Overlord Cilt 13 – Bölüm 9 / Ara Bölüm

Ara Bölüm

Jircniv’in durumu iyiydi.

Hem de çok iyi.

Her açıdan iyi sayılırdı.

Nazarick adı verilen o görkemli kâbusu ziyaret ettiğinden beri çektiği mide ağrıları çoktan geçmişti. Bir zamanlar iksirlerle doldurduğu çekmecede artık olması gerektiği gibi yalnızca evraklar vardı. Her türlü sıkıntıdan kurtulmuştu ve yastığının üzerinde bulduğu, başından dökülen saçlara dehşetle bakması gerekmiyordu.

Bu harika bir histi.

Kendini iyi hissediyordu.

Rahat hissediyordu.

Hayatında ilk kez bu kadar özgür hissediyor olabilirdi. Neredeyse kanatlarının çıkıp göğe yükseleceğini sanıyordu.

İçten gülümsemesini kalbinin derinliklerine kaldırıp astlarının karşısına çıktı. Güzel sayılamayacak eşlerinden biri, son zamanlarda daha çok gülümsediğini söylemişti ama burada bunu yapamazdı. En azından belirli bir ağırbaşlılığı korumalıydı.

Böylece İmparatorluk Divanı toplantısı başladı.

Jircniv’in birkaç sekreteri vardı ama şu anda karşısında duran kişi olağanüstü yetenekli Reaunet Vermilion’du.

Büyücü Kral’ın sarayından döndüğünde orada kendisine bir şey yapılıp yapılmadığından emin olmak için göstermelik bir göreve atanması artık çok geride kalmıştı. Şimdiyse başsekreterdi. Elbette bu göreve, herhangi bir etki altında olmadığından emin oldukları için değil, Büyü Krallığı’na hiçbir sırdan kuşkulanmadıklarını göstermek amacıyla getirilmişti. Reaunet’in olağanüstü olduğu da doğruydu.

Reaunet’in verdiği belgelere göz atan Jircniv, bunların ne kadar saçma olduğuna gülmeden edemedi.

“Gerçekten en saçma şeyleri yazıyorlar. Majesteleri Büyücü Kral’ın öldüğüne dair rapor hakkında ne düşünüyorsun?”

“Her şeyden önce bunun kesinlikle baştan sona koca bir yalan olduğunu düşünüyorum.”

Jircniv bütünüyle aynı fikirdeydi.

“Evet, kuşkusuz uydurma bir haber. Majesteleri Büyücü Kral’ın yenilmesi ya da ölmesi düşünülemez.”

Bu, iki yüz bin kişilik orduyu tek bir büyüyle enkaza çeviren ve İmparatorluk’un en güçlü savaşçısı Dövüş Kralı’yla yakın dövüşte başa baş mücadele edebilen büyü kullanıcısıydı. Jircniv onu kimsenin öldüremeyeceğini güvenle söyleyebilirdi.

Elbette kral zehirlenemez, hastalıktan ya da yaşlılıktan da ölmezdi. Raporun, en başından beri ölü olduğu esprisine dayanan kötü bir şaka olma ihtimali daha yüksekti.

“Muhtemelen hoşnutsuzları ortaya çıkarmaya çalışıyor. Fakat bir sorun var.”

“Nedir?”

“Bilge Kral olarak bilinen Büyücü Kral, korkutucu zekâsıyla herkesin anlayabileceği böyle bir planı seçer miydi? Belki başka bir… Evet, belki daha derinde benim bile kavrayamadığım başka bir düzen vardır.”

Olmadığını kim kesin olarak söyleyebilirdi? Hayır, bu plan Jircniv’in her hamlesini okuyabilen o düşünce canavarına aitti. Gördüklerinin yalnızca buzdağının ucu olduğundan emindi. Jircniv’in böyle şeyler düşünmesi bile nedeni anlaşılamayan bir şekilde kralın amaçlarından biri olabilirdi.

Peki bu entrikayı kral değil de astlarından biri—örneğin şu aptal görünümlü kurbağa canavar—hazırladıysa ne olacaktı?

“…Bilmiyorum. Yine de bilmiyorsam vazgeçip bilgisizliğimi kabullenmekten başka seçeneğim yok. Zaten tek görevim Başbakan Albedo Hanım’ın emirlerine uymak. Bana düşen rolü itaatle yerine getirdiğim sürece sorun yaşamayız. Bağlı bir devletin başındaki kişi olarak biraz yetersiz olmam tasfiye edilme ihtimalimi azaltır.”

“Sanırım haklısınız, Majesteleri.” Reaunet omuz silkti. Eskiden bunu asla yapmazdı ama deneyimleri ona iyi bir ders vermiş olmalıydı. Belki de cesaret kazandığını söylemek daha doğru olurdu.

Büyücü Kral ölü de olsa hayatta da olsa İmparatorluk, Büyü Krallığı’na bağlı devlet konumunu kaybetmediği sürece güvende olurdu. Böylece Jircniv yaşanacak her türlü entrikadan uzak kalabilirdi. En iyi savunma sadakatti. Bütün bunları yaptığı hâlde yine de öldürülürse ne kadar dar görüşlü olduklarına gülerek ölebilirdi.

“Öyleyse bugünün işleri bu kadar mı?”

Bağlı devlet hâline geldiklerinden beri Jircniv eskisinin yarısı kadar meşguldü. Yine de bu kadar az görevi kalmasına şaşırıyordu.

“Hayır, Majesteleri. Dahası var. Bu sabah ilk iş olarak geldi. Şövalyelerden.”

Ne yazık ki işler henüz bitmemişti.

Jircniv alaycı bir gülümsemeyle kâğıdı aldı.

Hızlıca göz atınca bunun şövalye birliklerinin yeniden düzenlenmesine dair şikâyetlerden oluştuğunu gördü.

Bir zamanlar şövalyeleri belirli ölçüde dikkate almak zorundaydı. Açıkçası Jircniv’e karşı çıkan pek çok soylu vardı, dolayısıyla ülkenin askerî gücünü de düşman edinmeyi göze alamazdı. Fakat artık durum farklıydı.

“Şikâyetlerini doğrudan Majesteleri Büyücü Kral’a iletebileceklerini söyle. Ne büyük kâğıt israfı.”

Rapor ve benzeri belgelerde kullanılan kâğıt Gündelik Büyü’yle üretiliyordu; kullanılan büyünün Kademesi ne olursa olsun pahalıydı. Jircniv gibi bir konuma sahip biri bir kez kullandığı kâğıt tomarlarını atabilirdi ama masrafların kötüye kullanılmasını sessizce desteklemeye hiç niyeti yoktu.

Sıfırıncı Kademe Gündelik Büyü’yle üretilen kâğıt kaba, kalın ve hafif renkliydi.

Birinci Kademe Gündelik Büyü’yle üretilen kâğıt daha ince ve beyazdı. Bu tür kâğıt üretim teknolojisiyle de yapılabilirdi. Ancak bu düzeyde üretim az olduğundan yüksek fiyata satılıyordu.

İkinci Kademe Gündelik Büyü’yle üretilen kâğıt dikkat çekecek kadar ince ve bembeyazdı. Elbette büyüyle istenen hemen her renkte kâğıt üretilebilirdi ama bu Kademe ipek gibi pürüzsüz ve yüksek kaliteli “soylu kâğıdı” yapabildiğinden bütün üretim kapasitesi yalnızca bunu çıkarmaya ayrılmıştı.

“Ulusal güvenliğimizi başka bir ülkeye bırakmaya karşı çıkmalarını anlamadığımı söyleyemem…”

“Sana her zaman söylediğim gibi bu tür şikâyetleri bana değil, Albedo Hanım’a yöneltsinler. Ayrıca güvenliğimizi bütünüyle onlara bırakmıyoruz.”

Bu mesele, Büyü Krallığı Başbakanı Albedo’nun İmparatorluk’un askerî gücünün bir bölümünü Büyü Krallığı’nın namevt askerleriyle tamamlamaları yönündeki talimatıyla ilgiliydi.

Genel bağlı devlet planının bir parçası gibi görünen bu emre karşılık Jircniv, şövalyelerin bir bölümünü emekliye ayıracak ve sekiz ordudan ikisini dağıtacaktı.

Askerlerin çoğu son katliamın ardından zihinsel olarak tükenmişti; bu yüzden fikir ona kötü gelmemişti. Verilen olumsuz tepkinin nedeni, herkese yetecek kadar makam kalmayacak olmasına karşı çıkmalarıydı.

“Yine de orduda bir yerleri olacak. Bu yalnızca görev değişikliği…”

“Maaşlarının azalmasına öfkelenmiş ve daha önce hiç yapmadıkları işlere verileceklerinden kaygılanmış olmalılar.”

“İkinci konu hakkında söyleyebileceğim tek şey çalışıp öğrenmeleri gerektiği; ilkiyse işin doğası gereği böyle. Yalnızca beden gücüyle çalışan kişilere kim hayatını tehlikeye atanlarla aynı ücreti verir?” Jircniv küçümseyerek burnundan soludu ve mesajı görmezden gelmeye karar verdi.

Eskiden onları nasıl yöneteceğini uzun uzun düşünmesi gerekirdi ama artık gerekmiyordu.

Jircniv’in arkasında mutlak bir güç, Büyücü Kral vardı. Bir sorun çıktığında yalnızca, Gidip kralla konuşun, diyerek her türlü hoşnutsuzluğu anında bastırabilirdi.

İmparatorluk’ta, o katliamı gerçekleştiren ve savaş sanatlarında Dövüş Kralı’nı yenecek kadar becerikli kişiye şikâyette bulunmaya cesaret edecek kimse yoktu.

Eskiden hoşnutsuzlukları Jircniv’e yönelirdi ama artık Büyücü Kral’ın kanatları altında yaşadıklarından güvendeydi. Hayır, kraldan korktukları için Jircniv güvende olmanın da ötesindeydi.

Üstelik İmparatorluk’ta Büyü Krallığı’na bağlı devlet olmaktan kaynaklanan hoşnutsuzluk şaşırtıcı ölçüde azdı. Bunun nedeni Büyü Krallığı’nın pek az istekte bulunmasıydı. Birkaç küçük talep vardı; başlıca ikisi önemliydi.

Birincisi, Büyücü Kral’la yardımcılarının mutlak üstünlüğünü belirten bir giriş eklemek üzere İmparatorluk yasalarından bazılarını değiştirmekti.

İkincisi, ölüm cezasına çarptırılan suçluları teslim etmekti. Bu da bambaşka bir açıdan şaşırtıcıydı. Jircniv onlara zalimce davranılmasını beklemişti ama içlerinden biri haksız yere suçlandığı anlaşılınca İmparatorluk’a geri gönderilmişti.

Halkın gündelik hayatı neredeyse hiç değişmemişti.

“Pekâlâ, dostumu karşılayabilmek için bu işi bitirmem gerekiyor.”

Bugün yeni ve gerçek bir dostu gelecekti. Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı; Jircniv’in yalnızca işlerini bitirmesi gerekiyordu.

Yaklaşık otuz dakikalık çeşitli idari işin ardından astlarından biri geldi. Muhafızlar ve Jircniv onun içeri girmesine izin verdi.

“Majesteleri, beklediğiniz konuk gel—”

“Ahhh! Hemen içeri alın!”

İşleri henüz bitmemişti. Fakat bunun ne önemi vardı? Dostunu karşılamaktan daha önemli ne olabilirdi?

Dostu içeri alındı.

Jircniv yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ayağa kalktı ve karşılamak için kollarını açtı.

Dostu kısa ve tıknaz bir köstebeğe benzeyen yarı-insandı. Jircniv’in armağan ettiği büyülü kolye boynunda şıngırdıyordu.

“Ahhh! Gerçek dostum Riyuro, gelmene çok sevindim!” Jircniv hiç tereddüt etmeden Riyuro’ya sarıldı.

“Ahhh, acı ortağım Jircniv! Davetin için sana en derin teşekkürlerimi sunarım!”

Riyuro da Jircniv’e sarıldı. Pençeleri olduğu için imparatoru yaralamamaya dikkat ediyordu; Jircniv bunu hareketlerinin ne kadar nazik olduğundan anlayabiliyordu.

Bir süre birbirlerine sarıldıktan sonra ikisi de doğal bir şekilde ve aynı anda geri çekildi.

“Neden söz ediyorsun? Kapımın sana her zaman açık olduğunu biliyorsun Riyuro!”

Riyuro genişçe gülümsedi.

Yarı-insan olduğu için gülümsemesi oldukça vahşi görünüyordu ama Jircniv onun gülümsediğini anlıyordu. İlişkileri bu kadar yakındı.

Jircniv durumu biraz komik buldu.

Doğduğu andan itibaren imparator adayı olarak yetiştirilmiş, yaşıtları ona yalnızca veliaht prens gözüyle bakmıştı. Bu nedenle hiçbir zaman anlamlı bir ilişki kuramamıştı. Buna rağmen ilk dostunun bir yarı-insan olacağını kim düşünebilirdi…

Heh-heh. On ya da on beş yıl önceki ben buna asla inanmazdı… İşte bunu gerçekten o namevte borçluyum.

Büyücü Kral’ı ziyarete gittiğinde bekleme odasında tanışmışlardı.

O sırada yalnızca bu yarı-insanın nereden geldiğini ve Büyücü Kral’ın yönetiminin ne kadar uzağa yayıldığını merak etmişti.

Daha sonra bir kez daha karşılaşmışlardı. Her biri diğerinden bilgi almaya çalışarak konuşmuş ama beklenmedik biçimde iyi anlaşmışlardı. Birlikte geçirdikleri tek bir dakika, başka biriyle geçirilen bir ay kadar değerli gelmiş ve böylece bu kusursuz dostluk kurulmuştu.

Resmî hitaplarla ve unvanlarla uğraşmıyorlardı ama bunun nedeni ikisinin de hükümdar olması değildi.

Hayır, başka bir ortak yönleri vardı.

İkisi de aynı zalimin elinde acı çekiyor, ikisi de onun kurbanı oluyordu.

“Gel, hazırladığımız görkemli ziyafeti görünce ağzın açık kalacak. Bugün rahatlayıp birbirimizin çektiği sıkıntıları anlayabiliriz.”

“Evet, sabırsızlıkla bekliyorum Jircniv. Ayrıca sevdiğin mantarlardan bolca getirdim. Lütfen daha sonra ye.”

“Ah! Hiç zahmet etmeseydin Riyuro!”

Riyuro’nun armağan olarak getirdiği mantarlar inanılmaz güzel kokan, “kara mücevher” adıyla bilinen değerli bir çeşitti.

Omuz omuza odadan çıktılar.

Jircniv, Büyü Krallığı’nda yarı-insanlara insanlarla aynı şekilde davranıldığını duyduğunda kaygılanmıştı.

Fakat yanındaki Riyuro’ya göz atınca aklına tek bir düşünce geldi.

Yarı-insanlarda yanlış bir şey yok.

En azından namevtlerle, özellikle de Büyücü Kral’la karşılaştırıldıklarında.

“Bu arada haberi duydun mu Riyuro? Görünüşe göre Büyücü Kral hayatını kaybetmiş.”

Riyuro burnundan sertçe soludu. Bu onun kahkahasıydı.

“Jircniv, bu doğru olamaz. K-kral öylece ölmez.”

“Evet. Katılıyorum. Ama… bu kez hangi ülkenin halkına işkence ettiğini merak ediyorum.”

“Hımm…”

Riyuro da Jircniv gibi boşluğa baktı.

Gözlerinde hüzün vardı. Uzak bir yerde hiç kuşkusuz yaşanmakta olan felaketin yasını tutuyorlardı. Ayrıca yakında yeni dostları olacak kişilere acıyorlardı.

“Ahhhhhhhhhhhhhhh!”

Odayı birden dolduran çığlık adamın donakalmasına neden oldu. Sekiz Parmak adlı yeraltı örgütünün bir üyesiydi ve çok sayıda sarsıcı olaya tanık olmuştu. Fakat böylesine derin ve karanlık duyguların patlamasını daha önce hiç görmemişti. Bu gerçek bir nefret, içten bir lanetti.

Ses bir düşmandan gelse bu kadar şaşırmazdı. Hatta öyle olsaydı kesinlikle gülümseyebilirdi. Fakat çığlık, aynı acı ve zorlukları paylaştığı dostundan gelmişti.

Eskiden aynı örgütün üyeleri bile birbirini engeller, güç için mücadele eder ve her gün birbirlerinin zayıflıklarından yararlanırdı. İki kişinin çıkarları çatışırsa yere kan dökülürdü.

Fakat artık durum farklıydı.

Bir kişi eksilirse diğer herkes daha çok çalışmak zorunda kalıyor ve başarısızlık ihtimalleri artıyordu. Böyle bir şey olduğunda hep birlikte sorumlu tutulup dile getirilemeyecek bir cehenneme sürükleniyorlardı. Bir kez azar işitmek bile kâbuslar görmelerine ve katı yiyecekleri midelerinde tutamamalarına yol açmıştı. Sonraki cehennemin neler barındıracağını kim bilebilirdi?

Yalnızca bunu düşünmek bile içlerinden biri işinde geri kaldığında hepsinin çaresizlik içinde yardım etmesine, birbirlerinin bedensel ve zihinsel sağlığını gözetmesine yetiyordu.

Hepsi aynı gemideydi; ortak bir kaderi paylaşan bir topluluk, gerçek dostlardı.

İşte o dostlardan biri soğuk mermer zeminde uluyarak yuvarlanıyordu. Nedenini öğrenmezse yakında aynı hâle geleceği korkusu adamı harekete geçirdi.

“N-ne oldu Hilma? Ne yaşandı?”

Çığlık atan kadın debelenmeyi bıraktı ve neredeyse sızarak ilerler gibi başını kaldırıp ona baktı. “Yapamıyorum! Benimle yer değiştir! Midem ağrıyor! Bu aptalı daha fazla izleyemem! Onun sorunu ne?! Aptal olmasa bile zekâdan bütünüyle yoksun olmalı!”

Aralarında aptal diye anılan yalnızca bir adam vardı. Eskiden aptal sözcüğü farklı şekillerde kullanılırdı ama bu adam gerçek bir aptaldı. Bu yüzden artık bu sözcüğü gelişigüzel kullanmaları mümkün değildi.

“…Ne oldu? Aptal yine her zamanki aptallığını mı yapıyor?”

Hilma içinde biriken bütün öfkeyi kusar gibi, soluk almadan konuşmaya başladı.

“Evet, aynen öyle! Majesteleri Büyücü Kral’ın öldüğünü duydun, değil mi?”

Adam ona biraz yavaşlamasını söylemek isterdi ama dinlemesinin amaçlarından biri Hilma’nın stresini azaltmaktı. Bu nedenle katlanmaya karar verdi. “Evet, elbette.”

Haberi Sekiz Parmak yaymıştı. Elbette bu, doğrudan bağlantılarının bulunmadığı tüccarlar aracılığıyla Re-Estize Krallığı’nın her yanına ulaştırdıkları anlamına geliyordu.

“Peki haberi duyunca ne söyledi dersin?!”

Bu adam bir aptaldı. Cevap verirken bunu unutmaması gerekiyordu. Yine de aklına yalnızca normal şeyler geliyordu. Gerçek bir aptalın ne söyleyeceğini bilmenin imkânsız olduğunu anlayınca vazgeçip sıradan bir tahmin yürüttü.

“…Cenaze hakkında bir şeyler mi?”

“Yalnızca bu olsaydı midem böyle ağrımazdı! Albedo Hanım’la evlenirse Büyü Krallığı’nın denetimini ele geçirebileceğini söylüyor!”

“Ööögh!” Adam istemeden boğuk bir çığlık çıkardı ve hızla çevresini taradı.

Onların varlığını hissedemiyordu ama Büyü Krallığı’ndan gözcilerin orada bulunduğuna emindi. Kendisi için gelmediklerinden emin olunca rahat bir soluk verdi.

Bir aptal bulmaları emredilmişti ama gereğinden fazla aptal birini teslim ettiği için o cehenneme atılmaya hiç niyeti yoktu.

“Hey, hey, hey! Bize bir aptal bulmamız emredildi ama belki de şu adamdan kurtulup biraz daha normal birini bulmalıyız!”

“Ele geçirebileceğimiz başka biri var mı?”

Adamın cevabı üzerine Hilma yeniden çığlık atıp debelenmeye başladı. “Aaaaaaah!” Elbisesinin eteği havalanarak baldırlarını ortaya çıkardı.

Adam, bir zamanlar güzel ve üst sınıf bir fahişe olarak ün kazanmış olmasına rağmen bütün çekiciliğinden yoksun, böylesine utanç verici bir hâle düşen kadına acıdı. Çünkü onun yerinde olsa kendisinin de çığlık atarak yerde yuvarlanacağını biliyordu.

“Hilma, lütfen biraz daha dayan.”

Kadın yeniden dondu ve onu kıskançlıkla süzdü. “O herifi sen yönlendirebilirsin… Daha doğrusu aptalca bir şey yapmaması için uyarabilirsin.”

“Ama sen kadın olduğuna göre o aptalı idare etmen daha kolay değil mi?”

Bu soru üzerine Hilma bir kez daha, “Aaaaaaaaaah!” diye çığlık atarak yerde yuvarlandı. Cevabı buydu.

“Çok uzun sürmeyecek. İki ya da üç yıl sonra harekete geçebiliriz. O zamana kadar onu daha da büyük bir aptala dönüştür. Aptallar fraksiyonunu kurmana yardım ederim.”

“İki yıl çoook uzun!”

“Ama aldığımız emir bu. Ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir önem taşımayacak şekilde bilgileri denetleyin ve giderek daha aptalca davranan bir fraksiyon oluşturun.”

“Biliyorum ama yeteeeer!”

Hilma birden durup doğruldu. “Sen çok şanslısın. Yaptığın tek şey tüccarları kullanıp ikinci prense Büyücü Kral’ın—Majestelerinin, evet, Majestelerinin—öldüğünü söylemekti!”

Hiç önemli bir şey değilmiş gibi söylüyorsun, diye düşündü.

O prensi hiçbir zaman zeki biri olarak görmemişti. Fakat kısa süre önce, ağabeyi yüzünden öyle davranmış olabileceğini fark etmişti.

Bilgiyi alacak kişi küçümsenebilecek biri olmadığından herhangi bir bilgi vermeden önce büyük bir özen göstermeliydi. Büyücü Kral için çalıştıkları ortaya çıkamazdı.

“…Benim işim de çocuk oyuncağı değil, biliyorsun.”

“…Evet, özür dilerim. Senin de işinin zor olduğunu biliyorum… Bu geceye ne dersin?” Hilma içki içme hareketi yaptı.

“Olur. Sarhoş olsak bile hiçbir bilginin sızmayacağı bir yerde yapalım.”

Katı yiyecekleri kaldıramıyorlardı ama içkiler için durum farklıydı.

“Ha-ha.” Hilma’nın yüzünde solgun bir gülümseme belirdi. “Sorun çıkmaz. Gözetmenimiz gerekeni yapar.”

“Ha-ha.” Adam da onun gibi güldü. “Sanırım… haklısın…”

“Şanslı adamın nerede olduğunu merak ediyorum…”

Aralarında yalnızca bir şanslı adam vardı.

“Coccodor mu? O karmaşa sırasında bütün yetkisini kaybetti. Hâlâ hapiste olmalı… Şanslı piç.”

“Evet… Gerçekten…”

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla