“Hımm…” Ainz köyün bir bölümüne bakarak etkilenmiş olabileceğini gösteren bir ses çıkardı. Birkaç köylü sıra oluşturmuştu. Yaş ve cinsiyet bakımından gerçekten çok farklı kişiler vardı. Kırklı yaşlarında, toplu bir anne de aralarındaydı; ergenliğe yeni giren bir çocuk da. Ortak noktaları yüzlerindeki ciddi, hatta düşmanca ifadeydi. Orada oyun oynamak için bulunan kimse yoktu.
Yay tutan bir goblin onlarla konuşuyordu. Ainz’in üstün işitme duyusuna rağmen bu kadar uzaktan ne söylendiğini anlaması mümkün değildi.
Kısa bir süre sonra köylülerin her biri yavaşça yayına bir ok yerleştirdi. Ellerindeki yaylar sade ve kısaydı. Köylülerin kendi imkânlarıyla bir araya getirdiği belli olacak kadar derme çatma ve kullanışsız görünüyorlardı.
Yay kirişlerini sonuna kadar çektiler. Hedefleri biraz ileride duran, insan biçiminde yapılmış saman demetleriydi. Goblin emir vermiş olmalıydı; hepsi aynı anda oklarını bıraktı.
Yayların acınası görünümüne rağmen oklar düzgünce uçup saman demetlerine saplandı. Tek bir ok bile hedefini kaçırmadı.
“Fena değil!” Ainz farkında olmadan ölçülü bir övgüde bulundu.
Arkasında hazır bekleyen Narberal’ın şüphe dolu sesi duyuldu. “Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?”
Bu başarının neden övülmeye değer olduğunu muhtemelen anlamıyor. Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nın okçularıyla karşılaştırıldığında bu köylüler oyuncaklarla oynayan çocuklar gibi. Narberal’ın ne hissettiğini anlayan Ainz’in miğferinin altındaki yanılsama yüzü buruk bir gülümsemeye büründü. “Dediğin gibi tekniklerinde özellikle etkileyici bir şey yok. Fakat bu insanlar on gün öncesine kadar ellerine hiç yay almamıştı. Sırf eşleri, çocukları ve anne babaları öldürüldü, böyle bir saldırı yeniden yaşansın istemiyorlar diye burada değiller. Bir daha olursa dişlerini gösterip savaşmak istiyorlar! Bu övülmeye değmez mi?” Övülmeye değer olan tek şey, köylüleri buna yönelten nefretti.
“Ö-özür dilerim. O kadarını düşünemedim…”
“Sorun değil. Bu kadar ilerisine düşünmen gerekmiyor. Doğrusunu söylemek gerekirse tekniklerinde övülecek hiçbir şey yok.”
Ainz yeni bir ok dalgasının havayı yarıp saman demetlerine saplanmasını izlerken birden aklına bir soru geldi. Bu insanlar ne kadar güçlenebilir? Ardından, Peki ben ne kadar güçlenebilirim? Bu dünyaya Yggdrasil’in seviye sınırı olan yüzüncü seviyede gelmişti; fazladan deneyim puanları da bir seviyenin yüzde doksanında dolmuştu. Kesin olarak bilmiyordu, fakat yetenekleri bu dünyaya taşındığına göre XP’sinin de taşındığını tahmin ediyordu. Asıl soru, kalan yüzde onu elde edip yüz birinci seviyeye ulaşmasının mümkün olup olmadığıydı.
Cevaba yaklaştığını hissediyordu. Bundan daha fazla güçlenemem. Gücümün zirvesi bu. Ainz’in gücü artık gelişemezdi; oysa köylülerin zayıflığı, kavranması güç ihtimalleri temsil ediyordu. Bu dünyadaki varlıkların bir seviye sınırı yoksa ve Yggdrasil’deki yüze denk bir seviyenin ötesine geçebiliyorlarsa, bir gün Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nın zafer kazanamayacağı bir zaman gelebilirdi. Bu da—
“Kesinlikle imkânsız değil…”
Ainz’in Oyuncu olduklarından şüphelendiği Slane Teokrasi’nin Altı Tanrı’sı altı yüz yıl önce ortaya çıkmıştı. Onların gelişiyle kendisininki arasındaki zaman farkının nedeni bilinmiyordu. Ancak heteromorfiklerin yaşam süresi diye bir kavramı olmaması ve bazı sınıfların kendilerine özgü yaşam süreleri bulunması göz önüne alınırsa hâlâ hayatta olma ihtimalleri oldukça yüksekti.
Altı Tanrı hâlâ Slane Teokrasi’nin arkasındaysa ülke onları altı yüz yıldır hızla seviye kasmak, yani güçlü bir Oyuncunun desteğiyle normalden hızlı XP kazanmak için kullanıyor olabilirdi. Böyle bir durumda yüzüncü seviyenin üzerinde kişilere sahip olmaları şaşırtıcı olmazdı.
Peki öyleyse Slane Teokrasi neden dünyayı ele geçirmemişti? Belki karşılarında onlara denk başka bir güç vardı. Yüzüncü seviyenin aslında o kadar güçlü olmaması bile mümkündü. Bütün bunları düşünmek, Ainz’e var olmayan midesine bir bıçak saplanıyormuş gibi hissettirdi.
Altı Tanrı gerçekten Oyuncuysa Ainz, bu kadar bilgisiz olduğu sürece olayların dostça ilerlemesi için çaba göstermek zorundaydı. Fakat Güneş Işığı Kutsal Yazıtları’ndan aldığı bilgilere göre köye saldıran imparatorluk şövalyeleri aslında kılık değiştirmiş Slane Teokrasi mensuplarıydı. Bu durumda köyü kurtarmak onlara karşı düşmanca bir hareket sayılabilirdi.
“Acaba köyü kurtarmakla hata mı ettim…”
İstihbarat toplamayı gerçekten en büyük önceliğim hâline getirmeliyim. Dalgın bir şekilde bunları düşünürken kendisine doğru koşan bir çocuk fark etti. Normalde saçlarının arkasında gizlenen gözleri, perçemleri her sıçradığında görünüyordu. Ainz gözlerinin doğrudan kendisine baktığını anladı.
Nfirea’nın hâli içine kötü bir his doğurmuştu. Koşuşu ona daha önce karşısına çıkan köy muhtarını hatırlattı.
Nfirea önünde durunca Ainz homurdandı. “Bu telaş neden? Yeni bir acil durum mu? Bu köy de gerçekten…”
Nfirea soluk soluğaydı ve alnı terden parlıyordu. Nemli saçlarını gözlerinin önünden çekip ciddi bir ifadeyle Ainz’e baktı. Ne yapacağına, Ainz’le mi yoksa Narberal’la mı konuşmak istediğine karar veremiyormuş gibi ağzını birkaç kez açıp kapadı. Sonunda kararını vermiş görünerek Ainz’e seslendi. “Momon, siz Ainz Ooal Gown musunuz?”
Sorunun birden gelmesi Ainz’i susturdu. Elbette hayır demesi gerekiyordu. Fakat gerçeği inkâr edersem bağışlanabilir miyim? Bu, dostlarımla birlikte yücelttiğimiz ad. Onu kendime aldıktan sonra inkâr etmem gerçekten doğru olur mu?
Tereddüdü gereken cevabı vermişti. “Anlıyorum. Gown-sama, bu köyü kurtardığınız ve Enri’yi koruduğunuz için çok teşekkür ederim.”
Nfirea başını eğince Ainz sonunda, “Hayır. Ben…” diye mırıldanabildi.
Nfirea anladığını göstermek için başını salladı. “Adınızı saklamanız için bir nedeniniz olduğunu biliyorum. Yine de köyü kurtardığınız— hayır, Enri’yi koruduğunuz için size teşekkür etmek istedim. Sevdiğim kadını kurtardığınız için çok teşekkür ederim.”
Nfirea bu kez daha da derin eğildi. Ainz hiçbir şey söylemedi. Yaşlı erkeklerin aklından geçen Aşk demek? Gençken tadını çıkar! gibi bir düşünceye kapılmış, biraz nostalji duymuştu. Yine de zihnini daha önemli bir şey meşgul ediyordu. “Ah, yeter. Haydi başını kaldır.” Bu cevap, Ainz Ooal Gown olduğunu dolaylı olarak kabul etmek anlamına geliyordu. Ancak ne kadar bahane uydurursa uydursun Nfirea’nın bu konudaki düşüncesini değiştirmesi artık mümkün değildi. Ainz tamamen yenilmişti.
“Ayrıca Gown-sama, benim de sizden sakladığım bir şey var.”
“…Benimle gel. Nabe, orada bekle.”
Narberal’a emrini verdikten sonra Ainz, Nfirea’yla birlikte biraz uzaklaştı. Çocuğun tuhaf bir şey söylemesi durumunda Narberal’ın öfkeden taşmasından endişeleniyordu. Yeterince uzaklaştıktan sonra çocuğa döndü.
“Aslında…” Nfirea güçlükle yutkundu. Ardından kararlı bir ifadeyle devam etti. “Handaki kadına verdiğiniz iksir olağan yöntemlerle yapılamaz, Gown-sama. Son derece nadirdir. Böyle bir iksire sahip olan kişinin kim olduğunu ve iksirin nasıl yapıldığını öğrenmek istiyordum. O işi vermemin nedeni buydu. Özür dilerim.”
“Ah, anlıyorum.”
Ne büyük hata. Bu köyde Enri’ye bir şifa iksiri vermişti. Ardından E-Rantel’de aynı türden bir iksiri başka birine verdi. Bunu herhâlde böyle anladı. Belki o iksiri geri almalıyım. Keşke o maceracı kadına adını sorsaydım. Gerçi şimdi pişman olmak hiçbir şeyi değiştirmez.
Ainz E-Rantel’de yapabileceği en iyi hamleyi yaptığını düşünüyordu. Kadın, Bu kadar gösterişli zırh giydiğine göre yanında en azından düşük sınıf bir şifa iksiri vardır, değil mi? derken belki özel bir şey kastetmemişti, fakat Ainz’in seçeneklerini büyük ölçüde sınırlamıştı.
Örneğin birinin lüks bir arabadan indiğini düşünelim. Görünüşüne de bolca para harcadığı kolayca anlaşılıyorsa araba sahibine uygun bulunur. Peki ya kişi yoksul görünüyorsa? O durumda bütün maaşını arabasına harcadığı düşünülür ve alay konusu olabilir.
Ainz bunun başına gelmesini istemiyordu. O sırada iksir vermeyi reddetseydi gösterişli zırhı ve güzel yol arkadaşı yüzünden kıskanılacaktı. Üstelik peşini bırakmayan söylentiler çıkabilirdi. İnsanlar birinin arkasından konuşmaya başladı mı bir daha durmazdı ve pek çok kişi açık yarayı deşmekten zevk alırdı.
Ainz şehre maceracı olarak ün kazanmak için gelmişti. Bu nedenle adını lekeleyebilecek her türlü davranıştan kaçınmalıydı.
Bütün bunları düşündükten sonra iksiri vermişti. Bir kumar oynamış ve kaybetmişti, ama pişman değildi. Ölümcül bir hata değildi; durumu toparlaması yeterliydi. Hiç hata yapmayacak kadar şanslı biri değildi.
Yine de Nfirea’nın neden özür dilediğini anlamıyordu. “Yanlış bir şey yapmadın ki.”
“Ha?”
“Gülümseyerek elimi sıkarken benden bir şeyler sakladığını söyleyince kulağa kötü geliyor. Ama beni bağlantı kurmak amacıyla seçtin, değil mi? Bunda ne sakınca var?” Gerçekten de anlam veremiyordu.
“Gerçekten çok anlayışlısınız…” Nfirea etkilenmiş görünüyordu.
Ancak Ainz zihninde başını yana eğiyordu. Bağlantı kurmak çalışan bir yetişkin olmanın temel gereklerinden biriydi; yeni ilişkiler kurmakta yanlış bir şey yoktu. Yine de Nfirea’yı kısmen anlayabiliyordu. Herhâlde meslek sırlarını çalmak için bana yaklaşmaya çalıştığını düşünüyor. “İksirin nasıl yapıldığını söyleseydim bu bilgiyi nasıl kullanırdın?”
Nfirea şaşkınlıkla kısa bir çığlık attı, ardından bir süre düşünüp cevap verdi. “O kadar ilerisini düşünmedim. Yalnızca bilgiye karşı büyük bir açlığım var. Sanırım Büyükannem de aynı…”
“Anlıyorum. Öyleyse sorun yok. Uğursuz bir planın olsaydı durum farklı olurdu; fakat aksi hâlde bunda yanlış bir şey yok.”
“Vay canına. İnsanların… size… neden hayran olduğunu anlayabiliyorum…” Teri kurumuştu ve mırıldanarak konuşan çocuğun saçları yeniden yüzüne düşmüştü. Fakat arkasındaki gözleri, beyzbolu seven bir çocuğun profesyonel bir oyuncuya bakışı gibi hayranlıkla parlıyordu.
Belki çocuğun tepkisi Ainz’e, sürekli PK’lendiği günlerde güçlü dostlarıyla ilk kez karşılaştığında hissettiği hayranlığı hatırlatmıştı. Birden kendini fazlasıyla göz önünde hissedip utandı, ama bu duygu bastırıldı.
Ainz bundan bu kadar etkilenmesine şaşırdı. Yine de kendini toparlayıp asıl meseleye döndü. Önce sorması gereken bir şey vardı. “Bu arada Ainz olduğumu bilen yalnızca sen misin?”
“Evet. Başka kimseye söylemedim.”
“Pekâlâ, bunun için minnettarım.” Bu noktaya geldikten sonra Nfirea’yı ikna etmek için ne söylemesi gerektiğini hiç bilmediğini fark etti. Bu yüzden isteğini doğrudan dile getirdi. “Şu anda Momon adında bir maceracıyım. Bunu böyle hatırlamanı isterim.”
“Elbette. Ben de aşağı yukarı böyle olduğunu düşünmüştüm. Muhtemelen sizi zor durumda bıraktım, ama yine de minnettarlığımı dile getirmek istedim. Enri’yle köyü kurtardığınız için bir kez daha teşekkür ederim.” Nfirea ciddi gözlerle bakarak bütün yüreğiyle teşekkür etti.
“Pekâlâ, bu kadar yeter. Yalnızca tesadüfen oradaydım.”
“Gerçekten hepsi bu olsaydı o boynuzları vermek için hiçbir nedeniniz olmazdı.”
Ainz özellikle iyi biri olmaya çalışmamıştı. Fakat Nfirea bunu olumlu yorumlamak istiyorsa sakıncası yoktu. Başka bir şey söylemedi, yalnızca sessizce başını salladı.
Nfirea yürüyüp gitmeden önce köyü kurtardığı için Ainz’e bir kez daha içtenlikle teşekkür etti. Ardından işi veren kişi olarak bir saat içinde ormana gireceklerini bildirdi.
Ainz uzaklaşan Nfirea’yı izlerken Narberal hızla önüne geçti ve başını sertçe eğdi. “Özür dilerim, Ainz-sama!”
“İnsanlar bizi görebilir. Başını kaldır.” Narberal doğrulurken Ainz hafif bir öfkeyle mırıldandı. “Evet, Albedo’nun adını söylediğin için hepsi senin suçun.” Aslında hiç değil, ama bu büyük bir hataydı. Bir daha böyle hata yapmaması için suçu ona yükleyebilirim; sorunu baştan çözmek daha iyi. Bir de burada bana Ainz diye sesleniyor, olacak iş değil… Gerçi bizi duyacak kimse yok ama…
“Lütfen bu hatanın bedelini canımla ödememe izin verin!”
Şaka yapıyor gibi görünmüyordu.
Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’ndaki herkes böyleydi. Ainz Ooal Gown loncasının kırk bir üyesine “Yüce Varlıklar” diyor ve onlara mutlak varlıklar olarak tapıyorlardı. Kendilerini adamak onları mutlu ediyordu.
Ainz bunu biraz aşırı buluyordu, ama lonca arkadaşlarıyla birlikte yarattıkları varlıkların kendisine bağlı olmaktan büyük mutluluk duymasını iyi bir şey olarak görüyordu. Ayrıca bunun yaratıcılarından biri olarak kaderi olduğunu düşünüyordu.
İşte karşısında NPC Narberal vardı. Ainz şaka olarak bile kendisini öldürmesini söylese hiç şüphesiz bunu hemen yapardı. İzin istemesi de mutlak sadakatinden, hayatının efendisine ait olduğuna inanmasından kaynaklanıyordu.
“Sorun değil. Herkes hata yapar. Yalnızca bunun tekrarlanmamasına dikkat et. Hata yapabilirsin, ama aynı hatayı iki kez yapma. Seni affediyorum, Narberal Gamma.”
Bir yandan hatasının bedelini canıyla ödemek istiyor, öte yandan buna izin vermeyen Ainz’e sadakat duyuyor ve ona itaat etmek istiyordu. Bu iki çelişkili duygu Narberal’ı çıkmaza sokmuştu. Fakat Ainz sonunda dengenin bir tarafa kaydığını hissetti.
“Çok teşekkür ederim! Bir daha bu tür bir hata yapmamak için dikkatli olacağım!”
“Pekâlâ, fazla endişelenme. Maceracı Momon kılığına girme planım henüz başarısız olmadı. Bundan sonra dikkatli olmamız yeterli. Elbette çocuğu ortadan kaldırmamız gerekebilir…”
“Bunu hemen şimdi yapabilirim.”
“Hayır, olmaz. Bu işte başarısız olmak bizim için kötü olur.” Nfirea’nın büyükannesi E-Rantel’de ünlü bir eczacıydı. Ainz onun öfkesini üzerine çekmek istemiyordu. “Şey… duruma göre hareket ederiz.” Daha doğrusu söyleyecek başka bir şey düşünememişti.
