Geç Ateş Ayı’nın 3’ü (Eylül), 10.31
Sebas evden çıktığından beri peşinde olan beş adam hakkında ne yapacağını düşünerek yürüyordu. Belirli bir yere gitmiyordu. Harekete geçmenin ruh hâlini değiştireceğine ve iyi bir fikir bulmasına yardımcı olacağına inanarak dışarı çıkmıştı.
Bir süre sonra ileride, yolun üzerinde toplanmış kalabalık bir grup gördü.
Ne bağırış ne de kahkaha sayılabilecek seslerle bir şeye vurulduğunu gösteren gürültüler duyuluyordu. Kalabalıktakiler, “Ölecek,” ve “Bir asker çağırsak mı acaba…” gibi sözler söylüyordu.
İnsan yığınının ardını göremiyordu, ancak orada bir tür şiddet uygulandığı açıktı.
Sebas başka bir sokağa girmeye karar verip yönünü değiştireceği sırada bir an tereddüt etti—ardından ilerlemeye devam etti.
Kalabalığın merkezine doğru gidiyordu.
“Affedersiniz.” Bu iki sözü söyleyip insanların arasından kıvrılarak ilerledi. Yaşlı bir adamdan beklenmeyecek çeviklikle yanlarından süzülen bu heybetli kişi karşısında şaşırmış görünen insanlar, Sebas geçerken kaskatı kesiliyordu.
Kalabalığın ortasına ulaşmaya çalışan başkaları da vardı. “Yol verin!” diyen sesleri duyuluyordu, ancak insan yığınını aşıp ilerleyemiyorlardı.
Hiç zorlanmadan merkeze ulaşan Sebas, neler olup bittiğini kendi gözleriyle gördü.
Üstleri başları dökülen birkaç adam yerdeki bir şeyi tekmeliyordu.
Sebas sessizce ileri yürüyüp grubun bir kol mesafesi yakınına geldi.
“Ne istiyorsun, ihtiyar?” Beş adamdan biri onun geldiğini fark edip yüksek sesle karşısına dikildi.
“Biraz gürültü yaptığınızı düşündüm.”
“Sen de mi bela arıyorsun?”
Adamlar hızla Sebas’ın çevresini sarınca tekmeledikleri şey de ortaya çıktı. Bu bir çocuk muydu? Gevşemiş bedeniyle yan yatıyordu ve burnundan ya da ağzından—hangisi olduğu anlaşılmıyordu—kan geliyordu. Uzun süredir tekmelendiği için bilincini kaybetmiş olabilirdi, ancak görünüşe göre hâlâ hayattaydı.
Sebas adamlara yukarıdan baktı. Bedenleri de nefesleri de içki kokuyordu. Yüzlerinin kızarmasının nedeni de hareket etmeleri değildi.
Sarhoş olduğunuz için şiddete başvurmadan duramıyor musunuz? “Bütün bunların nasıl başladığını bilmiyorum, ama artık burada bıraksanız nasıl olur?” diye ifadesiz bir yüzle sordu Sebas.
“Ne?! Bu veledin yemeği gömleğimi lekeledi! Onu öylece bırakamam!” Adamlardan biri bir yeri işaret etti. Gömlekte gerçekten de belli belirsiz bir leke vardı; ancak bu adamların bütün giysileri zaten kir içindeydi. Bu durum hesaba katıldığında lekeyi görmek neredeyse imkânsızdı.
Sebas beş genç adamın lideri gibi görünene baktı. Seçkin bir savaşçının duyularına sahip olan uşak, insanların gözünden kaçacak farkları algılayabiliyordu.
“Hımm… Bu şehir pek güvenli değil.”
“Ha?” Adamlardan biri Sebas’ın uzaklara dalmış gibi söylediği sözle görmezden gelindiğini düşünüp alınmış gibi bir ses çıkardı.
“…Gidin.”
“Ha? Ne dedin, ihtiyar?”
“Tekrar söylüyorum. Gidin.”
“Seni—!” Liderin yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi, yumruklarını sıktı—ve olduğu yere yığıldı.
Çevredeki insanların çoğu şaşkına dönmüştü; diğer dört adam da onlara dâhildi.
Sebas’ın yaptığı şey basitti. Yumruğunu sıkmış, adamın çenesine insan gözünün algılayabileceği hızın tam sınırında kusursuz bir isabetle vurmuş ve yüksek hızlı darbenin etkisiyle beynini sarsmıştı. İnsanların göremeyeceği kadar hızlı yumruk atabilirdi, ancak bunu yapsa kimseyi korkutamazdı; bu yüzden kendini dizginlemişti.
“Hâlâ dövüşmek istiyor musunuz?” diye sakin bir sesle sordu Sebas.
Sebas’ın sakinliği ve gücü, zihinlerini bulandıran sarhoşluğu dağıtmıştı. Hepsi birkaç adım geri çekilirken özür diledi.
Sebas yanlış kişiden özür dilediklerini düşünse de hiçbir şey söylemedi.
Baygın arkadaşlarını taşıyarak kaçan adamlardan gözlerini ayırıp çocuğa doğru bir adım atmak istedi, ancak ayağı havada durdu.
Ben ne yapıyorum?
Yapması gereken, kendi sorununu çözmenin bir yolunu bulmaktı. Böyle bir zamanda başına daha fazla iş açacak biri ancak aptal olabilirdi. Şu anki çıkmaza düşmesinin nedeni, hiç düşünmeden böylesine şefkatli davranması değil miydi?
Şimdilik onu kurtardım. Bununla yetinmeliyim. Sebas bu düşüncelerle yerde yatan kişiye yaklaştı. Gevşek ve hareketsiz çocuğun sırtına dokunup bedenine chi aktardı. Tam gücünü kullansa onu kolayca tamamen iyileştirebilirdi, ancak bu kesinlikle çok fazla dikkat çekerdi.
Aktardığı gücü gereken en düşük düzeyde tutup göz göze geldiği birini işaret etti. “…Bu çocuğu tapınağa götürün. Göğüs kemiği kırılmış olabilir, bu yüzden taşırken dikkat edin. Onu bir tahtanın üzerine yatırın ve fazla sarsmamaya çalışın.”
Adam emirleri başıyla onaylayınca Sebas yürümeye başladı. Kalabalığın arasından dirsekleriyle yol açmasına gerek kalmadı. İnsanlardan oluşan duvar önünde düzenli bir şekilde iki yana açıldı.
Oradan ayrılmasının hemen ardından kendisini izleyenlerin sayısının arttığını hissetti.
Yalnızca bir sorun vardı: kim oldukları.
Konaktan beri peşinde olan beş kişi Succuronte’nin adamları olmalıydı. Peki çocukla yaşanan olaydan sonra aralarına katılan iki kişi kimdi?
Ayak sesleriyle adımlarının uzunluğu yetişkin erkek olduklarını gösteriyordu, ancak Sebas kim olabilecekleri hakkında hiçbir fikre sahip değildi.
“Pekâlâ, düşünmekle cevabı bulamayacağım. Sanırım onları… yakalamalıyım?”
Sebas giderek daha kirli sokaklara saparak yürümeye devam etti. Hâlâ takip ediliyordu.
“…Kendilerini saklamaya çalışıyorlar mı ki?” Ayak seslerini gizlemeye çalıştıklarını gösteren hiçbir belirti yoktu. Bunu yapacak becerileri olmadığı için mi, yoksa başka bir nedeni mi var? Sebas başını yana eğip bunu doğrudan öğrenmeye karar verdi. Çevredeki insanların sayısı iyice azalmış ve Sebas tam harekete geçmek üzereyken takipçilerinden birinin boğuk, fakat yine de genç bir erkeğe ait olduğu anlaşılan sesi ona seslendi.
“Affedersiniz!”
