Shin High School DxD Cilt 1 – Bölüm 2 / Yaşam 1 Üst Kademe Şeytan Hyoudou Issei

Yaşam 1 Üst Kademe Şeytan Hyoudou Issei

Kısım 1

Birkaç gün sonra…

Okul tatilimiz sırasında Şeytanların dünyası olan Yeraltı Dünyası’na gittik. Her ne kadar Yeraltı Dünyası insan dünyasından farklı olsa da genişliği kabaca aynıydı ancak

hiçbir okyanus yoktu, diyar boyunca yalnızca uçsuz bucaksız topraklar uzanıyordu

. Yeraltı Dünyası eskiden iki parçaya bölünmüştü: Şeytanların ve Düşmüş Meleklerin (kötü niyetler besledikleri için Cennetten kovulan Melekler) bölgeleri. Ancak Melekler de dahil olmak üzere tüm mitolojiler geçen yıl bir ittifak kurmaya başladığından beri herkes birbiriyle etkileşime girmeye başlamıştı ve sınırları aşmanın getirdiği gerginlik hissi de

neredeyse tamamen yok olmuştu.

Bulunduğumuz yer Şeytanların Yeraltı Dünyası’ndaki Gremory bölgesiydi. Feodal bey olan Üst Kademe Şeytan Gremory Hanesi’nin yönettiği topraklardı. Nişan basın toplantısı o kale kentindeki en görkemli otelde düzenlendi. Yeraltı Dünyası’nın dört bir yanından gelen basın mensupları toplantı için hazırlanan salonda toplanırken, ben ve — toplantı masasında yanımda oturan güzeller güzeli kız, Rias Gremory, patlayan flaş ışıkları yüzünden adeta gözlerimizi açamıyorduk. Zarafet fışkıran mavi gözlere sahip kızıl saçlı bir kadın! Bir Şeytanın gücünü, yani büyüyü kullanmakta son derece usta, açık fikirli bir kadın; hem edebiyatta hem de askeri sanatlarda kusursuz bir dâhi kadındı! Üstüne üstlük, eşsiz vücut hatlarına ve kocaman memelere sahipti!

Evet, yanımda oturan o kızıl saçlı güzel kız benim Şeytan efendim, aynı zamanda Gremory Hanesi’nin sıradaki lideri, bir prenses olan Rias Gremory idi. Şu anda bir üniversite öğrencisiydi ve bu sonbaharda Kuoh Akademisi’nden mezun olurken kulüp başkanlığı görevini Asia’ya devrederek Doğaüstü Araştırma Kulübü’nden doğal olarak emekli olmuştu. Rias ile yan yana dizildik ve basın mensuplarına hitap ederek basın toplantısını başlattık…

“Ve böylece, ben, Rias Gremory olarak, bu adamla, Hyoudou Issei ile nişanlandığımı duyurmak isterim.”

Basın toplantısı başladığında hafif bir selamlamanın ardından nişan haberini duyurdu. Bir anda giderek yoğunlaşan eşzamanlı flaşlar Rias ve benim gözlerimi kamaştırdı. Bu basın toplantısı halka Rias ile resmi olarak nişanlandığımı duyurmak için düzenlendiğinden ben de…

“Ben de kendimi tanıtayım… Şey, gerçi herkes beni zaten tanıyordur herhalde…”

Konuşmama bu şekilde başladım ve ardından “Rias Gremory ile nişanlandım” diye devam ettim. Rias, Üst Kademe bir Şeytan prensesi olduğu ve ağabeyi de Şeytan Kralı Lucifer olduğu için zaten büyük bir şöhrete sahipti. Onun hizmetkârı olmamın yanı sıra, Şeytanlara ve diğer mitolojilere zarar veren terör örgütü [Kaos Tugayı]e karşı savaşarak kazandığım itibar sayesinde sadece Yeraltı Dünyası’nda değil, diğer mitolojiler tarafından da tanınıyordum. Bedenimde yaşayan efsanevi Ejderha, [Galler Ejderi], Kızıl Ejder İmparatoru Ddraig’in gücüyle birleştiğinde,

üst kademelerin bana olan ilgisi durmaksızın artıyordu.

—Ve her şeyden ö-önce, popüler olmamın asıl sebebi… Tam da muhabirin sorusunu yönelttiği andı. İlk muhabir sordu.

“Bu sorum Yeraltı Dünyası’nın şöhreti Meme Ejderhası’na, daha doğrusu Hyoudou Issei-san’a yöneltilmiştir. Düğme Prensesi Rias Gremory ile olan romantik hayatınızın başlangıcını sormak istiyorum…”

—Meme Ejderhası, Düğme Prensesi. Durup dururken yine böyle akıl almaz kelimeler patlak vermişti… [Meme Ejderhası], resmi adı [Meme Ejderhası İmparatoru (Chichiryuutei) Oppai Dragon] olan özel efektli bir süper kahraman televizyon programıydı. Ne zaman bir sıkıntıyla karşılaşsam her zaman [Meme! Meme!] diye haykırırdım ve o memelerin bir sonucu olarak elde ettiğim o gizemli güç patlaması yüzünden insanlar bana [Meme Ejderhası] demeye başlamıştı, hatta bu bir TV programına bile dönüştürülmüştü. Bu sayede Yeraltı Dünyası’ndaki çocuklar arasında inanılmaz derecede popüler olmuştum.

Ve Rias’a [Düğme Prensesi] denmesinin sebebi de memelerinin benim güç patlamalarımı tetikleyen bir düğme olarak görülmesiydi.

Rias’ın memelerine dokunup bastırdığımda—öhöm, güç patlaması yaşıyordum. —Sakin kafayla düşününce ne dediğimi ben bile bilmiyordum sahiden. Ama bu sayede defalarca kez köşeye sıkışmaktan kurtulmuş ve gücüm açısından da büyük ilerleme kaydetmiştim, o yüzden elden ne gelir ki! Memelere olan aşırı düşkünlüğümün bir sonucu olarak büyüme şeklim de mi değişmişti yani?

Ve bu tür durumlar yaşandığı için Rias ve benim bugüne kadar tecrübe ettiğimiz çeşitli hadiseler bizi sadece Yeraltı Dünyası’nda değil diğer mitolojiler arasında da fazlasıyla meşhur kılmıştı. Eh, basın toplantısında bu kadar ilgi çekmemizin bir nedeni de nişanlanmamız olabilirdi. Muhabirlerin sorularını yanıtlarken kafamdan bunları geçiriyordum. Ancak muhabirler peş peşe soru yağdırmaya devam etti.

“Prenses Rias üniversiteden mezun olduktan hemen sonra evliliğin gerçekleşeceği yönünde söylentiler var. Bu doğru mu?”

“Hyoudou-san! Evlilik teklifi konuşmanızın nasıl olduğunu lütfen anlatır mısınız! Turnuvada diğer kızlara yaptığınız teklif çok popüler olmuştu ama henüz kamuoyuna açıklanmadığı için Prenses Rias’a yaptığınız teklifi anlatmanızı rica ediyoruz!”

“Hyoudou-san’ın diğer kızlarla da nişanlı olduğunu duyduk, peki düğün tarihleri belirlendi mi?”

“Rias-hime, kızların nişanlanma sırası nedir?”

“Phenex Hanesi’nin kızı Ravel-hime ile de evlenme olasılığı olduğuna dair bir söylenti dolaşıyor. Bu konu hakkındaki görüşünüz nedir?”

“Evlendikten sonra Yeraltı Dünyası’nda mı yaşayacaksınız? Yoksa insan dünyasında Hyoudou-san’ın ailesinin evinde mi kalacaksınız?”

Hem Rias hem de ben daha önceden ezberlediğimiz “Şey, aslında…” veya “Şu an için net bir cevap veremiyoruz” gibi yanıtlarla karşılık verdik. Ancak tüm soruları yanıtlayamadığımız için uygun bir zamanda organizatörlere işaret verdik.

“Şimdi nişan basın toplantısını sonlandırıyoruz.”

Organizatörler etkinliği kapatırken Rias ve ben koltuklarımızdan kalkıp oradan ayrıldık.

“Hyoudou-san!”

“Prenses Rias!”

Arkamızda flaş fırtınası devam etti ve peşimizden sayısız soru fırlatıldı. Beklendiği gibi bir prensesle nişanlanmak cidden dertli bir işmiş ha… diye düşündüm ama koridora adım atıp salonun kapıları arkamızdan kapanır kapanmaz derin bir nefes alıp Rias’a baktım.

“Hahaha.”

“Fufufu.”

İkimizin de gerginliği bir anda tamamen uçup gitmiş gibi kahkahalara boğulduk. Böylece basın toplantısı kazasız belasız sona erdi. Bu arada, sorulardan birinde sorulan evlilik teklifi konuşmasına gelince… Aman boşverin, konuyu hiç açmayayım, fazlasıyla utanç verici!

Rias ve ben yoldaşlarımız eşliğinde soyunma odasına geri döndük. Yorgunluktan bitap düştüğüm için hemen bir sandalyeye çöktüm.

“Ah, sonunda bitti be… Bu tür şeyler sahiden çok yorucu.”

“Elinize sağlık.”

Ravel hemen bana bir bardak çay uzattı. Menajerimin bu kadar düşünceli olmasına ne kadar şükretsem azdı. Rias acı acı gülümseyerek konuştu.

“Başka çaremiz yok çünkü ben soylu Gremory Hanesi’nin sıradaki lideriyim, sen de Yeraltı Dünyası’nın süper ünlü bir adamısın. Bir basın toplantısı düzenlediğimizde işlerin bu hale gelmesi gayet doğal. Alışmaktan başka çaremiz yok. Ne de olsa bir Şeytanın ömrü uzundur.”

Bir gerçeği fark ettim. —Eğer biri Yeraltı Dünyası’nda ünlü biriyse, ne zaman bir şey olsa böyle bir toplantı yapmak zorundaydı… Bu arada, tıpkı Rias’ın dediği gibi bir Şeytanın ömrü uzundu. On bin yıl, hatta bundan bile daha uzun olduğu söyleniyordu. Eğer her yıl böyle bir şey yapmak zorunda kalırsam, bunu on bin kez daha yapmam gerekeceği anlamına mı geliyordu? —Sadece bunu düşünmek bile canımı sıktı. Xenovia akıllı telefonuna bakarak konuştu.

“Baksanıza, [Meme Ejderhası] ve [Düğme Prensesi] şu anda Yeraltı Dünyası’nın sosyal medyasında gündem olmuş.”

Xenovia telefonunun ekranını bize gösterdi… Cidden öyleydi, görünüşe göre herkes nişan basın toplantımız hakkında hararetle konuşuyordu. Rias gülümsedi.

“Fufufu, dikkatli olmamız gerek”

“öyle değil mi? Medya ve pek çok insan peşimizden ayrılmıyor.”

“Evet, aynen Rias’ın dediği gibi. Kötü söylentilerin yayılmaması için dikkatli olmalıyız.” Eh, şu sıralar faaliyetlerimiz insan dünyasında yoğunlaştığı için medyanın bizi oraya kadar kovalamayacağını tahmin ediyordum; bu da doğrudan haber yapılmayacağı için içimin rahat edebileceği anlamına geliyordu. Derken Xenovia aniden bir şey hatırlamış gibi konuştu.

“Belki biz de bir nişan basın toplantısı düzenlesek daha mı iyi olur acaba?”

Bunun üzerine Asia paniğe kapıldı.

“Hauu! B-Böyle bir şeye dayanabilmem imkânsız gibi görünüyor…”

Xenovia ve Asia nişan basın toplantısı fikrinden ölesiye korkuyordu. Aslında az önceki basın toplantısında da bu yönde bir soru sorulmuştu ama… Rias haricindeki kızlarla da nişanlıydım!

Asia Argento, Himejima Akeno-san, Toujou Shirone (Koneko)-chan… ve ablası Kuroka, ayrıca Xenovia Quarta, Shidou Irina ve Rossweisse-san! Şu an itibarıyla geleceğimi adadığım tam sekiz kız vardı

onlarla bir gelecek sözü vermiştim.

Daha doğrusu onlara evlenme teklif etmiştim (gerçi tersine evlilik teklifi vakaları da yok değildi hani?) Hehehe, benden hoşlanan tüm kızları gelinim yapmaya karar vermiştim. Ne de olsa bugüne kadar hem günlük hayatta hem de savaş meydanlarında bana hep yoldaşlık etmişlerdi. Üstelik benden, yani Harem Kralı olmayı hedefleyen bir adamdan bahsediyoruz yahu! Eğer bir kız benden hoşlandığını söylüyorsa ve ben de ondan hoşlanıyorsam… onu da mutlu etmek isterdim elbet! Şeytanlar için karşı cinsten birden fazla kişiyle evlenmek mümkün olduğundan bu sorun da ortadan kalkıyordu. İlk sevgilim ve aynı zamanda nişanlım olan Rias da bunun gayet farkındaydı. Rias çok eşliliği anlayan safkan bir Şeytan olduğu için birden fazla gelinimin olmasına razı gelmiş ve izin vermişti. Hatta kızları bizzat idare edecek cesaret ve asalete sahip olan da Rias’ın ta kendisiydi. Rias kızlara döndü.

“Eminim bunu yapması gerekenler olduğu gibi yapmak zorunda olmayanlar da vardır. Asia ve Xenovia, sizin yapmanıza gerek yok. Aynı şey Akeno, Shirone ve Kuroka için de geçerli.”

Ah, yani yapsam da yapmasam da fark etmiyordu. Ben öyle düşünsem de bir sonraki basın toplantısının Asia veya Akeno-san ile olacağını sanıyordum… Demek yapmasam da oluyordu ha. Parlak, uzun siyah saçlara (ve olağanüstü hatlara!) sahip o Japon hanımefendisi ablamız Himejima Akeno-san hayal kırıklığıyla konuştu.

“Ara, ara~, kocam… Ise-kun ile basın toplantısı yapamayacak mıyız yani? Oysa beklenmedik bir şekilde bunu dört gözle bekliyordum.”

“Ben yapsak da yapmasak da sorun etmem; ne de olsa Ise-senpai’nin gelini olduğum gerçeği asla değişmeyecek.”

Kucağımda oturup atıştırmalık yerken bu sözleri söyleyen kişi, benden bir yaş küçük sevimli loli astım Toujou Shirone-chan idi. Gerçi artık herkes ona eski adı olan [Toujou Koneko] yerine [Shirone-chan] diyordu. Akeno-san Rias’ın maiyetinde [Kraliçe] iken Shirone-chan yani namıdiğer Koneko-chan [Kale] idi. Asia, Xenovia ve Rossweisse-san da başlangıçta Rias’ın hizmetkârlarıydı ancak ben terfi ettiğimde bir taş takası gerçekleşti ve artık benim hizmetkârlarım oldular. Tam o sırada elini kaldıran bir kız oldu. İki yana toplanmış açık kahverengi saçlarıyla saf bir kız — çocukluk arkadaşım Shidou Irina. Reenkarne bir Melek olan Irina konuştu.

“Ah, ben muhtemelen yapacağım. Cennet yetkilileri için olacak. Üst kademelerden bana böyle bir açıklama yapıldı.”

Geçmişte Üç Fraksiyon arasında yaşanan Büyük Savaş sonucunda günümüzdeki Melekler yeni nesiller üretemiyordu. Bir ittifak kurduklarında Melekler, Şeytanlar ve Düşmüş Meleklerin önerdiği teknolojiyi kullanarak hedeflenen kişinin bir Melek olarak yeniden doğmasını sağlayan bir sistem geliştirdiler. Irina, Cennetin liderlerinden Michael-san’ın As’ıydı. Melekler, Şeytanların reenkarnasyon sistemi olan [Şeytani Taşlar]ı taklit ettikleri için reenkarnasyon biçimi olarak oyun kartlarını kullanmışlardı. Ve Irina, Michael-san’dan As kartını alarak Reenkarne bir Melek olmuştu.

“Ciddi misin sen!? Eh, doğru ya… Ne de olsa Irina, Michael-san’ın As’ı…”

Irina bunu söylediğinde onayladığımı göstermek için başımı salladım. —Irina ile nişan basın toplantısı Cennete mi yönelik olacaktı yani? Yoksa Hristiyan kilisesi için mi? Kutsal bir atmosfere sahip bir basın toplantısı… Şeytan bakış açısından biraz ürkütücüydü ya da tamamen yeni bir his uyandırıyordu… Elini kaldıran bir diğeri oldu. —Rossweisse-san idi.

“Ben bir Valkür olarak doğduğuma göre İskandinavlara haber vermem daha mı doğru olur acaba?”

Rossweisse-san İskandinav mitolojisinde doğmuş eski bir Valkür’dü. Durum böyleyse memleketi Asgard ile iletişime geçip orada mı bir basın toplantısı düzenlemeliydik…? Yoldaşlarımız pek çok farklı yerden geldiği için bu tür şeyleri çokça düşünecektik. Düğün töreni için de aynı durum geçerliydi; her biri için nerede yapacaktık ve eminim bu aşamadan sonra pek çok farklı fikir ortaya atılacaktı. Her ne kadar uzak bir gelecek gibi görünse de olabildiğince erken hazırlanmak en iyisiydi.

“Hahaha… Görünüşe göre buna alışmaktan başka cidden çarem yok.”

Yanağımı kaşıyarak garip bir şekilde güldüm. —Her ne kadar zorlu bir iş olsa da mutluluk doluydu. Bir sürü kız tarafından böylesine sevilip el üstünde tutulduğum için ne kadar şükretsem azdı. Sahiden ne büyük bir lütuftu.

Bu bir buçuk yıl boyunca defalarca kez ölümün eşiğine gelmiştim… Hayır, bedenimi paramparça edebilecek nice amansız savaşlarda dövüşmüştüm ama yoldaşlarıma ve sevgililerime verdiğim sözleri düşündüğümde, “ölmeye değer mi sahiden?” —Yaşamanın katbekat daha iyi olduğu çok barizdi. Ancak başıma gelen olaylar beni her an öldürebilecek zorluklardan başka bir şey değildi!

“Geleceğin Harem Kralı olmak cidden zor zanaat.”

Bunu arkamdan söyleyen kişi yakışıklı prens Kiba Yuuto idi! Bu herif Rias’ın [Şövalye]si ve benim en yakın dostumdu. Benimle birlikte ölümden defalarca kez sağ kurtulduğu için can dostum olmuştu. Dostumun bu sözlerine karşılık acı acı gülümseyerek cevap verdim.

“Eh, bir şekilde üstesinden geleceğim.”

Evet, üstesinden gelmekten başka çarem yoktu.

Ölebileceğim o savaşlarla kıyaslandığında bu tür şeyler hiçbir şeydi. Ayrıca bunun gibi savaşsız geçen günler bizim için son derece kıymetliydi. Eğer geleceğin mutluluğu içinse, bu adam, Hyoudou Issei, ayağa kalkıp elinden gelenin en iyisini yapacaktı! —Ve tam kendimi gaza getirdiğim o andı. Menajerim yani namıdiğer Ravel not defterini açarak bana konuştu.

“Ve şimdi, Ise-sama, sıradaki işimizin vakti geldi. Yeraltı Dünyası seyahatimize denk gelen birkaç talebi eşleştirdim. Şey, iki saat içinde bir çocuk dergisi için Meme Ejderhası olarak bir röportajınız olacak. Ve ardından bir sonraki reklam filminin çekimlerine katılacaksınız…”

—Ünlü biri haline geldikçe özel hayatım neredeyse tamamen yok olmuştu. Üst Kademe bir Şeytan olup Harem Kralı olma hayalime bir adım daha yaklaşmışken, gerçekler beni durmaksızın ezmeye devam ediyordu…

Kısım 2

Ertesi gün…

Okuldaydım. Kuoh Akademisi’nin lise kampüsündeki bir bankta oturmuş gökyüzünü seyrediyordum.

“Aah~, biraz meme tatmak istiyorum ya…”

Kendimden geçmiş bir halde sayıklıyordum.

Programım ve işlerim fazlasıyla yoğunlaştığı için kızlarla sohbet edecek vaktim bile azalmıştı. Meme Ejderhası olarak işlerim çıktıkça ve Derecelendirme Oyunu Dünya Turnuvası’na katıldıkça ecchi olaylar giderek seyrekleşiyordu. Kahretsin! Kilise Üçlüsü olan Asia, Xenovia ve Irina’nın bana ecchi sürprizler yaptığı o günleri sahiden çok özlemiştim!

—Başta neye uğradığımı şaşırmış olsam da olaylar öyle bir anda gelişiyordu ki şimdi Asia ve diğerlerinin o kahkahalarını arar olmuştum.

Ah, Derecelendirme Oyunu Şeytanların müsabakasıdır. Kişinin hizmetkârlarını satranç taşları gibi komuta ederek rakibin hizmetkârlarına karşı savaştığı bir müsabakadır ve bu maçların her biri belirli kurallara tabidir.

Yeraltı Dünyası’nda herkes bu turnuvayı zirveyi hedeflemek için kullansa da aynı zamanda üst kademe Şeytanların en büyük tutkularından biridir. Derecelendirme Oyunları’na aktif olarak katılmak Rias’ın da en büyük hayallerinden biriydi.

Şu anda tüm mitolojilerin katıldığı ilk Derecelendirme Oyunu Dünya Turnuvası olan [Azazel Kupası] düzenleniyordu. Ben de kendi takımımı kurmuş ve turnuvaya katılmıştım. Rias da kendi takımıyla turnuvaya dahil olmuştu. Hem benim hem de Rias’ın takımları çeşitli güçlü düşmanlara karşı kıran kırana mücadele ederek ana kura çekimine kalan on altı takımdan ikisi olmayı muhteşem bir şekilde başarmıştı.

Ve tüm bunlar olup biterken [Şeytan İşi], [Meme Ejderhası] olarak görevlerim, kişisel evlilik basın toplantısı ve turnuvaya hazırlanmak için özel antrenmanlar hakkında düşünmek zorunda kaldığım bir durumun içindeydim. Üstüne üstlük her zamanki öğrencilik hayatım da vardı.

—Rias’ın kendi takımı ve kendi [Şeytan İşleri] olduğu için onunla vakit geçirmek oldukça kıymetli bir hale gelmişti. Kahretsin be, daha kısa bir süre öncesine kadar yatağımda Rias ve Asia ile yan yana yatardım yahu! Yüzümü Rias’ın memelerine gömüp mışıl mışıl uyuyabilirdim!

—Ama bunları yapamadığım zamanlar da oluyordu işte. Ve şu an tam olarak o zamanlardan biriydi.

Dolayısıyla içimde Rias’ın memelerini tatmak için karşı konulmaz bir arzu vardı.

Rias’ın memeleri… Tanrım, o yumuşacık, pürüzsüz şaheser memelere dokunmanın hissini cidden çok özlemiştim… Yüzümü aralarına gömüp on parmağımla birden onları mıncıklamak istiyordum! Aaaaaaaaaaaaaaaah! O memelere dokunmayı o kadar çok istiyorum kiiiiiii! Arada sırada o harika memeler tarafından sarılıp sarmalanırken her şeyi bir anlığına unutamaz mıyım yani?!? Buna izin veremez misiniz be? Yüreğimin derinliklerinde feryat figan ettiğim o andı.

Çaaat!

Kafama arkadan bir darbe indi. Arkamı döndüğümde — orada şehvet düşkünü bakışlarıyla kel bir herif ve yanında gözlüklü bir diğeri dikiliyordu. Onları tanır tanımaz şikâyetlendim.

“Acıdı be! Ne yapıyorsunuz Matsuda, Motohama!?”

Kel kafalı ve öfkeli görünen Matsuda bana doğru yaklaştı.

“Kapa çeneni! Seni lanet olası pislik! Gün batımında insanı kıskançlıktan çatlatacak böyle şeyler söyleyip durma!”

Bu kez gözlüklü olan Motohama nefret dolu bir yüz ifadesiyle haykırdı.

“Aynen öyle! Bir buçuk yıl önceki sen bizimle birlikte ‘Meme mıncıklamak istiyorum’ diye bağırırdı be!”

Öfkeli Matsuda aniden gözyaşlarına boğuldu.

“Oysa sen… tatlı bir hayatın tadını çıkarmak için bizi terk edip gittin…!”

Motohama da elini Matsuda’nın omzuna koyarak gözyaşları ve pişmanlıkla konuştu.

“Her gece kesin Rias-senpai’nin memelerine dokunuyor, onları avuçluyor, aralarına sıkışıyor ve çoktan o memelere alışıp canının istediği gibi keyfini çıkarıyordur! Ne de olsa bu heriften bahsediyoruz.”

…Gözyaşları içinde önümde aniden beliren o iki pislik Matsuda ve Motohama’ydı. Çok uzun zamandır takıldığım o tekinsiz arkadaşlarımdı. Ben de dahil olmak üzere üçümüz, akademide ‘sapık üçlü’ olarak nam salmıştık. Birlikte porno izler, eroge oyunları hakkında konuşurduk, anlarsınız ya? Hatta endamı güzel kızlar hakkında bilgi toplamak ve dikizlemek için kulüp odalarına gizlice sızacak kadar ileri giderdik. Ne var ki, bu yılın sonbaharından beri Rias’la çıktığımı onlara söylememin bir sonucu olarak, ne zaman bir şey olsa bana “Geber seni lanet riajuu!” diye ateş püskürüyorlardı. …Bir buçuk yıl öncesine kadar birbirimize “Geber seni lanet riajuu!” diye bağırdığımızdan, kendime bir kız arkadaş edindiğim için benim bir hain olduğumu düşünüyor olmalıydılar. …Şey, gerçi bir buçuk yıl önce de tam olarak aynı konuda tartışmıştık. Ama o zamanki anıları silindiği için elden bir şey gelmezdi sanırım… Tepkileri o zamankiyle birebir aynı olduğu için, nasıl desem… Hem nostaljik hem de karmaşık hissettiriyordu…

Yine de Rias ile çıktığım gerçeğini diğer öğrencilerden gizli tuttukları için, aslında beni gerçekten önemsediklerini hissedebiliyordum. Mezun olan Rias bir zamanlar akademinin İdolüydü. Adı çıkmış üç sapıktan biri olan benim o Rias’la çıktığım diğer öğrenciler tarafından duyulursa… Eşi benzeri görülmemiş olayların patlak vereceği ve okul hayatımın yüz seksen derece değişeceği gün gibi ortadaydı. Bunu anlarmışçasına Matsuda ve Motohama, zaman zaman bana parlasalar da bu gerçeği diğer öğrencilerden sakladılar. …Teşekkürler Matsuda, Motohama. Bu arada, henüz o memelere tam alışmış falan değilim, bilesiniz. Ayrıca şimdilik Rias ve benim Şeytan olduğumuz gerçeği de bir sırdı. …Doğaüstü varlıkların varlığından haberdar olurlarsa, gereksiz bir şey yapmamız yüzünden tehlikeli bir duruma düşme ihtimalleri vardı. Gerçek kimliğimi bugüne kadar saklamak tuhaf hissettirse de, bu aynı zamanda Matsuda ve Motohama’nın kendi iyiliği içindi. Matsuda daha da öfkelenerek konuştu.

“Üstüne üstlük, sadece Rias-senpai ile çıkmakla kalmıyor, Asia-chan, Xenovia-chan ve Irina-chan ile de arandan su sızmıyor…! Bilesin diye söylüyorum, Asia-chan’ın sana karşı beslediği hisler apaçık ortada…!”

Matsuda sesini boğazından zorla sıkıp çıkarırcasına konuştu.

“Oysa biz de… biz de memelere dokunmak istiyorduk be…!”

Nasıl cevap vereceğimi bilemeyerek konuştum.

“Yok yahu, gerçi Rias ile çıkıyor olsam da son zamanlarda işlerin pek de kolay gittiğini söyleyemem…”

Bunu söyler söylemez Matsuda bana daha da sokuldu.

“Neden öyle olsun ki!? Üniversite meselesi mi? Yoksa bir aşk üçgeni falan mı?”

“Ş-Şey, ilki sanırım?”

Durumu idare etmek için öyle bir cevap verdim. Matsuda ve Motohama ile konuşurken aniden arkamızdan bir ses duyuldu.

“Üç sapık burada ne halt karıştırıyor bakalım? Sıradaki dikizleme planınızı mı tartışıyorsunuz yoksa?”

Sesin geldiği yöne döndüğümüzde alaycı bir gülümsemeyle orada dikilen gözlüklü bir kız gördük.

Kiryuu Aika — bizimle aynı sınıftaydı ve aynı zamanda Asia’nın arkadaşıydı. Asia, Xenovia ve Irina’ya sapıkça şeyleri öğrettiği için ona minnettardım… Hayır, hayır, tam bir baş belası kızdı! …Ne de olsa bu kız bizim gerçek kimliklerimizi biliyordu. Gerçi bir tesadüf eseriydi ama bu sayede Asia ve diğerlerini gerçekten anlayan biri haline gelmişti. Matsuda Kiryuu’ya cevap verdi.

“Kapa çeneni Kiryuu! Biz sadece gerçek hayatta meme peşindeyiz! Sapık olduğumuz için bizi hemen yargılamaya kalkma!”

Motohama da ekledi.

“Aynen öyle! Bu erkek olmanın doğasında var!”

“Tamam, tamam. Eh, peki madem. Matsuda, sana bir kıyak geçeceğim.”

Kiryuu gözlerini yarı kısıp muhabbete ayak uydurarak Matsuda ve diğerlerine yanıt verdi. Matsuda parmağıyla kendini işaret edip boynunu yana büktü.

“Ne? Bana kıyak mı geçeceksin dedin?”

Kiryuu arkasındaki birine başparmağıyla işaret yaptı. Bunu yapar yapmaz arkasından sevimli bir kız çekinerek belirdi.

“Bu D sınıfından Hase-san. Hase-san, lütfen buraya gel…”

Kiryuu eliyle işaret edince Hase-san çekingen adımlarla yanımıza yaklaştı. Yüzü kıpkırmızıydı ve yerinde duramıyordu. Bir anlığına bize baktıktan sonra kendini toparlayıp konuştu.

“Ş-Şey, Matsuda-kun… Sana sormak istediğim bir şey var. Şurada baş başa konuşabilir miyiz acaba?”

Titreyen eliyle biraz ilerideki tenha bir köşeyi işaret etti.

“Ha? —P-Pekala, olur gerçi…”

Matsuda kafasının üzerinde dev bir soru işareti belirmiş gibi cevap verdi.

“Kusura bakmayın beyler, ben azıcık gidip geliyorum.”

Ardından Hase-san ile birlikte uzaklaştı.

“…………”

—Motohama ve ben olay bu kadar ani geliştiği için dumura uğramıştık… Merakıma yenik düşerek Kiryuu’ya sordum.

“O kız, yani bilirsin ya, ‘o mesele’ mi?”

Kiryuu gülümseyerek başını salladı.

“Evet, tam olarak ‘o mesele’. Görünüşe göre bizim Matsuda, yaz tatilinde Hase-san serseriler tarafından rahatsız edilirken onu kurtarmış.”

Dalga mı geçiyorsun be!? Yaz tatilinde böyle bir şey nasıl yaşanabilir yahu…

Bu herif, her ne kadar sapık olsa da şaşırtıcı bir şekilde ilk adımı atmıştı ha… Eh, sanırım onunla bu yüzden arkadaştım. Bizim bu tahminimiz karşısında Motohama’nın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Kiryuu ise şakacı bir tavırla araya girdi.

“Artık Matsuda tamam olduğuna göre geriye bir tek sen kaldın, sapık gözlüklü-kun.”

Motohama Kiryuu’nun bu sözlerine tek kelime bile karşılık veremedi…

“…………”

Ardından iki elini birden kafasına koyup avazı çıktığı kadar haykırdı.

“Y-YALAAAAAAAAAAAAAAAAAAN!”

Görünüşe göre son sınıfımızın ikinci dönemine geçtiğimiz şu günlerde, etrafımdaki çevremde de bazı gelişmeler yaşanıyordu. …Eh, bu dönemde artık mezuniyeti beklerken ruh halimizde bazı değişimlerin olması hiç de tuhaf sayılmazdı sanırım. Lise hayatımın son gençlik demleri. Sakin bir havada bile beklenmedik şeylerin yaşanabileceği anlaşılıyordu.

Kısım 3

Gün batıp hava karardığında, gece aktivitelerimiz bizi bekliyordu. [Şeytan işi]mizi geceleri yaptığımız için, Hyoudou Issei hanedanının üyeleri işe koyulmak üzere evimin yakınındaki ofiste toplanırdı. Benim işim sadece evraklarla uğraşmaktan ibaret de değildi. Müdavim müşterilerim beklediği için, canla başla bisikletimin pedallarına asılıp gideceğim yere doğru yol alırdım. Şeytanların çağrılması deyince, normalde sihirli bir çemberden belirirler. Ben de müşterimin bulunduğu yere ışınlanmak için ofisimin içine yerleştirilmiş olan sihirli çemberi kullanabilirdim. …Ne var ki, Rias’ın emri altında işe ilk başladığım zamanlarda büyü gücüm o kadar düşüktü ki ışınlanamıyordum bile. Tam anlamıyla işe yaramaz bir Şeytandım. Durum böyle olunca, belirlenen yere kendi ayaklarımla gitmek zorunda kalıyordum. Bu yüzden müşterimin yerine bisikletimin pedallarını deli gibi çevirerek giderdim. Ve o dönemden beri müşterilerim beni ‘Ben = bisikletle gelirim’ olarak tanıdıkları için, artık ışınlanabilmeme rağmen hâlâ onların yanına bisiklet sürerek gelmemi rica ediyorlardı.

Bana bunca zamandır güvenen daimi müşterilerimin bu dileğini seve seve yerine getirirdim. Artık bir Üst Düzey Şeytan olmama rağmen, zaman zaman hâlâ bisikletimi kullanıyordum. Ve bu gecenin müdavim müşterisi ise… Çok iyi bildiğim apartmana varınca müşterimin dairesinin ziline bastım. Zili çalmamla kapıyı açan kişi, hasta görünüşlü, zayıf bir adam olan Morisawa-san idi.

“Ah! Ise-kun! Seni bekliyordum!”

Morisawa-san beni son derece sıcak karşıladı. Morisawa-san, Rias’ın altında acemi bir Şeytan olarak iş yaptığım ilk günlerden beri benimle kalmıştı. Üstelik benim ilk müşterimdi. O günden bu yana birbirimizle çok iyi anlaşıyorduk ve ne zaman bir şey olsa beni çağırırdı. Beni içeri buyur eden Morisawa-san, heyecanla sordu.

“Şu mesele hakkında bir ilerleme var, değil mi?”

Başımı salladım.

“Evet, şimdilik öyle sayılır. Bu konuyu bir uzmanla çoktan görüştüm bile.”

Bunu söyler söylemez Morisawa-san o kadar heyecanlandı ki olduğu yerde havaya zıpladı.

“Yaşasın be! Artık benim de bir kız arkadaşım olabilir! Üstelik yabancı!”

Bunu benden bir önceki çağrısında Morisawa-san istemişti.

“Beni bir kızla tanıştır.”

İşlerin bu noktaya nasıl geldiğini soracak olursanız… Morisawa-san benim dışımda diğer Şeytanları da çağırıyordu—daha doğrusu yoldaşlarımı da çağırdığı için Gremory tarafının sadık bir müşterisi olduğu söylenebilirdi. Günün birinde Morisawa-san, çağrılan Koneko-chan’a sordu.

“Hah, doğru ya Koneko-chan! Lütfen benim kız arkadaşım ol! Hehe, şaka şaka, takılıyordum öyle.”

Yarı şaka yarı ciddi söylemiş gibi görünse de kızın cevabı…

“…Olmaz. Benim bir erkek arkadaşım var.”

“…Ne, ciddi misin? Ne zaman yaptın yahu…?”

“Evet, o kişi Ise-senpai.”

Ve ertesi gün Morisawa-san tarafından çağrıldım ve benden bu bilgiyi istedi… Başka bir gün ise Xenovia’yı çağırdı. Morisawa-san yine yarı şaka yarı ciddi bir tavırla konuştu.

“Doğru ya Xenovia-chan. Bu seferki talebim şu: Benimle çıkar mısın?”

“Kusura bakma Morisawa-san. Benim bir erkek arkadaşım var. Aslında Ise-kun ile çıkıyorum. Gelecekte onun çocuklarını doğurmayı planlıyorum.”

Tahmin edeceğiniz üzere ertesi gün beni yine çağırıp hesap sordu. Ve ardından Rossweisse-san’ı çağırdı.

“Rossweisse-san, bir gün mutlaka bir erkek arkadaş edinmek istediğini söylemiştin değil mi? Benimle çıkmaya ne dersin?”

“…Şey, b-b-benim bir e-erkek arkadaşım var gerçi…”

Rossweisse-san kıpkırmızı kesilip parmaklarıyla oynayarak cevap vermişti.

“Ne!? Cidden mi!?”

Morisawa-san, o dünya güzeli Rossweisse-san’ın yaşına rağmen şimdiye kadar hiç erkek arkadaşı olmamasına hem şok oldu hem de onun adına acıdı. Yüzü kıpkırmızı kesilen Rossweisse-san, şaşkına dönen Morisawa-san’a yanıt verdi.

“…O kişi Ise-kun.”

Tabii ki o gün de çağrıldım ve aynı sorgudan geçtim. Ve Morisawa-san en sonunda patladı.

“İşler böyle giderse Asia-chan da senin kız arkadaşın olacak ha!?”

“Ah… şey, d-doğru ya. Ama ben bir Şeytanım ve birden fazla eşe sahip olmamda bir sakınca yok.”

Morisawa-san hıçkırıklara boğularak beni cobra-twist kilit hareketine aldı ve avazı çıktığı kadar haykırdı.

“Seni haiiiinnnn! Bu işte kesinlikle bir terslik var! Senin gibi sapık bir veledin o kızları sevgilisi yapmasına imkân yok! Onların zayıflıklarından faydalanıp zorla sevgilin olmalarını sağlayan bir tür şeytani hipnoz tekniği falan mı kullanıyorsun yoksa!? Hayır, kesin öyledir! Kesin böyle yapıyorsundur! Ne de olsa sen iflah olmaz bir sapıksın!”

“ÖYLE BİR ŞEY YAPTIĞIM YOK BEEEEEEEE!”

Kobra kilidini zorla kırıp kurtularak Morisawa-san’a haykırdım.

“Bilesin diye söylüyorum, her birine tek tek layıkıyla evlenme teklif ettim ben! Ayrıca defalarca kez ölebileceğim ölüm kalım durumlarıyla burun buruna geldim! O kızlarla aramızdaki bağın bu kadar güçlenmesinin sebebi tüm bu yaşadıklarımız! Bir Şeytan olmama rağmen hayatımı ortaya koyduğum sayısız badire atlattım!”

Böyle cevap verince afallayan Morisawa-san aniden bir şeyler hatırlamış gibi konuştu.

“Heh, sanırım haklısın. Ne de olsa benim onca bencilce isteğime katlandın ve biz müşterilerin bile senin Şeytan işini yaparken ne kadar canla başla çalıştığını görebiliyoruz. Orta Düzey Şeytan olduğunu duyduğumda çok sevinmiştim, Üst Düzey Şeytan olup bağımsızlığını kazandığını öğrendiğimde ise gerçekten çok duygulandım… Ama… AMA YİNE DE!”

—Morisawa-san tuhaf biri olsa da aslında özünde iyi bir insandı.

Aynen dediği gibi; Orta Düzey Şeytanlığa terfi ettiğimde o kadar duygulanmıştı ki bana meşhur bir pastaneden pasta bile almıştı. Bağımsızlığımı kazandıktan sonra bile benim müşterim olarak kalmaya devam etti. Görünüşte bir sapık gibi dursa da kızlarla iletişim kurma konusunda tam bir beyefendiydi. Morisawa-san derin bir kedere gömüldü.

“Uuu… Ben de bir Şeytan olmak istiyorum… Ben de kızlarla çevrili yaşamak istiyorum…”

Buna ne cevap vereceğimi bilemedim. Morisawa-san boğazını temizleyip ciddileşti.

“Neyse, ağlayıp sızlanmayı burada bırakayım. Asıl meseleye gelelim. —Bana tatlı bir kız ayarlayacaksın!”

“T-Tatlı bir kız mı?”

Bana doğru sokulup ısrar etti.

“Madem bu kadar çok kız arkadaşın var, bekar bir kız tanıman hiç de tuhaf olmaz, değil mi? İster Şeytan olsun ister Melek, benim için hiç fark etmez! Konuştuğumuz o Youkailer ve canavarlar da dahil, o kızlar bile bana uyar! Ben insan olmayan kızlara karşı derin bir çekim hissediyorum!”

—İşte Morisawa-san ile aramda geçen diyalog tam olarak buydu.

Bu yüzden kendi bağlantılarımı kullanarak ‘bu tür’ kızlarla ilişkisi olan belirli bir kıdemlimle irtibata geçtim. Adı Abe Kiyome-san’dı; Kuoh Akademisi Lisesi’nin eski mezunlarından biriydi ve canavarlar konusunda uzmanlaşmış köklü bir aileden gelen bir üst sınıftı. Abe-senpai’nin önceden hazırladığı ve Morisawa-san’ın taleplerine uyan canavar kızların listesini almıştım, ben de bunu Morisawa-san’a uzattım. Morisawa-san’ın istekleri ise… Şey, bazı ince ayrıntılar olsa da özellikle vurguladığı noktalar şunlardı:

1. İnsanüstü güce sahip olmalı, beni kucağına alıp prenses gibi taşıyabilmeli.

2. Eğer bir Yuki-Onna (Kar Kadını) varsa kesinlikle tercihim odur.

İşte bu iki madde. —Bu iki madde tam anlamıyla akıl almazdı! Kahretsin, sanki bir canavar istiyor gibiydi!

Şimdilik onu, “İnsanüstü güce sahip olanlar yerine narin olanlar muhtemelen daha iyidir, biliyorsun değil mi?” veya “Bir Yuki-Onna’yı kız arkadaşın yapmakta epey zorlanabilirsin, haberin olsun.” diyerek uyardım. Ne var ki….

“Olmaz öyle şey! Bir Yuki-Onna varsa, kesinlikle tercihim Yuki-Onna olacak! Küçüklüğümden beri Yuki-Onna efsanelerine her zaman hayran kalmışımdır! Benim gelinim olabilir, değil mi? Yani gerçek kimliği hakkında ağzımı sıkı tuttuğum sürece, ömrümün sonuna kadar dünya güzeli bir afetle yaşayabilirim! Bundan daha mükemmel ne olabilir ki!”

—Ve Yuki-Onna efsanesini ballandıra ballandıra anlattı.

“Ayrıca bu listedeki maddelerden biri de Yuki-Onna ve adı da Christie, öyle değil mi! …Japonya’da doğmuş olmasına rağmen adı kulağa bir yabancı gibi geliyor. Ama ah, kesin melezdir! Onunla tanışmak istiyorum! Ne olursa olsun onunla konuşmak istiyorum! Senin gibi dışadönük biri benim gibi bir erkeğin hislerini asla anlayamaz!”

…Madem bu derece ısrar ediyorsun, şimdilik ikinizin birbiriyle tanışmayı denemesi fena bir fikir sayılmazdı herhalde, ben de Abe-senpai ile iletişime geçtim. Onu çağırmak için anında onay aldım. Bunu Morisawa-san’a söylediğimde sevinçten havalara uçtu.

“Evetttttttt! Sevgilim olup olmayacağı gelecekte belli olacak. Ah, bu harika bir şey! Bu işi kotarabileceğimi sana göstereceğim!”

Morisawa-san fena gaza gelmişti. Hemen yere üzerinde özel bir büyü çemberi çizilmiş bir örtü serdim ve çağrılma hazırlıklarına başladım. Işınlanma hazırlıklarına giriştiğimiz sırada sihirli çember benim büyü gücüme tepki verdi. Büyü çemberinin desenlerinden göz kamaştırıcı bir ışık yayıldı. …Yanı başımda Morisawa-san’ın gözleri parıldıyordu… Işınlanma ışığı gözle görülür şekilde büyüdü ve ardından parlayarak patladı! Işık dağıldığında insanı andıran bir siluet belirdi. Çağrılan Yuki-Onna — yeri göğü inleten bir kükreme koyuverdi!

“Uhooooooooooooooooooo!”

Odanın ortasında beliren şey — beyaz kürklü bir gorildi! Evet, bu dünyada var olan Yuki-Onna — beyaz kürklü bir goril görünümündeydi! Bizzat Yeti’nin kendisi olacağını kim tahmin edebilirdi ki! Bunu ilk gördüğümde tüm dünyaya lanet okumuştum. Bakın, resmen bir gorildi işte. Buz üfleme uzmanlığına sahip bir kar goriliydi.

“Uhoho.”

Bizi, yani Morisawa-san ile beni görünce, gorillere has vahşi bir çığlıkla selam verdi. Morisawa-san gözlüklerini çıkardı, camlarını bir anlığına sildi ve yeniden taktı. Gözleri ne kadar bozuk olursa olsun, gözlerinin önündeki o dünya güzeli Yuki-Onna’nın beyaz bir gorile dönüşmesine imkân yoktu!

“Go…”

Morisawa-san kükredi!

“BU BİLDİĞİN GORİLLLLLL DEĞİL Mİ ULAN BEEEEEEEEEE!?”

Şimşek hızıyla yapıştırdım.

“Yuki-Onna işte! Bu bir Yuki-Onna!”

“Bayağı goril bu be!”

“O Christie! Masum bir genç kız!”

“Dişi goril bu bildiğin, dalga mı geçiyorsun!?”

“Yuki-Onna diyorum sana! Senin o çok sevdiğin, insanüstü güce sahip Yuki-Onna!”

Morisawa-san, Christie’nin o kaslı, devasa ellerini görür görmez yutkundu. İsteğinden ziyade tehlikede olan canını düşündüğünden adım gibi emindim. Tanrı aşkına, Abe-senpai kötü kalpli biri olduğu için mi yoksa sadece unuttuğu için miydi bilmiyorum ama o listeye hiçbir resim eklenmemişti! Beklendiği üzere normal bir insan için bu kadarı fazla büyük bir şoktu! Yok yok, bir Şeytan olan ben bile ilk temasımda dehşete kapılmıştım! Morisawa-san’ın bakışları goril Christie’ninkilerle kesişti. Bu durumu nasıl idare edeceğimi kara kara düşünürken telefonum çaldı. Görünüşe göre yeni bir talep gelmişti. …Ş-Şey, sanırım bu gecelik bu kadar yeter ha? Çaktırmadan araya mesafe koydum ve bir çırpıda kapıya doğru fırladım!

“Gerisini size bırakıyorum gençler!”

Bunu der demez oradan kahramanca kaçtım! Arkamdan…

“Tuzak kurdun bana değil mi seni hain heriiiiiiiiiiif!”

Morisawa-san’ın feryat figanını duyabiliyordum…

Daha sonraki bir tarihte, şaşırtıcı bir şekilde aralarının gayet iyi olduğuna dair şok edici bir haber alacaktım ama bu başka bir günün hikâyesiydi.

Morisawa-san’ın işinden sonra birkaç talebi daha tamamlayıp bisikletimin pedallarına asılarak eve doğru yola koyuldum.

“…Sonunda bitti be.”

Pedalları çevirirken derin bir nefes aldım. Çömezlik dönemime kıyasla beklendiği gibi her şey çok daha zorlaşmıştı. Müşterilerin kapısına giderken bir yandan yeni talepleri kontrol etmek, hizmetkârlarıma iş dağıtmak ve talimatlar vermek zorundaydım.

Özellikle stres seviyesi hiç şakaya gelir gibi değildi. Ne de olsa artık tek başıma değildim. Hizmetkârlarımın geleceğini de düşünüp ona göre hareket etmeliydim. Üst Kademe bir Şeytan olmanın çilesi dedikleri bu muydu acaba? Ama! Bütün bunlar bittiğinde nihayet boş vaktim olacaktı! Kafamda hemen sapıkça fanteziler kurmaya başladım.

“Eh, sanırım bu gece uzun bir aradan sonra rahatlayabilirim; eğer programlarımız uyarsa belki Rias ile birlikte banyoya bile girebilirim…”

Geçen yıl Gremory Hanesi sayesinde evim üç katı bodrum olmak üzere altı katlı dev bir malikâneye dönüştürülmüştü. Ve o sırada bodrum katına gereğinden fazla büyük devasa bir banyo inşa edilmişti. Bu gece kesinlikle Rias ile çırılçıplak soyunup… Banyo taburesine oturur, Rias’ın yönlendirmesiyle yüzümü onun memelerine gömerdim. Rias da banyo lifini köpürtürdü.

“Hadi, sırtını keseleyeyim.”

Derken Akeno-san bir anda hiçlikten beliriverirdi!

“Ara, ara~, ben de size katılayım. Ne de olsa o benim kocam…”

Akeno-san da banyo havlusunu atar ve sırtımda o koca memelerini sallayarak “Ben yıkayacağım!”, “Hayır, ben yıkayacağım!” diye kavgaya tutuşurlardı. Ardından Asia, Xenovia ve Irina da katılırdı!

“B-Ben de yıkayacağım!”

“Aynen öyle, herkes birlikte yıkamalı!”

“Madem öyle, ben de sevgilimin ayaklarını yıkarım!”

Asia sağ kolumda, Xenovia sol kolumda, Irina ise ayaklarımda! Şimdi Koneko-chan ve Kuroka da belirdi!

“Ben karnını yıkayacağım.”

“Ufufu ♪, vücudunun her bir köşesini ben yıkayacağım nyan ♪”

Rossweisse-san ise saçlarıma girişirdi!

“B-Bir yerin kaşınıyor mu acaba?”

Sağa, sola, öne; nereye baksam, hatta yukarı bile baksam her yerde meme görürdüm! Orada o kadar çok meme olurdu ki! Menajerim Ravel de burada olsa harika olurdu!

“Menajer de savaşa katılıyor!”

Geleceğimi adadığım kızlarla birlikte banyoya girerdim! İşte böyle zamanlarda bunu tekrar yaşamak için can atıyordum! Suratımda alabildiğine sapık bir sırıtışla pedallara son hızla asılırken aklımdan bu çılgın düşünceler geçiyordu.

“Gufufufu! Bunca yoğun günün ardından sonunda azıcık da olsa rahatlayabileceğim!”

İşimi bitirdikten sonra bir an önce eve dönmek istediğim o andı. İçinde in cin top oynayan sessiz bir parkın önünden geçerken kulağıma çok güzel bir şarkı sesi geldi. Gayriihtiyari bisikletimi durdurup parka doğru baktım.

“…Gecenin bu saatinde bir şarkı mı?”

Merakıma yenik düşerek bisikletimi girişin önüne park edip parka girdim. Sık sık önünden geçtiğim bir parktı… aynı zamanda ilk kez öldürüldüğüm yerdi.

“—♪ —♪”

Şarkıyı hâlâ duyabiliyordum. Sanki büyülenmiş gibi sesin geldiği yöne doğru yürüdüm. Fıskiyenin önüne ulaştım. Ve orada — gizemli bir havaya sahip yabancı bir kız duruyordu. Uzun mor saçları vardı. Etrafında süzülen soluk açık mor tanecikler, bu güzel şarkı sesiyle birlikte dans ediyor gibi görünüyordu.

“—♪ —♪”

Şarkıyı daha önce hiç duymamıştım. Ancak sadece dinlemek bile içimi huzurla dolduruyor, kalbimi ısıtıyordu. Acaba benimle yaşıt mıydı? Beyaz bir elbise giymişti, harika mor saçları ve muazzam bir şarkı söyleyen sesi vardı. Üstelik sadece elbisesinin üst kısmına bakarak bile kocaman memeleri olduğunu anlayabiliyordum. Her halükarda beni adeta büyülemişti. —Birden varlığımı fark etmiş gibi şarkı söylemeyi bıraktı.

“…Ah.”

Kız şaşırmıştı. Yahu, gerçek bir afet olduğuna hiç şüphe yoktu! Yüzü biraz uykulu görünse de hatları sanki bir tablodan fırlamış gibi kusursuzdu. Turuncu gözlerinin büyüsüne kapılmıştım. …Mor saçlarla uyum içindeki bir çift turuncu göz… Genel konuşmak gerekirse kontakt lens takmadıkları sürece bu dünyada böyle bir saç rengine ve gözlere sahip hiçbir insan bulunmazdı. Etrafında süzülen o parıltı tanecikleri de özel bir güce… bir süper güce sahip olduğunun kanıtıydı.

Yaşadığım kasaba olan Kuoh Kasabası, bizimle bir bağı olmayan doğaüstü varlıkların öyle kolayca giremeyeceği kutsal bir bölgeydi. Güçlü bir bariyerle donatılmıştı. Buna rağmen insan olmayan bir kızın bu parkta bulunması demek… Gülümseyip derin bir nefes vererek ona doğru adımladım.

“Ah, şey, affedersin. …Sözünü kesmek istememiştim ama çok güzel bir şarkı sesi duyunca…”

Başını merakla yana eğerek konuştu.

“…Sen… Kızıl… Ejderha mısın?”

—.

…Şaşırmıştım. Görünüşe göre beni tanıyordu. Ne de olsa içimde efsanevi İki Göksel Ejderha’dan biri ikamet ediyordu. Gereksiz yere teyakkuza geçmiş olsam da… bu uykulu bakışlı kızdan en ufak bir düşmanlık sezemedim.

“…Beni tanıyor musun—”

Tam konuşmayı kestiğim andı. Bütün bedenimde tüylerimi ürperten bir öldürme arzusu hissettim. Bu öldürme arzusunu yayan kişi karşımda duran kız değildi. Bunun üzerine öldürme arzusunun kaynağına doğru baktım. Parktaki ağaçların gölgelerinden geliyordu. Üstelik yalnızca bir ya da iki kişi de değildi. Epey yoğun miktarda kan susamışlığı hissedebiliyordum.

Benim varlığımı hissettiklerinde, saklandıkları yerlerden gruplar halinde şüpheli siluetler belirmeye başladı. …İnsan şeklini almış varlıklar, fıskiyenin yanında beni ve kızı çember içine aldılar. Görünüşleri bir insana ait olsa da bedenlerini saran güç ve aura kesinlikle insani değildi. Bu auraların yapısına bakılırsa… Şeytan olabilirler miydi? Hayır, bizim dışımızda başka Şeytan olamazdı… Sayıları on kadardı ve hepsi erkekti… Yok, aralarından iki tanesi kadın Şeytandı. …Tanrı aşkına, neden herkes öyle kötü adam kahkahası atıyordu ki? Asıl sorun auralarının yoğunluğuydu. …Bunlar öyle sıradan Orta Düzey Şeytanlar değildi. Sakın bana hepsinin Üst Düzey Şeytan olduğunu ve bu kasabaya sızmayı başardıklarını söylemeyin? İçlerinden biri öne doğru bir adım atıp cüretkâr bir tavırla sordu.

“Siz… Şeytansınız değil mi? Bir ejderha aurası da hissettim gerçi… Hayır, ejderha auranız çok soluk…”

Derin bir nefes verdikten sonra mor saçlı kıza seslendim.

“Arkamda dur. Merak etme, bu tür şeylere fazlasıyla alışkınımdır.”

Önce kızları koru! Çünkü bu benim hayat felsefemdi. Şüpheli adamlara bir kez daha sordum.

“…Buralı değilsiniz değil mi?”

Sorum karşısında sırıttılar.

“Evet, buralı değiliz.”

Hemen sayılarını teyit ettim. Auralarına bakılırsa hâlâ saklanan hiç kimse kalmamış gibi görünüyordu. Hepsi karşıma dikilmişti. Bu işime gelirdi.

“…On üç kişi ha? Auranızın niteliğine bakılırsa Şeytansınız. Ama ne Gremory bölgesine ne de Yeraltı Dünyası’ndaki bildik güçlere benziyorsunuz.”

Gizemli Şeytanlardan biri sorumu yanıtladı.

“Sen de… O aurana bakılırsa bir Üst Kademe Şeytansın sanırım.”

“…………”

Sözleri üzerine bir şeyin farkına vardım. Şeytan olmalarına rağmen beni tanımıyorlardı… Övünmek gibi olmasın ama [Meme Ejderhası İmparatoru Meme Ejderi] sayesinde Yeraltı Dünyası’nda epey iyi tanınıyordum. Fakat Yeraltı Dünyası’nın ücra köşelerinde yaşayıp dış dünyayla irtibatı reddeden Şeytanlarsa, beni tanımamaları çok da garip sayılmazdı. Yine de Yeraltı Dünyası’nda ya da diğer mitolojilerde ne zaman bir olay çıksa, yoldaşlarımla birlikte hep televizyonlara, radyolara falan çıkardık. Bizim hakkımızda tek bir şey bile okumamış ya da duymamış olmaları tuhaftı. Her neyse, bunu bir kenara bırakırsak, madem bize karşı açıkça düşmanlık besliyorlardı, öldürülmek istemiyorsam bir şeyler yapmam gerekiyordu.

“Her neyse, böylesine düşmanca bir tavır takındığınıza göre kafanıza göre takılmanıza izin veremem!”

Duruşlarını aldıkları o anda, gizemli Şeytanlardan biri aniden ileri fırlayarak elinden yoğun bir aura kümesi ateşledi!

“Gebeeeeeeeer!”

Kızı arkama alıp korudum ve o noktadan anında geriye doğru sıçradım. Gizemli Şeytan’ın ateşlediği o aura kümesi

havayı yardı ve

gökyüzünü yarıp yerde devasa bir patlama yarattı! Kahretsin! Ses çok fazla çıkarsa, sadece yakındaki insanları rahatsız etmekle kalmaz, meraklanıp neler olduğunu görmek için buraya üşüşebilirlerdi!

“Demek baskın yapmaya karar verdiniz ha! Madem öyle istiyorsunuz, ben de kendimi tutmayacağım!”

Sol elimde koyu kızıl renkte bir zırh eldiveni belirmesini sağladım. [Boosted Gear]. İnsan bedeninde ender olarak barınan en uç noktadaki süper güçlerden biri, bir Kutsal Ekipmandı. Bir insandan Şeytana reenkarne olduğum için bu zırh eldivenine sahiptim. Zırh eldivenim belirir belirmez gizemli Şeytanlar hep birlikte üzerime saldırdılar! Bir yandan onların saldırılarından sıyrılıp fırsat buldukça karşı saldırı yaparken, diğer yandan o kudretli büyülü sözleri haykırdım!

“—Uyanmak üzere olan ben, kırmızının kralının hakikatini tutan Sekiryuutei’yim…”

Aynı anda muazzam bir kırmızı… alev kırmızısı aura tüm bedenimi sardı!

“

Sonsuz umutları ve yıkılmaz hayalleri kuşanıp doğruluk yolunda yürüyerek! Kızıl Ejderha İmparatoru olacağım…

Ve ardından büyülü sözlerin son kısmını haykırdım!

[Ve koyu kızıl ışıkta parıldayarak sizi Cennetin Yoluna ulaştıracağım!]

[Kardinal Kızıl Tam Güç!!!!]

Mücevherin sesi yankılandı! Göz kamaştırıcı aura bir anda patladı. Işıltı yatıştıktan sonra bedenimi saran şey kıpkırmızı bir plaka zırhtı. …Cardinal Crimson Promotion. Bu benim savaş formumdu! Bir Kutsal Ekipman, gücü katbekat artırıp kullanıcının bedeninde ve zihninde dramatik bir değişime yol açarak yepyeni bir boyuta geçmesini sağlayan bir şeydi. Yani Denge Bozucu. Sahip olduğum [Boosted Gear]’in Denge Bozucusu işte bu kızıl zırhtı. …Gerçi orijinal [Boosted Gear]’in Denge Bozucusu bundan önceki bir formdu ama bir sürü olay yaşandıktan sonra kızıl zırhımın bu güçlendirilmiş halini elde etmiştim.

Dürüst olmak gerekirse, mevcut büyülü sözlerin basitleştirilmiş olmasına minnettardım; gerçi bu sadece duygusal bir şey de olabilirdi ama o sözleri okumadığım zaman tam gaza gelemediğim anlar oluyordu. Bu yüzden fırsat buldukça o sözleri haykırırdım. Auramın deliler gibi yükseldiğini hissettiklerinde teyakkuza geçtiler ve o alaycı yüz ifadeleri tamamen ciddileşti.

…Aramızdaki mesafeyi aniden kapatıp gardını düşüren Şeytanlardan birine yumruk yağmuru savurdum. Düşman karşılık bile verememiş gibiydi; savunmasını çocuk oyuncağı gibi yerle bir edip onu metrelerce uzağa fırlattım. İçlerinden birini böylece yere serdikten sonra o gizemli Şeytan grubuna dik dik baktım.

“Sizi tek başıma haklayacağım.”

Şeytanlar dehşetle titredi. İçlerinden biri paniğe kapılmış bir sesle bağırdı.

“Sadece tek bir yumrukla mı!? İmkânsız! Biz Üst Kademe bir Şeytana bile pabuç bırakmayacak güçteyken…!”

“—Üst Kademe Şeytan ha. Pek öyle bir havanız yok gerçi.”

Şeytanların güçlerini sıralayan bir sistem vardı… Alt Düzey Şeytan, Orta Düzey Şeytan, Üst Düzey Şeytan, Nihai Düzey Şeytan, Şeytan Kralı Düzeyi Şeytan ve Aşkın Düzey… Acaba benim şu anki güç seviyem ne durumdaydı? Gerçi Şeytan hükümeti beni Üst Düzey Şeytan seviyesinde değerlendirmişti. İçimde ikamet eden Ejderha, Kızıl Ejderha İmparatoru Ddraig kıkırdayarak konuştu.

[Kukuku, küçümsenmeyeli epey zaman olmuştu ortak. Seni sıradan bir Üst Kademe Şeytan sanıyorlar.]

Eh, onları suçlayamazdım; ne de olsa genellikle sadece normal bir liseli gibi görünüyordum.

Bu arada Ddraig, şu anki gücüm hakkında ne düşünüyorsun?

[Bu halinle bir Şeytan Kralı sınıfına bile kök söktürebileceğini söyleyebilirim. Fakat ‘o’ formu kullanırsan bir Aşkın Düzey ile bile dövüşebilirsin. Bu heriflerin karşılarında böylesi bir sınıftan bir Şeytan bulacaklarını hiç düşünmediklerine adım gibi eminim.]

Eh, hangisi olursa olsun, bana kötü niyetle saldıran kim varsa, ister Şeytan Kralı sınıfı olsun ister Aşkın Düzey, onları bir güzel pataklardım. Gizemli Şeytan grubu kan susamışlıklarını daha da artırarak üzerime çullandı. Bu kez eşzamanlı bir saldırıydı. Bir yandan onların darbelerinden kaçarken diğer yandan yumruklarımı ve tekmelerimi hiç ıskalamadan savurdum.

“Açık verdin!”

“Geber!”

Hoppala, üzerime gelen kadın Şeytanlar da olduğuna göre, yalnızca başım sıkıştığında başvurduğum o Şeytani gücü kullanabilirdim. Elimi büyü gücüyle doldurdum ve yeteneğimi serbest bırakmak için en uygun zamanı hesapladım. Kadın Şeytanların saldırılarından sıyrıldığım gibi bedenlerine dokundum. Parmağımı şıklatmamla birlikte büyüyü hiç duraksamadan salıverdim.

“Dress Break!”

Yeteneğin adını haykırmamla aynı anda, kızların tüm giysileri paramparça olup üstlerinden fırladı! Çırılçıplak kalan bedenleri gözlerim için tam bir ziyafetti doğrusu! İşte bu benim bir Şeytan olarak en büyük tekniklerimden biriydi: [Dress Break] (Elbise Parçalama)!

Sapık zihnimden süzülüp mükemmelleşen bu teknik, herhangi bir kadının giysilerini parçalayarak onu anadan üryan çırılçıplak bırakmamı sağlıyordu. Ayrıca bir kadının bedenine uygulanan büyü bariyerlerini, lanetleri ve benzeri şeyleri de söküp atabiliyordu. Basitçe söylemek gerekirse, ister kumaş olsun ister büyü, bir kadının üzerinde taşıdığı her şeyi yok etmeye muktedir bir yetenekti. İsteseydim onları uzaktan da soyabilirdim ama… bu sefer buna gerek olmadığından emindim. Normal kızlar giysileri parçalandığında utançtan yerin dibine geçer ve saldırmayı keserlerdi. Ne var ki….

“Bu herif…!”

“Hah!”

Kızlar zerre tereddüt etmeden saldırmaya devam ettiler! Sanki çırılçıplak kalmış olmak umurlarında bile değildi! Oha, dalga mı geçiyorsunuz siz!? Bu, hareket edebilecek kadar güçlü bir iradeye sahip oldukları anlamına mı geliyordu? Kadın Şeytanların bu tepkisi karşısında şaşkına dönerken, büyü gücünü patlama noktasına kadar yükseltip üzerime ateşlemek üzere olan belirli bir erkek Şeytan gözüme çarptı.

“Buraya kadarmış!”

Bunu söylemesiyle birlikte üzerime devasa bir büyü bombardımanı saldı. Kaçmayı göze alamazdım! Bu ölçekteki bir saldırı sadece bu parka zarar vermekle kalmazdı! Düşmanın saldırısını bilerek doğrudan göğsümde karşıladım! Bana çarptığı anda kulakları sağır eden bir patlama sesi yankılandı ve şok dalgası etrafa yayıldı! Ortalık bir anda yoğun bir toz bulutuyla kaplandı. Saldırısının bana isabet ettiğini gören erkek Şeytan kahkahayı bastı.

“Hahaha, nasıl oldu ama!? Bu tek saldırıyla Üst Kademe bir Şeytan bile—”

Toz bulutu dağılıp da burnumun bile kanamadığını gören düşman şaşkınlıktan tek kelime edemez hale gelmiş olmalıydı. Saldırısını doğrudan karşılamıştım ama bedenimdeki aurayı artırarak saldırısını tamamen savuşturmuştum. Gerçi bu seviyedeki bir saldırıyı, savunmamı artırmak için [Boosted Gear]’in yeteneklerinden biri olan [Takviye] takviyesini kullanmadan bile rahatlıkla engelleyebilirdim. Yine de bu sonuç, o Şeytan grubu için büyük bir şok olmuş gibi görünüyordu….

“…Yalan söylüyor olmalısın.”

Az önce üzerime öyle cesurca atılan herifler bir anda yüz seksen derece dönüp korkudan tir tir titremeye başladılar. O büyü bombardımanını ateşleyen adamın aurası ve yaydığı hava kesinlikle o grubun en güçlüsü gibi duruyordu. Oradaki en güçlü kişi o olmalıydı. Saldırısı bana zerre zarar veremeyince, aramızdaki muazzam güç farkını nihayet anlamış olmalıydı. Ben de o gizemli Şeytan grubuna seslendim.

“Kusura bakmayın beyler. Beni yenmek istiyorsanız yanınızda bir Tanrı getirin lütfen. Ne de olsa son zamanlarda savaştığım düşmanlar hep Tanrılardan ibaretti.”

Takviye kullanarak sırtımdan şiddetli bir büyü püskürttüm ve inanılmaz bir hızla ileri fırladım! Savaşma iradeleri kırılan o herifleri yumruklarımla, tekmelerimle ve büyü mermilerimle — Ejderha Atışı ile birbiri ardına havaya uçurdum.

Bu herifler güçlüydü. Sayıca da üstündüler. Sıradan bir Şeytan onların karşısında çaresiz kalırdı. Fakat ben bu bir buçuk yıl boyunca cehennem gibi dövüşlerle dolu günleri aştım, defalarca kez ölümden döndüm ve bu gücü elde edebilmek için öğretmenimden ve bana emeği geçen o kıymetli insanlardan ayrı düştüm. Gardımı asla düşürmeyecektim. Ve kaçmalarına da asla izin vermeyecektim. Birkaç dakika içinde tüm düşmanları yere serdim. Gizemli Şeytan grubu aldıkları darbeler yüzünden bilincini kaybederek fıskiyenin yanındaki zemine serilmişti. Bu herifleri yakalamak ve ardından bu parkı onarmak için hemen Rias ve diğerleriyle iletişime geçmeliydim.

…Ah, doğru ya. Mor saçlı kıza baktım. Düşmanın saldırılarının bu kızın olduğu yere ulaşmasına engel olarak dövüşmeye özen göstermiştim ama… Kız iyiydi… ya da ben öyle sanmıştım, meğer giysisinde birkaç damla kan varmış! Y-Yoksa onu ben mi yaraladım!? Büyü mermimin serpintisi mi isabet etti!? Hayır, öyle olsaydı çok daha ağır bir yara alırdı. Yanına yaklaşıp dikkatle bakınca, bunun o gizemli Şeytanların kanı olduğunu anladım. Etrafa saçılan kan bembeyaz elbisesine yer yer bulaşmıştı ama en kötüsü, yanaklarına da kan sıçramış olmasıydı! O güzelim yüzü mahvolmuştu! İç cebimden mendilimi çıkarmaya yeltendiğimde… hâlâ zırhımı giymekte olduğumu ve onu hemen çıkaramayacağımı hatırladım.

“Affedersin! Yüzüne biraz kan sıçradı…”

Önce özür diledim. Ancak kız hiçbir duygu belirtisi göstermeden yalnızca yanağındaki kanı sildi. …Şeytan adı verilen doğaüstü bir varlığın saldırısına uğramasına ve benim kızıl zırhımı görmesine rağmen zerre şaşırmamıştı. Ve bu sayede bu kızın… sıradan bir insan olmadığını çok iyi anladım. Mor saçlı kız daha sonra kanlı ellerini turuncu gözlerinin önüne kaldırdı. Dudaklarını usulca aralayarak mırıldandı.

“…Çok güzel… Ahudududan bile daha kırmızı, alev kırmızısı bir renk…”

Ve ardından zırhıma bakarak devam etti.

“—Zırhın da tıpkı bununla aynı renkte.”

—.

…Bu ifade bana kesinlikle tanıdık geliyordu. Yaklaşık bir buçuk yıl önce tam bu parkta bir Düşmüş Melek tarafından öldürülmüş ve kanlar içinde kalmıştım. Orada beliren kişi ise o dünya güzeli kızıl saçlı Rias’tı… O zamanlar ellerimi kaplayan kanın Rias’ın kızıl saçlarıyla aynı olduğunu hissetmiştim. Zırhımı serbest bıraktım, iç cebime uzanarak çıkardığım mendili ona uzattım.

“Bununla sil. Bir kızın yanağında kan olması hiç hoş değil değil mi?”

Mendili ona uzatırken böyle dedim. Ne var ki…

“…?”

Şaşkın ve tuhaf bakışlarla mendili aldı. …Bu kız sahiden de çok garip tepkiler veriyordu.

Bir anlığına bakışlarımı ondan kaçırdım ve parkta gizemli Şeytanların saldırısına uğradığımızı, şu anda da gizemli bir kızı korumakta olduğumu bildirmek için hemen Rias ve diğerleriyle iletişime geçtim.

[Durumu anladım. Hemen oraya geliyoruz.]

Böyle bir yanıt alınca telefonu kapattım.

“Arkadaşlarıma haber verdim bile, peki sen kim—”

Kızın bulunduğu tarafa baktığım o andı. …Orada hiç kimse yoktu. …Varlığının uzaklaştığını da hissetmemiştim ama… Bu da neyin nesiydi böyle? Etrafıma bakındım ama mor saçlı kızı hiçbir yerde bulamadım. Artık varlığı bile tamamen kaybolmuştu. Sanki bir hayal görmüşüm ya da bir hayaletle karşılaşmışım gibiydi… İçimde ikamet eden Ddraig konuştu.

[…O kız insan olmasa bile bedeninde bir insanın aurasını taşıyor gibiydi.]

Mor saçlı kızla ilk karşılaşmamız işte böyle gerçekleşti. Lise son sınıfın ikinci dönemi böyle gizemli bir olayla başlıyordu.

Çevirmen Notu:

1. Riajuu: Gerçek hayatında popüler, ilişkisi olan başarılı kimseler.

Shin High School DxD

Shin High School DxD

Shin ハイスクールD×D, Shin 하이스쿨 DXD
Puan 0.0
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2018 Anadil: Japonca
İlk 25 ciltlik efsanevi maceranın ardından hikaye kaldığı yerden, çok daha büyük bir sahneyle devam ediyor! Orijinal serinin hemen sonrasını konu alan Shin High School DxD, ana karakterimiz Issei Hyoudou’nun artık bağımsız bir Üst Düzey Şeytan olarak kendi hizmetkar takımını (Peerage) kurduğu ve tüm mitolojik alemlerin en güçlülerini karşı karşıya getiren devasa Azazel Kupası turnuvasına katıldığı yepyeni bir dönemi başlatıyor. Bir yandan Rias Gremory ile resmi nişanlanma sürecinin getirdiği yeraltı dünyası politikaları ve harem dinamikleri hız kesmeden sürerken, diğer yandan DxD ekibi, "Cehennem Lordları İttifakı" gibi evrensel ölçekteki yepyeni kozmik tehditlerle yüzleşmek zorunda kalıyor; Issei’nin "Harem Kralı" olma yolculuğu şimdi çok daha tehlikeli, epik ve heyecan dolu bir boyuta taşınıyor!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla