Overlord Cilt 13 – Bölüm 11 / Nişancı ve Okçu (2. Kısım)

Nişancı ve Okçu (2. Kısım)

Karinsha Kalesi’ne girmek kolaydı.

Tek yapmaları gereken fıçılara saklanıp yük olarak içeri taşınmaktı. Elbette bir denetim yapılacaktı ama toplam sekiz fıçı vardı; bunlardan başka biri açılabilirdi. Böylesine gevşek bir güvenlik önleminin sorgulanmamasının nedeni, yarı-insan ittifakının çok farklı ırklardan oluşmasıydı.

Farklı kültürlerden geldikleri için doğru ve yanlış anlayışları da değişen bir topluluktu. Ortak bir değerleri varsa o da savaş gücünün her şeyden üstün olmasıydı. Güçlü biri bir konuda ısrar ederse kuralları esnetmek gerekse bile istediği kabul edilirdi. Yarı-insanlar için güç, şiddetle kazanılan bir soyluluk unvanı gibiydi. Daha aşağı konumdakilerin boyun eğmekten başka seçeneği yoktu.

Başka bir deyişle güçlü bir zerun sertçe baktığında denetim mümkün olduğunca kısa tutulurdu.

Sonunda fıçılar güm diye yere bırakıldı.

Ardından kapaklarına bam diye vuruldu.

Bu, belirlenen yere ulaştıklarını bildiren işaretti. Neia plana uyarak üç dakika saydı. Bu sırada kendilerini getiren zerunun kapıyı açıp bir yere gittiğini fıçının tahtaları arasından duydu.

Üç dakika dolunca Neia içerideki kapağı yukarı itti. Kapak eğildi; üzerine yapışmış büyük çiğ et parçası Neia’nın üzerine düşmese de küçük parçalar yağmur gibi döküldü. Fıçının iki tabanı vardı: Neia alttaki bölmedeydi, çiğ et ise üstte duruyordu.

Bu işte buğday ya da sebze yerine çiğ et kullanmalarının nedeni, koku alma duyusu gelişmiş bir yarı-insan muhafıza rastlamaları hâlinde Neia ile Shizu’nun beden kokularını gizlemekti.

Hazırlıklarının boşa çıkmış olması herhâlde şanslı olduklarını gösteriyordu. Tabii kana ve çiğ etin diğer sıvılarına bulanması dışında.

Fıçının kapağını yavaşça kaldırıp dışarı baktı.

Odayı gözden geçirdi—karanlıktı ama büyülü gibi görünen küçük bir ışık vardı—ve başka kimsenin bulunmadığını doğrulayınca fıçıdan çıktı. Burası bir kilerdi. Raflarda türlü yiyeceklerle kavanozlar sıralanmıştı; yeni getirilenlerin dışında başka fıçılar da vardı.

Dışarı çıkması biraz uğraştırdı. Çıkınca, dönüşte fıçıya kolayca girebilmek için iç kapağı fıçının içinde dik bıraktı.

Prensi kurtarma işi nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, aynı fıçının içinde yeniden dışarı taşınacaktı.

Neia birlikte sızdığı kişiyi merak edip baktığında Shizu’nun da fıçısından çıktığını gördü. Neia’dan daha kısa olduğu için büyük fıçıdan çıkmakta biraz zorlanıyordu ama hizmetçinin fiziksel gücü Neia’yı, hatta Remedios’u bile aşıyordu. Neia yardım teklif edemeden çıkmayı başardı.

“Shizu Hanım.”

“……Hım?”

“Saçınızda biraz et kalmış.”

Shizu bozulmuştu. Yüz ifadesinin değişmemesi duygularının olmadığı anlamına gelmiyordu. Neia, ya yola çıkmadan önce onu sık sık görmeye çalıştığı ya da Büyücü Kral’ın kafatasındaki ifadeleri okumak için algısını geliştirdiği için, hizmetçinin nasıl bir ruh hâlinde olduğunu en azından kabaca anlayabilir olmuştu.

Shizu başının arkasındaki et parçasını çekip almaya çalıştı ama iyice yapışmıştı.

Düşmanın uzun saçı çekebileceği için savaşta kısa saçın daha iyi olduğu öğretilmişti. Demek kısa tutmanın başka yararları da varmış…

Neia Shizu’nun yanına gidip saçındaki bütün et parçalarını aldı ve fıçıya attı.

“……Teşekkürler…… Bir daha böyle bir yere asla sızmayacağım.”

“Daha kaçmamız da gerekiyor.”

“……”

Shizu ona iğrenmiş bir bakış attı, ardından hiçlikten bir havlu çıkarıp ellerini sildi. Sonra Neia’ya da bir tane verdi.

Nemli havlu Neia’nın şimdiye dek dokunduğu bütün havlulardan daha yumuşak ve ipeksiydi. Çok değerli olmalıydı. Böyle bir eşyayı nereden bulmuştu? İblisler diyarında buna benzer çok şey mi vardı?

Soruları bitmek bilmiyordu ama önce ellerindeki yapışkan et kalıntılarını sildi, sonra da havlunun temiz kısmıyla Shizu’nun saçını temizledi. Bu, göstermelik sayılabilecek bir çabaydı ama yine de hiç yoktan iyi hissettirmiş olmalıydı.

“……Teşekkürler.”

“Rica ederim.”

Neia bunlarla uğraşırken Shizu silahını çıkardı.

Bu, Mana Tabancası denilen alışılmadık biçimli bir fırlatmalı silahtı. Büyü gücüyle mermiye benzeyen oklar fırlattığından arbalete biraz benziyordu. Shizu ayrıca barut denilen şeydeki gibi bir yanma tepkimesi yaşanmadığını açıklamıştı ama Neia neden söz ettiğini anlamadığı için bir kulağından girip diğerinden çıkmasına izin vermişti.

Nasıl çalıştığını görmek istemişti ama Shizu’nun dışarı çıkmasına izin verilmediğinden savaş gücü hâlâ bir sırdı. Yine de zorluk seviyesi 150 ise Neia’nın endişelenmesine gerek yoktu.

“……Hı.”

Shizu aynı şekilde Nihai Kayan Yıldız: Süper’le Neia’nın sadağını boşluktan çıkarıp ona verdi. Neia da kirli havluyu geri uzattı.

Başta Neia’nın yayını içeri nasıl sokacaklarını uzun uzun tartışmışlardı. Hem uzunluğu hem de bir yerlere takılacak süslemeleri yüzünden fıçıya koyarlarsa iç kapağı kapatamayacaklardı. Fıçı açılırsa da her şey orada biterdi.

Bir başka fikir, onları taşıyan zerunun yayı kuşanmasıydı. Fakat yay o kadar görkemli bir teçhizattı ki insanların aklında kalması kaçınılmazdı. Kurtarma girişimi başarısız olursa yay zerunun bu işle bağlantısını açığa çıkaracağından bu plandan vazgeçtiler.

Sonunda yayı geride bırakmak zorunda kalacak gibi görünürken Shizu, kendi silahını sakladığı gizemli boşluğa koyarak onun için taşıyabileceğini söylemişti.

Büyücü Kral’dan ödünç aldığı değerli eşyayı tehlikeli bir yere götürmek onu kaygılandırıyor, bir yandan da ondan ayrılmak zorunda kalmadığı için rahatlıyordu. Birbirine karışan bu duyguların içinde Neia, iyiliği için Shizu’ya yürekten teşekkür etti. Anlaşılan ikili arasında gerçekten kıdemsiz tarafa dönüştüğü an buydu; Shizu bundan sonra kıdemini sık sık vurgulamıştı.

Neia’nın ona Shizu Hanım diye hitap etmesi de bunun bir parçasıydı. Hanım sözünü kullanmazsa Shizu’nun keyfi gözle görülür biçimde kaçıyordu. Güzel Shizu’nun öfkeli yüzü—ilk bakışta her zamanki ifadesinden farksızdı ama Neia anlayabiliyordu—aslında çok daha sevimliydi; yine de Neia bunu ona söylemekten kaçındı.

Silahlarını hazırladıktan sonra Shizu önde olacak şekilde yola çıktılar.

Kapıya vardıklarında dışarıdan ses geliyor mu diye dinlediler ama etrafta kimse yok gibiydi.

“……Tamam, gidelim.”

Fazla vakitleri olmadığı için Neia başını salladı.

Daha doğrusu, kurtuluş ordusu sızma ve kurtarma operasyonlarıyla eş zamanlı olarak Karinsha’ya yaklaşıyordu. Karinsha’nın ele geçirilmesi yakında başlayacaktı.

Plana göre Neia ile Shizu Karinsha Kalesi’ne sızıp zerun prensini kurtaracaktı.

Ardından kurtuluş ordusu Karinsha’ya yaklaşacak ve doğru an geldiğinde saldıracaktı.

Kurtarma başarılı olursa zerunlar içeriden iş birliği yapacaktı.

Başarısız olursa zerunların sağlayacağı rehberlik ve kapının açılması işi Neia ile Shizu’ya kalacaktı. Ancak yapılması gereken çok şey vardı; bu yüzden ellerinden ne gelirse yeterli sayılacaktı.

Operasyonun ana hatları böyleydi.

Prensi kurtardıktan sonra bir yere sığınmak zorunda kalsalar bile kurtuluş ordusuyla zerunların yardımına güvenebilecek olmaları büyük bir avantajdı. Bu durum zerunların da işine yarıyordu. Her şey yolunda giderse prensi daha da güvende tutmak için şehirden çıkarabileceklerdi.

Başka bir deyişle Karinsha’nın sorunsuzca geri alınması tamamen prensin kurtarılmasına bağlıydı.

Omuzlarına birden binen sorumluluğun ağırlığı midesine ağrı saplanmasına yol açtı; Neia bütün bunları düşünüp inledi.

Fakat tam da bu yüzden zamanları yoktu. Savaş başladığında ya da kurtuluş ordusu fark edildiğinde güvenlik sıkılaştırılacaktı.

Planladıkları gibi Shizu boşluktan parfüm şişesine benzer bir şey çıkarıp önce kendisine, sonra Neia’ya püskürttü. Bu, birinci kademe [Kokusuz] büyüsüyle aynı etkiye sahip tek kullanımlık bir eşyaydı. Elinde fazla olmadığı için dikkatli kullanılması gerekiyormuş.

Kapıyı aralayıp dışarı baktı, ardından sessizce aradan geçti.

Bir güzergâh belirlemek için kalenin planlarına bakmış; karşılaşabilecekleri çeşitli durumlarla nasıl başa çıkacaklarını ve görevleri nasıl paylaşacaklarını önceden konuşmuşlardı.

Neia dışarı çıkınca hiç ses çıkarmamaya dikkat ederek kapıyı arkasından kapattı. Ardından Shizu’nun peşinden koştu.

Hiç yardımım dokunmayacak.

Açıkçası Neia mevcut şartlarda kendisini yalnızca bir yük olarak görebiliyordu. Shizu’nun yürüyüşüne bir kez bakmak bile buna inanmasına yetmişti. Adımları, Neia’nın babasının ormanda ilerlerken attığı adımlar kadar, hatta onlardan da sessizdi. Gizlenme becerileri vardı.

İblis olmasına rağmen insanlara özgü becerilere sahip… Asıl korkutucu olan, yalnızca bakarak ne olduğunu anlayamamak sanırım…

Aslında her şey Shizu’ya bırakılabilirdi. Ancak Neia’nın orada bulunup onu gözetmesinin yanı sıra Kutsal Krallık, Büyü Krallığı’nın temsilcisine eşlik eden kendi ülkelerinden bir temsilci bulundurmanın iyi görüneceğini de düşünmüş olmalıydı—tabii Shizu gerçekten kralın denetimindeyse.

Koridor karanlıktı. Geceydi ve pencerelerden ay ışığı süzülüyordu. Daha doğrusu yalnızca ay ışığı vardı. Koridorda ne meşale ne de büyülü ışık bulunuyordu.

Yarı-insanların çoğu karanlıktan rahatsız olmuyordu. Ancak anlaşılan bazılarının gece görüşü diğerlerinden daha iyiydi. Kimileri kusursuz görebiliyor, kimileri ise çevresini idare edecek kadar seçebiliyordu. Bu yüzden Neia ile Shizu ay ışığından kaçınarak bir gölgeden diğerine koştu.

Bir insan olan Neia’nın bütün dikkatini toplaması gerekiyordu. Ortalık göremeyeceği kadar karanlık olmakla kalmıyor, devriye gezen muhafızlar da ışık taşımadığından onları uzaktan fark etmek imkânsızlaşıyordu.

Kilerde neden ışık bulunduğu belli değildi ama karanlıkta göremeyen ırklardan biri için konmuş olabilirdi.

İkili ayak sesi çıkarmadan olabildiğince hızlı koştu.

Bu hız Neia’yı nefes nefese bırakmıştı ama fiziksel gücü Remedios’u çok aşan Shizu için herhâlde hafif koşu bile sayılmazdı.

Bazen bir muhafıza rastlayıp yarı-insan geçene dek soluklarını tutarak beklemeleri gerekti. Kimseyi öldüremezlerdi. Cesetle ilgilenmek ve izleri silmek çok fazla uğraş gerektirirdi. Düşman bölgesinin ortasındaydılar; en iyi ihtimal, kurtarma tamamlanana kadar varlıklarının fark edilmemesiydi.

Neyse ki kimseye yakalanmadan ilerleyebildiler.

Kalenin bu kadar az korunmasının nedeni surlarda, gözetleme kulelerinde ve şehrin içindeki esir kampında da muhafızlara ihtiyaç duyulmasıydı. Zerunların anlattığına göre Büyücü Kral çok sayıda yarı-insanı öldürdüğünden çevreyi yeterince koruyacak adamları kalmamıştı ve kalenin güvenliği pek sıkı değildi.

Zerunların önceden yaptığı araştırmalar ve kusursuz hazırlıkları sayesinde her şey sorunsuz ilerliyordu. Yine de Neia kaygılıydı.

Operasyonda aşmaları gereken iki engel vardı.

Bunlardan biri, kuleye giden yoldaki uzun koridordu.

Diğeri ise kuleye uzanan açık gök köprüsüydü.

Her iki yerde de saklanabilecekleri hiçbir yer yoktu ve kesinlikle muhafız bulunacaktı. Üstelik tek bir muhafız değil, birkaç kişi vardı; menzilli bir saldırı yapılması ihtimaline karşı içlerinden birini olası atış hatlarının dışında tutuyorlarmış.

Gustav’ın çizdiği kale planını hep birlikte incelemişlerdi ama bu iki kritik noktayı bir şekilde aşmaları gerekiyordu.

Görünmemek için [Görünmezlik], ses için de rahiplerin kullanabildiği [Sessizlik] büyüsü olsaydı kusursuzca sızabilirdik… Farklı alanlarda yetenekli kişilerden oluşan maceracı ekiplerinin neden bu kadar değerli olduğunu şimdi anlıyorum…

İkili sonunda hedeflerine ulaştı.

İlk engelleri uzun koridordu. Koridordan dümdüz yürürlerse fazla ilerleyemeden muhafızlar onları görürdü. Fark edilmeden önce hedeflerini aynı atış hattına alabilecekleri bir konuma geçmeleri gerekiyordu.

Bunun için koridordaki muhafızların bulunduğu yerin tam üzerindeki odaya gelmişlerdi. Buradan bir iple dış duvardan aşağı sarkarak koridoru atlayacaklardı.

“……Burası mı?”

Neia konumlarını zihnindeki haritayla karşılaştırdı ve doğru yerde olduklarını göstermek için başını salladı.

“……Hı hı. Aferin.”

İkilinin kıdemlisi olarak kıdemsizini kısaca öven Shizu kulağını kapıya dayadı, ardından kapıyı hiç ses çıkarmadan hızla açtı.

Oda türlü eşyayla doluydu ve uzun süredir kullanılmamış gibiydi. Zemini kaplayan kalın toz tabakasını yalnızca araştırma yapmak için gelen zerunun izleri bozuyordu. İzler pencereyle dev raf arasında uzanıyordu.

Shizu gizemli cebine uzanıp dış duvarla aynı renkte bir ip çıkardı.

Sonra ipi rafa bağladı. Ağırlıklarını taşıyıp taşımayacağını denemek için bütün gücüyle çekti ama raf ne yerinden oynadı ne de kırıldı.

Bunda rafın kendi ağırlığını da artıran büyüklüğünden çok, üzerine sıvanmış örümcek yuvasına benzeyen nesnenin payı vardı. Odayı inceleyen zerun, Spidanlardan alınmış yapışkan iplikle rafı yerine sabitlemişti.

Pencere kolayca açıldı. Shizu duvara doğru aşağı bakıp görüş alanında devriye gezen muhafız bulunmadığından emin oldu. Ardından silahını omzuna asıp, “Önce ben gideceğim,” dedi.

Açıklıktan çıkıp iple aşağıdaki pencereye kaydı. Tek eliyle ağırlığını taşırken diğer eliyle pencereyi itti ve pencere hiç zorlanmadan açıldı. Bunu da zerunlar önceden hazırlamıştı.

Shizu içeri süzüldü. Bütün bunlar yalnızca birkaç saniye sürdü.

Aşağıdaki odanın güvenli olduğunu doğruladıktan sonra başını pencereden çıkarıp Neia’ya el salladı.

Neia ipi kavrayıp pencereden dışarı sarktı.

Pencere yalnızca üç metreden biraz daha aşağıdaydı ama bulunduğu yer yerden onlarca metre yüksekti. Düşerse kesinlikle ölürdü. Hayatta kalmayı bir şekilde başarırsa bu daha da kötü olurdu. Kesinlikle işkence görecek, bildikleri öğrenildikten sonra da işkencecileri onu öldürecekti. Çarptığı anda ölmesi daha iyiydi.

İpin belirli aralıklarında tutunmasını kolaylaştıran düğümler vardı ve deneme çalışmalarında hiçbir sorun yaşamamıştı. Fakat gerçek uygulama eğitimden bambaşkaydı.

Aah, gitmek istemiyorum…

Yine de bir alt kata ulaşmak için ipi kullanmak zorundaydı. Balkon olsaydı doğrudan atlayabilirdi ama ne yazık ki yoktu.

İpi sıkıca kavrayıp bütün bedenini dışarı çıkardı. Bacaklarını ipin çevresine dolamayı da unutmadı.

Artık yapması gereken tek şey azar azar aşağı inmekti.

Zemin hemen altımda. Zemin hemen altımda.

Bu düşünceyi zihnine yerleştirip aşağı bakmadan inmeye başladı.

Antrenmanda yaptığı gibi ağırlığını sağ elinden sol eline aktardı. Fakat bedeni rüzgârda sallanıyordu. Rüzgâr, eğitim yaptığı zamankinden çok daha güçlü esiyordu.

Haydi, yapabilirsin! Dayan, Neia! Shizu kesinlikle çok daha fazla korkmuştur!

Odanın penceresinin kilidi zerunlar sayesinde açıktı.

Ancak daha sonra biri odaya girip pencereyi yeniden kilitleseydi Shizu iple yukarı tırmanmak zorunda kalacaktı. Yalnızca tek yönlü bir yolculuk yapacağını bilmek Neia’nın işini buna kıyasla kolaylaştırıyordu.

Sonunda pencereye ulaştı. Shizu uzanıp onu yakaladı ve inanılmaz gücüyle içeri çekti.

“T-teşekkürler.”

“……Hım. Ama çok yavaş kaldın…… Ortalığı temizleyeceğim. Bir saniye.”

Shizu pencereden dışarı eğilip Mana Tabancası’nı doğrulttu. Neia söyleneni yaparak ipi tutunca kaçan havayı andıran bir pşt sesi duyuldu ve ip gerildi. Shizu silahıyla ipi kesmişti.

Kesilen ipi içeri çekip bir köşeye attılar. Dönüşte bu yolu kullanmayacakları için ipi kaldırmışlardı ama planın hem avantajları hem de dezavantajları vardı.

Avantajı, dışarıda devriye gezen yarı-insanlara yakalanmayacak olmalarıydı. Dezavantajı ise geri çekilme planları herhangi bir nedenle değişirse buraya dönüp bir üst kata tırmanma seçeneklerinin artık kalmamasıydı.

Sonunda dezavantajın avantajdan daha ağır bastığına karar vermişlerdi.

“Bitti, Shizu Hanım. Şimdi ilk engelimizi aşmak üzereyiz…”

“……Hım. Gidiyoruz…… Ve kesinlikle öldüreceğiz. Yapabilir misin?”

“Evet, sanırım yapabilirim.”

Bu odadan çıktıklarında muhafızı doğrudan görebilecekleri kusursuz bir konumda olacaklardı.

Muhafız ortalığı ayağa kaldırmadan önce onu tek darbede öldüremezlerse bütün plan çökerdi. Neia yayını alıp bir ok yerleştirdi ve kirişi gerdi. Shizu da Mana Tabancası’nı kaldırdı.

“Ben soldakini alacağım. Siz sağdakini alın, Shizu Hanım.”

Shizu parmaklarıyla tamam işareti yaptı.

Ardından birbirlerinin gözlerine baktılar ve… Shizu kapıyı iterek açtı.

Gözleri, dört beş metre bile uzakta olmayan bir yarı-insanın gözleriyle buluştu. Yaratık ne olduğunu ya da onların kim olduğunu anlamıyordu. Şaşırmaya bile fırsat bulamamış, yalnızca afallamıştı. Neia okunu bıraktı.

Çak. Ok alnını kolayca deldi.

Vurdum!

Neia yetenekliydi ama başarının büyük bölümünü Nihai Kayan Yıldız: Süper’e borçluydu.

Teşekkür ederim, Majesteleri!

Neia bir yarı-insanın kafasını okla delerken Shizu da Mana Tabancası’yla bir başkasının kafasının yarısını uçuruyordu.

Muhafızlar yere yığılırken beklenenden daha fazla gürültü çıkardı. Telaşlanan Neia ardından başka bir ses geliyor mu diye dikkatle dinledi. Neyse ki onlara doğru koşan kimseyi duymadı. Olanları henüz kimse fark etmemiş gibiydi.

“……Acele et.”

İş bölümünü önceden yapmışlardı. Shizu cesetleri ipi bıraktıkları odaya kapatırken Neia ondan ödünç aldığı [Kokusuz] eşyasını kullandı. Ardından matarasına doldurduğu sert içkiyi dökerek kanı, eti ve beyin parçalarını temizledi. Koridor yoğun bir içki kokusuyla dolduğunda Shizu odadan çıkmıştı. Boşluğa uzanıp boş bir tulum çıkardı, Neia’nın matarasındaki sıvının bir kısmını içine döktü, sessizce yırtıp yerde bıraktı.

“……Gidelim.”

“Tamam.”

Bu küçük düzeni kurmuşlardı ama muhafız değişimi zamanı geldiğinde yeni gelenlerin şüphelenmesi kaçınılmazdı. Cesetleri Shizu’nun gizemli boşluğuna koyabilselerdi işleri kolaylaşırdı ama Shizu bunu reddettiğinden onları odada bırakmak zorunda kaldılar. Elbette odada başka bir hazırlık daha yapılmıştı; yine de cesetlerin bulunmayacağını garanti etmiyordu.

Zamanlarının sınırlı olduğunu varsaymaları en doğrusu olurdu.

Sonunda ikinci engele ulaştılar. Görev umabilecekleri kadar iyi gidiyordu. Hâlâ zamanları vardı ve fark edilmemişlerdi.

“……Şimdi zamana karşı yarışıyoruz.”

“Biliyorum. Ayağım kayarsa ya da benzeri bir şey olursa beni görmezden gelebilirsiniz.”

Kaleden kuleye uzanan geçit ancak iki insanın yan yana yürüyeceği kadar genişti. Duvarları yoktu; bütün yönlerden açıktı. Söylendiğine göre birkaç kişi aşağı düşmüştü ve Neia şimdi baktığında bunun nedenini anlayabiliyordu.

Bu gök köprüsü, kuşatma sırasında düşman istilacıları durduracak son dar geçitti.

Büyük bir ordu geçemeyeceği için istilacı kuvvetlerin sayı üstünlüğünü etkisiz kılıyor, ayrıca aşağı düşüp ölme tehlikesi yaratıyordu. Diğer uçta kalkan ve mızrak taşıyan nöbetçiler bulununca açık geçit, saldıran taraf için gerçekten nefret edilesi bir engele dönüşüyordu. Burayı zorla aşmak herhâlde ancak [Ateş Topu] ya da benzer bir saldırı büyüsü kullanabilen bir büyü kullanıcısıyla mümkündü.

Zamanları kısıtlı olduğundan ve gizli hareket etmeleri gerektiğinden düşmanları menzilli saldırılarla azar azar eksiltmek dezavantajlıydı. Bu yüzden düşmanın menzilli saldırılarla karşılık vermesi muhtemel olsa da hücum etmeleri ve nöbetçileri siperden yararlanamayacakları yakın mesafede ortadan kaldırmaları gerekiyordu.

Bu nedenle gözetleme noktasındaki muhafızlara fark edilmeden önce mesafeyi olabildiğince azaltmaları gerekiyordu. Ancak yolu yakından inceleyince yüzeyin insanları yavaşlatmak için engebeli yapıldığını, bazı bölümlerin de istilacıların ayağını takıp düşürmek amacıyla özellikle böyle inşa edildiğini gördüler.

Vay canına, burası hiç güvenli değil… Düşmanlar bizi geriye iter ya da üzerimize yapışırsa… düşüp ölürüz… Dikkatli olmalıyım!

Kararlılığını pekiştiren Neia, Shizu’nun kendisini izlediğini fark etti. İkisi de kız olmasına rağmen Shizu’nun güzel, oyuncak bebeği andıran yüzüyle ona bakması Neia’yı utandırdı.

“N-ne oldu?”

“……Onu kullanacağım…… Neia, sen burada bekle.”

“Ne?”

“……Girişteki muhafızlarla ben ilgileneceğim. Ne olursa olsun dışarı çıkma.”

“Bekleyin, ne?!”

Neia daha karşılık veremeden Shizu ortadan kayboldu.

Gözden yitmişti. Bir yere hızla koşmuş gibi değildi; orada duran Shizu bir serap gibi havada erimişti.

Neia’nın kafası fena hâlde karışmıştı. Fakat Shizu ona yerinden ayrılmamasını söylediğinden beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu.

Geçidin girişine yakın bir yere saklanan Neia, hem kule yönünde hem de geldikleri tarafta bir hareketlilik duyup duyamayacağını anlamak için işitmesine odaklandı.

Birkaç saniye sonra gözetleme noktasında bir şeyler olmuş gibiydi. Çığlıklar ve yere yığılan muhafızların çıkardığı tok sesler duyuldu.

Neler olduğunu görmek için baktığında Shizu’nun yüzünü gözetleme noktasından uzattığını gördü. Shizu ona gelmesini işaret ediyordu.

Neia orada öylece durup az önce ne olduğunu anlamaya çalışırken Shizu sinirlenmiş gibi görünüyordu. El hareketleri giderek büyüdü ve sonunda bütün bedeniyle işaret etmeye başladı.

Neia ancak o zaman yanına gitse iyi olacağını anladı.

Rüzgârlı geçitten geçmek epey korkutucuydu ama Neia bedenini alçakta tutup gözlerini ayaklarından ayırmadı.

Yanına ulaştığında gözetleme noktası kan kokuyordu. Birkaç ölü yarı-insan etrafa saçılmıştı. Her şeyin ortasında, her zamanki ifadesiz yüzüyle Shizu duruyordu. Sağ elinde kana bulanmış, keskin görünümlü bir bıçak; sol elinde Mana Tabancası vardı.

“……Temiz. İlerliyoruz.”

“T-tamam.”

“……Bugün artık görünmez olamam. Dikkatli olmalıyız.”

“Anlaşıldı.”

Neia, Shizu’nun açıklama yapmak istemediğini anlayabiliyordu. Bu yüzden soru sormadan peşinden gitti.

İblis hizmetçi dediğin böyle olur işte, diye düşündü Neia.

Shizu olmasa buraya kadar asla gelemezdi.

Bunu, ona bize yardım etmesini emreden Majesteleri Büyücü Kral’a borçluyum.

Yanlarında olmadığı zaman bile ona duyduğu saygı büyümeyi sürdürüyordu.

Onun bir namevt olması gerçekten önemsiz bir ayrıntıydı.

Ne kadar yüce biri olduğunu herkese mutlaka anlatmalıyım!

Kule neredeyse tamamen taştan yapılmıştı ve yalnızca dar pencereleri vardı; bu yüzden ana kaleden bile daha kasvetliydi. Koridor oldukça geniş olduğundan Neia ile Shizu yan yana yürüyebiliyordu. Duvar boyunca yukarı çıkan bir sarmal biçiminde inşa edilmişti.

Hedefleri olan zerun prensi kulenin tepesine yakın bir yerde tutuluyormuş. Bu yüzden yukarı doğru ilerlerken geçtikleri kapıların diğer tarafında ses olup olmadığını dinlemekle yetindiler.

Yaklaşık iki tur yukarı çıktıklarında Neia bir yaratığın ayak seslerini duydu. Shizu da neredeyse aynı anda dur işareti vermek için elini kaldırdı.

Metal taşlara çarpıp şakırdadığına göre yaratık zırh giyiyor olmalıydı.

“Yalnızca bir kişi, Shizu Hanım.”

“……Evet ama…… ayak sesleri ağır.”

Neia emin değildi ama Shizu böyle söylüyorsa doğru olmalıydı. Yaratığın bir insandan daha büyük olduğunu kastetmiş olmalıydı.

“Ne… yapacağız? Geri dönüp geçtiğimiz odalardan birine mi saklanalım?”

“……Buraya kadar geldik. Onu öldüreceğiz.”

“Tamam.”

Shizu’yu izleyen Neia yayını hazırladı. Yaratık görünür görünmez ateş etmeye hazırdı. Zerun prensinin bir insan çocuğu boyunda olduğunu söylemişlerdi. Ayrıca metal zırh giymeyecekti.

İri siluet dönemeçten çıkar çıkmaz Neia ile Shizu hiç tereddüt etmeden saldırdı.

Okla mana mermisi dev bedenin içine gömülmüş gibi göründü.

“Gaaah!”

İri yaratık sendeledi, ardından geldiği yoldan yukarı doğru çekilmeye başladı. Neia ile Shizu’nun görüş hattından çıkması için yalnızca biraz geri gitmesi yeterliydi.

Bu yarı-insan ikisinin saldırısını—özellikle de Shizu’nunkini—alıp hâlâ hayatta kalabiliyorsa oldukça güçlü olmalıydı.

“Siz de kimsiniz?!” Koridorun yukarısından bir haykırış geldi.

“Ne yapalım, Shizu Hanım?”

“……Burada elimiz kolumuz bağlı beklemenin bize yararı olmaz… Rakibimiz bu kuledeki bütün muhafızları çağırmadan önce yaklaşıp saldıralım.”

“Anladım.”

Neia ile Shizu öne doğru koştu.

Rakipleri sürpriz saldırılarına dayanabildiğine göre Neia onun muhafız olan Va-umlardan biri olduğunu güvenle varsayabilirdi. Çünkü bütün ogre türleri hem mükemmel savaş becerisine hem de etkileyici fiziksel güce sahipti.

Koşarken Neia havadaki nemin arttığını hisseder gibi oldu; çevre yağmur kokuyordu.

“Gooooahhh! İnsanların burada ne işi var?!”

Yaklaştıklarında dev yarı-insanı bütünüyle görebildiler.

Ogreyi andıran vahşi bir havası vardı ama çok daha zeki görünüyordu.

Derisi soluk maviydi; ancak bu ona hastalıklı değil, kötü bir görünüm veriyordu.

Alnında tek bir boynuz uzanıyordu. Ellerinde Neia’dan daha büyük bir topuz vardı.

Bu görünüşüyle kesinlikle bir Va-uma benziyordu.

Buser kadar güçlü olmasa bile zorlu bir rakipti. Önceki saldırıda büyü mermisiyle ok doğrudan isabet etmişti ama görünür hiçbir yarası yoktu. Neia kan kokusu da almıyordu; demek ki bir yarayı yanılsamayla gizlemiyordu.

Saldırılarını—özellikle de Shizu’nunkini—nasıl etkisiz hâle getirmişti?

“Beni öldürmek için mi geldiniz?! Demek insanların arasında da işi bilenler varmış!”

Çok memnun görünüyordu.

O hâlde böyle düşünmesine izin vermek belki en iyisiy—

“……Hayır,” dedi Shizu ve silahını ateşledi.

Kaçan havayı andıran bir pşt sesiyle bir şey fırladı. Va-umun bedeninin bir kısmı dağılıp sise dönüştü ve mermi içinden geçip gitti.

“……Hım.”

“Hoo-ha-ha-ha-ha! Menzilli silahlar bende işe yaramaz!”

Neia alnına bir ok fırlattı ama beklendiği gibi başı sise dönüştü ve ok arkasındaki duvara saplandı.

“Boşuna! Boşuna uğraşıyorsunuz! Bütün keskin nişancıların can düşmanı olan benden korkun ve ölün!”

“……Bütün menzilli saldırılara karşı kusursuz direncin mi var? Hem de bu güçteyken?” diye kendi kendine söylendi Shizu. “Bunun başka bir açıklaması olmalı.”

Neia Shizu’ya bakıp başını iki yana salladı. Ne yazık ki zerunlar Va-umun güçlerine ilişkin ayrıntıları bilmiyordu.

“Ne saçmalıyorsunuz?”

“Geri çekil!”

Va-um yaklaştı. Bir insandan o kadar büyüktü ki Neia’nın mesafe algısı tamamen bozulmuş gibiydi.

Bu adamdan tek bir darbe bile alamazdı; bu yüzden Shizu’nun iyiliğini kabul edip geri çekildi.

Va-um dev topuzu önde kalan Shizu’ya doğru savurdu. Darbe fırtına şiddetinde bir rüzgâr yaratmıştı ama Shizu zarifçe kaçtı.

Shizu kadar büyük bir silahı tek elle kullanabilmek için olağanüstü güçlü olması gerekiyordu. Topuz yere çarpınca darbe noktasından her yöne çatlaklar yayıldı ve taş parçaları havaya saçıldı. Dev kule sarsılmış gibi oldu.

“Tüh!”

Neia bir ok attı.

Shizu’yla yakın dövüşte olmasına rağmen ondan o kadar iriydi ki Neia üst gövdesini hedef alırsa Shizu’yu vurma riski olmadan ateş edebilirdi.

Ok havayı yardı ama önceki gibi Va-um sise dönüşüp saldırıdan kaçtı.

“İşe yaramıyor! Boşuna! Okların bende işe yaramadığını söylüyorum! Sizi aptal— Uoagh!”

Ona bağırmayı sürdürecekti ama Shizu sözünü kesti.

Shizu’nun nişancılık becerisi Neia’nınkini çok aşıyordu ama yakın dövüşte pek usta görünmüyordu. Ne yazık ki Va-um onun saldırısını topuzuyla engelledi.

Neia yayını yeniden gerdi.

Bu kez topuzu tutan eli hedef aldı. Sise dönüştüğünde bile silahını bırakmaması mümkündü ama küçücük bir ihtimal varsa denemeye değeceğine karar vermişti.

Sonuç ise…

…kolu sise dönüştüğü hâlde topuzu düşürmemesiydi.

“Vazgeç, insan!” Boşta kalan elini Neia’ya uzattı. “[Su Sıçraması]!”

Sıvıdan oluşan bir mermi Neia’ya doğru uçtu.

Sağ omzuna çarpıp onu öyle büyük bir güçle geriye savurdu ki yere yuvarlandı.

Bütün gücüyle yumruklanmış kadar canı yanıyordu. Kemikleri kırılmış olabilirdi.

Sağ kolunu dikkatle oynatmaya çalışınca hiçbir sorun yaşamadan hareket ettirebildiğini gördü. Ancak acı omzundan başlayıp bedeninin geri kalanına yayılıyordu. Elini yaraya götürdüğünde sırılsıklam olduğunu hissetti. Önce bunun büyük miktarda kan olmasından korktu ama bir an sonra yalnızca su olduğunu anladı.

“Hıh! Bana böyle cılız bir büyü kullandırdınız!” diye tükürürcesine konuştu Va-um ve topuzunu kaldırdı.

Neia’yı parçalayacak ölüm rüzgârından çevikçe kaçan Shizu mırıldandı: “……Neden ona saldırdın? Sana hiçbir tehdit oluşturmayan birini neden hedef aldın? Anlaşılır gibi değil.”

“Hıh! Seni aptal! Sakın—”

“Aslında işe yarıyorlar mı? O gücü kullanabileceğin belirli bir sayı mı var?”

Va-umun yüz ifadesi değişti. Başka bir deyişle yanıt buydu.

“Neia!!”

“Evet!”

Neia bir ok fırlattı. Va-um sise dönüşüp kaçtı. Ardından Neia bir ok daha attı—bu kez isabet etti.

Va-um acıyla haykırınca Shizu konuştu: “……Anlıyorum. Demek menzilli saldırılardan yedi kez kaçabiliyorsun. Bu… günde bir kez mi yenileniyor? Yoksa saatte bir mi? ……Artık önemi yok. Burada…… öleceksin.”

Shizu’nun kusursuz kaçınma becerisi yüzünden onu alt edemeyeceğini anlayan—başka bir deyişle tek taraflı saldırıya uğrayıp öldürüleceğini gören—Va-umun yüzü gerildi.

“N-nasıl cüret edersiniz! [Sis Bulutu]!”

Sis dalga dalga yayıldı.

Büyü Krallığı’nda gördüğü sisten bile daha yoğundu; Neia nerede durduğunu seçemiyordu. Önündeki Shizu’nun sırtını göremese de Mana Tabancası’ndan gelen pşt, pşt seslerini duydu.

Düşününce durum aslında oldukça basitti.

Koridorun ortasında sis yaratmış olsa bile bir an önceki yerindeydi. Yalnızca o bölgeye ateş etmeleri yeterliydi. Neia da Shizu’yu izleyip bir ok bıraktı. Biraz tedirgin olduğundan Shizu’yu vurmamak için daha yukarıyı hedefledi.

Ok hemen sisin içinde kayboldu, ardından duvara çarptığı duyuldu. Anlaşılan ıskalamıştı.

“Artık arkanda.”

Shizu’nun sözleri Neia’ya, Ne?! diye düşündürdü.

Koridorun genişliği düşünüldüğünde dev Va-umun onlar fark etmeden çevrelerinden dolaşması mümkün değildi. Fakat bunca zamandır birlikte yolculuk eden Neia, Shizu’nun güvenilir bir iblis olduğunu biliyordu. Belki de Shizu’ya güvenmekten çok ona emir veren Büyücü Kral’a güveniyordu.

Neia hızla arkasına döndü. Sis orada da aynı ölçüde yoğundu ama yine de bir ok attı.

Ok, tıpkı önceki gibi duvara çarptı.

“Nerede… nerede bu?!”

“……Hım. Baktığın yönde. Kaçmaya çalışıyor olmalı. Yere yat!”

Shizu’ya göre oldukça sert sayılan sesi duyan Neia hemen yolundan çekildi.

“……Mermileri değiştiriyorum ve…… [Tam Yaylım].”

Tiz bir çınlamanın ardından öyle yüksek bir güm sesi koridoru doldurdu ki Neia kulaklarını kapatmak zorunda kaldı.

Neia kusmaya benzeyen bir öğk sesiyle iri bir bedenin yere yığılışını duydu. Ardından sis dağıldı ve kıvrılan koridorun ilerisinde devrilmiş Va-um ortaya çıktı.

Bedeninin bazı kısımları parçalanıp uçmuş, duvarlarda izler kalmıştı. Böylesine büyük bir güç nasıl kullanılabilirdi?

Burayı korumakla görevlendirilen yarı-insanın oldukça güçlü olduğu söylenmişti. Gerçekten de Neia onu yenmenin hiçbir yolunu görememişti. Shizu ise silah uzmanlığı işe yarar hâle gelir gelmez onu öldürmüştü. O gerçekten de zorluk seviyesi 150 olan bir iblis hizmetçiydi.

“Nasıl… yaptınız…? Gerçi büyüyle her şeyi yapabilirsiniz sanırım.”

Neia saldırı büyüsünün isabet ettiği omzunu oynattı. Savaşın harareti acıyı unutmasını sağlamıştı ama omzu şimdi daha fazla ağrımaya başlıyordu.

“……İyi misin?”

“Evet. Fakat yayımı germek acıtıyor, bu yüzden nişanım pek iyi olmayacak.”

“……Şifa iksirin var mı?”

“Hayır ama Majestelerinin bana ödünç verdiği bir şifa eşyam var.”

Önceki savaşta onu yalnızca bir kez kullanabilmişti ama şimdi biraz daha fazla kullanabileceğini hissediyordu. Yine de manasını boşa harcayamazdı. İleride Shizu’yu iyileştirmesi gerekebilirdi.

“Sorun değil. Geriye yalnızca rehineyi kurtarıp kaçmak kaldı.”

“……Hım. Sen öyle diyorsan.”

Neia başını sallayıp Shizu’yla birlikte koşmayı sürdürdü. Çok güçlü olduğu söylenen Va-umu yenmişlerdi.

Geriye yalnızca prensi alıp başladıkları kilere dönmek kalmıştı.

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla