
Enri Emmott’ın günü erken başlardı. Güneş doğmadan önce kahvaltıyı hazırlamaya koyulması gerekiyordu. Bunun bir nedeni, bu işlere ölen annesi kadar alışık olmadığı için daha uzun sürmesiydi. Diğer nedeniyse çok büyük miktarda yemek hazırlamak zorunda olmasıydı.
Nemu, kendisi ve Enri’ye bağlılık yemini eden on dokuz goblin için yemek yapmak—yirmi bir kişiye iki kişi daha eklenince toplam yirmi üç kişi—yoğun olmanın çok ötesindeydi; içinde bulunduğu duruma savaş demek daha doğru olurdu. Önünde yükselen malzeme dağının tek bir öğünden sonra yok olacağına Enri hâlâ güçlükle inanıyordu.
“Ne de olsa eskisinin altı katı kadar.”
Derin bir nefes aldı, işe başlamaya hazır biçimde kollarını sıvadı.
Sessizce sebzeleri doğradı, ardından bıçağı değiştirip eti dilimledi. Hangi işi ne zaman yapacağı daha önceden belliydi.
Enri hiçbir zaman çok iyi bir aşçı olmamıştı. Bu kadar çok yemeği böylesine kısa sürede düzenli biçimde hazırlaması, insanların baskı altında neler yapabileceğinin kusursuz bir örneğiydi.
Enri yemek yaparken çıkan sesler küçük kız kardeşini uyandırdı. Nemu uykulu gözlerini ovuşturarak mutfağa girdi.
“Günaydın, Enri. Ben de yardım edeyim.”
“Günaydın, Nemu. Ben burada iyiyim. Sen lütfen dün söylediğim işi yap.”
Nemu bir an dudak büktü ama sonunda hiç yakınmadan sözünü dinledi. Yalnızca “Pekiii,” dedikten sonra ayaklarını sürüyerek uzaklaştı.
Enri bir an durdu.
Kalbine bir acı saplandı.
On yaşındaki kız kardeşi eskiden istediğini yaptırmaya çalışmaktan çekinmeyen, hareketli bir çocuktu. Fakat saldırıdan bu yana çocuksu saflığı solmuştu; artık Enri ne söylerse sesini çıkarmadan yapıyordu. İnsanın içini karartacak kadar uslu bir kız olmuştu.
Anne ve babasının sıcak gülümsemeleri Enri’nin zihninde belirdi. Saldırının üzerinden birkaç ay geçmişti ama kalbindeki yaralar henüz tam olarak iyileşmemişti.
Onları bir hastalık yüzünden kaybetmiş olsaydı en azından kendisini hazırlayacak zamanı olurdu. Kimsenin suçlanamayacağı beklenmedik bir kaza ya da doğal afet olsaydı belki acısı bu kadar uzun sürmezdi. Ancak anne ve babasının ölümü farklıydı. Suçlanacak insanlar vardı.
Enri gözlerini sımsıkı kapadı. Başkalarının önünde zayıflık göstermemek için elinden geleni yapıyordu ama yalnız kaldığında hissettiği yalnızlık, kalbindeki yaraları yeniden deşiyordu.
“Evet…”
Gözlerini kapadığında iyi kalpli anne ve babasını gördü. Gözlerini açtıktan sonra bile görüntüleri gitmedi. İçini dokunaklı anılar doldurdu.
İçindeki karanlık duygu girdabının—anne ve babasını öldüren insanlara duyduğu nefretin—etkisiyle et bıçağını kuvvetle savurdu. Bıçağın hızı eti tek hamlede düzgünce kesti.
Kesme tahtasında istemeden açtığı izi görünce kaşlarını çattı. Daha dikkatli olmalıydım. Bıçağın ağzı çentilirse tamir ettirmek zor olur. Özür dilerim, anne.
Bu, annesinden hüzün içinde miras aldığı bıçaktı. Ona dikkatsiz davrandığı için özür diledi ve kalbindeki boşluğu yeniden örttü.
Bıçağın ağzında çentik olmadığından emin olmak için parmağını üzerinde gezdirirken yanındaki kapı açıldı.
İçeri girenin insan olmadığı, kısa boyundan belliydi. Goblin olarak bilinen bir yarı-insan türündendi.
“Günaydın, Patron Hanım. Bugün sıra bendeydi… Bir sorun mu var?” Goblin kibarca eğildi ve kaygıyla Enri’nin ellerine baktı.
Enri yalnızca köylü bir kız olmasına rağmen goblin ona bir ast gibi davranıyordu; çünkü onu çağıran kişi Enri’ydi.
Saldırıdan sonra köylüler nöbetçi dikmeleri gerektiğini konuşurken Enri birden kendisine verilen eşyayı hatırlamıştı. Eşyayı kullanınca bu goblinler ortaya çıkmıştı. Köylüler canavarları görünce şaşırmış ve korkmuştu. Fakat Enri, onları köyün kurtarıcısı Ainz-sama’nın verdiği bir eşyayla çağırdığını açıklayınca biraz rahatlamışlardı. Köylülerin Ainz-sama’ya güvendiğini söylemeye bile gerek yoktu. Ne de olsa ona karşı büyük bir minnet duyuyorlardı. Goblinlerin o günden beri yaptığı işler, köylülerin geriye kalan bütün kuşkularını da ortadan kaldırmıştı.
“Günaydın, Kaijari. Bıçağı biraz fazla sert kullandım…”
Kaijari, çağrılan goblinlerden biriydi. Kaşlarını çatıp kaygılanan yüzü, kış uykusu bölünmüş insan yiyen bir ayıya daha çok yakışırdı. “Bu hiç iyi değil. Lütfen daha dikkatli olun. Biliyorsunuz, bu köyde demircilik bilen kimse yok. Kendi teçhizatımızı bile tamir edemiyoruz.”
“Ah, doğru…”
Kaijari daha neşeli görünmeye çalışarak, “Eh, zamanla bir çaresini buluruz,” dedi ve kahvaltı hazırlamasına yardım etmeye başladı.
Yanında getirdiği kaptan közleri çıkarıp alışkın hareketlerle ocağı yaktı. Küçücük alevin hızla harlayan bir ateşe dönüşmesi, ne kadar becerikli olduğunu açıkça gösteriyordu.
Ama yemek yapamıyor… Acaba neden?
Goblinler en basit yemekleri bile kendi başlarına hazırlayamıyordu. Enri başta yalnızca çiğ et ve sebze yediklerini düşünmüştü, fakat pişmiş yemekleri tercih ettikleri ortaya çıkmıştı. Elbette hazırlanmış olsun ya da olmasın her şeyi yerlerdi ama…
Belki de çağrılan yaratıklar yemek yapamıyordur. Eh, ben sıradan bir köylü kızım; nereden bileyim? Bu sonuca vardıktan sonra yeniden işine yoğunlaştı. Neyse ki bıçağın ağzı çentilmemişti.
Çok geçmeden ikisi de yemek yapmayı bitirdi.
Annesinin aile için yemek hazırladığı zamanlara kıyasla sofrada çok daha fazla yiyecek vardı.
Öncelikle et vardı. Elbette eskiden de ailesi, korucuların zaman zaman getirdiği etten pay alırdı ama şimdiki kadar çok olmazdı. Miktarın artmasının nedeni, köylülerin artık daha geniş bir bölgede faaliyet gösterebilmesiydi.
Çevredeki Büyük Tob Ormanı onlara ormanın nimetlerini sunuyordu: Yakacak odun, yenilebilir meyve ve sebzeler, hayvan eti ve postları, ayrıca türlü türlü otlar.
Buraya bir servet dağı denebilirdi, fakat ormanda canavarlar da yaşıyordu. Köylüler onları evlerine kadar peşlerine takmak istemedikleri için bugüne dek bu kaynakların neredeyse hiçbirine el sürememişti. Eskiden en fazla, avcılık becerisine güvenen deneyimli kişileri Ormanın Bilge Kralı’nın bölgesi dışındaki zenginliklerden birazını almak için gönderebiliyorlardı. Ancak goblinlerin ortaya çıkması ve Ormanın Bilge Kralı’nın ortadan kaybolmasıyla durum büyük ölçüde değişmişti.
Köylüler artık ormana girip doğanın nimetlerinden özgürce yararlanabiliyordu. Yeni ve güçlü dostlarının çabaları olağanüstüydü; önceden elde edilmesi çok zor olan ete artık ulaşabiliyorlardı. Taze meyve ve sebzeler de sofralarında daha sık görülüyordu. Köyün beslenme düzeni büyük ölçüde iyileşmişti.
Goblinlerin Enri’ye hizmet ettiği bilindiğinden, avladıkları hayvanlardan ilk pay onun evine düşüyordu.
Köye kısa süre önce katılan bir korucu da yiyecek durumlarının iyileşmesine katkı sağlıyordu.
Kadın eskiden E-Rantel’de maceracıydı. Köye taşındığından beri korucularla çalışıyor ve avcılıkta kendini geliştiriyordu. Eski bir savaşçı olduğu için yayı çok iyi kullanıyor, büyük avları indirebiliyordu. Bu da et buldukları günlerin sayısını artırmıştı.
Daha iyi beslenmeleri doğal olarak Enri’nin bedenini de etkiledi.
Bir an kolunu sıkıp kasını gösterdi.
Oldukça belirgin bir şişkinlik oluştu.
Ah, son zamanlarda gittikçe irileşiyormuşum gibi geliyor…
Goblinler herhâlde onu övmek için “Son zamanlarda kaslanıyorsun,” “Biraz daha güçlenelim,” “Kasların iyice belirginleşti,” “Hedefimiz baklava gibi karın kasları,” ve “Çok iyi görünüyorsun,” gibi şeyler söylüyordu. Fakat bir kadın olarak bu sözler biraz—hatta oldukça—karmaşık duygular yaşamasına yol açıyordu.
Goblinlerin umduğu kadar irileşmedim ama… gerçekten hiç istemiyorum…
Goblinlerin ulaşmasını beklediği son hâlini gözünde canlandırdı, sonra bu görüntüyü hemen zihninden uzaklaştırıp tabaklara yemek koymaya başladı. Bu da ayrı bir dertti.
Porsiyonlardaki küçük farklar kavga çıkarmazdı, fakat birinin çorbasında et olup diğerininkinde olmaması büyük bir soruna dönüşebilirdi. Her kâsede aynı miktarda ve aynı oranda malzeme bulunduğundan emin olarak ilerledi.
Çok geçmeden, alnından ter akmaya başladığı sıralarda kahvaltı hazırdı.
“Pekâlâ, diğer goblinleri ve Nfi’yi çağırmamız gerek.”
“Evet, doğru.”
“Ben çağırırım!”
Enri arkasını döndüğünde Nemu’yu gözleri parlayarak orada beklerken gördü.
“Söylediğim her şeyi bitirdin mi?” Kız kardeşinin başını salladığını gören Enri de başını salladı. “Bitirdin mi? Öyleyse Nfi’yi ve—”
“Hayır, goblinleri ben çağıracağım!”
Nemu ani bir bağırışla ablasının sözünü kesti ama Enri buna itiraz etmedi. Kaijari de başını ona doğru eğdi; herhâlde teşekkür ediyordu.
“Pekâlâ, teşekkür ederim. O zaman Nfi’yi ben çağırayım.”
“İyi fikir! Ben de sizinle geleyim, Patron Hanım.”
Evde kimse kalmayacaktı ama bu sorun değildi. Enri köyde bugüne dek hiç hırsızlık yapıldığını duymamıştı.
Kaijari’yi yanına alan Enri, Nemu’nun ardından yola çıktı.
Sabah güneşinde yürürken çayırların kokusunu taşıyan bir esinti üzerine vurdu. Temiz havayı derin derin içine çektiğinde Kaijari’nin de aynı şeyi yaptığını gördü. İstemeden gülümsedi. Kaijari bunu fark edince yüzü kötü bir sırıtışla çarpıldı. Eskiden olsa Enri dehşete kapılabilirdi ama bu kadar uzun süre birlikte yaşadıktan sonra bunun mutlu bir ifade olduğunu kesinlikle biliyordu.
Enri güzel havanın tadını çıkararak yan eve doğru ilerledi.
Yakın zamanda yaşanan trajedinin ardından boş kalan evlerden birinde, eskiden E-Rantel’de eczacılık yapan Bareare ailesi yaşıyordu.
Evde iki kişi vardı: Usta eczacı Lizzy Bareare ve torunu, Enri’nin arkadaşı Nfirea Bareare. İkisi de eve kapanmış, otları kaynatıp ilaç hazırlıyordu.
Köyün ortak yaşamına katılmamak kötü bir davranış sayılırdı. Böyle kişilerden uzak durulur, en kötü durumda tamamen dışlanırlardı. Fakat Bareare ailesinin durumu farklıydı.
Bir eczacının işi—biri hastalanır ya da yaralanırsa kullanılacak ilaçları hazırlamak—böyle küçük bir köy için vazgeçilmezdi. İlaç yaptıkları sürece kimse onlardan başka bir şey istemezdi.
Şifa büyüsü kullanabilen yerleşik bir rahibi bulunmayan Carne gibi bir köyde eczacıya duyulan ihtiyaç özellikle büyüktü.
Bu arada, biraz daha büyük yerleşimlerde rahipler çoğu zaman yerel eczacı olarak da görev yapardı.
Rahipler şifa büyüsü kullandığında karşılığında uygun bir ücret isterdi. Aslında bunu yapmak zorundaydılar. Fakat köylülerin ödeme gücü yoksa borçlarını çalışarak kapatırlardı. Buna da güçleri yetmeyenler için rahipler otlardan ilaç yapardı. Bitkisel ilaçlarla tedavi olmak, büyüyle iyileşmekten daha ucuza gelirdi.
Goblinlerin arasında küçük kesikleri bir anda kapatabilen bir rahip vardı. Ancak köylülerin hepsi onun gücünü ciddi yaralanmalar için saklamaları konusunda hemfikirdi. Yine de yapabileceklerinin bir sınırı vardı; Goblin Rahibi’nin bildiği az sayıdaki büyü arasında hastalık ya da zehri iyileştiren bir büyü bulunmuyordu.
Bu nedenle Bareare ailesinin evlerinde kalıp kendilerini ilaç yapmaya vermesine herkes minnettardı.
Bu kadar önemli bir iş yapmalarına rağmen köyde neredeyse hiç kimse evlerine yaklaşmıyordu.
Bunun nedeni eve yaklaşıldığında anlaşılıyordu.
Enri burnunu buruşturdu. Kaijari de aynısını yaptı ama onunki çok daha ürkütücü görünüyordu. Bareare ailesinin evinin çevresindeki havaya kötü ve keskin bir koku sinmişti. Neredeyse zehirliymiş gibi geliyordu. Otlar ezildiğinde bazen keskin kokular çıkarırdı, fakat kokularında taze ve doğal bir yan bulunurdu; bunun gibi tehlikeli bir koku yaymazlardı.
Enri ağzından nefes vererek kapıyı çaldı.
Kapıyı birkaç kez çaldıktan sonra evde olmayabileceklerini düşünmeye başladı. Tam o anda karşı tarafta birinin hareket ettiğini hissetti. Bir an sonra kilitten ses geldi ve kapı açıldı.
Öff!
Yüzünü bozmadan sessiz kalmak istiyordu ama dışarı yayılan havaya dayanamadı.
Canı acıdı.
Güçlü koku gözlerine, burnuna ve ağzına saldırdı. Öylesine kötüydü ki dışarıdaki hava bunun yanında hafif bir yan etki gibi kalıyordu.
“Günaydın, Enri!”
Nfirea’nın uzun kaküllerinin arasından bakan gözleri açıktı ama korkunç derecede kanlanmıştı. Simya çalışmalarıyla uğraşırken yine bütün geceyi uykusuz geçirmiş olmalıydı.
O koku havadayken ağzını açmak istemiyordu ama selamına karşılık vermemek kabalık olurdu.
“G-günaydın, Nfi.”
Boğazı bir an kaşınıyormuş gibi oldu.
“Günaydın, Patron Bey.”
“Günaydın, şey, Kai… Kaijari. Sabah olmuş, öyle mi? İşe öyle yoğunlaşmışım ki fark etmedim. Güneş bu kadar yükseldiğine göre… Zaman gerçekten çabuk geçiyor… Bütün gece deney yaptığım için biraz yorgunum…” Sesli biçimde esnedi.
“İşinize gerçekten çok yoğunlaşmışsınız—”
Enri, Kahvaltı hazır, büyükanneni çağır da benimle gel, demek istiyordu ama Nfirea sözünü kesti. Muhtemelen bunu bilerek yapmamıştı; yalnızca fazlasıyla heyecanlıydı.
“Enri, bu inanılmaz!”
Nfirea ona doğru eğildi. Korkunç koku iş kıyafetlerine sinmişti. Enri biraz uzaklaşmak istese de arkadaşı olduğu için geri çekilme isteğini bastırdı.
“N-ne inanılmaz, Nfirea?”
“Dinle! Sonunda yeni bir yöntemle iksir üretmeyi başardık! Bu tam anlamıyla çığır açan bir gelişme! Bize verilen çözeltiyi otlarla karıştırıyoruz ve ortaya mor bir iksir çıkıyor!”
Enri ancak iç çekebildi.
Bunun neresinin inanılmaz olduğunu hiç anlamamıştı. Mor lahanayı suya koymak gibi bir şey mi?
“Üstelik yaraları gerçekten kapatıyor! İyileştirme hızı, yalnızca simyasal eşyalarla yapılan iksirlerle aynı düzeyde!”
Nfirea, ince kolunda tek bir kesik bile kalmadığını göstermek için kolunu sıvadı. Enri, Onun kolu benimkinden bile ince olabilir, diye düşünürken Nfirea konuşmayı sürdürdü.
“İşte bu yüzden—!”
“Tamam, tamam, bu kadarı yeter.” Kaijari birden öne çıktı. “Uykusuzluktan iyice coşmuşsunuz, farkında mısınız? Patron Hanım, burayı bana bırakıp önce siz dönsenize?”
“Emin misin?”
“Hiç sorun değil! Suratına biraz su çarpar, sakinleşmesini sağlarım; sonra hemen geliriz. Geç kalırsanız herkes merak eder, değil mi? Bu arada büyükanne ne yapıyor?”
“Hâlâ deneylerine gömülmüş durumda… Kahvaltı etmeyecek gibi geliyor. Hazırlamak için uğraştığını biliyorum, kusura bakma…”
“Önemli değil. Lizzy’nin yemeyeceğini zaten az çok tahmin etmiştim.”
Daha önce de birkaç kez böyle olmuştu; bu yüzden şaşırmadı.
“Pekâlâ, Patron Hanım, siz önden dönün.”
Bunu böyle söylediğine göre Enri’nin sözünü dinlemekten başka çaresi yoktu.
“Peki, o zaman sana bırakıyorum. Sağ ol.”
Kaijari, uzaklaşan Enri’yi bir gözüyle izlerken Nfirea’ya soğuk bir bakış attı. “Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Kadınların, bir erkeğin hobileriyle ilgili anlattıklarını ancak o erkekten hoşlanıyorsa dinlediğini bilmiyor musunuz? Kendisine âşık olmayan bir kadına durmadan hobilerinden bahseden erkek, onu yalnızca kendinden uzaklaştırır!”
“…Özür dilerim. Yalnızca böyle inanılmaz bir şey gerçekleşince… Yani gerçekten inanılmaz! Çığır açıcı!”
Nfirea’nın dersini almadığı belliydi. Kaijari iç çekerek elini salladı ve sözünü kesti. “Siz iyi misiniz gerçekten? Patron Hanım’a âşıksınız, değil mi?”
Nfirea yutkundu ve kuvvetle başını salladı.
“O hâlde ilaçlarınızdan önce onu düşünün!”
“…Peki. Deneyeceğim.”
“Denemek yetmez! Yapmanız gerek! Onu kendinize âşık etmelisiniz. Sonuna kadar arkanızdayız. Üstelik küçük kız kardeşi de bize yardım edeceğine söz verdi. Artık kendinizi toparlayın!”
“Evet…”
“Siz onun gelip sizden hoşlandığını söylemesini beklerseniz, o zamana kadar başka bir adam onu kapıp götürür! Hislerinizi açıklayacak cesareti göstermelisiniz!”
Nfirea, göğsüne sivri bir bıçak saplanmış gibi hissetti.
“Bakın, biraz üstünüze geliyorum ama elinizden geleni yaptığınızı da biliyorum, Patron Bey. Eskiden ağzınızdan tek kelime bile zor çıkardı; şimdi düzenli olarak sohbet ediyorsunuz!”
“O zamanlar onu pek sık göremiyordum. Yalnızca buraya ot toplamaya geldiğimde… Buraya taşındığımdan beri onunla geçirdiğim süre, daha önceki bütün karşılaşmalarımızın toplamından kesinlikle daha fazla.”
“İşte böyle, işte böyle. Yalnızca ilerlemeye devam edin! Önce güçlü yanlarınızı ona göstermeliyiz. Köydeki bir kadına sordum; kadınlar güçlü erkeklerden hoşlanıyormuş. Gerçi kendisi kırk dokuz yaşındaydı ama…”
“Kas konusunda kendime pek güvenmiyorum. Tarlada daha çok çalışsam mı?”
“Hayır, sizde bundan var.” Kaijari ne demek istediğini belli etmek için başını işaret etti. “Onunla savaşın. Büyü de işe yarayabilir diye düşünüyorum. Ama bakın, ben ya da diğerlerinden biri kendinizi göstermeniz için fırsat çıktığını düşünürse şöyle poz vereceğiz. Bunu görünce onu size âşık edecek bir şey söyleyin ya da yapın.” Kaijari, şişkin pazılarını sergileyen bir poz verdi. “Böyle, anladınız mı? Daha da ileri gitmeniz gerektiğini düşünürsek de şöyle duracağız.” Bu kez göğsünü öne çıkararak gösterdi. Goblin küçüktü ama bir savaşçıya yaraşır sağlam bir bedeni vardı.
Bu pozlar da nereden çıktı? diye düşündü Nfirea. Fakat iyi niyetli olduklarını bildiği için bunu sesli söylemeye gönlü elvermedi. Yine de sorması gereken bir şey vardı. “Peki siz neden benim için bütün bunları yapıyorsunuz? Enri’ye bağlı olduğunuzu biliyorum ama bana yardım etmenizin asıl nedenini anlayamıyorum.”
“Bu da sorulur mu?” diye bezginlikle karşılık veren Kaijari, küçük bir çocuğa bir şey anlatır gibi açık ve yavaş konuşmayı sürdürdü. “Biz Patron Hanım’ın mutlu olmasını istiyoruz! Bu açıdan bakınca ulaşmamız gereken hedef sizsiniz. O yüzden bir an önce evlenmelisiniz!”
“Ama acele etmemize gerek yok! Yavaş yavaş yakınlaşabiliriz… değil mi?”
“…O zaman çok geç olur. Bir insanın hamile kalmasıyla bebeği doğurması arasında zaman geçiyor, değil mi?”
Konu, kadınla erkek arasındaki ilişkinin nihai sayılabilecek noktasına gelince Nfirea birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve yüzü hafifçe kızardı. “Evet. Sanırım dokuz ay kadar sürüyor.”
“O hâlde on dört—yani on çocuk yapmaya zamanınız yetmez.”
“On mu?! Bence bu biraz fazla!”
Bir çiftçi ailesindeki ortalama çocuk sayısı beşti. Çocukların bir kısmının yetişkinliğe erişemeyeceğinin varsayıldığı zorlu bölgelerde bu ortalama biraz yükseliyor; rahiplerin hastaları iyileştirebildiği yerlerde veya doğum kontrol yöntemlerine ulaşılabilen şehirlerde ise biraz düşüyordu.
Bir kadının on çocuk doğurması gerçekten fazlaydı.
“Neden bahsediyorsunuz? Bir goblin için bu gayet normal!”
“Biz goblin değiliz!”
“Irklar arasında biraz fark olabilir ama onun bir sürü çocuğu olsun ve mutlu yaşasın istiyorsunuz, değil mi?”
“…Çok çocuğu olmasının onu mutlu etmeyeceğinden emin olduğumu söyleyemem ama burada bir tuhaflık var…”
“Hımm.”
Kaijari başını yana eğmişti ama Nfirea yanıt verme gereği duymadı. Her şeye rağmen destekleri için minnettardı.
“Pekâlâ, gidelim. Şimdilik en azından bir adım atmanızı istiyorum. Fazla aile gibi olursanız ilişkiyi bir sonraki aşamaya taşımak zorlaşır… Ama gerçi bu da yavaş ilerleyen yol olabilir.”
“Siz bütün bunları nereden öğreniyorsunuz?” Nfirea başını iki yana salladı. “Büyükanne, Enri’lere kahvaltıya gidiyorum. Sen de gelecek misin?”
Eve doğru seslendiğinde içeriden davetini geri çeviren bir ses geldi.
Muhtemelen bütün o süre boyunca deney yapmayı sürdürecekti. Yemek için ara vermek vakit kaybıydı.
Nfirea onun ne hissettiğini acı verecek kadar iyi anlıyordu.
Bu evdeki simyasal eşyalar ve araçların hepsi son derece gelişmişti; ikisi de çoğunun doğru kullanım biçimini hiçbir şekilde çözememişti. Büyü kullanıcısı Ainz Ooal Gown’a hizmet eden bir hizmetçi bu araçları getirmiş, Nfirea ile büyükannesinin bunları yeni iksirler ve simyasal eşyalar yapmak için kullanmasını söylemişti. Ayrıca her türlü hastalığı iyileştirdiği söylenen efsanevi bir bitki gibi başka şeyler de getirmişti.
Çözeltileri, diğer malzemeleri ve bilmedikleri araçları nasıl kullanacaklarını sorduklarında hizmetçi yalnızca, “Kendiniz düşünün!” demişti. Bu yüzden nasıl ilerleyecekleri konusunda ellerinde hiçbir ipucu yoktu.
Bu nedenle ara vermeye biraz olsun benzeyen hiçbir şey yapmadan, akıllarına gelen her deneyi yürütmüşlerdi. Her adım yavaş olsa ve bazen büyük başarısızlıklarla karşılaşsalar bile ilerlediklerinden emindiler.
Bu iki ay yalnızca Nfirea’nın değil, Lizzy’nin de hayatındaki en yoğun dönem olmalıydı.
Bunca emeğin sonunda masanın üzerindeki mor iksir ortaya çıkmıştı. Lizzy’nin bütün dikkatini ona vermesine ve Nfirea’nın heyecana kapılıp kendini unutmasına neden olan şey buydu.
“O hâlde sana da biraz getireyim, büyükanne.” Nfirea bunu söyledikten sonra kapıyı kapattı ve Kaijari’ye döndü. “Gidelim mi?”

Herkes gelene kadar bekleyip kahvaltıya birlikte başlamak isteseler de Enri’nin evi hepsini alacak kadar büyük değildi. Bu nedenle hava uygunsa yemeklerini dışarıda yiyorlardı. Böylece biraz gürültü çıkarmaları da sorun olmuyordu. Herkes evin içinde olsaydı Enri’nin sabrı çok daha çabuk tükenirdi. Yine de bu kadarı fazlasıyla gürültülüydü.
“İşte ben de bunu söylüyorum—Patron Hanım benim karım olacak!”
“Hey! Onun peşine düşmeyeceğine dair verdiğin sözü unuttun mu?!”
“Evet! Sen bir adım atacaksan ben de atarım!”
“Ne?! İlk sırada ben varım!”
Birkaç goblin sandalyelerini tekmeyle kenara itip ayağa kalktı. Diğerlerinden bazıları masanın üstüne sıçradı.
Enri öfkesini bastırarak onlara yumuşak bir sesle seslendi. “Lütfen sakin olun, millet!”
Fakat goblinlerin gözlerindeki ateş sönmedi.
“Boşuna uğraşmayın kardeşlerim! Bu oyun çoktan bitti. Şu parıldayan ete bakın!”
Kuuneru adlı goblinin havaya kaldırdığı kaşığın üzerinde, ilk bakışta fasulyeyi andıran bir tavuk parçası duruyordu. Parça o kadar küçüktü ki eşit porsiyonlar dağıtmaya çalışan Enri’nin onu gözden kaçırmasına veya et olduğunu anlamamasına şaşmamak gerekirdi.
“Etimi çoktan yedim ama kâsemin dibinde bir tane daha buldum! Sizin kâselerinizde fazladan et var mıydı? Yoktu, değil mi? Demek ki bu aşk!”
“Hadi oradan! Onu yalnızca bir sebze parçası sandı!”
“Belki de sen hayal görüyorsundur? Daha önce yediğin şey aslında patatesti; aldığın tek et o ufacık lokmaydı. Dikkat et, Patron Hanım’ı ürkütebilirsin. Tanrımızın sözünü unutma: Enri’yi mutlu edeceksin.”
“Senin tanrın kesin kötü bir tanrıdır, Konaa!”
Goblinlerin yarısı ayağa kalkarken geri kalanı oturdukları yerden onları alkışlayıp kışkırttı. Nemu da kışkırtanlar arasındaydı. Bu iki grubun dışında kalan birkaç kişi ise masaya odaklanmıştı. Nfirea bunun en belirgin örneğiydi.
“Yakut tozu… büyülü tüyler… Tonelico yapımı bir havaneli… bir havan… ha… hava…?” Kaşığını oynatırken boş gözlerle bir şeyler mırıldanıyordu. Bu yüzden çorbayı ağzına götürür götürmez yeniden tabağına döktü. Saçları gözlerini kapatıyordu ama bakışları muhtemelen gerçek dünya ile bir hayal arasında gidip geliyordu.
“Nfi, iyi misin?”
Goblinlere müdahale etmezse tartışmalarının nereye varacağını kestiremiyordu. Fakat Nfirea da garip davrandığı için onu yalnız bırakamazdı. Herhâlde uzun süredir uyumamıştı. Oturduğu anda zaten zayıf olan dikkati daha da dağılıp her yana savrulmuştu. Yemeğe başladıklarında canlılığından ve zekâsından öylesine çok şey kaybetmiş görünüyordu ki masaya bir namevt katılmış gibiydi.
“Evet… iyiyim… Enri… çorba…”
“Hey, Nfi. Uyan!”
“‘Ömrüm boyunca Nemu!’ diyen sen değil miydin?!”
“Artık durum farklı. Nemu on yaşında ve boyu neredeyse bizim kadar; ben de onu genç bir hanım sanmıştım… Meğer insanlar on beşine gelmeden yetişkin sayılmıyormuş!”
“Ne?! Ciddi misin…? Demek Patron Hanım ile diğerleri hobinsan falan değil mi?”
Goblinlerin gürültülü sohbeti hızla başka bir konuya geçti. Enri, hobinsanın ne olduğunu sormak üzereydi ama goblinler birbirlerine takılmaktan sıkılıp yeni bir tartışma başlattılar.
“Ah! Ekmeğimi çaldın!”
“Kurdum acıktı! Cimrilik etme!”
“Millet!” Enri sesini yükseltti ama bağrışmaların arasında sesi kayboldu.
Bağrışmalar ve yuhalamalar sürerken kaşıklar ile tabaklar havada uçuştu. Fırlattıkları kaplar boştu, bu yüzden tek lokma yemek ziyan olmuyordu; yine de Enri’nin görmezden gelebileceği bir davranış değildi.
Enri sonunda kararlılığını topladı, kaşlarını çattı ve derin bir nefes aldı.
“Bildiğim kadarıyla kurtlar etçildir! Seviyen daha yüksek olabilir ama gerçek bir yakın dövüşte ne hâle düşeceğini unutma!”
“Çok ilginç! Dün akşam yemekte başına gelenleri hatırlatmamı ister misin?!”
Enri ayağa fırladığı anda hepsi tek bir dalga gibi yerlerine oturup uslu uslu yemek yemeye başladı.
“Lütfen biraz sessiz olur musunuz?!”
Enri’nin haykırışı sessiz masanın çevresinde yankılandı.
“Ah…”
Boş bakışlarla çevresine göz gezdirdi. Hepsinin yüzünde, Biz sessizce kahvaltı ediyorduk. Bir sorun mu var? ve Birden bağırarak bizi rahatsız ediyorsun, diyen bir ifade vardı. Bir anlık sessizliğin ardından Enri kızardı ve kendini ağır ağır sandalyesine bıraktı.
“Pöf! Ha ha ha!”
Sessizliği ilk bozan Nemu oldu. Ardından Enri de karnını tutarak gülmeye başladı; goblinler ise kahkahadan neredeyse sandalyelerinden düşüyordu.
Zamanlamaları kusursuzdu. Muhtemelen önceden bir toplantı yapıp her ayrıntıyı planlamış, hatta prova bile etmişlerdi. Böylesine saçma bir şey için bu kadar ciddi çaba harcamaları çok komikti.
“Ah, çok komik. En başından beri bunu mu planlamıştınız?” Öylesine çok gülmüştü ki bunu sözde kızgın bir sesle sorarken hâlâ gözlerinin kenarındaki yaşları siliyordu.
“Elbette, Patron Hanım. Böyle şeyler için gerçekten bu kadar yaygara koparmayız.”
“Aynen öyle, hanımefendi!”
“Kesinlikle, kesinlikle!”
Her zamanki muzip sırıtışlarıyla böbürlenip Enri’nin sorularını savuşturdular; yüzlerinde en ufak bir suçluluk belirtisi yoktu. Fakat Enri bakışlarını Kaijari’ye dikip onu süzdü. Kaijari huzursuzlanmış gibi gözlerini kaçırdı ve ardından kaçamak bir yanıt mırıldandı. “Şey, sanırım… Bu sabah biraz keyifsiz görünüyordunuz, Patron Hanım.”
“Siz…”
“Ne de olsa biz sizin korumalarınızız.”
“Doğru!”
“Evet, biz sizin korumalarınızız!”
“Hatta ortaya çıktığımızda vereceğimiz pozu bile düşündük.”
“Evet, sizi ve Nemu’yu şöyle ortaya alıyoruz—”
“Ne?! Ben de mi?”
“Elbette! Sonra kollarınızı görkemli bir biçimde kaldırıyorsunuz… şöyle!”
En nazik ifadeyle bile sırtüstü devrilmiş bir kurbağaya benziyordu.
“Şey, ben almayayım. Zaten ‘koruma’ derken neyi kastettiğinizi de pek anlamıyorum… Nfi, sence de biraz…?” Yardım istemek için eski dostuna döndü ama orada kimse yoktu.
İçine doğan bir hisle gözlerini aşağı indirdiğinde onu masaya yüzüstü kapanmış, yüzü çorbasının içinde yatarken buldu.
“Nfi!” Enri’nin yüzü soldu; bağırarak onu kaldırdı.
Konaa hemen yanlarına koşup bitkin Nfirea’nın göz kapaklarını parmaklarıyla açtı. “Yalnızca uyuyor… Öğlene kadar uyumasına izin verirsek, şey… iyi olur.”
“Nfi… Seninle ne yapacağız?”
Onu sırtına aldı ve uyuması için kendi evindeki yatak odasına doğru yola koyuldu. Arkasından sesler geliyordu.
“Ha? Normalde tam tersi olmaz mı?”
“Hiçbir şey söylemeyelim, Nemu.”
“Patron Bey…”
Köyde buğday hasadı yapıldıktan sonra vergi tahsildarı gelecekti.
Enri goblinleri ona nasıl açıklayacağını düşünüyordu.
Onları çağırdığımızı söylesem yeter mi? Belki astlarım olduklarını söyleyebilirim. Ya da…
Enri, goblinlerin kendisini her zaman düşünüp gözetmesini aklına getirdi.
Onu yalnızca korumakla kalmıyor, hislerini de anlıyorlardı. Acaba onlar için ne yapabilirdi?
Goblinler epey gürültücüydü ama bir o kadar da güvenilirlerdi. Onlar Enri’nin yeni ailesiydi; onlar için yapabileceği bir şey mutlaka olmalıydı…

Enri, yolduğu yabani otları bir araya toplarken ensesinden süzülen teri elinin temiz kalan tersiyle sildi. Otlar epey fazlaydı; ezilmiş çimenlerin keskin kokusu çevreye yayılıyordu.
Tarlada saatler geçirdikten sonra tere bulanmış kıyafetleri bedenine yapışmıştı. Kendini kirli ve yorgun hissediyordu.
Biraz ferahlamak için belini geriye doğru esnetti.
Önünde geniş bir tarla uzanıyordu.
Ektiği buğdayların başakları dolgunlaşıyordu. Hasat mevsimi yaklaştıkça buğdaylar altın sarısına dönecekti. Bütün tarla baştan sona altın rengini aldığında ortaya görülmeye değer bir manzara çıkardı; fakat o zamana kadar yabani otları temizlemesi gerekiyordu. Otlarla önceden ilgilenmezse tarlanın rengi o kadar güzel olmazdı.
Şimdi bu zahmetli işin zamanıydı.
Belini germek, kaslarındaki gerginlik ve tutulmayı biraz azalttı. Tarlada çalışmaktan ısınan bedenine değen esinti çok hoştu.
Rüzgâr ona başka bir şey daha getirdi: köyden yükselen sesleri.
Bir şeylere çekiçle vurulduğunu ve işçi gruplarının dikkatlerini toplamasına yardımcı olan ritmik haykırışları duyabiliyordu. Bunların hiçbiri daha önce köyde duyduğu sesler değildi.
Şu anda birçok farklı iş üzerinde çalışıyorlardı.
Bunların en önemlisi bir sur ve gözetleme kulesi inşa etmekti. Amaçlarının köyün savunmasını daha da güçlendirmek olduğunu söylemeye gerek yoktu.
Carne, Büyük Tob Ormanı’na yakındı. Canavarların yaşadığı orman tehlikeli bir yerdi. Böylesine tehlikeli bir bölgenin yakınında sağlam savunma yapıları olmadan güven içinde yaşamak mümkün değildi.
Ne var ki düz bir araziye sıralanmış evler ve ortadaki meydandan oluşan köylerinde savunma sayılabilecek hiçbir şey yoktu; isteyen herkes içeri girebilirdi. Ormana yakın olmasına karşın hiçbir canavar yaklaşmadığı için bu düzen uzun süre sorun çıkarmamıştı.
Bunun nedeni, Ormanın Bilge Kralı’nın orman içindeki bölgesiydi. Hiçbir canavar onun topraklarından geçmeye cesaret edemediğinden köylüler, demirden bir duvarla korunuyormuşçasına güvendeydi.
Fakat bu güvence insan eliyle ortadan kaldırılmıştı.
İmparatorluk şövalyeleri yerleşime saldırıp sevdiklerini öldürmüştü. Artık hiç kimse köyün mevcut hâliyle güvende olduğunu düşünmüyordu.
Bu nedenle Goblin Lideri Jugemu’nun köyü tahkim etme önerisi oy birliğiyle kabul edilmişti. Jugemu, bir kez daha saldırıya uğrarlarsa herkesi koruyamayabileceklerini söylemişti. Köylülerin zihninde unutamadıkları kâbuslar hâlâ canlıydı.
Önce artık kimsenin yaşamadığı evleri söküp kerestelerini surda kullanmışlardı. Elbette bu kadarı yetmediği için ormandan ağaç kesmeleri de gerekmişti. Ormanın derinlerine girerlerse Ormanın Bilge Kralı’nın topraklarına adım atma tehlikesi vardı; bu yüzden kıyıdan ilerlemişlerdi.
Doğal olarak onlara goblinler eşlik etmişti.
Bu işbirliği süresince köylülerin goblinlere karşı duyduğu güvensizlik neredeyse tamamen ortadan kalktı. Köylüleri öldüren şövalyelerin de insan olması bunda rol oynamış olabilirdi. Kendi türlerinden olan insanlar onların canlarını ve sevdiklerini ellerinden almıştı. Buna karşılık farklı bir ırka mensup goblinler, Enri’nin emrinde çalışarak köye yardım ediyordu. Başka bir deyişle, birine güvenip güvenmemeye yalnızca aynı ırktan olup olmadığına bakarak karar vermek doğru değildi.
Hepsinden önemlisi, goblinler güçlüydü. Goblin Savaşçıları nöbet tutuyor, yaralansalar bile Goblin Rahibi Konaa onları iyileştiriyordu.
Bu kadar iyi insanlara—daha doğrusu goblinlere—karşı kötü hisler beslemek zordu.
Böylece goblinler yalnızca birkaç gün içinde köyde kök salıp yeri doldurulamaz bir varlık hâline gelmişlerdi. Onlar için yapılan eve tek bir bakış bunu anlamaya yetiyordu. Farklı bir ırktan olmalarına rağmen Enri’nin evinin hemen yanında inşa edilen büyük ve yeni bir evde yaşıyorlardı.
Köylüler ile goblinler savunma planı üzerinde birlikte çalışmıştı ama ne yazık ki iş gücü yetersizdi. Bu nedenle başlangıçta yalnızca basit bir çit yapabilmişlerdi.
Tam bu sırada köyü tehlikelerden koruyan bir dalgakıran görevi üstlenmiş Ormanın Bilge Kralı, kara zırhlı usta bir savaşçının peşinden gitmek için bölgesini terk etmişti. Herkes çiti tamamlamak için var gücüyle çalışmış, ardından bunun güvenliklerini sağlamaya asla yetmeyeceğini düşünerek kaygılanmıştı.
Fakat şimdi onları büyük bir sur koruyordu.
Kendisini köyün kurtarıcısı Ainz Ooal Gown’un hizmetçisi olarak tanıtan eşsiz güzellikteki bir kadın, yanına birkaç taş golem alarak evlerine geldiğinde her şey iyiye dönmüştü.
Golemler yorulmak nedir bilmeden, sessizce emirleri yerine getiriyor ve insanlardan çok daha büyük bir güce sahip bulunuyorlardı. Biraz beceriksiz olduklarından ince işlerde onlara güvenilemezdi; fakat yardımları inşaat süresini akıl almaz ölçüde kısaltmıştı. Golemler uyumadan ve dinlenmeden çalışınca sur hızla yükselmişti.
Köylüler ile goblinlerin bu kadar ağır bir işi kendi başlarına yapmaları imkânsızdı. Fakat sayısız ağacı devirip temelin sağlam biçimde oturacağı devasa çukuru kazan golemler işi tamamlamıştı. Normalde yapımı birkaç yıl sürecek sur, birkaç gün içinde bitmişti. Üstelik ilk plandakinden daha uzun, daha yüksek ve daha sağlamdı.
Yalnızca surda değil, gözetleme kulelerinde de ilerleme kaydetmişlerdi. Bu sayede köyün hem doğusunda hem batısında birer kule vardı.
“Patron Hanım, buradaki işim de bitti.”
Onunla birlikte yabani otları temizleyen Paipo seslenince Enri düşüncelerinden sıyrıldı.
“Ah! Teşekkür ederim.”
“Hayır, gerek yok.”
Elleri hâlâ toprak ve bitki özleriyle kirli olan Paipo, teşekkür etmesine gerek olmadığını anlatmak için elini salladı. Fakat Enri ona ne kadar teşekkür etse az olduğunu düşünüyordu.
Annesiyle babasını kaybettikten sonra ailesinin tarlalarına bakmak Enri için zordu. Normalde köyden biri yardım ederdi fakat iş gücü azaldığından herkes kendi tarlasıyla uğraşmak zorundaydı. Goblinler ona yardım etmeye başlayınca bu sorun çözülmüştü. Üstelik yardım alan tek kişi Enri değildi.
Birinin kendisine seslendiğini duyan Enri arkasını döndü ve orada iri yapılı bir kadının durduğunu gördü. Yanında bir goblin vardı.
“Enri, canım. Ah, çok teşekkür ederim. Bay Goblin’in yardımıyla tarlamdaki işi bitirdim.”
“Harika. Herkes kendi isteğiyle yardım etmeyi önerdi. Lütfen teşekkürünüzü doğrudan onlara söyleyin.”
“Ah, Bay Goblin’e zaten teşekkür ettim. Kendilerinin yalnızca ast olduğunu, asıl Patron Hanım’a teşekkür etmem gerektiğini söyledi!”
“Patron Hanım” sözünü duyunca Enri’nin yüzü hafifçe gerildi ama bunu hemen bir gülümsemeye çevirdi.
Goblinler, saldırıda çalışacak kişilerini kaybeden hanelere yardım etmeyi önermişti. Karşısındaki kadın da böyle bir aileden geliyordu.
Bu kadar düşünceli goblinlere kim kötü gözle bakabilirdi? Carne’deki bazı insanlardan bile daha iyi komşulardı. Doğal olarak bu tür hikâyeler köyde yayılmış ve küçük canavarlara karşı herkesin bugün beslediği olumlu görüşü oluşturmuştu.
“Bu arada diğer goblinler nerede? Teşekkür etmek için onlara yemek hazırlayayım diye düşünmüştüm.”
“Diğerleri ya güvenliği sağlıyor ya da yeni gelenlere yardım ediyor ama kendilerine haber veririm.”
“Ah. O hâlde mesajımı onlara iletiver, Enri canım. Özel bir şeyler yaparım. Şimdilik bu arkadaşa ikram edeyim bari.”
“Gerçekten mi? O zaman teklifinizi memnuniyetle kabul ediyorum. Kusura bakmayın, Patron Hanım; ben Bayan Molger’e gidiyorum.”
Enri başını sallayınca kadın ile yanındaki goblin köye doğru yürümeye başladı.
“Umarım buraya taşınmayı kabul eden herkes sizin kötü olmadığınızı anlayabilir…”
Paipo, “İlk karşılaştığımızda epey korkmuş görünüyorlardı. Bizi düşmanları arasında saymış gibilerdi,” diye karşılık verdi.
“Sanırım diğer sınır köylerinde yarı-insanları düşman saymak olağan…”
“Bu yüzden elimizden geldiğince çok yardım etmeyi öneriyoruz. Yine de zor bir iş.”
“A-ama zamanla alışıyorlar, değil mi? Biraz önce birinin size normal biçimde selam verdiğini gördüm.”
“Buraya taşınanların da tıpkı buradaki insanlar gibi saldırıya uğrayıp ailelerini kaybettiklerine dair anıları var. Hatta taşıdıkları yük belki daha da ağır.”
Carne’nin başına gelenler korkunçtu ama yine de köylülerin yaklaşık yarısı hayatta kalmıştı. Bazı köylerdeyse şövalyeler neredeyse bütün halkı katletmişti.
Carne’nin yeni yerleşimci çağrısına karşılık verenler, işte o köylerden sağ kurtulanlardı.
İkisinin üzerine bir sessizlik çöktü.
Enri belini bir kez daha iyice gerip gökyüzüne baktı. Öğle çanı henüz çalmamıştı ama vakit yaklaşmış, o da tarla işinde uygun bir durma noktasına gelmişti.
“Peki, öğle yemeği yiyelim mi?”
Enri artık Paipo’nun basık yüzüne, neşeyle gülümsediğini anlayacak kadar alışmıştı.
“Duymak istediğim tam da buydu! Yemekleriniz çok lezzetli, Patron Hanım.”
“Hayır, değil.” Enri yüzü kızararak güldü.
“Hayır, hayır, gerçekten! Tarlada size yardım etme işi için aramızda büyük rekabet var; çünkü hepimiz lezzetli yemeklerinizden tatmak istiyoruz.”
“Ah ha ha! O hâlde neden kahvaltıda yaptığım gibi hepiniz için yemek hazırlamıyorum?”
İki kişiye yemek yapmakla yirmi kişiye yapmak aynıydı… Yok, değildi. O kadar porsiyon için malzemeleri doğramak bile başlı başına bir işti. Bir iki tencere de kesinlikle yetmezdi. Epey zahmetli olacaktı. Fakat goblinlere ne kadar borçlu olduğunu düşününce bütün bunlar gözüne hiç zor görünmüyordu.
“Hayır, hayır, gerek yok. Yemeklerinizi tatmak, rekabeti kazanan kişinin ödülü.”
Enri ne yapacağını bilemeden, karşısında sırıtan küçük yarı-insana gülümsedi. Goblinlerin ona kimin yardım edeceğini seçmek için taş-kâğıt-makas oynadığını biliyordu ama kendi yemeklerinin bu kadar uğraşa değer olduğundan emin değildi.
“Peki, dönüp yemeğimizi yiyelim mi?”
“Olur…”
Paipo bunu söyledikten sonra birden sustu ve keskin gözleriyle uzağa baktı. Neşeli küçük bir yarı-insandan deneyimli bir savaşçıya dönüşürken yüzünde beliren keskin değişim Enri’nin nefesini kesti. O da Paipo’nun baktığı yöne döndü.
Kara bir kurda binmiş goblin, çayırın üzerinde süzülürcesine köye doğru yaklaşıyordu.
“Kyuumei.”
Enri’nin çağırdığı Goblin Birliği; on iki adet 8. seviye goblin, iki adet 10. seviye Goblin Okçusu, bir adet 10. seviye Goblin Büyücüsü, bir adet 10. seviye Goblin Rahibi, iki adet 10. seviye Goblin Binicisi ve bir adet 12. seviye Goblin Liderinden oluşuyordu. Toplamda on dokuz kişiydiler.
Sabah gördüğü Kaijari ile tarlada kendisine yardım eden Paipo 8. seviye goblinlerdi. Şimdiyse 10. seviye Goblin Binicisi Kyuumei, kürklü deri zırhını kuşanmış hâlde kapkara bir kurdun sırtında onlara yaklaşıyordu.
Goblin Binicileri çayırın çevresinde devriye gezerek erken uyarı sistemi görevi üstleniyordu. Düzenli rapor vermek için köye dönmeleri olağan bir görüntüydü.
“…Evet.”
Fakat Paipo’nun sesi gergindi. Bir şey ona doğru gelmiyordu. Enri’nin edindiği izlenim buydu.
“Ne oldu?”
“…Biraz erken geldi. Orman tarafında nöbet tutması gerekiyordu… Bir şey mi oldu acaba?”
Paipo’nun açıklamasını duyan Enri’nin içine kaygı doldu; kanlı bir saldırının yeniden yaklaşmasından korkuyordu.
İkisi sessizce seyrederken Kyuumei’yi taşıyan iri kurt onlara doğru hızla koştu.
Kurdun kesik kesik solukları, buraya ne kadar büyük bir hızla geldiklerini açıkça gösteriyordu.
“Ne oldu?”
Paipo’nun sorusuna karşılık, hâlâ kurdunun sırtında olan Kyuumei Enri’ye doğru başını eğdi ve yanıt verdi. “Orman tarafında bir şey olmuş gibi görünüyor.”
“…Bir şey mi?”
“Tam olarak bilmiyorum. Daha önce büyük bir grubun kuzeye ilerlediği zamanki gibi değil—”
“Şövalyeleri mi kastediyorsun?” Enri düşünmeden araya girmişti. Böyle bir durumda hiçbir işe yaramayacağını bilse de sormadan edemedi. Köye saldırıldığı gün içine yerleşen korkuyu üzerinden atamıyordu.
Goblinlerin daha önce söz ettiği grup binlerce kişiden oluşuyordu ve kuzeye ilerlerken arkalarında izler bırakmıştı. Ayak izleri insan boyutundaydı ama görünüşe göre yalınayak olduklarından goblinler onların insan olmadığı sonucuna varmıştı.
“Emin değilim ama şövalyeler olduğunu sanmıyorum. Daha çok ormanın derinlerinde bir şey olmuş gibi.”
“Ah.” Enri elinde olmadan rahatlamış bir nefes verdi.
“…Neyse, şimdilik liderimize rapor vereceğim.”
“Pekâlâ. Eline sağlık.”
“Teşekkür ederim.”
El sallayarak vedalaştılar; Kyuumei kurdunun sırtında hızla uzaklaştı. Yavaşça açılan köy kapısından içeri süzülene kadar onu izlediler.
“Peki, biz de dönelim mi?”
“Olur.”

Kuyuda ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra eve ulaşan Enri ile Paipo’ya genç bir kızın sesi seslendi.
“Hoş geldin, Enri!”
Selamla birlikte birbirine sürtünen iki taşın çıkardığı kazıma sesi duyuldu. Baktıklarında Nemu’yu evin gölgesinde taş değirmeni kullanırken gördüler.
Enri’nin burnunu yakan keskin koku değirmenden yayılıyordu. Daha önce ellerine sinen kokuyu andırıyordu ama iki kat daha güçlüydü; uzaktan bile rahatça duyuluyordu.
Nemu artık alıştığı için herhâlde onu rahatsız etmiyordu ama koku Enri’ye ulaştığında gözlerinin kenarlarında yaşlar birikti. Arkasında duran Paipo’nun ifadesinde hiçbir değişiklik olmadı. Bunun nedeni ırkına özgü bir özellik mi, yoksa efendisinin küçük kız kardeşinin yanında yüzünü buruşturmanın kabalık olacağını düşünmesi mi, belli değildi.
“Döndük. Nasıl gitti? Hepsini iyice ezebildin mi?”
“Evet, kusursuz oldu. Bak!” Nemu memnun bir gülümsemeyle yaptığı işe baktı. Enri dışarı çıktığında orada duran ot yığınından geriye yalnızca çok azı kalmıştı. “Harika, değil mi? Neredeyse bitirdim!”
Nemu, Enri’nin istediği gibi otları ezip macun kıvamına getiriyor ve bir kavanoza dolduruyordu. Şifalı otların çoğu türüne göre ya kurutuluyor ya da öğütülerek saklanıyordu.
“Vay canına, çok çalışmışsın Nemu!”
Enri’nin içten övgüsü karşısında Nemu biraz gururlandı ama yüzü de kızardı. Bir noktada ya Nfirea’dan eğitim almıştı ya da yalnızca ablasına yardım etmek istediğine karar vermişti. Her durumda işi hem özenli hem hızlı yapmaya başlamıştı.
Şifalı otlar Carne için önemli bir gelir kaynağıydı. Bir sınır köyünde yaşamak çok emek istiyordu ve bunlar, köylerinin tek özel ürünü sayılabilirdi.
Para elde etmenin vazgeçilmez bir yolu olduğundan köylüler farklı ot türlerinin bolca yetiştiği yerleri biliyordu.
Enri sessizce düşündü. Bu ot, köylülerin topladığı çeşitli türler arasında en yüksek kazancı sağlayanlardan biriydi. Fakat bitki yalnızca çiçek açmasından hemen önce tıbbi özellik kazandığı için ancak ek gelir kaynağı olabiliyordu. Köylüler bildikleri bütün kümeleri toplamıştı; yine de ormanda biraz daha derine giderlerse henüz el sürülmemiş kümeler bulabilirlerdi.
Elbette ormanda canavarlar kol geziyordu. Enri pikniğe gidiyormuş gibi rahatça içeri giremezdi. Fakat artık yanında goblinlerin yanı sıra ot toplama konusunda büyük deneyime sahip Nfirea da vardı. Yardımlarını isterse iyi miktarda para kazanabilirlerdi.
Bir an tereddüt ettikten sonra Enri konuyu Paipo’ya açtı. “Yeni bir yerde şifalı ot toplamaya gitmek istiyorum. Benimle gelir misin?”
Aslında Enri’nin bizzat gitmesini gerektiren bir neden yoktu. Çağırdığı goblinlerin tuhaf bir eksikliği olmasaydı, tehlikeli ormanda kendilerine daha çok güvenen goblinleri yalnız gönderebilirdi.
Goblinler şifalı ot bulmakta ve avladıkları hayvanları parçalamakta beceriksizdi.
Bu durum hiçbirinin yemek yapamamasına benziyordu. Enri onlara bir ot gösterebilirdi ama aynısından burnunun dibinde olsa bile bulamazlardı. Bu Enri’yi şaşırtıyordu fakat bu yeteneklere sahip değillerdi. Üstelik bunları öğrenebileceklerine veya sonradan kazanabileceklerine dair hiçbir belirti yoktu. Sanki bu bilgiler hafızalarından silinmişti.
Sonuç olarak şifalı ot toplamaya gidecekleri zaman goblinlere birinin eşlik etmesi gerekiyordu.
“Benim için gitmek sorun değil ama sizi yanımızda götürmek biraz sakıncalı olabilir.”
“Ne? Gerçekten mi?”
“Evet. Kyuumei az önce ormanın derinlerinde bir şey olmuş olabileceğini söylemedi mi? Böyle zamanlarda orman hareketlenir.”
Enri’nin kafası karışınca Paipo ayrıntılı biçimde açıkladı. “Temkinli canavarlar bazen bölgelerini değiştirir. Böyle olduğunda komşu bölgeler bir süre birbirine girer ve türlü karışıklık çıkar. Kısacası bir canavarla karşılaşma ihtimaliniz artar ve orman daha tehlikeli hâle gelir. Şansınız yoksa ormanın dışında bile canavarlara rastlayabilirsiniz. Ne kadar cesur olursanız olun, tehlikenin ortasına atlamanıza gerek yok, değil mi?”
“Anlıyorum…” Enri gerçekten “cesur” olup olmadığını düşündü ama bunu goblinlerin her zamanki iltifatlarından biri sayıp üzerinde durmadı. “Daha önce de büyük bir göç yaşanmış gibi görünüyordu. Bir şeyler oluyor olmalı, değil mi?”
“Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Ormanı ayrıntılı biçimde araştırmaları için birkaç kişi göndermek isterdim ama biz ayrılırsak köyü koruyacak kişi sayısı azalır… Ah! Maceracıları göndersek nasıl olur?”
“Bu zor olur.” Enri kaşlarını çattı. “Nfi, maceracı kiralamanın çok pahalı olduğunu söylemişti. E-Rantel’in lordu masrafın bir kısmını karşılıyormuş ama bize düşen payı bile ödememiz zor.”
“Ah…”
“Belki bol miktarda ot toplayıp satabilirsek bir yolunu buluruz ama diğer tek seçeneğimiz Ainz-sama’nın bize verdiği eşyayı satmak…”
Ainz Ooal Gown ona iki boynuz vermişti. Birini kullanmış, diğerini ise hâlâ evinde saklıyordu.
“Bunu yapmayın, Patron Hanım. İş o noktaya gelirse boynuzu öttürmek daha iyi olur.”
“Hayır, elbette satmayacağım.”
Enri, kendisine cömertçe verilmiş bir hediyeyi elden çıkaracak kadar aşağılık biri olmak istemiyordu. Satmadığı takdirde başlarının derde gireceği bir noktaya gelseler bile buna karşı çıkardı. Hele Ainz Ooal Gown, golemlerle birlikte bir hizmetçi gönderecek kadar köyü gözetmeye devam ederken böyle bir nankörlük yapmak hiç istemezdi.
“Ama bu gerçekten zor bir durum. Bu otları yalnızca yılın bu döneminde toplayabiliyoruz; o yüzden biraz tehlikeli olsa bile mümkünse gitmek istiyorum…”
Enri kaygılı görünen Nemu’ya gülümsedi. Hayatta kalan son aile ferdini üzecek hiçbir şey yapmak istemiyordu ama biraz para kazanma fırsatını kaçırmak da canını sıkardı. Belki öncelik sıralaması biraz yanlıştı fakat köy uğruna hayatlarını tehlikeye atan, onu efendileri kabul eden kişilere borcunu ödemesi gerekiyordu.
Bir yığın para kazanıp goblinlere yeni donanımlar almak için ne yapabileceğime bakmalıyım. Tam plaka zırh mı ne, savunması iyi görünüyordu. Şu kara zırhlı kişinin… adı neydi?
Silahların ve zırhların ne kadar tuttuğunu bilmiyordu ama epey büyük bir miktar olmalıydı. İleri atılmaya böylesine kararlı göründüğü için Paipo onu durdurmak istercesine elini kaldırdı.
“Bu yalnızca benim düşüncem. Liderimize sorarım; o yüzden aceleyle karar vermeyin. Yarım yamalak bir fikir ortaya attım diye azar işitmek istemem. Ayrıca Patron Bey’in de her çeşit otu toplamak isteyeceğine eminim.”
Enri ne yapacağını düşünürken küçük ve sevimli bir gurultu duydu. Başını kaldırdığında Nemu’nun hoşnutsuz bir bakışla kendisine baktığını gördü.
“Acıktım, Enri. Hadi yemek yiyelim!”
“Evet, özür dilerim. Burayı toplayıp ellerini yıka. Ben öğle yemeğini hazırlayayım.”
“Tamam!”
Nemu neşeyle karşılık verdikten sonra değirmenin parçalarını söktü ve içindeki yeşil macunu bir spatulayla küçük bir tencereye aktardı. Enri, Acaba ne pişirsem… diye düşünerek evin girişine yöneldi.
