Geç Ateş Ayı’nın 4’ü (Eylül), 15.01
Sebas ile Solution’ın yoğun günü sabah başladı.
Hiçbir şey söylemeden gidebilirlerdi ama tüccar olarak kazandıkları itibarı yok etmek israf olurdu. Bu yüzden imparatorluğa dönüyormuş gibi davranmaya karar verdiler.
Solution herkesle yalnızca bir kez görüşmüştü. Yine de Sebas, ayrılacaklarını ilişki kurduğu bütün tüccarlara ve lonca üyelerine bildirmeye giderken onu da yanında götürdü.
Ziyaretler yalnızca bu açıklamayla bitemezdi. İnsanlarla dostça ilişkiler kurmak için havadan sudan konuşmak kaçınılmazdı. Üstelik hiçbir erkek Solution kadar güzel bir kadınla sohbet etmekten kaçınmıyordu; bu da işi daha beter hâle getiriyordu.
Sonuçta her uğradıkları yerde yarım saatten uzun süre tutulmuş, işleri bittiğindeyse vakit hayli ilerlemişti.
“Uzun sürdü ama buğdayın geçici olarak depolanması ve taşınması tamamlandı. Artık Nazarick’e dönmekte özgürüz, değil mi?”
Solution’ın sesi sevinç doluydu—bu onun için nadir görülen bir şeydi. Sebas, onun hem Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’na döneceği için mutlu olduğunu hem de efendilerinin emirlerini yerine getirmenin huzurunu yaşadığını anlayabiliyordu. Şehirdeki istihbarat toplama işinin büyük bölümünü Sebas yürüttüğünden, Solution muhtemelen yaptığı işin somut bir sonuç verdiğini hissedebileceği pek fazla fırsat bulamamıştı.
Veda ziyaretleri de bir işti ve Solution’ın konağın halkla ilgilenen hanımı olarak parlayabileceği bir yerdi. Bu görev ona büyük bir doyum vermiş olmalıydı. Neredeyse bir şarkı mırıldanmaya başlayacak kadar neşeli görünüyordu.
Gerçekten de tüccarlarla konuşurken keyifli olması sayesinde çeşitli pazarlıklarda üstünlük sağlamışlardı. Toplu buğday alımını hesaba katmasalar bile depo kirası ve benzeri masraflar olağanüstü düşüktü.
Güzel bir kadın olmanın yararları var. Bunun ne kadar iyi bir şey olduğunu düşünen Sebas, at arabasını malikânenin arazisine park edip Solution’la birlikte kapıya yürüdü.
Anahtarı çıkarıp kilit deliğine soktu.
Fakat her zamanki gibi çevirdiğinde ne bir tık sesi duyuldu ne de kilit tepki verdi.
Şüphelenen Sebas kaşlarını çatıp Solution’a baktı.
Kapı kilitli değil mi?
Kapıyı ittiğinde hafifçe açıldı.
Tsuare’yi orada tek başına bırakmışlardı. Kendi isteğiyle asla dışarı çıkmazdı.
“Kilit deliğinde birkaç yeni çizik var. Birinin kilidi maymuncukla açmış olma ihtimali yük—”
Sebas, Solution’ın sözünü bitirmesini beklemeden kapıyı ardına kadar açtı. Tuzak ihtimalini düşünmek aklına bile gelmedi. Bir tuzak varsa ayağının altında ezerdi.
Malikânedeki eşyaların çoğunu çoktan taşımışlardı; bu yüzden içerisi terk edilmiş ve bomboş görünüyordu. Sebas içeri adım atıp bütün algılama yeteneklerini etkinleştirdi ve canlı bir varlığın chi’sini—Tsuare’yi—aradı.
Fakat hiçbir insana dair iz yoktu.
“Tsuare! Tsuare, burada mısın?” diye bağırarak evi aramaya başladı.
Her yere baktı ama Tsuare orada değildi. Onu bulamadığı gibi başına ne gelmiş olabileceğine dair tek bir iz de keşfedemedi. Sanki bir anda ortadan kaybolmuştu.
Hayır, buraya kesinlikle biri girmiş. Kan kokusu almadığıma göre onu alıp götürmüş olmalılar. Demek onu kaçırdılar ve karşılığında isteyecekleri şey…
Sebas yumruklarını sıktı.
Düşündüğüm gibi, veda etmeye giderken onu yalnız bırakmak hataydı. Yaptığı yanlış içini kemiriyordu.
Tsuare’yi malikânede yapayalnız bırakmaktan zaten kaygı duymuştu. Bir yeraltı örgütüyle karşı karşıya geldikleri için tehlikenin çok uzakta olamayacağını düşünüyordu.
Yine de onu yalnız bırakmasının nedeni, hâlâ başka insanlardan ve dışarı çıkmaktan korkmasıydı. Yaşadığı travmayı atlatamamıştı. Efendisi ve diğerleriyle görüşmesi sırasında soğukkanlı durabilmesinin nedeni büyük ihtimalle onları insan olarak algılamamasıydı. O zamanki tepkisi zihinsel yaraları olan birine özgü değildi; canavarlarla karşılaşan her normal insan aynı tepkiyi verirdi. Yalnızca at arabasında oturması bile sorun yaratabilirdi. Bu yüzden Sebas onu malikânede bırakmayı seçmişti.
Ayrıca genelevi bütünüyle yok ettikleri için düşmanın yeniden toparlanıp saldırı planlamasının zaman alacağını düşünmüştü.
Şimdi söyleyebileceği tek şey, fazla iyimser davrandığıydı.
Sebas kaygıyla koridorda hızla ilerlerken bir ses onu durdurdu. Ses oturma odasından gelmişti.
“Sebas-sama, buraya gelin.”
“Solution! Tsuare orada mı?”
Orada olamazdı. Biraz önce odaya bakmıştı. Yine de ihtimal ne kadar düşük olsa da umutlandı.
Odaya girdiğinde Solution ortada durmuş, elinde bir parşömen tutuyordu.
“Görünüşe göre burada bir şeyler yazı—”
“Lütfen onu bana ver.” Cevabını beklemeden parşömeni Solution’ın elinden kaptı. Bir büyülü eşyayı etkinleştirip sayfadaki yazıyı okudu ve öfkeli bir ifadeyle parşömeni buruşturdu. “Tsuare kaçırılmış. Onu kurtarmaya gidiyorum.”
Solution sessiz ve ölçülü bir sesle cevap verdi. “Bence bunda bir sakınca yok.”
Sebas’ın gözleri büyüdü. Solution’dan böyle bir cevap beklemezdi.
“Fakat Ainz-sama’nın emri Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’na çekilmemizdi,” diye ekledi Solution. “Önceliği buna vermeniz gerekmez mi?”
“Tsuare’yi de yanımızda götürmemiz gerekiyor.”
“Sebas-sama. Yine kendi başınıza hareket ederseniz kendinizi çok tehlikeli bir duruma sokarsınız. Her şeyden önce nereye gideceksiniz?”
“Zamanı ve yeri belirtme inceliğini göstermişler. Yok ettiğim genelevi işleten örgütle bağlantılı görünüyorlar.”
“Anlıyorum. Fakat ayrılmadan önce Ainz-sama’ya rapor vermelisiniz. Genelevi en başında yok etmeseydiniz bunların hiçbiri yaşanmazdı. Bu durum, Ainz-sama’nın sessizce hareket etme isteğini göz ardı ettiğiniz için ortaya çıkmadı mı? Yine kendi başınıza davranırsanız emirlerini bir kez daha görmezden gelmiş olursunuz… Üstelik efendimizin söylediklerini unuttunuz mu?”
Sözler zihninde çaktı: Tsuare kimin adıyla koruma altına alınmıştı?
“Ainz-sama’ya rapor verin. Ona Tsuare’nin kaçırıldığını söyleyin ve ne yapmanız gerektiğini sorun.”
