Overlord Cilt 13 – Bölüm 4 / Kuşatma (4. Kısım)

Kuşatma (4. Kısım)

Savaş alanının havası benzersizdir. Her türden şey birbirine karışarak açıkçası mide bulandırıcı bir koku yaratır. Fakat Remedios buna alışkındı.

İndirilmiş demir parmaklığın arkasında duran Remedios derin bir nefes alıp o kokuyla kirlenmiş havayı ciğerlerine çekti.

O izlerken on bini hayli aşan bir ordu harekete geçmişti.

Hücuma geçen kuvvetlerin başında ogrelerle at biçimli bazı yarı-insanlar vardı. Remedios Kutsal Kılıç’ın kabzasını daha sıkı kavradı.

Bir kılıçla dövüşmek son derece kolay anlaşılırdı; bu yüzden hoşuna gidiyordu. Buna bayılıyordu. Kazananla kaybeden her zaman belliydi ve kaybeden öldürüldüğünde başka sorun çıkmazdı. Keşke her şey bu kadar basit olsaydı; hayat çok daha kolaylaşırdı. Küçük kız kardeşiyle efendisi hiç kaygılanmak zorunda kalmazdı.

“İç çekiş…”

Ardından ne yapacağını düşündü.

Gustav meseleyi karmaşıkmış gibi anlatmıştı ama özetle, hiçbir yarı-insanın kapıdan geçmesine izin vermedikleri sürece sorun olmayacaktı.

Binlerce, binlerce yarı-insan vardı. Bu kapıya saldıranların sayısı muhtemelen on bin civarındaydı.

Açık bir ovada hiçbirinin sıyrılıp geçmesine izin vermemek imkânsız olurdu. Fakat kapı gibi dar bir alanda bana aynı anda saldırabilecek düşmanların sayısı da sınırlı. O yüzden kendi işimi yaparsam onları kolayca durdurabilirim! Tek yapmam gereken yorgunluğumu gidermek için iksir içip on bin rakibi arka arkaya öldürmek!

Gustav onun ne düşündüğünü duysaydı yüzü, Ciddi misiniz? diye sorardı ama Remedios gülümsedi. Elbette Gustav’ın bu kadar gerilmesinin nedeni tam da fikirlerinin bütünüyle saçma olmamasıydı, ama…

Planım kusursuz! Efendi Caspond’un komutayı bana devretmesi—Calca Hanım da söylemişti ama ne adammış.

Evet. Remedios başını salladı.

Sonra on bin rakibi tek başına arka arkaya öldürmeye dayanan kusursuz planındaki tek sorunu düşündü: Jaldabaoth’un varlığı.

Kendisinden daha güçlü bir düşman ortaya çıkarsa plan çökerdi.

Remedios kafasını kullanmakta pek başarılı değildi ama konu dövüş olduğunda zihni iyi çalışırdı.

Bu yüzden Jaldabaoth’u yenmesinin zor olacağını anlıyordu. Elbette bunu astlarının önünde itiraf edemezdi. Kutsal Krallık’ın en güçlü savaşçısı oydu. Jaldabaoth’un kendisini yenebileceğini kabul ederse herkesin savaşma iradesi dibe vururdu.

Büyücü Kral’ı yanlarında getirmelerinin nedeni buydu.

Büyücü Kral…

Ülkesini bir namevte emanet etme düşüncesi kusmak isteyecek kadar iğrençti ama başka seçenekleri yoktu.

Tüh. Gölgeden yardım edip Re-Estize askerlerinin hepsini öldüren şu keçi ya da koyun büyüsünü kullanabilirdi. Böylece hiçbir masum insanın ölmesi gerekmezdi. Namevtler güçlülerin zayıfları koruması gerektiği mantığını kavrayamıyor mu? Hem gerçekten söylendiği kadar güçlü mü?

Şehri tek başına ele geçirmesini takdir ediyordu. Gustav’ın tanınmış bir yarı-insan savaşçı olduğunu söylediği Buser’i yenmesi de harikaydı. Fakat Jaldabaoth bambaşka bir seviyedeydi. Remedios, bir şehri tek başına ele geçirebilen büyü kullanıcısının iblisi yenebilecek kadar güçlü olup olmadığından bile emin değildi.

Onunla idman dövüşü yapsaydı ne kadar güçlü olduğuna dair daha iyi bir fikir edinebilirdi ama Gustav bunu önlemek için elinden geleni yapmıştı. Sonuç olarak Büyücü Kral’ın gerçek gücünü ölçmesinin hiçbir yolu yoktu.

Remedios ondan kuşkulanıyordu.

Jaldabaoth gerçek biçimini gösterdiğinde onun ezici gücünü bizzat hissetmişti ama Büyücü Kral’dan buna benzer en ufak bir iz bile alamamıştı. Re-Estize ordusunu yok ettiği doğruysa istese bile gizleyemeyeceği bir güç aurasına sahip olması gerekirdi.

Belki de bunun nedeni büyü kullanıcısı olmasıydı. Fakat Jaldabaoth’la denkse bir şey—herhangi bir şey—hissetmeyi beklerdi.

Yani söylediği kadar güçlü olmasını gerçekten umuyorum. Eh, ölürse de pek bir şey kaybetmiş olmayız. Bir namevt olarak gelecekte Kutsal Krallık’a kesinlikle ayak bağı olacaktır. En iyisi Jaldabaoth’la birbirlerini yok etmeleri.

Astları fikrini değiştirmeye ne kadar çalışırsa çalışsın Remedios bu konuda kararlıydı. Hatta kral rehine çocuğu öldürdüğünde inancı daha da güçlenmişti. Bir paladin olarak böylesine insanlık dışı bir şeyi hiç düşünmeden yapabilen kimseyi onaylayamazdı.

Ülkesindeki insanlar aslında korkuyla yönetiliyor olamaz mı?

Düşününce bunun doğru olabileceğini gösteren pek çok şey vardı. Öyleyse Jaldabaoth’la dövüşürken ölmesi belki o insanlar için de daha iyi olurdu.

Asıl mesele ülkemizin insanları. Gustav’ın söyledikleri doğruysa fırsatımız bu. Paladin Tarikatı’nın gücünü kanıtlayıp Büyücü Kral hakkındaki aptalca düşüncelerinden vazgeçmelerini sağlamalıyız. Fakat Jaldabaoth ortaya çıkarsa ona bel bağlamaktan başka seçeneğimiz kalmayacak…

Remedios hayal kırıklığıyla miğferini çıkarıp başını kaşımak istiyordu.

Calca kadar harika biri tarafından yönetilen krallığın halkının isteyerek bir namevti seçmesine inanamıyordu. Bunun düşüncesi bile midesini bulandırıyordu.

Bir de Yaver Baraja—hımm? [Cezbet] gibi bir büyünün etkisi altında olabilir mi? Ah! Belki de geniş bir alandaki insanları onun hakkında olumlu düşünmeye zorlayan bir büyü kullanıyordur!

Tüh, diye düşündü Remedios. Bu ihtimali hiç hesaba katmamıştım.

Bunu muhtemelen Gustav’a söylemeliyim. Tabii bu savaşı kazandıktan sonra.

Remedios arkasına baktı.

Şehir halkı mızraklarla kalkanlar kuşanıp düzene girmişti.

“Roebel’in cesur halkı! Ne yazık ki ülkemiz yarı-insanların istilası altında—bunu kabul edelim. Fakat bugün onları geri püskürtüp acı çeken masum dostlarımızı kurtaracağız! Bu, ilk adımımız. Onları burada püskürtelim ve Kutsal Krallık’ı geri alalım!” Remedios’un coşkulu haykırışına karşılık insanlar tedirgin görünüyordu. “Pis yarı-insanlar saldırıyor. Siz kalkanlarınızla engel olacak ve düşmanın tek adım ilerlemesine izin vermeyen bir duvar gibi mızraklarınızı saplayacaksınız! Korkacak hiçbir şey yok! İlk saldırının ardından tek göreviniz benden kaçan yarı-insanlarla ilgilenmek! Onları kısa bir süre oyalayabilirseniz seçkin paladinlerimizle birlikte hepsini yeneceğim!”

Gerginlikleri biraz azaldı. Savaşta fazla rahat olmak kötüydü ama aşırı gerilmek daha da kötüydü. Remedios’un anlayabildiği kadarıyla milisler artık savaş için kusursuz bir ruh hâlindeydi.

“Dün bütün gün becerilerinizi geliştirdiniz! Sizden istediğimiz tek şey şimdi bu eğitimi sonuna kadar kullanmanız! Gerilmenize gerek yok!” Remedios bir an durakladı, ardından sesini daha da yükseltti. “Birinci sıra! Kalkanları kaldırın!”

Kapıyı çevreleyen milislerin ön sırası emre uydu.

Kalkanlar neredeyse bütün bedenlerini gizleyecek kadar büyüktü. Alt kısımlarından parmak uzunluğunda sivri uçlar çıkıyordu.

“Kalkanları indirin!”

Kalkanlarını havada tutan insanlar sivri uçlu kenarı bütün güçleriyle yere çaktılar. Böylece anında metal bir duvar kuruldu.

Önceki gün bu kalkan birliğine yalnızca üç komut çalıştırılmıştı. Birincisi, bütün güçlerini kullanarak kalkanları kaldırmak ve sivri uçları derinlemesine saplarcasına yere çakmaktı. İkincisi ise düşman ne kadar sert iterse itsin asla geri adım atmamaktı.

“İkinci sıra! Kalkanları kaldırın!”

Bu kalkanlar sivri uçları bulunmaması dışında ilk sıradakilerle aynıydı. Hem birinci hem ikinci sırayı kapatan bir tavan gibi başlarının üzerine kaldırıldılar. Böylece saldırılar ilk kalkan sırasını aşsa bile koruma altında olacaklardı.

İkinci sırada belirli aralıklarla konuşlanan paladinler [İlahi Sancağın Altında] büyüsünü yaptı. Böylece düşman baskıyı artırırsa askerler korkuya karşı korunacaktı.

“Üçüncü sıra kargılar, ilerleyin! Ardından dördüncü sıra kargılar, ilerleyin!”

Üçüncü ve dördüncü sıralar uzun sırıklı silahlarla donatılmıştı.

Kargılarını kalkan birliğindeki kişilerin arasındaki boşluklardan uzattılar. Düşmanın zorla içeri girmesini önlemek için keskin olmayan uçlarını yere dayadılar. Dördüncü sıranın kargıları üçüncü sıradakilerden biraz daha uzundu. Normalde sık bir kargı çalılığı oluşturmak için daha fazla sıra bulunurdu ama yeterli insanları yoktu; bu yüzden aşılmalarını zorlaştırmak amacıyla ölüm bölgelerini üst üste bindirmişlerdi.

Kusursuz bir düzendi.

Fakat tek bir zayıflığı vardı.

Bu düzen savaşçılara karşı etkili olsa da özel yeteneklere sahip bazı yarı-insanlar ya da büyü kullanıcıları gibi rakiplere karşı daha zayıftı.

[Ateş Topu] gibi büyülerin kalkanlarla engellenebildiği ve verdikleri hasarın önemli ölçüde azaltılabildiği doğruydu. Fakat [Yıldırım] saldırı büyüsü düz bir çizgi hâlinde düzenin en arkasına kadar her şeyi delip geçerdi. Yarı-insanların buna benzer yetenekleri olmadığının hiçbir garantisi yoktu.

Paladinlerin bütün bu zayıflıklara rağmen halka böyle eğitim vermesinin nedeni daha etkili bir düzenin bulunmamasıydı.

“Güzel! Haydi başlayalım! Kapıyı kaldırın!”

Remedios’un haykırışıyla demir parmaklık kaldırıldı. Saldıran yarı-insanlar şaşkınlık içinde yavaşladı. İnsanlar kapıyı kendileri mi açtı? İyimser biri bunu teslimiyet, gerçekçi biriyse muhtemelen tuzak olarak görürdü.

Remedios sırıtıyordu.

“Pekâlâ, sizi pis canavarlar! Derinizi yüzüp kıçımı silmek için kullanmama ne dersiniz?!”

Yumuşak etli bir insan tarafından kışkırtılmak yarı-insanları çileden çıkardı ve hücumlarını hızlandırdılar.

Remedios düşmana sırtını dönüp koşmaya başladı. Devasa kalkanlardan birine elini dayayarak insan saflarının üzerinden atladı.

Yarı-insanlar öne atıldı; birkaçı kapının altından geçer geçmez yüzüstü yere kapaklandı.

Girişe bol miktarda yağ dökülmüştü. Hücum sırasında tökezlemek iki sonuçtan birine yol açabilirdi: Ya arkadaki askerler de düşer ya da öndeki yere kapaklananları çiğnerlerdi.

Ne yazık ki ogreler gibi iri yarı-insanlar tökezlemeden şehre girdi. Ata benzeyenlerse ya düşüyor ya da yavaşlıyor gibiydi.

İri bir yarı-insanın hücumu muhtemelen bir savaş atının saldırısıyla denk olurdu. Fakat insanlar burada dayanamazsa planları paramparça olacaktı.

Ogreler adımları birbirine uymasa da dev tokmaklarını savurarak hücuma devam etti. Ne var ki kargılar daha uzundu ve bazı ogreler mesafeyi doğru ölçemeyip doğrudan onlara saplandı. Fakat yalnızca bununla ölecek kadar zayıf değillerdi.

“Şimdi! Atın!”

Remedios’un emriyle yanıcı bombalar insanların başlarının üzerinden uçtu. Kapının çevresine düşen şişeler şangırtıyla parçalanırken alevler parladı. Kapıdan girerken sıkışan düşmanlar bir alev cehenneminin içinde kaldı.

Yarı-insanlar bu saldırıyı öngörmüş olabilirdi ama Remedios, zemini kaplayan ve bedenlerine yapışan onca yağ sayesinde ateşin tahmin ettiklerinden daha güçlü olduğundan emindi.

Kalkan duvarıyla karşı karşıya gelen ogreler telaşa kapıldı.

Arkalarında devasa bir yangın yükselirken bu son derece doğaldı.

Derileri insanlardan daha kalın olabilirdi ama bu, yanmayacakları anlamına gelmiyordu.

Kapının çevresinde haykırışlarla çığlıklar yankılandı. Fakat olağanüstü dayanıklılığa sahip yarı-insanlardan bekleneceği gibi, alevlere sarılmaları çoğunun savaşmaya devam etmesini engellemeye yetmedi.

Yarı-insanların iki seçeneği vardı: İlerlemek ya da geri çekilmek.

Görüşlerini kapatan kara duman diğer bütün seçeneklerini ellerinden almıştı. Pek çok yarı-insan karanlıkta görebilirdi ama bu, dumanın içini görebilecekleri anlamına gelmiyordu.

Ateş içinde kavrulurken neredeyse hiçbir şey göremeyen ve duman yüzünden körlemesine çırpınanların pek azı sağlıklı düşünebilirdi.

Bu durumda geri çekilmek zordu; arkalarına, şehri bu kapıdan istila etmeyi düşünen başka askerler gelmişti. Aslında kapının dışındakiler yangının şiddeti karşısında tereddüt ediyordu ama dumanla çevrili olanların bunu anlaması imkânsızdı.

Bu nedenle yarı-insanlar ilerlemeyi seçti.

Tam Remedios’un beklediği gibi.

Yarı-insanlar bedenlerinin doğuştan gelen sağlamlığına güvenerek olanaksız bir saldırıya girişti. Fakat—

Kalkan birliğine öğretilen üçüncü şey, kabaran kara dumanın içinde bile duvarı korumaktı.

“Kargı birliği, geri çekin!”

Bütün kargılar geri çekildi.

“Kargı birliği, saplayın!”

Herkes kargısını aynı anda ileri itti.

Dumandan vahşi hırıltılarla fırlayan, kendilerini savunmakta ya da saldırılardan kaçınmakta zorlanan yarı-insanları bir kargı çalılığı karşıladı. Buna rağmen sıradan bir insanın gücüyle bir yarı-insanın bedenini delmek zordu—özellikle de saldıranların kapıyı yarmak üzere dayanıklılıklarına göre seçildikleri kuşkusuzken.

Fakat bunun önemi yoktu.

Remedios bu insanların rakiplerini tek saldırıda öldürmesini hiçbir zaman beklememişti.

Kalkan birliği dayanabildiği sürece tekrar tekrar saldırabilirlerdi.

“Çekin! Saplayın!”

Remedios bu komutları tekrarlarken yeniden kalkan birliğinin üzerinden atladı ve kargıların menzili dışında kalan yarı-insanları biçmeye başladı.

Kara duman gözlerini ve boğazını yakıyordu. Fakat bunu dert edecek zamanı yoktu. Demir parmaklığı ve yağlı zemini aşan düşmanların sayısı fazla değildi—yalnızca elli kadar.

Önce hepsini katledip düşmanın savaşma iradesini kıracaktı. Bunlar öncü birlik olduğuna göre moralleri yüksek, güçlü askerler olmalıydı. Onları biçmek sıradan erleri öldürmekten daha büyük etki yaratırdı.

Remedios hiç duraksamadan düşmanları birbiri ardına kesti.

Ogreler gibi iri yarı-insanlar, sıkışık yakın dövüşte yeteneklerini tam anlamıyla kullanamıyordu.

Kutsal Kılıç dans etti.

Sonunda Remedios yaşaran gözleriyle çevredeki yarı-insanların ortadan kaybolduğunu görebildi. Fakat dumanın diğer tarafındaki geri kalanların çıkardığı gürültüyü duyuyordu. Saflarını yeniden düzenliyor olabilirlerdi.

Yavaşça geri çekilirken kara dumanın ötesinde birkaç düşman gördü.

“Komutan! Bu tarafa dönün!”

[İlahi Sancağın Altında] büyüsünü kullanan astlarından bir paladin ona seslendi.

Fakat Remedios içgüdüsel olarak geri çekilmemesi gerektiğini hissediyordu.

Yavaş yavaş dağılan dumanın içinde, kendisine doğru ağır adımlarla ilerleyen üç yarı-insanı görünce sezgisinin doğruluğu kesinleşti.

Biri, bir hayvanı andıran üst gövdesiyle etçil bir hayvanın kaslı alt bedenine sahip bir savaşçıydı.

Biri dört kollu bir kadına benziyordu.

Diğeri ise kar beyazı uzun tüylere sahip, üzerinde sayısız altın takı bulunan primat bir yarı-insandı.

Remedios’un ilk planı on bin yarı-insanla çarpışmaktı ve kazanma ihtimali epey yüksekti. Fakat bu üçüyle aynı anda karşılaşma düşüncesi ona bile son derece tehlikeli geliyordu.

Yalnızca üç kişiydiler. Remedios onları dumanın ardından pek iyi göremiyordu ama rahat tavırları kendilerine ne kadar güvendiklerini gösteriyordu. Müttefikleri olması gereken yarı-insan sürüsü bile her şeyi bu üçüne bırakmış ve Remedios’a doğru tek adım atmamıştı.

…Güçlüler. Onları teke tek dövüşte yenebilir miyim… ondan bile emin değilim. Üçüne birden karşı kazanmam imkânsız.

İçgüdüsü, üçüyle dövüşmek yerine kaçmasının daha iyi olacağını söylüyordu. Fakat kaçtıktan sonra ne yapması gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu. Öte yandan bu üçünü yenebilirlerse en azından savaşın bu bölümünde tam bir zafer kazanacakları anlaşılıyordu.

Kutsal Kılıç’ı sımsıkı kavradı ve arkasına dönmeden, “Sabicas, Esteban,” dedi.

İkisi, “Emredersiniz!” diye karşılık verdi. Remedios, seslerinden yurttaş askerlerin arasından sıyrılıp öne doğru ilerlediklerini anladı.

“Ben diğerini öldürene kadar ikisini oyalayabilir misiniz?”

İkisi, “Bize bırakın!” diye haykırdı ama Remedios’un sezgileri bunun imkânsız olduğunu fısıldıyordu. Ona birkaç dakika kazandırabilirlerse görevlerini başarıyla tamamlamış sayılırlardı. Peki daha fazla paladini öne çıkarırsa ne olurdu?

Hayır. Başını iki yana salladı.

Rakipleri cephede tek başına boy gösteren türdendi. Kesinlikle kendilerine güvenen ve dikkat çekmek isteyen tiplerdi; böyleleri teke tek dövüş arardı. Güçlülerin sahip olduğu gururun bir uzantısıydı bu.

Küstah olanlar aynı zamanda zayıflara eziyet etmeye yatkındı. Dövüşü birkaç saniyede bitirebilecek olsalar bile uzatmaya çalışırlardı.

Bu plana bağladığı belli belirsiz umuda güvenerek üç ayrı düello ayarlamanın doğru yol olduğuna karar verdi.

“Paladinler, ikisinden biri düşerse teke tek dövüşte yerini alın. Teker teker. Sabicas ile Esteban’dan sonra sıra Franco’nun, ardından Galván’ın.”

Kalabalık hâlinde saldırmamak zaman kazanmaya çalıştıkları anlamına gelebilirdi ama kendilerini feda etmeleri için verilmiş bir emir olarak da yorumlanabilirdi. Kutsal şövalyeler bunu bilmelerine rağmen planı hiç tereddüt etmeden kabul etti.

Paladin olmak işte böyle bir şeydi.

Onlar adaletin gerçek vücut bulmuş hâlleriydi.

Başkaları uğruna kendini feda etmek demekti.

Remedios onları sağlıklı ve hayatta son kez görüyor olabilirdi. Yine de bakışlarını üç yarı-insandan hiç ayırmadı. Onlar hakkında en ufak bir bilgi edinme fırsatını kaçırmak istemiyordu.

Onları net göremiyorum ama şu ikisi savaşçı gücüne sahip. Maymuna benzeyen bir keşiş olabilir. Dört kollu olan sanırım büyü kullanıcısı? Ya da belki başka bir şeydir?

Savaşlarda kaba kuvvetle yollarını açan yarı-insanlar onu korkutmazdı. Korkutucu olanlar çeşitli becerilerini geliştirmiş kişilerdi. Bir yarı-insan savaşçı olarak eğitilirse, çok uzun süre çalışmasa bile doğuştan sahip olduğu bedenini geliştirirdi; bu da Kutsal Krallık’ın tecrübeli savaşçılarını aşacak kadar büyüyebileceği anlamına geliyordu. Aslında Remedios’un Jaldabaoth’la dövüşü dışında aldığı en ağır yara da böyle bir rakibe karşı olmuştu.

Karnından saplanışını şimdi bile hatırlıyordu. Bu yüzden yarı-insanlarla dövüşürken temkinli davranıyor ve içgüdülerine fazlasıyla güveniyordu.

Büyü kullanabilen yarı-insanlar en kötüsü. Uçabiliyorsa işimiz bitti.

Remedios zırhının gücünü etkinleştirirse aslında sınırlı bir süre uçabiliyordu. Fakat bu ona tam bir hareket özgürlüğü sağlamıyordu; havalanmak, inmek ve dönmek zamanla çaba gerektirdiğinden her zamanki tarzıyla dövüşemiyordu. [Uç] ya da benzer bir yetenek kullanabilen rakip onun saldırı menzilinin dışında kalabilirdi. Menzilli bir kılıç saldırısı yapmasını sağlayan bir sanatı vardı ama darbenin azalan etkisi düşünüldüğünde bu yolla çabucak kazanması zor olurdu.

Üç yarı-insan kapıdan girdikten sonra durdu.

“Sıradan bir insana karşı iş birliği yapmak zorunda olduğumuza inanamıyorum.”

Remedios onları hâlâ tam olarak göremese de dumanın ardından rahat bir ses ona ulaştı.

Kutsal Kılıç’ın kabzasını tutan eli terledi. Yaklaşan tehlikeye özgü acı tat diline yayıldı.

Artık daha yakına geldiklerine göre emindi.

Canavarla maymun, güçlüler arasında bile güçlüydü. Dört kollu olan konusunda o kadar emin değildi ama bu ikisinin yanında durduğuna göre benzer seviyede olduğunu varsaymak mantıklıydı—üçü de Remedios kadar güçlüydü.

“Gerçekten! Bu duman yalnızca yolumuza çıkıyor. Tam bir baş belası.”

Rüzgâr kükreyerek geçip dumanın geri kalanını dağıttı.

Artık yarı-insanlar bütünüyle görünüyordu. Öndeki kişi devasa bir savaş baltası tutuyordu.

“Tahmin ettiğim gibi bir Zooostia!” diye haykırdı Esteban.

Zooostia mı? Demek bu yarı-insanın adı Zooostia? diye düşündü Remedios.

“Ooo…? Eh, bunu bilmene şaşmamalı.” Yüzünde canavarı andıran bir sırıtış belirdi. “Pekâlâ, bu kadar bilgili olduğuna göre ne kadar güçlü olduğumu herkese anlatabilmen için gitmene izin vereceğim.”

“Hi-hi-hi. Vijar Bey, böyle canınızın istediği gibi davranırsanız İmparator Jaldabaoth sizi azarlar. Silahını parçalayalım ve onu esir alalım—en azından bu kadarını yapmalısınız.”

Zooostia’ya yanıt veren, maymuna benzeyen kişiydi.

Remedios’un kafası tamamen karışmıştı. Neredeyse başının üzerinde bir soru işareti belirirken hiç kimseye özel olarak yöneltmeden, “Zooostia mı? Vijar mı? Zooostia Vijar mı? Vijar Zooostia mı?” diye sordu.

Adamın adını soruyordu ama Zooostia bunu böyle anlamamış görünüyordu. Keyifli bir kahkaha attı.

“Kha-ha-ha-ha-ha! Irkımın temsilcisi olduğumu kabul ettiğin için mi bana böyle sesleniyorsun? Demek siz insanların gözleri iyiymiş!”

Bir adım arkasında, solunda duran dört kollu yarı-insan küçümseyerek, “Mutlaka dalkavukluk ediyor, Vijar Bey,” dedi.

“E-evet, doğru. Yalnızca dalkavukluk etmek istemiştim, Vijar.” Irk sözcüğü ortaya çıkınca Remedios bile basit bir hata yaptığını anlamıştı.

Vijar’ın yüzü hakarete uğramış gibi çarpıldı. “Hıh. Beni eğlendirebilseydin değersiz hayatının bağışlanmasını isterdim. Artık pişman olman umurumda değil!”

“Kim pişman olacakmış? Öteki dünyaya varınca senin bu konuda düşüneceğine eminim.”

“Hi-hi-hi. Bu genç hanım epey cesurmuş. Yaşına bakılırsa ‘genç hanım’ demem doğru mu? Başka ırklarda anlamak zor…”

“Muhtemelen haklısın ama umurumda değil.”

Yarı-insanlar ciddiydi. Bilgi ya da tecrübe olmadan başka ırkların yaşını anlamak imkânsızdı.

“Peki, genç insan hanım. Tanışma faslını başlatayım mı? Benim adım Harisha Ankarra. Onu tanıtmaya gerek olmayabilir ama bu, Vijar Rajandala. Son olarak da Nasrenée Berto Cule.”

“Bu isimler! Beyaz İhtiyar ve Elemental Fırtına!” diye şaşkınlıkla bağırdı paladin Sabicas.

“Keh-heh-heh-heh-heh. Görünüşe göre insanlar bile beni duymuş. Öte yandan şu çömez—”

“İnsan. Beni hiç duymadın mı?”

“Vijar Rajandala’yı duymadım. Fakat benzer bir savaş baltası taşıyan ünlü bir Zooostia var. Vahşi Pençe. ‘Vahşi Pençe’ Vaju Sandiknala.”

“O benim babam.” Vijar küçümseyerek burnundan soludu. “Bu adın vârisi Vijar Rajandala benim. Vahşi Pençe’yi düşündüğünüzde aklınıza benim gelmemi sağlamalıyım.”

“Hi-hi-hi. Öyleyse insan liderini size mi bırakalım, Vijar Bey?”

“Evet. Bizi uzaktan büyü kullanmak yerine buraya kadar getirdiğine göre en azından bunu yapabilirsin. Açıkçası hepsiyle senin dövüşmeni isterdim.”

“Hi-hi-hi. Fakat birlikte çalışmamız emredildi, değil mi?”

“Ama yaşlılığında senin için zor olmalı! Benim açımdan sorun yok!”

“Tüh!” Nasrenée dilini şaklatıp Vijar’a dik dik baktı.

Açıkçası aralarındaki düşmanlık o kadar yoğundu ki Remedios onları yalnız bıraksa birbirlerini öldürmeye başlayacaklarını düşündü.

“Öyleyse, tek başıma dövüşmek gerçekten umurumda olmazdı ama…” Vijar, Remedios’a sertçe baktı. “Fakat önce adını öğrenmek istiyorum. Her ayaktakımının adını bilmem gerekmiyor ama elindeki epey güzel bir kılıç.”

“Remedios Custodio.”

Vijar ile Harisha’nın yüzleri—farklı nedenlerle—çarpıldı.

Vijar güçlü bir düşmanın kanına susamış hâlde gülümsüyor, Harisha ise şaşkın görünüyordu.

Nasrenée’nin ifadesi değişmedi.

“Demek sensin? Remedios Custodio sen misin? Bu krallığın en güçlü paladini. Ha-ha! Harika. Seni öldürürsem becerimin ünü her yere yayılır. Roebel’in en güçlü paladinini yenen Zooostia. Üstelik Vahşi Pençe adını devralan kişi.”

“Hımm. Öyleyse bu bir Kutsal Kılıç mı? Hımm. Hey, Vijar Bey. Rakipleri değiş tokuş etmek ister misiniz? Değişirsek kabilenin dört bir yana başarılarınızı anlatmasını sağlarım.”

Diğer iki yarı-insan hemen tepki gösterdi.

“Hi-hi-hi. Onu İmparator Jaldabaoth’a verip ardından kendisinden çocuk istemek için başının etini yemeyi mi planlıyorsun?”

“Hıh. Liderle benim dövüşeceğime çoktan karar verildi. Sana yapacak iş yok.”

“—Bir iblisten tohumunu vermesi için yalvaracak mısın? Midem bulandı.” Remedios bu sözün geçip gitmesine izin veremeyip konuşmalarına karıştı ama Nasrenée ona hayal kırıklığıyla baktı.

“Mutlak bir hükümdarın çocuğunu doğurmanın değerini bile kavrayamıyor musun? İnsanlar gerçekten aptal yaratıklar.”

“O yüce varlık bile… çocuğunu doğuran kişinin ırkını kayıracaktır. Bu bakımdan kadınlar belli bir avantaja sahip.”

“Hıh. Bu kadar seçkin bir babaya sahip olunca oldukça muhteşem bir çocuğun—” Vijar göğsünü kabarttı. “Hayır, daha da büyük bir çocuğun doğacağına eminim! Hımm? Gerçi ben bir istisna olabilirim.”

Bir savaş alanında durmalarına rağmen bu üç yarı-insan hiçbir tehlike hissetmiyor gibiydi. Rahatça sohbet etmeleri Remedios’u sinirlendirmeye başladı.

“Hepinizin saçmalamasına hayret ediyorum. Geleceği düşünmenin ne faydası var? Gülünç hayalleriniz burada sona eriyor. Hayır, yalnızca seninkiler değil. Üçünüz de yere serileceksiniz!”

“Hi-hi-hi. Ooo, çok korktum.” Harisha kollarını ve bacaklarını savurdu ama hiç de korkmuş görünmüyordu—çünkü Remedios’a karşı kazanacağından emindi. Remedios bunu bilince daha da öfkelendi.

Remedios yarı-insanların duyabileceği kadar yüksek sesle paladinlere emir verdi. “Siz ikiniz, teke tek dövüşeceksiniz. Ben Vijar’ı alıyorum. Sen—”

“Öyleyse bana…” Sabicas, Harisha’ya döndü.

“Bu durumda…” Esteban, Nasrenée’nin karşısına dikildi.

“…Öyle mi? …Ben savaşçı değilim, dolayısıyla anladığımdan emin değilim ama küçümsendiğimiz hissine kapıldım.”

“Hi-hi-hi… Fakat gerçek mi, yoksa bir oyun mu? Tetikte olmanız en iyisi, Nasrenée Hanım.”

Vijar’ın burnundan güldüğünü sezen Remedios, “Başlayalım!” diye haykırdı. Diğer iki paladinin kendisinden zayıf olduğunu fark ettikleri açıktı ama bu konuda gevezelik etmelerine izin vermek hiçbir işe yaramazdı.

İlk saldırı kritik önemdeydi. Remedios hem arkalarında nefeslerini tutarak izleyen milislerin korkusunu yatıştırmak hem de rakiplerine ne kadar güçlü olduğunu göstermek için savaşın devamını hiç düşünmeden olanca gücüyle vurmalıydı.

Kutsal Kılıç’ı tek elinde tutarak Vijar’a doğru atıldı ve kılıcı savurdu.

Vijar dev savaş baltasıyla onu karşıladı.

İkisi çarpıştığında havanın kendisi titremiş gibi oldu.

Arkadaki insanların arasında bir uğultu koptu.

Remedios bunun hayranlıktan mı yoksa korkudan mı kaynaklandığını rahatça değerlendirecek zamana sahip değildi; çünkü bütün gücünü verdiği kılıç, aynı ölçüde güçlü bir darbeyle geri püskürtülmüştü.

Eşit güçte saldırılar yapan iki silahta da en ufak bir hasar oluşmamıştı.

Sıradan bir silahın hafifçe eğileceği ya da ağzının kırılacağı kadar sert bir çarpışmaydı. Başka bir deyişle Vijar’ın silahı da büyülüydü.

“Kgh!”

“Nrrrgh!”

Remedios’un bir sonraki savuruşu Vijar’ın üst bedeninde sığ bir kesik açıp kan püskürttü. Fakat aynı anda onun savaş baltası Remedios’un göğsüne indi.

Büyülü zırhı onu baltanın ağzından korudu ama darbenin şiddeti soluğunu kesti.

Remedios darbeyle geriye savruldu. Vijar ona doğru atılıp bedenini ortadan ikiye yarmak üzere savaş baltasını indirdi.

Karşı saldıracak nefesi olmayan Remedios kılıcını kaldırıp baltayı çevik bir hareketle savuşturdu. Balta saç teli kadar yakınından geçerken tüylerini ürpertti ve ardından yere gömüldü. Zemin öylesine şiddetli sarsıldı ki Remedios bir an havaya fırlatıldığını sandı.

Baltası toprağa saplanan Vijar savunmasızdı; Remedios kılıcını onun yüzüne doğru sapladı.

“[Güçlü Darbe]!”

“[Kale]!”

Ağır savaş baltasını kaldıracak zamanı olmadığını anlayan Vijar sapı bıraktı ve koluyla kendisini korudu.

Sağ ön kolundan parlak kırmızı kan fışkırdı.

Fakat Kutsal Kılıç’ın ağzı yüzüne ulaşmadı. Bunun iki nedeni vardı.

Birincisi Vijar’ın savunmaya yönelik bir savaş sanatı kullanmış olmasıydı. İkincisi ise Remedios’un kolunun uyuşması ve bu yüzden tam güçle saplayamamasıydı.

Remedios, Öyleyse— diye düşündü ama kılıcı daha derine itmek üzere hareket ettiğinde ayağına saplanan bir acı onu durdurdu.

Vijar hayvansı alt bedenindeki ön pençelerden biriyle Remedios’un bacaklarına saldırmıştı. Pençeleri çoğunlukla baldır zırhından geri sekmiş ama biri ayağını yarmayı başarmıştı.

O zamana kadar baltasını çoktan kaldırmıştı.

Remedios baltayı savurmasını önlemek için bir adım daha yaklaştı. Her hareketinde ayağı sızlıyordu.

“[Güçlü Darbe]!”

“[Güçlü Pençe]!”

Vijar baltasını ustaca hareket ettirerek Remedios’un hamlesini engelledi.

Remedios da kılıcını Vijar’ın baltasından kaydırıp güçlendirilmiş ön bacaklarına doğru kesintisiz bir hareketle savurdu.

Vijar geri çekilince Remedios aradaki mesafeyi kapatmak üzere öne atıldı.

Aralarında art arda saldırı ve savunma hamleleri yaşandı.

İkisi de ölümcül yaralar almaktan kurtulmuştu ama her darbeyle daha fazla kan akıyordu.

Remedios üstünlüğün kendisinde olduğuna emindi.

Böyle devam ederse kazanabilirim!

İçinde sevinç kabardı.

Bu üç yarı-insanı saf dışı bırakabilirse buradaki bütün insanları koruduğu anlamına gelecekti. Böylece Kutsal Krallık’a duydukları inanç yeniden güçlenecekti.

O zaman şu namevte ihtiyaçları kalmaz!

Kabaca söylemek gerekirse sıradan bir savaşçı ile paladin arasındaki fark, savaşçıların saldırı öncüsü, paladinlerin ise savunma öncüsü olmasıdır. Farkı sayılarla ifade etmek son derece zordur ama bir savaşçının saldırısı 11, savunması 9 kabul edilirse bir paladinin saldırısı 8, savunması 11 olur. Elbette paladinler büyü kullanabilir, fakat savaşçılar da türlü savaş sanatları edinir; dolayısıyla sonuçta bu basit bir karşılaştırma değildir. Yine de bu ikisi hakkında hiçbir şey bilmeyen birine açıklamak gerekirse durum bundan ibarettir.

Bir büyü kullanıcısına karşı yapılan savaşta hangisinin daha güçlü olduğuna gelirsek yanıt paladinlerdir. İlahi korumaları sayesinde büyüye karşı savaşçılardan daha yüksek dirence sahiptirler. Bu nedenle Nasrenée, Remedios’la aynı seviyede bir büyü kullanıcısıysa aşırı büyük bir tehdit oluşturmuyordu.

Bir de teçhizatıyla hareketlerine bakılırsa büyük ihtimalle keşiş olan Harisha vardı. Keşişler büyü kullanıcılarıyla hırsızlara karşı çoğunlukla üstünlük kurardı ama bir paladinle dövüştüklerinde galip gelen taraf paladin olurdu. Dolayısıyla bu primat da Remedios’u fazla kaygılandırmıyordu.

İşte bu yüzden…

Vijar’ı yenebilirsem üçünü de öldürme ihtimalim çok yüksek.

Diğer iki dövüşte kendini tükettikten sonra Vijar’la savaşmakla ona hiç yaralanmadan meydan okumak arasında seçim yaptığında ikincisi daha yüksek bir zafer ihtimali sunuyordu; önce onunla dövüşmeye karar vermesinin nedeni buydu. Bunda hiçbir sorun yoktu. Hesaba katmadığı şey—

“Vah vah, şimdiden öldün mü?”

“Hi-hi-hi. Bu da öldü.”

—astlarının diğer ikisine karşı ne kadar yetersiz kalacağıydı.

“Ne?!”

Diğer paladinleri gözünde fazla mı büyütmüş, yoksa yarı-insanları küçümsemiş miydi? Belki ikisi de doğruydu.

“Benimle dövüşürken dikkatini dağıtman hakarettir!”

Öfkeyle indirilen bir darbe Remedios’a çarptı.

“Guh!”

Onu kıl payı engellemeyi başardı ama umutsuzca yaptığı bu savunma üstünlüğü kendisinden alıp Vijar’a vermişti.

“Adın Remedios’tu, değil mi? Karşında, adı yakında bütün diyarda yankılanacak güçlü Vijar duruyor! Olabildiğince hızlı kaçmazsan hayatın birkaç saniye içinde sona erecek.”

Remedios dudağını ısırırken diğer dövüşlerin sesleri kulaklarına ulaştı.

“Hi-hi-hi. Bu daha güçlüymüş.”

“…Eh, sonuncudan hiçbir farkı yok, değil mi? Savaşçı olmadığımdan emin değilim ama…”

“Ben bir paladin olan Franco’yum.”

“Ben de başka bir paladin, Galván. Şimdi benimle dövüşeceksin!”

Seslerini duymasından yalnızca birkaç saniye sonra metal zırhlı bir bedenin yere çarparken çıkardığı şangırtılı gümbürtü iki kez duyuldu.

Franco iyi bir adamdı. Bir paladin olarak hâlâ katetmesi gereken yol bulunsa da uyuma önem verir ve çoğu kişi tarafından sevilirdi. Gustav ona güvendiği için burada konuşlandırılmıştı; Remedios da kişiliğini iyi bildiğinden bu bölgedeki halka liderlik etme görevini ona vermişti.

Galván daha yeni evlenmişti. Fakat karısının nerede esir tutulduğunu bilmiyordu. Kitlelere yardım etmek için karısını arama arzusunu bastırmıştı.

İkisinin de ölmesi için çok erkendi.

“Dikkatin yine dağıldı!”

Vijar’ın haykırışına öncekinden daha vahşi bir saldırı eşlik etti. Remedios darbeyi göze alarak ona doğru sıçradı ve kılıcını kesintisiz bir hareketle savurdu—tam o anda Vijar ustalıkla saldırıdan kaçındı.

“Hıh. Neydi o? Blöf mü? Yoksa bedenini zaman içinde böyle hareket edecek şekilde mi eğittin?” Vijar vahşice hırladı—temkinli olduğu için değil, keyiflendiği için.

“Çömez, bizim buradaki işimiz bitti ama senin başında hâlâ epey iş var gibi. Ne dersin? Yardım ister misin?”

“Saçmalama. Onu öldürmek için yardımınızı kabul edersem ünüm lekelenir. Bütün amaç teke tek dövüşte kazanarak adımın dört bir yana yayılmasını sağlamak.”

“Evet, doğru söylüyorsunuz, Vijar Bey. Öyleyse biz ne yapalım, Nasrenée Hanım? Belki şu kalkan duvarını yarıp ilerleyebiliriz—”

“Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun?!”

Remedios rakibi Vijar’ı görmezden gelip savunmasız duran iki yarı-insana doğru koştu. Fakat…

“Seni küstah cadı! Söyledim ya, rakibin benim!”

Vijar bunun olmasına izin vermeyecekti. Remedios bütün açıklarını göstermiş olmasına rağmen onu savaş baltasıyla kesmek yerine tekmeyle havaya uçurdu. Darbenin bütün şiddetini üzerine alan Remedios arkasındaki kalkanlara çarptı.

Çarpışmanın etkisiyle bir an soluğu kesildi.

“İiih!” İnsanlar dehşetle çığlık attı.

“Dikkatini dağıtma, insan! Benimle ciddi ciddi dövüş!”

Haykırarak yaklaşırken ayak seslerini duydu. Vijar o devasa savaş baltasını savurursa kalkanları tutan insanlar uçacak ve düzende yeniden kapatılması imkânsız, dev bir delik açılacaktı.

Dengesini neredeyse kaybeden Remedios ayaklarını sağlam basıp çoktan yaklaşmış olan Vijar’ı karşılamak üzere ileri atıldı.

Mümkünse işini yalnızca kendi gücüyle bitirmek istiyordu. Diğer ikisi için sakladığı enerjiyi kullanmaya karar verdi.

Bu, Kutsal Kılıç Safarlissia’nın günde yalnızca bir kez kullanılabilen gücüydü.

Güçlendirilmiş bir [Kutsal Saldırı] açığa çıkaracaktı.

Yalnızca bu kılıcı kullanan bir paladinin gerçekleştirebileceği, inanılmaz derecede güçlü bir saldırıydı.

İçgüdüsü bunu yapmamasını söylüyordu. Fakat Vijar’ı hemen şimdi öldürmezse pek çok masum insan diğer iki yarı-insanın kurbanı olacaktı.

Bu… Calca Hanım için!

“—!”

Remedios sözsüz bir savaş çığlığıyla alarm veren içgüdülerini bastırıp silahına zihinsel emri verdi. Aynı anda [Kutsal Saldırı]’yı hazırladı.

Kutsal ışık kılıcı doldurdu ve ağzı iki kat daha parlak ışıldadı.

Söylendiğine göre kişi ne kadar kötüyse kılıca baktığında ışığı o kadar göz kamaştırıcı görür ve bu hâldeki saldırılardan kaçınmak ya da onları engellemek o kadar zorlaşırdı. “Söylendiğine göre” denmesinin nedeni Remedios’un gördüğü parıltının pek etkileyici olmamasıydı.

Kutsal Kılıç’ı bütün gücüyle başının üzerinden savurdu.

Dengesi bozuk olduğundan kılıcının izleyeceği yayı tahmin etmek kolay olmalıydı. Vijar onu savaş baltasıyla hiç zorlanmadan engelledi, fakat—

“—!”

Remedios bir kez daha sözsüzce haykırarak kılıcını baltaya doğru indirmeyi sürdürdü.

Güç yarışını kazanıp darbe indirmeye çalışmıyordu.

Saldırısının ışığı savuruşun çizdiği yay boyunca ilerledi, baltanın ağzını aşıp Vijar’ın bedenine girdi.

Bu, Kutsal Kılıç Safarlissia’nın en büyük hamlesiydi.

Bütün savunma ve korumaları hiçe sayan ilahi bir saldırı.

Zırhın, pulların ya da dış derinin dayanıklılığı hiçbir fark yaratmazdı. Teçhizat üzerindeki büyüleri bile delebildiği için bu, silah ya da kalkanla durdurulamayacak karşı konulmaz bir saldırıydı.

Engellemek yerine kaçmak hedefi doğrudan darbe almaktan kurtarırdı ama göz kamaştırıcı kılıç yüzünden kör olmuş biri Remedios’un saldırısından nasıl güvenle kaçabilirdi?

Kör edici dalga dağılırken kılıçtaki kutsal ışık söndü.

Fakat Remedios’un gözleri ansızın açıldı.

Doğrudan darbe almasına rağmen Vijar hiç yaralanmış görünmüyordu.

“…Ha? Epey gösterişli bir hamleydi ama neredeyse hiç acıtmadı. Hepsi gösterişten mi ibaret? Yani beni şaşırttı ama…”

Remedios hayrete düştü.

O kötü değil!

Bu saldırının etkisi rakibin kötülüğüyle doğru orantılıydı. Tersine, hiç de kötü değilse çok az hasar verirdi. İyi bir doğaya sahip kişiye karşı neredeyse hiçbir şey yapmazdı. Başka bir deyişle yara almayan Vijar bir erdem timsali değildi ama kötü de değildi.

Ama bunca acıya sebep oluyor! Ülkemizi istila ediyor ama yine de kötü sayılmıyor mu?!

“Hi-hi-hi. Muazzam bir ışıktı, Vijar Bey. Yaralanmadığınıza emin misiniz?” diye sordu gözleri bulanmış Harisha.

“O kadar parlaktı ki… Işığın izi hâlâ gözlerime kazınmış durumda,” diye homurdandı Nasrenée.

Bu bir hataydı. İçgüdüsü haklı çıkmıştı; bu saldırıyı Vijar üzerinde kullanmamalıydı.

Bedeninde sorun olmadığından emin olmak için kollarıyla bacaklarını oynatan Vijar omuz silkti. Gardını indirmiş görünüyordu ama Remedios’un görebildiği hiçbir açığı yoktu.

“…Muazzam ışık mı? Bilmem. Bana pek bir şeymiş gibi gelmedi.”

“…Vijar, şaşırdım. O saldırıyı alıp sapasağlam kalabiliyorsan… seni yanlış değerlendirmiş olabilirim.”

“Hoh-hoh! Sonunda anladın mı? Ha-ha-ha. Öyleyse insan. Beni parlatan kusursuz bir rakip oldun. Şimdi teslim olursan sana acısız bir ölüm bahşedeceğim.”

“Kes şunu—hiç komik değil! Bu müsabaka henüz sonuçlanmadı!” Remedios kılıcını kaldırıp üç yarı-insana haykırdı.

Üstelik doğru söylüyordu. Remedios’un içinde hâlâ bolca savaşma gücü vardı. Yaralı elini kaldırıp bir iyileştirme büyüsü yaptı. Hafif bir sıcaklık acısını alıp götürdü.

Kötü değilse paladin becerilerimin çoğunu ona karşı kullanamam… ama diğer ikisi ışığın parlak olduğunu söyledi; demek ki becerilerimi onlar için saklayabilirim.

Vijar’la yalnızca sıradan bir savaşçı olarak yüzleşmesi gerekecekti.

“Hi-hi-hi. Öyleyse burayı size bırakacağız, Vijar Bey. Sanırım şuradaki insanları temizlemeye koyuluruz.”

“Ne?! Sizi alçak—!” Dövüşmeye çağırdığı bütün paladinler ölmüştü. Askere alınan sivillerin bu ikisiyle başa çıkması imkânsızdı. “Size izin vermeyeceğim!”

Remedios üç yarı-insanla birden karşı karşıya gelebileceği bir konuma çekildi.

“Hepimizle dövüşmek istiyor gibisin ama bu işi Vijar’a bırakacağımızı söyledik.”

“Hi-hi-hi. Amacımız bu şehirdeki insanları yok etmek. Yalnızca sana odaklanamayız. Nasrenée Hanım, arkasındaki bütün insanları gücünüzle ortadan kaldırmaya ne dersiniz?”

“Evet, hımm…”

Nasrenée dört elinin üçünde büyülü enerji ortaya çıkardı. Biri soğuk, biri ateş, diğeriyse yıldırımdı.

“Kahretsin!”

Remedios dişi yarı-insana doğru hızla koştu—

“Sana tekrar tekrar söylüyorum! Neden dinlemeyi reddediyorsun? Rakibin benim!”

Vijar kükreyerek savaş baltasını geniş bir yay çizerek savurdu. Remedios darbeyi kılıcıyla engellediğinde havaya uçtu.

Bu noktada Vijar’la yüzleşirken Nasrenée’yle başa çıkmasının imkânsız olduğunu biliyordu. Nasrenée’nin üzerine atılabilirdi ama onun saldırılarından birini engellemek uğruna Vijar’a karşı kendini savunmasız bırakırdı.

İmkânsız mı…? Bunu kabul edemem! Yapamam demek yalnızca bir bahanedir!

İnsanların iniltileri yüreğini harekete geçirdi.

Remedios, dehşete kapılmalarına rağmen ona inandıkları için yerlerinden ayrılmayan bu sıradan insanların önünde kendini küçük düşürmek istemiyordu.

Calca’nın idealinden asla vazgeçmeyecekti; kimsenin ağlamadığı bir ülke idealinden vazgeçmeyecek tek kişi oydu.

“Milisler! Hepiniz geri çekilin!”

Emri verirken kararlılığını pekiştirdi.

Tek bir darbe beni öldürmez. [Kale]’yi kullanıp o dişinin üzerine atılacağım!

Remedios koşmaya başladığında Vijar bir şeyi yanlış anlamış olmalı ki kıkırdadı.

“Oo? Pek kararlı görünüyorsun. İşte böyle! Varını yoğunu ortaya koyarak savaş! Destanlara geçecek bir çarpışma olsun! [Düello İlanı]!”

“Ne?”

“Gwaaaaaargh!” Vijar özel bir gücü kullanarak kükredi. Nasrenée’ye doğru yön değiştiren Remedios’un ayakları, birden kontrolden çıkmış gibi onu Vijar’a taşıdı. Üstelik yalnızca ayakları değildi. Kılıcı, dikkati ve bakışları da Vijar’a odaklanmıştı; başka bir yöne dönemiyordu.

“[Ateş Topu]!”

Üçüncü kademe bir alan etkili saldırı büyüsü Remedios’un yanından geçip milis düzenine doğru uçtu. Remedios böyle bir büyüye dayanabilirdi ama siviller için ölümcül olurdu—

“[İskelet Duvarı]!”

Milislerin önünde çarpık iskeletlerden oluşan bir duvar belirdi ve [Ateş Topu] büyüsü ona çarpıp dağıldı.

Birisi şaşkınlıkla haykırdı.

İlk şaşkınlıklarının nedeni yaşananları anlayamamalarıydı. Fakat bu duygu yavaş yavaş başka bir şeye dönüştü; çünkü yer çekimi onu etkilemiyormuş gibi korkunç kemik duvarın üzerine süzülen bir siluet gördüler.

Sesi hiçbir burukluk taşımıyor, savaş alanında yersiz görünecek kadar büyük bir nezaketle konuşuyordu.

“Bunun savaş hakkında değerli bir ders olabileceğini biliyorum ama üç kişinin bir kişiye saldırmasını seyredemem. Aranıza katılmamın sakıncası yoktur herhâlde?”

Sesin sahibi bir namevtti.

Şehirde onun kim olduğunu bilmeyen tek bir kişi yoktu. Manasını yenilemesi gerektiği için bu savaş alanında çarpışmayı reddeden kişinin ta kendisiydi.

Büyücü Kral Ainz Ooal Gown’du.

Oooooooo! Duvarın arkasından yeri sarsan bir tezahürat yükseldi.

Remedios kılıcını sımsıkı kavradı.

“B-bu da kim?”

“…Bir İhtiyar Lich’e benziyor. Görünüşe göre bazı türlerinin derisi olmuyormuş. Ama… benim büyümü engelleyebilen bir İhtiyar Lich mi? Üstelik o görkemli cübbe… Yoksa…? Ya da onu başka bir yerden kontrol eden son derece güçlü bir efendisi mi var?”

Yarı-insanların sesleri Remedios’a ulaşmadı. Sesler kulağına giriyordu ama anlamlarını kavrayamıyordu. İçindeki şiddetli nefreti bastırmak için o kadar uğraşıyordu. Vijar’ın gardını indirdiğini bile fark etmedi.

—Aaaaaaaaaaaaaaaaaah! Neden burada?! Neden onu alkış yağmuruna tutuyorlar?! Neden?! Neden?! Bu iğrenç namevti!

Remedios’un sakin kalabilen bir yanı, onları kesin ölümden kurtardığı için bunun doğal bir tepki olduğunu biliyordu. Fakat bir namevti alkışlamalarını asla bağışlayamayacak yanı çok daha güçlüydü. Onları korumak uğruna ölen paladinlerin cesetleri hemen önünde yatıyordu.

Sizi korumak için savaşanları değil de sonradan ortaya çıkan adamı mı alkışlıyorsunuz?!

Miğferini çıkarıp yere fırlatmak, sonra da saçını başını yolarak yerde yuvarlanmak istiyordu.

Öfkesini güçlükle bastırıp kemik duvarın üzerinde duran namevte sordu: “Neden buradasın?”

Büyücü Kral donup kaldı. Ardından boş göz çukurlarında yanan kızıl alevler yarı-insanlardan Remedios’a döndü.

“…Neden… burada olduğumu mu soruyorsun…? Yardım etmek istemiştim ama…?”

“…Anlıyorum.”

Neden daha erken gelmedin? Paladinlerin ölmesini bekliyordun, değil mi? Halkın önünde gösteriş yapmak istediğin için!

Bu düşünceleri yüzüne haykırmak istiyordu. Ancak—

“O zaman burayı sana bırakıyorum.” Ona güvendiğini söyleyemezdi. Söylemek de istemiyordu. “Lütfen duvarı kaldır.”

“Hm?”

“Burayı sana bırakıyorum!” diye bağırdı ve ancak sonra kendini kontrol etmeyi başardı. “Lütfen duvarı kaldır. Bunu yapamıyor musun?”

“…Elbette yapabilirim.”

Kral’ın ayaklarının altındaki duvar kayboldu. Düşmemesinin nedeni [Uç] ya da benzeri bir büyü kullanması olmalıydı.

Remedios sırtını Vijar’a tamamen açtı. Arkadan kesilmesi umurunda değildi. Böylece onu koruyamadığı için Büyücü Kral’la alay edebilirdi.

Fakat kendine zarar veren bu umutsuzluğun hâkimiyetindeki Remedios için talihsizlik sayılabilecek şekilde, yarı-insanların saldırısına uğramadan milislerin arasına döndü.

Milisler biraz korkmuş görünüyordu. Yüzü gerçekten bu kadar rahatsız edici miydi?

“Bu mevziyi Büyücü Kral’a bırakabiliriz! Biz durumun daha tehlikeli olduğu bir yere takviye olmaya gideceğiz!”

Emri verdiğinde askerlerin arasına şaşkınlık hâkim oldu ve birbirlerine baktılar.

“Neden duraksıyorsunuz?!”

Remedios onlara sertçe bakınca içlerinden biri öne çıkıp mırıldandı: “Ş-şey, hayır. Yalnızca… Majesteleri Büyücü Kral’ı… tek başına mı bırakacaksınız…?”

“Büyücü Kral güçlüdür! Öyle değil mi? Bu onun için hiç sorun olmaz. Haydi!”

Remedios, dönüp dönüp arkalarına bakmaktan kendilerini alamayan milislerle birlikte yola çıktı. Başka bir savaş alanına gidiyorlardı.

Ainz gittikleri yerde kalan boşluğa bakarak mırıldandı: “Ne…? O kadın gerçekten de bütün savaşı sırtıma yükleyip gitti.”

Durum o kadar saçmaydı ki istemeden gerçek duygularını açığa vurmuştu.

Normalde böyle bir sahnede “birlikte savaşalım” denmez mi? Seni kurtarmaya gelen kişinin üzerine her şeyi nasıl yıkabiliyorsun? Önce duraksayıp bunu yapmamın sakıncası olup olmadığını sorarsın… Onu kurtardığım için teşekkür bile etmedi! Bunun nesi var böyle?

İçindeki rahatsızlığın arttığını hissetti. Fakat öfkeden deliye dönmediği için duygu otomatik olarak bastırılmadı. İçinde için için yanan bir öfke kaldı.

Bu, başkasının hatasını telafi etmek için fazla mesai yapması gerekmişken hatanın sorumlusunun bir işi olduğunu söyleyip ondan önce ayrılmasına benziyordu. Hayır…

O zaman daha öfkeliydim. Sonuçta Yggdrasil’e dönmem gerekiyordu… Loncanın planları vardı ve geç kalmam herkesin başını derde sokmuştu! Yine de olanları anlattığımda herkes gülüp beni bağışlamıştı…

İçin için yanan öfkesine yakıt eklenince alevlendi. Ardından zorla söndürüldü.

“Hm… Öfkem az önce bastırıldı ama aslında hâlâ canım sıkkın. Bana daha önce hiç bu kadar saygısız davranıldığını sanmıyorum,” diye kendi kendine mırıldandı Ainz.

Daha önce ona susması için bağıranlar olmuştu ama o tamamen farklı bir durumdu. Her şeyden önce, bu savaşa katılmayacağını bilmelerine rağmen yardımlarına koşmuştu. Biraz sağduyusu olan herkes ona farklı davranırdı.

Ainz’in şimdiye dek karşılaştığı herkes temel nezaket kurallarını biliyordu.

Şaşırtıcı ölçüde büyük bir hoşnutsuzluk duymasının nedeni bu olabilir miydi?

Suzuki Satoru olarak yaşadığı günleri daha derinlemesine düşününce Remedios’a benzeyen birkaç kişiyle karşılaştığını hatırlar gibi oldu. Bu, kendisini daha iyi hissettirmiyordu.

Ainz, sanki her şey onların suçuymuş gibi üç yarı-insana sertçe baktı.

Yalnızca öfkesini onlardan çıkardığını biliyordu.

Böylesine tehlikeli bir durumdan kurtarılan Remedios’un Ainz hakkındaki düşünceleri yüzde milyarlarca iyileşmiş olmalıydı. Geçmişteki kabalıkları için defalarca özür dilemeli, sonra da onun için türlü işler yapmaya koyulmalıydı. Bu yüzden Ainz gökyüzünde [Kusursuz Bilinemez]’i kullanarak kadının köşeye sıkışmasını beklemiş, ardından onu en uygun anda kurtarmak için aşağı süzülmüştü.

Ancak karşılığında gördüğü muamele buydu.

Ortaya çıkabilecek bütün sonuçlar arasında en anlaşılmaz olanı buydu.

Ay sonu yaklaşırken kotasını dolduramamış olsaydı ve bir iş arkadaşı yardımına gelseydi minnettarlıktan taşardı. Elbette onu kurtaran kişi kendi işini çoktan bitirmiş, boş zamanını feda ederek ona yardıma gelmiş olurdu.

Savaşı kuş bakışı izleyen Ainz genel durumu kavramıştı. Buradan daha tehlikeli birkaç bölge vardı. Üstelik sürekli ona ters ters bakan küçük kızın tehlikede olduğunu da biliyordu.

Yine de birini kendisine borçlandıracaksa daha büyük balığı—Roebel Kutsal Krallığı Paladin Tarikatı’nın komutanını—oltaya takmanın daha iyi olacağını düşünerek buraya gelmişti.

Ama…

“Gerçekten biraz gücendim,” diye istemeden mırıldandı. Tam o sırada rahatsız edici bir kahkaha duydu.

“Hi-hi-hi. Yüzüstü bırakılmış gibisin. Hi-hi-hi. Ne acı, ne acı.”

“Bir İhtiyar Lich. Üstelik büyü kullanıcısı olarak olağanüstü güçlü. Dikkatli olmalıyız. Duvarı yarattığı büyüyü bilmiyorum ama epey yüksek kademeli olmalı.”

“Hıh. Demek büyü kullanıcısı? Bu, onunla savaşma hevesimi pek artırmıyor. Bir savaşçıyı yenmeden destanlarda övgüyle anılamam.”

Üç yarı-insan sakinliklerini yeniden kazanmış gibi konuşmayı sürdürdü. Ainz gülen maymunumsu yaratığa döndü.

“Sorun değil. Onu öldürür, sonra da—”

“Sus,” diye sözünü kesti Ainz ve sekizinci kademe [Ölüm] büyüsünü sessizce yaptı.

Yarı-insan, seğiren gülümsemesi hâlâ yüzündeyken yavaşça yere yığıldı.

“…Ne? Ne yaptı—?”

“Sus dedim.” Ainz bir kez daha sessizce [Ölüm] büyüsünü yaptı.

Dört ayaklı yarı-insan da aynı şekilde yere yığıldı.

Hayatta kalan tek kişi ne olduğunu anlamamış görünüyordu ama buna kimin yol açtığını biliyordu.

“B-bunu sen mi yaptın? İkisini de… bir anda mı…?”

Korku yüzüne kazınmıştı ve bütün bedeni titriyordu.

“Evet, hı hı.” Ona doğru sessiz bir [Ölüm] büyüsü gönderdi. “Hm?”

Kadın ölmemişti. Ainz’in büyüsü etkisiz kalmıştı.

Bunu fark ettiği anda düşünce biçimini değiştirip savaş hâli denebilecek zihinsel duruma geçti.

Büyüyü engelleyen ırksal bir özellik miydi? Yoksa başka bir büyü mü? Yalnızca direnci mi vardı? Belki de büyülü bir eşya onu korumuştu. Bambaşka bir şey olabilir miydi?

On binde bir rastlanan bir tesadüf tamamen imkânsız değildi. Fakat Ainz, saldırıya kendi gücüyle direnebildiğine inanmakta zorlanıyordu. Üç yarı-insanı savaşırken izlemişti. Henüz bütün güçlerini görmemiş olsa bile kadının, büyüsünün katıksız gücüne dayanabileceği izlenimini kesinlikle edinmemişti.

Şimdi ne yapmalı? diye düşünürken ihtiyatlı davranıp düşmana bir hamle hakkı vermeye karar verdi.

Üstelik bu, başka hiçbir yerden elde edemeyeceği bilgiler için bir fırsat olabilirdi. Büyülerini engelleyebilen bir rakibin elindeki kozları görme fırsatıysa mutlaka bakmak istiyordu.

“Hm… Ne yaptığı önemli değil. Ne büyük zaman kaybı. Böyle olacağını bilseydim o kadını kaderine terk edip başka bir yere yardıma giderdim. Onunla birlikte savaşacaksam biraz daha bekleyip zorlu bir mücadelenin ardından kazanmışım gibi göstermeliydim…”

Karşısında durmadan söylenen bir namevt vardı.

Bu adamın derdi ne…? Bir namevtin insanlarla kendiliğinden ittifak kurması mümkün değil. Onu bir nekromans kontrol ediyor olmalı. Ama çok güçlü…

Ne yaptığını hiç anlamamıştı ama kendisi kadar güçlü iki savaşçıyı bir anda öldürdüğü açıktı. Böyle güçlü bir namevti kim kontrol edebilirdi?

Parmaklarını ona çevirirse ölüm onun da üzerine mi yağacaktı?

Kötü İmparator Jaldabaoth dışında böyle bir şey yapabilecek tanıdığı yalnızca onun güçlü iblis yardımcılarıydı.

İmkânsız! O kudretli iblislere denk bir namevti yalnızca bir tanrı kontrol edebilir! Bu kadar güçlü bir nekromans olamaz!

İnsan dünyasında bu kadar güçlü bir nekromans olsaydı yarı-insan ittifakı burayı böyle işgal edemezdi.

Kaçmalı mıyım? Fırsatım varken kaçmalı mıyım? Yoksa bu imkânsız mı?

Kaçarken işine yarayacak hiçbir büyüsü yoktu. Daha önce hiç bu kadar köşeye sıkışmadığından böyle bir büyü edinme gereği duymamıştı.

O hâlde… hayatta kalmanın tek yolu ileri atılmak!

“Aaaaaaaaaah!” Cesaretini artırmak için bir savaş çığlığı atarken titreyen dudaklarıyla büyüsünü yaptı.

[Gümüş Mızrak] adlı dördüncü kademe bir arkan büyü vardı. Fiziksel hasar vermesinin yanı sıra gümüş özelliği taşıyor ve gümüşe karşı zayıf düşmanlar üzerinde inanılmaz bir yıkıcı güç gösteriyordu. Bununla da kalmıyor, özel delici özelliği sayesinde zırh giymeyen düşmanlara daha fazla hasar verebiliyordu. Dolayısıyla zayıf yanı, zırhın gücünü büyük ölçüde azaltabilmesiydi.

Nasrenée’nin en güçlü kozu, bu güçlü büyünün kendisine özgü çeşitleriydi.

Ateş hasarı veren [Yanan Mızrak].

Buz hasarı veren [Dondurucu Mızrak].

Yıldırım hasarı veren [Şok Mızrağı].

Üçü de zırhla azaltılamayan saf elemental hasar veriyor ve [Gümüş Mızrak]’la aynı delici özelliğe sahip olduklarından son derece ölümcül büyüler sayılıyordu.

Doğal olarak böylesine uğursuz büyülerin bir bedeli vardı: Dördüncü kademedeki benzer bir büyüden çok daha fazla mana tüketiyorlardı.

Nasrenée kullanabildiği en güçlü büyülerden üçünü aynı anda yaptı.

Bunlardan biri bile oldukça fazla mana tüketirdi ama o üçünü aynı anda etkinleştirmişti. Eş zamanlı büyü yapmanın da ayrıca mana tüketmesiyle birlikte, bir kerede bu kadar çok enerji kullanmak kısa bir an için bilinci uzaklaşıyormuş gibi başını hafifletti.

“Yok oooooool!”

Üç mızrak namevte doğru uçtu—ve ortadan kayboldu.

“Ne?!”

Gözlerinin önünde az önce yaşananları anlayamadı. Saldırı ona isabet etmiş ama namevt dayanmış olsaydı bunu anlayabilirdi. Oysa mızraklar hiçbir iz bırakmadan yok olmuştu.

“Ha? Şey? N-ne?!”

“…Sana zaman verdim, bulabildiğin tek şey bu muydu? Bunun kozun olması gerekiyordu, değil mi? Hıh. Görünüşe göre ihtiyatlı davranıp sana fırsat vermeme hiç gerek yokmuş. Yeterince zaman harcadım. Artık öl. [Tam Güçlendirilmiş Büyü: Gerçeklik Yarığı].”

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla