Yeniden reenkarne olduğum goblin bedeninde hareket etmeyi öğrendikten sonra ilk avıma çıktım.
Aslında durum bir nevi “çalışmayan yemek yiyemez” meselesiydi. Bugün, biz yeni doğanları tombul tırtıl benzeri yaratıklarla —ki bu arada şaşırtıcı derecede lezzetlidirler— besleyen goblinler
bize şöyle dedi: “Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz bulacaksınız. Hepimiz bu yollardan geçtik, o yüzden kabullenin.” Böylece yemek dağıtımı bitti ve olay kapandı.
Yeni hayatımın dördüncü gününde kendi yemeğimi kendim avlamak zorundaydım. Bu bana vahşi doğada hayatın ne kadar zor olabileceğini öğretti. Tek başıma —yani “tek-gob” olarak— avlanmanın zor olacağını bildiğim için binbir türlü yalan ve tatlı sözle Gobkichi adında bir arkadaş ya da ayak işçisi edindim ve ormanı birlikte keşfettik.
Anlaşılan bu dünyada goblinler temelde aptaldı. Ama bu durum onları kandırma işimi kesinlikle kolaylaştırıyordu.
Öğrendiğim bir diğer şey de goblinlerin kendi aralarında üreyebilmelerine rağmen çocuk sahibi olma ihtimallerinin biraz daha düşük olduğuydu. Sonuç olarak, ağırlıklı olarak çeşitli yerlerden insan kadınlarını kaçırıp hamile bırakıyorlardı. Bunu, mağaranın aynı zamanda yatakhane olarak kullandığımız en derin kısımlarını keşfederken öğrendim. Hazine dairesi sayılabilecek —her ne kadar paslı kılıçlar, hurda odunlar ve diğer çöplerle dolu bir depodan ibaret olsa da— odanın yanındaki alacakaranlık bir odada, üzerlerinde paçavradan başka bir şey olmayan neredeyse çırılçıplak birkaç insan kadını buldum. Üstleri başları, temizlemek için en ufak bir çaba dahi sarf etmedikleri beyaz, bulanık bir sıvıya bulanmıştı; gözleri ise ölü bir balığınkiler gibi boş ve feri sönmüş bakıyordu.
Goblinlerin çoğalmak için insan kadınlarını hamile bıraktığını işte bu şekilde anladım. Odadaki kadınların bazıları güzel, bazılarıysa o kadar olmasa da hepsi goblinlerden katbekat daha çekiciydi. Ne var ki, daha güzel olan kadınlar en çok eziyet görmüş olanlardı sanki. Bu acımasız gerçeği kavrayınca zihnen kendimi hazırladım. Bu vahşi dünyada hayatta kalmanın bir yolunu bulmam gerektiğini biliyordum.
Aşikârdı ki bu insan kadınların hepsi bir yerlerden kaçırılmıştı. Onlar için bir şeyler yapmak istiyordum ama ne acı ki benim gibi çelimsiz birinin elinden hiçbir şey gelmeyeceğini çok iyi biliyordum. Bunun yerine, sırf bir temenni olsun diye ellerimi birleştirip Buddha’ya kısa bir dua ettim. Kadınlardan birinin muhtemelen annem olduğunu tahmin ediyordum ama bunu fazla düşünmek iç karartıcıydı, bu yüzden bu düşüncenin etrafından dolandım. Her neyse, herkesin ruh sağlığı için bu konuyu burada kapatsak iyi olur.
Mağaranın dışındaki engin ormanda, tam olarak talimat verdiğim gibi hareket eden Gobkichi ile yaptığımız takım çalışması sayesinde ilk avımı başarıyla tamamladım;
ne de olsa iki kişi bir kişiden iyidir. Yine de bir hiyerarşi kurmam gerekiyordu. Mesela Gobkichi izinsizce avımızı yemeye kalkıştığında, kemiklerini kırmayacak kadar bir şiddetle ona sopayla vurup öylece bıraktım. Geleceğimiz için bu gerekliydi.
Ardından, avın kendisinden elde edebileceğim şeylere geçtim. Görkemli ilk avım, kahverengi kürkünden ve alnından fırlayan yirmi santimlik boynuzundan tanınan yabanıl bir tavşandı. Bu ava “Boynuzlu Tavşan” demeye karar verdim.
Boynuzu dibinden kırıp çıkardım. İnsan olduğum zamanlarda silah olarak kullanmak için fazla küçük kalabilirdi belki ama minyon goblin bedenim için tam da uygun boyuttaydı. Bunu kullanmanın en iyi yolu, bir estok kılıcı gibi kesmekten ziyade saplamak olacaktı.
[Gobrou, Küçük Boynuzlu Tavşan Boynuzu Elde Etti!]
Boynuzlu tavşanın boynuzunu sahiplendiğim an, bir yerlerden etrafımda yankılanan bir duyuru sesi duyar gibi oldum ama muhtemelen sadece hayal gücümdü.
Bu arada yeni adım Gobrou’ydu; goblin gözlerimi ilk kez açtığımda gördüğüm ilk goblinin bana koyduğu isim. Şahsen bu ismi pek sevmemiştim ama önceki adımı kullanmaya devam etmek de istemediğimden kabullenmiştim. Bu yeni hayatta akıntıya kapılmak şarttı.

Şikâyet etmeyi bir kenara bırakırsak, artık bir silahım vardı. Bunu kürkünü elde etmek için boynuzlu tavşanın derisini yüzmekte kullanmayı denedim ama bu iş oldukça zor çıktı. Bayağı vakit alacaktı, üstelik elde edeceğim kürk de ziyan zemin çirkin bir şey olacaktı.
Gobkichi’nin ağzının suyunu akıtarak o acınası, boncuk gibi gözleriyle bana dik dik baktığını fark edince içimde hafif bir suçluluk hissettim. Ben de deri yüzme çabamdan çabucak vazgeçip boynuzlu tavşanı Gobkichi ile paylaştım; kürkünü de etini de afiyetle yedik.
Kullanışlı bir silah edinmek ve taze et yemek günü son derece verimli kıldı. Üstelik eti de nefisti; o gizemli böceklerden katbekat iyiydi.
