Starting on Hard Mode: God Levels, Got Problems Cilt 2 – Bölüm 5 / Cins Cinsine Çeker

Cins Cinsine Çeker

Daha önce kararlaştırdığımız gibi, Sennion’a dönmeden önce köy muhtarına rapor verdik.

Buralardaki insanlar daha önce hiç wyvern görmemişti sanırım, bu yüzden başka bir yerden uçup gelmiş başıboş bir canavar olduğunu açıkladığımızda konuyu üstelemeden kabullendiler.

Sennion’a geri döndüğümüzde kapıdaki muhafızlara maceracı kartlarımızı gösterip kasabaya girdik. Yürürken konuştuk—doğal olarak wyvern’e karşı az önce verdiğimiz çetin mücadele hakkında.

“Her neyse… düşmanın amacını bilmemek biraz huzursuz edici,” diye söylendim.

Bu işin arkasında gerçekten bir iblis varsa, wyvern gibi güçlü bir yaratığı kullanacak kadar beni öldürmeyi mi arzuluyordu? Eğer öyleyse, sadece bir wyvern göndermek fazla yarım yamalak hissettiriyordu.

Emirleri altında benzer güçte başka canavarlar yok muymuş? Ya da belki de en başından beri beni öldürmek gibi bir niyetleri yoktu… Wyvern de tamamen kontrol ediliyormuş gibi görünmüyordu zaten. Yoluna çıktığında Sophia’yı hedef almıştı, bu da bilincinin tamamen devre dışı bırakılmadığını gösteriyordu.

Beni öldürmek saldıran kişinin amacıysa, o zaman wyvern ile tam olarak ne başarmaya çalışmışlardı? Bir anlam veremiyordum.

Üstümüze basitçe bir wyvern salmak asıl amaç mıydı yani? Ama neden?

“Bir iblis gerçekten wyvern’e bize saldırmasını emrettiyse, hedeflerinin siz olduğunuzu söylerdim Efendi Merlin,” dedi Sonia herkes adına konuşarak.

“Sen de mi öyle düşünüyorsun?”

“Evet. Bir iblis için tanrılar en büyük düşmanlarıdır. Sizin gibi bir tanrıya benzeyen biri, gerçeği bilmeyen herhangi biri tarafından şüphesiz düşmanın müttefiki olarak görülecektir. Ben bir iblis olsaydım, muhtemelen ben de aynısını yapardım.”

“Ama öyle olsa bile, var güçleriyle saldırıyorlarmış gibi hissettirmedi,” diye söze girdi Auriel. “Sizi gerçekten öldürmek isteselerdi, Efendi Merlin, daha fazla güç toplayabilirlerdi. Ya da kasabada veya köydeyken, tam gücünüzle savaşmanızın daha zor olacağı bir yerde saldırabilirlerdi.”

Haklılık payı vardı. Benim gücüm ezici derecede yüksekti. Bu sefer yoldaşlarım kendilerini korumuş, özgürce savaşmama izin vermişlerdi ama wyvern nüfusun yoğun olduğu bir alanda kasıp kavursaydı dikkatim dağılırdı.

En kötü senaryoda, sonuç çok daha farklı olabilirdi.

“İblisin kendini hiç göstermemiş olması da tuhaf,” diye ekledi Noise. “Hiçbir şey sezemedim.”

Tam da dediği gibi, köyden geçip kasabaya dönmemize rağmen iblisin varlığını en ufak bir şekilde hissetmemiştik. Wyvern’i beni yıpratmak için kullanıp ben bitkin düşmüşken saldırabilirlerdi ama yapmamışlardı.

“Belki de ani bir saldırıydı… Ya da tam tersi… Belki de gücünüzü kullanmanızı istediler, Efendi Merlin?” diye mırıldandı Sonia.

“Gücümü kullanmamı mı istediler? Ne amaçla?” İblisler Auriel gibi tanrılara yürekten bağlı inananlar değildi neticede.

Sonia cevap vermeden önce bir an düşündü. “Belki de sadece sizi analiz etmek istediler,” diye fikir yürüttü. “Sizden korktular, bu yüzden ne kadar güçlü olduğunuzu ölçmek için bir canavar kullandılar.”

“İmkânsız bir senaryo değil…” Wyvern seçmiş olmalarının başka nedenleri de olabilir ama bu durum, böyle bir canavarı yenmek için gereken güç seviyesini açıklıyordu.

İblisler geçmişte ilahi bir elçiyle savaşmıştı. Eğer benim de bir elçi olduğuma inandılarsa, beni test etmek için o zamanki elçinin gücüne denk ayarlanmış bir canavar kullanmış olabilirlerdi. Kazanamasalar bile kabiliyetlerimi öğrenmiş olurlardı; kazanırlarsa da bu sadece ekstra bir bonus olurdu.

Durum buysa, bu seferki büyü gücü patlamamı gördükten sonra bir dahakine ayak uydurma ihtimalleri yüksekti. Ve böyle bir şey gerçekleşirse, tehlikeye giren sadece biz olmazdık; çevre bölge tamamen yerle bir olabilirdi.

Bundan sonra çok daha temkinli olmamız gerekiyordu.

“Bu arada Lord Merlin, az önce büyü gücünüz aniden fırladı. Bu nasıl oluyor?” diye sordu Auriel.

Elbette lafın dönüp dolaşıp buraya geleceği belliydi.

İşin aslı, seviyemin 10.000’in üzerinde olduğunu—akılalmaz derecede yüksek ve saçma biçimde güçlü olduğunu—sadece Sophia biliyordu. En güçlü fiziksel saldırımı gören tek kişi oydu. Diğerlerine seviyemdeki mühürlerden bahsetmemiştim.

Tam olarak söylemek gerekirse, Sonia ve Noise kendimi tuttuğumu biliyorlardı ama sınırının nereye vardığından haberleri yoktu. Bir dahaki sefere daha güçlü bir saldırıyla karşılaşma ihtimalimizi düşünürsek, daha fazla güce sahip olduğumu bilmeleri daha iyi olurdu. Ne de olsa bu seviyedeki bir savaşın ortasında kazara kaynama riskleri vardı.

Auriel de artık bir yoldaştı. Sophia ve diğerleri benim dostlarımdı. Bu bilgiyi bana karşı kullanmayacaklarına inanmak zorundaydım.

“Bu iyi bir fırsat olabilir,” dedim sonunda. “Sophia’ya zaten anlatmıştım ama belki de hepinizle kendim hakkında biraz bilgi paylaşmalıyım.”

“Sizin hakkınızda bir şey mi, Lord Merlin?” diye sordu Sonia. “Bilmeyip de öğreneceğimiz bir şey mi?”

“Evet. Yine de bunu ulu orta konuşmasak daha iyi. Hanımıza dönelim. Odamda açıklarım. Auriel, sen de bize katılır mısın?”

“Elbette,” dedi hiç tereddüt etmeden. “Sırlarınızı paylaşacak kadar bana güveniyorsanız, bunu ciddiye almak benim görevimdir.”

“O kadar da abartılacak bir şey değil aslında…” diye mırıldandım.

Auriel’in bu aşırı ciddi onayını aldıktan sonra hep birlikte hana dönüp benim odaya geçtik. Herkes yerini aldıktan sonra söze başladım.

“Sizinle bir şey paylaşmak istiyorum. Ama tahmin edeceğiniz üzere, bunun kesinlikle gizli kalmasını rica etmek zorundayım. Başkaları öğrenirse başım çok ağrır.”

“Yani gerçekten de ilahi bir elçisiniz, değil mi Lord Merlin?!” diye bağırdı Auriel.

“Yok, hayır. Seni hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm Auriel ama konu o değil.”

“O zaman büyü gücünüzdeki ani artışla ilgili, değil mi?” diye lafa girdi Sonia.

“Evet. Sonia ve Noise’un zaten bildiği gibi, yeteneklerimi sınırlandırıyorum. Şöyle diyebiliriz… Kendimi tutuyorum.”

“Kendini tutmak… Anlıyorum,” dedi Sonia başıyla onaylayarak. “Daha önce şu Arakne ile savaştığımız zamanki gibi.”

“Büyü gücünüz o zaman da tıpkı bugünkü gibi aniden fırlamıştı!” diye ekledi Noise.

Sonia ve Noise olayı çabuk kavramıştı. Belki de durumları gayet net bir dille açıkladığım için Sophia ve Auriel sadece dinlemekle yetiniyordu.

“Aynı şey,” diyerek onayladım. “Ama aslında… O zaman bile kendimi tutuyordum. Hem de bayağı bir.”

“Ne?”

Sophia hariç herkes inanamayan gözlerle bana bakakaldı. Anlıyordum. İnanması zordu.

Wyvern gibi bir canavarı—sadece bir avuç usta savaşçının yenmeyi umabileceği bir yaratığı—yendikten sonra bile kendimi tutuyor muydum yani? Ne saçmalıyorsun sen öyle? diye düşünmelerine şaşmamak gerekirdi.

Ama gerçek buydu. Wyvern’la savaşırken gerçek gücümün sadece onda birini kullanmıştım. Kendimi tutuyormuşum gibi hissetmekten ziyade, benim için hiçbir şey gibi gelmişti.

“O bile tam gücünüz değil miydi?” diye temkinle sordu Auriel.

Başımı salladım. Auriel, Sonia ve Noise şokla donakaldı.

“Ben Lord Merlin’in tam gücünü bir kez gördüm,” dedi Sophia sessizce. “Aslında belki de o bile tam gücü değildi. Daha çok bir anlığına kontrolü kaybetmişsiniz gibi hissettirmişti.”

İlk karşılaştığımız anı hatırlıyordu.

“O zamanlar tam kontrol edemiyordum,” diye doğruladım. “Bir goblina şöyle hafifçe bir tekme attım, bütün bölge yerle bir oldu… Yüreğim ağzıma gelmişti az daha.”

“Aaa… O siz miydiniz?” dedi Sonia, sanki olayı yeni hatırlamış gibi ellerini birbirine vurarak. “Maceracı loncasındaki herkesin konuşup durduğu kişi siz miydiniz? Ormanın bir kısmının oyulup yok edildiğini söylüyorlardı.”

Görünüşe göre ben o goblina tekme attıktan sonra diğer maceracılar harabeye dönmüş alanı bulmuş ve bunu ne tür bir canavarın yapmış olabileceğine dair dedikodular yayılmıştı. Arakne haberi ortaya çıkınca dedikodular yatışmıştı ama anlaşılan o zamanlar epey büyük bir şok yaratmıştı.

“Sadece bir canavara tekme atarak bunu yapabiliyor musunuz?” diye sordu Sonia. “O zaman büyü kullanmanın ne anlamı var ki?”

“O kendimi kontrol etmeyi öğrenmeden önceydi,” diye hatırlattım ona. “Artık öyle sorunlarım yok. Büyüyü ayarlamak çok daha kolay ve savaşta daha pratik.”

Kutsal büyü, özellikle canavarlara karşı son derece etkiliydi. İşime yaraması için maksimum güçte kullanmama bile gerek kalmıyordu. Az önce wyvern üzerinde aşırı miktarda mana salıvermiştim ama günlük kullanım için kutsal büyümden daha kullanışlı bir şey yoktu. Üstelik onunla iyileştirme bile yapabiliyordum.

“Peki tüm gücünüzü ortaya koyduğunuzda ne kadar güçlü oluyorsunuz?” diye sordu Sonia.

“Buna tam bir cevap veremem. Doğrusunu istersen ben de bilmiyorum. Hiç tam gücümle savaşmadım ki… Etrafımdaki her şeyi yok etmekten korktuğum için kendimi sınırlandırıyorum.”

“O zaman benimle savaşmayı denemelisin!” diye hevesle araya girdi Noise.

“Almayayım, kalsın,” dedim ona. “Söylemesi tatsız ama wyvern’la savaşırken bile kendimi bayağı tutuyordum. Sana karşı öyle bir güç kullanırsam seni öldürürüm Noise.”

Bir yoldaşımı öldürmek vicdanıma ömrüm boyunca yük olurdu. Kendim ölmeyi tercih ederdim daha iyi.

“Şimdilik sırrınızı anladık,” dedi Auriel. “Bir wyvern bile tam gücünüze layık değilmiş demek… Bunu kendimize saklayacağız. Eğer bu öğrenilirse, şüphesiz canınıza kastedilir. Bir de üstüne efsun büyünüz açığa çıkarsa, çatışma kaçınılmaz hale gelir.”

Duraksadı, sonra devam etti: “Kral babam bile size takıntı derecesinde bağlanırdı. Sizi kontrolü altına alarak tüm kıtada hakimiyet kurabilirdi. Hiç şüphesiz zayıf noktanızı hedef alırdı.”

“Benim zayıf noktam mı…” Yine mi aynı konu.

“Sizi kırmak istemem ama…” Auriel odadakilere göz gezdirdi. “Zayıf noktanız Sophia ve diğerleri. Onlar sizden daha zayıf. Doğrudan size saldırmaktansa, onları ele geçirip sizi boyun eğmeye zorlamak için koz olarak kullanmak çok daha etkili olurdu. En az yan hasara yol açacak en verimli yöntem bu olurdu.”

“Ben de öyle tahmin etmiştim,” dedi Sonia rahat bir tavırla. Tehlikeye rağmen ifadesinde en ufak bir endişe kırıntısı bile yoktu. Her zamanki korkusuz Sonia’ydı işte.

“Merlin bizi yüzüstü bırakmaz…” diye mırıldandı Noise. “Bu onun için bir seçenek bile değil.”

Haklıydı. Sonia, Noise ve Sophia başlarını hafifçe öne eğdiler. Aramızdaki güç farkı mutlaktı. İş ciddiye bindiğinde beni koruyamayacaklardı. Belki de bunu fark ettiklerinden, üçünün de modu biraz düşmüş gibiydi.

“Enseyi karartmayın,” dedi Auriel nazikçe. “Sadece Lord Merlin anormal biri.”

Hey, sen az önce bana anormal mi dedin?

“Normal maceracılarla kıyaslandığında hepiniz inanılmaz derecede güçlüsünüz,” diyerek içlerini ferahlattı Auriel. “Genç yaşınıza rağmen 3. Kademe canavarları kolaylıkla yendiniz, hatta bir wyvern’a karşı bile dimdik ayakta durdunuz. Bazıları size dahi bile diyebilir.”

Gülümsedi. “Güçlenmeye devam ederseniz, koca bir krallığa bile kafa tutabilirsiniz. Kendi gücünüze güvenebilirsiniz.”

Yapma ama. Bir prensesin böyle şeyler söylemesi gerçekten uygun mu şimdi?

Yine de Auriel’in sözleri kasvetli havayı dağıtmıştı.

“Bu yüzden zayıf bir nokta olarak görülebileceğiniz düşüncesiyle geri çekilmeyin,” diye tamamladı sözlerini. “Hep birlikte daha da güçlenelim ki Lord Merlin’i tehdit eden her şeye karşı durabilelim.”

Üçü de başlarını kaldırdı, yüzleri daha aydınlık görünüyordu. Çocuklar siz gerçekten bu durumdan memnun musunuz yani…?

“Teşekkürler Altesleri,” dedi Sophia.

“Bu oldukça cesaret vericiydi,” dedi Sonia kollarını kavuşturarak.

“Gaza geldim valla! Hadi gidip biraz canavar avlayalım!” diye bağırdı Noise, ayaklarının üzerinde zıplayarak.

Diğer ikisini bir kenara bırakırsak, Noise gereğinden fazla coşkuluydu. Şimdi dışarı çıksak kapılar kapanır, hava kararmadan kasabaya geri dönemezdik. Auriel bunun üzerine hafifçe kıkırdadı.

O üçünü kendim yüreklendiremezdim. Ne de olsa o şekilde algılanacak olmaları benim suçumdu. Ama Auriel bu rolü benim yerime üstlenmişti. Grubumuzun bir parçası olduğuna gerçekten sevinmiştim. Alışınca aslında epey mantıklı biri çıkmıştı.

“İblisler bizi analiz ediyorsa, büyük ihtimalle savaşımızı gözlemlemişlerdir,” dedi Auriel bana. “Partinizin üyeleri olarak biz de hedef alınabiliriz.”

“Evet,” diyerek onayladım. “Ülkeler bile beni kontrol etmeye çalışabilecekse, iblisler de aynı şeyi düşünebilir. Herkes ekstra dikkatli olsun—özellikle de sen Auriel.”

“Ben mi?”

Ona doğrudan bir uyarı yönelttiğimde Auriel şaşırmış göründü.

“Neticede sen bir prensessin, değil mi? Ülke için benim gibi birinden çok daha önemlisin.”

Buruk bir gülümsemeyle konuşmuştum ama her ne hikmetse Auriel’in yüzü asıldı. Korumalarını geride bırakıp bir maceracı olarak özgürce yaşıyor olabilirdi ama aslında bu kasabaya resmi bir görevle gelmiş bir soyluydu. Auriel iblisler tarafından kaçırılacak—veya daha kötüsü öldürülecek—olursa, bunun sonuçları devasa olurdu.

Kral öfkeden deliye döner ve kapsamlı bir soruşturma başlatırdı. Onun maceracı olmasına izin veren Maceracı Loncası da cezalandırılırdı. Üstelik onu peşimden sürüklediğim ortaya çıkarsa, partimdeki dördümüz muhtemelen ağır mahkûmiyet alırdık.

Bütün dünyayı karşıma almaya hiç niyetim yoktu. Bu durum, özgürce yaşama hayalimi gerçekleştirme umudumun sonu olurdu.

“Kral ve kraliçenin değerli kızlarını kaybetmelerinin nasıl bir his olacağını hayal bile etmek istemiyorum,” dedim Auriel’e. “Ama seni maceralara yanımda sürüklediğimi düşünürsek, bunu söyleyecek konumda değilim sanırım.”

“Değerli kızları mı… Öyle miyim gerçekten?”

“Ha?”

“Yoo, yok bir şey. Dediğiniz gibi Lord Merlin, bundan sonra daha da dikkatli olacağım. Hem yanınızda gelmek benim kendi kararımdı, bu yüzden lütfen bunun için kendinizi sıkmayın.”

Bir anlığına yüzü kararmış gibi gelmişti ama Auriel’in her zamanki gülümsemesi çabucak yüzüne geri döndü.

Belki de bana öyle gelmişti.

“Dürüst olmak gerekirse, en baştan seni düzgünce reddetmeliydim,” dedim ona. “Reddetmememin sebebi… belki de bizimle gelmeni istediğim içindir Auriel.”

“Lord Merlin…” Auriel şaşırmış görünüyordu. Ve bu şaşkınlığın ardında, net bir mutluluk izi yakaladığımı sandım. Acaba o da gerçekten bizimle maceraya atılmaktan keyif alıyor muydu? “Çok müteşekkirim. Hepinizle böyle vakit geçirmek… Tüm hayatım boyunca geçirdiğim en eğlenceli zaman.”

Yaşına yakışır bir masumiyetle gülümsedi. Gerçek duyguları yüzünden açıkça okunuyordu ve bunu görmek beni mutlu etmişti.

“Pekala, sanırım artık yavaş yavaş müsaadenizi istesem iyi olacak,” dedi o sırada. “Biraz daha kalırsam size verdiğim sözü çiğneyeceğim Lord Merlin.”

“O zaman kaldığın yere kadar sana eşlik edeyim,” diye teklifte bulundum. “Bunca şey yaşandıktan sonra, kasaba içinde bile olsa bir kızı tek başına yürütmeye gönlüm elvermez.”

Araya girip teklifimi kaparak, “Hayır, ben giderim onunla,” dedi Sonia. Ben bile şaşırmıştım, haliyle Auriel de öyle.

“Auriel’e sen mi eşlik edeceksin Sonia?” diye sordum.

“Evet. Onunla konuşmak istediğim bir şey var.”

“Anladım. Madem öyle istiyorsun, sanırım onu sana emanet edebilirim. Bir sakıncası var mı senin için?”

“Bana bırakın,” dedi. “Hayatım pahasına da olsa onu layıkıyla koruyacağım.”

“Hevesini takdir ediyorum ama ben senin canın için de endişeleniyorum Sonia,” diye karşılık verdim. “İkiniz de sağ salim döndüğünüzden emin olun.”

“Elimden geleni yapacağım.” Belli belirsiz bir gülümsemeyle ayağa kalktı Sonia.

Auriel, yüzünde biraz karmaşık bir ifadeyle ona baktı. Yine de Sonia’nın teklifini geri çevirmedi. Kendini toparladı, ardından veda etmek için bana, Sophia’ya ve Noise’a döndü. “Pekala millet. Bir dahakine görüşmek üzere. Sanırım Hasat Festivali’nde tekrar karşılaşırız.”

“Evet. Kazasız belasız dönün.”

Auriel ile tanıştığımdan beri zaman nedense su gibi akıp gitmişti. Bu dünyaya reenkarne olduğumdan beri katılacağım ilk festival olacaktı. İçimi hafif bir heyecan kaplamıştı.

Diğer iki kızı uğurladıktan sonra Sophia ve Noise da kendi odalarına çekildiler.

▼△▼

Sonia ve Auriel handan birlikte çıktılar.

Gökyüzü çoktan koyu bir kızıllığa bürünmüştü. Sokakta akşam yemeği için malzeme alan ev kadınları göze çarpıyordu. Çocuklar neşeyle bağrışıp gülüşerek etrafta koşturuyordu. Hepsi de yerleşim bölgesine doğru ilerliyordu; herkesin evinin yolunu tuttuğu belliydi.

İki kız kalabalığın arasında yan yana yürüdü.

İlk başta aralarında hiçbir konuşma geçmedi. Ancak ister sessizliğe daha fazla dayanamadığından olsun ister en başından beri sormak istediğinden, ilk konuşan Auriel oldu.

“Bak sen, bu gerçekten sürpriz oldu. Bana eşlik edecek kişinin özellikle sen olacağını hiç tahmin etmezdim Sonia.”

“Lord Merlin’i mi tercih ederdin?” diye sordu Sonia.

“Yani… Batan güneşin kızıllığında Lord Merlin ile yan yana sokakta yürümek kendine göre romantik olurdu tabii. Ama bundan da öte, amacını anlayamadığım için merak ettim Sonia.”

“Amacımı mı?”

“Handan çıkmadan önce kendin söyledin, değil mi?” diye belirtti Auriel. “Konuşmak istediğin bir şey olduğunu. Ben de safça benden hoşlanmadığını varsaymıştım…”

Baş başa kaldıklarına göre, Auriel bu dürüst sözleri doğrudan Sonia’nın yüzüne savurdu. Birkaç saniye boyunca Sonia hiçbir şey söylemedi. Sessizliği bir inkâr değildi. Aksine, kabullenmeye çok yakındı.

“Senden hoşlanmadığımı söyleyecek kadar ileri gitmem,” dedi sonunda. “Ama beni huzursuz ediyorsun.”

“Huzursuz mu ediyorum?” Sonia’nın beklenmedik derecede açık sözlü cevabı karşısında hazırlıksız yakalanan Auriel, kaşlarını hafifçe çatarak yüzünü buruşturdu.

“Auriel… Öhöm, dışarıda sana El diyoruz, değil mi? El, bizimle konuşurken sanki her zaman gerçek duygularını gizliyormuşsun gibi bir halin var. Yanında kendimi rahatsız hissetmeme neden olan şey de bu. Gülüşün, sözlerin… Senle ilgili her şey şüpheli—güvensiz hissettiriyor.”

“Ah ha ha,” diye burukça güldü Auriel. “Demek sana öyle görünüyorum Sonia.”

“Birlikte maceraya atıldığımızdan beri sözlerinin ve davranışlarının samimi göründüğü anlar oldu elbette,” dedi Sonia, “ama maskeni hiçbir zaman tam olarak çıkarmadın. Şimdi seninle böyle konuşmak da bunu kanıtlıyor sadece.”

“Hiçbir şey gizlemiyorum ki,” diye iddia etti Auriel. “Gerçekten.”

Auriel soğukkanlı ve kendinden emin bir ifadeyle yalan söylüyordu ama Sonia bunun ne olduğunu anında kavramıştı.

Aralarına yine bir sessizlik çöktü. Bu kez sessizliği bozan Sonia oldu. “Bizimle ilk karşılaştığında…”

“Efendim?”

“Lord Merlin ile ilk karşılaştığında ve gerçek yüzünü gördüğünde,” diye devam etti Sonia, “onunla ilgili söylentileri doğrulamak için orada olman gerekiyordu ama bariz bir şekilde sarsılmıştın. Basit bir şaşkınlığı anlardım. Ama yüzün ‘Bu imkânsız’ der gibiydi.”

Belki de Auriel açık verdiğini fark ettiği için bunun üzerine sus pus oldu. Sessizce Sonia’nın devam etmesini dinledi.

“Sonra bir de Sophia’nın bana banyo hakkında anlattıkları var. Kendinden bahsetmeden önce yüzün karardı. Sophia derin bir sıkıntı içindeymiş gibi göründüğünü söyledi.”

Bu da tam hedefi vurmuştu.

“Üçüncüsü, o kolye vardı,” dedi Sonia.

“Bu mu?” Auriel’in bakışları göğsüne kaydı. Dolgun göğüslerinin üzerinde, Merlin’in onun için efsunladığı gümüş haç duruyordu. Sonia da kolyeye yan bir bakış attı.

“O haç kolyenin Tanrı ile bağlantılı bir şey olduğunu söylemiştin ama onu el üstünde tutuyormuşsun gibi davranmadın hiç,” diye belirtti. “Böyle bir şeyi Sophia’ya vermeye bile razıydın.”

“O sadece…” “…bir şakaydı.”

“Nereden bakarsan bak, azize olarak bilinen birinin yapacağı türden bir şakaya benzemiyordu.”

Sonia artık emindi. Elindeki birkaç ipucunu bir araya getirmiş, Auriel’in gizlediği gerçeğe ulaşmaya çalışıyordu.

Auriel bilerek sessizce dinledi, Sonia’nın bir sonraki sözlerini bekledi.

“Sonra bir de…” “Kendi canına hiç değer vermiyor gibisin.” “Tehlikeli maceracılık işlerinde bize katılmakta ısrar ediyor, hatta kendini ön saflara atmaya çalışıyorsun.” “İblislerin seni hedef almaya başlama ihtimali olsa bile bunu zerre kadar umursamıyor gibisin.”

Bir insan ne kadar soğukkanlı olursa olsun, özellikle de Auriel gibi sorumluluk sahibi bir konumdaysa, hayatının tehdit altında olduğu bir durumla karşılaştığında illaki bir tepki verirdi. Canına herkesten çok değer vermesi gerekirdi. Yine de Sonia onda buna dair en ufak bir emare görmemişti.

Azize denilen biri olarak Auriel’in sadece inancı uğruna ölmeye razı olup olmadığını bir an için düşünmüştü ama kolye olayından sonra Sonia bu olasılığı zaten kafasından silmişti.

Kendi canını bu kadar hiçe saymasının, Auriel’in onlardan sakladığı şeyle bir ilgisi olup olmadığını Sonia bilmiyordu. Yine de Sonia önemsemişti. Bir insan olarak Auriel’i umursuyordu. Merlin’in yerine ona eşlik etmeyi teklif etmesinin nedeni de buydu. Onunla baş başa kalmak için mükemmel bir fırsattı.

Merlin de Sonia’nın yüz ifadesini fark etmiş ve ne hissettiğini anlamıştı. Ayrıca Sonia’nın bir süredir Auriel için endişelendiğini biliyordu. Bu şansı ona tanımasının sebebi de buydu.

Bunu boşa harcamamamaya kararlı olan Sonia doğrudan konuya girmişti.

“Anlıyorum,” diye mırıldandı Auriel sonunda. “Çok dikkatlisin Sonia. Bunca şeyi fark ettiğin hiç aklıma gelmezdi.”

Prenses durakladı. Yakınlarda bir kilise duruyordu. Kilisenin büyük çift kanatlı kapılarına bakarak alçak sesle mırıldandı: “Zamanından birazcık çalabilir miyim Sonia? Uzun zaman sonra ilk kez…” “…geçmişi hatırlamak geliyor içimden.”

“Evet. Konuşmak istiyorsan dinlerim El.”

Sonia, Auriel’in gerçek duygularını açığa vurmasını beklemiyordu. Sadece aklına takılan şeylerle onu yüzleştirmek istemişti. Böyle konuşup başkasının kalbine müdahale etmenin kolayca nezaketsizlik olarak algılanabileceğinin farkındaydı.

Yine de beklenmedik bir şekilde Auriel karşılık vermişti—sanki en başından beri birinin kalbinin kapısını çalmasını bekliyormuş gibi.

“Pek ilgi çekici bir hikaye değil ama lütfen dinle,” diye rica etti Auriel. “Bu, oyuncak bebek gibi yaşayan bir kızın hikayesi.”

Auriel bununla birlikte başını kiliseye doğru kaldırdı ve anlatmaya başladı.

“Uzun zaman önce, krallık başkentinde küçük bir kız çocuğu dünyaya geldi. Dördüncü prensesti; anne babasının bu dünyaya getirdiği son çocuktu.”

Adını söylememişti ama bu hiç şüphesiz Auriel’in kendi hikayesiydi.

“Herkesi hayrete düşürecek şekilde kız, bir zamanlar insanlığı kurtardığı ve yol gösterdiği söylenen tanrının saçlarıyla aynı renkte saçlarla doğmuştu. Anne babasınınkinden tamamen farklı, ani bir mutasyonla gümüşe çalan saçlardı bunlar. Ailesi buna havalara uçmuştu. Kraliyet ailesinde Tanrı tarafından seçilmiş bir çocuk doğmuştu. Böyle bir şeyin değerini anlayan insanlar için o, kıyas kabul etmez bir hazine gibi görünmüş olmalıydı. Ama…” “…o kız için bu, cehennemin başlangıcıydı.”

Auriel’in sesi kısıldı.

“Tanrı’nın bir elçisi olarak hürmet gördü ve beklentilerin zincirine vurularak ailesinin geri kalanından farklı muamele gördü. Anne babasının tüm umutlarının yükünü taşıyarak, kardeşleri gibi bahçede özgürce yürümesine bile izin verilmedi. Suikasttan korktukları ve masumiyetini korumak istedikleri için onu tecrit ettiler, sadece seçilmiş birkaç hizmetkarla konuşmasına izin verdiler. Nihayet dışarı çıkmasına izin verildiğinde ise bir ‘azize’ olarak eğitilmesi ve kilisede dualar etmesi beklendi. Ve büyü kullanabilir hale geldiğinde, günleri iyileştirme büyüleriyle insanlara şifa dağıtmakla geçti… Ailesinin sevgisini bir kez olsun hissetmedi.”

Bu acı anıları hatırlayan Auriel’in eli sıkılaştı. Farkında olmadan yumruk yapmıştı.

Bu noktada Sonia’nın midesi bulanmaya başladı. Sanki kurban edilmek üzere sunulmuş bir kızın hikayesini dinliyormuş gibi hissediyordu.

“İlk başta kız, herkesin hissedeceği türden bir hoşnutsuzluk ve öfke duydu,” diye devam etti Auriel. “’Neden bütün bunları yapmak zorunda olan tek kişi benim?’ Elbette ailesi tarafından sevilmek istiyordu. Onu görmelerini, övmelerini istiyordu. Ama kimse onun gerçek duygularını dinlemeye çalışmadı. Kendi anne babası bile onu anlamaya çalışmadı. Onu kendi otoritelerini artıran süslü bir aksesuar gibi gördüler. Böyle bir hayatı yaşamaya zorlanınca yavaş yavaş kırılmaya başladı… Ve en sonunda sadece kırgınlığını değil, diğer her şeyi de bir kenara atıp bir oyuncak bebek gibi yaşamayı seçti. İlahi lütufla kutsanmış bir azize olarak. Takva dolu, dindar bir mümin olarak. Gerçek duygularını gizleyen bir ceset gibi, cevapsız, hayalsiz… Ta ki bir gün, bir zamanlar ne istediğini bile anlayamaz hale gelip sadece bir—”

“Bu kadar yeter El.”

Auriel’in sesi yavaş yavaş titremeye başlamıştı. Sonia durumu zaten yeterince iyi anladığı için prensesin sözünü devam etmesine fırsat vermeden zorla kesti. Hikaye biraz daha ilerlerse, Sonia’nın kendisi için bile katlanılamaz bir hal alacaktı.

Auriel de Sonia gibiydi. İkisi birbirine o kadar benziyordu ki sanki biri diğerinin aynadaki yansımasıydı.

Hayır—aslında o aynanın iki farklı tarafındaki zıtlıklardı onlar. Sonia Merlin’le hiç karşılaşmamış, onun tarafından hiç kurtarılmamış olsaydı Auriel neyse o olacaktı. Auriel ailesi tarafından seçmediği bir yola sürüklenmişti. Katlanmıştı buna ve bu süreçte kalbi kırılıp paramparça olmuştu.

Sonia ise tam aksine zorlanmamıştı. Kendi özgür iradesiyle anne babasına Sophia’yı koruyacağına dair söz vermişti. En azından Sophia’nın mutluluğu bulmasını sağlamaya kararlıydı ve bu uğurda bedenini mahvedene kadar kendini hırpalamıştı.

Hem bu kadar yakın hem bu kadar uzak: Auriel ve Sonia işte böyleydi.

Sonia’nın Auriel’in hikayesini kişisel algılamaması imkansızdı. Yine de Sonia’nın en azından bir ailesi vardı. Anne babası canavarlar tarafından öldürülmüştü, evet, ama yine de dünyada en çok sevdiği küçük kız kardeşi Sophia yanındaydı. Sophia yanında olduğu için Sonia içten içe çürüyüp gitmemişti. Ve sonrasında Sophia sayesinde Merlin’le tanışmış, Merlin onu kurtarmıştı.

Ama Auriel yanında duracak kimseyi bulamamıştı. Onu kurtarmak için kimse elini uzatmamıştı.

Sonia’nın kendisi de Sophia’ya ya da Merlin’e sahip olmasaydı, hayatta bir umut bulamayan ama ölmeye bile cesareti olmayan canlı bir cesede—tıpkı Auriel gibi birine dönüşebilirdi.

Sonia bu duyguyu acı bir şekilde çok iyi anlıyordu. Anladığı için de Auriel ile dosdoğru yüzleşti.

“Gerçek duygularını, yaşadıklarını… hepsini duydum. Şimdi anlıyorum ve ne kadar sığ düşündüğüm için derin bir utanç duyuyorum.” Her şeyden önce… …böyle acı anıları deşmeye zorladığım için özür dilerim.”

“Yok…” dedi Auriel. “Bu anılar içimde çoktan silinip gitti sanırım. Artık beni o kadar da rahatsız etmiyorlar.”

“Öyleyse, artık ileriye doğru bir adım atamaz mısın?”

“Ha? İleriye doğru bir adım mı? Zaten ilerliyorum. Şu anda bile, gayet emin adımlarla.”

“Hayır, kastettiğim bu değil,” dedi Sonia. “Gerçek duygularını gizlemeyi bırakmalı ve nasıl istiyorsan öyle yaşamalısın.”

“Kıkır kıkır.” Auriel hafifçe kıkırdadı. “İstediğim gibi yaşayabilseydim bunca zaman bu kadar acı çekmezdim. Ne yaparsam yapayım, azize rolümden asla kaçamam.”

Auriel kendini küçümser bir edayla cevap verirken Sonia ona doğru bir adım yaklaştı.

“Ama şu anda, sırf maceracı olarak bile istediğin gibi yaşamıyor musun?”

“Ha?!”

Auriel, Sonia’nın sözleriyle bariz bir şekilde sarsıldı, bu yüzden Sonia konuşmaya devam etti.

“Gerçekten isteseydin, her an istediğin gibi yaşayabilirdin. Seçmiş olsaydın prenseslik ve azizelik rollerinden kaçabilirdin. Her şeyi bir kenara attığını iddia ediyorsun. Ama birlikte maceraya atıldığımızda, bizimle birlikte güldüğünde, gerçekten çok mutlu görünüyordun.”

Sonia, Auriel’e cidden acıyordu; çünkü kendisi de payına düşen acılardan nasibini almıştı. Ama acımaktan da öte, bir öfke hissediyordu—Auriel’in kendini heder edip rolüne sığınmasına, tüm o sorumluluğun üzerine yığılmasına öylece izin vermesine duyulan bir öfke.

“Hâlâ özgürlüğün özlemini çekiyorsun, değil mi?” diye sordu Sonia ısrarla. “O zaman neden ileriye doğru o adımı atmıyorsun?!”

Sonia’nın kendi kalbini bile sızlatacak gibi duran o nezaket, sadece tanık olması bile acı veren türdendi.

Auriel bir azizeydi—güçleri ya da konumu yüzünden değil, nazik olduğu için. Böylesi bir nezaket ancak ‘azizelik’ olarak adlandırılmayı hak ederdi. Ve etrafındaki insanlar bu nezaketi çarpıtıp hastalıklı bir şeye dönüştürmüşlerdi. Hepsinden çok insana öfke veren şey de buydu işte.

Sonia’nın bu haykırışından sonra Auriel bir an sessiz kaldı. Sonra nihayet konuştu.

“Teşekkür ederim Sonia. Hepinizle maceraya atılmanın gerçekten çok keyifli olduğunu inkâr edemem. Sanki hayatıma yeniden renk gelmiş gibiydi, hatta bu anların sonsuza dek sürmesini dilerken buldum kendimi. Bu duygular samimi. Yalan değil.”

“O zaman—!”

“Ama yine de,” diyerek Auriel, Sonia’nın tutkulu yalvarışını zorla kesti. Gülümsedi. Sonia’nın daha önce defalarca gördüğü o sahte gülümsemenin aynısıydı—hüzünlü, o kadar kırılgan ki her an gözyaşlarına dönüşecekmiş gibi duran bir gülümseme.

“Yine de… Yaşamayı bildiğim tek yol bu. Üzgünüm Sonia.” Bununla birlikte Auriel, Sonia’nın yanından sıyrılıp tekrar yürümeye başladı.

İrkilen Sonia aceleyle arkasından seğirtti ama artık hiçbir söz Auriel’e ulaşamazdı. Şimdilik Sonia’nın sözleri, Auriel’in kalbinin etrafındaki o sert duvarı delip geçecek güçten yoksundu.

Keşke bir şey daha olsaydı—küçücük bir umut ışığı. O bile olsaydı, o duvar bir anda un ufak olabilirdi.

Ama o küçücük umut hiçbir yerde yoktu.

Kızıl gökyüzünün altında iki kız yürümeye devam etti, ikisinin de yüz ifadesi akşamın ışıkları kadar kederliydi.

▼△▼

Sennion yakınlarındaki bir ormanda, sırtını ağacın gövdesine yaslamış bir halde tünemiş olan iblis Alloces, kollarını kavuşturup son derece ciddi bir edayla düşüncelere daldı.

“Demek elçilerin şu anki güç seviyesi bu kadarmış…”

Aklında yer eden şey, birkaç saat önceki savaşın anısıydı. Gücünü ölçmek amacıyla, kasabadan ayrıldığı sırada hem ulaşım hem de dövüş için kullandığı en gözde wyvern’ını Merlin’in üzerine salmıştı.

Sonuç tatmin ediciydi.

Wyvern öldürülmüştü ama Alloces yine de Merlin’in gücünün sınırları hakkında bir fikir edinmeyi başarmıştı.

“Büyü gücündeki o ani fırlama beni hazırlıksız yakaladı ama bir wyvern’la anca başa çıkabiliyorsa, hâlâ benim seviyemin yanına bile yaklaşamaz. Yanındakiler de çöpün tekiydi zaten.”

Merlin sonlara doğru wyvern’ı bastırmıştı ama öyle olsa bile, önceki elçiyle kıyaslandığında gücü hâlâ net bir şekilde bir iki tık aşağıdaydı. Yoldaşlarına gelince, o öylesine hamlede bile gebertilebilecek kadar zayıftılar.

“Asıl soru onu hemen burada öldürmeli miyim, öldürmemeli miyim.”

Alloces’in ikilemi buydu. Eğer Merlin gerçekten de tahmin ettiği kadar güçlüyse, onu öldürmek hiçbir sorun teşkil etmezdi.

Ancak Alloces’in başka hedefleri de vardı.

Biri Sennion kasabasındaki ritüel eserini ele geçirmekti. Hâlâ nerede saklandığını tam olarak bilmiyordu ama Hasat Festivali sırasında ortaya çıkarılacaktı. İşte o zaman onu çalmayı planlıyordu.

Haydutlarla olan işler yolunda gitseydi, eserin saklanma ihtimali en yüksek yer olan derebeyinin malikanesine sızmış olacaklarını düşündükçe yeniden tepesi atıyordu.

Ve Alloces’in bir hedefi daha vardı: Auriel’in elindeki kutsal emaneti ele geçirmek.

Auriel’in kendisi pek güçlü olmadığı için icabına bakmak Merlin’le uğraşmaktan bile kolay olacaktı. Ritüel eserini ele geçirirken onun da işini bitirebilirdi. Tek gerçek sorun, işin içine Merlin meselesi de girince aynı anda üst üste binen üç ayrı hedefin ortaya çıkmasıydı. Alloces için bile bu büyük bir angaryaydı.

Daha da kötüsü, ritüel eseri de muhtemelen kutsal bir emanetti. Henüz kesin olarak doğrulamamıştı ama eğer gerçekten kutsal bir emanetse, Auriel’in taşıdığıyla birlikte toplam iki kutsal emanet edecek demekti. İkisi de üzerindeyken Merlin’in karşısına çıktığını hayal etmek onu fazlasıyla huzursuz ediyordu.

Bir iblis—yani ‘kirli’ bir varlık—olarak Alloces, kutsal emanetlerin yaydığı kutsal enerjiden doğrudan darbe alırdı. Sürekli hasar alır ve yetenekleri kısıtlanırdı. O durumdayken Merlin’i yenip yenemeyeceğinden emin olamazdı.

“Düşündüğüm gibi, elçiyi vaktinden önce öldürmeliyim… Hayır, bu zor olur. Elçiye saldırırsam kesinlikle bir curcuna kopar. Hem ritüel eserini hem de kutsal emaneti çalmak için bir daha ne zaman böyle güzel bir fırsat yakalarım ki? Mümkünse kendimi sadece bir kez açığa çıkarmayı tercih ederim.”

Bu durumda, Hasat Festivali gününde önce Merlin’i öldürmeli, ardından ritüel eşyası ile kutsal emanetin peşine düşmeliydi.

Fakat o hâlâ Merlin’le savaşırken ritüel eserinin saklanıp gizlenme riski vardı. Kutsal emanete sahip olan Auriel de kaçabilirdi. Bu da işleri uzatır ve her şeyi daha da zahmetli hale getirirdi. İblisler deşifre olabilir ve o hiçbir şeyi ele geçiremeden yeni önlemler alınabilirdi.

Durum buysa, belki de en iyisi nispeten zayıf olan Merlin’i görmezden gelip önceliği ritüel eseri ile kutsal emaneti çalmaya vermekti. Merlin nasıl olsa daha sonra da öldürülebilirdi. Eğer Merlin’in hakkından Alloces tek başına gelebiliyorsa, müttefikleriyle birlikte saldırdığında yenilgisi daha da kesinleşirdi. Bu, emanetlerin saklanmasına izin vermekten çok daha evlaydı.

Daha da önemlisi, eğer Merlin öldürülürse yeni bir havarinin doğma ihtimali vardı. Alloces tam da bu noktada, Merlin’i canlı bırakmanın belki de daha iyi olabileceğini düşünmeye başladı. Zaten zayıf kalırsa, İblis Kral nihayet dirildiğinde Merlin onu durdurmaktan tamamen aciz kalacak ve dünyayı ele geçirmek daha da kolaylaşacaktı.

“Fena fikir değil,” diyerek kendi zekasını tebrik etti. “Seere’e de danışmak isterdim ama… buradan temas kurmak çok uzun sürüyor. Cevap alana kadar Hasat Festivali çoktan bitmiş olur. Elden bir şey gelmez. Başımın çaresine kendim bakacağım.”

Endişeleri tamamen yok olmuş sayılmazdı ama Alloces, üzerine düşündükçe daha fazla dert çıkaracağını hissediyordu. Bu yüzden planı değiştirmeye karar verdi: Merlin’i görmezden gelecek, önce Auriel’in elindeki ayin eserini ve kutsal emaneti ele geçirecekti.

“Muhtemelen varlığımdan haberleri var… Heh heh heh. Ama festivalin hengamesinden yararlanıp saldıracağımı asla tahmin edemezler…”

Festivali muhteşem bir gösteriyle renklendirmenin hiç de fena olmayacağını düşünen Alloces, ağaçtan aşağı atladı. Emrinde çok fazla canavar yoktu. Rastgele dolaşmaya ve ilerledikçe daha fazlasını toplamaya karar verdi.

Ancak Alloces’in asla tahmin edemeyeceği bir şey vardı: Merlin’in gücü, gördüğü seviyenin üstünde üç seviyeye daha sahipti…

Starting on Hard Mode: God Levels, Got Problems

Starting on Hard Mode: God Levels, Got Problems

Puan 6.7
Durum: Devam Ediyor Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2024 Anadil: Japonca
“Yeniden doğdun. Bundan böyle seni özgür bir hayat bekliyor.” Merlin, geçmiş yaşamına dair tüm anıları silinmiş bir hâlde yabancı, yeni bir dünyada uyanır. Şimdi bir prens kadar yakışıklı bir yüze ve tanrısal seviyede statlara sahip olabilir; fakat sözde “özgürlüğünün” bu akılalmaz güçleri yüzünden kısıtlanabileceğini çabucak anlar. Özellikle de elini şöyle bir sallaması toprağı yarabiliyorken ve parmağını hafifçe dokundurması insanları havalara uçuruyorken! Güzel olsalar dahi, bu denklemin en son ihtiyaç duyduğu şey bir dizi kaos dolu yeni yoldaştır. Merlin tüm bu gürültünün ve karmaşanın ortasında huzuru başka nasıl bulabilir ki?

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla