Büyücü Kral’ın odasına doğru ilerleyen Neia, midesinden yükselen iğrenç tadı yutmaya çalıştı. Ağzının her yanına kaçamayacağı ekşi bir tat yayılmıştı.
Belindeki deri matarayı alıp içindeki sudan biraz içti.
Suya derinin belirgin tadı sinmişti ve içimi pek hoş değildi. Yine de boğazındaki tahrişi yatıştırdı, ağzında kalan kötü tadı temizledi. Fakat bulantısı geçmedi; su, solgun yüzüne de rengini geri getiremedi.
Neia umutsuzca unutmak istediği, midesini bulandıran o sahneyi hatırladı.
Şehrin dev bir yarı-insan ordusu tarafından kuşatılmasının üzerinden üç gün geçmişti.
Kuşatma başladığından beri ne saldırı ne de görüşme olmuştu. Ancak o gün yarı-insanlar, şu anda bulundukları küçük Roytz şehrinin surlarının hemen ötesine birkaç Kutsal Krallık esiri getirmişti. İstilacılar, iyi eğitimli birinin yay ya da sapanla vurabileceği kadar yakındı. Ne yazık ki surların içinde bunu yapabilecek kimse yoktu.
Neia, Büyücü Kral’ın kendisine ödünç verdiği yayla onları vurabileceğinden emindi. Ne var ki böylesine açık bir saldırı savaşı başlatabilir, on bin kişiyi kırk bin kişiye karşı çatışmaya sürükleyebilirdi. Üstelik esirleri kurtarmak için kapıyı açmaları gerekirdi.
Kapıyı açtıkları anda yarı-insanlar içeri dolacağından bu kesinlikle mümkün değildi. Yapabilecekleri tek şey seyretmekti.
Kadın, erkek ve çocuklardan oluşan esirlerin sayısı yirmiden biraz azdı. Aralarında yaşlı yoktu. Hepsi çıplaktı ve kötü durumdaydı.
Neler olduğunu görmek için toplanan Kutsal Krallık vatandaşları, esirlerin bir tür pazarlık kozu olarak kullanılacağını sanıyordu. Sonra kan dökülmeye başladı.
Yarı-insanlar hiçbir şey olmamış gibi hepsini öldürdü.
Yaklaşık üç metre boyundaki yarı-insanlar boğazlarını parçalayarak cesetleri baş aşağı tuttu. Neia, toprağın büyük miktarda parlak kırmızı kana bulandığını açıkça görebiliyordu.
Ardından cesetleri parçalamaya başladılar.
Neia babasının birkaç kez hayvan kestiğini görmüştü. Fakat aynı işlem insanlara yapıldığında görüntü tamamen farklıydı ve onu derinden sarstı.
Sonra esirlerden geriye kalanlar, etleri daha tazeyken yenildi.
En kötüsü, yenilmeye başladıklarında kurbanlardan bazılarının hâlâ hayatta olmasıydı.
Neia, aç ağızların karnını parçaladığı bebeğin çığlıklarını ve bağırsakları çekilip çıkarılanların feryatlarını hâlâ duyabiliyordu.
Caspond Efendi’yi koruması gerektiğini bahane ederek Remedios’u geride bırakmaları, Gustav’ın akıllıca düşünmesi sayesindeydi. Remedios orada olsaydı savaşı kesinlikle başlatırdı.
“Of.” Neia bir yudum daha su alıp zorla yuttu.
Kusma isteği geldiğinde kendini tutmamanın daha iyi olduğunu söyleyenler vardı. Fakat kusmuk kokarken Büyücü Kral’ın odasına gitmenin kabalık olacağını düşündü.
Nefesini verip soluğunu birkaç kez kontrol ettikten sonra kapısının önünde durdu.
Kapının iki yanında da kimse yoktu.
Bu, yarı-insanlar tarafından kuşatıldıkları için krala düzgün muhafızlar ayıracak kadar personelleri olmadığı anlamına geliyordu.
Neia kapıyı çalıp seslendi. “Majesteleri, ben Yaver Neia Baraja. İçeri girebilir miyim?”
“Evet, gir.”
İzin alan Neia sessizce odaya girdi.
Mobilyaların çoğu yarı-insanlar tarafından parçalandığı için kaldığı yer sade biçimde döşenmişti. Yine de bu oda muhtemelen şehirdeki diğer bütün odalardan daha iyi durumdaydı.
Büyücü Kral sırtı Neia’ya dönük hâlde pencereden dışarı bakıyordu.
“Dışarısı oldukça hareketli. Penceremin altında pek çok kişi koşuşturuyor. Kuşatılmamızın dördüncü günü ama ilk günden beri bu kadar büyük bir telaş yaşandığını sanmıyorum. Yakında saldıracaklarına dair bir işaret mi var?”
Kral, savaşa katılmak istemediğini vurgulamak istercesine vaktini bu odada sessizce geçiriyordu. Yarı-insanlar şehrin dışında mevzilendiğinde düzenledikleri savaş konseyi toplantısına da katılmamıştı.
Kurtuluş ordusunun yöneticileri bundan pek memnun değildi. Fakat başka bir ülkenin kralının işlerine karışmasının uzun vadede kendilerine yarar sağlamayacağını söyleyince kimse ondan bir şey talep edecek durumda kalmadı.
Bunun yerine çeşitli toplantılara Neia gönderiliyordu. Ordu yöneticilerinin onun aracılığıyla krala bilgi vermeye çalıştığını biliyor, bunu neden yaptıklarını da anlayabiliyordu. Ancak katliama tanık olmasının nedeni de buydu.
“…Hayır, düşmanın büyük bir hareketi olmadı. Ama sanırım… gövde gösterisi denebilecek bir şey yaptılar. Nöbet değişimi ve benzeri hareketler de oldu.”
“Anlıyorum. Son hesaplaşma yakın olmalı. Yarı-insanlar halkınızın moralini bozmak istemiştir… Bu arada, sizce kazanabilir misiniz?”
Hayır. Cevap o kadar açıktı ki hemen karşılık verebilirdi.
Her şeyden önce, aralarında çok büyük bir sayı farkı vardı.
On bin insan, kırk bin yarı-insana karşıydı.
Üstelik on bin sayısına çocuklarla yaşlılar da dâhildi. Esir kamplarında hem bedenlerinde hem zihinlerinde açılan yaraları doğru dürüst iyileştirecek ve dinlenecek fırsatı herkesin bulduğu da söylenemezdi.
Genel kabul, kuşatma sırasında savunan tarafın üstün olduğuydu. Fakat iki tarafın gücü daha baştan denk değilse bu kural geçerli olmazdı.
Sıradan insanların ne kadar dayanıksız olduğu düşünülürse onları yarı-insanlarla karşılaştırmak neredeyse anlamsızdı.
Yarı-insanlara karşı düzgün biçimde savaşabilecek kişiler yalnızca paladinler, rahipler ve kadrolu asker denilen meslekten askerlerdi. Doğal olarak bunlardan çok az vardı. Kırk bin kişilik yarı-insan ordusunun karşısında acınası sayıları, bir ateş ejderhasının nefesine su serpmek kadar etkisiz kalırdı.
Peki kazanmaları gerçekten imkânsız mıydı? Tam olarak değil.
Büyücü Kral kozunu kullanmadan bile tek bir kişinin düşmanı geri püskürtmesi mümkündü.
Düşman saflarında olağanüstü güçlü yarı-insanlar yoksa Kutsal Krallık’ın en güçlü paladini Remedios Custodio, muhtemelen kırk binini de biçebilirdi. Elbette yorgunluk ve kritik darbeler alma ihtimali hesaba katılmazsa.
Ancak saldıran orduda Remedios kadar güçlü bir savaşçı bulunmadığının garantisi yoktu. Hatta böyle birinin bulunması daha olasıydı.
Neia daha önce bu şehri yöneten Güçlü Kral Buser’i hatırladı. Büyücü Kral’ın önünde bir çöp torbası gibi yere serilmişti ama bunun tek nedeni kralın ondan çok daha güçlü olmasıydı. Hem de ezici ölçüde. Neia ne yaparsa yapsın Buser gibi birine karşı asla kazanamazdı.
Kutsal Krallık’ın en güçlü paladini kadar güçlü, hatta ondan da güçlü başka bir yarı-insan lordun bulunması son derece mümkündü. Neia’nın gözünde böylesine büyük bir gücü doğru biçimde ölçmek bile imkânsızdı.
Üstelik gerçekte yorgunluk da hesaptan çıkarılamazdı. En güçlü savaşçı bile yorulurdu. Büyüyle geçici olarak toparlanmak mümkündü ama sorun sonsuza dek ortadan kalkmazdı.
Remedios on bin kişilik bir orduyu katledip tükenmiş durumdayken düşman saldırırsa onu yenmek için ortalama güce sahip bir yarı-insan bile yeterli olurdu. Sayılar gerçekten güçlüydü.
Ama bu farkı etkisiz hâle getirmenin bir yolu olsaydı… Neia’nın bakışları, hâlâ sırtı kendisine dönük duran yüce krala kaydı.
Mutlak güç.
Bu dünyanın ötesine geçmiş bir varlık, bir Overlord.
Büyücü Kral Ainz Ooal Gown. Tek umutları oydu.
Neia onun hükümdarlara yaraşır sırtına dalmışken soruyu cevaplamadığını fark edip aceleyle konuştu. “E-emin değilim!” Telaşlandığı için sesi düşündüğünden biraz yüksek çıkmıştı. Yüzü kızarınca normal sesine döndü. “Elimizden gelenin en iyisini yapabiliriz ancak.”
Kral onun sıkıntısını fark etmemiş gibiydi ve başka bir soru sordu. “Anlıyorum. Düşmanla ilgili yeni bir bilgi var mı? Ya da Jaldabaoth’un orada olup olmadığına dair?”
“Geçen günden beri hiçbir şey değişmedi. Onu saflarında görmedik.”
“Hımm. O hâlde üzgünüm ama savunmanıza yardım etmem zor. Harcadığım manayı geri kazanamazsam başımız derde girer. O da manam azaldığında saldırmayı hedefliyor olabilir; bunu hesaba katmalıyız.”
“Elbette. Bu konudaki tutumunuzu herkes anlıyor, Majesteleri.”
Bir keresinde Jaldabaoth’a benzeyen bir iblis gördükleri bildirilmişti. Fakat Neia bunu doğrulayacağını söyleyince birden muhtemelen yanıldıkları söylenmişti. Toplantıdaki havadan anlaşıldığı kadarıyla savaş konseyi üyeleri, Neia yokken anlaşıp krala yanlış bilgi vererek onu kandırmaya çalışmıştı.
Sırf namevtlerden nefret ettikleri için başka bir ülkenin kralına yalan söyleyecek bu insanların iyi niyetten zerre kadar nasibi yok… Böyle kapana kısılmış olsak bile saygıyı hak eden biriyle görüşürken gururumuza yakışır biçimde davranmamız gerekmez mi?
“Sizce yarı-insanlar nasıl hareket edecek?”
“Bugüne kadar yalnızca batı kapısındaydılar ama güçlerini böldüler ve daha küçük bir grubu doğu kapısına gönderdiler. Yaklaşan savaşa hazırlanıyor olabilirler.”
“Demek kuşatma silahı yapacak kadar zamanları oldu? Sanırım bunun iyi bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle de sizi aç bırakarak teslim almaya çalışmadıkları için.”
Neia mevcut durumun iyi olup olmadığından emin değildi. Fakat düşman onları açlıktan tüketmeyi seçse buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey olmadığı doğruydu.
Çevrede çoğunlukla hiçbir özelliği olmayan düz araziler uzanıyordu. Şehirden çıkıp saldırmaları anında ezici bir yenilgiyle sonuçlanırdı. Sayı farkı düşünüldüğünde surların üzerinde savunma yapmak, çatışmayı yalnızca biraz daha çekişmeli hâle getirirdi. Elbette bu, ezici derecede kötü ihtimallerin oldukça kötü ihtimallere dönüşmesinden ibaretti.
“Ne kadar yiyeceğimiz olduğunu bilmelerinin bir yolu olmadığı için böyle davranıyor olabilirler. Fakat asıl neden, bu küçük şehri ele geçirmenin zor olduğunu düşünmemeleri olsa gerek.”
“Kutsal Krallık’a girerken gördüğümüz suru aştılar. Bu savunma yapılarının gözlerinde hiçbir şey gibi görünmesi doğal… Yarı-insanlara üstünlüklerini kaybettiklerini düşündürecek kadar iyi direnirseniz aç bırakma yöntemine geçerler. İşte o zaman durum gerçekten zorlaşır.”
Sanki kazanılması imkânsız bu savaşın ötesinde asıl savaşın başladığını söylüyordu.
“Majesteleri, sizce bundan sonra ne olacak?”
“Bundan sonra olaylar nasıl gelişir? Ben de senden fazla bilmiyorum. Açıkçası böyle kuşatma altında kalmak mat olmakla aynı anlama gelebilir. Bir yere ancak takviye geleceğini biliyorsanız kapanmalısınız. Ya da rakibinizin herhangi bir nedenle süre sınırı varsa. Oysa düşman bölgesinin tam ortasındayız. Yalnızca şehri elde tutmak şansınızı pek artırmıyor.”
“Burada esir tutulan soyluları güneye gönderdik. Bu yüzden takviye gelme ihtimali tam olarak sıfır değil.”
Böyle söylemişti ama kayda değer bir yardım bekleyemeyeceklerini biliyordu.
Güneyden gelecek birliklerin onlara ulaşmak için güney cephesindeki yarı-insanları aşması gerekirdi. Takviye bir şekilde gelmeyi başarsa bile buraya vardığı anda kırk bin yarı-insanla savaşmak zorunda kalacaktı.
“Eh, bu güzel olurdu.”
Neia’ya zerre kadar inanmış görünmüyordu.
Zaten neden inansındı? Bu durumdan tek bir kayıp bile vermeden çıkmanın tek yolu—
Neia istemeden aklına gelen düşünceyi bir kenara itti.
Büyücü Kral bu ülkeye Jaldabaoth’la savaşmak için geldi. Manasını harcatıp kazanma ihtimalini düşürmek affedilemez bir şey olur.
“…Orklar üzerinde kullandığım ışınlanmayı tekrar kullanabilmem biraz zaman alacak ama ara sıra Büyü Krallığı’na dönmek için kullandığım yöntem hâlâ hazır. Muhtemelen birkaç düzine kişiyi taşıyabilirim ama kimi götüreceğinize karar veremezsiniz. Sanırım vermek de istemezsiniz.”
“Duygularımı anladığınıza sevindim, Majesteleri.”
En azından Caspond’u güvenli bir yere götürmesini istemesi gerekip gerekmediğini düşündü. Fakat aynı zamanda bunun gerçekten iyi bir fikir olup olmadığını merak ediyordu.
Başka bir ülkenin kralı korkunç bir iblisle yüzleşmek için savaş alanına çıkma tehlikesini göze almıştı. Buna karşılık kendi ülkesinin yöneticileri, kraliyet kanı taşıyan bir adamın kaçmasına yardım etmesini istiyordu. Bundan daha utanç verici bir şey düşünmek zordu.
Neia bu düşüncelere dalmışken kral, odaya girdiğinden beri ilk kez arkasını döndü.
Boş göz çukurlarındaki kırmızı alevler doğrudan ona bakıyordu. Bu gözler ilk başta onu korkutmuştu. Fakat ilk şaşkınlığı geçtikten sonra aslında oldukça etkileyici olduklarını düşünmeye başlamıştı.
“Ben şöyle düşünüyorum, Baraja-san. Burada düşmanla çarpışmak zorunda kalmanız, üstlerinizin yol açtığı aptallığın sonucu. Tek bir yaver bunu aşamaz. Kendi çıkarını gözetmeyi düşündün mü? …İstersen ülkem seni kabul eder. Paladin olmak için eğitim gördüğüne göre yeteneklerini orada da kullanabilirsin.”
Neia ne cevap vereceğini bilemeden tereddüt etti.
Kendisini düşündüğü için derinden etkilenmişti. Ancak teklifini kabul ederse kaybedeceği şeyleri düşünmek onu korkudan titretti.
Anne babasının krallık uğruna yapmış olması gereken fedakârlıklar.
Memleketine duyduğu sevgi.
Atalarının ülkesine bir daha asla dönemeyeceği bir gelecek.
Az sayıdaki arkadaşıyla ilgili anıları.
Düşünceler bir girdap gibi kabarıp söndü. Ancak bir tanesi kalmıştı ve hepsinden daha önemliydi.
Ben Paladin Tarikatı’nın bir üyesiyim.
Adaletin ne olduğundan hâlâ emin değildi. Yine de başı dik söyleyebileceği bir şey vardı.
“Yine de bu krallığın bir tebaası olarak kurtarabildiğim kadar çok insanı kurtarmalıyım. Güçsüzleri korumak, zorluk çekenlere yardım etmek son derece doğaldır.”
Büyücü Kral hareket etmeyi kesti. Öyle ani durmuştu ki sanki donmuş gibiydi.
“…Hımm.”
Böyle mırıldanıp elini çenesine koydu.
Görünüşe göre Neia’nın söyledikleri onu etkilemişti. Kızı çok dikkatle inceliyordu.
Ama çok sıradan bir şey söyledim… Neia kendini biraz tuhaf hissetti.
“Yarı-insanlar saldırdığında batı kapısındaki surda görevlisin, değil mi? Buradan bakınca şehrin sol tarafında? Orası tehlikeli bir mevzi. Seni kurtaracağımı sanıyorsan büyük hata ediyorsun.”
“Bunun farkındayım.”
Okçuluk becerisi yüzünden Neia ön saflarda savaşacaktı. Öleceği neredeyse kesindi. Bu bir savaştı ve kendisini olacaklara hazırlamıştı.
Dudaklarını sıkarak doğrudan ona baktı.
“Ah, bunlar onun gözleri. Bu gözleri beğendim.”
Kendi kendine konuşuyor gibiydi ama Neia istemeden kızardı. Bunu özel bir anlam yükleyerek söylemediğinden emindi. Yine de böylesine büyük saygı duyduğu birinden kendisine yöneltilen beğendim sözcüğünü duymak onu fazlasıyla etkilemişti.
“Pekâlâ… Sanırım sana birkaç eşya ödünç vereceğim, Baraja-san. Onları iyi kullan.”
Havadan şaşırtıcı derecede büyük bir nesne çıkardı. Daha önce arabada birden yayı ortaya çıkarıp onu şaşırttığında da aynı şeyi düşünmüştü. Neia, büyünün mucizelerinin hiç bitmediğini bir kez daha anlıyordu.
Ortaya çıkan büyülü eşya Neia’nın daha önce gördüğü bir şeydi. Kaplumbağa kabuğuna benzeyen deseniyle yeşil büyülü zırhı Güçlü Kral Buser giymişti.
“B-bu…!”
“Eminim işine yarayacaktır. Seni korumaktan söz ediyorum.”
Zırh Neia’nın giyemeyeceği kadar büyüktü. Aslında insan boyutlarına hiç uygun değildi. Fakat büyülü zırhlar hakkında bildiklerine bakılırsa sorun çıkmayacağını düşündü.
Normal bir zırhı yeniden bedene uydurmak için demircilik gerekirdi. Üstelik ne kadar değiştirilebileceğinin de bir sınırı vardı. Açıkçası bir şeyi bu kadar küçültmek normalde imkânsızdı.
Fakat büyülü zırhlar farklıydı. Kuşanmak için özel koşullar gerekmiyorsa hemen herkes onları giyebilirdi. İşlevlerinde büyük bir değişiklik olmaz, zırh kendisini kullanıcının bedenine uydururdu.
Kuramsal olarak başparmak büyüklüğünde bir zırh yapıp sonradan bir deve giydirmek tamamen mümkündü. Ancak zırhın dayanıklılığı yine kullanılan malzemenin miktarına ve kalitesine bağlıydı. Zırh aslında bir yüzük büyüklüğündeyse büyüsü yarısı kadar bile etkili olmazdı. Böylece büyüye ya da aşındırıcı saldırılara karşı zayıf kalır ve eşya kırma yeteneklerine kolayca yenik düşerdi.
Dünya bu kadar kolaylık sağlamıyordu ve böylesine açık boşluklara izin vermiyordu. Ne olursa olsun Buser’in zırhının, kimse giymediği hâlde böylesine büyük olduğuna bakılırsa son derece dayanıklı olduğundan emindi.
“Sana vereceğim üç şey daha var.” Büyücü Kral eşyaları uzattı. “Bu taç, şu eldivenler ve bu kolye. Üzerindekilerden herhangi biriyle çakışmıyorlar, değil mi?”
“H-hayır. Zaten hiçbir büyülü eşyam yoktu.”
“Mükemmel. O hâlde ne işe yaradıklarını kısaca açıklayayım.”
Psişik Savunma Tacı’nın işlevi adından anlaşılıyordu. Kullanıcının zihnini cazibe ya da korku gibi niteliklere sahip saldırılardan koruyordu. Tek sorun, üzerine gelen büyüleri tamamen etkisiz kılarken özel yeteneklere karşı hiçbir işe yaramamasıydı. Olumlu etkileri de önlediğini unutmamak gerekiyordu.
Eldivenler, Okçu Eldivenleriydi. Anlaşılan atış becerisi gerektiren bazı büyüler vardı ve Büyücü Kral bunları ilk başta bu nedenle yaptırmıştı. Fakat daha sonra o tür büyüleri kullanmayı bırakınca bütün bu eşyalar depoda boş boş beklemişti.
Kolye ise mana harcayarak Üçüncü Kademe inanç büyüsü [Güçlü İyileştirme]’yi kullanmayı sağlayan bir eşyaydı. Kullanıcının yeterli manası bulunduğu sürece büyü istenildiği kadar kullanılabilirdi. Ancak anlaşılan normalde gerektirdiğinden çok daha fazla mana harcıyordu. Neia kendi az miktardaki manasıyla onu güvenle yalnızca bir kez kullanabileceğini düşündü. Zamanlamasını dikkatle seçmesi gerekecekti. Bu eşya kralın ve halkının yaptığı bir şey değildi; görünüşünü beğendiği için satın almıştı.
Kolye büyük bir özenle yapılmıştı; yeşil bir mücevher tutan tanrıça biçimindeydi. Kralın görünüşünü beğenmesine şaşmamak gerekirdi.
Karşısına böylesine etkileyici bir eşya takımı konunca Neia başını iki yana salladı.
“Ö-özür dilerim, Majesteleri. Bu eşyaları ödünç alamam.”
Teklif ettiği eşyaların her biri son derece değerli olmalıydı. Neia bunları kuşanmış hâlde savaşta ölürse eşyalar kuşkusuz yarı-insanların eline geçecek ve düşmanı daha da güçlendirecekti. Ya da bedeni savaşın karmaşasında kaybolabilir ve bütün değerli eşyalar onunla birlikte yitebilirdi. Üstelik yayı zaten ödünç almıştı. Kralın iyiliğinden daha fazla yararlanması doğru olur muydu?
Aslında savaşa gitmeden önce yayı geri vermeliydi.
“Neden? Yaklaşan savaşta işine yarayacaklar. Bir savaşçı olarak kolyeyi kullanacak kadar manan olmayabilir ama denemeye değer.”
Kralın sorusuna karşılık Neia kaygılarını dürüstçe anlattı. Kral hafifçe güldü.
“Öyleyse şöyle yapalım. Bana geri vermeye kesin kararlı olarak savaşa git.”
Elbette niyeti buydu ama yalnızca kararlı olmanın bu korkunç durumun üstesinden gelmeye yetmeyeceğini düşünüyordu. Bunu söylediğinde kral eliyle itiraz etmemesini işaret etti.
“Sorun değil, al onları. Büyülü eşyalarımın yerini bulabilen bir büyüm var. Eşyaların sende olduğunu hatırlarım; kaybedersen de bu büyüyü kullanıp onları bulurum.”
“Emin misiniz, Majesteleri?”
“Eminim. Şimdi… çekinmene gerek yok. Al onları.”
Yüz ifadeleri olsaydı şu anda gülümsediğinden emin olurdu; onunla o kadar nazik konuşmuştu.
Böyle bir iyiliği reddetmek kabalık olurdu. Eşyaları kullanmayı ve kaybederse nasıl özür dileyeceğini düşündükten sonra…
“Ee? Onları bana geri vereceğine söz vermeyecek misin?”
“!”
Sağ salim geri dön. Sözlerinin taşıdığı anlam Neia’nın gözlerini doldurdu. Hayatında anne babası dışında ona böylesine iyi davranan pek az kişi olmuştu.
Neia dudağını ısırıp başını eğerken Böylesine iyi bir kral tarafından yönetildiği için Büyü Krallığı çok şanslı, diye düşündü.
“Teşekkür ederim! Onları mutlaka geri vereceğim!”
“…………Güzel.”
Başını kaldırınca gözlerinin kenarında biriken yaşları sildi.
Zırhı hemen giyemezdi ama kolyeyi, eldivenleri ve tacı anında kuşanabilirdi. Önce kolyeyi boynuna taktı.
Kolyeyi boynuna geçirdiği anda, eşyanın yeteneğini kazanırken nasıl kullanılacağına dair bilginin içine aktığını hissetti. Kendi bedeninin bir uzantısı gibiydi. Kollarından ve bacaklarından korkmadığı gibi bu his de ona son derece doğal geliyordu.
Sırada taç vardı. Onu taktığında özellikle farklı bir şey hissetmedi. Ancak dinlediği açıklamaya bakılırsa etkisi tetiklendiğinde bunu anlayacağını düşündü.
Son olarak eldivenleri taktı.
Bunlar ise tam tersine son derece belirgin bir değişim yarattı.
İçinde güç kabardı.
Daha önce güç artıran büyülere maruz kalmıştı ve bu his onlarla aynıydı. Sanki bedenindeki kas miktarı birden artmış gibi hareketleri hızlanıp keskinleşti. Üstelik daha küçük ayrıntıları seçebiliyor; kalbiyle akciğerleri belirgin biçimde daha iyi çalıştığı için dayanıklılığının arttığını hissediyordu.
Sanki bedeni bir anda çok daha güçlü olmuştu.
“Vay canına…”
Antrenmandan kaynaklanan değişimler azar azar gerçekleştiği için onları pek fark etmezdi. Fakat yeteneklerindeki bu gelişme o kadar büyüktü ki görmezden gelmesi imkânsızdı.
Şaşırtıcı olan bir başka şey de bir an önceki hâliyle şimdiki hâli arasında hiçbir uyumsuzluk hissetmemesiydi. Geçiş tamamen pürüzsüz gerçekleşmişti.
“Büyü gerçekten inanılmaz…”
Mırıldanmasını duyan Büyücü Kral omuz silkti. “Gerçekten öyle. Beni şaşırtan asıl şey gündelik büyülerdi.”
“Sizi şaşırttı mı?”
“Çünkü şeker ve karabiber gibi şeyler üretebiliyorsunuz. Buz yapmak mümkün; harcanan manaya değmediği söylense de cevher bile yaratılabiliyor. Büyülü eşyalar günlük ihtiyaçları karşılayabiliyor, hatta bütün bir şehrin su gereksinimini sağlayabiliyor… Bu tür nesneler, bu dünyanın kültürünün gelişiminde büyük rol oynuyor gibi görünüyor.”
“Ah… öyle mi düşünüyorsunuz?”
Neia, Büyücü Kral kadar büyük bir büyü kullanıcısının böylesine sıradan bir şeye neden şaşırdığını anlamıyordu. Ancak kral buna inanıyorsa doğruluğundan kuşkulanması için hiçbir neden yoktu. Gündelik büyünün pek çok açıdan gerçekten işe yaradığını da hemen kabul ediyordu. O olmasa günlük işlerin birçoğu oldukça zahmetli hâle gelirdi.
“Slime’lardan yararlanan kanalizasyonlar—daha doğrusu, onların içinde birlikte yaşama biçimleri… Ah, lafı uzatmaya başladım. Muhtemelen yapacak daha önemli işlerin vardır, Baraja-san. Endişelenme, seni işinden alıkoymayacağım.”
Açıkçası Neia, kralın yardımcısı olmaktan daha önemli bir iş bulunmadığını düşünüyordu. Fakat savunmadaki herkesin yardıma ihtiyacı olduğuna göre aslında yapması gereken pek çok şey vardı. Ana görevi nöbet tutmaktı; herkesin yapabileceği ama yine de kritik önem taşıyan bir işti.
“Teşekkür ederim, Majesteleri. Sağ salim dönmek için elimden geleni yapacağım.”
“Güzel. Başın derde girerse doğu kapısına kaç. Hayatta kalmayı başarabileceğin tek yer orası gibi görünüyor.”
Neia, Buser’in zırhını eline alıp eğildi ve kralın odasından çıktı.

Savaş odasında Remedios Custodio, askerleri en iyi nasıl dağıtacaklarını düşünmek üzere üç paladinle görüşüyordu.
Remedios diğer işlerin neredeyse tamamını eline yüzüne bulaştırma eğilimindeydi. Buna karşılık savaş söz konusu olduğunda son derece keskin bir zihne sahipti. Küçük kız kardeşi ona Zekânda hiçbir sorun yok; yalnızca ders çalışman gerekiyor derdi. Fakat bu öğüdü dinleseydi savaşla ilgili her konuda muhtemelen bu kadar üstün olamazdı.
Zekâ, yetenek ve güzellik verilmiş kız kardeşinden farklıydı.
Biz on bin kişiyiz. Tahminlere göre karşımızda kırk bin kişi var. Zafer koşullarımız, güneyden takviye gelene kadar dayanmak ya da düşman ordusunu geri çekilmeye zorlamak… Benden on tane olsaydı belki bir şansımız olurdu…
Güçleri nedeniyle seçilen Dokuz Renk üyeleri burada olsaydı savunmacılar düzgün bir mücadele verebilirdi. Ancak gerçek acımasızdı.
Zaman kazanma şansımız olsun istiyorsak düşmanın ilk saldırısına büyük hasar vererek karşılık vermeliyiz. Bu onları temkinli davranmaya iter ve bize biraz soluklanma fırsatı verir. Düşman gerçek gücümüzün ne kadar olduğunu bilemez.
Önleyici saldırı düzenleme fikri de ciddi biçimde değerlendirilmişti.
Bu plana göre askerlerini doğu kapısında yoğunlaştırıp şehirden çıkacak, oradaki düşman güçlerini tek hamlede yok edeceklerdi. Sonra batı kapısına geçebilirlerdi.
Fakat böyle bir saldırının nasıl sonuçlanacağı belliydi. Plan kuşkusuz başarısız olurdu. Doğudaki küçük düşman müfrezesini, düşmanın ana kuvveti batı kapısını aşmadan önce yenemezlerdi. Bu da şehrin düşmesi demekti.
Sayılar arasındaki fark gerçekten büyük bir sorundu. Kazanmak için bu farkı kapatmanın bir yolunu bulmaları gerekiyordu.
Ama bunun gerçekleşme ihtimali yok.
Remedios kaşlarını çatıp haritadaki taşları gelişigüzel hareket ettirdi.
Aklında birden bir fikir doğmasını umuyordu. Fakat kurtuluşa giden hiçbir yol karşısında belirmedi.
“Aklınıza iyi bir fikir geliyor mu?”
“Şey, ben…”
Diğer paladinlerin önerilerini dinleyip reddetmiş, daha fazlasını istemiş ve aynı döngüyü tekrar tekrar yaşamıştı. Sonunda herkesin fikri tükenmişti. Odaya ağır bir sessizlik çöktüğü sırada kapı çalındı.
Remedios’a göre kapının çalması tam zamanında gelen bir kurtuluştu.
“Demek buradaydınız, Komutan.”
İçeri giren kişi yardımcısı Gustav Montagnés’ti. Daha uygun bir zamanda gelemezdi. Odadaki diğer herkes de aynı şeyi düşünmüş olmalıydı; kasvetli yüzleri umutla biraz aydınlandı.
“Evet, hem de tam zamanında geldin. Durumla ilgili düşüncelerini söylemeni istiyorum.”
Çenesini masaya serilmiş şehir haritasına doğru uzattı. Gustav kısa süre o tarafa baktı ve ne demek istediğini hemen anlamış gibi göründü.
“Aklıma gelen bir şey varsa hepsini memnuniyetle paylaşırım. Fakat önce, sakıncası yoksa birkaç konu hakkında görüşünüzü almak istiyorum.”
“Hımm? Neden sakıncası olsun? Söyle.”
“Pekâlâ…” Gustav sesini biraz alçalttı. “Açık konuşmak gerekirse sıkıntılı bir gelişme yaşandı. Halktan bazıları Büyücü Kral’ın savaşa katılmasını istiyor.”
Büyücü Kral bu kez savaşmayı düşünmüyordu. Harcadığı manayı geri kazanması gerekiyordu. Ayrıca Jaldabaoth’un burada daha fazla mana kullanmaya zorlamak için plan yaptığı ihtimaline karşı hâlâ dikkatliydiler.
Kız kardeşi Kelart manasını bir günde geri kazanırdı. Bu nedenle ilk gerekçe Remedios’a pek mantıklı gelmiyordu. Ancak kral, şehri geri alırken harcadığı mana miktarını bir insanın kullandığı aynı miktarla karşılaştırmanın doğru olmadığını söyleyince diğer herkes bu açıklamayı kabul etmişti. Remedios da konuyu bir daha açmadı. Orada rahipler bulunduğuna göre, açıklamayı herkes makul buluyorsa aksini düşünmesi için bir neden yoktu.
İkinci gerekçeye ise Remedios bütün kalbiyle katılıyordu.
Jaldabaoth’un yarı-insan ordusunun arasında saklanmadığını kim söyleyebilirdi?
Kralı buraya Jaldabaoth’la savaşması için getirmişlerdi. Remedios ikisinin birbirini ortadan kaldırmasına sevinirdi ama kralın yenilmesini istediği söylenemezdi. Namevtlerden büyük nefret duysa bile kralın bütün gücüyle savaşabilmesini sağlamanın mantıklı olduğunu düşünüyordu. Şehirdeki birkaç soylu, kral itirazlarına rağmen savaşa katılırsa ellerinden geldiğince ödeme yapmayı teklif etmişti. Söyledikleri miktar Remedios’un bile gözlerini yuvalarından çıkaracak kadar büyüktü. Buna rağmen kral reddetmişti.
“Ee, sorun ne? Savaşmayacağını zaten biliyoruz. Bunu halka açıkça söyleyin.”
“Komutan, bunu onlara söyleyemem. Şanssızsak—hatta buna bile gerek yok—çok daha kötü bir şeyin başlamasına yol açabilir.”
“Neden?”
Anlayamıyordu. Kralın savaşa katılmamasında nasıl bir sorun olabilirdi?
Gustav onun bu masum sorusu karşısında kaşlarını çattı.
“Şehri geri alışımıza tanık olan halk, yalnızca paladinlerle mümkün olmayan şeylerin Büyücü Kral yardım ettiğinde kolayca yapılabildiğini gördü.”
Remedios onun ne demek istediğini hâlâ hiç anlamıyordu.
“Kabul etmek hoş değil ama bu doğru, değil mi? Sorun ne?”
“Asıl mesele, Büyücü Kral’a bizden daha çok güvenmeleri. Buradaki en güçlü kişi olduğuna inandıkları kralın şehir savunmasına katılmadığını öğrenirlerse moralleri bir anda çöker.”
“Ona güvenmek mi…? O bir namevt!”
“Doğru, ama şehri kurtaran ve esirleri serbest bırakan da oydu. Halkın gözünde Büyücü Kral bir kahraman.”
“Kahraman mı?” diye sertçe karşılık veren Remedios gözlerini hızla kırpıştırdı. “Onu mu kahraman sanıyorlar? Yaşamdan nefret eden, ölümü seven bir namevti? Rehineleri terk etti—hayır, doğrudan öldürdüğünü söylemek daha doğru!”
“Yine de öyle düşünüyorlar. En azından şimdilik yalnızca kahraman sayıyorlar. Böyle devam ederse halkın onu kurtarıcıları olarak görmeye başlaması uzun sürmeyebilir. Hatta kutsal kral olarak—”
“—Kutsal Hanım.” Remedios yüzünü buruşturdu. “Bunu sayısız kez söyledim ama Kutsal Hanım Calca bir yerde esir tutuluyor. Bundan eminim. Jaldabaoth’la savaştan sonra paladinlerle rahiplerin cesetleri her yere dağılmıştı ama ne Kelart ne de Kutsal Hanım oradaydı. Gerçekten ölmüş olsalardı cesetlerini götürmek için hiçbir neden bulunmazdı. Onları rehine olarak kullanmayı planlıyor olmalı.”
“Bağışlayın, Komutan, fakat artık Kutsal Hanım’ın ülkeyi yönetmekte zorlanabileceği bir noktadayız.”
“Ne demek istiyorsun?”
“…Surun aşılmasına izin verdik ve yarı-insanlar sınırlarımızı geçerken yalnızca izledik. Kendilerini koruyacağı kesin olan mutlak bir hükümdara hizmet etmek isteyenler çıkacaktır.”
“Ama o… O bir namevt!”
“Kendimi tekrarlıyorum ama bunun önemi yok. Onları çektikleri acıdan kurtaran kişi o!”
Remedios bunu kabul edemiyordu.
“Savaşan yalnızca o değildi! Biz de Kutsal Hanım’ın sancağı altında oradaydık, değil mi?”
“Evet, oradaydık. Biz de halk da savaştı. Ama bunu hesaba katsak bile kral daha fazla başarı kazanırsa halkın gözünde daha da yükselecek. Pek çok kişinin onu yeni hükümdarları olarak karşılamasından korkuyorum.”
“Ne?!” diye bağırdı Remedios. “Bu neden olsun?! Kim onu yalnızca kahraman saymakla kalmayıp Kutsal Hanım’dan üstün görür?! Sen ne saçmalıyorsun?!”
“Ama halkın gözünden bakarsak—”
“Aklı başında biri bir namevt hakkında nasıl böyle düşünebilir?! Kutsal Hanım’ın onlar için ne kadar uğraştığını, mutlu olmaları için ne fedakârlıklar yaptığını biliyorlar mı? Halk—”
“Lütfen, Komutan!”
“Nasıl sessiz kalabilirim?! Söyle bana, Gustav, nasıl?! Şu anda ciddi misin?!”
Şiddetli duyguların seline kapılan Remedios yumruklarını masaya indirdi.
Kendisi de yaşayan bir efsaneydi ve muazzam bir güçle vurmuştu. Darbesi masayı delip geçti; yalnızca dokunduğu bölüm kopup yere savruldu. Masanın kenarı sanki bir dev tarafından sıkılıp çekilmiş gibi tuhaf biçimde eğilmişti. Bu görüntü öfkesinin büyüklüğünü açıkça gösteriyordu.
“Komutan, lütfen sakin olun! Kutsal Hanım’ın ne kadar yüce ve merhametli olduğunu biliyoruz. Bir namevt onunla asla kıyaslanamaz! Ancak bunu bilmemizin nedeni ona yakın olmamız!”
“Sen aptal mısın?! Onunla hiç görüşmemiş olmaları, başka bir ülkeden gelen namevte kendi ülkelerinin hükümdarından daha çok saygı duyacakları anlamına gelmez. Durup dururken böyle bir sonuca varıyorsun!”
“Komutan!” diye neredeyse çığlık attı Gustav. “Büyücü Kral başka bir ülkenin hükümdarı ve bir namevt, ama onları çektikleri acıdan kurtardı! Bizim—Kutsal Hanım’ın—onlar için yapamadığı şeyi yaptı!”
Gustav bütün bunları bir solukta haykırdıktan sonra odayı yalnızca hızlı nefeslerinin sesi doldurdu.
“…Siz ne düşünüyorsunuz?”
Remedios odadaki diğer paladinlere sessizce seslenince birbirlerine baktılar. Sonra içlerinden biri konuşma cesaretini toplayıp cevap verdi.
“Biz Büyücü Kral’ı kesinlikle bir kahraman olarak görmüyoruz. Fakat halktan bazılarının böyle düşündüğünü biliyorduk.”
Ardından bir başkası konuştu.
“Pek çok kişi şehri yalnızca bir kişinin yardımıyla—hatta aslında tek başına—ele geçirdiğini biliyor. Savaşı görmeyenler de hikâyeyi ağızdan ağıza duydukça onu giderek daha büyük bir kahraman sayıyor.”
Sonra bir diğeri söz aldı.
“Büyücü Kral’ın müttefiki, hatta dostu bile olmayan ve kriz içindeki bir ülkeye tek başına yardım etmeye geldiği doğru. Namevt olduğu gerçeğini bir kenara bırakırsak… bu oldukça kahramanca bir davranış.”
Anlaşılan gerçeği kabul edemeyen tek kişi Remedios’tu. Bunu bildiğine göre Gustav’ın sorusuna nasıl cevap vermeliydi?
Bir kahraman savaşa katılmayı reddederse savunmacıların morali kuşkusuz düşerdi. Halk bunun nedenini merak etmeye bırakılırsa ciddi bir sorun da çıkabilirdi. Düşman sayıca onlardan dört kat fazlaydı. Böyle bir orduya bu şartlarda karşı durmanın yarattığı zihinsel baskı düşünüldüğünde üzülmeleri belki de son derece doğaldı.
“…Kralı kötü biri gibi gösterirsek bir taşla iki kuş vururuz. Halka artık bize yardım etmeye hiç niyeti olmadığını söylesek nasıl olur?”
“Böyle bir yalan büyük zarar verir,” dedi Gustav. “Halkın ruh hâli patlamak üzere olan bir baraj gibi. Bir gün gerçeği öğrenip onları kandırdığımızı anlarlarsa bunun geri dönüşü olmaz.”
“Ama bunu yalan olmayacak biçimde söyleyebiliriz.”
“Halk yalan olduğunu düşünürse yalan sayılmaz mı?”
“Öyleyse kralın onlarla bir daha görüşmesini engellememiz yeterli.”
“…Bir isyan çıkar ve biri özellikle onunla görüşmek isterse o kişiyi öldürecek misiniz?”
“…Bunu yapmak istemem.”
Gustav derin bir iç çekti. “Yapabileceğimiz bir şey kalmadı. Büyücü Kral şimdiden gereğinden fazlasını yaptı. Şehri kendi başımıza geri alabilseydik durum bu noktaya gelmezdi… En kötü ihtimalle ülke gerçekten ikiye bölünebilir. Büyücü Kral bu toprakların ülkesine bağlı bir bölge olduğunu ilan ederse onu kim durdurabilir?”
“Bu ülke Kutsal Hanım’a ve burada yaşayan halka ait, bir namevte değil! Komşu ülkelerin daha en başta böyle bir şeyi kabul edeceğini mi düşünüyorsun?” Yumruklarını bir kez daha masaya indirdi.
Gustav sakin ama kararlı bir tavırla cevap verdi. “Evet, kabul edeceklerini düşünüyorum. O şehirdeki canavarları siz de gördünüz. Hiçbir devlet böylesine korkunç askerî güce sahip bir ülkeyi karşısına almak istemez. Gücümüzü kaybederken bize sırt çevirmek onlar için daha akıllıca olur… Üstelik topraklarımızın bir bölümünü kendine bağlarsa Büyü Krallığı yeni toprağını savunmak için güçlerini bölmek zorunda kalır. Çevredeki pek çok ülke bunu kendi yararına görür. Bölge halkı da isterse kralın harekete geçmek için kusursuz bir gerekçesi olur.”
“…Yani efendim, halkını koruyamayan bir ülke yerine namevtlerin ülkesinin parçası olmayı tercih edeceklerini mi söylüyorsunuz?”
Gustav başını sallayıp paladinin sorusunu cevapladı. “Tam olarak bunu söylüyorum.”
“Söyle bana, Gustav. Onu buraya getirmem hata mıydı?”
“Hayır, Komutan. O sırada en doğru seçimdi. Fakat gücüne fazla bel bağladığımız da doğru. Daha önce söylediğim gibi, o iki esir kampını kendi başımıza kurtarabilseydik işler böyle sonuçlanmazdı. Halk Büyücü Kral’dan hâlâ korkabilir ve ona düşmanlık besleyebilirdi.”
“…Ne yapmalıyız?”
“Halka söyleyecek bir şey bulup zaman kazanacağız. Sonra o dev orduyu kralın yardımı olmadan geri püskürteceğiz. Bunu başaramazsak… gelecekte Jaldabaoth yenilse bile çatışmalar sürebilir.”
Remedios tavana baktı.
“…Öyleyse bunu yapmak zorundayız. Şu Büyücü Kral… Acaba başından beri bunları mı planlıyordu?”
“Bilmiyorum… Gerçekten bilmiyorum. Ama bu kadarını hesaplamış olabilir.”
“Demek topraklarını genişletme hırsı olabilir? Büyü Krallığı oldukça küçük, değil mi?”
“O kadar küçük olduğunu sanmıyorum. Fakat yalnızca bir şehirle çevresinden ve çok sayıda namevtin ortaya çıktığı söylenen düzlüklerden oluşuyor.”
Asıl amacının bu olduğu sonucuna varmak kolaydı.
“Şu iğrenç namevt! Keşke Momon’dan yardım isteseydik.”
“Momon’la da aynı şey yaşanabilirdi. Ancak muhtemelen Büyücü Kral kadar büyük bir etki bırakmazdı. Bir kralın tek başına gelmesi insanların zihninde derin bir iz bırakıyor. Üstelik bir namevt, yani ülkemizin doğal düşmanı olması da cabası.”
Demek kötü biri iyi bir şey yapınca göze olduğundan da iyi mi görünüyor?
“…Lanet olsun.”
Sessiz odada Gustav’ın kendi görüşünü sorduğunu fark edince ona talimat verdi.
“Caspond Efendi’ye danışalım. Eğer—evet, eğer, çünkü doğru olduğundan kuşkuluyum ama Kutsal Hanım eğer hayatını kaybettiyse sıradaki hükümdar o olur, değil mi?”
“Diğer kraliyet mensuplarından hiçbiri bulunamadığına göre evet. Öyle yapalım.”
Remedios diğer paladinleri geride bıraktı; Gustav’ı yanına alıp Caspond’un odasına gitti.
Vardıkları sonuç Gustav’ın önerisini uygulamaktı: Halka cevap vermeyi geciktirecekler, bu sırada düşman saldırırsa kuşatma ordusunu Büyücü Kral’ın gücüne bel bağlamadan yenecek ve Kutsal Krallık’a hâlâ güvenilebileceğini göstereceklerdi.
