
Savaşın sonucu belli olduktan sonra gerisi kolaydı. Yarı-insanların morali tamamen tükenmişti; yalnızca geride kalanları avlamaları gerekiyordu. Kutsal Krallık neredeyse hiç kayıp vermedi; toprağın üzerinde yalnızca yarı-insanlar yatıyordu.
Düşman komutanı Jaldabaoth yenildiğine göre kurtuluş ordusunun önünde hiçbir engel kalmamıştı.
Prato şehriyle başkent Jobans göz açıp kapayıncaya kadar geri alındı.
Daha batıda Limun şehri hâlâ duruyordu ve esir kamplarına dönüştürülen köylerde insanlar acı çekmeye devam ediyordu. Fakat önemli bir dönüm noktasına ulaşmışlardı.
Özgürlüğüne kavuşan başkent sevinçle coşmuştu ve aradan tam bir gün geçmesine rağmen heyecan dinmemişti. Hatta daha da büyümüş gibiydi.
Fakat Neia ile kurtuluş ordusunun diğer liderleri önlerinde dağlar kadar çok sorun olduğunu biliyorlardı.
Birincisi yiyecekti. Yarı-insanlar her şeyi yiyip bitirmişti; dolayısıyla yiyecek sıkıntısı bundan sonra Kutsal Krallık’ın önüne engel olarak çıkacaktı.
İkincisi kaybedilen canlardı. Bu, başka bir deyişle “iş gücü” demekti. Ölenler arasında geleceğin mühendisleri veya bilginleri varsa onların teknolojilerinin kaybı felakete yol açabilirdi.
Sonra malzemeler geliyordu. Yarı-insanların çaldığı veya yok ettiği her şeyin yeniden yapılması gerekecekti ve bu da çok fazla kaynak isteyecekti.
Bir de zaman vardı. Yarı-insanların ellerinden aldığı iki mevsimi telafi edebilmek için iki kat çalışmaları gerekecekti.
Topraklarında gizlenmiş olabilecek yarı-insanların da kökünü kazımaları gerekiyordu.
Yarı-insanların çaldığı düşünülen çok sayıda hazine—büyülü eşyalar ve diğer değerli şeyler—ortada yoktu. Yarı-insanların kendi uygarlıkları vardı ve değerli madenlerle süsleniyorlardı; bu yüzden insanlara ait serveti toplamaları kimseye tuhaf gelmemişti. Fakat hepsini nereye götürdüklerini bulamamaları garipti. Düşmana ait bir nakliye birliğinden hiçbir iz bulamadılar.
Önlerindeki onca zorluğa rağmen bazı insanlar o an için yalnızca mutluluğun tadını çıkarmak istiyor olabilirdi. Kendilerini bekleyen mücadeleyle yüzleşebilmek için dinlenmeye ihtiyaçları vardı. Neia da bunu kabul ediyordu.
Fakat bugün olmazdı. Bugün mutluluğun tadını çıkaramazdı.
Çünkü bugün ayrılık günüydü.
Korkunç derecede hüzünlü bir gündü.
Başkentte, ana kapının şehre bakan doğu tarafında tek bir at arabası bekliyordu. Dışı sade olmasına rağmen içi zarif ve ince zevkliydi. Neia olağanüstü işlevselliğini, özellikle de uzun yolculuklarda insanın canının acımasını önleyen ve kendisini çok etkileyen minderlerine varıncaya kadar iyi biliyordu.
Evet.
Bu, Kutsal Krallık’a dönüş yolunda birlikte yolculuk ettiği Büyücü Kral’ın at arabasıydı.
Başka bir deyişle bugün, Büyücü Kral’ın Kutsal Krallık’tan ayrılıp kendi ülkesine döneceği gündü.
At arabasının çevresini yarı-insanların sarması tuhaf olmazdı. Abellion Tepeleri’ni birleştirmiş ve Jaldabaoth’a karşı verdiği mücadelede çok sayıda yarı-insanı müttefikine dönüştürmüştü. Buna rağmen çevrede tek bir yarı-insan bile yoktu; çünkü hepsini tepelere geri göndermişti.
Üstelik bu son bir iki gün içinde gerçekleşen bir şey değildi. Hayır, Jaldabaoth’un yenildiği gün evlerine dönmelerine izin vermişti.
Nedenini sorduklarında Kutsal Krallık halkının duygularını hesaba katan bir yanıt vermişti. “Onlarla birlikte ilerlemek istemezsiniz, değil mi?”
Neia duygularının egemenliği altına girdi.
Buradaki insanların ruh hâlini düşünerek kendi askerlerini evlerine göndermiş ve Kutsal Krallık’ta tek başına kalmayı seçmişti. Normalde hiçbir kral böyle davranmazdı.
Hayır, iyiliksever Büyücü Kral olan bu krallar kralından başkası yapmazdı.
Neia’nın örgütünün üyeleri, onunla aynı inançları paylaşanlar da aynı duyguyla dolmuştu.
Bu yüzden o ve inanç arkadaşları kendiliğinden kralın maiyeti olmuşlardı. Kimse tek sözle itiraz etmediğine göre bu durum sessizce onaylanmış sayılırdı. Elbette savaşın çoğu bitmişti ve yaptıkları tek şey kral çevrede dolaşırken güvenliğini sağlamaktı ama Neia herkesin yüzündeki ifadeyi hâlâ hatırlıyordu.
Kendilerini kurtaran kişinin yakınında yürümenin sevinci, Jaldabaoth’u öldüren kahramana eşlik etmenin gururu, hayran oldukları krala hizmet etmenin mutluluğu—ifadelerinde bu duyguların hepsi birbirine karışmıştı.
Şimdiyse hiçbiri Neia’nın görüş alanında değildi.
Görebildiği şeyler başkentin suru ve ana kapısıydı; bir de Prato’ya, oradan da Büyü Krallığı’na giden yol.
“Bugün gerçekten dönüyor musunuz, Majesteleri? Pek çok insan başkentin kurtuluşunu kutluyor. Birkaç gün içinde bir tören düzenleyip en büyük katkıyı sağlayan kişiye minnettarlıklarını göstermek için sizi davet etmek isterlerse hiç şaşırmam…”
Neia buna benzer bir soruyu birkaç kez sormuştu. Yanıtın değişmeyeceğinden emindi. Buna rağmen sormasının nedeni kadınlık duyguları olmalıydı.
“Evet, bugün Büyü Krallığı’na döneceğim. Törenlere uygun biri olduğumdan emin değilim.”
Son sözü öylesine ansızın söylemişti ki Neia’nın ciddiye almaması için aceleyle omuzlarını abartılı biçimde silkti.
Majestelerinin mizah anlayışı gerçekten de berbat.
“Çok komiksiniz, Majesteleri.”
“Doğru, aynen öyle. Şakaydı. Bir şaka… Fakat doğrusunu söylemek gerekirse yapmaya geldiğim her şeyi tamamladım. Bu yüzden burada kalmam için artık hiçbir neden yok. Bir kral olarak ülkeme önderlik etmeliyim. Tahttan çok uzun süre ayrı kalırsam Başbakan Albedo beni paylar.”
Neia’nın yalnızca bir kez karşılaştığı o eşsiz güzelliğin görüntüsü zihninde canlandı. Kadın öylesine güzeldi ki onu unutmak imkânsızdı.
Öfkelense bu kadar korkutucu olacakmış gibi görünmüyor. Yoksa öfkelenmesi fikri, bu kadar güzel olduğu için mi korkutucu…? Majestelerinin kastettiği şeyin tam olarak bu olduğunu sanmıyorum ama onun öfkelendiğini de hayal edemiyorum… Her hâlükârda… kıskanıyorum…
Bu söz ancak yakın olduğu biri için söylenebilirdi. Neia ne kadar dilerse dilesin kendisi hakkında asla kullanılmayacaktı ve bu, kıskançlığını daha da büyütüyordu. Saygı duyduğu kralın birine, Neia beni paylar, dediğine kulak misafiri olsaydı ne kadar mutlu olurdu.
“Anlıyorum… Ülkemizi kurtaran kralı uğurlamak için Kutsal Krallık’ın bütün halkının burada bulunamaması ne kadar üzücü.”
Büyücü Kral’ın ayrılışı ansızın gündeme gelmişti. Onu uğurlayacak kimsenin bulunmadığı bu ıssız manzara da bunu gösteriyordu.
“Caspond-sama’ya büyük bir kargaşanın yükünü taşımak istemediğimi söyledim. Bu ülkeyi pek çok zorluk bekliyor. Ayrılışım için emek ve malzeme harcamak yerine bunların yeniden inşada kullanılmasını tercih ederim.”
“Majesteleri…”
Neden gitmek zorundasınız…?
Bacağına sarılıp ağlasa bir gün daha kalır mıydı?
Bunu yapma isteğine kapıldı ama kendini zorla durdurdu. Kralın iyiliğinden daha fazla yararlanmak doğru olmazdı.
“Ah, şey, bunu sizi küçümsüyorum anlamında söylemiyorum. Yalnızca Kutsal Krallık çok şey kaybetti. Gerçekten… Servet ve benzeri şeyler. Biraz daha fazlasını geride bırakabilirlerdi diye düşünüyorum… Benim hissettiğim… beni dert etmeden elinizden geleni yapmanızı istediğimdi—evet, doğru. Hem ayrıca… bu krallığın istikrara kavuşması komşu ülke Büyü Krallığı için de iyi olur. Gelecekteki ticaret ve benzeri şeyler için.”
Neia’nın hislerini sezmiş ve onu teselli etmek için acele etmiş olmalıydı. Normalde daha ağırbaşlıydı ama şimdi ne yapacağını biraz bilemiyormuş gibi konuşuyordu.
“Teşekkür ederim, Majesteleri.”
“Ah? Hımm. Hayır, sözü bile olmaz. Bu ülkeye Jaldabaoth’un iblis hizmetçilerini elde etmek için geldim. Sonunda da”—yanında sessizce durup neredeyse varlığını gizleyen Shizu’nun sırtına hafifçe vurdu—“gördüğün gibi onları aldım. Dolayısıyla yolculuğa değdi.”
Neia, Kutsal Krallık’ın ona hiçbir şey vermemesinden biraz utanıyordu.
İblis hizmetçi Shizu’yu kendi çabasıyla elde etmişti. Kötü hisseden yalnızca Neia değildi. Onun inançlarını paylaşan herkes aynı fikirdeydi.
Kendileri bir şey vermeyi düşündüler ama ülkenin temsilcisi bile olmayan insanların bir krala hediye sunmasının aslında kabalık olabileceği söylenince bu fikir sonuçsuz kaldı.
Neia hiç olmazsa Caspond’un iki ülke arasında bir şey devretmesini veya Kutsal Krallık’ı biraz dezavantajlı bırakan şartlara sahip bir anlaşma imzalamasını diliyordu.
“…İstersen anne babanı diriltmek için yılda yalnızca bir kez kullanabileceğim devasa bir büyü yapabilirim.”
“Minnettarım, Majesteleri… ama kabul etmeyeceğim.”
Başkent kurtarıldığında esirlerden biri Neia’nın annesinin savaşta öldüğünü gördüğünü söylemişti. Ne kadar yiğitçe dövüştüğünü ondan dinlemişti. Annesi yeniden hayata döndürülmediği için muhtemelen üzülmezdi.
Üstelik Neia diriliş büyüsünün pahalı aracılar gerektirdiğini duymuştu. Büyük ihtimalle maliyetini karşılayamazdı. Şefkatli Büyücü Kral bunu muhtemelen ücretsiz yapardı ama Neia onun iyi niyetinden kişisel olarak zaten fazlasıyla yararlandığını düşünüyordu.
Yine de yarı-insanların cesedi ortadan kaldırmış olması ve annesine hiç veda edememesi üzücüydü.
“Sonsuza kadar konuşmak ayrılığı yalnızca daha acı verici kılar. Artık yola çıkmalıyım. Shizu, Baraja Hanım’a söyleyecek bir şeyin yok mu?”
“……Görüşürüz.”
“…! Evet! Yine görüşürüz.”
Shizu elini uzatınca Neia tuttu.
İkisinden hiçbiri özellikle önce bırakmadı ama sonunda ayrıldılar.
“…Bu kadarı yeterli mi, ikiniz için de?”
“……Ben… iyiyim.”
“Evet, Majesteleri.”
“Pekâlâ. Öyleyse Shizu, gidelim.” Kral ayağını basamağa koyduktan sonra dönüp Neia’ya seslendi. “…Bu ülkenin önünde pek çok zorluk var. Fakat… bunlara dayanabileceğinden eminim. Bir gün yeniden buluşalım.”
“Elbette!”
Kral arabaya binmek üzereydi. Neia düşünmeden ona seslendi.
“Majesteleri! Büyücü Kral Majesteleri!”
Basamakta durup arkasını döndü. Neia yutkundu, cesaretini topladı ve titreyen bir sesle konuştu. “Ş-şey! Size… Ainz-sama diyebilir miyim?”
Ne kadar cüretkâr bir istekti. Kral küstah bir yabancı olduğu için ona bağırsa şaşırmazdı.
“…Ha? Evet, olur… Bana istediğin gibi seslen.”
“Teşekkür ederim!” Geniş gönüllü kralın önünde eğildi. Başını kaldırdığında Shizu arabaya biniyordu. “Kendine iyi bak, Shizu Hanım!”
“Hı hı!” Shizu başparmağını kaldırdı ve arabanın içinde gözden kayboldu.
At, ikisinin arabaya bindiğini anlamış olmalıydı. Kişneyip kendi başına yola çıktı.
“Güle güle, Majesteleri!” Neia artık gözyaşlarını gizleyemeden arabanın ardından bağırdı. “Büyücü Kral Majesteleri çok yaşasııın!”
Ardından yükselen tezahürata yalnızca onun sesi katılmadı.
Ana kapı başkentin tek kapısı değildi. Diğer inananlar gizlice öteki kapılarda toplanmış ve kralın önündeki müreffeh gelecek için dua ederek seslerini yükseltmek üzere dışarıda beklemişti.
“Çok yaşa!”
“Çok yaşa!”
“Çok yaşa!”
Ardından yanlarında getirdikleri çiçek yapraklarını telaşla saçtılar.
At arabası aralarından geçti.
Bu, Kutsal Krallık’ı kurtaran kişiyi uğurlamak için yeterli değildi. Fakat Neia ile hislerini anlayanların yapabileceği tek şey buydu.
At arabası gözyaşlarının bulanıklaştırdığı dünyada giderek uzaklaştı.
Neia burnunu çekti.
Kendini yalnız hissediyordu.
Keşke kral ya da Shizu onu Büyü Krallığı’na davet etseydi. Etselerdi her şeyden vazgeçip onlarla gidebilirdi.
Fakat etmemişlerdi.
Bu canını yakıyordu.
Sonuçta Neia yalnızca kralın ülkesini ziyareti sırasında ona eşlik eden bir refakatçiydi. Kral onu yalnızca böyle görmüştü.
Olumsuz duygulardan oluşan bir girdap onu yutmak üzereydi.
Fakat hayır.
Neia bu sözleri asla unutmayacaktı. Büyücü Kral ona, …Bu ülkenin önünde pek çok zorluk var. Fakat… bunlara dayanabileceğinden eminim. Bir gün yeniden buluşalım., demişti.
Başka bir deyişle ondan beklentileri vardı.
Çevredeki bütün kargaşaya rağmen ülkeyi yeniden inşa etme işini doğru dürüst yapabileceğini düşünüyordu.
Hem uzun hem kısa gelen ve hayatını değiştiren bir dönem sona ermişti. Fakat bu aynı zamanda bir başlangıçtı. Yapması gereken pek çok şey vardı.
İlk olarak Majestelerinin iyiliğinin karşılığını vermek için çalışmalıydı.
Ardından ülkeyi yeniden ayağa kaldırması gerekiyordu. Adalet ve kötülük… Daha önce ne olduklarını bilmiyordu ama artık onları kendinden emin bir şekilde tanımlayabilirdi.
Adalet Büyücü Kral’dı. Güçsüzlük de kötülüktü; dolayısıyla eğitim görüp güçlenmek önemliydi.
Neia kendi gerçeğini barış içindeki Kutsal Krallık’ın her yerine yayacaktı.
“Baraja Hanım, lütfen gözyaşlarınızı kurulayın.”
Bu Beltrán’dı.
Ona bakınca gözlerinin tamamen kan çanağına döndüğünü gördü. Belki buraya gelmeden önce gözlerini silmiş ve durumu gizlemeye çalışmıştı ama titreyen sesinden ağladığı açıkça belliydi.
“Doğru.” Tıpkı Shizu’nun yaptığı gibi yüzünü sertçe sildi.
“Baraja Hanım. Savaşa tanık olan insanlar kralın hikâyesini dinlemek istiyor. Pek çoğu ailesini bile getirmiş.”
“Anlıyorum. Onlara Majestelerinin—Ainz-sama’nın—ne kadar harika biri olduğunu anlatacağım. Shizu’dan da söz edeceğim.” Neia bakışlarını önüne dikti. “Ayrılmak hüzün verici. Fakat gidelim, millet! İnsanlara Majestelerinin adalet olduğunu anlatalım!”
“Evet!”
Üç bin kişi aynı anda sesini yükseltti ve yola çıkan Neia’nın peşinden gitti.

At arabası yoluna devam etti.
Uzun görev sona ermişti. Ainz bunu daha önce hiç yaşamamıştı ama iş için ailesinden uzakta görevlendirilmenin böyle bir şey olduğunu tahmin ediyordu. Zaman zaman Nazarick’e dönmüştü ama belki de ilk kez bu kadar uzun süre ayrı kalmıştı.
Abellion Tepeleri’ni yönetmenin en zahmetli kısmını Albedo’nun önüne atmış, Kutsal Krallık’la ilgili bundan sonraki her şeyi de tamamen Demiurge’e bırakmıştı.
Başka bir deyişle omuzlarındaki yük azalmıştı; karşısında oturan Shizu’nun fark edemeyeceği ölçüde mümkün olduğunca gevşedi. Görevin ortasında Demiurge’ün senaryosunu kolay moda çevirmişti ama zor modda geçirdiği zamanın yarattığı yorgunluk tamamen kaybolmamıştı. Yine de bir işi—hem de epey duraksamış bir meseleyi—bitirmeye özgü rahatlamayı hissettiği doğruydu.
Yine de Nazarick’e—E-Rantel’e—döndüğünde uzakta geçirdiği iki mevsim boyunca biriken bütün işleri ne acele ederek ne de fazla oyalanarak halletmesi gerekecekti. Bir keresinde Albedo’nun her şeyi gözettiğini ve sorun çıkmayacağını düşünüp önüne gelen her belgeye yalnızca onay mührünü basmış, o da alaycı gelen bir sesle, “Her zamanki gibi çok etkilendim, Ainz-sama. Ne kadar hızlı karar veriyorsunuz,” demişti.
Evet. Döndüğünde onu bekleyen işler vardı ama hemen dönmek için [Geçit] kullanmamasının nedeni kesinlikle bu değildi.
Kesinlikle değildi.
Gözden kaybolur kaybolmaz ışınlanmaya niyetliydi ama henüz çok erkendi. Elindeki kozları göstermekten hiçbir yarar gelmezdi. Elbette çatıda bulunduğundan kesinlikle emin olduğu Hanzo hiçbir şey söylemediğine ve istihbarat karşıtı büyüsü etkinleşmediğine göre kimse onları izlemiyor olmalıydı. Fakat Ainz’in bilmediği yöntemler bulunabilirdi.
Vakti olduğuna göre görüş hattı biraz daha kapandığında ışınlanmayı beklemesinde sakınca olmadığını düşündü.
Doğru. Nasıl olsa anlamayacağı belgeleri okumayı elinden geldiğince ertelemek istemesiyle hiçbir ilgisi yoktu.
Fakat tek bir sorun vardı…
Arabaya bindiğimizden beri Shizu tek söz söylemedi…
Neia’yla da aynı şey olmuştu; at arabasında yalnızca bir kişiyle sessizce vakit geçirmek Ainz’i son derece huzursuz ediyordu. Yanında bir erkek olsa aklına gelen her şeyi söyleyebilirdi ama bir kadınla konuşurken konu seçimine daha çok dikkat ediyordu.
Bir süredir Shizu’nun bir şey söylemesini umuyordu ama bunun gerçekleşeceği yoktu. Sonunda sessizliğe daha fazla dayanamayınca konuşmaya karar verdi.
“Shizu, Nazarick’ten uzakta tek başına çalışmak nasıldı? Herhangi bir sorun yaşadın mı veya gelecekte daha iyi ele almamız gereken şeyler var mı?”
Söze sahada tek başına çalışan astından rapor isteyerek başladı.
“……Sanırım…… elimden geleni yaptım.”
“Anlıyorum. Dayanıp sonuna kadar götürdüğün için tebrikler.”
Konuşma sona erdi. Hepsi bu kadardı.
Devam etmesi için kısa bir süre bekledi ama Shizu’nun söyleyecek başka bir şeyi yoktu.
Elinden geleni yaptığını söylediğine göre Ainz’in konuyu götürebileceği başka bir yer yoktu. Karşılaştığın sorunlarla olası iyileştirmeler hakkındaki kısmı yanıtlamadın, diye düşündü ama bu yalnızca bir patronun yüzeysel yaklaşımıydı. Muhtemelen çok çalıştığını ve sonuçları beklemesi gerektiğini söylemek istemişti. Bu da iyi bir şeydi; çünkü pek fazla sorunla karşılaşmadığı anlamına geliyordu.
“……Fakat,” diye devam etti Shizu, “……kendi kendime düşünüp…… tek başıma hareket etmek zor.”
“Evet. Haklısın.”
Shizu bu göreve kadar Nazarick’in içinde çalışmış ve yalnızca kendisine emredilenleri yapmıştı. Ainz’in ona genel talimatlar verip belirli ölçüde kendi kararlarını almasını ve bağımsız hareket etmesini istediği ilk sefer buydu. Belki de fazla ağır bir sorumluluk yüklemişti. Daha basit bir şeyle başlaması daha iyi olabilirdi ama Shizu’nun çok şey başardığını da biliyordu.
“Fakat artık Pleiades’in dışarıda görev yapması hiç de tuhaf karşılanmaz. İblis hizmetçilerin Büyücü Kral’ın denetimine girdiği haberi Kutsal Krallık’tan diğer ülkelere mutlaka yayılacak. Gelecekte Nazarick dışında bir göreve çıkan gruba önderlik etme emri alabilirsin. Bu iyi bir deneyimdi, değil mi? Yine de bu kadar ucu açık talimatlardan kaçınmalıyız. Sorumlu kişi mutlaka—”
Bu kadarını söyledikten sonra Ainz kendi boynunu sıktığını fark etti; Nazarick’in en üst makamındaki kişi olarak emir verme ihtimali en yüksek olan kendisiydi.
Doğru dürüst bir teklif yazamıyorum. Aksine yalnızca yüzeysel fikirleri açıklayabildiğimden eminim; Albedo’yla Demiurge de yüzlerini buruşturup bana bakacak!
“—duruma göre hareket etmeli ve belirli ölçüde esneklik sağlayan teklifler yazmalı. Ne de olsa durumu en iyi kavrayanlar sahadakilerdir!”
“……Evet, bu kez yalnızca emirlere uymayarak çok şey öğrendim.”
“Evet, doğru. Öğrendiğinden eminim. Bu duyguyu çok iyi anlıyorum.”
Başını sallayan Ainz, Demiurge’ün talimatlarını görünce var olmayan midesinde ağrı hisseden kendisini bir şeyler kazanmış gibi görünen Shizu’yla karşılaştırdı ve zihninde birkaç damla gözyaşı döktü.
“Bu arada…” Konuyu değiştirdi. Bu çizgide ilerlerse sonunda kendisini daha da fazla sarsabilirdi. “Ben bakmıyorken Baraja Hanım’la iyi arkadaş olmuşsun gibi görünüyor. Veda etmek seni üzmedi mi?”
“……O… en sevdiklerimden biri.”
“Anlıyorum! Bu harika!” Gerçek bir sevinçle karşılık verdi.
Suzuki Satoru’nun hiç çocuğu olmamıştı ama sonunda ilk arkadaşını edinmeyi başaran çocuğunun haberini alan bir baba gibi hissediyordu.
Onu dirilttiğime sevindim ama bu durumda “en sevdiğim” ne anlama geliyor? Onu dengi olarak değil, bir oyuncak gibi sevdiğini kastediyor olabilir mi?
Ainz temkinli bir şekilde, “…Arkadaş edindiğini söylemek doğru olur mu?” diye sordu.
Shizu başını yana eğip bir an düşündü, ardından, “……Evet,” diye yanıt verdi.
Ainz bunun muazzam bir başarı olduğunu hissetti ama patlayan sevinci hemen bastırıldı. Bunu can sıkıcı bulsa da bu durumun Nazarick için belki bir ilk olduğunu fark etti ve Nazarick dışında edinilmiş bir arkadaşın verdiği, içine ağır ağır yayılan mutluluğun tadını çıkarabildi.
Nazarick üyelerinin çoğu sınırlarının ötesine hiç çıkmamıştı. Bu yüzden yalnızca fırsat bulamadıkları için arkadaş edinmemiş olmaları ve fırsat verilirse bunu gayet iyi başarabilmeleri mümkündü.
Ainz arkadaşları olanları kesinlikle üstün saymıyordu. Hatta arkadaşların gereksiz olması bile mümkündü.
Fakat arkadaş edinme fırsatına sahip olmanın hiç olmamasından daha iyi olabileceğini de hissediyordu.
Benim Ainz Ooal Gown’da lonca arkadaşlarım vardı. Belki diğerlerinin dışarı çıkmasına izin verip başkalarıyla etkileşime geçme fırsatı bulmaları için onlara boş zaman vermeliyim… Özellikle Mare ile Aura’ya. Yoksa hepsi aynı anda mı doğdu? Hımm…
“Peki Neia’yı yeniden ziyaret edeceğine söz verdin mi?”
“……Hayır. Burası… uzak.”
“Ah! Bunun için kaygılanmana gerek yok. Birkaç ışınlanma noktasını kaydettim. Ne zaman istersen [Geçit] kullanıp onunla vakit geçirebilirsin. Kendini tutmak zorundaymışsın gibi hissetme! İstediğin zaman, gerçekten.”
“……Biraz zamanım olunca… giderim.”
“Evet! Zaman… Bulmanı sağlayacağım. Bir süredir izin sistemi kurmayı düşünüyordum. Pleiades’e de biraz izin vereceğim. Belki hep birlikte bir geziye çıkabilirsiniz. Zaten anlatılan hikâyeye göre hepiniz denetimim altına girdiniz; bu yüzden bir sorun çıkmamalı.”
Shizu bir an düşündü, ardından başını iki yana salladı. “……Baş belası.”
“Baş belası mı…?”
Bununla ne demek istiyor? Neia’yı rahatsız mı ederler? Yoksa Neia’yla geçireceği zamana engel mi olurlar? Ya da diğerlerinin gitmek istemeyeceğini mi düşünüyor?
“Pekâlâ, baş belası olacaksa bunu düşünme. Tek başına gidebilirsin. Bu arada konuyu değiştiriyorum ama Baraja Hanım’ın anne babası öldü, değil mi? Bu yüzden üzülmüyor muydu?”
Görünüşe göre Neia Baraja’nın anne babası ölmüştü. İsterse onları diriltmenin sorun olmayacağını düşünüyordu. Hem ona daha da minnettar olacaksa…
Yok.
Açıkçası bu noktada anne babasını geri getirmenin pek bir değeri yoktu. Ona bakınca zaten fazlasıyla minnettar olduğunu anlayabiliyordu. Bu yüzden güvenceye ihtiyacı yoktu. Üstelik ölüleri dirilten asalar nadirdi; onları mümkün olduğunca korumak istiyordu. Pestonia veya bir başkası diriltme büyüsü kullanırsa da altın ya da değerli taşlar tüketilecekti.
Doğrusunu söylemek gerekirse kazanacakları yarar buna değmezdi.
Fakat Shizu’nun arkadaşıysa durum değişir. Shizu’nun bir arkadaşı için böyle bir şey yapmakta sakınca görmüyorum.
Neia onunla yakın görünmüştü; bu nedenle hem Neia’nın hem de Shizu’nun nasıl tepki vereceğini görmek için konuyu açmıştı.
“……O…… dert etmiyor… Ayrıca özel muamele yapmak iyi değil.”
“Ah? Bizi hatırlamasını sağlayacak hoş bir şey olur diye düşünmüştüm ama… pekâlâ, sorun değil.”
Aslında düzgün bir ceset olmadan insanları diriltmek büyük bir zahmete dönüşebilirdi. Bir de Onlar için yaptınız da benim için neden yapmadınız? meselesi vardı. Üstelik Kutsal Hanım’ın diriltilmesini istemelerine izin veremezdi. Bunu yapsa Demiurge’ün onunla başa çıkmanın bir yolunu bulacağına emindi ama olumsuz yanı fazlaydı.
“Oraya gideceksen o kitabı okuyamazsın. Bunu biliyorsun, değil mi?”
“…………Evet… biliyorum. Profesör’ün odasında.”
Shizu Nazarick’teki bütün düzeneklerin nasıl çalıştığını biliyordu. Çok tehlikeli olacağı için Ainz daha önce Nazarick’ten çıkmasına hiç izin vermemişti. [Hafıza Kontrolü] büyüsüyle durumu ayarladı.
Shizu’nun düzenekler hakkındaki bilgisi, onu yaratan oyuncunun kendisine verdiği geçmiş öyküsünün bir parçasıydı. Ainz büyünün böyle bir şeyi etkileyip etkilemeyeceğinden emin değildi ama denediğinde beklendiği gibi çalıştı.
Bunu elde ettiği kobayların üzerinde yaptığı alıştırmalar sayesinde başarabilmişti; tekniği kusursuzlaştırırsa inanılmaz şeyler yapabilecekti.
Başka bir deyişle her NPC’nin özüne dokunma gücüne sahip olabileceğini fark etmişti. Hafızanın kaynağı nedir? Bir NPC’nin geçmiş öyküsü tam olarak nedir? gibi sorular. Fakat bunlar yalnızca Ainz’in hayal gücünün ürünüydü ve böyle bir şeyin imkânsız olma ihtimali çok daha yüksekti. Üstelik bu soruları yanıtlamak için büyünün bütün ayrıntılarında ustalaşması ve insan hafızası hakkında bilinmesi gereken her şeyi kavraması gerekebilirdi. Böyle bir durumda tonla kobaya, onlarca yıllık eğitim ve araştırmaya ihtiyaç duyardı; ayrıca bütün bunların sonuçsuz kalabileceği düşüncesini de kabullenmeliydi.
Her hâlükârda Shizu’nun şu anki yanlış anılarıyla kendisi bir tür tuzaktı.
Birisi onu kullanarak Nazarick’e sızmaya çalışırsa kesinlikle başı derde girerdi.
“Profesör demek… Diğer Shizular etkinleşecek mi?”
“……Vakti gelince.”
Bir dakika, onlar yalnızca düzenek değil mi? diye düşündü Ainz ama sesli söylemedi. Bu, Noel Baba’nın gerçek kimliğinin sır perdesiyle örtülmesine benziyordu.
Suzuki Satoru, Noel Baba’nın evine geldiğine dair hiçbir anıya sahip değildi ama Yggdrasil‘de görünmüştü…
“Gerçi yalnızca yöneticilerdi,” dedi özlem dolu bir gülümsemeyle. Shizu’nun kendisine baktığını fark edince, “Yalnızca kendi kendime konuşuyordum,” dedi.
“……Büyücü Kral Majesteleri.”
“Hımm?”
“……Büyücü Kral Majesteleri.”
“…Sana ne oldu, Shizu?”
Şimdiye kadar ona normal biçimde hitap ederken birden unvanıyla seslenmesi Ainz’in biraz—hatta çok—kafasını karıştırdı.
“……Şimdiye kadar… fazla mı samimiydim?”
“N-neden böyle söylüyorsun? Sizlerin bana ‘Majesteleri’ demesi çok daha tuhaf. Ainz-sama gayet iyi. Hatta ‘-sama’yı çıkarabilirsin. Ainz-san falan nasıl?”
“……Bu kabalık olur. Bana bağırırlar.”
“…Ah, pekâlâ… Her hâlükârda bana ‘Majesteleri’ demene gerek yok.”
“……Anlaşıldı.”
“Ah, doğru. Sana [Mesaj] yoluyla söylediğim rün işi nasıl gitti?”
“……Elimden geleni yaptım.”
“Ah…”
Pek iyi gitmiş gibi görünmüyordu. Gerçi başarısızlıkla sonuçlanmış olması muhtemelen önemli değildi.
Fakat belki de ona ödünç verdiğim yayı ve diğer eşyaları geri almak için beklemeliydim, diye dalgınca düşünen Ainz, Shizu’ya baktı.
Geliş yolunda sert bakışlı bir kız, dönüş yolunda ise ifadesiz bir kız ona eşlik etmişti. İkisi de biraz tuhaftı.
Bu düşünce Ainz’in gülümsemesine yol açtı.

Caspond, şatonun en derin odasından—kutsal krala ait odadan—dışarı baktı.
Taç giyme törenine birkaç gün kalmıştı. Dinlenmek istediği bahanesiyle bitişikteki oturma odası dâhil kimsenin içeri girmesine izin vermedi.
Remedios’un ortama aldırmadan mutlaka yakınacağını bildiği için onu ev hapsine almıştı. Gerçi hayır, tam olarak öyle değildi. Daha sonra Kutsal Krallık’ta saklanan yarı-insanları aramak üzere devriyeye çıkarmayı planladığı için evinde dinlenmesini sağlıyordu.
Taç giyme töreninden önce bu odaya taşınması, kendisine düşman olanlara saldırı fırsatı veriyordu. Buna rağmen planı zorla kabul ettirmesinin nedeni iktidar mücadelesinin çoktan başlamış olmasıydı.
Amaç, muhalifler araya girmeye başlamadan tahta çıkışını oldubittiye getirmekti. Soylu toplumu hakkında pek bilgisi olmayan şimdiki Caspond için düşmanlarla müttefikler arasında kesin sınırlar bulunması işleri kolaylaştırıyordu. Harekete geçmesinin nedenlerinden biri de buydu.
“…Diğer soylularla gereken zemini hazırlamadan tahta geçersem bazıları gücenecek. Özellikle de güneyli soylular—hiç zarar görmemiş ve yönetimim altında bulunanlar. Peki kuzeyde birlikte savaştığım insanlar onun sesini duyunca nasıl tepki verecek…?”
“Açık bir hoşnutsuzluk doğacak ve Kutsal Krallık’ı ikiye bölecek bir çatlak oluşacak.”
Caspond kendi kendine konuşuyordu ama bir ses ona yanıt verdi.
İnsanların kalbine işleyen yumuşak bir sesti. Caspond’a emir veren kişiye aitti.
Hemen arkasını döndü, sesin sahibinin ayaklarının dibinde tek dizinin üzerine çöktü, başını eğip yeniden kaldırdı. “Gelmenize çok sevindim, Demiurge-sama.”
Maske takmıyor ve kılık değiştirmiyorsa ortalığın güvenli olduğundan emin olmuş olmalıydı.
“Zaten Nazarick’e götürülecek şeyleri almaya gelmiştim; bu yüzden uğradım. Şu anda herhangi bir sorun yaşıyor musun?”
“Hiç yok. Her şey planınıza göre ilerliyor, Efendim.”
Caspond gülümseyince belli belirsiz bir gülümsemeyle karşılık aldı.
“Beklenmedik birkaç unsura rağmen Ainz-sama’nın çabaları sayesinde birinci aşamayı sorunsuzca tamamlamayı başardık. Önümüzdeki aşamada senden çok şey bekliyorum.”
Caspond başı eğik olsa bile bunun yalan olduğunu biliyordu.
Demiurge ondan hiçbir şey beklemiyordu. Fakat belirlenen raylardan çıkarsa rotanın yalnızca düzeltilmesi yeterliydi; plan yine uygulanırdı.
Üstelik Caspond’un gerçek kimliğinin ortaya çıkması durumunda yapılacaklar için de muhtemelen planlar vardı. Talimatları arasında nedenini anlamadığı bazı şeyler bulunuyordu. Bunların böyle bir olaya hazırlık olduğuna emindi.
Planın ilk aşaması yarı-insanları ve Abellion Tepeleri’ni tamamen Büyü Krallığı’nın yönetimi altına almaktı. Sorun çıkarabilecek ırklar önceden yok edilecekti. Diğer amaçsa Kutsal Krallık’ın kuzeyiyle güneyi arasında bir çatışma başlatmaktı.
Caspond’un yöneteceği ikinci aşamada açık bir yüzleşme ve mücadele yaşanacaktı.
Üçüncü aşamada ise en sonunda iki bölge de Büyü Krallığı tarafından yönetilecekti.
“…Bu amaçla kullanılacak araç olan cesedimi burada tutayım mı?”
“Buna gerek yok. Nazarick’te saklanıyor. Plan o noktaya ulaştığında getiririm.”
Gerçek Caspond’un cesedi bir Uyku Kefeni’ne sarılıp Nazarick’e götürülmüştü.
Büyülü eşya bedenin çürümesini önleyecekti. Son derece temiz bir ceset elde etmek için yakalanıp anında ölüm büyüsüyle öldürülmüş ve ölü katılığı başlamadan korunmuştu. Hâlâ biraz sıcaktı bile. Bu cesedi gören herkes onun az önce aniden öldüğünü sanırdı.
“Son kez doğrulamak için soruyorum; bir sonraki kutsal kral olarak ne yapacağını biliyorsun, değil mi?”
“Evet, burayı Ainz-sama’ya sunulmaya layık zengin bir ülke hâline getirmeye niyetliyim.”
“Evet, doğru. Fakat hoşnutsuzluk miktarını azaltma. Hoşnutsuzluk, bir sonraki kralı karşılamak için kusursuz bir baharattır.”
“Evet, Demiurge-sama.” Caspond doppelgängerı planın bir parçası olmayan bir konuyu sordu. “Bu arada o kızla nasıl ilgilenmeliyim?”
Demiurge yalnızca bu sorudan kimi kastettiğini tam olarak anladı ve ilk kez ona içten bir gülümseme gösterdi.
“Bir keresinde Ainz-sama’yı tarif etmek için akıl sır ermez sözlerini kullanmıştım… Gerçekten de öyle. Benim için ne kadar harika bir piyon hazırladı. Onun varlığı ilerlememi muhtemelen birkaç yıl hızlandıracak.”
Demiurge’ün kısık gözlerinin nereye baktığını anlamak zordu ama Doppel Caspond bakışlarının birden kaydığını fark etti. Duvara—daha doğrusu ötesine—yöneldiğini anlayınca başkentin ana kapısının o yönde olduğunu hatırladı.
“Ona tapan birini elde etmek istiyordum ama… bu kadar koyu dindar bir ülkeden böyle bir kız çıkacağını düşünmemiştim… Silah ödünç verdiği bir kızı öldürebileceğimi neden söylediğini merak ediyordum ama amacı onu bu ruh hâline sürüklemek olmalı, değil mi?”
Memnun olan Demiurge bu sözü belirli birine yöneltmemişti. Caspond yalnızca sessizce bekledi ve Demiurge’ün dikkati yeniden ona döndü.
“Fazla anlam yüklemeyip kızın kurtarılmasını emretmekle doğru yaptım. Fakat elbette ben ne yaparsam yapayım Ainz-sama bunu telafi ederdi. Planı düşüncesizce mahvederek başa çıkma becerimi sınayacağını söylemişti… Ardından da her şeyi bu kadar iyi hazırladı… Yüce Varlıklara önderlik eden kişiden de bu beklenirdi. Her hamlesiyle bana ne kadar aşağı olduğumu gösteriyor… Ho-ho, ne kadar acımasız.”
Demiurge hayranlığa kapılmış hâlde başını salladı. Odada sessizlik hüküm sürdü. Sonunda heyecanını üzerinden atmak ister gibi yakasını düzeltti ve kravatını sıktı.
“Bu konudaki tutumun Neia Baraja’yı bütün gücünle desteklemek olmalı. Bunu Ainz-sama’ya minnettarlığımızı gösterme bahanesiyle herkesin göreceği biçimde yap. Bu, kuzeyle güney arasındaki çatışmayı daha da şiddetlendirecektir… Birisi ona müdahale ederse ne yapacağına dair ayrıntılı bir planı yakında vereceğim. O zamana kadar az önce açıkladığım konumlara göre hareket et.”
“Başüstüne! …Peki siz onunla ne yapacaksınız? Bir sonraki lider o olmayacak, değil mi?”
Öyleyse yapılması gereken hazırlıklar vardı. Gerçi durum böyle olsa Demiurge mutlaka ona talimat verirdi; dolayısıyla tek yapması gereken onları uygulamaktı.
“Fena fikir değil ama farklı bir rol üstlenmesinin daha iyi olacağını düşünüyorum. Ainz-sama’nın kendisine tanrı denmesini isteyip istemediğinden emin değilim ama istiyorsa hazırlıklara başlamalıyız. Ainz-sama’ya bir tanrı olarak tapınmayla ilgili deneylerde muhtemelen ondan ve arkadaşlarından yararlanabiliriz.”
“Başüstüne!”
“Öyleyse şu anda doğrulamak istediğin başka bir şey var mı?”
“Evet. Gereksiz kadın Remedios Custodio anlamsız işlerin peşinde koşturuyor; onu öldürmek daha güvenli olmaz mı?”
“Hayır, onu hayatta bırakmalı ve soyluların hoşnutsuzluklarını ondan çıkarmalarına izin vermeliyiz. İlk karşılaştığımızda onu öldürmemeye özellikle dikkat etmemin nedeni buydu. O farklı bir bölümün sorumluluğunda. Paladinlere gelince, komutan yardımcısını komutanlığa yükselt ve onlarla istediğini yap. Onları iyi kullan.”
“Anlaşıldı!”
“Yüzleşme kızıştıktan sonra onu ortadan kaldırabiliriz, evet.”
Caspond bunu kabul edince Demiurge konuşmayı bitirdi ve [Büyük Işınlanma] kullanarak ortadan kayboldu.
Gölgelerde saklanan iblisler, Caspond’un yenmesinin imkânsız olduğu Hanzolar, kullanmayı sürdürmesi için yanında bırakılmıştı.
Ayağa kalkan Doppel Caspond yeniden pencereden dışarı baktı.
Yalnızca avluyu görebiliyordu ama şehrin neşeli sakinlerle dolup taştığını hayal etti. Sonra küçümseyerek sırıttı.
“Evet, mutluluğunuzun tadını biraz daha çıkarın, halkım.”
