyük bir tehditti ama belki de düşünüldüğü kadar avantajlı değildi. Bu konuda panik yapmaya pek gerek görmüyordum.
Geriye sadece İmparatorluk Muhafızları’nın harekete geçme ihtimali kalıyordu. Bu sefer canlarına okumuştuk ama bu sırf kendi evimizde, zindanda savaşmanın avantajına sahip olduğumuz içindi. Savaşta ölen herkesi diriltebiliyorduk, bu da her durumu son derece soğukkanlılıkla ele almamızı sağlıyordu.
Muhafızlar ile savaşacak olsaydım, bir şekilde kazanmanın yolunu bulabileceğimi düşünüyordum. Muhtemelen günün sonunda Benimaru da bir yolunu bulurdu. Peki ya Shion veya Ranga? Gabil veya Geld için durum epey şüpheli olmaz mıydı? Eğer öyleyse, bu meseleyi bir an önce halletmemiz gerekiyordu. Böylece beklenmedik bir şekilde güçlü bir düşmanla karşılaşsalar bile, en azından geri kalanımıza zaman kazandırabilirlerdi. Hepimizin ruh bağlantıları vardı—daha doğrusu ruh koridorları şeklinde—bu yüzden hâlâ benimle sağlam bir bağa sahiptiler. Durum ne olursa olsun, her zaman birbirimizle Düşünce İletişimi kurabilecektik. Bir düşmanla karşılaştıkları anda benimle iletişime geçebilirlerdi ve biz de tehdidi ortadan kaldırmak için bir kıskaç harekatı düzenleyebilirdik.
Her halükarda, gelecek olanlara hazırlık amacıyla herkesi bir an önce uyandırmak istiyordum. Her ihtimalin ele alınması gerektiğini düşünüyordum. Ve bunu yapmak için mümkün olan en iyi zaman şimdiydi.
………
……
…
Aceleye getirmeyelim ama artık başlayalım.
İlk adayım, söylemeye bile gerek yok ki Benimaru’ydu. Başkomutanımız olarak tüm kuvvetlerimizi yönetme konusunda mükemmel bir iş çıkarmıştı. Testarossa ve diğer iblislerin yaptıklarından pek memnun görünmüyordu ama hey—her savaşta beklenmedik gelişmeler olur. Kesinlikle onun suçu değildi—ve kesinlikle benim de suçum değildi! Üstelik sonunda her şey yolunda gitti ve bence olaya dahil olan herkes harika bir iş çıkardı.
Shuna konuşmasını bitirdikten sonra Benimaru’nun adını seslendi. Öne doğru bir adım attı ve önümde diz çöktü.
“Çok güzel! Şimdi, Benimaru. Sana şu anda ödülünü vermeye hazırım—”
“Bunun ne olduğunu bilmek bile istemiyorum. Yine bir şeyler çeviriyorsun, değil mi?”
Ne oluyor yahu? Daha bir şey yapmadım bile ama hemen anladı.
Bu uyanış meselesinin aslında bir sürpriz olması gerekiyordu. Belirli kişilerle konuşursam itirazlarla karşılaşacağımı biliyordum, bu yüzden hiçbirine söylemeden bu işi yürütmeye karar vermiştim. Shuna, Benimaru’nun şanlı savaş başarılarını okurken biz de konuşmaya devam ettik.
“Şey, bilirsin işte, aslında bu savaşta bayağı bir ruh elde ettim. Testarossa ve çetesi onları bana adadı sanırım; ben de bu ruhları, benimle yeterince güçlü bağı olanları uyandırmak için kullanabiliyorum gibi görünüyor.”
“Bana bundan hiç bahsedilmedi.”
“Hey, işte şimdi söylüyorum ya?”
Birbirimizin gözlerinin içine baktık. Önceden söyleseydim kesinlikle reddederdi—buna eminim. Benimaru düşündüğünüzden çok daha ciddi biridir ve kendi çabasıyla güçlenme konusunda ciddi bir arzusu vardır. Benim iblis kralına evrimleşmem konusunda bile kafasında bazı düşünceler var gibiydi. Diablo ve Shion olsa bu ödülü kapmak için can atardı, buna eminim.
“Peki nedir bu uyanış?”
Güzel bir soruydu. Benim durumumda, büyü zerreciklerimin sayısını ve büyü gücümü on katına çıkarmış, ayrıca kendi ruhumun soyundan gelen tüm canavarlara lütuflar bahşetmişti. Bundan ne kadar gelişeceğini kestiremiyordum ama oldukça büyük bir artış olacağından emindim.
“Şey, yani basitçe söylemek gerekirse, ben iblis kralı olduğumda evrim geçirdim, değil mi? Bunu da aşağı yukarı aynı şey gibi düşün. İblis kralı tarzı bir evrim geçireceksin.”
“Ne?! Yani sadece beni değil, bana hizmet eden herkesi mi değiştirecek?”
“Sanırım evet. Muhtemelen.”
Nasıl bir etkisi olacağı benim için de belirsizdi ama en azından Kurenai Ekibi üzerinde etkileri olacağına bahse girerdim.
“Ah, hayır, hayır, hayır, hiçbir uyarı olmadan başıma böyle önemli bir şeyin gelmesini kabul edemem—”
“Dur bir dakika, bekle. Tamam. Böyle söyleyince belki haklısın ama şu an bunu tartışmanın sırası değil. Şu anda düşmanımızın ne kadar güçlü olacağından emin olamayız, bu yüzden güçlerimizi takviye etmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız, değil mi?”
“Haklı olduğunuza eminim ama…”
Benimaru dertli bir şekilde gözlerini kapattı. Sonra tekrar açtı, bana baktı ve derin, uzun bir iç çekti. Sanırım kararını vermişti—ya da pes etmişti, ikisi de aynı hesaba gelirdi.
“Ama sadece ben uyanmayacağım, değil mi? Şu anda güçlerimizin bu şekilde azalmasını tehlikeli buluyorum, ama sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?”
“Buna hak kazanan on iki kişi var ama ben şu an için sadece dokuz kişiye yapacağım. Etrafa göz kulak olmaları için iblisleri bırakacağım, bu yüzden birkaç gün devre dışı kalmanın büyük bir sorun yaratmayacağına karar verdim.”
“Anlıyorum. Bu—ve bir de zindanımız var. En azından bize yeterince zaman kazandırabilirler.”
Bu yaklaşım Benimaru’yu ikna etmeye yetti. Sıradaki mesele ise işlerin kontrolümden çıkması ihtimaliydi.
“Yine de kafamı kurcalayan bir şey var.”
“Nedir o?”
“Şu anda, benim evrim geçirdiğim zamanki halimden daha güçlüsün. Bu süreçte tam olarak ne kadar güçleneceğini bilmiyorum. Benden bile daha güçlü hale gelebilirsin, biliyorsun değil mi?”
Öyle olsa bile, bunun Nihai Yetenek Beelzebuth‘un Besin Zinciri özelliği aracılığıyla bana geri besleme yapacağını düşünüyordum… Ama ne olursa olsun, bu ihtimal vardı. Ayrıca, Diablo’nun benden daha güçlü hale gelmemesine imkân yoktu. Benimaru ve soydaşlarının bana ihanet edeceğini düşünmüyordum ama bu aniden gelen muazzam güç selinin onları kontrolden çıkarıp sürükleme ihtimalini de göz ardı edemezdim. İyi olacaklarını düşünüyordum ve her ihtimale karşı kolosseumun etrafında bu yalıtım alanını kurmuştum ama yine de içimde o endişe vardı işte.
“Bu endişeye rağmen yine de uyanışımızı gerçekleştirmek istiyor musunuz?”
“Evet, aynen öyle.”
“Peki, en azından değer gördüğümü hissediyorum. Hiçbir düşmanın bizi asla yenemeyeceğinden emin olmak için tüm imkânları seferber ediyorsunuz, öyle değil mi? O halde bu beklentileri boşa çıkarmamak için ne gerekiyorsa yapacağım.”
Herkes için geçerli olur mu bilmem ama en azından Benimaru ne düşündüğümü anlamıştı. Güçten gözünün dönmesine asla izin vermeyeceği konusunda bana neredeyse güvence veriyordu. Ona güvenebildiğime sevindim.
“Sana bu konuda güveniyorum.”
“Elbette.”
Shuna tam o anda uzun konuşmasını bitirmeyi seçti. Ödül töreni zamanı gelmişti.

“Benimaru! Bu savaştaki komutanlığın gerçekten muazzamdı! Şu andan itibaren kendini Alev Lordu olarak anabilirsin!”
“Evet, efendim! Bu yüce onur için teşekkür ederim!”
Ritüel başlamıştı.
Benimaru normalde oldukça cana yakın bir tiptir ama askerlerinin önünde ordunun üst düzey bir komutanı gibi davranır. Bu şekilde resmiyet ile samimiyeti birbirine karıştırmama konusunda mükemmeldir.
Ona az önce Alev Lordu unvanını bahşetmiştim. Benim gibi gerçek bir iblis kralı olması ihtimaline karşı, bu unvanı bir nevi “iblis kralı” unvanının yerini tutsun diye düşünmüştüm. “Alev” kısmı ise şiddetli bir öfkeyi simgelemek içindi. Şimdilerde sakinliğini koruyor gibi görünse de (geçmişteki daha tez canlı haline kıyasla), özünde hâlâ derinlerde yanan o aleve sahip. Sadece onu kontrol edebiliyor—gerektiğinde sıradan bir kamp ateşine dönüştürebiliyordu. Hizmetimdeki bir nevi iblis kralı için bundan daha uygun bir unvan düşünemezdim.
【Soru】 【Benimaru adlı özneyi evrimleştirmek için belirlenen yüz bin ruhluk miktarı kullanmak istiyor musunuz?】
【Evet】
【Hayır】
Bu bir evetti.
Ben emri verir vermez Benimaru ile aramda bir ruh koridoru oluştu—önceki o ince, tel gibi bağlantı değil, bir nevi sağlam ve kalın bir sanayi kablosu gibiydi. Bu koridor üzerinden yüz bin ruh Benimaru’ya doğru aktı—ve onlarla birlikte evrim başladı…
Ya da başlamadı.
Hiçbir şey olmadı. Harika ya. Bir çuval inciri berbat mı etmiştim? Bir an ne olduğunu düşünürken, düşünceli görünen Benimaru benimle konuştu.
“Görünüşe göre bir koşulun daha yerine getirilmesi gerekiyor.”
“Nasıl yani?”
“Ah, şey, sizlik bir durum değil, Rimuru-sama. Sorun benim tarafımda gibi görünüyor…”
Sesi garip bir şekilde tereddütlü geliyordu. Ha? Garip bir şeyler dönüyordu.
“Ne tür bir sorun?” Fısıltıyla sordum. Yanıtı tepemden aşağı kaynar sular dökülmüşçesine geldi.
“Şey, aslında az önce ‘Dünyanın Sesi’ni duydum ve bana bir Oni’den Tanrı Ogre’ye evrimleşebileceğimi söyledi—ancak bunu yaparsam bir daha çocuk sahibi olamayacakmışım.”
Benimaru’nun belirttiği gibi, bir Tanrı Ogre olmak fiilen sonsuz bir yaşam süresine sahip olmak anlamına geliyordu, bu yüzden o noktadan sonra soyunu devam ettirmeye gerek kalmıyordu. Ki bu da… Sanırım doğruydu? Oni ırkı zaten hali hazırda oldukça uzun ömürlüdür, yani bundan sonraki bir üst seviyeden bahsediyorsak, doğal bir yaşam süresi sınırının kalmaması mantıklıydı. Tanrı Ogreler bir tür ruhani yaşam formu olmalıydı o zaman. İblislerin de çocukları oluyormuş gibi durmuyordu, sanırım doğal yaşamınız aniden sonsuzluğa uzandığında yaşanan şey buydu. İstediğiniz zaman ölümden geri dönebiliyorsunuz, bu yüzden türünüzü korumak gibi bir kaygı taşımanıza gerek kalmıyor.
“Peki, bunda ne sorun var ki?”
Ne yazık ki ben de aynı gemideydim—çocuk sahibi olamıyordum. Benim için pek bir sorun ya da sıkıntı değildi ama…
“… Şey, görünüşe göre hâlâ sadece bir ogre olduğum zamanlardan kalma bazı arzularım var. Bunu tamamen unutmuştum ama görünüşe göre kabilemizin lideri olarak görevimi tamamlamam gerekiyor.”
“Ve bu ‘görev’, çocuk sahibi olman gerektiği, aksi takdirde evrimleşemeyeceğin anlamına mı geliyor?”
“E… vet. Benden sonra gelecek bir neslin olduğundan emin olmam gerekiyor bir nevi…”
Benimaru ile bakıştık. Kutlamanın tam ortasındaydık yahu; bu iş sonraya ertelenemez miydi? Seyircilerin gözünde Benimaru’yu tebrik ediyor gibi görünüyor olmalıydım; ama çabuk bir şey yapmazsam herkes bir sorun olduğunu anlayacaktı.
Hafifçe panikleyerek ona tekrar baktım. Bunun üzerine Benimaru mahcup bir şekilde başını çevirdi. Onun için ender görülen bir durumdu. Normalde çok korkusuzdur. Bunu görmek bir bakıma oldukça duygulandırıcıydı.
“Şey, Benimaru, bu işi çözmen gerekiyor, tamam mı?”
“Hayır ama…?”
“Pekala,” dedim Benimaru’nun mazeret uydurma çabasını görmezden gelip sesimi yükselterek. “Yani ödül olarak evlenmek mi istiyorsun? Kiminle evlenmek istiyordun?”
“Vay canına! Rimuru-sama?!”
Böyle anlarda erkekliğimi ortaya koymak en iyisiydi—sanki başkasının sorunuymuş gibi davranıyordum. Bu gün için yaptığım tüm düzenlemeler göz önüne alındığında, Benimaru’nun sadece kararlılığını pekiştirmesi ve kendini aşması gerekiyordu. Sert bir yöntemdi ama onun gibi isteksiz birini idare etmek için şarttı.
【Rapor】 【Bu davranışınız onun sizi boğmaya kalkışmasıyla sonuçlanabilir.】
Ha?
Raphael bana pek cevap vermiyordu. Yani, hadi ama, sorun olmaz değil mi?
Kendi kendime bunu söylerken, kolosseum tezahüratlarla inledi. Sanırım seyirciler ne söylediğimi anlayacak kadar sesimi duymuştu.
“Demek sonunda kararını verdin, ha?” Shuna kıkırdadı.
“Eee?” Hakuro eli kılıcında sordu. “Gelin olarak kimi seçeceksin?”
Benimaru soruya cevap vermeye başlayamadan Momiji, VIP locasındaki Alvis ile aynı anda ayağa kalktı.
“Rimuru-sama! Lütfen konuşmama izin verin!”
“Umarım benim için de geçerlidir? Momiji-dono ile aynı dileğe sahibim!”
İkisinden yayılan duygusal baskı elle tutulur düzeydeydi. İşlerin çığırından çıkmaya başladığını düşünmeye başlamıştım.
“Tamam, tamam, tamam. Siz ikiniz lütfen buraya gelebilir misiniz?”
Törenin ortasındaydık ama artık yapacak bir şey yoktu. Tribünlerdeki askerler artık bambaşka türde bir törene tanıklık ediyorlardı. Kimse şikayetçi değildi—hatta şu an buna engel olmaya çalışsam, muhtemelen hepsi yaygarayı koparırdı. Ben de iki kadının içlerini dökmesine izin verdim.
“Efendim, hizmetlerinin bir ödülü olarak Benimaru-sama ile evlenmek için izninizi rica ediyorum.”
İlk konuşan Momiji oldu ve kesinlikle doğrudan hedefe oynuyordu. Hakuro da onun çok gerisinde kalmadı.
“Rimuru-sama, ödül dediğin başkası tarafından verilen bir şeydir. Kendi başına talep etmek pek nezakete uymaz. Yine de bunu göz önünde bulundurarak, kızıma bir iyilik yapıp bu isteğini kabul etmenizi umuyorum.”
Bana açıkladığı üzere, eğer Momiji’nin hayallerini gerçekleştirmesine yardımcı olacaksa kendi askeri madalyasından feragat etmeye bile razıydı.
Bu durum, bu saatten sonra reddetmemin imkânsız olduğu bir noktaya gelmişti. Benimaru olduğu yerde donakalmış, bize yetişmekte zorlanıyordu. Normalde çok iyi muhakeme yeteneği olan bir adamdır ama düzgün düşünmekte zorlandığı hissine kapıldım.
Derken kafa karışıklığını iyice artırmak için başka biri söze girdi.
“Rimuru-sama, lütfen Benimaru-sama’nın ikinci eşi olmaya adaylığımı koymama izin verin.”
“Ne?!” Alvis’in bu teklifi karşısında Benimaru ile ikimiz de hayretle bağırdık. Onunla Momiji’nin Benimaru için kızgın bir rekabet içinde oldukları bir gerçekti. Tempest civarında meşhur tabiriyle “savaş alanında aşk”—ama ne zamandan beri bu konuda böyle bir ateşkes sağlamışlardı?
“Pekala, yani… Momiji onun ‘birinci eşi’ olacak, Alvis sen de ikinci eşi mi olacaksın?”
“Evet, efendim!”
“Doğrudur.”
Yüzleri bundan daha mutlu görünemezdi. Benimaru ise bu sırada neredeyse bayılmak üzereydi. Bu iki kadın arasında tam olarak ne yaşandığından emin değildim ama kendi aralarında net bir hiyerarşi kurmuş gibi görünüyorlardı.
“Benimaru-sama’yı sıkıntıya sokacak bir şey yaparsam eş olarak başarısız sayılırım. Ondan asla Alvis ile benim aramda bir seçim yapmasını istemeyeceğim. Bunun yerine size yalvarıyoruz—lütfen ikimizi de aynı anda nikahlayın.”
“Bekleyin, şey, yapamam—”
“Endişelenmeyin. Bunu Momiji-dono ile enine boyuna konuştuk ve sizin gibi yetenekli birinin, Benimaru-sama, bu düzenlemede hiç zorlanmayacağı sonucuna vardık.”
Eh, bu nasıl bir sonuç böyle?
Benimaru yardım dilenerek bana baktı.
Biliyorsunuz ya, bu benim için de en az onun kadar kafa karıştırıcı bir durumdu. Pek bir şey yapabileceğimi sanmıyordum—
【Anlaşıldı.】 【Mevcut Jura Tempest Federasyonu yasalarına göre, çok eşliliğe yalnızca bir türün yeterli sayıda soy yetiştirmesini sağlamak amacıyla izin verilmektedir.】 【Ancak mevcut yasa, ilave eşleri yalnızca çocuk doğurmak isteyen dullarla sınırlandırmaktadır.】 【Bu özel durumda, ikinci bir eşe izin verilmeyecektir.】
Ohhh!
Doğru ya, evet, bunu hatırlıyorum. Raphael’in bu saçmalığa neden bu kadar hevesle dahil olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu ama artık Benimaru’ya yardım edebileceğimi anlamıştım.
“… Ne yazık ki Alvis, ülkemizde bir kadın ancak dul kaldığı ve çocuk doğurmak istediği takdirde birinin ikinci eşi olabilir. Şimdi, hukuki altyapımızı geliştirdikçe kuralları değiştirme ihtimalimiz var ama şimdilik sana izin veremeyiz—”
Alvis’in talebini reddederken mümkün olduğunca özür diler bir tonda konuşmaya çalıştım. Benimaru belirgin bir rahatlamayla bana başını salladı ama bu konunun burada kapanacağına dair tüm umutlar çok geçmeden suya düştü.
“Bu konuda endişelenmenize hiç gerek yok, efendim. Ben de kurallar hakkında kendi çapımda bir araştırma yapıyordum ve aslında geçen gün evlendim…”
Ha? Geçen gün evlendim de ne demekti? Mesela, kiminle? Hem bu durum Benimaru ile evlenmesini daha da imkânsız kılmıyor muydu?
Ben öyle düşünüyordum ama Alvis hemen ardından aklımı bir kez daha başımdan aldı.
“… ancak nişanlımın yakın zamanda vefat ettiğini üzülerek belirtmek isterim. Böylece Benimaru-sama’nın ikinci eşi olmak için gerekli şartları yerine getirmiş bulunuyorum.”
Ha?
Dur, dur—bu savaş yüzünden değildi, değil mi? Çünkü öyleyse başımız büyük belada demekti… Ancak Alvis’in öne sürdüğü gerekçe o kadar şeytani derecede zekiceydi ki, itiraz etmek bana büsbütün aptalca gelmeye başladı.
“B-bir dakika bekle, tamam mı? K-kiminle evlendiğini tam olarak söyler misin?”
“Oradaki VIP locasında duran Phobio ile,” dedi Alvis bir gülümsemeyle.
…
“Şey, Phobio hayatta, değil mi?”
Benimaru ile inanılmaz derecede kafamız karışmış bir halde birbirimize baktık.
“Tüm bunların olayı ne böyle?”
“Benim de senden fazla bildiğim bir şey yok!”
“Doğru…”
Düşünce İletişimi’ne ihtiyacımız bile kalmamıştı. Bu sessiz sohbeti etmek için sadece birkaç bakışış yetti.
Phobio, yüzünde pişman bir ifadeyle diz çökerek temkinli bir şekilde yanımıza yaklaştı.
“Bu durum için gerçekten çok üzgünüm. Alvis durup dururken konuşmaya başladı ve…”
“Hayır yani, onunla evlendin mi? Ve şimdi öldün mü?”
“Şey… o konu hakkında.”
Ve böylece gerçekler ortaya çıktı. Momiji, Alvis ve Phobio’nun açıklamaları sayesinde, biraz zaman alsa da planın arkasındaki tüm hikayeyi sonunda anladım.
Basitçe söylemek gerekirse, Momiji ve Alvis birbirleriyle o kadar sık dövüşmüşlerdi ki aralarında bir nevi dostluk gelişmişti. Bu sayede, birbirleriyle savaşmak yerine güçlerini birleştirmeye karar vermişlerdi. Ne de olsa ikisinin de ortak bir hedefi vardı; ikisi birden Benimaru’nun karısı olabilmek için nasıl bir düzen kurabilirlerdi ki?
Bu konu üzerinde kafa yorduktan sonra, çözümün Alvis’in Phobio ile evlenmesi olduğuna karar vermişlerdi. Ardından, yeni evli çift Zindan’a inip ölümüne savaşacaktı. Alvis galip çıkmıştı ve artık bir duldu; fakat her şey Zindan’da gerçekleştiği için Phobio anında dirilmişti.
“Eğer onu yenersem gerçekten evlenebileceğimizi söylemişti ama… sanırım bu duruma biraz ağlamayı hak ediyorum, değil mi?”
Phobio’nun bu oyuna ayak uydurma sebebi buydu demek, ha? Onu böyle çökmüş halde görmek o kadar acınasıydı ki empati kurmaktan kendimi alamadım. Peki, bundan sonra ne olacaktı o zaman?
“Rigurd, bu şey, yasal mı?”
“Efendim, bu açıkça güç teorisinin eyleme dökülmüş halidir; istediğinizi elde etmek için bilgeliğinizi ve gücünüzü birleştirmenizin bir sonucudur. Bana kalırsa tamamen usulüne uygun!”
Öyleymiş. Ve Rugurd, Regurd ile Rogurd da başlarıyla onu onaylıyorlardı. Cidden mi? Sanırım canavarlar için Alvis’in yaptığı şey tamamen kabul edilebilirdi.
“Görüyor musun ağabey, Leydi Momiji ve Leydi Alvis senin için ne kadar büyük bir kararlılık gösterdiler? Lütfen adam ol ve onlara bir cevap ver!”
Shuna da tamamen bunu destekliyordu demek? Üstelik sadece o da değil.
“Nefret ediyorsan söyle. Bu ilgiyi istemiyorsan bunu dile getir. Yapman gereken tek şey bu, değil mi? Öyleyse neden bu kadar kıvranıyorsun?”
Shion kafasını çalıştırmıyor gibi görünse de aslında son derece mantıklı bir noktaya değinmişti. Bu düzene kesinlikle karşı çıkmıyordu; sadece onu bir cevap vermeye zorluyordu.
Şu ana kadar hiçbir itiraz yoktu, yani kimse bunun etik dışı veya iğrenç olduğunu düşünmüyordu. Ve evet, iş canavarlara gelince kural açık: Güçlü olan hayatta kalır. Koyduğum kanunlar esasen en güçlülerimizin tüm kaynaklarımızı tekeline almasını önlemek içindi. Herkes aynı fikirde olduğu ve kimse şikayet etmediği sürece karşı çıkmam için bir neden göremiyordum.
“Benimaru, daha ne kadar bu konu üzerinde kararsız kalacaksın? Böyle kararsız davranmaya devam edersen, öbür dünyadaki baban sana gülecek.”
“Souei… Öyle diyorsun ama babam annemden başkasını sevmedi ve Shuna ile beni dünyaya getirdiler. Benim de aynısını istememde ne yanlış var?!”
Alışılmadık derecede gergindi. Souei’nin tespiti tam yarasına basmış olmalıydı… Ama zerre taviz vermiyordu.
“Yanlış olduğunu söylemiyorum. Kimi sevdiğin konusunda kafan karışmış gibi ama tam da bu yüzden çocuk sahibi olmalısın, değil mi? Bir kadınla bir erkek birbirlerini sevmedikçe çocuk sahibi olamazlar. İkisine karşı da hiçbir sevgi duymuyorsan, en başından onlara hayır de gitsin. Ama onlara karşı en ufak bir duygun bile varsa… o zaman ikisini de al ve bize sonuçları göster!”
Bu felaket derecede bodoslama bir yaklaşımdı, Souei. Aslında şaşırtıcı derecede tacize yakındı—ama bunu söylerken bir yandan da çok havalı görünüyordu. Bu adam beni deli ediyor.
Fakat bu mantık canavarlara da gayet uygun gelmişti. Bunu unutmuştum ama işin içinde sevgi yoksa gerçekten de çocuk sahibi olunamıyordu. Benimaru’nun çıkmaza girmesinin sebebinin, aynı anda iki kişiyi sevmenin sadakatsizlik olacağını hissetmesi olduğunu tahmin ediyordum—ama sadece birini seçmek de diğerini üzecekti. Tüm bu süre boyunca cevap vermeyi ertelemesinin sebebi buydu. Bu tarz bir düşünce yapısını kesinlikle takdir ediyorum. Ama Souei’nin tavsiyesine uyup “bazı sonuçlar gösterirse”, sorunları çözülmüş olmaz mıydı?
“Alvis! Bakalım Lord Benimaru’nun çocuğuna ilk kim hamile kalacak!”
“Beni bu konuda yenemezsiniz, Leydi Momiji. Aşkım gerçek—tek yapmam gereken Lord Benimaru’nun kalbini kendime çekmek!”
En zor kısmının o olduğunu düşünmüştüm… Ama her halükarda, pek bir şey için endişeleniyor gibi görünmüyorlardı. Olay tamamen Benimaru’nun ne hissettiğine bağlıydı.
“Benimaru, şu anda ulusal bir kutlamanın ortasındayız. Aynı zamanda senin askeri hizmetlerini de onurlandırmamız gereken bir yerdeyiz. “İstediğin kadar bencil olmaya hakkın var, tamam mı?” “O yüzden lütfen bana samimi bir cevap ver.” “Momiji ve Alvis’in sevgisine karşılık verecek misin vermeyecek misin?” “Hangisi?”
Benimaru hayır derse bu konuşma burada biterdi. Ama demezse…
“Momiji… Alvis… Lord Rimuru’yu koruyan bir samuray olarak her an yanınızda olamayabilirim. Durum böyle olsa bile yine de beni seçecek misiniz?”
Benimaru son derece samimiydi. Onların geleceğini bile düşünüyordu. Eğer bir baba olur ve bu hayatta hiçbir ukdesi kalmazsa bir ilah-oni’ye evrimleşecekti—ve bu gerçekleşip de fiilen sonsuz bir yaşama kavuştuğunda, Momiji ve Alvis ile ilgilenebilecek bir durumda olabilecek miydi? Bu çok haklı bir noktaydı. Evrimleşen tek kişi kendisi olacağı için eşleri geride kalacaktı… türlü türlü şekillerde.
Böyle bir durumda hemen net bir cevap istemek biraz acımasızca olurdu, değil mi? Bunu gözümde canlandırması benim için biraz zordu ama sevdiklerimin benden önce göçüp gitmesini kesinlikle istemezdim. Belli birinden de bahsetmiyorum—bu tüm dostlarım için geçerli. Dolayısıyla Benimaru’nun endişesini anlayabiliyordum ve Momiji ile Alvis’in bundan dolayı üzülebileceğini düşünmüştüm—fakat korkularım yersiz çıktı.
“Bu hiç sorun değil! Çocuğumuzu büyüttükten sonra, ben de evrimleşmenin bir yolunu bulurum.”
“Katılıyorum. Benim için evrimleşmek mümkün olmasa bile, çocuklarımın yokluğumda size teselli olacağını biliyorum.”
Vay be. Güçlü kadınlar. Katıksız kararlılıkları karşısında en ufak bir sarsıntı bile yaşamamışlardı. Ve Benimaru bunu duyunca yüzünde rahat bir tebessüm belirdi.
“Lord Rimuru! O halde iki eş almama izin verir misiniz?”
Burada hayır dememe imkan yoktu, zaten diyecek de değildim. Belki ileride pişman olacağım bir emsal oluşturuyordum ama insanlar bunu örnek teşkil eden askeri başarılar karşılığında özel ayrıcalıklar tanımam olarak görürlerse, belki de daha sıkı çalışmak için onlara biraz daha şevk ve motivasyon sağlardı. Eh, pekala o zaman. Benimaru sert ve istifini bozmaz biri gibi davranıyor olabilir ama aslında çok temiz kalplidir. Eğer ben araya girmeseydim muhtemelen sonsuza kadar bekar kalırdı, bu yüzden bunu doğru zamanda doğru fırsat olarak görelim. Endişelendiğim bir şey varsa, o da aynı anda hem Momiji’yi hem de Alvis’i sevme hususunda üstlendiği görevdi… Ama Benimaru’nun bunun üstesinden gelebileceğine inanalım gitsin.
Doğru ya. Ona son cesaret verici sözleri söyleme vakti gelmişti. Sandalyemden aşağı atladım, insan formuma dönüştüm ve sesimi yükselttim.
“İzin verilmiştir! Adım üzerine, Benimaru, Momiji ve Alvis arasındaki ruh birliğini burada resmen onaylıyorum!”
Canavarlar için “evlilik”, ruhların birleşmesi olarak kabul edilirdi. Ve bu sadece bir metafordan ibaret de değildi—unutmayın, sevgi olmadan çocuk sahibi olunamazdı. Bu yüzden bu yeni ifadenin buraya uygun olduğunu düşündüm.
Sözlerimi duyan Benimaru’nun yüzünde bir gülümseme belirdi. Neşeyle harmanlanmış, yanakları kıpkırmızı olmuş bir gülümsemeydi—ama yine de başı dik bir şekilde Momiji ve Alvis’e sarıldı.
“Size teşekkür ederim. Ve ikisini de sevme konusunda tüm samimiyetimi göstereceğime söz veriyorum!”
Benimaru’nun bu görkemli sözleri Momiji ve Alvis’in gözlerinden sevinç gözyaşları dökülmesine neden oldu. Duygularına o kadar yenik düşmüşlerdi ki söyleyecek söz bulamıyor gibiydiler. Dürüst olmak gerekirse Benimaru’yu kıskanıyorum. Bir yanında güzel, genç bir kız, diğer yanında daha olgun bir güzellik—adeta iki elinde iki çiçek. Ama bu konularda ne kadar geç açılmış olsa da, gelecekte aşması gereken pek çok zorlukla karşılaşacağına eminim. Tabii yorum yapacak kişi pek ben sayılmam. Bu noktada eşeysiz ve cinsiyetsizim, yani bu durum beni pek ilgilendirmiyor…
*
Benimaru’nun bu sözüyle koloseum alkışlarla inledi. Shuna ağabeyini mutlulukla tebrik etti, Shion ise sadece kendisinin bildiği nedenlerden ötürü gururla alkış tutuyordu. Kalabalığın tezahüratları arasında bazı kıskançlık ve sitem sesleri duyabiliyordum ama bu sadece herkesin onu ne kadar önemsediğini gösteriyordu.
Ve böylece Momiji, Alvis ve Benimaru yeni birlikteliklerini koloseumdaki coşkulu tezahüratlar eşliğinde kutladılar. Hemen parti aşamasına geçmek isterdim ama burada hala bir etkinliğin ortasındayız ve önce evrim ritüellerini aradan çıkarmak istiyorum. Şimdilik sadece bu duyuruyla yetineceğiz. Zafer kutlaması kılığına bürünmüş bu evrim etkinliği bittiğinde, Benimaru’nun düğününü ağırdan alarak yapmak için daha fazla vaktimiz olacak. Bugünün ilerleyen saatleri için planlanmış başka bir parti daha var ama—heyt be—ne kadar eğlence, o kadar neşe.
Bu yüzden mutlu üçlünün görevlerinin başına dönmesine izin vererek Shuna’ya onlar için gerekli düzenlemeleri yapmasını emrettim ve bitmek bilmeyen tezahüratları dindirmek için elimi kaldırdım. Çok beklenmedik bir olaylar zinciri olmuştu. Gözümün ucuyla Gobwa’nın gözyaşlarına boğulduğunu (ve Phobio’nun nedense onu teselli ettiğini) görebiliyordum ama bunu düşünecek vakit yoktu. Bu işi devam ettirelim.

Slime formuma dönüp sandalyeme yerleştim. Ben oradayken Shuna’nın vakur sesi koloseumda yankılandı; ortamdaki coşku hâlâ tavan yapmış durumdaydı.
“Üç büyük komutanımız, lütfen öne çıkın!”
Kastedilenler Birinci, İkinci ve Üçüncü Ordu Birliklerimizin komutanlarıydı—yani başka bir deyişle Gobta, Geld ve Gabil. Üçü de önümde diz çökmüştü.
Açılışı Gobta ile yapalım bakalım. Yüzünde beklenti dolu bir ifadeyle doğrudan bana bakıyordu.
“Öhö-öhö! Gobta, sana hiçbir ödül vermeyeceğim!”
“Haaaa? Aman be, bu da ne böyle? Çok kötüsünüz! O zaman beni niye çağırdınız ki?”
“Güzel bir soru! Sana verecek bir ödülüm olmayabilir ama bunun yerine sana yeni bir ayrıcalık tanıyacağım.”
“Bir ayrıcalık mı?”
Dünyadaki tüm ruhları toplasanız bile Gobta evrimleşmezdi. Filizlenen bir yetenek abidesi olabilirdi belki ama bu ödüle hak kazanmıyordu ve elimden bir şey gelmiyordu. Ona bazı silahlar veya zırhlar bahşetmeyi düşündüm fakat halihazırda verdiklerimden daha fazlasını idare edebileceğini sanmıyordum. Zaten kendisi ve Ranga o birleşik canavara dönüşebiliyorlardı, bu yüzden yarım yamalak bir zırha ihtiyacı olduğunu düşünmüyordum.
Nakit ödülünü ise unutun gitsin—kayda değer bir şey için kullanacak değildi ya. Zaten ordu komutanı olarak iyi bir maaş alıyordu; her ay ona paraya dönüştürebileceği bir sürü puan veriyordum, bu yüzden rahat bir hayat sürdüğünden emindim. Eğer burası bir insan krallığı olsaydı, muhtemelen ona toprak tahsis edip kendisini kont falan yapardım ama Tempest pek o sistemle işlemiyordu. Zaten herhangi bir yönetim yeteneğine de sahip değildi, bu yüzden bunu düşünmek manasızdı.
Bu yüzden ben de bunun yerine Gobta’ya özel bir ayrıcalık tanımaya karar verdim. Kavram Gobta’nın idrak edebileceği türden değildi; buna sadece “ayrıcalık” demek anlaması için muhtemelen fazla muğlaktı. Ona cevabı verelim bakalım.
“İşbu vesileyle sana, benimle şimdi olduğu gibi rahat ve teklifsiz bir üslupla konuşmaya devam etme ayrıcalığını bahşediyorum!”
Şaşkınlıktan donakalan Gobta’ya bakarak sırıttım. Ve o daha kendisine söylediğim şeyi anlayamadan, Benimaru için atılandan bile daha güçlü bir tezahürat—ya da daha doğrusu öfkeli bir nida—yükseldi. Bu katıksız bir kıskançlıktı ve bunu gizlemenin hiçbir yolu yoktu. Shion ve Shuna bile Gobta’ya korkunç bakışlar fırlatıyorlardı. Ne kadar gıpta ettiklerini tahmin bile edemezdim.
“Şey… Ağam, ciddi misiniz?”
“Hani, sen zaten öyle süslü püslü konuşmayı beceremiyorsun, değil mi? Denediğinde de eline yüzüne bulaştırıyorsun, ben de bu fırsattan yararlanıp bunu senin resmi bir hakkın haline getiriyorum.”
Gobta’nın bana saygı duyduğunu hissedebiliyorum elbette ama bu durum konuşma üslubuna pek yansımıyor. Yani, insanlara her zaman benimle istedikleri kadar rahat konuşabileceklerini söylüyorum ama bu çoğu kişi için zor görünüyor. Bu arada, yüksek rütbeli yetkililerden Gobta’nın bu doğal konuşma tarzının ne kadar laubali olduğuna dair sık sık şikayetler alıyorduk. Bana bu konuda bir şey yapmam gerektiği söyleniyordu, aksi takdirde diğer herkesin kötü görüneceği iddia ediliyordu.
Bu durum büyük bir angaryaya dönüşmeye başladığı için ben de ona bu şekilde konuşma “hakkı” vermeye karar verdim. Seyirciler arasında Phobio ve Jaine gibi yabancı konuklar da vardı, bu yüzden bu fırsatı değerlendirip haberi yaymanın Gobta sorununu çözmeye yardımcı olacağını düşündüm. Dış görünüş ve otorite gibi şeylerin bazı insanlar için büyük meseleler olduğundan eminim ama canavarlar olarak bizde asla bu kadar katı kurallar yoktur. Ben sadece canımın istediğini yaparım. Önemli olan dış görünüş değil, iç güzelliktir; Gobta da bunun harika bir örneğidir. Kulağa küçük bir ukala gibi gelebilir ama sadakati son derece gerçektir. Bunu gözlerinde görebiliyordum—benim için ölmeye son derece gönüllü olan gözlerinde. Bu yüzden ona bu “ayrıcalığı” verdim.
“Çok teşekkür ederiiiiiiiiiiiiiiiiim!”
Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Gobta ayağa kalktı ve vücudu dik bir açı oluşturana kadar öne eğildi. Aşırı sevindiği her halinden belliydi—belki de üslubunu düzeltmek için çabalayıp duruyordu ama öyleyse bile feci şekilde çuvallamıştı. Bir bakıma bu, Gobta’ya verebileceğim en iyi ödüldü ve bu beni de mutlu etmişti. Ona hediye beğendirmek de ne zordur arkadaş.

Gobta işi tamam. Sıradaki Geld’di.
“Şimdi, Geld—bugünden itibaren kendini Mâni Lordu olarak anabilirsin!”
“Unvanı memnuniyetle kabul ediyorum, Efendim! Ve ben Geld, bu isme layık olmak için elimden gelenin en iyisini yapacağıma söz veriyorum!”
Güzel. Güçlü bir cevaptı. Kalabalık tezahürat ederken sesimi fısıltı seviyesine indirdim.
“Ve senin üzerinde de Benimaru’ya uyguladığım evrim ayinini deneyeceğim.”
“Ne…?”
Her seferinde bunu açıklamak tam bir baş belası olacaktı, bu yüzden ruh bahşetmeyi planladığım herkesle bir Düşünce İletişimi kurdum. Herkes bağlandığında, Düşünce Hızlandırma’yı da kullanmayı ihmal etmeyerek evrimin onlar için ne anlama geldiğini hepsine açıkladım. Bu sayede, bu önemli konuşmayı gerçek zamanda birkaç saniyeden daha kısa bir sürede yapabildik.
Ben konuşmamı bitirince Geld, Düşünce İletişimi üzerinden cevap verdi.
(Bu teklif için minnettarım Efendim, ancak bunun için benden daha layık olanlar var mı diye merak ediyorum. Gözlemcimiz olarak görev yapan Carrera, bu savaşta çok daha başarılıydı. Eğer o da buna layıksa, lütfen benim yerime o olsun…)
Hım. Yani uyanış teklifini reddediyor muydu? Gerçi benim bu sefer Carrera’yı evrimleştirmeye hiç niyetim yoktu. Evet, çok büyük katkı sağlamıştı ama mevcut haliyle bile bu kadar büyük bir tehditken, daha da fazla güç kazanıp kontrolden çıkmasına izin veremezdim. Öncelikle bu evrim meselesinin nasıl sonuçlanacağını görmemiz gerekiyordu; bu yüzden işe başlamak için eski muhafızlardan daha fazlasını evrimleştirmek istiyordum, çünkü onların güvende olacağına güveniyordum.
Bütün bunları Geld’e ilettim ama o hâlâ biraz kararsız görünüyordu.
(Evet ama ben, bilemiyorum…)
Ah. Sanırım Geld de bundan sonra kontrolden çıkma ihtimalinden biraz endişeleniyordu? Ayrıca belki de bu, kefaretini ödeme şekliydi. Bir süre önceki Ork çılgınlığı Jura Ormanı’nın dört bir yanına felaket yaymıştı ve bundan sorumlu lider olarak Geld, her zaman kendisine ağır bir disiplin uyguluyordu. Gözleri güçlü bir kararlılıkla parıldıyordu ve şu anda doğrudan bana bakıyordu. Ben de ona şöyle dedim:
(Bunu dert etme Geld. Eskiden Ork Felaketi dedikleri Geld kontrolden çıkmış olabilir ama bu bile arkadaşların uğrunaydı, değil mi?)
Artık kontrolden çıkacağını sanmıyordum. Eğer bu tür bir kararlılığa sahipse, elindeki güç ne olursa olsun kontrol edebilmelidir. Ve aramızdan hiç kimse geçmişte yaşananlar yüzünden Geld’i artık dışlamazdı.
(Hâlâ bu konuda sorumluluk hissettiğini biliyorum ama sana güveniyorum. Ve yeni kazandığın güçleri hepimizi korumak için kullanabileceğini biliyorum!)
Geld evrimleştiğinde, ona tabi olanlar da lütuflar alacaktı. Bu da tüm ulusumuzun savunmasını güçlendirecekti. Ona durumu bu şekilde açıklayınca, Geld’in gözlerinin eskisinden de parlak bir şekilde ışıldadığını fark ettim.
(… Eğer durum buysa, teklifi minnetle kabul ediyorum!)
Harika; kabul etti. İşte tanıdığım Geld buydu. Sadece kendisi için değil, tüm yoldaşları için çalışan bir adam.
Bu arada, Geld dışında sadece bir kişi daha başlangıçta teklifi reddetti. Bazılarının tereddütleri var gibiydi ama geleceğe dair beklentileri endişelerine galip geldi. Önceden onlarla bunu konuşmadığım için benim hatamdı ama bana kalırsa bu işte ivme kazanmak önemliydi. Herkesin kabul ettiğini görmek beni çok rahatlattı.
Böylece Düşünce İletişimi’ni kapattım ve parti havasına geri döndüm.
“Benim için harika bir iş çıkardın. Ödül olarak sana bunu veriyorum.”
Shuna’ya işaret verdim. Gülümseyerek başını salladı ve Geld’e önceden hazırladığımız bir ekipman setini uzattı. Savaştan toplanan ve Garm ile danıştıktan sonra üzerinde değişiklikler yaptığım, her ikisi de Efsane sınıfı bir zırh ve kalkan setiydi. Bu ekipman Geld’in kendi aurasına tepki veriyordu, yani onu sadece onun kullanma hakkı vardı; Garm’ın bile kopyalayamayacağı Kutsal Ruh Zırhı ile aynı mantıkta çalışıyordu.
Efsane sınıfı ile Tanrı sınıfı ekipman arasındaki fark, ekipmanın kendisinin olgunlaşmasında—yani ekipmanın yetenek kapasitesinde yatıyordu. Zırh yıllar içinde çeşitli şekillerde evrimleşir ve gereken yıl sayısı kullanılan malzemelere bağlıdır. Denkleme yetenekli bir sahip eklendiğinde, evrim hızı da muazzam şekilde artar. Geld’in yetenekleri savunmaya yönelik olduğundan, bu ekipman Efsane sınıfı olsa bile savunmasını hemen Tanrı sınıfına rakip olacak noktaya çıkaracağını öngörüyorum. Ayrıca Raphael’in gördüğü kadarıyla zırhın, Geld’in evriminden ek lütuflar alma olasılığı oldukça yüksek. Bu gerçekleşirse, Tanrı sınıfı bir derece kaçınılmaz olur ve Geld inanılmaz savunma takviyeleri kazanır.
Böylece Geld ödülünü hürmetle kabul ederek önümde eğildi.
【Soru】 【Özne Geld’i evrimleştirmek için belirlenen yüz bin adet ruhu kullanmak istiyor musunuz?】
【Evet】
【Hayır】
İçimden evet diye geçirirken Geld’e tekrar seslendim.
“Bunca zamandır sana çok fazla ağır iş yükledim. Şimdi dinlenip rahatlaman ve gelecekte ne istediğini hayal etmen için iyi bir fırsat.”
Geld’in sadece savaşta değil, şehrimizin inşaatında da büyük bir rol oynamaya devam etmesini planlıyordum. Bunca zamandır inanılmaz derecede çok çalışıyordu ve neredeyse tam bir gün izin bile almamıştı. Tanıdığım en çalışkan kişi o olabilir, bu yüzden bu fırsatı değerlendirip biraz kafa dinlemesini gerçekten umuyorum.
“Evet, Efendim! Bu teklif için gerçekten minnettarım!”
Geld bana sıcak bir şekilde gülümsedi. Sonra, Hasat Festivali’nin getireceği evrimsel uykudan kaçınmaya çalışıyormuşçasına, sakince sırasına geri döndü.

O uykululuğu nasıl def edebilirdi ki? Hiçbir fikrim yok. Fakat buna hayranlıkla bakarken, sıradaki yarışmacımıza döndüm: Gabil. Havada geçen o muhteşem performansıyla Üçüncü Ordu Kolordusu’na liderlik etmişti ve kendisini bu yüzden övdüğümde, mahcup bir ifadeyle yere baktı.
“Hâlâ buna lâyık değilim efendim. Liderlikteki beceriksizliğim, kendi adamlarımdan bazılarının yaralanmasına yol açtı… Bu yetersizliğim gerçekten de beni utandırıyor.”
Şey, senin durumunda bunu fazlasıyla hak etmiştin, değil mi? Savaşın ortasında o sihir direnci eğitimini seansını yapmak da ne oluyordu… Kimsenin bu konuda seni örnek alabileceğini sanmıyorum. Ya da kimsenin almasını istemezdim doğrusu. Her şey bittikten sonra Ultima bana ayrıntılı bir brifing vermişti ve gerçekten de ne kadar aptalca davrandığına şaşırmıştım. Hatta bu yüzden onu cezalandırmamı bile tavsiye etmişti. Ne ara böyle deney sevdalısı bir pisliğe dönüşmüştü bu adam?
Yine de bunun sayesinde, Gabil ve ekibinin kertenkele-adamlar arasında benzersiz bir yetenek olan Ejderha Bedeni‘nin sırrını çözdüğü anlaşılıyordu. Sanırım bu, öfkemin tüm gazabıyla yüzleşmesini engellemeye yeterdi.
Neyse, bütün bunları bir kenara bırakalım. Düşünce İletişimi’ne geçiş yaptım; herkesin içinde ona bağırsam bu tam tersi bir etki yaratırdı. İşleri gizli tutmak en iyisiydi.
(Savaşın ortasında deney yapma kararın hakkında daha sonra etraflıca konuşacağız, fakat Ultima bana bir teklifte bulundu. Sana büyü zerrecikleri yönetimi hakkında daha fazla şey öğreteceğini söyledi.)
(Ne?!)
(İblisler bilirsin işte, büyü zerreciklerini senin benim gibi nefes almak kadar rahat kontrol edebildiklerini söylerler. Sana bunun bir kısmını öğrenmende yardım edeceğini söyledi, o halde neden senden ders almasını istemeyesin?)
Belki de cezalandırılmak Gabil’i sadece mutlu ederdi ya da Ultima’nın onu yola getirmesi onun için daha iyi olurdu. Ama kim bilir, eminim Ultima bile insanlara nasıl nazik davranacağını biliyordur. Onunla biraz zorlu bir süreçten geçmesinin, yaptıklarını sorgulamasına yardımcı olacağını düşündüm. Kararımın arkasındaki mantık buydu.
(Efendim, bizler hâlâ yolun başındayız. Ben, Gabil, daha da büyümek için bana verilen bu fırsattan ötürü ne kadar teşekkür etsem azdır! Hepimizin Ejderha Bedeni’nde ustalaşabilmesi adına beklentilerinizi karşılamak için elimden gelen her şeyi yapacağım!)
İsteksiz olacağını sanmıştım ama tepkisi şaşırtıcı derecede olumluydu. Anlaşılan buna hazırdı.
Geriye dönüp baktığımda, Gabil’in eskiden kendini fazla kaptırıp Gobta’dan dayak yediği günleri neredeyse özlüyorum. O saf kişiliği artık oldukça sakinleşmişti; etrafındaki atmosferi okuyabiliyordu ve bu da ona deneyimli bir savaş lorduna yakışır belirli bir asalet kazandırmasına yardımcı oluyordu. Kendi söylediği gibi hâlâ kat etmesi gereken çok yol olabilir ama her zaman ihtiyaç duyduğu niteliklere sahipti; acı yenilgiler ile Vester ve ekibiyle etkileşimleri sayesinde, eskiden sahip olmadığı bir düşünce derinliği kazanmıştı.
Bu noktada artık ona gerçekten güvenebilirdim. Biriktirdiği tüm o deneyimler gerçekten büyümesini sağlamıştı; işte bu yüzden ona bu güç için lâyık olacak şekilde güvenebiliyordum.
“Sana gücümü bahşedeceğim —ve onunla birlikte, yeniden adlandırılmış olan Ejderha Lordu olarak uyanacaksın!”
Böylece Gabil’e ruhlarımı verdim ve onun uyanışı ile evrimi için zemini hazırladım. Geld’in aksine etkisi anında ve dramatik oldu. Koyu mor pulları daha kırmızımsı bir ton kazandı ve ateşli bir büyü zerrecikleri dalgası tüm vücudunu sarıp sarmaladı. Ancak Gabil buna katlanmakta hiç zorlanmadı, tam bilincini koruyarak ve saf irade gücüyle yeni bulduğu bu kuvveti kontrol etti. Bu deney hiç de boşa gitmemişti; bizim için gerçek meyvelerini veriyordu.
“Rarrrrrrrh! Güç içimde kaynıyor! Teşekkür ederim, Rimuru-sama! Bundan böyle kendime Ejderha Lordu diyeceğim ve güçlerimi efendim ile ulusum için kullanacağım!”
Gabil’in vücudundan fırlayan şiddetli yıldırımlar etini adeta kavurdu. Fakat bir anda bedeni iyileşti ve kendini çok daha güçlü bir forma dönüştürerek yeniden inşa etti. Sanırım işe yaramıştı—ve belki de ona bir lord demeyi uygun görmemin bir lütfu olarak, şakaklarından muazzam boynuzlar filizlendi. Oldukça cüretkârdı ama iyi görünmüşlerdi. Güce dayandığı kadar asil de olan gerçekten dikkat çekici bir evrimdi ve bunu kabul etmekten mutluluk duyuyordum.
Böylece Ejderha Lordu Gabil doğmuş oldu.
Yine de Hasat Festivali’nin etkilerinin kişiden kişiye nasıl değiştiğini görmek ilgi çekiciydi. Ben istem dışı derin bir uykuya dalmıştım ve Geld’in de şu an aynı kaderle savaştığını hissedebiliyordum. Ancak Benimaru’nun hâlâ ilgilenmesi gereken bazı ekstra ev ödevleri vardı; Gabil’in durumunda ise her şey birkaç saniye içinde baştan sona olup bitmişti.
“Gabil-sama! Ben de güçlendiğimi hissediyorum!”
“Evet!”
“Ben de öyle. Efendim, bunu yine başardınız!”
Neşeli sesler Üçüncü Ordu Kolordusu’nun sıra sütunları boyunca duyulabiliyordu. Bunlar Hiryu Takımı’nın yüz kişilik üyelerinden geliyordu. Görünüşe göre Mavi Birlikler’i oluşturan kertenkele-adamlar da kendi kutsamalarını almışlardı. Aslında, üç bininin hepsi de gözümün önünde birer ejderha-adama evrimleşmişti.
Artık Hiryu Takımı tam bir A dereceye yükselmiş, orta kademe iblislerle aynı seviyede değerlendirilecek kadar savaş becerisi kazanmıştı. Bu biraz Ejderha Bedeni’nin kalıcı olarak etkinleştirilmesine benziyordu, bu yüzden yeteneğin kendisi artık onlar için devre dışı kalmıştı. Derilerini ejderha puluna dönüştüren Pul Dönüşümü yeteneğini de kaybetmişlerdi, ancak bunun yerini yeni bir yetenek olan Ejderha Derisi almıştı.
Güçlerini kontrol etme konusunda Ultima’nın onlara koçluk yapmasına izin vereceğim ama bu yeni yetenek gerçekten ilgimi çekmişti. Temelde, vücudu kendi kendini onaran bir zırhla kaplamak için etraftaki büyü zerreciklerini içine çekiyordu. Beden Zırhı yeteneğiyle aynı prensipte çalışıyordu ancak çok daha fazla savunma kabiliyetine sahipti. Ayrıca hatırı sayılır miktarda yaralanmayı da yenileyebiliyordu; bu da kullanıcının herhangi bir zırha olan ihtiyacını ortadan kaldırıyordu —fena sayılmaz, güzel maliyet tasarrufu.
Dahası, yetenek kişiden kişiye değişiyordu ve gücü kullanıcının gücüyle birlikte artıyordu. Örneğin Gabil’in Ejderha Derisi yeteneği ona Tanrı sınıfı bir zırhın korumasını veriyordu; neredeyse her şeyi savuşturan kusursuz bir kalkan gibiydi. Hâlâ kertenkele-adamlar olabilirlerdi ama güçleri o kadar yüksekti ki onları tamamen yeni bir ırk olarak adlandırmak abartı olmazdı. Hâlâ pek insan gibi görünmüyorlar, epey kertenkelemsi duruyorlardı… Ama bu onların kendi motivasyonlarına kalmıştı, o yüzden pek umursamadım.
Atlamamam gereken birkaç kişi daha vardı.
İşin ilginç yanı, Soka ve onun emrinde hizmet eden dört ejderha-adam muhafız da Gabil’in evriminden etkilenmişti. Bu ejderha-adamlar zaten sürekli insan formundaydılar; bu da doğal savunmalarının akranlarının yanına bile yaklaşamadığı anlamına geliyordu, fakat çok daha yüksek bir hıza ve saldırı gücüne sahiptiler. Ejderha Bedeni yeteneğine sahiptiler ancak arkadaşlarının aksine, yetenek etkinleştirildiğinde bile hâlâ belirli bir insan görünümünü koruyorlardı. İstediklerinde ejderha pulları ve kanatları çıkarabiliyorlardı ama Ejderha Bedeni ile her şeyden çok ejderhamsı bir büyü doğumluya benziyorlardı. Gabil ve diğerleriyle aynı türdenlerdi ama tamamen farklı bir evrimsel yol izliyor gibiydiler—bir sonraki evrimin onları tamamen farklı bir tür yapmasına şaşırmazdım.
Güç açısından Soka’nın ekibi, kendilerine üst düzey büyü doğumlu diyebileceğiniz noktaya kadar Hiryu Takımı’ndan daha güçlüydü; Soka ise bir Baş İblis ile aynı seviyeye ulaşacak kadar büyü zerreciği enerjisine sahipti. Tam da beklediğim gibi, gerçekten çok önemli bir adım atmışlardı.

Şimdi onların sıradaki yerlerine dönmelerini sağlayalım ve bir sonraki şanslı kazananları sahneye alalım.
“Ranga! Hakuro! Testarossa! Ultima! Carrera! Yukarı gelin!”
Ranga olmadan Gobta düşünülemezdi. Hakuro dışında yakın bir danışmana sahip olmayı hayal bile edemiyordum. Gözlemci ve istihbarat görevlisi olarak hizmet veren üç iblis hanımefendiye ise zaten diyecek yoktu.
Emrim üzerine Ranga gölgemden dışarı süzüldü. Hakuro da biraz zombi gibi, sürünen adımlarla öne çıktı. Testarossa her zamanki gibi zarifti; Ultima hafif ve neşeliydi; Carrera ise bir kraliçe kadar heybetliydi. Hepsi platforma çıkıp önümde diz çöktü.
Madem bu kadar güzel dizilmişlerdi, ödüllerini sırayla vereyim dedim. İlk olarak Ranga. Gobta’yı kurtararak harika bir iş çıkarmıştı.
“Ranga, Gobta ile bir takım halinde savaşmakta ustalaştığını görebiliyorum. Ayrıca ona korumanı sunduğun için sana teşekkür ederim.”
“Rica ederim efendim. Ben sadece herkesin yapacağı şeyi yaptım!”
Ha-ha-ha. Çok tatlıydı. Ama seni övmemden mutlu olduğunu biliyorum, bu yüzden kuyruğunu her tarafa sallamayı keser misin lütfen?
“Bugünden itibaren kendine Yıldız Lordu diyebilirsin!”
“Evet, efendim!”
Minnettar bir ulumayla bunu kabul etti ve ardından aramızdaki ruh koridoru açıldı. Evrimi tıpkı benimki gibi hemen başladı ve Hasat Festivali vakit kaybetmeden devreye girdi.
“Gnnnhh… Efendim…”
“Uykun mu geldi? Zorlama kendini.”
Kendini tutmasına gerek yoktu. Ranga’yı tekrar gölgeme çekip içeride dinlenmesine izin verdim. Tahmin etmem gerekirse, diğer iblis kurtlar da kendi kutsamalarını alacaklardı—evrimin nasıl sonuçlanacağını görmek için sabırsızlanıyordum. Ranga, hakkını yememek lazım, gücün onu ele geçirmesine izin vermeden gölgemde sessizce uykuya daldı.
Böylece dört kişi tamamlanmış oldu. Şu an itibarıyla endişelenecek bir şey görmüyordum ama sonuna kadar dikkatli olmakta fayda vardı sanırım.
Sırad照 Hakuro’daydı.
“Gobta’nın danışmanı olarak rolünü uzman bir elle yerine getirdin. Bunun için sana teşekkür ederim.”
“Aman, saçmalamayın lütfen. Gobta muazzam bir şekilde olgunlaştı. Çok geçmeden benim yardımıma neredeyse hiç ihtiyacı kalmayacak.”
“Hayır, hayır, senin var olmanla olmaman arasında dağlar kadar fark var. Şimdi, ödülüne gelelim…”
“Bir dakika, Rimuru-sama. Müsaadenizle, kızım Momiji’nin isteklerine kulak vermiş olmanız benim için zaten fazlasıyla yeterli.”
Oh. Doğru ya. Öyle demiştim, değil mi? Ama bunu kabul edecek değildim.
(O farklı bir mesele. Ne de olsa Benimaru ve Momiji’nin de mutlu olmasını istiyorum. Ayrıca, bir baba olarak Alvis’in olaya dahil olması konusunda karmaşık duygular beslediğinden eminim, değil mi?)
Bu konuşma için Düşünce İletişimi’ne geçtim, çünkü bu seyircilerin önünde fazla zaman kaybetmeden konuşmamızı sağlıyordu—gerçekten çok kullanışlı bir şeydi.
(Öyleydi, evet. Ama bu genç adama, Benimaru-sama’ya inanıyorum. Ve kızımın gözlerine baktığımda hislerinin gerçek olduğunu biliyorum. Bu yüzden tatmin olmuş durumdayım.)
(Güzel o zaman. İkisini de mutlu edebileceğinden hiç şüphem yok.)
Bir çocuk sahibi olup olamayacaklarını sadece Tanrı bilir ama…
(Böylece…)
(Peki, bana burada bir saniye izin ver. Hakkı olana hakkını vermek önemlidir, bilirsin. Bu yüzden Kurobe’den senin için bir şaheser dövmesini istedim. Umarım onu alır ve tüm emeğinin boşa gitmesini engellersin.)
Doğru ya—onun için Kurobe’den yeni dövülmüş bir kılıcım vardı. Kurobe becerilerini katlayarak geliştiriyordu; bu parçadaki işçilik mükemmelin de ötesindeydi ve onu Efsane seviyesine eşdeğer bir sanat eseri yapıyordu. Bu arada Benimaru’nun kılıcı da tamir için Kurobe’nin demirhanesindeydi. Önceki savaşta, karşılaştığı silah performansı farkı nedeniyle tam potansiyelini kullanamamıştı ve Kurobe bunu duyduğunda hem yıkılmış hem de kılıcı yeniden dövmek için sabırsızlanmıştı. Bana “Yapabileceğimin en iyisi bir kılıç yapacağım,” demişti ve hâlâ bununla atölyesine kapanmış durumdaydı. Bu özel kılıç o seviyede değildi belki ama Kurobe yine de üzerine çok emek harcamıştı ve Hakuro’nun buna bayılacağından emindim.
(Ahhh, Kurobe bunu mu yaptı…? Pekala, bu durumda memnuniyetle kabul ediyorum!)
(Harika. Çekinmeden al öyleyse!)
Güzel, güzel. Eğer reddetmiş olsaydı ne yapacağımı bilemiyordum. Mütevazılık bir erdemdir falan ama gerçekten de buradaki herkesin biraz fazla çekingen davrandığını düşünüyorum. Devam edelim.
“Endişelenme, Hakuro. Bu sadece senin için özel olarak hazırlattığım bir şey. Lütfen almaktan çekinme!”
“Ben, Hakuro, bunu tüm kalbimle kabul ediyorum. Cömertliğinizi boşa çıkarmayacağıma söz veriyorum, Rimuru-sama!”
Ve böylece Hakuro kılıcı kabul etti.
Sıradaki şanslılar ise iblis hanım dostlarımdı.
İlk başta onlarla ne yapacağımdan pek emin değildim. Tek düşündüğüm şey güçlerine güç katmak olsaydı, bu üç İblis Soylusu‘nu evrimleştirmek en iyi seçeneğim olurdu—fakat Benimaru ve Geld’e de söylediğim gibi, şimdilik bundan vazgeçtim. Evet, herkes için yeterli ruhum tam olarak yoktu ama bundan da öte, sonrasında onları kontrol edebileceğimden tamamen emin değildim. Ne kadar güçlenecekleri hakkında gerçekten hiçbir fikrim yoktu, bu yüzden her türlü evrimi askıya almak zorunda kaldım.
Bu üçü Diablo ile aynı rütbedeydi, bu yüzden şimdilik önce Diablo’yu evrimleştirip nasıl bir sonuç vereceğini görmeye karar verdim. Diablo hakkında da endişelerim vardı elbette, çok daha farklı bir anlamda… Ama neyse, bunu dert etmemek en iyisi. Bana kalırsa Diablo, ne olursa olsun türdaşlarının açık ara önündeydi; Özgün İblisler arasındaki güç yelpazesini görmek komikti doğrusu.
Üç iblis hanımefendi doğrudan benim kontrolüm altındaydı ve Diablo’ya emanet edilmişlerdi, bu yüzden Diablo’nun evrimi tamamlandıktan sonra onların evrimini değerlendirmeye karar verdim. Tabii ki şu anda koleksiyonumda üçünü birden evrimleştirmeye yetecek kadar ruh da yoktu. Hepsinin birbiriyle iyi bir dengesi var gibi görünüyordu, bu yüzden birini diğerinden önce evrimleştirmek bazı sorunlar yaratırdı, değil mi? Tehlikeli olurdu da diyebiliriz sanırım. Hepsini aynı anda evrimleştirmezsem bu ciddi sıkıntılara yol açabilirdi.
Geld’in önerisine rağmen Carrera’yı tek başına evrimleştirmeme sebebim de buydu. Ayrıca sadece büyü zerrecikleri sayılarına bakacak olursanız Carrera bu hesapta Diablo’nun bile önündeydi. Ona daha fazla güç vermek fazla riskli bir kumar gibi görünüyordu. Kontrol edilemeyen güç onun—ve belki de bizim—sonumuz olurdu. Nükleer sınıf Kütleçekim Çöküşü büyüsü zaten akıl almaz derecede çılgıncaydı—dikkatli olmazsak Geld gibi kişileri bile havaya uçurabilirdi. Belki de tamamen kontrolü altındaydı ama tereddüt bile etmeden o büyüyü patlatış biçimi beni fazlasıyla endişelendirmişti. Önce güvenlik vesaire—evrimleri hakkında bir karar vermeden önce bekleyip gidişatı görmenin daha iyi olacağını düşündüm.
“Testarossa, Ultima, Carrera—üçünüz de istihbarat görevlisi olarak muazzam bir iş çıkardınız. Topladığınız ruhlar da bugün iyi bir amaç için kullanılıyor. Belki topladığınız şeyleri başkaları için kullanmam hoşunuza gitmeyebilir ama…”
Onlara evrim potansiyelinden hiç bahsetmemeyi düşünmüştüm ama Testa ve arkadaşları o ruhları toplarken gerçekten harika bir iş çıkarmışlardı. Onları habersiz bırakmak nezaketsizlik olur diye düşündüm—ama şiddetle karşı çıktılar.
“Neden bahsediyorsunuz, Rimuru-sama?! Sizden hoşnutsuz kalmamızın imkânı yok!”
“Aynen öyle! Hakkınızı ödeyemeyecek olanlar bizleriz.”
“İkisi de doğruyu söylüyor efendim. Biz zaten tamamen tatmin olmuş durumdayız. Bize bedenler—ve hatta isimler bahşedildi. Bu bizi güçlendirmeye fazlasıyla yetti zaten.”
Üçü de kararımdan herhangi bir hoşnutsuzluk duyduklarını reddettiler. Ve evet, belki de zaten çok güçlüydüler. Üçü de muhtemelen yeni uyanmış Gabil’den hâlâ daha güçlüydü. Onlara hak vermek zorundaydım—ama yine de bir ödülü hak ediyorlardı.
“Bunu sizden duyduğuma sevindim. Bana aklınızın ve kalbinizin her zaman benimle olduğunu hissettiriyorsunuz, bunun için müteşekkirim. Bu yüzden sizin için hazırladığım ödülleri kabul etmenizi istiyorum.”
“Ödüller mi?”
“Ama…”
“Şey… buna hayır diyemeyiz, değil mi?”
Değil mi ama? Hayır deselerdi benim için çok büyük dert olurdu, bu yüzden ilk iş olarak o kapıyı kapatmak istedim.
“Emeğinizin bir karşılığı olarak, burada sizi yönetim kadromun tam yetkili üyeleri olarak tanıyorum. Görevleriniz eskisiyle aynı kalacak fakat savaş zamanlarında size kısmi komuta yetkisi verilecek. Ayrıca size yeni unvanlar da bahşedeceğim.”
Testarossa, Katil Lord oldu. Ultima, Acı Lordu. Carrera ise Tehdit Lordu. Bu unvanları birkaç kişiyle istişare ettikten sonra düşünmüştüm. Sanırım oldukça sert kulağa geliyorlar ama bu savaş sırasında tam olarak yaptıkları şey buydu. Liderler olarak rolleri savaşa odaklanmaktı, bu yüzden bunun oldukça uygun olduğunu düşündüm açıkçası.
“Bugünden itibaren kendinizi bu unvanlarla anmanıza izin veriyorum. Ve bundan böyle, tıpkı eski muhafızlar gibi en yakın sırdaşlarım olarak hizmet etmenizi bekliyorum!”
“““Nasıl emrederseniz!”””
Üçü birden aynı anda başlarını eğdi. Sanırım ödüllerini beğenmişlerdi. Şikâyet etmemeleri iyi bir şey diye düşündüm, onlar da saflarına geri dönerlerken.

Pekala. Bu tempoda devam edelim.
Sırada labirentte benim için iyi performans sergileyen gruplar vardı. Bovix ile Equix’in her birine yeni birer teçhizat seti verildi. Gadora resmi olarak 60. Katın muhafızlığına terfi etti; bu da İblis Dev’in ona emanet edildiği anlamına geliyordu. Böylece Beretta Zindan On Harikası’nın liderliğinden resmi olarak emekliye ayrıldı ve yerini Gadora aldı.
Ayrıca Gadora’ya labirentin dört bir yanına dağılmış araştırma tesislerine erişim izni verdim. Bundan böyle bizim için Ar-Ge çalışmalarını yürütecekti, bu yüzden ona olan güvenimi tam olarak göstermek için harika bir fırsat gibi görünmüştü. Bu habere havalara uçmuş gibi görünüyordu, yani sanırım doğru ödülü seçmiştim. Araştırma verilerimizi çalmaya kalkışırsa icabına o zaman bakarım, ama endişelenmemi gerektirecek pek bir şey olduğunu sanmıyorum. Zaten sevimli, nefret etmesi zor bir ihtiyar; bundan sonra da bizden biri olarak elinden gelenin en iyisini yapacağını umuyorum.
Her şey tıkır tıkır işledi. Sıra asıl ana yemeğe gelmişti. Artık emekli olan Zindan Harikası Beretta ve labirentteki dört Ejderha Lordu teknik olarak doğrudan bana bağlı değildi. Onların patronu Ramiris olduğu için şimdilik bu işlemin dışında tuttum.
Şu anki odak noktam; 90. Katın muhafızı “Dokuz Başlı” Kumara, 80. Katın muhafızı “Böcek Kayseri” Zegion, 79. Katın kat patronu “Böcek Kraliçesi” Apito, 70. Katın muhafızı “Ölümsüz Kral” Adalmann ve 70. Katın öncü muhafızı “Ölüm Şövalyesi” Alberto’ydu. Hepsi de birbirinden tehlikeli tam bir belalılar kadrosuydu. Bu saatten sonra kontrolden çıkacaklarından endişelenmeme gerek yoktu herhalde, ama hadi onları teker teker evrimleştirelim.
İlk sırada Kumara vardı. Ona Kimera Lordu unvanını veriyordum.
Belki de bu savaşta intikamını aldığı içindi ama artık çok daha olgun ve güçlü bir varlık hissettiriyordu. İlk karşılaştığımızda düşmanım olduğunu düşünmek komik geliyordu; hayatın insanın karşısına ne çıkaracağı gerçekten belli olmuyordu. Onu kontrol eden Clayman olsa da arkasındaki asıl isim olan Albay Kanzis’i bizzat kendi yenmişti. Bununla gurur duyuyordum.
Onu labirentte ağırlamamın tek sebebi, Ranga’nın bana onun orman yetiştirmede becerikli olduğunu söylemesiydi. 90. Katı korumasını tavsiye etmişlerdi, ben de aynen öyle yapmıştım. O olmasaydı, kimbilir belki de hâlâ o küçük tilki yavrusu olarak kalacaktı. Güçlü ve genç bir canavar olduğunu öteden beri biliyordum ama bu kadar kısa sürede bir Zindan Harikası’na dönüşeceğini ben bile tahmin edemezdim. Ama ona isim verdikten sonra kaçınılmaz bir kaderdi belki de, ha? Bunu önerdiği için Ranga’ya bir teşekkür borçluydum.
Her neyse, Kumara artık sekiz farklı büyü canavarının efendisiydi. 82 ila 89. Katların patronları olarak görev yapıyorlardı ve her biri Felaket seviyesinde bir tehditti. Hep birlikte Sekiz Lejyon olarak anılıyorlardı ve açıkçası bana biraz tanıdık geliyorlardı. Ona Kumara ismini verdikten birkaç gün sonra yürüyüş yaparken bir bakayım demiştim; Kumara da bu sevimli minik canavarları karşıma çıkarıp arkadaşlarına isimleriyle hitap etmemi istemişti. Canavarlara isim verme konusunda sayısız badire atlattığım için ne kadar büyük bir riske girdiğimin farkındaydım, ancak Kumara’nın tek istediği o kuyruk canavarlarına kendi koyduğu isimlerle seslenmemdi. Bunun yeterince güvenli olduğunu düşünüp görevi öylesine kabul edivermiştim. (Tabii sırf dünyalar tatlısı küçük bir kız masum masum gözlerimin içine bakıyor diye “evet” demediğim açıktır herhalde. İmkânı yok.)
Ve… Şey, olayın buralara varacağını hiç düşünmemiştim. Sonuçta onlara gerçekten “isim vermiş” olabileceğimden şüphelenmeye başlıyorum. Bana gösterdiği o sekiz yaratığın kesinlikle bu şekilde savaşmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.
【Onaylandı. Tam olarak ifade etmek gerekirse, birebir aynı olmasalar da daha önce mevcut olana benzer bir fenomendir. Nihai sonuç, özne Kumara ile kuyruk canavarları arasındaki bağların güçlenmesi olmuştur.】
Ah. Biliyordum.
O zamanlar fark etmemiştim çünkü o gizemli canavarlar ne uyku moduna girmiş ne de başka bir değişim göstermişti; ama onları savaşırken gördüğüm an bunun doğru olabileceği aklıma gelmişti. O sevimli minik yumurcaklar, şimdi inanılmaz derecede vahşi ve güçlü Lejyonlara dönüşmüştü. Tam anlamıyla akılalmaz bir “öncesi ve sonrası” değişimiydi. Herkes şaşkına dönmüştü, ben de öyle. Ne de olsa Kumara benden teknik olarak tek bir isim değil, tam dokuz isim koparmıştı.
Bu sayede Sekiz Lejyon’un her biri onunla daha güçlü bir bağ kurdu. Her birinin emdiği büyü zerrecikleri sayesinde kazandığı güç, Kumara’nın kendisine de geri besleme yaptı ve bugün gördüğümüz o muazzam güce ulaştırdı. Eh, olan oldu artık sanırım. Bütün bunlar yaşanmasaydı Kumara savaşta yenilebilirdi, bu yüzden sonunda her şey tatlıya bağlandığına göre halimden memnunum.
Ruhları Kumara’ya aktardım ve uyanışını bir göz kırpma süresinde tamamlayıverdi. Arkasında sıralanan Sekiz Lejyon parıldayarak tekrar onun bedenine katıldı. Ardından arkasından dokuz kuyruk filizlendi. Orijinal kuyruğu artık altın rengindeydi, diğerleri ise ışıl ışıl parlayan gümüş rengini almıştı.
Hepsi son derece büyüleyiciydi ama Kumara’nın kendi güzelliğindeki evrim çok daha etkileyiciydi. O kadar serpilip çekici bir hal almıştı ki, artık onu toy bir küçük kız olarak hayal etmek neredeyse imkânsızdı. Çekim gücü her zamankinden çok daha fazlaydı. Uzun saçları eski koyu kahverenginden güneş ışığındaki buğday başakları gibi altın rengine dönmüş, sırtından aşağı ipeksi bir parlaklıkla dökülüyordu.
Evrimleşen şey esasen güzelliği miydi yani? Hayır—elbette artık daha fazla büyü zerreciğine sahipti, uyanmış Gabil’i çoktan geride bırakmıştı. Kesinlikle bunu beklemiyordum. Kumara’nın kendisi de savaşta tek başına tutunabilirdi elbette ama gücünün zirvesine ancak Sekiz Lejyon’uyla birleşip kimera moduna geçtiğinde ulaşıyordu.
Tersi bir şekilde, Kumara güçlendikçe Sekiz Lejyon’u da güçleniyordu. Hepsine isim verildiği için ruhuma bağlıydılar ve aynı zamanda Kumara’nın kendi evriminden de kutsamalar alıyorlardı… Ve bu durum, kulağa ne kadar haksızca gelse de, tekrar Kumara’ya geri dönerek onu daha da güçlendiriyordu. Sanki Kumara verebileceğim bütün gücü tek eline toplamış gibiydi. O güzelliğine hiç yakışmayan, sinsice hesaplanmış bir kurnazlık seziyordum sanki. Çok daha doğrucu ve dürüst olan Apito ile pek iyi anlaşamamalarının sebebi bu olmalıydı.
Yine de bu kadar hızlı bir evrimin Kumara’ya ağır bir yük bindirmemesi imkânsızdı. Bilincini açık tutmakta zorlanıyor gibi görünüyordu. Bu gidişle kontrolden çıkma riski taşıyordu ve kendisini fazla zorlamasını istemiyordum. “Geri dönüp dinlen,” diye nazikçe emrettim ona. Biraz bozulmuş görünse de uysalca sözümü dinledi.
Artan gücüne alışırken büyük ihtimalle Ranga gibi derin bir uykuya dalacaktı. Öyle ya da böyle, gelişimini dört gözle bekliyordum. Yani, şu haliyle bile tam bir afet ama ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur. Şimdilik ise koruduğu bölgeye geri dönme vakti gelmişti.

Etkinlik devam etti. Sıradaki isimler Zegion ve Apito’ydu, ben de önce ikincisiyle ilgilenmek istedim.
“Apito, muazzam bir savaş çıkardın. Şu Minitz denen adam, diğer imparatorluk generalleri arasında bile bayağı dişli bir tipe benziyordu. Onunla başa baş bir güç sergiledin, bununla ne kadar gurur duysan azdır.”
Aslında başlangıçta Apito’nun bu kadar güçlenmesini niyetlememiştim. Benim tek derdim bal elde etmekti; kovanları yeterince kaliteli ürün verdiği sürece hâlimden memnundum. Ama işte buradaydı; Böcek Kraliçesi olmuş ve Zindan On Harikası’nın bir parçası haline gelmişti. Gerçekten garip bir durumdu.
“Lütfen öyle söylemeyin. Henüz olmak istediğim yerin yakınına bile yaklaşabilmiş değilim. Tüm soydaşlarımı kaybettim ve buna rağmen ancak berabere kalabildim.”
“Hayır, hayır, öyle değil—”
Bunu reddetmeye çalışıyordum ama Apito’nun tebessümünü görünce duraksadım.
“Bu sefer tam bir zafer kazanamadım. Bu yüzden kendimi bir ödül almaya layık görmüyorum.”
“Şey, yani, evet ama—”
“Yine de bir dilek dilememe izin verirseniz, savaşta ölen soydaşlarımın ruhlarının bir kez daha içimde ikamet etmesine müsaade eder misiniz?”
Bir dakika, ne? Ödül istemiyor olabilirdi ama bu dilek bana fazla cüretkâr göründü! Kafasında her şeye kadir, mucizevi bir balçık olduğum izlenimi kalmış olmalıydı ama yanılıyordu. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olabileceğini kavrayamıyordum ki—
【Rapor. Bu mümkündür.】
Ha, yapabiliyor muyum?!
Galiba buraların her şeye kadir olanı ben değil, Raphael’di.
“Pekala. O halde ölenlerin ruhlarını senin içine zerk edeceğim.”
Apito’nun soydaşları, kendilerine henüz Yeniden Doğuş Bilekliği vermeye fırsat bulamadığımız büyü böcekleriydi. Tam olarak “ruhları” var mıydı emin değildim ama bu tanım uygun görünüyordu.
“Çok teşekkür ederim. Bu beni ziyadesiyle memnun etti.”
Apito doğrudan bir evrim geçirmeye hak kazanmamıştı ama Zegion’ın evrimi sayesinde ona da bir lütuf düşeceğini tahmin ediyordum. Zaten başından beri ne istediğini sormayı planlıyordum, kendisi de durumdan memnun göründüğüne göre doğru yaklaşımı sergilediğimi düşündüm.
Sıra Zegion’a gelmişti. Harikalar arasındaki en güçlü kişi o olduğu için onu şimdilik ertelemeyi düşünmüştüm ama pek endişelenecek bir durum olmadığını da hissediyordum. Sakin tavrına tek bir bakış bile çıldırma riskinin bulunmadığını anlamama yetti. Labirentin en güçlü üyesinden beklenecek bir duruştu tam olarak. Raphael bile onun eşsiz savaş sezgisini kabullenmişti ve büyü zerreciği miktarı Benimaru’nunkine rakip olacak düzeydeydi. Veldora’nın rahlesinde eğitilecek ve mangalardan kapma tuhaf savaş tekniklerini öğrenecek kadar iyi olmasına şaşmamak gerek.
Geçen savaştaki performansını da açıklıyordu bu. Zegion, diğer Harikalar’ın zorlandığı o çelikleşmiş askerleri, imparatorluk ordusunun en güçlü üyelerini tek başına bozguna uğratmıştı. Onların hepsini birden karşısına almışken kaybetseydi tam bir aptal gibi görünürdü… Ama aralarındaki en zorlularını bile hiç zaman kaybetmeden, zahmetsizce ezip geçmişti. Gücünü kesinlikle kanıtlamıştı; hatta açıkçası sıradan bir iblis kralından bile daha güçlü olabileceğini düşünüyordum. “Gerçek iblis kralı” olarak uyanmış olsam bile, büyük bir çuvallama anımda beni hâlâ yenebileceğinden korkuyordum.
Ve ben bu adamı uyandırmak mı istiyordum yani…? Birdenbire bu konuda pek de emin olamamıştım. Diablo ve soydaşları da onu yenememişti üstelik. Artık vazgeçmek için çok geçti, değil mi? Belki de burada uyanmış iblis krallarına denk birkaç varlık yaratıyordum ama artık tırnaklarımı kemirmenin bir anlamı yoktu.
Şimdiye kadar beş kişiye ruh vermiştim ve evrim ritüeli tüm hızıyla sürüyordu—hatta kısa bir süre öncesinden beri içime gücün aktığını hissetmeye başlamıştım. Besin Zinciri yeteneğim, uykudaki alıcıların Hasat Festivali sonuçlarını bana geri besliyordu. Muazzam miktarda bir güçtü fakat bedenim bunu hiçbir sorun yaşamadan özümsüyordu. Sanırım tüm bu terfilere girişmek yedeklerimi tüketiyordu.
Sorun yoktu o halde. Bu tür şeylerde ivme önemlidir, o yüzden hız kesmeden devam edelim derim. Şimdi geri adım atmak yok—devam! Bir de şu açıdan bakın—Zegion sizce ne kadar güçlü bir şeye dönüşecek? Heyecan verici değil mi? Benim için öyleydi en azından. İşin özü şuydu ki, Besin Zinciri sayesinde beni aşma ihtimali olsa bile günün sonunda her zaman ben üste çıkacaktım.
Bunun gerçekten doğru çıkmasını umarak endişelerimi rafa kaldırdım ve ritüele devam ettim.
“Gücün beni hayrete düşürüyor. Açıkçası bu mertebelere ulaşacağını hiç düşünmemiştim.”
“Her şey sizin rehberliğiniz sayesindedir, Efendim Rimuru.”
Hayır, sana mentorluk eden Veldora’ydı…
Bir dakika. Raphael de bu işin arkasında gölgelerde saklanıyordu, değil mi? Belki de Zegion başından beri onun ben olduğumu sanıyordu. Yine de bunu düzeltmeye kalkışmak açıklama yapmayı çok uzatacaktı, o yüzden öyleymiş gibi devam edelim.
“Bu kadar mütevazılık yeter. Seni bu noktaya getiren şey senin pes etmeyen çabalarındır. Gücünü benim için bilemeye devam edeceğini umuyorum—ve bugünden itibaren sana Sis Lordu unvanını bahşediyorum!”
“Emredersiniz efendim! Hiçbir şey beni bundan daha fazla gururlandıramazdı!”
Zegion her zamanki gibi ketumdu ama sözlerim karşısında ne kadar duygulandığını ve sarsıldığını ben bile anlayabiliyordum. Ben öylesine, irticalen konuşuyordum ama bu ona ilahi bir kelam gibi gelmiş olmalıydı. Düşündüğümden çok daha fazla bir “tapınma” filtresi uyguluyor olmalıydı—ama böyle el üstünde tutulmak da fena bir şey sayılmazdı, değil mi? Ben de alt tarafı gelecek için nadir bir böceği koruma altına aldığımı sanıyordum. Meğer en başından beri korunan kişi benmişim.
Gelişiminin kestirilebilir hiçbir yanı yoktu. Yetenekleri sınırları aşmıştı. Veldora’dan sızan yoğun büyü zerrecikleri (magicules) bulutunun içinde yıkanıyordu ve öldükten sonra dirilebildiği bir eğitim ortamına sahipti. Buna bir de birinin sahip olabileceği en iyi antrenman partnerini ekleyince, insana isteyecek pek bir şey kalmıyordu.
Yine de bu sürecin arkasındaki detaylar üzerine kafa yormanın bir anlamı yoktu. İşin sonunda daha güçlü hale gelmişti ve önemli olan da buydu. Bu yüzden ben de ona ruhlarımı bahşettim. Sadece bir anlığına sarsıldı, ama ardından iradesi o güç selini geri püskürterek tamamen kendi kontrolü altına aldı. Gabil’in aksine, bu gücü ehlileştiren şey saf bir azimdi. Bu gidişle, o kadar uzun süre uyuyakaldığım için muhtemelen oldukça korkak görünüyordum. Bunun sırf irade gücü ya da cesaretle üstesinden gelinebilecek bir şey olmadığını düşünürdünüz… Ama şimdi tam da bunun örneklerine tanık oluyordum, bu yüzden inkâr edecek pek bir şey kalmıyordu.
Zegion’un evrimi böyleydi ama durumun daha da ürkütücü bir yanı vardı. Dış kabuğunun bir kısmını sırf iradesiyle dönüştürerek kutsal metal olan kızıl çeliğe çevirmişti. Yalnızca fizik kuralları üzerinde hâkimiyet sergilemekle kalmamış, dış iskeletini Tanrı sınıfı bir zırha dönüştürmüştü. Kendi bedeni başlı başına bir silahtı ve yakın dövüşte, onu oradaki en güçlü varlık ilan etmekten başka çarem yoktu. Zegion gibi ruhani yaşam formları için dövüş gücü doğrudan sosyal statü anlamına gelmezdi… Ama ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğundan şüphe yoktu. Şu an bile, evriminin tam ortasındayken, bir sürü başka güç kazanmaya başlamış gibi görünüyordu. Sanırım daha sonra oturup tam olarak neleri elde ettiğine iyice bir bakmamız gerekecekti.
Zegion içine akan gücü bastırmakta oldukça iyi bir iş çıkarıyor gibi görünüyordu ama Hasat Festivali‘nin başladığı kesindi. Ve tahmin ettiğim gibi, bu festivalden ikincil lütuf alan tek kişi Apito oldu. Kendi hücre maddemi vererek yardım ettiğim tek kişiler o ikisiydi, bu yüzden tanım gereği Apito, Zegion’un tek kan bağı olan akrabasıydı.
Elbette labirentin böcek katında başka pek çok tehlikeli tür vardı ama bu savaşta neredeyse hepsinin kökü kazınmıştı. Ne yazık ki hiçbirini diriltemiyorduk; doğal yollarla yeniden çoğalmalarını beklemekten başka çaremiz yoktu. Üzücü bir şekilde, buna Apito’nun yakın ailesi de dahildi… Ancak tüm bu böceklerin ruhları az önce ona bahşedilmişti. Bunlarla ne yapmayı planladığını merak ediyordum ama görünüşe göre kendini güçlendirmek için kullanmak istiyordu. Evrimi tamamen bittiğinde sonuçları görecektik.
Apito, bu süreçte kendi rolünü üstlenirken yüzünde en ufak bir acı ifadesi bile yoktu. Olduğu kraliçeye yaraşır bir şekilde tamamen sakin ve vakur duruyordu. Tıpkı Zegion gibi, ona da hakkını teslim etmem gerekiyordu. Onlara yerlerine dönmelerini emrederken biraz gözüm korkmuş gibi bile hissettim.
………
……
…
Kutlama sona erdiğinde, hem Zegion hem de Apito labirentteki kendi inlerine döndüler ve evrimlerini tamamlayabilecekleri kozalar ördüler.
Zegion’dan gelen lütuf, soydaşlarının ruhları ve emri altındaki böcekler sayesinde Apito muazzam miktarda enerji emdi. Bu enerji, bedeninin koza içinde parçalanıp yeniden yapılanmasını; böylece daha güçlü ve savaşa daha hazır hale gelmesini sağladı. Kelimenin tam anlamıyla yeniden doğdu ve kazandığı Benzersiz Yetenek ‘Ana Kraliçe’ sayesinde, her biri kendi böceksi özelliklerine sahip toplam dokuz böcek tipi büyü doğumlu yarattı.
Ana Kraliçe, tükettiği her böceğin iç biyolojisini bünyesine katma ve onları büyü doğumlu olarak yeniden yaratma yeteneğiydi. Apito tek gerçek kraliçeleri olarak hüküm sürerken, bunlar zamanla büyüyecek yeni böcek hiyerarşisinin ilk yapı taşlarıydı. Kendisi Zindan Harikaları‘ndan biriydi ama aynı zamanda Zegion’un bir hizmetkârıydı—ve Zegion ona lütuflar sunmaktan hiç sakınmıyordu. Apito’nun neden bu kadar şaşırtıcı bir evrim geçirdiğini açıklamak için bu kadarı fazlasıyla yeterliydi.
Ve Apito yalnızca ikincil bir lütufla bu kadar evrimleştiyse, Zegion’un çok daha öteye değişeceği aşikârdı. Fiziksel gücü zaten evrimsel yeteneklerinin zirvesinde olsa da, artık sahip olduğu büyü zerrecikleri miktarı uyanmış Clayman’inkini gölgede bırakıyordu. Ancak asıl dikkatleri üzerine çeken, evrimi sayesinde elde ettiği belli bir yetenekti.
Apito’nun Ana Kraliçe yeteneği tam anlamıyla denge bozan, başardıklarıyla neredeyse günah sayılacak bir yetenekti. Bu yeterince hayranlık uyandırıcıydı ama Zegion’unki bambaşka bir seviyedeydi. Nihai Yetenek ‘İllüzyon Kralı Mephisto’yu kazanmıştı ve nihai kelimesinin hakkını sonuna kadar veriyordu—gerçekten de Veldora’nın öğrencisi olmuş birine yaraşır şekilde.
Bu güçle birlikte Zegion artık labirentin tartışmasız kralıydı. Bu durum ve Apito’nun yakında inşa etmek için çalışacağı böcek cenneti sayesinde Zindan artık bir krala ve bir kraliçeye kavuşmuştu; diyar üzerindeki hâkimiyetleri tamdı.

O ikisi de işe koyulunca, labirent sakinleri arasında geriye yalnızca Adalmann ile sadık yardımcısı kaldı.
Adalmann’ın bana duyduğu derin inançtan şüphe yoktu; tabii biraz—tamam, bayağı—bir tuhaf olduğu gerçeğinden de. Diablo ile aynı kumaştan dokunmuşlar da denebilirdi sanırım. Gerçi bu durum kutsal büyüden faydalanmamı sağladı, yani tamamen kötü bir şey sayılmazdı ama…
Meğer Adalmann, Gadora ihtiyar ile eskiden beri yakın dostmuş; zamanında birlikte çeşitli araştırmalar yapmışlar. İşte bu sayede, en büyük zayıflığını temiz bir şekilde ortadan kaldıran ‘Kutsal-Kötü Tersinmesi’ adlı ekstra yeteneği geliştirebilmişti. İlk başta pek üzerinde durmamıştım ama bir bakıma dahice bir hamleydi bu. Düşünecek bir beyni yokken—bilirsiniz işte—ona akıllı demek biraz komikti ama canavarların dünyası böyle işliyordu sanırım.
Elbette bazı canavarların gerçekten bir beyne ihtiyacı yoktur; zihinsel yapıları bunun yerine astral ya da ruhani bedenlerinde yer alır. Hatta herhangi bir beyin organı yerine tabiri caizse “kalpleriyle” düşünen bazı doğaüstü yaratıklar bile vardır. Bunu, Shion gibi ‘Tam Hafıza’ yeteneğini kazanmış kişilere benzetebilirsiniz. Bu yetenek tabii ki sadece anıları yeniden oluşturur, ancak sırf ruh ve astral bedenle düşünme potansiyelinin kapısını aralar… Bunu başardığınızda ise fiziksel bir ömür sınırından neredeyse tamamen sıyrılır, ruhani bir varlık olmanın kapısını aralarsınız. Bu gerçekleştikten sonra artık neredeyse hiçbir fiziksel saldırı ölümcül hasar veremez ve fiziksel bedeniniz parçalansa bile onu dilediğiniz gibi yeniden oluşturabilirsiniz. Yalnızca belli başlı özel saldırılar veya Efsane sınıfı ve üzeri silahlar bir tehdit oluşturabilir.
Adalmann henüz o seviyeye tam olarak ulaşamamıştı. Onun gibi Wight Kralları ruhani canavarlardır, evet, fakat kendisi hâlâ fiziksel bedeninin boyunduruğuna bağlıydı. Düşünce süreçlerinin tamamı ruhani bedeninin içinde yer aldığından onun için yaşlılıktan ölmek diye bir şey yoktu—ama yine de sırf ruhu ve astral bedeniyle varlığını sürdüremiyordu. Ruhani bir yaşam formu olmaya ramak kalmıştı ama henüz tam olarak ölümsüz değildi—öyle bir durum işte.
Yoldaşı Ölüm Paladini Alberto için de durum aynıydı; kendi katlarında tuttukları ölüm ejderhasından bahsetmiyorum bile. Yine de hepsi savaşırken bu zayıflıklarını kapatacak kadar bilincine sahipti. Adalmann uzun menzilli büyü bombardımanında uzmandır; ön saftaki Alberto’yu desteklerken kendi büyü desteğini de sağlar. Ölüm ejderhası ise sürekli havadadır, yukarıdan saldırılar yağdırır ve Alberto çok fazla hasar alır ya da yorulursa hemen onun yerine geçerek tank görevini üstlenir. Bu takım çalışması onlar için zaferi getiren kanıtlanmış bir yöntem haline gelmişti.
Ne yazık ki bu seferki rakipleri başa çıkamayacakları kadar güçlüydü. Sanırım her zaman sizden daha iyisi çıkabiliyor. Efsane sınıfı teçhizat kuşanacak kadar usta bir dövüşçüyseniz—mesela Hinata’nın Kutsal Ruh Zırhı gibi—”hortlak” elementi de dahil olmak üzere piyasadaki hemen her öznitelik tabanlı saldırıyı etkisiz hale getirebilirsiniz. Hakuro bunu yapabilecek kapasitedeydi örneğin; ona verdiğim Efsane sınıfı kılıcı ustalıkla kullanarak savaş yeteneklerini muazzam şekilde artıracağından emindim.
Yani bizim tarafımızda böyle birinin olması harika bir şeydi fakat bu kez Efsane sınıfı bir kılıç taşıyan taraf düşmandı. Üstelik sıradan bir düşman da değil—İmparatorluk’un övündüğü o büyük gücün, İmparatorluk Muhafızları’nın en üst düzey seçkinlerinden biriydi. Alberto’nun kılıcı, Kurobe’nin başarısız bir denemesi olsun ya da olmasın, yine de Eşsiz sınıf mükemmel bir eserdi—ama bir Efsane‘nin eline su bile dökemezdi. Alberto daha yetenekli bir dövüşçü olduğu için ancak yetersiz bir silahla tutunabilmişti. En sonunda kılıcı kırıldı ve yenilgilerini mühürledi, ancak bu kayıp için onu suçlamak kesinlikle haksızlık olurdu. Hatta böyle iyi bir mücadele ortaya koyduğu için övgüyü hak ediyordu.
“Sonucun hayal kırıklığı yarattığını düşündüğünüzden eminim ama yine de hepiniz muhteşem bir mücadele verdiniz. Bu durum özellikle senin için geçerli, Alberto. Kılıç ustalığının dengi yok.”
“Bunu sizden duymak beni huşu içinde bırakıyor, efendim.”
“Sen de öyle, Adalmann. Bir de baktım ki sana öğrettiğim büyüde tamamen ustalaşmışsın. Sanırım hepimizin senin bu bitmek bilmeyen azminden öğreneceği şeyler var.”
Hiç öyle görünmeyebilirim ama mecbur kalmadıkça parmağımı bile kıpırdatmaktan nefret ederim. Yalnızca kişisel olarak ilgi duyduğum konuların üzerine düşerim. Ancak benim yerime işleri denetleyen Raphael gibi güvenilir ve zeki bir ortağı olduğu için, Adalmann’ın bu sıkı çalışmasının hepimiz için son derece değerli olacağından eminim.
“Aman efendim, kendi bilgeliğimi sizinkiyle kıyaslamayı aklımdan bile geçiremem, Efendi Rimuru.”
Benim bilgeliğim değil ki. Raphael’inki. Tabii bunu ona belirtecek değildim.
“Mütevazı olmana gerek yok, Adalmann. Şimdi sana daha da fazla güç bahşedeceğim. Umarım bu yenilgiden gerekli dersleri çıkarır ve benim için daha da gelişirsin!”
“Yenilmiş benim gibi bir hizmetkâra gösterdiğiniz bu lütufkâr cömertlik, beni daha da azimle çabalamaya sevk ediyor! Sizin için canımı dişime takıp çalışacağım, Efendi Rimuru!”
Sözcükler boğazına dizilerek, gözyaşları içinde konuşuyordu. Keşke olayı bu şekilde dile getirmeseydi.
Ne var ki Adalmann, evrim teklifimden bahsettiğimde bunu geri çeviren diğer bir ödül sahibiydi.
“Efendim, buradaki herkesin aksine ben mağlup olmuş bir adamım ve bunu kendime yediremiyorum. Benim gibi beceriksiz birinin sizinle aynı uyanış seviyesine ulaşma ihtimali… Belki bana başka bir fırsat verilip şimdikinden daha büyük başarılar elde ettiğimde, bu yüce onuru kabullenmeye daha layık olurum!”
Aynen böyle söylemişti ama yine de onu ikna edip bir şekilde iteklemeyi başardım.
Yani dürüst olmak gerekirse, en başından beri ondan pek bir beklentim yoktu. Shinji’nin grubu 60. Kata kadar fırtına gibi estiğinde, Adalmann üçlüsünün fena faka basacağını tahmin etmiştim. Ama şimdi beklentilerimi fazlasıyla aşmışlardı. Bu seferki rakipleri Krishna onlara ters gelmişti, hepsi bundan ibaretti.
Bu yüzden hem kendisini “canını dişine takmaya” falan zorlamaması için bir teşvik olsun diye hem de Adalmann’a ruh stokumdan biraz aktardım. Hiç planladığımız bir şey değildi ama labirent bir süre daha son kalemiz olmaya devam edecekti. Savunmasını güçlendirmek önemliydi ve Adalmann’ın evrimi de bunun kritik bir parçasıydı.
Labirent tüm hayati Ar-Ge tesislerimizi barındırıyordu, hatta acil durumlarda tüm başkenti içine alıp karantinaya bile alabiliyorduk. Ramiris’i bizimle kalmaya davet ettiğimde bunun nasıl bir lütuf olacağını hayal bile edemezdim. Labirentini kişisel bir kum havuzu olarak görüyordum ama artık en çetin kalemiz haline gelmişti. Bunların hepsi Ramiris—ve tabii Veldora sayesinde olmuştu. Adalmann’a seslenirken, daha sonra ikisine de minnettarlığımı iletmeyi zihnimin bir köşesine not ettim.
“Sergilediğin performansın kendi standartlarının altında kaldığını hissettiğini biliyorum ama yine de takdirimi sonuna kadar hak ediyorsun. Gelecekteki çabalarınla haklı olduğumu kanıtlayacağını umuyorum!”
“Evet, efendim! Yüce beklentilerinizi boşa çıkarmayacağıma söz veriyorum!”
Böylece Adalmann’ın evrimi başladı. O da bir istisna olmadığını kanıtladı—kısa süre sonra üzerine karşı konulmaz bir uyku çöktü. Benim yüzümden acı çekmesini istemiyordum, bu yüzden evrim ayinine devam edelim.
“Sözüne güveniyorum elbette. “Bugünden itibaren kendine Gehenna Lordu diyebilirsin. Bu unvana layık olmak için çabalamaya devam etmeni temenni ederim!”
“Kesinlikle, efendim…”
Öf be. Uzun süre böyle vakur ve heybetli davranmak cidden zormuş. Ayrıca eklemeliyim ki, böyle unvanlar uydurmak da bayağı zor. Bütün gece bunlar üzerine düşünüp durdum. Yani, uyumama gerek olmadığı için daha çok sıkıntıdan yapıyordum ama…
Her neyse, Adalmann’a, hiyerarşimdeki en üst kademeyi simgelemeye başlayan ‘lord’ unvanını vermeye karar verdim. Gelecekte daha fazla lord görebilirdik belki ama şimdilik Adalmann bu rütbeye layık görülen sadece on iki kişiden biriydi. Bu onu dünyadaki en güçlü askeri figürlerden biri haline getiriyordu ve eminim Tempest’in işlerinde Adalmann’a daha fazla söz hakkı tanıyacaktı… tabii ona konuşma fırsatı verirsem.
Tabii burada üstün performans sergileyen tek kişi Adalmann değildi. Alberto hâlâ, uyuma isteğiyle gözle görülür bir şekilde mücadele eden Adalmann’ın yanında diz çökmüş duruyordu. Arkasında ise ölüm ejderhası sinmiş, o kocaman bedenini olabildiğince küçültmeye çalışıyordu. İkisi de patronlarının evriminden lütuf almıştı, bu yüzden muhtemelen şu an öncelikleri havadan sudan sohbet etmek değildi.
Ben de Alberto’ya kırılan kılıcının yerine yeni bir savaş teçhizatı bağışlamaya karar verdim. Zaten ezici kılıç becerilerine sahipti, bu yüzden doğru silahla gücü kolayca ikiye katlanırdı. Elim değmişken, neden ona Kurobe’nin bugüne kadarki en iyi eserlerinden bazılarını vermeyeyim ki diye düşündüm.
Ama sonra tekrar düşündüm. Düşmandan ele geçirdiğimiz savaş ganimetleri arasında küçük bir Efsane sınıfı teçhizat zulası vardı. Düşmanın başgenerali Caligulio’da bazı Tanrı sınıfı eşyalar bile vardı ki bunlar en iyi şartlarda bile aşırı nadirdi. O eşyaları öylece bir müzeye kaldırmak yazık olurdu. Bunları Kurobe’ye kakalamaya çalıştım ama “Ben artık kendi Tanrı sınıfı teçhizatımı üretebiliyorum efendim!” diyerek ihtiyacı olmadığını söyledi. Ve haklıydı da. Benimaru’nun kendi kılıcı bile Kurobe’nin ellerinde Tanrı sınıfına dövülmek üzereydi. Buna ikna olmuştum, bu yüzden teçhizatı ona zorla kabul ettirmekten vazgeçtim.
Peki bu durumda en doğru alıcı kimdi? Caligulio’nun da net bir şekilde gösterdiği gibi, sadece uyanmış olmak sizi Tanrı sınıfı teçhizata gerçekten layık kılmıyordu. O seviyeye ulaştığınızda teçhizat sahibini seçerdi, tersi değil—bunu anlamak için süslü bir analize ihtiyacım yoktu. Bence bir şeye Tanrı sınıfı denmesi için, içindeki büyü çeliğinin uzun yıllar sonra kızıl çeliğe evrilip bir nevi ruhani alet varlığına bürünmesi gerekiyordu—Japoncada buna tsukumogami denilen bir kavram vardı. Yani sahibinin o eşyayı kuşanabilmesi için ona layık olması gerekiyordu ve sanırım bu bir insanın ömrü dahilinde gerçekleşecek bir şey değildi.
Öte yandan burada, hortlağa dönüşmüş, sonsuz zorluklara maruz kalmış ama yine de bir rahip olarak becerilerini asla kaybetmemiş soylu bir ruh duruyordu. Artık Alberto bir Ölüm Paladini’ydi ve onun için ömür kavramı anlamsızdı. Kendini adamış, sıkı çalışmış ve Hakuro’nunkilerle boy ölçüşebilecek kılıç becerileri edinmişti. Belki de bu silah için doğru kişi o olabilirdi? En azından ben öyle düşünüyordum.
Üstelik maiyetimdeki diğer herkesin elinde zaten tercih ettikleri silahları vardı. Hatta bazıları Kurobe’nin ocağından çıkmamış hiçbir şeyi taşımayı reddediyordu, ona olan güvenleri o kadar tamdı. Diablo ve üç dişi iblis ise ‘Madde Yaratma’ yeteneğini kullanarak istedikleri teçhizatı var edebiliyorlardı. Elde edilen sonuçlar sahibinin becerisiyle orantılı olarak performans gösteriyordu ve iblisler için Efsane seviye korumayı kolayca aşabiliyordu. Önceden var olan herhangi bir zırhı yanlarında taşımalarına hiç gerek yoktu.
Shion gibi bazıları ise sırf sevgi gösterisinden silahlarına sürekli büyü gücü aktarmaktan hoşlanıyordu. Belki de bu yüzden Shion’un tercih ettiği uzun kılıç, ben farkına bile varmadan Efsane sınıfı katletme yeteneğine sahip Goriki-maru Sürüm 2’ye evrilmişti. Kılıcı kırılmıştı, değil mi? Razel’e karşı yapılan savaşta ortadan ikiye ayrıldığını gördüğüme neredeyse emindim ama şimdi yepyeniydi. Tıpkı Shion’un kendisi gibi, kılıç da küllerinden bir anka kuşu gibi doğmuştu.
Bana sorarsanız şaşırtıcı olmaktan ziyade sinir bozucuydu. Bu—ve korkutucuydu. Bir de Shion’un yemeklerine de çok fazla sevgi kattığını söylüyorlar ama öyleyse, onun bu “sevgisi” tam olarak neyden oluşuyor ki?! Her neydiyse, parçalanmış bir kılıcı diriltebiliyordu. Gerçekten böyle bir şeyle tepeleme dolu bir yemeği tüketmek istiyor muydum?
Bu tehlikeli bir düşünce silsilesine dönüşüyordu. Sadede dönme zamanı. Teçhizatlarda sahip uyumunun büyük bir mesele olduğunu bildiğimden, şimdilik üst kadememe yeni bir şey vermeme gerek olmadığına karar verdim. Bu tek başına yeterli bir sebaptı ama beni sonunda ikna eden, bu Tanrı sınıfı kılıcı alacak en uygun kişinin Alberto olduğu konusunda güvence veren Raphael oldu. Kararını bir an bile sorgulamadan başımla onayladım ve bu işe koyulmaya karar verdim.
Böylece Alberto eksiksiz bir Tanrı sınıfı teçhizat setiyle—tam boy bir zırh, yanında bir uzun kılıç ve uçurtma kalkanla—ödüllendirilecekti.
“Alberto, kılıç ustalığın dünyadaki en iyiler arasında. Bunun takdiri olarak sana bu savaş teçhizatını bağışlıyorum. Adalmann’ın hizmetinde parlamaya devam ederken lütfen dünya çapındaki becerini koru!”
“Evet, efendim!”
İşaretim üzerine Shuna, tüm teçhizatın üzerine yığıldığı bir arabayı iterek öne çıktı. Alberto, Shuna’nın bunu kendisine teslim edişini gözle görülür bir endişeyle titreyerek izledi.
“Bu… Bu…”
İlk bakışta bu eşyaların kalibresini fark etmiş olmalıydı. Titreyen sesindeki şaşkınlık alenen belliydi. Onu suçlayamam—var olduğu bilinen bu tür eşyalardan sadece birkaç tane vardı, bu da onları kelimenin tam anlamıyla tanrıların hediyesi yapıyordu. Böyle bir teçhizatı kullanabilmek, bu dünyada bir şövalyenin erişebileceği en yüksek onurlardan biriydi.
“Bu teçhizatı kullanabileceğini düşünüyor musun?”
Hayır cevabını kabullenmeye hiç niyetim yoktu. Bakışlarımdaki baskıyı hisseden Alberto cesaretini topladı.
“Elbette, Lord Rimuru! Ve beklentilerinizi boşa çıkarmayacağıma yemin ederim…!”
Sesi koloseumda yankılandı ve buna bu kadar sevinmesine memnun oldum.
Tanrı sınıfı zırha dokunduğu an, zırh doğal bir şekilde tüm vücudunu sardı. Görünüşe göre onu yeni efendisi olarak kabul etmekte hiç zorlanmamıştı. Ama bir şeyi yanlış hesaplamıştım. Gerçek efendisine kavuşan zırhın kabiliyetleri, beklediğim her şeyi fersah fersah aştı.
Alberto bu teçhizatı kuşandığı sürece, esasen somutlaşmış bir ruhani yaşam formu gibi işlev görüyordu. Tanrı sınıfı teçhizatın gerçek gücü de buydu; fiziksel bir bedene sahip varlığı geçici olarak ruhani bir bedene yükseltme yeteneği. Bir ruhani yaşam formu da kelimenin tam anlamıyla tanrısal bir varlıktı; Veldora gibi ve şey, sanırım ben de öyleydim. Bana pek öyle gelmiyordu ama kesinlikle ölümsüzlüğe oldukça yakındım. Zaten yaşlanmayacağımı biliyordum ve büyü zerreciklerimi kaybetmediğim ya da kalbimdeki çekirdek kırılmadığı sürece asla ölmeyecek gibi görünüyordum.
Başka bir deyişle, ruhani yaşam formları doğal bir ölüm yaşamıyor, her türlü durum bozukluğuna bağışık oluyor ve sadece iradelerinin gücüyle ölümün kendisini bile yenebiliyorlardı. İnsanları böylesine mucizevi, doğaüstü varlıklarla aynı seviyeye çıkarma yeteneği, Tanrı sınıfı teçhizatın gerçekten olağanüstü olduğuna herkesi ikna etmeye yeterdi.
Aynı zamanda Raphael’in neden Alberto’yu önerdiğini anlayabiliyordum. Benimaru kendi kendine ruhani bir yaşam formuna evrilecekti; Ranga ile Shion da onun izinden gittiği için eminim bu onlar için de gerçekleşecekti. Gabil ile Geld’in henüz o seviyede olduğunu düşünmüyordum ve onlara Tanrı sınıfı teçhizat vermek de bunu değiştirmeyecekti. Alberto, doğru zamanda doğru yerde bu eşyalar için cidden en doğru kişiydi—hepsi bundan ibaretti.
Tabii Adalmann’ın evcil ejderhasını da unutamam. Onun ölüm ejderhası da muazzam bir çaba göstermişti, bu yüzden onu da bir şekilde ödüllendirmeyi kesinlikle istiyordum. Ne vereceğim konusunda kafa yordum ama mükemmel cevabı bulmam uzun sürmedi—bir isim. Bir canavarı isim bahşetmekten daha çok sevindirecek başka ne olabilirdi ki, değil mi? Bu durum normalde bazı tehlikeler getirirdi ama yanımda Raphael vardı. Beni güvende tutacağından, büyü zerreciği akışını ve diğer her şeyi düzenleyeceğinden emindim.
【Öneri.】 【Bu durumda, özne Adalmann ile ölüm ejderhası arasında zaten bir bağ mevcuttur.】 【Burada bir ruh koridoru oluşturmak yerine, isim bahşetme amacıyla ruhların tüketilmesini öneriyorum.】
Hmm?
Raphael’den beklenmedik bir öneriydi ama bu yolu seçersem kaç ruhtan bahsediyorduk?
【Anlaşıldı.】 【Beş bin.】 【Devam edilsin mi?】
【Evet】
【Hayır】
Beş bin civarındaysa kulağa çok daha güvenli bir yaklaşım gibi geliyordu. Görünüşe göre Raphael elimdeki ruhları analiz etmiş ve Oburluk Kralı Beelzebuth aracılığıyla bunları büyü zerreciklerine dönüştürmenin bir yolunu bulmuştu. Hiçbir tehlikesinin olmadığına dair güvence verilmişti, o halde neden bu yöntemle devam etmeyelim ki?
Ölüm ejderhasının önünde durup başını okşadım. Bu durum karşısında oldukça heyecanlı ve gergindi. Korkutucu göründüğü kesindi ama yine de son derece sevimliydi.
“Sana da bir ödülüm var, tamam mı? Bugünden itibaren adın Yeraltı Dünyasının Ejderha Lordu Venti!”
Ruhlar tüketildi ve isim bahşetme işlemi tamamlandı. Ardından birkaç çarpıcı değişiklik meydana geldi. Ölüm ejderhasının yirmi metreden uzun devasa bedeni küçülmeye, küçülmeye ve daha da küçülmeye başladı; ta ki karşımda koyu renkli bir cübbe giymiş güzel bir kadın görene dek.
Uh, bu da kim? Bir an durup düşündüm. Ama bunun beni sarsmasına izin vermedim. Canavarlar söz konusu olduğunda her şey mümkündü, gerçekten. Bu, kabul etmek istediğimden çok daha fazla tecrübe ettiğim bir şeydi ve sonucunda öğrendiğim tek şey paniğin beni hiçbir yere götürmeyeceğiydi. Telaşımı belli etmemek için elimden geleni yaptım ve olabildiğince “elbette böyle olacaktı” edamı korudum. Bence iyi bir iş de çıkardım.
“Ah, benim en sevdiğim, en güzel tanrım! Aşağılık bedenime bahşettiğiniz lütuflar karşısında hayranlıkla eğiliyorum!”
Oh, tabii ya. Tabii ki gayet güzel konuşabiliyordun. Ayrıca ben sana sadece isim verdim, tamam mı? Aldığın tüm lütuflar benden değil Adalmann’dan geldi. Sanırım burada birkaç etkinin karışımını görüyoruz ama bunu karıştırmayalım, olur mu?
“Ohhh, senin adına ne kadar sevindim Ölüm—şey, Venti!”
“Evet, Efendim. Tanrımız beni yüzüstü bırakmadı ne de olsa!”
“Kesinlikle. İnancımız hak ettiği gibi ödüllendirildi.”
“Öyle oldu!”
Ne güzel bir efendi-hizmetkâr ilişkisi. Aralarında geride bırakılıyormuşum gibi hissettim ama hey, ne mutlu onlara.
Böylece Adalmann ve hizmetkârlarının hepsi hediyelerini almış oldu.
Canavarları adlandırmak için ruhları tüketmek aslında cidden acayip kullanışlıymış, değil mi? Ejderha Lordu sınıfı yaratıkları adlandırmaya kalkarsanız ne kadar büyü zerreciği tüketeceğini gerçekten kestiremezsiniz. Raphael her şeyi denetlese bile sonsuz büyü zerreciğim yok, biliyorsunuz.
Beelzebuth giderek daha fazla büyü zerreciği stoklamama yardımcı olmuştu ama stokun neredeyse tamamını Testarossa ve diğer iblisleri adlandırırken kullandım. Veldora’dan biraz yardım alabilirdim ama bu işi pek seveceğini sanmıyorum; üstelik onun modunu değiştirmek muazzam bir çaba gerektiriyor. Bunu en son çare olarak tutmak en iyisi diye düşündüm.
Ayrıca hazırlıksız bir isim bahşetme çılgınlığından sonra farkında olmadan uyku moduna geçmek de istemiyordum. Artık çok daha yüksek bir taban büyü zerreciği seviyesinde çalışıyordum ve her şeyim tükendikten sonra iyileşmek için ne kadar süreye ihtiyacım olacağını bilmiyordum. Hâlâ savaş halindeydik ve bu, kesinlikle uzak durmam gereken tehlikeli bir kumardı. Ancak bu yaklaşımla tamamen güvencedeydim.
Şimdi, bu konu açılmışken, Ramiris’i nasıl ödüllendireceğimi epey düşünmüştüm. Peki bu yeni keşiften biraz yararlanmaya ne dersiniz? Başka bir deyişle, onun için dört Ejderha Lordu’nu adlandırırsam mutluluktan havalara uçacağını düşündüm. Benimle gerçek bir bağları yoktu ama bu ruh bazlı yaklaşımla yine de gayet iyi işlerdi. Bu fikri bana sunduğu için hakkını Raphael’e vermeliyim—ayrıca tüm bu evrimden sonra bile elimde yirmi binden fazla ruh kalacağını tahmin ediyordum.
İlk etapta bu kadar çoğunu elimde tutabilmem Ramiris sayesindeydi. Hatta benden hiçbirini istememişti— “Sadece al onları! Benim bir işime yaramıyorlar!” Bu durum beni biraz mahcup etmişti, bu yüzden bunun durumu telafi etmenin hoş ve zarif bir yolu olacağını düşündüm. Umarım bu fikre sıcak bakar. Bunu daha sonra ona sormayı unutmamalıyım.

Labirent ekibinin işlemleri böylece sona erdi. Artık bu kutlama doruk noktasına ulaşmıştı—ve geriye sadece iki sorunlu çocuk kalmıştı. Kim mi, diye soruyorsunuz? Şey, en dişli cevizlerden başkası kim olabilir ki—Shion ve Diablo.
Bugün şimdiye kadar gördüklerime dayanarak, kimsenin kontrolden çıkmayacağına ikna olmuştum. Ama yine de tedbiri elden bırakamayız. Ne de olsa söz konusu Shion ve Diablo’ydu, belanın en alası. Eğer ikisi aynı anda kontrolden çıkıp ortalığı kasıp kavurursa, hasarın boyutunu hayal bile edemezdim—üstelik en güçlü savunucularımızın hepsi şu anda evrim geçirmekle meşguleyken.
Her neyse, Shion ile başlayalım.
“Shion, bu vesileyle sana Savaş Lordu unvanını bahşediyorum. Lütfen elinden geldiğince sakin ve ağırbaşlı kalmaya devam et, rica ediyorum.”
“Elbette! Benim kadar sakin ve olgun bir kadını asla bulamazsınız!”
Ih, afedersin ama tam olarak kimden bahsediyordun? Çünkü sanki kendinden bahsediyormuşsun gibi geldi de? İşte ben buna tavan yapmış özgüven derim! Son zamanlarda öz denetimi beni etkilemişti ama Shion’un bu konuda hâlâ öğreneceği çok şey vardı. Uzun vadeli bakmak en iyisiydi.
“Bu konuda yorum yapmayacağım ama yoldaşlarınla danışmaya devam ettiğinden, ulusumuzu ve içinde yaşayan herkesi koruduğundan ve benim için kendinin kontrolden çıkmasını engellediğinden emin ol.”
Bunları söyledikten sonra Shion’a ruhlarını bahşettim.
Ama… Ha? Neredeyse şok edici derecede hiçbir değişim yaşanmadı. Shion, hafifçe bozulmuş bir edayla bana baktı. Bir süre bakıştık ama hâlâ en ufak bir dönüşüm belirtisi yoktu. Karavana mı attık, ne oldu? Off, bu ne biçim tuhaf bir durum böyle. Şimdi sanki ona hiçbir şey vermemişim gibi oldu, değil mi? Aniden kucağımda bir kriz bulmuştum. Onun için başka hiçbir şey hazırlamamıştım ki!
Ben ne yapacağımı bilemeyip paniklerken, gerçekten beklenmedik bir şey oldu. Shion’da hiçbir şey değişmemişti ama onun altındaki Yeniden Doğanlar Takımı üyeleri birer birer derin bir uykuya dalarak yere yığıldı. Sonra, kendilerini onun seçkin muhafızları olarak gören hayran kulübünün birkaç üyesinin de hızla uykuya daldığını fark ettim. Kişiden kişiye değişiyordu ama hepsi ondan lütuf almış gibi görünüyordu. Shion ise tamamen etkilenmemiş görünüyordu. Ne garip bir fenomendi ama. Yine de üzerine çok fazla düşünmenin anlamı yoktu. Doğrudan onun kontrolü altındalar, bu yüzden böyle şeylerin yaşanması normal sanırım. Bunu ona bırakmak en iyisiydi.
“Pekala. Peki Shion, kendi bedeninde herhangi bir anormallik hissedersen beni bilgilendir.”
“Kesinlikle! Bu arada Lord Rimuru, Gobta için tasarladığınız gibi özel bir ödül hazırladınız mı?”
Shion bunu sorarken hafifçe yerinde duramayarak kıpırdandı. Hmm… Onu anlamak gerekiyordu; diğer herkesinki gibi onun ayinini de gerçekleştirmiştim ama izleyicilere göre ona süslü yeni bir unvandan başka bir şey vermemişim gibi görünmüş olmalıydı. Bazı insanlar sadece buna bile fazlasıyla sevinirdi… Ama Shion’un yeni silahlara falan ihtiyacı yoktu, bu yüzden… Gobta’ya verdiğim gibi bir şey, ha?
“Çok güzel.
O halde sana çok özel bir yemeğin nasıl yapılacağını öğreteceğim!” “Ne?!
Yani Shuna’dan daha iyi bir aşçı olduğumu kabul ediyor musunuz—?” “Kesinlikle hayır!”
Böyle bir sonuca nasıl varabildi ki?
Yanında dinleyen Shuna, küçümseyen bir edayla gözlerini devirdi; yine de anında yapıştırdığım reddedişim neşeli halini çabucak geri kazandırdı. Shion halinden pek memnun görünmüyordu ama kulağına mutfağa bir ek alan yaptıracağımı fısıldadığımda mutlu bir şekilde başını salladı ve sırasına geri döndü. Bu sırada Yeniden Doğanlar Takımı oldukça ilgi çekici yollarla evrim geçiriyordu.
Bir bakıma ruhani yaşam formlarına dönüşüyor gibiydiler—ama varsayılan olarak iblislerin aksine fiziksel bedenlere sahiptiler. İblislere oldukça yakın ama doğaları gereği hâlâ öncelikle fizikseldiler—ve en önemlisi, hâlâ üreyip soy devam ettirebiliyorlardı. Görünüşe göre elimizde tamamen yeni bir tür vardı. Ölüm Oni’si denebilir sanırım? Shion’un oni temeli üzerlerinde eskisinden daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor gibiydi; hatta bazıları onun beden güçlendiren ekstra yeteneği İlahi Güç‘ü edinmişti. Yine de kimseden boynuz çıkmıyordu. Büyü zerreciği miktarları Ejderha Bölüğü seviyesinde değildi ama ölümsüzlükleri göz önüne alındığında hangi grubun gerçekten daha güçlü olduğunu kestirmek zordu.
Hobgoblinlerden evrimleştiklerini söyleseniz herkes inanırdı. Bu canavarların biyolojik süreçleri beni gerçekten hayrete düşürüyordu. Böylece, Shion’un kendisinde şaşırtıcı derecede az değişiklik görülmesine rağmen evrim ayini sona erdi.

Ve böylece listenin sonuna gelmiştik. Diablo. Başımın en büyük belası.
Bir süredir gözle görülür şekilde kıpır kıpır ediyor, yüzündeki o beklenti dolu tebessümle bana bakıyordu. Dürüst olmak gerekirse, etkinliği şimdi durdursam muhtemelen evrim çılgınlığına girmesinden çok daha büyük bir yıkıma sebep olurdu. Burada birisi onun yoluna çıkacak olursa, o kişinin işi bitmiş demekti.
Pekala, başlayalım o zaman.
“Diablo.”
“Evet, Rimuru-sama!”
Bu işe dair içimde kötü hislerden başka hiçbir şey yoktu.
Bu evrimin onu, kurduğum bu canavarlar ulusundaki en güçlü figür yapacağına hiç şüphe yoktu. Sadece benim grubumun en güçlüsü demek istemiyorum; hiç şüphesiz benden bile daha güçlü olacağını kastediyorum. Zegion’u yenemeyeceğini iddia ediyor ama bir noktada kendine handikap verdiğinden eminim. İkisi de son derece dişli düşmanlar olan Jiwu ve Bernie’yi tek başına ve aynı anda etkisiz hale getirmişti. Zegion’un gücü benim için bir sürpriz olmuştu fakat Diablo sanki her zaman bir adım önde gibiydi.
Başka bir deyişle, o zaten benim en güçlü tâbimdi. Hatta Diablo gerçekten kafasını koysa, mevcut haliyle bile beni geride bırakabilirdi. İlk uyandığım zamanki halimle kıyaslanacak olursa, yanına bile yaklaşamazdım. Peki, şimdi nasıl evrimleşecekti? Son derece temkinli olmam gerekiyordu.
“Diablo, sana Daemon Lord unvanından daha uygun bir unvan düşünemiyorum. Sağ kolum olarak hizmet etmeye devam etmeni ve tüm iblisleri sancağımız altında birleştirmeni temenni ediyorum!”
Özellikle de o üç dişi iblisi.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Daima olduğu gibi emrinizdeyim, Rimuru-sama!”
Cidden, Diablo. Lütfen yapma ya. Başımı salladım ve ritüeli gerçekleştirdim.
Ve böylece yeni bir iblis doğdu…
Görünüşe göre evrim göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti. İlk başta yine Shion’daki gibi fiyasko bir durum olduğunu düşündüm ama yanılmıştım. Yalnızca tüm enerji akışları üzerinde kusursuz bir kontrol sergiliyor ve hiçbir değişimin dışarı yansımasına izin vermiyordu.
Harika iş, Diablo. Tam bir şaheser. Artık tüm dünyadaki en güçlü varlıklardan birine evrimleşmişti. Yeni oluşturulan ruh koridorumuz aracılığıyla bu gücün küçük bir kısmı bana da akıyordu ve cidden, ne büyük bir dehşetti. Artık gücünün üst sınırları hakkında az çok bir fikrim vardı; Benimaru ve Shion’un evrimlerinin görünüşte birer hayal kırıklığı olduğu düşünüldüğünde, Diablo gerçekten de en güçlü tâbim haline gelmişti. Hatta… Şey, büyü zerrecikleri (magicules) miktarı benimkiyle kapışacak seviyedeydi ve geliştirdiği yetenekler de göz önüne alındığında, artık savaşta yenebileceğim biri olmamasından korkuyordum.
Görünüşe göre içimdeki o kötü his oldukça isabetliymiş. Yine de böyle bir şey beklediğim için kendimi heba edecek kadar yıpratmadım.
“Etkileyici bir evrimdi, Diablo.”
“İltifatınız için sonsuz teşekkürler, Rimuru-sama.”
Yani aramız iyi, değil mi? Kişiliği hâlâ aynıydı. Şu an beni devirmeye karar verse bayağı komik olurdu… Ve kimseye söylemeyin ama konumumu korumak için savaşmayı denerdim.
Fakat evrim tamamlanmış olmasına rağmen, Diablo yeni bir yetenek kazanmaya çalışıyor gibi görünüyordu.
“Ne yapıyorsun?”
“Ah, şey, görürsünüz ya, önceki savaş sırasında Nihai Yeteneklerin kullanışlılığını kavradım diyebilirim. Daha önce Guy bana onlar hakkında kasım kasım kasıldığı için onları görmezden geliyordum; fakat madem imkânım var, ben de bir tane edineyim dedim.”
“Ha, öyle mi…”
Bu nasıl bir aptaldır böyle? Onun gibi zeki insanların bazen ne kadar saçmalayabildiğini görmek komikti. Aslına bakarsanız, etrafım tam da bu tiplerle çevriliymiş gibi hissediyorum.
“İşte bu yüzden, bir dahaki sefere onu gördüğümde böbürlenebilmek adına bu fırsattan istifade bir tane öğreneyim dedim, keh-heh-heh-heh-heh…”
“Anlıyorum…”
Guy’ın ona böbürlenmesinden nefret ediyor ama kendisinin misilleme yapmasında sorun yok, öyle mi?
Pekala, şimdiye kadarki tavrı düşünülürse, benim dışımdaki herkese karşı ne kadar büyük bir ego sergilediğini tahmin etmek hiç de zor değildi. Bunun için Raphael‘in açıkça anlatmasına ihtiyacım yoktu. Ama bu bana değil Guy’a yönelik olacağı için endişelenecek bir şeyim yoktu. Dönüp dolaşıp ucu bana dokunmadığı sürece küçük şeyleri dert etmenin anlamı yoktu.
Görünüşe göre Diablo’nun tavrı her zamanki gibi dağ gibi sağlam kalmıştı ve bu gidişle yakın zamanda ani bir isyandan endişelenmeme gerek yoktu. Üstelik evrimi üzerinde tam kontrole sahipti; bu yüzden ona daha önce gördüğüm sadık ve yetenekli bir çalışandan başka bir şeymiş gibi muamele etmem için hiçbir sebep yoktu.
Bu arada, sonradan öğrendiğime göre Diablo’nun Lütufları, sağ kolu Venom ile Venom’un doğrudan komutası altındaki yüz iblise aktarılmıştı. Ancak —ki bu sadece benim sezgim— Diablo’nun bu lütuflardan olabildiğince fazla enerjiyi emmenin bir yolunu bulduğunu düşünüyorum. Böyle bir şeyin mümkün olup olmadığından emin değildim fakat bunu yapan Diablo ise hiç ama hiç şaşırmazdım. Sonuçta güç hak edilir, hediye edilmez — Diablo’nun düşünce tarzının tam olarak bu olduğuna eminim.
Her ne olursa olsun, Venom ciddi bir gelişme gösteriyordu. Kendisi de bir evrimden geçerek tam anlamıyla bir İblis Soylusu (Demon Peer) olmuştu. Yine de hâlâ Testarossa ve arkadaşlarının seviyesine yaklaşabilmiş değildi; hatta Moss ve Veyron ile kıyaslandığında bile pek öyle göz korkutucu sayılmazdı. Bunca yıldır en güçlü olarak hüküm sürmüş birinin, yoktan biten türedi bir çömez tarafından mağlup edilmesine imkân yoktu. İblis Soyluları arasında bile bariz bir rütbe düzeni vardı.
“Yani, elbette,” dedi Venom bana. “Ben hâlâ yeni biriyim, bilirsiniz; daha bir asırdır bile yaşamıyorum. Onlarla kıyaslanmayı neredeyse hiç hak etmiyorum.”
Sanırım Venom alışılmadık bir durumdu — adının arkasında az bir tecrübe barındıran Çağdaş dönem bir iblisti. Ancak doğduğu Benzersiz Yetenek göz önüne alındığında, belki de geçmişinin arkasında çılgınca bir hikaye yatan bir reankarnedir. Geçmiş hayatına dair hiçbir hafızasının olmadığını söylese de anlamlarını bilmediği halde bazen kelimeleri hatırladığını söylerdi. Ülkemi sık sık ziyaret etmek ona görünüşe göre dejavu krizleri yaşatıyordu. Bir reankarneyse, bu onu gerçekten özel biri yapardı tabii.
Yine de Venom dünyadaki yerini ve haddini biliyordu. Testarossa ve arkadaşlarıyla aynı seviyeye evrimleşmişti ama bunu hiç gaza gelme sebebi yapmıyor, diğer çalışma arkadaşlarına tepeden bakmıyordu. Ne kadar evrimleştiğini biliyordu ve bir üst seviyeyle arasındaki uçurumun da farkına varmıştı. Bir iblis için deneyim, büyü zerreciklerinin (magicules) sayısından çok daha önemlidir.
Bu hareketi cidden olguncaydı, diye düşündüm. Ama bana küçük bir sır da verdi.
“Açıkçası, daha önce Lord Diablo’ya bir kez meydan okumuştum—ve inan bana, aramızdaki farkı mide bulandırıcı bir netlikle ortaya koydu!”
Bunu hatırlarken yüzü gülüyordu ama yani, pes doğrusu. Büyük yanlış hamle be dostum. Yine de Diablo’nun en yakın adamından da ancak bu beklenirdi. Sanırım Diablo’nun bu adamı sevmesinin bir sebebi var.
O meydan okumanın katıksız aptallığına rağmen, görünüşe göre sonu iyiye bağlanmıştı. Venom bu tecrübeden dersini aldı ve aynı hatayı ikinci kez asla yapmadı. Yine gaza gelecek olursa, Diablo’nun onu zaten harcayacağından emindim. Ne kadar yakınında olurlarsa olsunlar, haddini aşan kimseye zerre merhamet göstermezdi.
Hatalarından ders alabilmek çok kıymetli bir meziyettir. Venom’un ileride nasıl bir gelişim göstereceğini merakla bekliyorum.
Lütuf alan diğerlerine gelince—açıkçası, bedenleri kuluçka kapsüllerimizde şekillenmeye devam ediyordu. Yüzünün tamamı da artık Diable Chevaliers olarak yeniden doğmuştu. Üst İblislerle boy ölçüşecek seviyede değillerdi belki ama diğer tüm üst düzey büyü doğumlularla yarışabilecek ve bir Büyük İblisi tek hamlede katledebilecek iblis şövalyeler olmuşlardı.
Çatıyı bacayı aşmışlardı resmen… Fakat Diablo onları zerre önemsemiyordu. Bu yüzden Venom’un hizmetkârları olarak kalmaya devam ettiler. Diablo, doğrudan benim emrim altındaki konumunu koruyup kendini özgür ve esnek tutmayı tercih ediyordu; onun hiç değişmediğine beni en çok ikna eden şey de bu oldu. Ne kadar evrimleşip beni aşarsa aşsın, Diablo yine aynı Diablo’ydu.

Böylece tüm üst düzey kadrom evrim ritüellerini tamamlamış oldu. Büyük bir pürüz çıkmadan hallolduğu için memnunum.
Ama zafer kutlaması henüz bitmemişti. Savaşta üstün başarı gösteren kişileri çağırmaya ve emekleri için onlara teşekkür etmeye devam ettim. Ardından doğrudan zafer şölenine geçtik, gerçi yalnızca hâlâ uyanık olanların katıldığı bir şölendi bu. Tüm çeteyi bir araya toplamak için bir sonraki seferi beklememiz gerekecekti ama o zamana kadar bugünkü partinin tadını yeterince çıkardık.
Yine de Jaine ile İkiz Kanatlar’ın bize katılmadığını görünce hayal kırıklığına uğradım. Çok mahcup oldular ama halletmeleri gereken acil işleri olduğunu söyleyerek kololyum etkinliği biter bitmez aceleyle yola koyuldular. Umarım bir sonraki ziyaretlerinde bizimle daha fazla takılabilirler.
Şu anda ise alkolün etkisiyle hırçınlaşan birkaç kişi için daha çok endişeleniyorum.
“…” “Benimaru-sama zaten benim kulvarımın çok üstündeydi. Bunu en başından beri biliyordum!!”
“Yok, yok, Gobwa-sama, siz gayet çekicisiniz; bu konuda bana güvenin. Ama bir de bana bakın! Hayallerimin kadını olan Alvis-sama elimi tutuyor… sonra da beni kahretsin ki öldürüyor! Canavar-insanlar böyledir işte, bilirsiniz ya? Güçlü olanı severler. En az kendileri kadar güçlü bir eş isterler… Ve yeterince güçlüysen, istediğin kadar kadına sahip olabilirsin. Ama ben, oofff, hayııır…”
“İlahi Phobio-sama, siz fazlasıyla güçlüsünüz. Ben daha güçlü olsaydım o iki hanımefendinin arasına girebilirdim ama—”
“Hey, bana ‘sama’ falan demeyi bırakabilirsin. Sen de gayet güçlüsün Gobwa-sama. Sadece karşında çok çetin bir rekabet vardı, hepsi bu. Ben bile onları yenemezdim, biliyor musun? Elden ne gelir.”
“Phobio-sama… şey, Phobio. Lütfen, sen de bana Gobwa de o zaman.”
“Tabii ki Gobwa.”
“Phobio…”
Vay canına, bunu herkesin içinde yapmasanız olur mu lütfen? Bunun yüzünden olay çıkarmayacak kadar olgunum ama burası mum ışığında baş başa yemek yenen özel bir restoran değil, tamam mı?!
Yine de aşk acısı çeken iki kişinin birbiriyle bir şeyler kıvılcımlamaya başlaması o kadar da kötü bir şey değil, değil mi? Aşkın yolları hikmet doludur falan filan. Görmezden geleceğim…
Ve parti tüm hızıyla devam ederken gece neşeyle geçip gitti.
Böylece ulusumuzun yönetimini üstlenen yeni lordlarımız oldu.
Kurallar kendilerine iblis kralı demelerini yasaklıyordu ama artık aramızda neredeyse uyanmış iblis krallarına denk olan dokuz kişi vardı. Buna üç Özgün İblisimizi de eklersek, çok olağanüstü durumlar haricinde, karşımıza çıkan her şeyin üstesinden gelebilecek durumda olduğumuzu düşünüyorum.
Bu on iki kişinin artık lord unvanları olduğundan, hepsinden topluca On İki Lord Muhafız olarak bahsetmeye karar verdim. Bazıları Dört Büyük ve Zindanın On Harikası gibi grupların da parçasıydı ama unvanlarındaki lord terimi öncelik taşıyordu. Bunun sebebi, diğer iki grubun aksine, bu on iki kişiyi yakın zamanda değiştirme gibi bir planımın olmamasıydı. Benim diyarımda lord olmak bir nevi ömür boyu süren bir görevdi, zaten en başta hepsinin sonsuz yaşamı vardı. Gelecekte, nihayetinde günlük görevlerinden çekilip Lordluk rollerini yalnızca savaş veya acil durumlarda üstlenmelerinin ideal olacağını düşünüyordum.
Elimizin altında Rigurd, Rigur, Gobta ve Mjöllmile gibi pek çok harika personel vardı ama hepsi ölümlüydü. Kalıcı makamlar ile nesilden nesile devredilecek işleri nasıl ele alacağımız arasında net bir fark ortaya koymamız gerekiyordu. Bunun hemen şu dakika halledilmesi gerekmiyordu ama vakti elbet gelecekti.
Aklımdaki tek kişi Gobta. (Her şeye rağmen) üst düzey bir lider, şaşırtıcı derecede marifetli ve bir dövüşte makulün de ötesinde bir güce sahip. Ranga ile gerçekleştirdiği o dönüşüm birleşmesi onun için gerçek bir dönüm noktası olmuştu. Ranga’nın evrimleşmesinin onu çok güçlendireceğine şüphe yoktu ama Gobta’nın da ona ayak uydurabileceğinden emindim.
Gerçekten de nevi şahsına münhasır biri. İsim bahşedilip evrimleşmesine rağmen dış görünüşü hiç değişmedi. Kendisinin “yetenek ve benzeri konularda evrimleştiğine” dair zırvalayıp durmuştu ama şimdi bunun gerçek olabileceğini düşünüyorum. Ve şimdi, bugünkü ödülle birlikte Gobta’nın Tempest’teki konumu perçinlenmiş oldu. Belli başlı pek çok üst düzey yöneticiden bile bana daha yakın bir konum bahşedilmişti ve Gobta’ya bakan hiç kimsenin gözünden bu kaçmıyordu.
Şaşırtıcı bir şekilde, belki de bugün verdiğim en büyük ödül buydu. Tüm arkadaşlarımın partinin tadını çıkarmasını izlerken bu bana oldukça komik geldi.
Ve bir şey daha:
Bugün yaşananların haberi dünyaya hızlı yayılmış olmalı ki, bir yerlerde bana Kaos Yaratıcısı Rimuru takma adı verilmişti. Bu sorun değildi. Kabul etmeye karar verdim. Sonuçta yediğim tüm nanelerin tamamen farkındaydım.
