Re:Monster Cilt 1 – Bölüm 1 / Birinci Gün

Birinci Gün

“Gerçek kurgudan daha gariptir,” diye bir söz vardır. Sanırım bunu ilk söyleyen çok eski zamanlardan bir şairdi. Ancak kaynağı ne olursa olsun, bugün uydurduğumuz hikâyelerden çok daha garip ve olağanüstü olayların gerçek hayatta yaşanabileceğini bizzat idrak ettim.

Damdan düşer gibi böyle söze girmem bir anlam ifade etmiyor olabilir, bu yüzden durumu açıklayayım: Görünüşe göre takipçim—

ki kendisi kardeş saydığım bir kızdı— tarafından bıçaklanarak öldürüldüm ve ardından reenkarne oldum. Yanlış anlamayın, reenkarnasyon kısmında şaka yapmıyorum, o yüzden hemen delirdiğimi sanmayın lütfen. Her şeyi adım adım anlatacağım.

Aslına bakarsanız, şu an olaylar o kadar çığrından çıkmış durumda ki, bu kaosun ortasında tuhaf bir şekilde sakinim. Yaşananları olabildiğince tarafsız bir şekilde aktarmazsam kafayı yiyecek gibiyim. Bu yüzden şikâyetlerinizi lütfen hikâyemi dinledikten sonraya saklayın.

Şey, nereden başlasam acaba? Sanırım önce kendimi tanıtmalıyım. Eski adım Tomokui Kanata’ydı ama yakın zamanda reenkarne olduğum için şimdilik beni özel bir isimle anmayalım.

Eğer hafızam ve hayal gücüm bana oyun oynamıyorsa —ki keşke oynuyor olsalardı— bugün iş çıkışı mesai arkadaşım Kiritsubo Mayumi ile bir şeyler içmeye davet edildim. Kiritsubo benimle aynı yaşta ve çalıştığım şirketin en üst düzey telekinezi kullanıcısı. İş yerinde sık sık ortağım, yani aynı siperde omuz omuza dövüştüğüm bir silah arkadaşımdır. Kendisi aynı zamanda kıvrımları tam yerinde, rahatlıkla “güzel” sayılabilecek bir kadın. Beni dışarı davet ettiğinde reddetmek için özel bir sebebim yoktu, bu yüzden birkaç mekâna uğrayıp kafaları çektik.

Kiritsubo’nun alkolle arası pek iyi değildir ama ertesi gün izinli olduğu için geç saatlere kadar içti ve beklendiği üzere eve tek başına dönemeyecek kadar sarhoş oldu. Yüzü elma gibi kızarmıştı, artık düzgün konuşamıyor ya da yürüyemiyordu. Onu barda öylece bırakmak etrafta gezinen tekinsiz tiplerin hedefi haline getirirdi, bu yüzden onu yakınlardaki daireme götürmekten başka çarem yoktu.

Bu kararı sadece Kiritsubo’nun iyiliği için vermiş de değilim. Kiritsubo uykusunda bile kendisine yönelecek dış tehditleri sezinleyebilir. Eğer saldırıya uğrarsa, bilincinde olmadan en üst düzey telekinezi yeteneğini devreye sokup saldırganı anında onlarca parçaya bölerdi; bunu önsezilerim sayesinde gayet iyi biliyordum. Sarhoş bir kadına saldırmaya kalkan birinin başına ne geldiği pek de umurumda değil açıkçası, ama engel olabilecekken işlerin bu noktaya varmasına izin vermeye gerek görmedim. Zaten sonrasındaki temizlikle uğraşmak tam bir eziyet olurdu; bu kararı almamdaki asıl sebep kesinlikle buydu.

Hesabı ödedikten sonra kollarımı Kiritsubo’nun dizlerinin ve omuzlarının altından geçirip onu kucağıma aldım —tam bir prenses gibi— ve mekândan çıktım. Kiritsubo beklediğimden hafifti ve düzenli fiziksel antrenmanlarım sayesinde daireme vardığımızda pek de yorulmamıştım. Kapının kilidini açıp güvenlik sistemini devre dışı bırakmak için vücudumdaki nanomakinelerden biyometrik verilerimi gönderdim. İçeri girer girmez yarı uykulu Kiritsubo’yu yatağımın üzerine bıraktım. Yatağa düşerken tuhaf bir ses çıkardı.

Alkolü seven ama bir türlü sarhoş olamayan biri olarak, birkaç bardaki birkaç kadehle yetinecek değildim. Dolunayı seyrederek tek başıma içmenin keyfini çıkarma düşüncesiyle buzdolabını açtığımda, normalde bütün bir rafı dolduran bira, chuhai ve benzeri her türlü alkolün bittiğini fark ettim. Bugün stoğu tazelemeyi planlıyordum, tabii Kiritsubo beni dışarı davet etmeseydi yapardım da. O ana kadar tamamen aklımdan çıkmıştı.

Arzuladığım şeyi bastırıp içmekten vazgeçebilirdim ama o gece dolunay öyle büyüleyiciydi ki, böyle harika bir manzara altında içme fikrine karşı koyamadım. Nefsime yenik düşerek yakındaki 24 saat açık bir markete gittim; eve dönmeden önce beş bira, biraz sake ve birkaç çerez aldım. Yaz yaklaşmış olsa da geceler hâlâ serindi. Berrak gece gökyüzünde süzülen büyüleyici dolunayın unutulmaz manzarasının tadını çıkardım.

Sonra, mehtaba karşı içeceğim sakenin ne kadar lezzetli olacağını düşünürken, hafif bir sisin ardında, sokak lambasının altında dikilen sevimli bir kız gözüme çarptı. Tanıdığım biriydi; hatta toplumun genel olarak “takıntılı takipçi” yani stalker dediği türden biri.

Bu takipçinin adı Kirimine Aoi’ydi. Kendisi benden beş yaş küçük, yani şu an yirmi yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Takipçi Aoi ile ilk nasıl karşılaştığımızı kısaca anlatacak olursam; lise son sınıftayken, o zamanlar henüz on iki ya da

on üç yaşlarında olan sevimli bir kızın —yani Aoi’nin— on beş-on altı yaşlarında gösteren, saçları sarıya boyalı ve piercing’li iki serseri tarafından taciz edildiğini görmüştüm. Ona yardım etmeye karar verdim.

Yani, ona yardım etmeye karar verdiğimi söylemek tamamen yanlış olmasa da tam olarak doğru da sayılmaz. O zamanlar şimdikine kıyasla çok daha korkak biriydim. Benden küçük olmalarına rağmen, boyalı saçları, piercing’leri ve döküntü, tadilatlı üniformalarıyla o iki serserinin bela oldukları her hallerinden belliydi. Normal şartlarda, tanımadığım ve daha önce hiç görmediğim bir kızı korumak için asla kavgaya tutuşmazdım. Zavallıca bir davranıştı belki ama tipik bir hareketle ben de herkes gibi Aoi’ye acıyan bir bakış atıp, karşı karşıya olduğu tehlikeyi görmezden gelerek yanından geçip giderdim. Daha önce hiç yumruk kavgasına girmemiştim ve Kiritsubo’nun aksine henüz telekinezi gibi hiçbir psi-güç (ESP) yeteneğim uyanmamıştı. Bu yüzden arkama bakmadan kaçardım.

Normalde yani.

Kaderin bir cilvesi —muhtemelen talihsiz bir cilvesi— olarak, o gün şans eseri yanımda askeri düzeyde bir elektroşok copu taşıyordum; bunu galaktik mega şirket Avalon’un yarı askeri bir yan kuruluşunda çalışan amcam Bado Shoujo’dan doğum günü hediyesi olarak almıştım. Amcam tam bir askeriye meraklısı ve silah hastasıydı.

Şok copunun gücünü merak ediyordum ama kendi üzerimde denemeye korktuğum için başlangıçta odamda el sürmeden bırakmıştım. Ancak, kendisi de askeriye meraklısı olan arkadaşlarımdan biri o sabah “Şok copunu görmek istiyorum, getir de bakalım,” diye e-posta atınca ben de ona göstermek üzere yola çıkmıştım. İşte bu yüzden taciz edilen bir kız gördüğümde çantamdaki şok cihazını çıkarıp bunu yapan iki serserinin üzerinde kullandım.

Beni fark etmemişlerdi ve elimde “güzel bir kızı serserilerden kurtarma” gibi son derece haklı bir mazeret vardı, bu yüzden oldukça rahat bir şekilde yaptığımı hatırlıyorum. Onları arkalarından şokladım. Ama yerde şiddetle kıvranmalarını ve kuduz köpekler gibi ağızlarından köpükler saçmalarını görmek beni şoke etmişti. Panik içinde, kurtardığım kızın elinden tuttuğum gibi ne olduğunu düşünmeden olay yerinden kaçtım.

Geriye dönüp baktığımda ne kadar toy olduğumu anlıyorum.

Her neyse, işte o anlık merak ve düşüncesizce verilen karar sonucunda o serserileri bir şok copu için deney faresi olarak kullanmış ve tesadüfen Aoi’yi kurtarmış oldum. Ama aradan zaman geçtikten sonra, çeşitli olaylar ve karmaşık süreçlerin ardından Aoi nihayetinde benim takipçim haline geldi.

İlk karşılaşmamız ile liseden mezun olur olmaz işe girdiğim zaman arasındaki birkaç ay boyunca durum o kadar da kötü değildi. Ancak çalışmaya başladıktan sonra, iş icabı gittiğim başka gezegenlerde bile beni takip etmesini oldukça rahatsız edici bulmaya başladım. Gizlenip arkamdan süzülmek yerine benimle normal bir şekilde konuşabilirdi. Zaten en başta özel hayatımı bu kadar yakından takip ediyor olmamalıydı.

Neyse, devam edelim. Belki bunu daha sonra detaylıca açıklarım ama şimdilik asıl konumuza dönelim.

Alkol aldıktan sonra eve dönerken Aoi ile karşılaştım. Şey, “karşılaşmak” doğru kelime olmayabilir. Sokak lambasının altında başı öne eğik duran Aoi, her zamanki enerjik ve yavru köpek benzeri halinin aksine etrafa karanlık bir aura yayıyordu. Şaşkınlıkla kafamı yana eğdim. Onu gördüğüm anda bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Fakat beni takip etmesine rağmen Aoi benim için hâlâ bir kız kardeş gibiydi, bu yüzden onun hakkında kötü düşünemiyordum.

Endişelenerek ona seslendim ama cevap vermedi. Aoi başı öne eğik bir şekilde sessizliğini koruyordu, bu yüzden yüz ifadesini görmek imkânsızdı. İçimi açıklanamaz, ezici bir huzursuzluk kapladı, ben de ne olduğunu sormak için ona doğru bir adım attım. Tam ağzımı açıp konuşacakken, aniden karnımın derinliklerine kınlı bir bıçak sapladı.

Bıçak ağzının içimde dönerek saplanması katlanılmaz bir acıya yol açtı ve iç organlarımı parçaladı. O noktaya kadar, rejenerasyon tedavisi görseydim iz bırakmadan iyileşebilecek bir yaraydı. Eğer sıradan bir metal bıçak olsaydı karşı koyabilir ve bu kadar kolay öldürülmezdim.

Fakat Aoi’nin kullandığı şey sıradan bir bıçak değildi. Sakuma Ağır Sanayi tarafından üretilen —ironik bir şekilde amcamın çalıştığı şirket— Nene Karuri adında, B-rütbeli, yıldırım emdirilmiş küçük bir bıçaktı. Nene Karuri’yi kısaca açıklamak gerekirse; yüksek performanslı bir şok cihazı ve birkaç gelişmiş özellikle donatılmış tek moleküllü bir kesiciydi.

Bıçağın motorlu testere gibi binlerce minik bıçakçıkla donatılmış keskin kenarı, yüksek hızlı hareketle keskinliğini artırmakla kalmıyor; aynı zamanda tüm bıçağı kaplayan tüplerden akan sıvı nanomakineler sayesinde en uygun kesme açısına otomatik olarak ayarlanan adaptif bir yakın dövüş silahı işlevi görüyordu. Üstelik saplandığı kişinin iç organlarını dağlayacak kadar yüksek bir voltaj akımı veriyordu;

bu da onu profesyonel askerlerin bile kullandığı bir alet haline getiriyordu.

Aoi’nin elinde neden böyle bir silah olduğunu düşünecek vaktim yoktu. Gerçek şu ki, o silaha sahipti ve ben tepki veremeden yere serilmiş, yine o güzel dolunaya bakıyordum. Bundan sonra yaşananlar ise daha da inanılamazdı. Aoi bıçağın ağzını gövdeme tekrar tekrar saplamaya devam etti. Durmaksızın saplanıp deşilen vücudum beni sersemletmiş ve afallatmıştı; anormal miktarda kan kusuyordum. Bıçağın her darbesiyle etrafa taze kan fışkırıyordu. Bıçağın etimi ve kemiklerimi gıcırtılı bir sesle yardığını, organlarımı darmadağın ettiğini hissedebiliyordum.

Garip bir şekilde, tüm bu kaosun ortasında kendimi, üzerime çıkmış ve giderek benim kanıma bulanmakta olan Aoi’nin bir nevi masalsı göründüğünü düşünürken buldum. Ama o an geldiğinde, mantığımdan eser bile kalmamıştı.

Tehlikeli mesleğim yüzünden “Geliştirilmiş”—insanötesi—biri olmak adına güçlendirme ameliyatı geçirmiştim, öyleyse Aoi gibi sıradan biri beni nasıl bu kadar kolay öldürebilmişti? Tabii ki Nene Karuri’nin hünerlerini bizzat biliyordum ama baskın unsurunu kullansa bile sıradan bir insanın benim gibi Güçlendirilmiş birini alt etmesi gerçekten mümkün müydü? Hareket edemememin sebebi yüksek voltajlı akım yüzünden miydi? Yoksa…

Neyse, mantıklı bir sebep aramaya çalışmanın alemi yok. Aoi’nin kanıma bulanmış görüntüsü o kadar canlıydı ki, o anın detaylarını net bir şekilde hatırlayamıyorum.

Gerçek şu ki, ölmüştüm. Aoi beni bıçaklayarak öldürmüştü. Rejenerasyon tedavisinin bile iyileştiremeyeceği ölümcül yaralar almıştım. Gördüğüm son şey gözüme yaklaşan bıçağın ucu oldu; beyin yeniden iyileştirilemeyen tek organ olduğundan, o bıçak ağzı beynimi parçaladığında kesin olarak, nihayet ölmüştüm. Bilincim karanlığa gömülürken kafatasımın ve beynimin dilimlendiğini hissettim. Hiç şüphesiz, öldüğüm an tam olarak o andı.

Ama hikâye burada bitmiyor. Bitseydi zaten reenkarnasyondan bahsediyor olmazdım.

Bilincimi yeniden kazandığımda, zifiri karanlıkla çevrelenmiş olsam da hâlâ bağımsız, varlığını sürdüren bir birey olarak durduğumu fark ettim. Bilincimi kaybetmeden önce öldüğüme beni ikna eden o manzarayı —beynimi parçalamak üzere olan bıçağı— gayet iyi hatırlıyordum ama işte buradaydım ve

açıkça görülüyordu ki ölmemiştim. Kısa bir an için aklımdan tuhaf bir düşünce geçti: Acaba sarhoş kafayla kabus mu görüyordum?

Hayır, öyle değildi. İçgüdüsel olarak durumun farklı olduğunu biliyordum. Gerçekten de öldürülmüştüm. Göğsümü yaran bıçağın soğuk metalini ve organlarımı dağlayan yüksek voltajlı akımın dayanılmaz acısını hâlâ net bir şekilde hatırlayabiliyordum. Kesinlikle bir illüzyon değildi. Aoi’den kesinlikle ölümcül darbeler almıştım. Ama hayattaydım. Hâlâ bu şekilde düşünebiliyor olmam da bunun kanıtıydı.

Nedenini bilmek istiyordum. Nelerin yaşandığını ve işlerin bu noktaya nasıl geldiğini anlamak için yanıp tutuşuyordum. Bu arzunun verdiği güçle ağırlaşan göz kapaklarımı zorla açtım ve karşımda…

Bana tepeden bakan, yeşil tenli çirkin bir yüz gördüm.

Reenkarne olduğumu anlamamı sağlayan kırılma noktası tam olarak bu oldu.

Ah… Özür dilerim, aniden üzerime inanılmaz bir uyku çöktü. Yarına devam edeceğim…

Bilincim ölümün karanlığına değil, zihinsel yorgunluğun getirdiği uykunun şefkatli kollarına kayıp gitti.

Re:Monster

Re:Monster

Re:Monster -Shisatsu Kara Hajimaru Kaibutsu Tensei-ki-, Re: Monster~Monster reincarnation chronicle starting after being stabbed to death~, Re:Monster ~刺殺から始まる怪物転生記~
Puan 7
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2011 Anadil: Japonca
Tomokui Kanata, talihsiz bir ölüm geçirdikten sonra en zayıf ırk olan goblin ırkının bir üyesi olarak yeniden dünyaya gelmiş ve kendisine yeni bir isim olan Rou verilmiştir. Ancak goblin Rou, alışılmadık bir evrim geçirerek önceki hayatının anılarını korumuş ve yemek yiyerek statü artışı kazanma yeteneği ile kutsanmıştır. En güçlü olanın hayatta kaldığı bu alternatif dünyada, goblin partisi sonunda bu dünyanın kahramanları haline gelecek mi?

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla